18 Temmuz 2008

Transfer Politikası ve Kanatlar


etoo

Fenerbahçe’nin geçen sezondan beri yaşadığı büyük bir sıkıntı var, kanatlar. Onlar oyunun oynandığı alanı açıyorlar ve böylece rakip takımın merkez bölge üzerinde yoğunlaşarak kapalı bir blok oluşturmasını engelliyorlar, takım merkez bölgeden kısa paslarla atak organizasyonu yapamadığı zaman sahanın iki yanından merkeze top getirebiliyorlar veya karşı takımın merkezinin dengesi bozulduğunda içeri doğru mesafe kat edip pozisyon üretebiliyorlar. Bu yüzden bir futbol takımı için kanatlar yalnızca sağ ve solda duran bir iki adam değil, onlar eksilttikleri adamlar ve taşıdıkları toplarla takımın “vurucu gücü”

Bu vurucu güç tanımlamasını beğendim. Böylece medyamızın favori tanımlamalarından birini kullanmış olmaktan başka, durumun önemini de anlaşılabilir kıldığımı sanıyorum. Hiçbir futbol fundamentali olmayan Tuncay ve protez sol bacaklı Ümit Özat’tan mürekkep bir sol kanatla bile Fenerbahçe’nin neler yapabildiğini bilenler mevcut kanatsızlığın Şampiyonlar Ligi seviyesinde nasıl bir vehamet yarattığını da gözlemlemişlerdir. Bunu bir çok kelime ile ifade edebiliriz, benim favorimse hiçbir düzgün orta görülmeden bitirilen maçların favori repliği : “Aç olm şunu! Hadi! Senin ben amına koyayım, şerefsizin evladı, oro…”

Bunu görmek, bu durumu tespit etmek çok büyük bir iş değil. O halde rasyonel bir yönetimden beklenen bu ihtiyacı görerek gereken transferi yapmasıdır. Zira bir transfer politikası en basit seviyede bize şunu dikte eder, takımın averajı altında kalan bölgeleri bu averaja ulaştıracak bireyler ile tamamla. Bu basit, fazlasıyla yalın, hiç öyle deha filan olmaya gereken bırakmayan bir politika tarzıdır. Her sene hedefler belirlenir, bu hedeflere ulaşmaya uygun nitelikte ve takım bünyesinde bulunan futbolcular işaretlenir, kalanlar arasında bulunan ve averajın altında olanların yerine yeniler alınır.

Fenerbahçe bu sene iki mevkide averajın altında futbolcularla oynadı. Birincisi forvet. Guiza’yı aldık. La Liga gol kralı. Dolayısıyla başarılı bir transfer. Kanatlar? Oraya tam olarak kimseyi almadık. Guiza, Semih, Burak Yılmaz, Deivid ile tek bir kişinin görev alacağı mevkide toplam 5 alternatif yaratmayı başarıp üstüne de Eto’o transferini konuşuyorsak, hatta bizim kendi kendimize konuşmamız gerekirken Eto'o bunu değerlendireceğini söylüyorsa, Fenerbahçe’nin transfer politikasını da bir kez daha masaya yatırmak, kanepede oturtmak gerekir.

Umut verici gelişme Aragones. Bir rivayete göre, zira Türk spor basınının yazdıkları eğer “efsane” olarak nitelendirilemiyorsa en fazla rivayet olarak nitelendirilebilir, Don Aragones kanatlara ve Aurelio gittikten sonra önlibero mevkiine oyuncu istemiş. Hatta bu konularda isimler de konuşuluyor, Senna ve Riera. Bu oyuncular maliyetlerinin yanında oyun tarzları ve kaliteleri ile mevkinin özelliklerine uyuyorlar. Ancak kaynağın Fotomaç olması ümit kırıcı, Shevchenko transferinin gerçekleşmemesi hala içimizde yara.

30 Temmuz tarihine az kaldı. Sanıyorum bu 15 gün bize büyük süprizler yapacak, ya Fenerbahçe’nin akil bir transfer politikası olduğunu görerek şaşıracağız ya da hiçbir politikamızın olmadığı gerçeğiyle ağzımız açık kalacak. Evrenin Türkiye tarafında her şey böyle “ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun ya bir dakika bile çıkmazsın akıldan.”
Devamı ...

9 Temmuz 2008

Aethewulf ve Kanatlar


hooters

aethewulf'un bir anda kanat sevdasına düşmesi ve "X ve kanatlar" yazı serisine başlaması amiyane tabirle beni de kıllandırdı. Sonra bu işten kim nemalanır diye düşündüm ve cevabı buldum. Türkiye'de seksi iç çamaşırı olarak piyasaya giremeyen kanat sektörünün ve yurtdışında pek yaygın olduğu bilinen 'hot wings'leri ile meşhur hooters sektörünün reklamını yapmak istiyor. Dış mihrakların bir maşası olarak Türk gencinin beynini bu yolla yıkamaya başlamış bile. Yakında yayımlayacağı "Acı sos ve kanatlar" başlıklı yazıda da acı soslu kanat öyle kuru kuru gitmez, şöyle taş gibi birisinin servis etmesi lazım diyerek direkt propogandaya da başlayacaktır.

Tutup Guiza transferini de oyun sistemi, taktik, kanatlar diye analiz etmeye çalışmasının ne gibi bir sebebi olabilir? İşin içine kanatları sokmak isteyince sokarsınız ama işte böyle eğreti durur, basındaki nadide kalemlerimize bakın hiç olaya böyle yaklaşan var mı? Olsa olsa maşanın birisi yazardı bunları zaten. Zaten Guiza transferi sadece bir oyuncu transferi olarak düşünülmemeli. Bu transfer Türk kıraathane kültürüne büyük katkıda bulunacaktır. Bir kere sadece Guiza diye anılmayacak artık. Adını her ağzınıza almadan önce 25 milyon dolarlık adam demezseniz Türkiye spor yazarları birliği tarafından 1301 no'lu yasaya muhalefetten şikayet edileceksiniz. Ayrıca bu 25 milyon Sudan'daki pirinç fiyatlarına endeksli olduğu için ve pirinç taneleriyle ödendiği için sene sonuna doğru artışa geçecek. Sezon sonunda "40 milyonluk transfer Guiza ne verdi bütün sezon" olacak bütün şen şakrak sohbetlerin başlangıç cümlesi. Eğer gol sayısı 15'ten az olursa bu rakamı 50-60 milyon civarına çekebilirsiniz. Rakı masasında ise dalgalı kur geçerli, içmeye başlamadan 30 milyon, ilk dubleden sonra 40 milyon, üçüncüden sonra 50-250 milyon arası dalgalanan kur geçerli olacak. Fakat her koşulda, fiyat ne olursa olsun bir fiyat telaffuz etmek gerekiyor. Bugün bir Middlesbrough nasıl ki Tuncaylı Middlesbrough ise Guiza da artık 25-50 milyon dolarlık Guiza'dır.

Ayrıca 3-4 maç gol atamazsa biliyorsunuz Guiza gibi 300 tane futbolcu vardır ikinci ligde, verilen paraya yazıktır. Hem o kadar paranın İspanya'ya akıtılması milli ekonomiye zarar. Zaten Fenerbahçe UEFA gibi, sponsoru Adidas gibi yabancı kaynaklardan beş kuruş para kazanmadığı için bütün parasını Türk ekonomisi içinde kullanmalıdır, diğer türlüsü hainlik, değer bilmezliktir. O yüzden mesela Kayserispor Mehmet Topuz ya da Gökhan Ünal için pazarlığı 8-10 milyon Euro'dan açarsa yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı diyerekten bu paralar çatır çatır verilmelidir. Bu sistemi devam ettirmek için de yabancı sınırı 2'ye indirilmeli, ondan sonra İspanya ligi gol kralı için harcanan 15 milyon euro'ya sinirlenip "Lan o paraya 300 tane yetenekli genç gelirdi Arjantin'den ve Honduras'tan" tespiti yapılmalı. Bu 300 tane yetenekli genç alınmalı ve yabancı sınırı 2 olduğu için kendi aralarında 15'erli gruplara ayrılıp 20 takım kurulmalı ve 20 takımlı Dereağzı tesisleri 1. ligi tesis edilmeli. Böylece haftada 2 maç yapan bu gençlerden her sene 2 tanesi seçilip takıma kazandırılmalı, kalan bütün para Türk takımlarına akıtılmalıdır.

Ayrıca biliyorsunuz Guiza İspanya'nın Zafer Biryol'udur. Benzer şekilde Van Nistelrooy İspanya'nın Fatih Tekke'si, Eto'o İspanya'nın Okan Yılmaz'ı, Makaay İspanya'nın Gökhan Ünal'ı, Raul İspanya'nın Arif Erdem'i, aethewulf İspanya'nın Tuncay Özkan'ıdır. İkili eşlemelerle karşılaştırma yapılarak futbolcu kalitesini anlayabiliriz, çok kolay bu. "Guiza İspanya'nın Zafer Biryol'udur" cümlesi o yüzden mükemmel bir analiz fırsatı sunuyor bizlere. Mesela lig sıralamasına bakınca görürsünüz ki Barcelona da İspanya'nın Beşiktaş'ıdır. Umarız Şampiyonlar Ligi'nden elenirler ve Beşiktaş'la eşleşirler, UEFA'da denk güçlerin mücadelesini izleriz.

Bir de aslında fikir olan ama aslında ben söylediğim için bence kesin doğru olan teorimi ekleyeyim. Aragones ve Guiza transferleri ve Zico'nun gönderilmesi, ardından Aurelio'nun maliyeti nedeniyle gitmesine göz yumulması Aziz Yıldırım'ın Brezilya ekolünden sıkıldığının ve belki de Arsenal-Fransa veya Liverpool-İspanya tarzında bir Fenerbahçe-İspanya ekolü yaratmak istediğinin göstergesi. Alex'in sözleşmesi sona erince ona da güle güle diyeceğiz. Roberto Carlos'a da güle güle deriz demek isterdim ama aethewulf Roberto Carlos konusunda çok hassas. Reha Muhtar milli meselelere ne kadar hassassa aethewulf da Carlos konusunda öyle, laf ettirmiyor, edeni dövüyor, o yüzden o kalabilir. Şu anda Aragones konusunda görüş bildiremiyorum çünkü son yazımda kendisinden bahsederken yazıda hiç 'Dede' kelimesini kullanmadığım için 1301 no'lu Türk basın emekçileri kanununa muhalefetten yargılanıyorum. Mahkeme aşamasında olduğu için dava hakkında konuşmam yasak, fakat siz siz olun benzer bir hata yapmayın. Aragones'ten bahsederken mutlaka kendisini Dede olarak anın ve ardından 3 saniyelik içten bir gülüşün ardından sözlerinize devam edin.
Devamı ...

6 Ekim 2008

Şeref Tribününde 45 Dakika


kayserispor fenerbahçe

Şükrü Saraçoğlu 10 sezondur böyle bir maç görmedi. Fenerbahçe’nin kendi evinde en son ne zaman bu kadar mahkum oynadığını hatırlamaya çalışıyorum, bulamıyorum. Ancak dün sahadaki mağlubiyetten beteri de vardı sahnede. Taraftar birbirine girmiş, stattan kakafoniden başka ses gelmez ve takım özgüvenini kaybetmişken, yönetim Şeref Tribününden 45. Dakikada ayrıldı. Batan gemiyi önce “Reis” terketti.

Halbuki Aziz Yıldırım bundan birkaç hafta önce bu sene çok daha iyi bir takım kurulduğunun altını çiziyor, geçen seneki başarıların üstüne çıkılacağını müjdeliyordu. İlüzyon gibi.

Yönetimin ancak 45 dakika dayanabildiği bu takım nasıl kuruldu peki? Bu skorun mesulu, sorumlusu Aragones midir?

Hatırlayalım, “Yürüye yürüye şampiyon olmamız gerekirdi. İçime sindiremiyorum” diyerek Zico’yu gönderen ve her şeyi eline alan “Reis”, sezon öncesinde işi gücü bırakmış tribün grupları ile kavgaya tutuşmuştu.

Aynı günlerde Aragones “Transferler benim dışımda gelişiyor” diyor, muhtemelen önüne bir sepet yumurta gibi konan bu takımla neler yapabileceğini düşünüyordu.

Bu blogda dahi sezon öncesinde takımın durumu ile ilgili en az 4 analiz yayınlandı. Medyada, örneğin Rıdvan Dilmen, birkaç kere takımın orta sahasının yetersiz olduğunu, kadro kalitesinin güçlendirilmesi gerektiğini yazdı. Uğur Meleke, Mehmet Demirkol ve bir çok saygıdeğer yazar bu minvaldeki görüşlerini bildirdiler. Görüldüğü kadarıyla durumdan bir tek başkanın haberi yoktu.

Yönetim bildiğini yaptı. Önce Zico ile bir türlü anlaşamadı. Sonra Aurelio “büyük futbolcu değil” diye gitti. (Gerçi şimdi Beşiktaş Aurelio ile ilgilenince bir anda alarm zilleri ile Aurelio’nun büyüklüğü keşfedildi) Transfer tek elden halledildi. Burak, Emre, Josico ve Guiza Aragones’e dahi sorulmadan alındı.

Yani bu sezon takımı tek başına “Reis” kurdu. En temel transfer politikalarına uyulmadı, takımın ihtiyaçları tespit edilip hocayla beraber uygun insanlar bütçe oranında takıma katılacağına, sansasyonel birkaç isim ve nalına mıhına belirlenmiş insanlar takıma yerleştirildi. Oysa yapılması gereken basitti. Zico ile anlaşılacak, daha sonra gene onunla birlikte takımdaki eksiklikler tespit edilecek ve uygun futbolcular alınacaktı.

Bunun yerine süreç “one man show” ile yürütüldü.

Eğer ancak 45 dakika dayanabildikleri takımla ilgili bir mesul arıyorlarsa Yönetimin kimseye bakmaya ihtiyacı yok, sorumlu yönetim kurulundadır, yönetim kurulunun başındadır.

Transfer politikasını kendi belirleyen, hocasına dahi bu konuda danışmayan, Senna, Eto’o, Nihat, Xabi Alonso diye uçup en sonunda (ve hiçbiri olmayınca) “bari Josico” diyerek onu hocasının önüne atan, sezonun yarısını sakat geçiren Emre’den kurtarıcı bekleyen sorumludur.

Sorumlu, profesyonelleşmeyi “bireyselleşmeye” çeviren, kurumsal yapı yerine kendi istek ve iradesinden mürekkep bir idare kuran, medya iletişimi zayıf, diğer kulüplerin tamamıyla kavgalı ve artık vizyon kurabilme becerisini kaybetmiş Aziz Yıldırım’dır. (bkz: birey kültü üstüne)

Gerçeği söylemekten korkacak çekinecek bir şey yok. Aziz Yıldırım Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finalisti bir takımın ritmini bozmuş, taşlarıyla oynamış daha sonra da kendi “takımını” yaratmıştır. 10 sezondur nasıl soyunma odasına gidip oyunculara nutuk atmak köylülüğünü aşamadıysa, “ben bilirim”ci, “ben yaparım”cı tek adam diktasından başka da bir yönetim biçimi kuramamış, takımın altyapısını nasıl harikulade bir şekilde kurduysa kalan bütün profesyonellik gerektiren işlerde de o kadar sınıfta kalmıştır.

