14 Ağustos 2008

Karamsar Sezon Öncesi Analizi


mtk maci

Tribünler karışmış, taraftarı düzeltmek için gerekirse Bizans oyunu yaparız denilmiş ve maratondaki bütün bloklar zaptedilmiş olsa da Şampiyonlar Ligi için oynanan maçı unutmamak, her ne kadar yıllar sonra seribaşı olarak kuraya girilmesi şaşkınlıkla karışık coşkunluk yaratsa da rakibi küçümsememek gerekiyor, ikinci maç da zor geçecek. Bu tur çok kritik çünkü Avrupa'da devamlılık için, kazanılan özgüvenin kaybedilmemesi ve Şampiyonlar Ligine katılmayı alışkanlık haline getirip tecrübe kazanmamız gerekiyor. Kısacası son yılların büyük kazanımlarını iki maçta kaybetmemek için bu turu geçmemiz şart. Bir maçın üzerinden konuşacaksak bu nasıl sezon analizi olacak diyenler olacaktır, fakat geçen sezonla bu sezonun bağlantısını kurmak için daha kötü maç oynayamazdık. Başımıza gelecek felaketleri önceden haber verdi, erken uyarı sistemini çalıştırdı bu maç. Bakalım erken uyarıyı duyup şalteri mi indireceğiz yoksa kaçarak uzaklaşacak mıyız.

Daha önce okumayanlar için sırayla

Geçen sezonun değerlendirmesini
Yeni teknik kadronun getireceği muhtemel değişiklikleri ve
Bu sezon transfer politikamızın nasıl olması gerektiğini

yazmıştık. Partizan maçı ışığında geçen sezon ligdeki başarısızlığı ve bu sezon yapılan transferleri de düşünerek gelecek sezon hakkında neden umutlu olamadığımı anlatayım.

Geçen sezon tüm başarısızlığın lig maçlarının hafife alınmasına ve ciddiyetsizliğe bağlanmasına katılmadığımı söylemiştim. Partizan maçında da rakibi ciddiye almadığımız için çok kötü oynadık, hatta kötü oynayıp fena olmayan bir skorla döndük dersek daha sezon başlamadan kendimizi kandırmaya başlamış oluruz. Bu blogda son iki aydır her yazıda geçen ortak kelime "kanat" bu yazıda da sıkça kullanılacak. Üstelik kanat yokluğunun yarattığı zaafiyetlere bir de orta saha yokluğunun yarattığı zaafiyet eklenmiş durumda. Partizan maçında yaşanılan sıkıntıları bu eksiklerle açıklamaya çalışınca önümüze geçen seneden farksız bir tablo çıkmıyor ve bu bize ligde yine büyük sıkıntılar yaşayacağımızı söylüyor.

Partizan gibi bir takıma karşı baskılı oynamaya çalışıyoruz, bu çok normal, ligde oynayacağımız maçların büyük kısmı da böyle olacak. Fakat dünkü sistem bu oyun anlayışına uygun mu? Oyunda baskı kurmaya çalışan bir takımın savunmayı önde kurması gerekiyor. Dün biz de bunu yaptık. İki tane ağır adamdan oluşan savunmanın göbeği bu kadar önde olunca rakibi orta sahada boğmanız gerekiyor, aksi halde dün yediğiniz ikinci golden her maçta yersiniz. Ağır defans önde kurulu olmasına rağmen rakibe orta sahada bu kadar rahat topla oynama ve istediği pasları yapma serbestliği verdiğimiz için sürekli defans arkasına adam sarkıtmaya çalıştılar. Bu yüzden dünkü maçta memleketin d-smartlı evlerinden ve kıraathanelerden bolca "yahu bu Volkan yine ileri çıkıyor" haykırışları duyduk. Orta sahanın bu kadar zayıf olmasının nedenini açıklamak çok zor değil. İlk 11'de bazen iyi oynayan ama genelde basit hatalar yapan ve vasat oynayan Selçuk dışında orta saha yok. Maça iki forvet ve orta sahada Selçuk'un yanına Alex'i koyarak başlamışız ve orta sahamız rakip için top yapmaya, oyunun temposunu ayarlamaya, uzun veya kısa pas denemeye müsait bir bölge haline gelmiş.