Stadı terkedecek son kişi Aziz Yıldırım olmasına rağmen, bunu da ilk başta kendisi yapmıştır. Takımın yanında durulmamasının sebebi taraftarın yükselen tepkisinden duyulan korku ise, bundan da sorumlu bizzatihi Yıldırım’dır. Yani bugün Yıldırım’ın istediği olmuştur, 10 sezondur ilk kez Fenerbahçe bütünüyle Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’sidir ve sahada kolunu kıpırdatacak hali yoktur.

“Birey Kültü Üstüne” de yeni bir yönetim kavrayışının gerektiğinden bahsetmiştim. Bu yönetim yaptıkları için teşekkürü hak eder, stad, altyapı, finansal gelişmeler Fenerbahçe tarihinde devrim niteliğindedir, ancak bugün itibariyle yönetimin bundan ötesini yapabilecek bir şeyi kalmadığı görülmektedir. Yönetim miadını doldurmuş, vizyonunu kaybetmiş, eskimiş ve nihayetinde üretim yapamaz hale gelmiştir.

Fenerbahçe’nin Aragones’i göndermeye ihtiyacı yok, sorunumuz mevcut yönetim ise çözüm yönetimin yenilenmesidir. Bu sezon şimdiden kaybedilmiş ise, Ocak ayı öncesinde bir kongre tarihi belirlenmeli, adaylar ortaya çıkmalı, süreç akil bir şekilde yönetilerek yönetimde kan değişikliği sağlanmalı ve bir sonraki sezon için şimdiden çalışmaya başlanmalıdır.

Artık korkacağımız bir şey kalmadı. Zaten en fazla korkulacak şey kendi evinde Kayseri’den 4 yiyen takımdı.

Guiza ve Kanatlar
Aragones Alex ve Kanatlar
2007 – 2008 Sezonu ve Transfer
Devamı ...

16 Aralık 2010

Fenerbahçe'nin Sorunu



Fenerbahçe 16 maçta 21 gol yiyerek takım savunmasında ciddi sıkıntılar olduğunu belli ediyor. Dörder beşer atılarak kazanılan maçlarla 39 olan atılan gol sayısı da hücumda işlerin iyi gittiğine dair bir yanılgı yaratıyor. Fenerbahçe'nin bu sezon da hücumda ciddi sıkıntıları var. Üstelik bu sıkıntı geçen senelerdeki gibi oyuncu performansı ile değil, takımın sistemi ve taktikle ilgili ve takım savunmasını da olumsuz yönde etkiliyor.

Önce sezon içinde kadronun değişimine bakmakta fayda var. Alex'le sorun, sonra Alex'in ilk 11 oyuncusu olması; Dia, Stoch ikilisini deneme ve işlemeyince Mehmet Topuz'un tekrar sağda oynamaya başlaması ve Cristian'ın tekrar ilk 11 oyuncusu olarak forma bulması. Fenerbahçe, Ankaragücü maçında ideal kadrosu ile sahadaydı. Dia yerine Stoch da oynayabilirdi fakat son haftalarda takıma hiçbir faydası olmadığından yerini Dia'ya bıraktı. Şimdi istatistiklere bakalım

Orta sahalar
------------
Cristian: 1 asist
Emre: 1 asist, 2 gol

Kanatlar
------------
Mehmet Topuz: 4 asist, 1 gol
Stoch: 3 asist, 1 gol
Dia: 3 asist

Forvetler
------------
Alex: 5 asist, 11 gol
Niang: 4 asist, 9 gol
Semih: 5 asist, 7 gol

Dünya Kupası sonrası 4-2-3-1'leri değerlendirirken Brezilya'nın sistemine kısaca değinmiştik fakat en fazla onun üzerinde durmak gerekiyormuş. Aşağıdaki fotoğraf kupa başında Brezilya'nın sahaya ortalama yerleşimini gösteriyor. Burada dikkat edilecek husus 11 numarayla gösterilen Robinho ve 7 numarayla gösterilen Elano. Yani Brezilya klasik bir 4-2-3-1 yerine sol açığında forvet, sağ açığında klasik orta sahanın bulunduğu bir düzenle oynuyordu. Ortada da klasik oyun kurucu Kaka ve ileride Fabiano.


Oyun sistemleri de doğal olarak buna göre şekillenmişti. Defansif orta sahalar sol açıkta defansif özelliği olmayan forvet oynadığı için sol tarafı daha fazla kontrol ediyordu örneğin. Hücum planları ise orta sahanın ortasında oynayan iki oyuncunun hücum yetenekleri çok kısıtlı olduğundan, öndeki üçlüye ve beklerden hücumculuğu çok iyi olan Maicon'a kalmıştı. Tamamen defans yapmak için sahaya çıkan Kuzey Kore'yi Maicon'la, sonraki maçta Fildişi Sahili'ni öndeki üçlünün uyumuyla yendiler.

Fenerbahçe'nin ideal kadrosu dediğimiz kadroya ve yukarıdaki gol istetistiklerine bakarsak; sol açıkta hücumcu forvet, sağ açıkta daha defansif orta saha, sağ bekte hücumu kuvvetli bek, orta sahanın ortasında hücum özelliği çok düşük iki oyuncu ve önde gol makinesi bir klasik oyun kurucu ve bir forvet var. Bu kadro kağıt üzerinde Brezilya kadrosu ile yapısal olarak paralel. Bu durumda Fenerbahçe'nin Brezilya'nın başarılı olduğu (elendikleri Hollanda maçına kadar bu sistem hep işledi, puanlı grup gibi uzun vadeli yarışmalarda hep başarılı oldular) bu sistemi en azından denemeye başlaması fena olmazdı.

Buna rağmen bu yönde bir işaret yok. Fenerbahçe kadro yapısında asimetriye rağmen simetrik futbol oynamaya çalışıyor. Öyle ki; teknikleri, hızları, yetenekleri birbirinden tamamen farklı Mehmet Topuz ve Dia, farklı kanatlarda aynı işleri yapmak üzere sahaya çıkıyorlar. Bunu saha içinde her maç birkaç kez kanat değiştirmelerinden, topla çıkılırken veya savunma yapılırken aldıkları pozisyonlardan anlamak mümkün. Bunun ortaya çıkardığı dezavantajlar nedir peki?

1) Yukarıdaki istatistiklerde de görüldüğü gibi orta sahalar ve kanatlar gol sayısına katkıda bulunamıyor. Fenerbahçe özel hücum setleri üretmesi gerekirken sistemden gol üretmeye çalışıyor. Bunun anlamı şu; sol ve sağ kanadın belli bir görevi olsun ve o görevin içinde ters kanat akınlarıyla öndeki adamları beslesinler ve onlara destek olsunlar isteniyor. Bunun mümkün olmadığı, olmayacağı artık görülmüştür. Dia (veya Stoch), Alex ve Niang sürekli birlikte oynayıp (mümkünse pozisyon değişmeden), bu üçlünün verimliliğini en üst düzeyde kullanmak gerekiyor. Seneler boyu izlediğimiz için biliyoruz ki Emre, Cristian, M. Topuz bir anda sezonu 15 golle bitirecek oyuncular olamayacaklar. Artık pozisyon verimliliği değil oyuncu verimliliği üzerine hücum kurgulanması gerekiyor. Son maçta Alex'in en uca, Niang'ın sola çekilmesinden de şunu anlıyoruz galiba; ne böyle bir çaba var ne de böyle bir düşünce. Hücumcuların biraz da olsa yakalamaya başladığı uyum maç içinde ve maçtan maça pozisyonları değiştirilerek minimuma indirildi.

2) Fenerbahçe'nin sağ beki ile sol beki de bir değil. Bu oyunculardan aynı defans ve hücum verimini beklemek oyuna iki yönlü zarar veriyor. Çözüm aslında basit yine Brezilya takımında vardı. Sağ bek daha enerjik ve önünde orta saha özellikli bir oyuncu oynuyor, bu durumda yerini bırakıp hücum yapması daha güvenli. Sol bek ise hem yavaşlığı, hem verimsizliği hem de önünde defansı zayıf bir sol açık oynaması nedeniyle daha geride, defansif rolü daha ağır bir görev alabilir. Almazsa Ankaragücü maçındaki gibi rakip kendi sağ kanadının derinlerine doğru attığı her topla pozisyon yakalar.

Geçen sene şampiyon olunamayan puanı yakalamak için kalan maçlarda 2 mağlubiyet ve 2 beraberlik hakkımız var. 8 deplasman maçında 4 mağlubiyet, 1 beraberlik almışız. Kalan 9 deplasmanda (GS ve BJK deplasmanları dahil) sadece 10 puan kaybedip, evimizdeki tüm maçları kazanmamız durumunda bile geçen sene şampiyon olamadığımız puana ulaşıyoruz. Geçen seneki takımdan Bilica yerine Yobo, Özer yerine Dia ve Stoch, Güiza yerine de Niang var. Alex ve Volkan şu haftaya kadar geçen seneki ortalama performanslarının üzerinde oynuyordu. Buna rağmen hem hücum, hem savunmada geçen seneki sorunlarımızdan daha büyük sorunlarla boğuşuyoruz. Şu halde bulunmamızın bir numaralı sebebi oyuncuların yeterli verimlilikle kullanılamaması, başka bir açıklama bulamıyorum.
Devamı ...

9 Şubat 2009

Basiretsizlik


ibb

Ne zamandır kendi kendime yazıp okuyorum, ne zamandır da oynadığımız futbol konusunda yazmadığımı farkettim. Aslında başkası olsa oynadığımız kelimesinden sonra (!) koyardı fakat ben bu parantez içi ünleminden nefret ediyorum, hatta ünlemin modifiye edilmiş her halinden nefret ediyorum. İnternetten % 100 futbolu izlemeye çalıştım biraz fakat yayın sürekli dondu ve seyredemedim, gördüğüm üç beş sahne bile yetti Rıdvan'ın çok sinirli olduğunu anlamama. Sanırım benim de yazıya nefret mefret diye başlama sebebim sinir olabilir. Aslında sinir demek hatalı buna, hani şu İngilizce'deki upset kelimesi Rıdvan'ın ve diğer Fenerbahçelilerin ruh halini daha iyi tanımlıyor. Sinirle tarif edilecek basit bir duygu değil de üzgünlük, kırgınlık ve endişeyi birlikte içeren bir ruh hali. Hayırsever bir vatandaşın % 100 futbolu internete koymasını bekliyorum şimdi de, patlamış mısır yiyerek izlerim kendime gelirim.

Aragones suçlu, katılıyorum. Sadece Semih'i oynatmamak bile büyük suç. Guiza zaten bitti, artık Maldonado'dan bir farkı yok, her maç ıslıklanarak çıkacak ve "koymuşum bi tarafına alırım paramı ben" ruh haline iyiden iyiye bürünecek. Geçen sene Kezman sorundu, gönderdik fakat ne ilginçtir dertler bitmedi, neden acaba? Yarın gönderelim Aragones ve Guiza'yı, Semih hep ilk 11'de oynasın, sonuna kadar da hak etti zaten. Müthiş bir yükselişe geçip sezonu 30. haftada bitirir miyiz?

Durun bakalım en son oynadığımız futbolun analiz edildiği 22 Ekim'de yazılmış bir yazıyla karşılaştıralım bugünkü durumu.

O kadro aynen duruyor, defans ve kanatlardaki eksiklik giderilmemiş, Carlos 3 maç iyi oynamış ve sözleşmesi uzatılmış, Maldona'da artık oynamıyor fakat onun yerine oyundan çıkarken ıslıklanan başka bir futbolcumuz var. Josico ve Selçuk sakatken bile kadroda düşünülmeyen Maldonado yerine oynayan Deniz'in Avrupa maçları için kadroya alınmadığını hatırlatalım, işte bu kadar planlı ve kurumsal bir futbol yönetimimiz var.

Sorunları tekrar özetleyelim.

1. Defansımızın arkasında atılan toplar sürekli gol pozisyonu oluyor, Trabzon bunun gibi en az 5 gol kaçırdı, 2 haftadır sürekli aynı golleri yiyoruz. Ağustos'ta defansa takviye yapılacağı "sözü verilmişti" fakat üzerinden 2 transfer sezonu geçmesine rağmen gelen giden olmadı. Defansımız yavaş yapısı itibariyle böyle pozisyonları verecek, orta saha düzelse de verecek. Önder yerine Edu oynasa da verecek, çünkü Lugano'nun gücüyle kapattığı yavaşlık zaafını gücüyle de kapatamıyor.

2. Orta saha çalışmıyor, iki yönü de çalışmıyor. Rakibi durdurma gibi bir fonksiyonu kalmadı, isteyen her rakip kalemize 25 metre kalana kadar rahatça pas yapıp sokuluyor. Bu orta sahanın hücum için faydası olmayacağını da herkes biliyordu. Emre artık uzatmaları bile oynamıyor, ne fizik var ne yetenek, Selçuk belli olan kapasitesi kadar oynuyor, Josico pas verdiği an otomatik ABS sistemi devreye giriyor ve kendisini orta saha çizgisinin gerisine fırlatıyor, hücum anlamında Lugano'dan bile az katkısı var, bir de top kaptırma uzmanlarımız Deniz ve Maldonado var, böyle şahane bir orta saha... Josico bir umutla alındı, defansın ortasına gömülüp oynadığı zaman faydalı, kesici fakat bizim aradığımız adam bu değil. Josico kalsa bile hiçbir faydası olmayan ve yabancı kontenjanını işgal eden Maldonado yerine oyuncu alınmadı. Devre arası oyuncu alınmaz diye sayıklayanlar Arjantin ve Brezilya liglerinin başlama, bitiş tarihlerine baksınlar, futbol sadece Avrupa'da oynanmıyor. Tabii o ülkelerde futbolcu takibi falan olmadığı için devre arası da futbolcu alınmaz, devre sonu da alınmaz. Ünlü futbol filozofu ne demiş "Futbolcu transferi teknik direktöre bırakılmayacak kadar ciddi ve senede tek gün -31 Ağustos'ta- yapılacak kadar laubali bir iştir".

3. Uğur Boral en azından skora katkı veriyor diye bir yazı yazmıştım 4 ay önce, o günden sonra ne bir asisti ne bir golü var. Wederson zaten iki senedir bir tane asist yapmadı. Asist yapmayan kanat oyuncusuyla bu kadar. Deivid 2 aydır sahada boş boş geziniyor, Kazım halı saha maçında arkadaşlarına sinirlenip her topa abanan delikanlılar gibi. Ceza alanında topa son gücüyle abandığı için kaçırdığı en az 5 gol var bu sene. Zaten her hareketinden oynadığı oyunu ciddiye almadığı belli olan bir adamdan fazlasını beklememek lazım. Kanatlar 2-3 değil son 10-15 senenin sorunu, yalnız kimse sorun olduğunu kabul etmiyor sanırım. Emreciksin alındı devre arası, en azından onu deneyelim, bu saatten sonra Kazım'ı beklemekten daha faydalı olur. Kanatlar işlemeyince veya Deivid gibi ortaya çeken adamlar kanat oynayınca oyun ortaya yığılıyor, sonrası Alex'in keyfine kalıyor diye yazıyoruz bir senedir. Bu bir sene boyunca bir kanat oyuncusunun adını transfer dedikodusu olarak bile duymadık, bu mevkilerde sorun olduğunu düşünmüyor olsalar gerek.

4. Gökhan en iyi oyuncumuz fakat alternatifi olmadığı için o kadar zorlanıyor ki yakında pili bitecek. En son kupa maçında hasta hasta oynatılmış, sahada yere yığılacaktı neredeyse. Onun simetriğinde Carlos var, giden gelmiyor acep nedendir diyen var mı bilmiyorum da adamın yaşı 36, nereye gidip de gelecek? Sözleşme uzatılmasıyla derdim yok, kalsın takımda, fakat yerine onu kesecek veya yedekleyecek iyi bir alternatif alınmayacak bu sözleşmeden sonra, derdim o. Bizim sol kanatta bulunan madeni de deşeleyen çok olur daha.

Sorunlar Aragones ve Guiza'dan çok daha fazlası. Gitsin ikisi de, gitmesin değil, yalnız onlar gidince veya yerlerine birisi alınınca düzelecek dertler değil bunlar. Yönetim yaptığı hataları defalarca tekrarlayarak takımı dibe sürükledi. Yönetim ayrıca yalan üzerine yalan söylemeye devam ediyor. Sene başındaki "Türk forvet, defansa takviye, yıldız orta saha" yalanlarını unutmamışken "eksiklerin farkındayız, devre arası gereken yapılacak" yalanı eklendi bir de. Fenerbahçe'yi yöneten inatçı "ben bilirim" zihniyeti iflas etmiştir, ya bu zihniyet istifa edecek ya da yönetim, başka çıkış yolu yok. Bu sene ligi UEFA kupasına katılacak yerde bitirmek bile imkansız, belki Türkiye kupasında final oynarsak gideriz, seneye de büyük bir revizyonla yara sarma dönemi olmalı, son 3 sezonun kaybettirdiği her şey iyileştirilmeye çalışılmalı.

Maç sonu ne olmuş peki

"Başkan Yıldırım'ın futbolcularına, "Ben bütün mesaimi Fenerbahçe için harcıyorum. Bugün seyirci beni istifaya davet etti. Bunları bana yaşatmaya hakkınız yok. Yaptıklarınızdan dolayı hepinizi tebrik ediyorum" diyerek soyunma odasını terkettiği ifade edildi."

Bu olayı da başka bir filozofun ünlü bir sözüyle açıklayalım "Bak Sayın Peres sen çok bağırıyorsun, bu suçluluk psikolojisidir."
Devamı ...

27 Temmuz 2009

Daum ve Fenerbahçe'nin Sistemi - Bölüm 3: Önder'i 11'de Görünce Dehşete Kapılıyorum


sukru saracoglu stadyumu

Yabancı sınırı nedeniyle kadro yapmakta zorlanıyoruz. Önce defanstan başlayalım. Sanırım Bilica ilk 11 oyuncusu olacak, daha önce söylediğim gibi Daum onun topla oynama yeteneğine güveniyor. Genelde rakibe ileride basıyor, takım oyun kurarken de defansif orta saha gibi orta sahaya kadar çıkıp pas trafiğine giriyor. Geçen seneye göre defansta en belirgin fark bu. Bilica'nın yanında Önder oynayacak gibi görünüyor. Daha önce konuşurken hem aethewulf hem Fatih Önder'in oynayabileceğini söylediler. Şaşırdım çünkü Önder'in kötü bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. Bilica, Lugano tarzı topa ilk hamleyi yapan, top rakipteyse rakibin geçmesine fiziğiyle izin vermeyen sağlam bir oyuncu. Önder'de ilk hamleyi yapma yeteneği yok, rakibini karşılıyor fakat onunla birlikte kaleye yaklaşıyor. Hamle zamanlamasını ayarlamakta sıkıntı çekiyor, ayrıca top ayağındayken de çok dengesiz. Önder yerine yabancı bir stoper alınacağı veya Edu'nun ya da Lugano'nun kalacağı söyleniyor. Edu, Önder gibi ilk hamleyi yapmayan ama hamle zamanlamasını daha iyi ayarlayabilen bir oyuncu. Önder'in yapacağı hataları Edu da yapıyor fakat Edu daha az yapıyor. Edu veya Lugano kalırsa geçen sene defansımızın en büyük sıkıntısı olan hızlı oyuncu eksikliği bu sene de canımızı sıkar. Yerlerine yabancı alınacaksa süratli bir oyuncu alınmasını tercih ederim.

Geçen sene rakip forvetlerin adını "kaleciyle karşı karşıya" söz öbeğinin yanında cümle oluştururken sıklıkla duyduk. Bunun üç sebebi vardı, defansın göbeğinin yavaş oyunculardan oluşması, sol bekin genelde biraz arkada kalması ve orta saha oyuncularının rakibi rahatsız etmeyen ve rakibe istediği şekilde ilerleme ve pas verme fırsatı veren oyunculardan oluşması. Gördüğümüz kadarıyla bu sene defansın göbeğinde yine yavaş oyuncular olacak ve sol bekimiz bir yaş daha yaşlanmış Carlos olacak. Bu durumda orta saha oyuncularının (kanatlar da dahil) rakip hücumdayken rakibi önden, yakın savunan, hemen geçilmeyecek ve birbirlerinin kademesine girecek oyuncular olması gerekiyor. Bunları yapmaları için de 90 dakika enerjileri tükenmeden koşmaları, tüm takım arkadaşlarından ve rakipten daha fazla yorulmaları gerekiyor. Bu orta saha baskısı sadece savunmamız yavaş olduğu için değil Bilica sık sık oyun kurucu orta saha gibi ileri çıktığı için de şart. Yavaş ve eksik defansın sürprizlerle karşılaşmaması için bu şekilde canlı bir orta saha gerekiyor ve yeni aldığımız Cristian'ın özellikleri bu sene çok belirleyici olacak.

Saydığım sebeplerden ötürü defansif orta sahamız çok önemliydi. Sadece orta saha savunmasında değil, oyun yapımız nedeniyle savunma eksik kaldığında da geriye koşup ikinci bir libero gibi oynayacak bir orta saha gerekiyor bize. Bu yüzden alınacak orta sahanın paslaşma yeteneği ve hücuma desteği tabii ki önemliydi ama savunma özellikleri bence daha önemliydi. Cristian'ın çektiği şert şutlar takım için mutlaka pozitif katkı sağlar fakat rakip oyun kurucuları nasıl savunduğu, savunmanın içine girip libero gibi oynayabilme sezgisi ve top çalma yeteneğinde eksiklik varsa Juninho gibi şutör olsa da bize fayda sağlamayaz. Bu açıdan Brezilya'dan ön libero almak büyük riskti.

Daha önce hep verilen bir örneği tekrarlamaktan haz duymuyorum fakat Maldonado da Türkiye'ye gelirken Brezilya'dan çok iyi referanslarla gelmişti. Sadece Brezilya futbolunu takip edenler oyuncuların Türkiye'de neler yapabileceğini pek kestiremiyor. Bu konularda hem Türkiye hem Brezilya ligini çok iyi bilenlerin referansına bakınca da çok umut dolu olamıyorum. Antu'da futbol bilgisine çok güvendiğim böyle bir abimiz var, o "çok iyi oynar" veya "tutunamaz" demedi ama Cristian'ın özelliklerini anlattı. Yorumladığım kadarıyla kesicilik özelliği Aurelio kadar üst düzeyde değil, bu bizim için sıkıntı yaratabilir. Bu noktada bizi umutlandırması gereken şey kanatlarda bu sene Uğur ve Deivid yerine M. Topuz ve Andre Santos'un oynayacak olması. Bu oyuncuların orta saha savunmasındaki eksikleri kapatma yetenekleri daha yüksek, bu yüzden Cristian'ın aksayan noktaları olsa bile sistem içinde bunlar minimize edilebilir. Yine de risk alınması yerine Avrupa'dan savunmacı, sert, top kesici olan ve bu tür futbolun içinde büyüyen bir oyuncu alınmasını tercih ederdim, keşke Poulsen ikna edilebilseydi.

Yine de oyuncuları tek tek ele almaktan ziyade sistemde nasıl oynayacakları ve ne görev yapacakları önemli. Nobre, Aurelio gibi oyuncuların yeteneklerini maksimize edip beceremediklerini unutturan da zaten oturan sistemdi. Bu yüzden Cristian'ın görevini anlatırken kanatlar ve savunmanın zaaflarını kullanarak anlattım. Aynı şey Andre Santos için de geçerli. Geçen sene orta sahada kaptırılan toplar orta sahadaki en büyük sıkıntıydı. Andre Santos bu açıdan ümit veriyor. Konfederasyon kupasında oyuncuların başarılı müdahaleleri/top kaybı/isabetli pas sayıları ve oyuna katkıları hesaba katılarak ayrıntılı bir puanlama yapıldı. Şuradan görüleceği gibi Andre Santos 5. sırada, yani oyun içinde çok verimli bir oyuncu. Ayrıca çok süratli ve ceza alanı içinde etkili olabilen bir oyuncu. aethewulf geçen gün attığı başlıkla tam isabet ettirdi, "artık bir kanadımız olacak". Andre Santos hızıyla ve bitirici yeteneğiyle 2 sezondur sıkıntısını yaşadığımız Tuncay eksiğini kapatacak gibi görünüyor.

Emre çok kritik başka bir oyuncu. Sakatlıkları atlatıp oynamaya başladığı geçen sezon sonunda takımın en etkili oyuncularındandı. Fakat geçen sene sadece 25 lig maçına çıkmış ve sadece 14'ünde ilk 11'de. Aynı sakatlıklar devam edecekse yine istikrar sağlayamayacak, çok faydalı olamayacak. Geçen seneye göre avantajımız yerine Mehmet Topuz'u çekebilecek olmamız, ya da Daum'un kafayı Deniz'e takmadığı için ona da fırsat verecek olması (Deniz Selçuk'tan daha iyi bir oyuncu). Emre sezon başındaki kadar fazla ve kritik top kaybı yapmaya devam ederse maç başına ancak 2 tane atak yapabiliriz. Emre'nin sakatlanmaması ve en az 25 maça sağlam şekilde 11 çıkması için dua edelim.

Bizim dizilişimizde sol ve sağ kanatların hücumcu özellikleri çok önemli. Kanatların sezon başına en az 10-15 gole katkıda bulunmaları gerekiyor. Solda Andre Santos hücum gücü yüksek bir oyuncu gibi görünüyor, asist ve golleriyle bu katkıyı sağlaması olası. Sağ kanatda da Mehmet Topuz oynarsa aynı katkıyı verebilir. Kayserispor gol açısından sıkıntılı bir sezon geçirse de geçen sene 9 gol 4 asistle oynamış, ondan önceki sezon da 9 gol 9 asisti var. Mehmet Topuz'un yaşayabileceği sıkıntı onun 4-2-3-1'in sağında tam olarak hücumcu bir sağ açık gibi ceza alanına da girerek hücum edememesi olabilir. M. Topuz pozisyon olarak tipik bir orta saha oyuncusuna daha yakın fakat bu sorunu da Daum'un çözeceğini düşünüyorum. Üstelik sağ açıktan daha fazla hücum beklediğimiz maçlarda Özer'i de oynatabileceğiz. Dizilişimiz maçtan maça veya maç içinde 4-4-1-1 veya 4-2-3-1 şeklini alabilir, o zaman sağda Mehmet Topuz, Deivid, Özer hatta Kazım arasında tercih yapar Daum, bu sene oluşturulan alternatifli kadro sayesinde taktisel varyasyonlar artacak.

Savunma hariç her bölgede daha alternatifli bir kadromuz var bu sene. Bu gözle görülen en büyük avantaj. Böyle olunca kimlerin dışarıda kalacağı da başka bir soru işareti oluyor. Benim ideal kadrom şu olurdu

-----------------Semih------------------
-----------------Alex-------------------
Andre------Emre----Cristian------M.Topuz
Carlos-------Bilica------xxxx------Gökhan
----------------Volkan------------------

Defansın göbeğinde yabancı (mümkünse Lugano veya yerine hızlı bir stoper) oynattığım için Guiza dışarıda kaldı. Bu sistemde Deivid mükemmel bir kurtarıcı golcü olur. Sıkıştığımız maçlarda muhtemelen Cristian veya Andre Santos yerine girer ve ceza alanı önünden veya karambolden bolca gol atar. Yalnız Guiza - Semih meselesi yine başımızı ağrıtır bu kadroyla.

Bu durumda yedekleri seçmek de zor. 18 kişilik kadroya 7 kişi kalıyor.
Volkan Babacan
Önder(sağ bek, stoper)
Deniz(sol bek, stoper, orta saha)
Özer(sağ, sol açık, forvet arkası)
Guiza(forvet)
Deivid(sağ açık, forvet)
Uğur(sol bek, sol açık)

Görüldüğü gibi Vederson, Selçuk, Kazım gibi geçen sene ilk 11'de oynayan oyuncular 18'e bile giremiyor, hatta yeni transfer Bekir de giremedi. Bu durum tabii tartışma yaratıp baş da ağrıtır. En büyük korkum Daum'un Guiza'yı oynatmak için yabancı stoper almayıp Önder'i oynatması veya Cristian yerine Selçuk'u 11'de başlatması veya Andre Santos yerine Uğur'la başlaması olur. O zaman kadrolar açıklanır, İstiklal Marşı'na kadar ağlarım, gözyaşlarım sel olur, şiirler yazarım. Benim tercihim bu sorunun veya Guiza'nın yedek kalması sorununun ortaya çıkmaması için Guiza'nın hazır piyasası varken ne kadar ediyorsa o kadara satılması ve Semih'le rotasyon yapacak bir Türk forvet alınması olur. Ayrıca Volkan'ın yedeği olacak iyi bir Türk kaleci de şart, buna en uygun isim de Ufuk Ceylan fakat nedense hâlâ bir girişim olmadı onun için.

Yukarıdaki kısmı Boluspor maçı öncesi yazmıştım. Boluspor maçı bize gösterdi ki savunma gerçekten zayıf, eğer bir takviye yapılmazsa tüm yatırım çöpe gidebilir. Andre Santos sadece hücumculuğuyla değil orta sahada alan daraltması ve topa sahip rakibi rahatsız etmesiyle de faydalı olacak gibi. Mehmet Topuz Emre sakatken orta sahada iyi bir alternatif olacak ve Cristian'ı tam anlamaya elverişli bir maç olmasa da ben ondan pek ümitli değilim, umarım yanılırım. Ayrıca Deivid alternatifli kadroda Daum tarafından ne kadar etkili kullanılabilir bunu da görmüş olduk, tek forvet çıktı maça ama tipik bir tek santrfor gibi değildi, Daum bu taktiği Alex'i kilitleyen takımlara karşı sürpriz olarak kullanabilir. Bence bu sene Deivid'in girip kurtardığı bolca maç olacak.

Yine hepsini okumaya üşenenlere belki son cümlelere bakar diye özetleyelim o zaman. Bu sene Fenerbahçe'nin ligdeki yerini defansta Bilica'nın yanında kimin oynayacağı, Emre'nin kaç kere sakatlanacağı ve Cristian'ın nasıl bir futbolcu çıkacağı belirleyecek, bir de geçen senelere göre daha alternatifli bir kadromuz var ve Daum bunu etkili olarak kullanacak, bazen bizi bile şaşırtacak.

devamı var...


Yarın: Daum'un uçakta uyuklarken ağzından kaçırdığı oyuncu ismi ne? Daum "ya Alex ya ben" dedi mi? Brezilyalılar çete kurup tesislerdeki şaraplı konseri ne zaman protesto etti?

Daum ve Fenerbahçe'nin Sistemi - Bölüm 1: O Son Oyuncuyu Almayacaktın
Daum ve Fenerbahçe'nin Sistemi - Bölüm 2: If it ain't broke, don't fix it
Daum ve Fenerbahçe'nin Sistemi - Bölüm 4: Avrupa Birliği'ne Girdiğimiz Şu Günlerde...
Devamı ...