Daha önce kanatlara transfer yapmazsak bütün sezon Kazım ve Uğur'un günlerinde olması için dua ederek geçiririz demiştim. MTK maçlarından sonra dünkü maç ne demek istediğimi uygulamalı olarak anlatmış oldu. İki oyuncu da defansif olarak beklere yeterince destek vermediği gibi çok fazla top kaybederek orta sahada sıkışan takımı da rahatlatamadı. Defansımızda ayağa düzgün pas yapabilen tek oyuncu Carlos, ona bazen Gökhan katılıyor, Lugano ve Edu'dan çok şeyler beklemiyoruz bu konuda. Orta sahanın bütün yükünü verdiğimiz Selçuk'un da pas yapma yeteneği senelerdir biliniyor. Alex ayağında top saklayan, isabetli pas yapabilen bir oyuncu ama bunu forvet arkasında, hücuma yakın, defansı karıştırabileceği bölgelerde yapıyor. Onu alıp orta sahanın göbeğibe çekince bu özellikleri bir anda evrilip top kapan, en müsait oyuncuyu yakalayıp topu ona atan, top süren, adam eksilten bir oyuncu haline gelmiyor. O da top sürüp adam eksiltiyor ama bunları kalabalık orta sahada fiziksel mücadeleyle değil açık alanda defansları panik anında yakalayıp öldürücü paslar vererek veya müthiş şutlar çıkararak yapıyor. Alex orta saha oyuncusu olamaz, biraz daha geriye çekilse de olamaz, bu şekilde hem onun hücuma olan katkısını baltalıyoruz hem de orta sahamızda koca bir delik oluşuyor. Hücum ederken orta sahanın ortasında sıkışınca da ileriye topu taşımak için oyunu yaymanız, kanatları beklerin de desteğiyle kullanmanız gerekiyor fakat bizde o kapasitede kanat oyuncusu da yok.

Sürekli ileriye top şişirilmesine dikkat çekenler olmuş ve acaba Guiza geldiği için mi böyle diye soruyorlar. Bunun sebebi de Guiza değil, yine orta sahada kurulamayan oyun ve işlemeyen kanatlar. Göbekteki defans oyuncularımızın ve tek orta saha Selçuk'un oyun kurma becerilerinin üst düzey olmadığını, Alex'in de bu görevi yapacak meziyetleri olmadığını, ortada sıkışınca kanatları kullanarak oyun kurulacağını ama bizim istikrarsız kanat oyuncularımızın bunu yapamadığını söyledik. Bunun sonucunda top kaybetmek istemeyen oyuncular tabii ki topu uzaklaştırıyor ve ileride bir oyuncuya taşımak istiyorlar. Ömer Üründül'ün meşhur bloklarından ortada olanı bizde çok zayıf olduğu için oradan aşırıyoruz topu ve uzun topların isabetli olması için dua ediyoruz. Yani dün gördüğümüz sıkıntıların birçoğunu gerçek anlamda bir orta saha oyuncusu ve iyi kanatlarla çözebiliriz.

Kaleci sıkıntısından bahsedecektim fakat bu bence ciddi sorun olmasına rağmen o kadar bariz sorunlar var ki ona sıra bile gelmeyecek. Orta sahaya Emre'nin yanına Aurelio'nun yerini dolduracak bir oyuncu almamız gerekiyor ve en azından kanatların birisine iyi ve en azından iki maçın birisinde vasatın üstünde oynayacak bir oyuncu gerekiyor. Aslında iki kanat için de transfer gerekiyor fakat yabancı sınırı elimizi kolumuzu bağlıyor. Guiza ve ona verilen para yeni bir Kezman sendromu yaratacak gibi. Lig veya Avrupa olması farketmez, yukarıda saydığım nedenlerden dolayı Alex + 2 forvet oynamak bizi büyük sıkıntıya sokacak. Yine Semih yedek kalır mı, 15 milyon euroluk adam yedek kalır mı sorularıyla boğuşacağız, sanırım Alex'i kesmeyi düşünmez Aragones, yoksa düşünür mü? Emre hazır olduktan sonra elbette orta saha daha güçlü olacak fakat kanatlarımız şu anda Allah'a emanet. Uğur da Kazım da bir maç harikalar yaratıp bir ay hiçbir şey yapmama potansiyeline sahip. Defanstaki üç yabancının ve Alex'in kesinlikle oynayacağını düşünürsek Guiza yedek kalır ve bir kanat oyuncusu, bir orta saha oyuncusu alabiliriz. Bir de sürpriz yapıp M. Topuz veya Caner gibi bir oyuncuyla kanadın birine Türk oyuncu takviyesi yaparsak orta saha sıkıntımız kalmaz. Şu anda görünen ise bu kadroya kesinlikle transfer gerektiği ve geçen sene boyunca tek çözüm gibi sunulan 2 forvetli sistemin başımıza büyük dertler açacağı.
Devamı ...