5 Ekim 2009

Daha Sınırı Var mı?


Alex Gol

Mehmet Demirkol geçen hafta Fenerbahçe'yi eleştirmişti. Sheriff maçından sonra ise herkes Fenerbahçe'yi eleştirirken o Sınırı Ne? diye sorarak Fenerbahçe'nin temposunu ve oyununu rakibe göre ayarladığını fakat bunun sınırının ne olacağının bilinmediğini söylemişti. İlk test olarak da Gençlerbirliği maçını adres vermişti.

Bence Fenerbahçe bu teste Bursa'da girmiş, hızlı bir forveti olan, driplinglerle orta sahayı hızlı geçip pozisyon bulan Bursaspor'u orta sahada sıkıştırarak uyutmuş, ilk fırsatta golünü atıp dönmüştü. Tabii tek maçla test olmaz, üç dört üst düzey takıma karşı oynayınca o zaman anlaşılacak Fenerbahçe'nin gerçekten oyunu istediği gibi yönlendirip yönlendirmediği. Gençlerbirliği maçı da Demirkol'un söylediği gibi iyi bir test olacaktı. Üstelik Twente, Antalyaspor, Sheriff maçlarından sonra ligdeki iyi gidişe rağmen Fenerbahçe taraftarı bile takımından emin olamadığı için daha da önemli bir test olacaktı.

Bursaspor ligde üçüncü sırada, Fenerbahçe'yi yenseler zaten Galatasaray'la aynı puanda olacaklardı. Ligde en iyi üçüncü averaja sahipler. Bursaspor'un iyi bir takım olduğunu ligdeki yeri ve rakamlar da söylüyor. Buna rağmen Fenerbahçe'nin Bursaspor deplasmanı galibiyeti çok küçümsendi. Şimdi dünkü maçtan sonra 3-0 yüzünden Gençlerbirliği de bu muameleye maruz kalacaktır, kalmasın. Gençlerbirliği de iyi takım. Gençler ve disiplinliler, orta sahada çok iyi mücadele ediyorlar, rakibi yorunca orta sahada müthiş bir pas trafiği başlıyor, o zaman kanatlardan da ortadan da inebilen hızlı oyuncularını kullanmaya başlıyorlar. Böyle bir takımı durdurmanın tek yolu daha fazla koşmak.

Fenerbahçe küstah bir takım değil, hocası ve oyuncular futbolu yeniden keşfetmiş gibi davranmıyorlar. Ustalar ustası Alex topa da rakibine de saygılı, tıpkı takımı gibi karşısında bir rakip olduğunu biliyor, onların güçlü olduğunu biliyor, bunu bilerek mücadele ediyor. Hep bir iki hareketi ile işi bitirdiği düşünülen Fenerbahçe bu maçta tekniğine güvenemeyeceğini, Gençler'in mücadelesine ayak uydurması gerektiğini bilerek çıkmıştı. İlk yarıda tipik çok koşan, ortada bunaltan oyununu oynamaya çalışan Gençlerbirliği, karşısında sanki kendilerinden kalite olarak çok daha zayıf kadrosu olduğu için fiziğiyle mücadele ederek karşı koymaya çalışan bir takım buldu. Gençlerbirliği afalladı. Cristian ve Emre bunaltıcı bir baskı kurdular. Topu kaptıran geri alana kadar peşini bırakmadı. İlk yarıda üç metre top sürebilen kırmızı siyah formalı karşısında en az dört tane sarı lacivert buldu, kafasını kaldırıp pas verecek boş arkadaş bulmaya bile fırsat bulamadı.

Fenerbahçe haftalardır dillere pelesenk olan tempolu, süratli, istekli oyununu oynadı ama temposuz maçlarda onlarcasını bulduğu pozisyonları bu yarıda bulamadı. Bunun birinci sebebi Gençlerbirliği'nin normalde orta sahada oynadığı o inatçı, baskılı futbolu ceza sahasının önünde oynamasıydı. Dünkü prese başka bir takım olsa dayanamazdı, ilk yarı en az 5 net pozisyonla geçilirdi. İkinci sebep de baskı yiyen Gençlerbirliği'nin ceza alanı önünde geçilmez kale inşa etmesi ve Fenerbahçe'nin sıkıştığı anlarda yerini yadırgayan Mehmet Topuz ve yorgun Andre Santos nedeniyle kanatlar açılımını yapamamasıydı. İlk kanat açılımında Gökhan geriden geldi "sen buralarda yenisin galiba ver bakalım o topu" diyerek Mehmet'ten aldığı topu adresine gönderdi, adres bu sefer kargoyu reddetmedi, hemen ustanın önüne bıraktı ve usta da tıpkı Bursa'daki gibi sağ ayağıyla topu tutmaya bile çalışmadı, top da gideceği yeri kendisi buldu. Alex futbolu bıraktığında Gençlerbirliği'nin yurt çapında kutlamalar düzenlemesi gerek zaten.

İlk yarı çok koşan Fenerbahçe ikinci yarı bekleneni yaptı ve hızını azalttı. Gençlerbirliği hızlı kanat oyuncularını da alınca testin zor kısmı başladı. Gençlerbirliği daha çok ileri gitmeye başladı fakat bu da baskı anında çok iyi takım savunması yapabilen Fenerbahçe'yi zorlamadı. Bu takım savunmasının en önemli iki ayağı da Bilica ve Cristian. Cristian ilk yarı ön alan baskısında Emre'nin yardımcısı oldu, ikinci yarı savunmacıların önünde kesiciliğe başladı. Her geçen hafta daha iyi oynuyor, artık yeni Aureliomuzu kazandık diyebiliriz sanırım. Bilica ise bu sezonu böyle istikrarlı oynayarak bitirirse efsane savunmacılarımız arasında Uche'nin yanı başına oturur. Lugano gibi ilk hamleli bir oyuncu fakat sahanın her yerinde savunma yapabiliyor, oyun zekası yüksek, ne zaman nerede duracağını çok iyi hesaplıyor. Savunma önde kurulduğunda orta saha kesicisi gibi görev yapıyor, teke tek kalınca yıkılmıyor, adam geçirmiyor. Özellikle oyun zekası ve nerede duracağını bilmesi geniş alanları savunması gerektiğinde müthiş işine yarıyor. Lugano da ona alışmaya başladı, Bilica'nın bu özelliklerini öğrendikçe duracağı yeri daha iyi ayarlamaya, hataları daha iyi kapatmaya başladı.

Fenerbahçe iyi takım savunması sayesinde rakibi ceza alanına sokmadı. Gençlerbirliği de uzaktan şutlar denemeye başladı, iyi de vurdular toplara. Ceza alanına ara pasıyla girdikleri tek pozisyon Burhan'ın soldan girip yaptığı plase. O kaçtıktan hemen sonra da geçen haftalarda yaptığı gibi savunmayı dengesiz yakaladığı bir pozisyonda ikinci golle maçı bitirdi Fenerbahçe. Fenerbahçe'nin dün takıma oranla kötü oynayan iki oyuncusu Andre Santos ile Guiza ve ilk iki goldeki asistlerde onların adı yazıyor. Guiza haftalardır olduğu gibi bu hafta da kötüydü, fakat mücadelesine saygı duyuyorum. Topun peşini bırakmıyor, ısrarla top istiyor; çok basit bir hata yapıyor, toptan kaçmıyor, bir dakika sonra yine topa koşuyor; topu kaptırıp ıslıklanıyor, bırakmıyor rakibini gerekirse 50 metre kovalıyor. Yine de arada dinlendirip Semih'i de kullanmak şart, Semih de hak ediyor 11'i.

Sanırım Demirkol'un bahsettiği testi geçti Fenerbahçe. Gerçi "Sınırı Ne?" sorusunun cevabını önce içerideki Galatasaray, sonra deplasmandaki Beşiktaş maçlarındaki testlerden sonra verebiliriz fakat şu ana kadar 3 puan alınan Bursaspor ve Gençlerbirliği ligin en iyi takımlarından. Yalnız bir sorun var: Fenerbahçe sağlamcı, temposuz, bazen rakibi kontrol etmek için yavaş oynanan bir futbol oynamaya devam edecekse duran toplardan daha fazla gol bulması gerek. Duran toplardan atılan gollere kızıp üzerine yergiler donatanlar bolca olur fakat şu andaki oyun tarzı benimsenirse (ki benimsendi) bazı maçlarda ipten alan duran top golü olur. Bu sezon iki tane duran top golünün ikisinde de Vederson imzası olması da ilginç, belki Alex arada diğer oyunculara da bıraksa iyi olacak.

Maçın devre arasında Ersun Yanal yine müthiş kötü bir yorum yaptı. Bugüne kadar Süper Lig takımlarını hatta Milli Takımı idare etmesi mucizeymiş, daha şimdi anladım. İlk yarıdaki fizik mücadelelerin çarpışmasını sezememiş; Gençlerbirliği çok mahkum oynuyor, rakibe çok rahat oynama fırsatı veriyor diyerek 5. sınıf yorumcu yorumu yaptı. Daha önce söyledik ama tekrarlayalım: İlk yarıda Gençlerbirliği karşı koymasa ve gerçekten rahat oynatsa Fenerbahçe en az 5 net pozisyon bulurdu, ezbere yorum yapmayın Allah aşkına.
Devamı ...

18 Ağustos 2008

Kezman Has Left The Building


kezman

46 maçta 20 gol atmış. Ben ise onu hep Ankaraspor maçında kaçırdığı penaltı ile hatırlayacağım. Kesinlikle kötü bir santrfor değil ve PSG’de iş yapacaktır ancak Fenerbahçe’nin kalibresine uygun değildi. Eğer bu sezon Fenerbahçe’ye yapabileceği en büyük iyilik giderek yabancı kontenjanında yer açmaksa zaten söylenecek bir şey de kalmamış demektir. Kanatlar ve önlibero mevkiinde boşluk var. Denildiği gibi Senna alınırsa ne güzel. Kezman içinse çevrede de gidişine kızlardan başka üzülen görmedim. Anlaşılan golleri en azından kimi yüreklerde iz bırakmış.

tersinden bkz: elvis has left the building.

Devamı ...

15 Ocak 2010

Müjdemi İsterim: Gökhan Ünal Geldi!



Bu sene Trabzonspor’da 13 lig maçında oynamış, 2 de Ziraat Kupası. Toplam attığı gol: 3. Vallahi büyüksün başkan. Adeta bir devrim çağrısı yapıyoruz, “Dünyanın bütün Guiza’ları Birleşin!” Peter Crouch’u nasıl atladık, nasıl olur da Umut Bulut’u almıyoruz, Eskişehirspor’da oynayan Ümit Karan da neden bizim takımın formasını giymesin? Tüm yeteneksizler, gol vuruşu yapamayanlar, alı veri olmayanlar hep yekün bu sene Fenerbahçe forması altında toplansınlar. Büyük futbol devriminin kızıl şafağı böyle doğacak.

Şimdi kaç zamandır yazmıyorum bloga, bir toparlama yapayım. Yazsam Kazım gönderilsin yazardım, gönderildi, bu konuda mutluyum. Önder ve Roberto Carlos’un gidişleri de kimseyi üzecek şeyler değildir. Tek sorun, yedeklerinin olmaması. Yani yarın öbürgün Allah muhafaza Bilica ile Lugano’ya bir haller olsa yerlerine koyacağımız adam yok. İşte kurumsal, profesyonel bir yönetim anlayışından beklenen budur. Sağolsunlar her futbolcu kulübümüzde “eşsiz benzersiz” olduğu, Allah’ın özene bezene yarattığı, dünyaya nimet bir insan olarak yer yüzünde dolaştığı inancına sahip olabilir. O kadar yedekleri yok ki, o kadar alanlarında “tek”ler ki, Puyol’u filan tanıyan çıkmıyordur. Geçen sene bu güzel duyguyu Selçuk’a yaşattık, bu sene de Lugano, Bilica ve Guiza nimetlerimizden istifade ediyorlar.

Bir başka konu, bizim başkan bu arada biliyorsunuz bir dellendi. Futbol Federasyonuna açıktan cephe aldı. Federasyonu tartışacak değilim, Premier League’in başına geçseler 2-3 sezona kalmadan Yunanistan Ligi seviyesine indirebilirler. Ancak ne diyorduk? Bir başkanın asli görevi Futbol Federasyonu ile kavga etmek değildir, bu kavgaya malzeme olmayacak bir atmosferi yaratmaktır. Senin takımın Kasımpaşa gibi bir takım karşısında perperişan oluyor, forvet sıkıntısından Kazımlı niteleme tamlaması bir ismi sahaya sürüyorsa, hala daha sol kanat bulunmuyor, Emre sakatlandığında orta sahanın göbeği bir patlak otomobil lastiği kadar işlevsel oluyorsa o zaman hiçbir yere saldıracak mecalin de yok demektir. Yani Fenerbahçe inanılmazları başardı, mucizevi bir futbol oynadı da Federasyon mu buna mani oldu? Haksızlıkları biliyoruz. Bizi çıldırtacak kadar absürd işler de olmadı değil. Ancak sahada oynayan takım, farz-ı misal bir Beşiktaş maçında, bizleri öyle mecalsiz bıraktı ki, hakemi tartışmak kimsenin aklına bile gelmedi. Demek ki sorun kadroda. Demek ki sorun, kadronun yapısında. Bunu değiştirmek transfer yapmakla mümkün olacaksa yapılması gereken de transferdir. Ne oldu? Gökhan Ünal geldi. Büyük rahatladık.

Kanatlar, orta saha göbeği bu blogun alemet-i farikası oldu. Antik Roma’da Cato diye bir zat vardır. Adam senatör. Her senato toplantısında, konu ister zirai yöntemler olsun, ister hayvancılık, isterse yeni bağlar, sözünü “Delende est Carthage” diye bitirir. Kartaca yıkılmalıdır. Papazınçayırı’nda da artık böyle bir hava hakim. Futbolla ilgili herhangi bir konu konuşacak olsak, bir ya bismillah kanat diyoruz, orta sahanın göbeği diyoruz. Bu sene sonuna kadar da bunu demeye devam edeceğiz, sonra bir transfer dönemi daha gelecek, o dönemde de başkan gidip bir başka Guiza bulacak, hepimiz şükür rahata ereceğiz veya en sonunda bizim PVH bir estetik ameliyat geçirecek, bulacak bir tane Ramiz Dayı, bu adamların topunun kökünü kurutmak için harekete geçecek. Öyle hassas, öyle sert bir atmosfer hakim ruh atlasımıza.

Ne istiyoruz? Şahsen ben Yıldırım Demirören Mesut Özil’e talip olsun istiyorum, bir de Türk bir defans oyuncusu bulursa mutluluktan alkışlarım. Mümkünse, “ezikler bunu alamaz” filan da desin. Bizim başkanın transfer stratejisi, göt etmek üzerine kurulmuş gibi gözüküyor, adam akıllı iki futbolcu izleriz. Yoksa rica ediyorum, şu orta saha göbeğine bir adam alsınlar bir de Tanjevic gitsin. Bunun futbolla bir alakası yok da, ruh sağlığımızın iyileşmesi bizim de hakkımız değil mi?
Devamı ...