19 Nisan 2008

Dikkat: Ezcümle Rakip Deniz Baykallaşıyor!


baykaleskfoto

13 koca sene... Sene 1995, Deniz Baykal CHP ile SHP birleştikten sonra genel başkan seçildiğinde Fenerbahçe defansında Uche ile Högh oynuyordu. Erol ile Tayfun gurbetten yeni gelmişti. Şimdi pek kimsenin hatırlamadığı Tarık flaş bir transfer, Kemalettin orta sahadaki savaşçı, Oğuz imparator, Engin, Aykut ve Saffet tecrübeli oyunculardı. Yılın bombası: Atkinson. O da Deniz Baykal'ın CHP'lilerin elinde patlaması gibi elimizde patladı.

13 sene birbiri ardına başarısızlıklarla geçti. CHP bilinen siyasi tarihte kazandığı seçimlerde bile kaybeden tek parti olarak yer aldı. Yenilgi üstüne yenilgi gelirken bir kayıp diğerini izledi, parti baraj altı kaldı, barajdan çıktığında da Türkiye'nin suları başka bir havzaya akıyordu. İktidara bir türlü gelemeyen, gelmek gibi bir isteği de asla gözükmeyen Deniz Baykal bu zaman diliminde kazandığı seçimlerden çok daha fazlasını kaybetti. Ancak kazandığı seçimler hep kritikti: Parti genel kurulları. Atanmış delegeler, belirlenmiş oy havzaları, delege ağaları, diğer genel başkan adaylarına atılan yumruklar, güvenlik görevlileri arkasında atılan nutuklar ve hepimizin zihnine kazınmış, unutmak için de çaba sarfetmekten başkası elimizden gelmeyen hazin görüntüler.

Velakin şu gerçeğin altını çizelim, tepeden yağmur gibi koltukların yağdığı özde demokratik genel kurullarda Deniz Baykal personası hep kazandı! Parti kaybederken kazandı, parti baraj altıyken kazandı, barajdan çıktığında kazandı. Zira Deniz Baykal'ın Deniz Baykal olmaklığı bir idealin ve politikanın Türkiye'de uygulanmasından değil, Deniz Baykal’ın CHP genel başkanı olmasından geçiyordu. Bu gerçekleştiği her durumda Deniz Baykal ve artık onun personası içerisine girmiş, şahsiyetiyle birleşmiş CHP -DE- kazanmış saylanıyordu. Saylanmak burada yalnız afilli bir kelime değil, tam olarak da belirttiği imge, elimizdeki hanelere Baykal kaybetse de hep "kazanmışçasına" yazdık. Kazandı diyemedik, Allah çarpar, ama ortada bir "başarı" da var.

Baykal bu durum karşısında jalapeno biberine maruz kalmışçasına şişen ve peltekleşen dillerimize derman oldu. Bize yeni bir perspektif kazandırdı! Buna hep beraber "Önder Sav basın açıklaması", "hassiktir" veya daha 90-60-90 bir seçenek olarak "Baykalesk perspektif" diyebiliriz.