21 Temmuz 2009

Sanırım Bir Kanadımız Var


andre dos santos

Bu blogta 2008 Temmuz ayında o kadar çok "kanatlar" yazısı yazdık ki bir ara "kanat tarifi" googlelayarak blogumuza giren ev hanımları bile oldu. Ancak o dönem Fenerbahçe yönetimi bu bariz açığı görememişti. Önlibero ve kanat almak yerine Burak Yılmaz, Emre, Guiza gibi mükemmel transferlerle "takımı güçlendirdiler." Neyse 2009 senesinde bu mantık ne kadar hatalı olduğunu ayan beyan gösterince yönetim bu mevkiler için arayışa girişti. Andre Dos Santos (Tam adı da Andre Dos Santos Oliveira, her Brezilyalı gibi 15 ismi var) ve Cristian bu arayışın sonucu. Biri sol kanat diğeri de önlibero. Cristian'ı bilemiyorum. Hakkında okuduklarım Brezilyalı Selçuk intibağı bırakıyor ve fakat Dos Santos? Adam resmen kanat lan. Çalım filan atıyor. Orta açıyor. Kademe yapıyor. Pas atıyor, gol atıyor, oyunun merkez alanını geliştiriyor. Olacak gibi değil. Ben Fenerbahçe'de en son sol kanat Nielsen'i görmüştüm tarihi bir olayla karşı karşıyaymış hissiyatına kapıldım. Abi bildiğin solak yani. Ümit veya Tuncay gibi sağ ayağıyla sol kanatlık da yapmıyor. Sanırım bu sene sırf bu yüzden bile tarihe geçecek, beyler ve bayanlar Fenerbahçe'nin en sonunda bir sol kanadı var!

Devamı ...

28 Kasım 2010

Sorunlar



Sezon başından beri takım oturmadığı, oturacak gibi olduğunda kritik sakatlıkla düzen yeniden kurulmaya çalışıldığı için iki ileri bir geri devam ediyoruz. Sakatlar düzelir, Lugano soyunma odasına giderken kimseyi dövmez, bir daha uzun süreli sakatlık olmazsa daha istikrarlı bir takım ortaya çıkma ihtimali var ama bu ihtimal hâlâ düşük. Artık ilk devreyi bitirmeye üç maç kalmışken bazı sorunları daha net görüyoruz.

1. Sol bek: Artık Fenerbahçe formasıyla çıktığı maçlarla bir ilgisi kalmamış olan Andre Santos nedeniyle Caner oynuyor. En iyi savunma yaptığı günde bile en basit pasları veremeyen, pas ritmini bozan bir oyuncu. Zaten savunma da yapamıyor. İBB maçındakinden daha iyi oynadığı maçlar da oldu fakat bugünkü gibi oynadığı maçlar nedeniyle artık bir çözüm bulunması gerekiyor. İlk akla gelen çözüm devre arası Andre Santos'un gönderilmesi ve yabancı sol bek alınması. Yıllardır devre arasında böyle mantıklı hamleler yapmıyor kulüp, bu sene yaparlarsa sürpriz olur. Takım içinde çözüm Okan'ın sağ kanatta, Gökhan'ın sol kanatta oynatılması olabilir. Bunu kim söyledi hatırlamıyorum, İbrahim Üzülmez Fenerbahçe maçında sağda oynayınca "bek bektir, sağı solu olmaz" demişti. Büsbütün haksız değildi. Gökhan zaten ceza yayına ilerlemeyi seven bir oyuncu, ters kanatta rastgele orta sayısı azalır, isabetli pas sayısı artar. Bu çözümün en büyük yan etkisi takımda sol ayaklı oyuncu kalmaması olur. Stoperler, Yobo ve Lugano sağ ayaklı, sol açık Stoch da sağ ayaklı, sol bek de sağ ayaklı olursa rakibin sağ kanadından geliştirdiği ataklarsa savunma sıkıntısı olabilir. Caner'in bugünkü halinden, Andre Santos'un normal halinden daha mı kötü olur? Sanmıyorum.

2. Kanatlar: 2 senedir kanatlarda oynamaları için Mehmet Topuz, Özer, Stoch, Dia, Andre Santos alındı, hâlâ kanatları sorun kısmına yazıyoruz. Harcanan paranın haddi hesabı yok. Aslında Dia ve Stoch pek ümit kesilecek oyuncular değiller. Stoch'un zaman zaman parladığı anlar, yeteneği konusunda ipucu veriyor. Dia'nın süratiyle de baş edemeyecek çok fazla takım var Türkiye Liginde. Sorun bu iki oyuncunun ligde toplam 1 gol atmış olması. 36 golden 5'inin de asistini yapmışlar, eklemek gerek, fakat bu sistemde daha golcü olmaları gerekiyor. Girdikleri pozisyon sayısı bile sınırlı. Bu arada 4-3-3 hayranları bu istatistikleri iyi okusun. Önerdikleri şey hücum gücünden 4 asist 10 gollü bir oyuncusu çıkarıp, 5 asist 1 gol yapabilmiş 2 oyuncunun sorumluluğunu arttırmak. Keşke FM'de sağa sola sürükleyip kadro yapmak kadar kolay olsaydı bu iş de.

3. Aykut Hoca: Beşiktaş, Galatasaray ve Gaziantep maçlarından sonra yine maçı okuma sorunu. Bugün kazanmış olsak da değişmiyor. Niang bugün ayağına aldığı tek bir topu bile olumlu kullanamadı. Ayağının altından kaçırdığı, alıp dışarıya yürüdüğü en az 3 pozisyon var. Sırtını dönüp top tutamadı, adam geçemedi, yürüyecek hali yoktu. Olabilir, her oyuncunun iyi, kötü günleri oluyor. Buna rağmen 90 dakika sahada kaldı. Oyundan çıkan yine Alex oldu. Bunun açıklamasını sorunca "Alex yaşlandı fiziği kaldırmıyor, normal" deniyor. Dün 50'lerde ceza alanı önünde topu alıp giderken indirilen Alex, 60'ta yaydan şut çeken ve kaleciden dönüp Niang'ın önünden son anda uzaklaştırılan topa vuran o, aynı dakikada kornerden Yobo'ya al at pası veren o, 5 dakika sonra çıkarılan o. Bu Alex fiziksel olarak yorgunsa Niang neydi dün? Niang oyunda tutulurken yine Alex çıkarıldı. Orta sahaya Selçuk, Cristian tarzında bir adam daha almanın orta saha savunmasına bir katkı yapmayacağı Beşiktaş maçında görülmedi mi? 45 dakika bile sahada kalması fazla olan Niang 90 dakika sahada tutulurken son 4 maçın en iyisi Alex'in 70'te alınmasının mantığını hâlâ anlamaya çalışıyorum. Anlayan varsa bize de anlatsın.

Bu sıkıntıların iyice belirginleşmeye başladığını düşünüyorum. Sorunlu görülen orta saha bile Emre, Mehmet Topuz, Cristian, Selçuk, Gökay rotasyonuyla idare edilebilir gibi duruyor. Sol bek sorununu transferle ya da takım içinden bir pozisyon değişikliğiyle çözmek şart gibi. Diğer iki sorun içinse çok yapacak bir şey yok. Takım ve hocan hâlâ uyum ve öğrenme sürecinde ve zamanın bu sorunları düzelteceğini umacağız.
Devamı ...

9 Temmuz 2008

Guiza ve Kanatlar


guiza

28 yaşında, 1.82 boyunda. La Liga’da hiç penaltı kullanmadan gol kralı oldu. Gol sonrasında “Kiko”sal bir sevinç gösterisi yapıyor, çocukken idolüymüş. Normalde kirli sakallı ama Euro2008’de damatlık haliyle de gördük. Ernst Happel’de Rusya’ya çakarken bonservis bedeline birkaç milyon euro daha ekledi. Arsenal istedi, Arsene Wenger bu tipte futbolcuyu kaçırmaz, çok da yakınlaştılar ama belli ki torun dedenin lafından çıkmıyor. Şimdi bu sıkıcı bilgileri hepimiz bir kez daha tekrarladıysak biraz başka şeylere bakalım.

Geçen sezon tam 34 maç televizyonlardan evimize her spektrumda aynı ses iletildi, Fenerbahçe’nin forveti yok. Ligin en fazla gol atan ve gol kralını çıkartan takımına normal şartlar altında bunun denilmesi insanın akıl sağlığından şüpheye düşülmesine neden olur. Konu Türkiye olduğundaysa Edirne’den içeriye sızamayan “normal şartlar” nedeniyle bu söze haklılık vermemek elde değil. Gerçekten Fenerbahçe geçen sezon forvet sahibi olduğu için ligin en çok gol atan takımı olmadı, forveti olmamasına rağmen bunu başardı. Veya şöyle de söylenebilir, Fenerbahçe gol kralına maç başına toplamda 30 dakikadan az süre verdiği için yaşadığı forvet sıkıntısına rağmen ligin en çok gol atan takımıydı. (72 gol)

La Liga ise coğrafi olarak Edirne dışında kaldığından “normal şartlar”a sahip bir coğrafyada cereyan ediyor. Guiza akıl ve mantığın egemen olduğu koşullar coğrafyasında hiç penaltı atmadan gol kralı olduysa bunun altının kuvvetlice çizilmesi gerekir. Ancak bu çizgiyle beraber şu soru da sorulmalıdır: “Guiza bu golleri tek başına mı atmış” (Brecht'in ruhu şad olsun, generaller savaşı tek başlarına mı kazanmış?)

Elbet birileri pas vermiş, kontraatak futbolu oynayan Mallorca’da birileri kendisine orta açmış, koşu yoluna Ömer Üründül'ün sempatisini kazanmış bir top bırakmıştır. (bkz: rijkaard’ın şaşışehla olduğu gol) Bırakmış olmalıdır. Halbuki mevcut Fenerbahçe kadrosu içerisinde bırakalım orta açmayı neredeyse yıllardır Fenerbahçe’nin zirveye oynamasına sebebiyet veren defansif ortasaha oyuncuları (önlibero) yok. Geçen sezon kendini sakatlayan Deniz, yarım sezon içerisinde muhteşem yan pas yapabildiğinden başka bir şeyini göremediğimiz Maldonado, taraftarın sevgilisi Selçuk ve nihayetinde sakatlanıp sakatlanmayacağı bilinmeyen, bilinemeyen, bakla falları, medyum ücretleri ile kestirilmeye çalışılan Emrebiades. Aurelio’nun gidişi yalnızca bir futbolcu gidişi değildir, artık kanatlardan başka bir problemi daha var takımın –bizzat ortasaha-

Ve esas ölümcül problem. Fenerbahçe’nin kanatları yok! Geçen gün antu’ye bakıyorum bir zihniyet Roberto Carlos, Vederson, Uğur solda; Deivid, Gökhan Gönül, Colin Kazım ve Önder sağda gayet “yeterlidir” buyurmuş. Neden de şu: Türkiye ligi için daha fazlasına ne hacet? Bu zihniyetin antu.com delikanlı forum temsilcileri işte böyle sorunu çözüveriyorlar. Türkiye için gayyyyet yeterli! Nihayeten de kafi? Fazlası israf. Büyüyünce Yılmaz Özdil makalesi yazasıcaların kendi nihai standartları Türk Standartları Enstitüsü ile paralel, ahşap kaportalı Anadol’a gerçekten araba diyebilecek genişlikte bir mideye tekabül ediyor. Oysa böyle bir lafın elinden tutup sokakta dolaştırmak gerekir, çocuk dünya görsün. Ancak, neredeyse “yürüye yürüye şampiyon olmamız gerekirdi”, emekleye emekleye ikincilik, komodinde pinekleyerek kupa galipliği ile özdeşleştirilebilecek bu düşünce Fenerbahçe’nin hedeflerini Turkcell Super Lig başarılarına mahdum ve mahkum bıraktığı oranda yanlış. Biz Türkiye Ligi yeterliliklerini karşılamak ve yalnızca bunla yetinmek zorunda mıyız? Üstelik bizzatihi biz bunu istemiyoruz? Enternasyonel, uluslar arası, memleketleriçre ve Genelkurmay’ın kızmayacağı başka herhangi bir deyişle evrensel bir başarı istiyor, bekliyor, arzuluyoruz. Hedefimiz komodin pineklemesi ile olunacak bir şampiyonluğun veremeyeceği, vermeye de muktedir olmadığı “şan, şöhret, onur ve kıvancı”, “nasıl koyduk ama ibne cimboma” pansumanıyla kazanmak değil, bildiğin dörtdörtlük, her başı mahmur, normal şartlar altında olmayan coğrafyalarda da normal şartlar altındaki coğrafyalardaki kadar anlaşılabilen ve kabul edilen bir başarı. Böyle bir hedef varken dünyada hiçbir aklı başında insan Chelsea orta sahasına karşı bu ortasahanın iş yapabileceğine, yapabilmeye muktedir olduğuna inanmaz. Değil takım yürüse, koşsa da pentatlon yapsa da inanmaz. O halde yeterli olmayan bu kanatlara transfer lazım, 27 milyon € verilip Eto’o alınacağına Guiza, Kezman, Semih, Burak Yılmaz’dan mürekkep Deivid, Colin Kazım jokerli forvet hattı artık rahat bırakılsın bir tane-cik- kanat alınsın. Sol kanada. Bir de defansif orta saha, madem Aurelio gitti.

Seneye takımı, takım gibi görelim. Benim 34 maç boyunca "Fenerbahçe’nin kanadı yok" loopunu duymaya tahammülüm yok.
Devamı ...

2 Ağustos 2008

Tatilaki


bozcaada

Esas ismi Tenedos, bizler Bozcaada diyoruz. 1831’de yapılan ilk nüfus sayımına göre 793 gayri müslim’e karşın 431 müslüman adada yaşamakta. 1960 yılında ise 1350 kişilik ada nüfusunun 600’unu gayri müslimler oluşturuyor. Bugünse yalnızca 25 gayri müslim var. Resmi Teze göre dünya tarihinin tek ve en önemli, hiçbir menfi durum olmamasına rağmen tersine populasyon örneği. Öyle ya, adanın gayri müslim halkına hiçbir baskı, hiçbir cebir, şiddet, hukuka aykırı hareket olmamasına rağmen adalılar popülasyonlarını arttırmaktansa adadan “kaçmayı” tercih etmişler. Gerisi Baskın Hoca’nın yazısının konusu. Ben şimdilik adaya gidiyorum. Olgu, Onur, Fatih, PVH buralarda. Xabi Alonso transferinden ses yok, kanatlar zaten kimsenin umrunda değil, taraftar karıştı, Colin Kazım’ın son maçtaki performansı ümit verici, Emre de Can Bartu olmak istiyormuş. Akp kapatılmadı, ekonomi çökmedi, Ergenekon buz gibi ortada, bir rakı paklar bizi.


Devamı ...

2 Kasım 2009

4-4-(1+Güiza)


Cristian

21 Eylül'de İBB maçı sonrası Güiza hakkında şunu yazmışız

aldığı her topu gol yapsın demiyoruz, fakat Fenerbahçe'nin şu sisteminde tek forvet verimli olmak zorunda. Zor pozisyonda topu kontrol edip sert bir şut çıkarır, bir kafa topu alır, bir adam eksiltir şutunu çeker, golü yine kaçırır ama takıma moral olur bu. Taraftarın da iştahı yerine gelir, takımı iterler. Güiza yöresine gelen her topu ezerek takımın iştahını kaçırıyor, taraftarın morali bozuluyor
Tek forvetli sistemi kastemişiz ama sistem fark etmiyor. Emre'nin Güiza'ya yaptıklarına ben kızamıyorum. Emre'ye en ufak sempati duymam, sahada yaptığı bu tür hareketlere öfkelenirim, geçen sene Deivid'e de yaptığında tepki gösterdik. Bu sefer kızamıyorum. Tek bir adam beceriksilikle, gamsızlıkla, yeteneksizlikle sizin iki dakika pres yapıp 50 metre sürdüğünüz her topu ezerse sinirlenirsiniz. Güiza takımın en çürük noktası. Sadece yapmadığı şeylerle 10 kişi oynatmıyor, takımın ve taraftarın iştahını kaçıran, moralini bozan bir numaralı adam.

Güiza'nın yalnız kaldığı ve yanında forvetle verimli olacağı söyleniyordu, böyle olmadığının kanıtı bugünkü maç. Birincisi Güiza 4-4-2 forveti değil, ikincisi Fenerbahçe bu kadro yapısıyla 4-4-2 oynamaz. Daha önce Diyarbakır'da Alex'in yokluğunda Semih-Güiza ile oynadık, sol kanadın daha formda olması ve Semih'in oyun zekasıyla yırttık orada, fakat bu sefer olmadı. Alex olsa da olmasa da Fenerbahçe tek forvet ve arkasında oyun kurucuyla oynamalı.

Birinci sebep, Fenerbahçe'nin bekleri. Özellikle Gökhan geniş alanı kullanan bir bek. Solda kim bek oynarsa o da benzer bir oyun tarzıyla oynamaya çalışıyor. 4-4-2 oynayıp önlerine kanat koymak onların özelliklerin faydalanmamızı engelliyor. Gökhan'ı yarı alanında 50 metrelik kanada sıkıştırmak ileri hücum yaparken bir kişi eksik kalmak demek.

İkinci sebep birincisi ile bağlantılı. 4-4-2'nin kanatlarında oynayacak yetenekte geniş alan oyuncumuz yok. Mehmet Topuz kesinlike 4-4-2'nin sağ kanadı olamaz, onu da dün kanıtladı zaten. Maç boyu ortalarda boş boş gezindi, Gökhan'la uyumları bozuldu. Gökhan ileri çıktıkça boş alan da bulamadı, savunmaya da katılmadı. Sağ kanadımız çöktü. Hücum olarak bir şey üretemediler, ikinci yarıda savunmanın sağ kanadı yoktu. Solda Vederson daha bir kanat oyuncusuna benziyor fakat o da adam geçme yeteneği olmayan, sürati düşük bir oyuncu. Eğer 4-4-2 oynuyorsak, şaka yapmıyorum, Uğur daha uygun bir oyuncu. Vederson son haftalarda yaptığı etkili ortaların hepsini önü boşken yaptı. Fenerbahçe kalabalık orta saha ile topa sahipken defansına yardıma gelen sağ bekin boşluklarını kullanıyordu Vederson. 4-4-2'ye geçtiğimiz an o kalabalık orta sahanın bir tanesini ileri atıp kenarlarını iyice kanada ittik. O da boş pozisyonda orta yapamadı. Zaten adam geçme ve süratli çizgiye inme yeteneği de yok, o da etkisiz kaldı.

Üçüncü sebep, Kazım-Güiza ikilisinden 4-4-2 çift forveti olmaz. Çift forvet oynamakta ısrarcıysanız yanındaki kim olursa olsun bir tanesi Semih olmalı. O da formsuz ama Güiza'dan kötü oynayamazdı. 2 forveti eğer forvetleriniz Anelka-Drogba ise oynayabilirsiniz. Bu oyuncular durmadan sağa sola çıkan, top sürebilen, adam geçen, etkili paslar veren oyuncular. Daha da önemlisi 2 forvetinizden en az birisinin sürekli geriye çıkıp boşluk bulması ve markajdan kaçması gerekiyor. Adamını beraber getirirse ne âlâ, diğeri tek markajcıyla kalır. Fakat bu işi ne Kazım ne de Güiza yapabilir. Kazım topla ilerleyebilen bir oyuncu ama sadece açık alanda. Forvete koyduğunuzda yanında bir markajcı garanti oluyor, zaten topu saklama, tutma, oyunu ve boş adamları okuma gibi bir yeteneği yok. Öyle olunca geri gelip boşluk bulma işini yapmaya çalışıp yapamadı. Bu işi Semih çok daha iyi yapıyor. Gelelim Güiza'ya. Tek olumlu özelliği çizgi defansın arkasına iyi sarkmak. Bu da arkasında çok teknik, hızlı düşünen, fiziğiyle topu saklayan, arkaya dengeli ve iyi pas atan bir oyun kurucuyu gerektiriyor. Yani Güiza formda olduğunda bile yanında bir forvetle değil, arkasında iyi bir oyun kurucu orta sahayla daha etkili olur. İki forvetli sistemde de gezip boşluk aramadığı, top alıp sürmediği, sağa sola gidip adam geçemediği için daha da etkisiz olur, dünkü rezalet oyunu oynar.

Volkan maç sonrası açıklamasında öne geçince geri yaslandık demiş, ona katılan da çok. Bence sorun o kadar basit değildi dün. Hiçbir noktası etkin olmayan bir takım vardı. Değişen sistem nedeniyle takımın bekleri de, kanatları da, forveti de etkisizleşti. Golü atmadan önce de, attıktan sonra da oyun düzeninde bir fark yoktu. Nerede duracağını bilmeyen oyuncular, orta sahanın 40 metre önünde bekleyen iki forvet, kenarlara sıkışmakla orta sahaya girmek arasında kararsız kalmış kanatlar... Yapılması gereken Bükreş deplasmanından çok açıktı. Alex yoksa bile 4-2-3-1 sistemi bozulmayacak, 4-4-2 gibi bize uymayan bir sisteme geçilmeyecek, Kazım tek forvete, Özer Alex'in yerine başlayacak, Mehmet de sağda oynayacaktı. Güiza, Kezman neden oynatılıyorsa o sebeple oynatılıyor, parasını çıkarmak için. Oynatılmaya devam ederse parasını değil de bizim kafalardaki keli ortaya çıkaracak. Berbat oynuyor. Galatasaray'ın 3, bizim 5 derbimiz kaldı, Sami Yen deplasmanına gideceğiz, puan farkı 3. Geçen haftaki galibiyetin hiçbir anlamı kalmamış oldu. Özer'i oynatmama ve sistem değiştirme pahasına Güiza'yı oynatma inadı kaç puan geri düşünceye kadar sürecek bakalım.
Devamı ...

10 Ağustos 2009

Aaa Geriden Oyun Kuran Defans Buymuş Demek


bilica guiza

Geçenlerde bazı futbol terimlerinin sık kullanılmaktan somut anlamlarını yitirip sadece kavram olarak kaldığından bahsetmiştim. Geriden oyun kuran defans da bu deyimlerden. Kimdir bu adam, ne yapar, ne yapması gerekir, neden böyle bir adama ihtiyacımız vardır? Bence bizde bunlardan bir tane var, aşağıdaki videolardan izah edeyim.

Rıdvan'ın yorumlarını hâlâ severek dinliyorum, neden Rıdvan gibi bir yorumcuya gereksinimimiz var daha sonra başka bir yazıyla onu tartışırız da sürekli kendisiyle çelişmesi en büyük sıkıntım. Mehmet Topuz transferinin gereksiz olduğunu tekrarlıyor iki haftadır. Yabancı sınırına takılacak Deivid ve son 2 seneki istikrarsızlıkları başımızı yakan Kazım ve Uğur varken Mehmet Topuz en iyi yerli olarak alınması gereken bir oyuncudur. Özer tipik bir sağ kanat adamı değildir, evet orada da oynar ama Özer orta sahanın her yerinde direkt oynayabilecek kaliteli bir oyuncudur, yani Özer ve Mehmet Topuz alternatif olsun diye alınmadılar, Kazım ve Uğur'u alternatif yapmak için alındılar. Son senelerde en büyük derdimiz alternatifsiz kadroyken Rıdvan'ın sürekli Topuz transferinin gereksizliğinden bahsetmesini anlamıyorum. Eleştiri kısmını geçelim, konudan sapmayalım, konumuz Rıdvan değildi.

Rıdvan dün Fenerbahçe maçını yorumlarken yerinde bir tespit yaptı. Oyun alanında topu ileri taşırken üç alan varsa Fenerbahçe'nin ilk iki alandaki paslaşmaları biraz sorunlu ve oyun yavaş, fakat oyunu üçüncü alana taşıyınca Fenerbahçe seri ve isabetli tek paslarla hızlı gidiyor. Bu çok doğru bir tespit. Kendi ceza alanımız önü 1. bölge, orta alan civarı 2. bölge, rakip ceza alanına yakın kısım 3. bölge dersek Fenerbahçe topu üçüncü bölgeye taşıdığı anda Alex, Andre Santos, Guiza ve hatta Kazım ve Emre ile topu hızlıca rakip ceza alanına taşıyıp pozisyon buluyor. Dün en az 5 net pozisyon yakaladık, hepsi bu şekilde gelişti. Sol kanadı Uğur'dan Andre Santos'a yükseltmenin ödülü bu. Artık bir oyuncumuz daha var ayağına topu alıp gölgesine çalım atmaya çalışmayan, topu alıyor, kafasını kaldırıyor, pasını verip boşa kaçıyor. Alex için mükemmel partner olacak Andre Santos, Guiza'ya biraz alışsın ona da bolca asist yapacak.

2. bölgenin pas akışı rakibe göre değişiyor, Beşiktaş maçında zorlanmıştık fakat dün Emre ve Cristian'ı zorlayan yoktu, kanatlar da bu bölgedeki pas akışına yardım etti, ilk yarım saat tamamen oyunun kontrolü bizdeydi. Sonra yorulduk ve ikinci yarı o 40 dakikalık aradan sonra oynanan şeyi yorumlamak anlamsız ama 2. bölge de sağlam olursa bu sene bol pozisyonlu, keyifli maçlar izleriz.

1. bölgenin pas akışı Türkiye'de bütün takımlar için sorun. Galatasaray da Beşiktaş da bu bölgenin oyunan katılamamasının sıkıntılarını yaşıyor. Nedense geldiği günden beri hiç oynamadan bile eleştirilen Bilica hâlâ eleştiriliyor fakat Fenerbahçe'nin 1. bölgesinden isabetli top çıkarmasına büyük faydası var. Attığımız iki gol aşağıda




İlk golün 6. saniyesinde (Kazım'a pas) ve ikinci golün ilk saniyesinde (Deivid'e) topu 1. bölgeden ikinci bölgeye taşıyan isabetli pasları yapan oyuncu Bilica. İsabetli pas yapan ve topu şişiren defans oyuncusu arasındaki fark bu. Düşününce çok önemli bir ayrıntı gibi durmuyor fakat başlatılan iki oyun da gol oluyorsa bu avantajın yarattığı farkı siz düşünün. Bu arada aklıma hemen Servet'in 2004-2005 sezonunun 2. haftasında Samsunspor maçında yaptığı asist geliyor. Topu şişirmiş, top Tuncay'ın önüne düşmüş, Tuncay alıp topu taşıyıp golü yapmıştı. "İşte abi budur oyun kuran defans" yorumları gelmişti. Daha ilk maçtan Bilica'ya aynı rolü biçiyor gibi hissediyorum fakat 3 hazırlık maçı, 2 eleme maçı, 1 Süper Kupa maçı bir de lig maçı sonrası Bilica'ya Daum da bu rolü biçtiğine göre konuşmak için bence çok erken değil.

Daha önce Bilica'nın öz güveninden bahsetmiştim, söylemek istediğim son adamken gidip rakibi çalımlamaya çalışması değildi (dün böyle bir pozisyonda yine kaptırdı, Daum azaltacak bunları). Bahsettiğim öz güven yukarıda gördüğünüz ikinci golde topu alıp kafasını kaldırıp ileriye bakarak boş adama pası vermesiydi, Deivid'i hedefliyor ve yaklaşık 40 metreden onu buluyor. Bizim bildiğimiz tipik bir Türkiye Ligi defans oyuncusu o dakikada o topu boş tarafına doğru taca abanır, topu bu şekilde ileriye boş arkadaşınıza atarsanız da kontra atağı başlatırsınız, aradaki fark büyük, bir atak hatta gol kadar büyük. Fenerbahçe'nin bu sene derdi topu o üçüncü bölgeye taşımak ve orada en azından 4 oyuncu bulundurmak olacak, gerisi kendiliğinden gelir. Bu pas da onu yapıyor.

Lugano ile hâlâ pazarlık yaptığımızı söylemiş bizzat Lugano'nun menajeri. Bu güzel bir haber, Bilica'nın yanına sağlam bir defans gerekli, yalnız Bilica-Lugano hattı ağır olacak biraz, onu çözme işini de Daum'a havale ederiz. Lugano işi olmazsa da yanına hızlı, çevik bir defans alınırsa sağlam bir defans hattımız olur. Tabii Carlos da bir an önce iyileşsin artık...
Devamı ...

14 Ocak 2011

Utanmazlar ve Aptallar



Fenerbahçe'nin bir ton sorunu var, orta sahasının göbeği, kanatlar. Bu maç bunlardan bahsedeni Allah çarpar. İkinci ligde küme düşmeme mücadelesi veren bir takımdan daha kötü bir orta sahamız yok, kanattaki oyuncularımız daha az yetenekli değiller. Oyuncu kalitesi, teknik taktik şablon, bunların hepsini geçin, bu maçta koca Roma Ordusunu sapanlarla dövdüler. Niye? Çünkü bu futbolcular utanmaz kardeşim. Bu adamların artık utanma duygusu kaybolmuş, ar haya, hava civa.

Aykut Hoca saha kenarında "ayakta kazık gibi dikilin" diye bağırsa, taktik olarak da satrançtaki macar açılışını verse, dizilişimiz 2 - 1 - 3 - 4 olsa bu futbolcuların gene Yeni Malatyaspor'u yenmesi lazım. Bu ekibin bizlere, kendilerine, ailelerine ve Türkiye'ye neden Yeni Malatyasporlu oyunculardan 100 kat fazla para kazandıklarını göstermesi gerekiyor. Bu seviyedeki bir futbolcu Yeni Malatyaspor'a yenilmeyi içine sindirebiliyorsa futbolu bıraksın, gitsin balıkçılık yapsın, marangozlukla uğraşsın. Türkiye liginin en çok kazanan oyuncusu olacaksınız, Türkiye Süper Lig'in şampiyonluğuna oynayacaksınız, en düşüğünüz senede milyon dolar kazanacak, sonra ikinci ligde küme düşme mücadelesi veren, imkanı belli Yeni Malatyaspor'a yenilip hayata devam edeceksiniz. Bu bir futbolcunun ruhunun öldüğünü gösterir. Kazanma ruhunun, isteğinin, kişisel saygınlığına olan hassasiyetinn artık kaybolduğunun ifadesidir. Bu futbolculardan, kimse kusura bakmasın, hiçbir şey olmaz. Bunların hepsi utanmaz.

Bir de aptallar var.

Kardeşim, şurada 2 senedir yazmadığımız yazı, söylemediğimiz kelime, göstermediğimiz neden kalmadı. Aziz düşmanlığından, Fenerbahçe düşmanlığına kadar türlü çeşit absürdlükle itham edildik. Söylediklerimizin doğru çıkmasından başka bir üzüntümüz yok.

Aziz Yıldırım bu kulübü yönetemiyor. İlkel, şarklı bir tiran zihniyetiyle soyunma odası basarak, fırça çekerek Azizsilinlemesinin, bir başarısızlık karşısında teknik direktör atıp yenisini getirmesinin, transfer politikasını kendi belirlemesinin, takımda kendisinden habersiz kuş uçurtmamasının, profesyonellere güvenmemesinin, bütüncül bir aklı kullanma basiretinin olmamasının, tek adamlığa bayılmasının gösterdiği tüm psikolojik, sosyal ve entellektüel yetersizlikleri sebebiyle yapamıyor.

Bu çağda, bu şekilde, bu seviyedeki bir kulüp yönetilmez. Dedik, anlamadılar, anlamadıkları gibi "Aziz reyis, süper tesis yaptı valla"dan ibaret argümanlarla karşımıza çıktılar.

Sonuç bu.

Sinir sisteminiz alınmışa döndünüz. Bundan 4 sene önce Fenerbahçe Yeni Malatyaspor'a yenilse yer yerinden oynardı. Bugün vaka-i adiye. Alıştık yenilmeye. Duyargalarımızın hassasiyeti gitti, resmen dokunduğumuzdan, yaşadığımızdan tat alamıyoruz.

Öfkelenemiyoruz bile.

Tam 3 senedir bu adamcağız bas bas ben bu işi yapamıyorum diye bağırıyor. Zico'yu gönderdiği günden bu güne kadar devamlı yokuş aşağı gidiyoruz. Ayağa kalkacak cesaretleri yok, orada kös kös oturuyorlar. Tribünler bitti, tribün grupları dağıldı, futbolcular bitti, ANTU'de ancak açılış sayfası hazırlasınlar.

Aptallar, körü körüne bağlılar, gözlerini karartmışlar, hala tesis, saha maha diyorlar. Bu kulüp ruhunu kaybediyor. Bu kulüp kazanmaya olan inancını, büyüklük düşlerini, halkla olan bağlarını, toplumdaki sevgisini, renklerin timsal ettiği değerleri kaybediyor.

Şu kulüpte iyi olan her şeyin Aziz Yıldırım'ın el atmadığı alanlar olması da tesadüf değil zira Aziz Yıldırım tek adamcılığı, her şeye müdahil olma isteği, diktaperverliği, ortak aklı öldürmesi, ben betondan da anlarım futbolcudan da anlarım türü mesnetsiz kendine güveni ile nereye dokunsa öldürür, öldürmekle yükümlüdür.

Aptal gibi izleyip destekliyorlar. Kalkın ayağa. Aziz Yıldırım istifa etmedikçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe olmayacak. Halka uzak, tribünleri sessiz, yenildiği zaman yüzü kızarmayan, iddiasız bir takım haline döndük, bu Fenerbahçe değil, bu Fenerbahçe'nin ceseti bile değil, Fenerbahçe forması ile sahaya çıkmış bir Aziz Yıldırım ve artık onun tutmadığı sözlerden, gerçekleştiremediği vaatlerden, büsbütün kulübü kötü yönetmesinden dolayı hesap verme vakti verdi.

Biz daha iyisini hak ediyoruz.
Devamı ...

21 Nisan 2010

Hayal Kırıklığı


Topuz

Sezon daha bitmedi fakat bu sezonun hayal kırıklığı Güiza'yı bile bu konuda sollayan Mehmet Topuz oldu. Ligde 2007-2008 sezonunda 9 gol, 9 asistle; 2008-2009'da 9 gol, 4 asistle oynayan Mehmet Topuz'un Fenerbahçe karnesi 30. haftaya kadar şöyle: 24 maçta 2 asist, 0 gol. Kendisinden 350 dakika az süre bulan Vederson ise 5 gol, 1 asistle oynuyor.

Sadece gol ve asist istatistikleri ile oyuncu değerlendirmek çok da anlamlı değil. Yalnız Fenerbahçe'nin oyun yapısına ve geçtiğimiz senelerde yaşadığı sıkıntıların sebebine bakarak bu istatistiklerin çok da anlamsız olmadığını anlayabiliriz. Geçen senelerdeki kanatsızlık sıkıntısının en temel sebebi Tuncay'dan sonra maçın skoruna direkt etki eden, ters kanattan yapılan ataklarda ceza alanını karıştıran kanat oyuncularımız olmamasıydı. Kanat oyuncularının sonuca direkt etki etmesi gerekiyor çünkü Fenerbahçe tek forvetle oynuyor ve oyuncu dizilişi 4-2-3-1 şeklinde. Kanatlar klasik kanat değiller, iki temel görevleri var; hücumcu beklerin boşluklarını doldurmak ve ters kanat ataklarında kaleye yakın uygun pozisyon alarak gol aramak.

Bu sene sol kanatta da sıkıntı yaşadık fakat az çok gol atmamıza yönelik faydaları oldu. Sağ kanadın durumu ise iç açıcı değil. Sezonun büyük kısmında sağ kanatta Mehmet Topuz oynadı. Sadece 2 asisti var şu ana kadar. Kayserispor Fenerbahçe'den daha az gol atan bir takım olmasına rağmen orada daha golcüydü. Orada orta sahada ileriye dönük oynaması, frikikleri kullanması gibi sebeplerle de gol sayısı artmış olabilir fakat Fenerbahçe'de bulduğu gol pozisyonu bile bir elin parmaklarını geçmedi. Yani Fenerbahçe'nin sistemine ve sağ kanada uyumu hâlâ yeterli değil.

Mehmet Topuz yerli oyuncu sıkıntısı varken kolay vazgeçilebilecek bir oyuncu da değil. Daha şans bulması normal. Fakat şu ana kadar performansı yeterli olmadı. Bu sezon 5 adet resmi maçı kaldı Fenerbahçe'nin, onlarda daha iyi bir performans beklemek hakkımız fakat uzun vadede çok daha fazlasını yapması gerekiyor. Belki Emre'nin yanında ikinci orta saha olarak, belki sağ kanat olarak kullanılabilir fakat en azından ceza alanını biraz daha karıştırmazsa muhtemelen gelecek sezon sonunda yerine oyuncu aramaya başlarız. Hatta bu sezon sonunda bile aranabilir o oyuncu.
Devamı ...

14 Ağustos 2008

Karamsar Sezon Öncesi Analizi


mtk maci

Tribünler karışmış, taraftarı düzeltmek için gerekirse Bizans oyunu yaparız denilmiş ve maratondaki bütün bloklar zaptedilmiş olsa da Şampiyonlar Ligi için oynanan maçı unutmamak, her ne kadar yıllar sonra seribaşı olarak kuraya girilmesi şaşkınlıkla karışık coşkunluk yaratsa da rakibi küçümsememek gerekiyor, ikinci maç da zor geçecek. Bu tur çok kritik çünkü Avrupa'da devamlılık için, kazanılan özgüvenin kaybedilmemesi ve Şampiyonlar Ligine katılmayı alışkanlık haline getirip tecrübe kazanmamız gerekiyor. Kısacası son yılların büyük kazanımlarını iki maçta kaybetmemek için bu turu geçmemiz şart. Bir maçın üzerinden konuşacaksak bu nasıl sezon analizi olacak diyenler olacaktır, fakat geçen sezonla bu sezonun bağlantısını kurmak için daha kötü maç oynayamazdık. Başımıza gelecek felaketleri önceden haber verdi, erken uyarı sistemini çalıştırdı bu maç. Bakalım erken uyarıyı duyup şalteri mi indireceğiz yoksa kaçarak uzaklaşacak mıyız.

Daha önce okumayanlar için sırayla

Geçen sezonun değerlendirmesini
Yeni teknik kadronun getireceği muhtemel değişiklikleri ve
Bu sezon transfer politikamızın nasıl olması gerektiğini

yazmıştık. Partizan maçı ışığında geçen sezon ligdeki başarısızlığı ve bu sezon yapılan transferleri de düşünerek gelecek sezon hakkında neden umutlu olamadığımı anlatayım.

Geçen sezon tüm başarısızlığın lig maçlarının hafife alınmasına ve ciddiyetsizliğe bağlanmasına katılmadığımı söylemiştim. Partizan maçında da rakibi ciddiye almadığımız için çok kötü oynadık, hatta kötü oynayıp fena olmayan bir skorla döndük dersek daha sezon başlamadan kendimizi kandırmaya başlamış oluruz. Bu blogda son iki aydır her yazıda geçen ortak kelime "kanat" bu yazıda da sıkça kullanılacak. Üstelik kanat yokluğunun yarattığı zaafiyetlere bir de orta saha yokluğunun yarattığı zaafiyet eklenmiş durumda. Partizan maçında yaşanılan sıkıntıları bu eksiklerle açıklamaya çalışınca önümüze geçen seneden farksız bir tablo çıkmıyor ve bu bize ligde yine büyük sıkıntılar yaşayacağımızı söylüyor.

Partizan gibi bir takıma karşı baskılı oynamaya çalışıyoruz, bu çok normal, ligde oynayacağımız maçların büyük kısmı da böyle olacak. Fakat dünkü sistem bu oyun anlayışına uygun mu? Oyunda baskı kurmaya çalışan bir takımın savunmayı önde kurması gerekiyor. Dün biz de bunu yaptık. İki tane ağır adamdan oluşan savunmanın göbeği bu kadar önde olunca rakibi orta sahada boğmanız gerekiyor, aksi halde dün yediğiniz ikinci golden her maçta yersiniz. Ağır defans önde kurulu olmasına rağmen rakibe orta sahada bu kadar rahat topla oynama ve istediği pasları yapma serbestliği verdiğimiz için sürekli defans arkasına adam sarkıtmaya çalıştılar. Bu yüzden dünkü maçta memleketin d-smartlı evlerinden ve kıraathanelerden bolca "yahu bu Volkan yine ileri çıkıyor" haykırışları duyduk. Orta sahanın bu kadar zayıf olmasının nedenini açıklamak çok zor değil. İlk 11'de bazen iyi oynayan ama genelde basit hatalar yapan ve vasat oynayan Selçuk dışında orta saha yok. Maça iki forvet ve orta sahada Selçuk'un yanına Alex'i koyarak başlamışız ve orta sahamız rakip için top yapmaya, oyunun temposunu ayarlamaya, uzun veya kısa pas denemeye müsait bir bölge haline gelmiş.

Daha önce kanatlara transfer yapmazsak bütün sezon Kazım ve Uğur'un günlerinde olması için dua ederek geçiririz demiştim. MTK maçlarından sonra dünkü maç ne demek istediğimi uygulamalı olarak anlatmış oldu. İki oyuncu da defansif olarak beklere yeterince destek vermediği gibi çok fazla top kaybederek orta sahada sıkışan takımı da rahatlatamadı. Defansımızda ayağa düzgün pas yapabilen tek oyuncu Carlos, ona bazen Gökhan katılıyor, Lugano ve Edu'dan çok şeyler beklemiyoruz bu konuda. Orta sahanın bütün yükünü verdiğimiz Selçuk'un da pas yapma yeteneği senelerdir biliniyor. Alex ayağında top saklayan, isabetli pas yapabilen bir oyuncu ama bunu forvet arkasında, hücuma yakın, defansı karıştırabileceği bölgelerde yapıyor. Onu alıp orta sahanın göbeğibe çekince bu özellikleri bir anda evrilip top kapan, en müsait oyuncuyu yakalayıp topu ona atan, top süren, adam eksilten bir oyuncu haline gelmiyor. O da top sürüp adam eksiltiyor ama bunları kalabalık orta sahada fiziksel mücadeleyle değil açık alanda defansları panik anında yakalayıp öldürücü paslar vererek veya müthiş şutlar çıkararak yapıyor. Alex orta saha oyuncusu olamaz, biraz daha geriye çekilse de olamaz, bu şekilde hem onun hücuma olan katkısını baltalıyoruz hem de orta sahamızda koca bir delik oluşuyor. Hücum ederken orta sahanın ortasında sıkışınca da ileriye topu taşımak için oyunu yaymanız, kanatları beklerin de desteğiyle kullanmanız gerekiyor fakat bizde o kapasitede kanat oyuncusu da yok.

Sürekli ileriye top şişirilmesine dikkat çekenler olmuş ve acaba Guiza geldiği için mi böyle diye soruyorlar. Bunun sebebi de Guiza değil, yine orta sahada kurulamayan oyun ve işlemeyen kanatlar. Göbekteki defans oyuncularımızın ve tek orta saha Selçuk'un oyun kurma becerilerinin üst düzey olmadığını, Alex'in de bu görevi yapacak meziyetleri olmadığını, ortada sıkışınca kanatları kullanarak oyun kurulacağını ama bizim istikrarsız kanat oyuncularımızın bunu yapamadığını söyledik. Bunun sonucunda top kaybetmek istemeyen oyuncular tabii ki topu uzaklaştırıyor ve ileride bir oyuncuya taşımak istiyorlar. Ömer Üründül'ün meşhur bloklarından ortada olanı bizde çok zayıf olduğu için oradan aşırıyoruz topu ve uzun topların isabetli olması için dua ediyoruz. Yani dün gördüğümüz sıkıntıların birçoğunu gerçek anlamda bir orta saha oyuncusu ve iyi kanatlarla çözebiliriz.

Kaleci sıkıntısından bahsedecektim fakat bu bence ciddi sorun olmasına rağmen o kadar bariz sorunlar var ki ona sıra bile gelmeyecek. Orta sahaya Emre'nin yanına Aurelio'nun yerini dolduracak bir oyuncu almamız gerekiyor ve en azından kanatların birisine iyi ve en azından iki maçın birisinde vasatın üstünde oynayacak bir oyuncu gerekiyor. Aslında iki kanat için de transfer gerekiyor fakat yabancı sınırı elimizi kolumuzu bağlıyor. Guiza ve ona verilen para yeni bir Kezman sendromu yaratacak gibi. Lig veya Avrupa olması farketmez, yukarıda saydığım nedenlerden dolayı Alex + 2 forvet oynamak bizi büyük sıkıntıya sokacak. Yine Semih yedek kalır mı, 15 milyon euroluk adam yedek kalır mı sorularıyla boğuşacağız, sanırım Alex'i kesmeyi düşünmez Aragones, yoksa düşünür mü? Emre hazır olduktan sonra elbette orta saha daha güçlü olacak fakat kanatlarımız şu anda Allah'a emanet. Uğur da Kazım da bir maç harikalar yaratıp bir ay hiçbir şey yapmama potansiyeline sahip. Defanstaki üç yabancının ve Alex'in kesinlikle oynayacağını düşünürsek Guiza yedek kalır ve bir kanat oyuncusu, bir orta saha oyuncusu alabiliriz. Bir de sürpriz yapıp M. Topuz veya Caner gibi bir oyuncuyla kanadın birine Türk oyuncu takviyesi yaparsak orta saha sıkıntımız kalmaz. Şu anda görünen ise bu kadroya kesinlikle transfer gerektiği ve geçen sene boyunca tek çözüm gibi sunulan 2 forvetli sistemin başımıza büyük dertler açacağı.
Devamı ...

25 Aralık 2008

Ocak Ayında Gelecekle Geçmişin Çarpışması Var


ali koç

Mosturoğlu ile Ali Koç 27 Ekimde meşhur basın toplantılarını yapmadan önce sorun diye sayılabilecek her şey bu takımda vardı. Tribünlerle kavga eden bir başkan, hatalı transferler, teknik direktöre saldıran bir medya, katastrofik bir yenilgi, kötü bir kadro, şevkini kaybetmiş yığınlar ve büyük bir iletişim faciası. 27 Ekim belki her şeyi düzeltmedi, ancak o günden bugüne daha iyiyiz. Yönetim içerisindeyse herkese umut veren biri var. Bir zamanlar “Başkan olma idealim var” diyen biri. Ali Koç.

27 Ekime giden süreç insanın tüylerini ürpertebilir. Zico’nun gidişi bir infialdi, Aurelio’nun gidişi kalp kırıklığı, Kayserispor maçı ise sadece isyan. Hepimizin canını acıtan şey, Türkiye’nin finansal olarak en güçlü takımının, en fazla “profesyonel” kelimesiyle yanyana kullanılan markasının tam göbeğindeki problemi görememesiydi. Tam bir sezon boyunca kanatlar “eksiğiz” diye bağırıyor, Aurelio’nun gidişi önlibero mevkiinde de yeni bir sorun yaratıyordu. Başkan, neredeyse gamsızlıkla, eskisinden de iyiyiz diye bağırdı herkesin suratına, “Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık”. Yeni hoca, yeni bir sistem ve yetersiz oyunculardan şampiyonluk değil, galibiyet bile bekleyenlerin sayısı bu kadar azken daha da ileri gittiler, bunlar hiç yokmuş gibi demeç üstüne demeç, açıklama üstüne açıklama yaparken adeta bir hayal dünyası yarattılar. Türkiye’nin en iyi kadrosuydu, Şampiyonlar Ligi’nde geçen sene ulaşılan başarının bile üstüne çıkılacaktı.

Hakikat hep buz gibidir. Antep, Hacettepe ve Kayseri kimsede mecal bırakmadı. Porto ve Arsenal maçları ise malumu ilan etti. Soğuk gerçek ortada duruyordu, takım yetersizdi.

Takımın ihtiyacı yeni bir liderlik anlayışıydı. Nobran, ben bilirimci, sorun tespit edemeyen ve dalkavukluk ile yalakalık sınırında gezen alkışlar arasında kaybolan bir “tek adam” diktasının başaramayacağı bir şeydi bu: Hatayı tespit etmek ve sonra çözmek için hareket etmek.

Ali Koç bu durumda doğru zamanda, doğru yerde olan doğru insandan daha fazlasıdır. Ali Koç kendi yönetimi içerisinde kimsenin cesaret gösteremeyeceği bir cesaret göstermiş olmalı, aksi halde medya önüne Aziz Yıldırım’ı da geride bırakıp çıkamazdı. İçeride neler döndüğünü bilmiyoruz ancak 27 Ekim’i gördük. “Gelinen noktada her şey toz pembe” değildi, “futbolcular performanslarını gösteremiyordu” ve “iletişim konusunda hata yapılmıştı”

Dolayısıyla Ali Koç bir kriz zamanında basiretli bir yöneticinin yapması gereken her şeyi yaptı. Özeleştiri sürecini kamuoyuna açtı. Güven tazeledi. Sorunların tespit edildiğini ve fark edildiğini insanlara beyan edip yönetimin kör döğüşe teslim olmadığını gösterdi. Sorunları tespit eden bir yönetim, sorunlarını çözebilecek olan bir yönetimdir. Eğer bir kadro güven tazelemeyi, kamuoyu iletişimini ve problemleri önemsediğini gösteriyorsa elbette kredi kazanacaktır. Bu basit PR taktiği ilk adım olmak için iyi ancak yetersiz olabilirdi şayet Ali Koç takıma da el koymasaydı.

Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla futbolcularla birebir görüşmeler, özel toplantılar, yönetim kademesinde yapılan sürekli bilgilenme çalışmaları ile takım içerisinde de eksik olan motivasyon sağlandı. İktidar harekete geçmişti. Yalnızca iktidar alıştığımız gibi değildi, bu sefer yüzü Ali Koç’tu.

Şimdi karşımızda modern bir akılla iletişim ve yöneticilik stratejilerini kullanan, çoklu müdahale yapabilme egzersizine sahip ve kriz yönetiminde kümülatif bir beceriye sahip bir lider adayı varsa ikinci kırılma noktası transfer konusunda olmuştur.

14 Aralıkta Ali Koç Fenerbahçe’nin transfer yapacağını açıkladı. “Yoğun bir transfer dönemi” bizi bekliyordu. Bu daha önce yaptığı konuşmalar ve hareket tarzıyla tutarlıdır. Madem sorunlar var ve tespit ediliyor o halde çözülmesi için de hareket edilecektir. Kadro yetersizliği de herhalde muz ithalatı ile değil ancak transfer ile çözülebilir. Taraftar bu hareketi alkışladı.

18 Aralıkta ise başka bir şey yaşadık. Ali Yıldırım, “En çok bir transfer yaparız” dedi. “Kriz” vardı ve bu “krizden en büyük yarayı klüpler almıştı”

Aynı tarihlerde Aragones de transfer istemediğini söyledi. Ocakta yapılan transferler “ahengi” bozuyordu.

Şimdi yönetim içerisindeki temel taş denilebilecek iki kişi birbirlerinin tam zıddı iki açıklama yapmış, hoca ise bunlardan büsbütün habersizmiş gibi transfer istemediğini söylemiş ise ne düşünmemiz gerekir? Yöneticiler, o anki halet-i ruhiyeleri ile, anlık kararlar vermekte, böyle emosyonel olarak mı davranmaktadır yoksa ortada bir kasıt mı vardır? Daha ciddi olarak Ali Koç bunu söyledikten sonra Ali Yıldırım’ın açıklaması, gelecekte başkan olma şansı olan iki oyuncunun ciddi ve hesaplı bir “iktidar” mücadelesi midir? Ali Yıldırım, Ali Koç’un potansiyel başkanlığının önünü böyle bir hamleyle kesmek mi istiyordu? Ali Koç transfer yapılacak dedikten sonra transfer yapılmadığını düşünün, bu tip bir durum Ali Koç’un camia içerisindeki prestijini elbette etkileyecekti.

Gerçekte ne oldu bilmiyoruz, önümüzde hala uzun bir süre var. Gökhan Emreciksin transferinin bittiği söyleniyor. 5 Ocaktan sonra kapsamlı bir transfer planı olduğu ortalarda dolaşıyor. Zamanın ne göstereceği belli değil.

Ancak toplam şudur, Ali Koç 27 Ekimden itibaren artan bir ivmeyle başkanlık performansına hazırlanmaktadır. O tarihten bugüne politika belirleyici konumuna yükselmiş, yapının temel iletişim ve strateji belirleme insiyatifini eline geçirmiştir. Mevcut hareketleri de böyle bir göreve yalnız layik olduğunu değil, bunun Fenerbahçe için önemli de bir şans olduğunu göstermektedir. Karşımızda modern bir lider var, milyar dolarlık bir şirketi yönetme becerisine sahip, toplam yönetim becerileri modern çağın gereklerine uygun olarak gelişmiş ve strateji koyabilen, büyük bir vizyonu olduğu yansıması yaratan biri. Şarkiyatın tek adam, emir komuta zinciri ötesinde, kitle iletişimi, planlı hareket gibi değerlere sahip bir yönetim aklı.

Önümüzdeki Ocak ayında göreceğimiz yalnız bu sene şampiyon olup olamayacağımız veya kimlerin transfer edilip edilmeyeceği gibi “basit” ve “sıradan” bir sorunun cevabı değildir. Önümüzdeki ocak ayında Fenerbahçe’nin 2010’lu yıllarda nasıl bir yönetim aklına sahip olacağına da göreceğiz. Taraflar modernleşen, kurumsallaşan, çağdaş bir yönetim aklıyla, tek adamcı, usulü şarkiye despotizmidir. Eğer ocak ayında transfer dönemi “yoğun” geçerse, anlaşılacak tek şey vardır, Ali Koç Başkanlığa yürümektedir, yönetim insiyatifini ele geçirmiş ve artık takımı belirleyecek pozisyona ulaşmıştır. Eğer aksi olursa, Fenerbahçe Ali Koç’tan daha fazlasını kaybetmekle karşı karşıyadır, Fenerbahçe günübirlik, konjuktürel ve Turkcell Süper Lig şampiyonluğu ile tatmin olacağı birkaç sene daha yaşamaya kaderlenmiştir.

Ocak ayına işte bu gözle bakın, olan yalnızca transfer değil, olan Başkanlığın geleceğidir.
Devamı ...

13 Kasım 2008

Kazanmak Güzeldir


fenerbahce galatasaray

Yine bir kasım ayı. Bundan 66 sene önce Mansion House’da Büyük Britanya’nın Başbakanı Sir Winston Churchill II. Dünya Savaşı’nın en güzel konuşmalarından birini yapıyordu: “Ben kimseye kan, gözyaşı, yorgunluk ve terden başka bir şey vaad etmedim. Ancak bugün farklı bir tecrübemiz var: Zafer. En sonunda zafer. Kesin ve göz kamaştırıcı bir zafer.” Mansion House’da bulunanlar ellerini patlatarak alkışladılar, 0 10 Kasım 1942 gününü tarihe geçirecek cümle ise daha sonra geldi: “Bu bir son değil. Hatta bu sonun başlangıcı bile değil. Ancak, bu, başlangıcın sonudur.” Bizimse bu kadar umutlu olmamak için sebeplerimiz var.

Kazanmak güzeldir. Ne olursa olsun. O bizi mutlu eder, emeklerimizin karşılığını görür, büyük bir sevinç ve gelecek için heyecan duyarız. Yeniden çalışmak, bir kere daha başlamak için motive oluruz. Galatasaray kalesine atılan bir gol ise futbolun doruk noktasıdır. Ronaldinho’nun o kıvrak çalımlarına bayılabiliriz, Messi’nin orta sahadan aldığı topla dikine kaleye doğru yaptığı bir koşu ağzımı açık bırakabilir, hepimiz Gerard sahada isyan ederken bir generali izlemenin huşusuna duymuşuzdur. Ancak Galatasaray’a atılan bir gol.. Bunun yerini hiçbir şey tutamaz. O futbolun yaratılma sebebi gibidir. Sanki futbol çubuklu formalılar parçalılara gol atsın diye var edilmiştir. O gol heyecanımızın zirvesidir, hepimizi uyuşturan somadır, nefesimizi kesen extacy, bir anlık bir mutluluk ve heyecan patlaması. Dünyanın en güzel gollerini sayalım, Fenerbahçe’nin Galatasaray’a attığı bir gol benim için hepsinden güzeldir. Diğer golleri izleyip beğenirim, sanatsallığını, zerafetini, estetik yanını ballandıra ballandıra aklımdan geçiririm, Johnson’ın Galatasaray’a attığı gol ise Austerlitz’in kendisidir. Bir estetik konusu değil, hayatla ölüm arasındaki ince ayrımda hayatta kalmak gibi bir şey.

Bu maçı izlemeden önce de bu maçı kazanacağımızdan emindim. Fenerbahçe bu kadar kötüyken Galatasaray’a kaybedemez. Herhangi bir sebeple değil, bu kadar kötü olduğu için kaybedemez. Karşıdaki bu kadar “favori” gösterildiği için kaybedemez. Fenerbahçe forması yüz senedir kaybedileceğine kesin gözüyle bakılan maçların kazanılma hikayeleriyle örülmüş gibidir, bu ister Harrington kupasında olsun, ister 3-0 yenik düşülen bir devre arası, tarih Fenerbahçe’nin boyun eğmesine izin vermez.

İşin böyle metafizik hikayesinden başka bir şey daha var, keskin bir gerçek, göz kapatılamaz bir hakikat: Kazanmaya muhtaç olanlar kazanacaklardır. Eğer takımın kazanmaktan başka şansı yoksa, aksi halde o takım bir takım olmaktan çıkıyorsa o takım kazanacaktır. Çünkü sahada her şeyini verecek olanlar o futbolculardır, rakip değil. 4 atmayabilirdik, o kadarı Galatasaray’ın suçu, ancak mutlaka yenecektik, bu kesin.

Şimdi zaferin huzur veren mutluluğuna ve uyuşturucu sevincine kendimizi kaptırdık. Her şey güzel gözüküyor. Fenerbahçe bu sene kadro olarak çok geriye düştüğü ezeli rakibini rahatça, 4-1, yenebiliyorsa, eğer bu kadar mücadeleci ve hırslı bir oyun oynayabiliyorsa, umut kurmak için de çok sebep var demektir.

Ancak bu durum bizim gerçeği görmemize engel olmamalı. Herkes biliyor ki bu sene Fenerbahçe tamamen yönetim yüzünden, tamamen yönetimin bilinçsiz politikaları ve yönetimi şahsında birleştirmiş başkanın “her şeyi bilirim, her şeyi yaparım, benim dediğim olur ve ben dediğim için doğrudur” tavrından dolayı kapasitesini aşağı çekmiştir. Bizim amacımız hiçbir zaman Galatasaray’ı yenmek olmadı ve takımın hedefleri de bununla sınırlı değildi. Yalnızca bu değil. Şampiyon olmak istiyoruz. Ancak kendisi için değil, başka bir şey için, Avrupa’nın en büyük 8 kulübünden biri olmak için. Şampiyonlar Ligi’nde her sene Çeyrek Final oynayan bir armada haline gelebilmek için. Çünkü biliyoruz ki bir takım eğer Şampiyonlar Ligi’nde her sene çeyrek final oynayabilecek finans ve kadro kapasitesine sahipse, o zaman zaten Türkiye Ligi’nde şampiyon olacaktır ve elbette Galatasaray’ı yenecektir. Halbuki Galatasaray’ı yenebilmek için daha fazla büyümeye ihtiyacımız yok. Onu Johnson ve Kemalettin’li kadroyla bile yaptık zaten.

O halde bu maçın üstüne açık bir şekilde doğruyu söylemek lazım. Bu takım hedefinden uzaklaşmıştır. Fenerbahçe Türkiye Ligi Şampiyonluğu dar vizyonuna mahkum bir takım değildir. Ne ki Galatasaray’ı yenmekle tatmin olalım. Fenerbahçe bundan büyüktür. Kadrosu da büyüklüğüne yaraşır olmalıdır. Bu kadronun kurulması eğer yeniden modernleşme ve profesyonelleşme hamlesiyle mümkünse, ki öyledir, o halde doğru finans kaynaklarını üretebilecek, bu kaynakları işletebilecek ve doğru yatırım planlamasını (transfer politikasını) oluşturabilecek bir yönetim aklına ihtiyacımız var demektir. Vaad Avrupa’nın en büyük 8’inden biri olmaksa, gerçeklik de ona uygun olmalıdır. 3. Dünya Ülkesi aklıyla süper güç yaratılmaz.

Önümüzdeki en büyük sınav Ocak ayındaki transfer dönemi olacak. Ali Koç’un beyan ettiği gibi geçmişteki hatalardan ders alınıp alınmadığını orada göreceğiz. Eğer takımın ihtiyaç duyduğu mevkilere (kanatlar, ön libero) doğru transferler yapılırsa (yerli + yabancı) ve bu transferler Aragones’e danışılarak, onun koordinasyonunda gerçekleştirilirse o zaman diyeceğiz ki bir şeyler değişiyor. Yoksa, Aziz Başkan Galatasaray galibiyetlerine lanetlenmiş demektir, ne bundan fazlasını istiyordur ne de ötesini. Onun için 90 dakika bir tarihe bedeldir. Oysa tarih bir 90 dakika değildir, 90 dakikaların toplamından oluşan silsiledir. Biz onun tamamını istiyoruz. En son noktasını. Avrupa'nın tepesinde olmayı. Galatasaray'la yaptığımız one night stand güzeldi, şimdi önümüze bakalım, gerçek bir sevda istiyoruz.
Devamı ...