Basitçe şöyle, herhangi bir durum / olgu / olay / kavram onun nedenlerinden bağımsız olarak ve görünen / bilinen / bilinebilir verilerin ihtiva etmediği "bir takım sebeplerle" gerçekleşmiştir ve bu sebepler o olay / olgu / kavram sebebiyle kötü / kaybetmiş / yerle yeksan olmuş ve hatta tarumar tarafın neden son derece başarılı, mükkkemmel bir zaferin müsebbibi ve sahibi olduğunu gösterir, göstermelidir, gösterecektir.

John Nash yani işte amerikalı şizofren sözde bilimadamı henüz daha İlker Başbuğ'un postmoderizm hakkındaki zihin açıcı tebliğine muttali olmamış ve Sinan Aygün makro iktisat tedrisatından dahi geçmemiş, CIA ajanı, Yalçın Küçük'ün şeceresine bakma zahmetine bile katlanmadığı Nobel Ödüllü oyun teorisinin kuramcısı bu perspektif karşısında kalp krizi geçirerek ölebilir -di- şayet ölmüş olmasaydı.

Zira oyun teorisinde biliyorsunuz işte kazananlar var kaybedenler var, kuralları belli ve sınırlı zamana yayılmış herhangi bir settingde taraflar kendi faydalarını maksimize etmek için hareket ederler. Çatışan çıkarlar durumunda, yani 0 toplamlı oyunlarda, mutlaka bir kazanan ve bir kaybeden olmalıdır -dı- Baykelesk perspektife kadar. Zira her türlü oyun teorisiyle açıklanabilecek oyunda Deniz Baykal bu perspektifle mutlaka kazanır. Şaşmaz, sektirilmez, asla görmezden gelinemeyecek bir netlikte netice budur. Baykal kazanmıştır, mutlaka oyun kaybetmiştir.

Örnek? İşte son seçimler. Baykal kazanmıştır. İkinci parti olması, %20 küsür oy alması, halkın %80'ının Baykal'a oy vermemesi, her 5 kişiden 4'ünün CHP'nin kapısından içeri dahi girmek istememesi ve CHP'nin en büyük sorununun bizzatihi Baykal olduğunun yekün yekün araştırmada emsalsiz sayıda beyan edilmesi bu gerçeği değiştiremez. Çünkü Baykalesk perspektife göre kaybeden Baykal değil -diğerleridir-. Cahil halk, kömürlerle kandırılmış, vatan sevgisi gibi haşmet oranı yüksek bir duygudan muaf kitleler ÜÇ KURUŞA oylarını satmış, ABD seçimlere bişeyler karıştırmış, AB müdahale etmiş, sandıklara sis çökmüş, oylar fizik kurallarına aykırı bir açı almış ve en nihayetinde de hepsi de CHP seçmeni olan henüz de seçmen kayıtlarında bulunmayan MİLYONLARCA seçmen sandıklara niyeyse gitmemiştir. Hava sıcaktır. Temmuz ayında seçim mi olur -amına koyayım?-

Baykalesk perspektif seçimde CHP’nin yaptıkları, yapmadıkları, halkın belirli bir sınıfının örgütlü ifadesi ve çıkarlarını kamu ölçeğinde savunarak kolektif faydaya hizmet etmek isteyen bir partinin yapması gerekenleri yapıp yapmadığı ve hatta bir parti olup olmadığı gibi konularda nötrdür. Bunlarla ilgilenmez. Ortada bir idare varsa, o idarenin de "sol" olduğu kabul olunmuşsa soldur, ayrıca sol bir söyleme, demokratik açılımlara, iktidar olsa ne yapacağını söyleyen bir programa ve bir sistem eleştirisine ihtiyacı yoktur. İlla vardır diyenler için de 2 a4 sayfası tutarındaki akla hayale sığmayacak mükemmellikte ve şu evrendeki en olağanüstü printer çıktısı olan CHP ekonomi programı kafidir. Önemli olan; idarenin de içinde varolduğu statükonun savunulması, sorun statükonun değişmesi -evren-, müsebbib bundan menfaati olan çevreler -herkes-, çözüm statükonun tekrar kurulması -o güzel geçmiş nostaljik günlere hızlı ve kesken bir dönüş-dür. Nihayeten Baykalesk perspektifte belirli bir oyunda oyuncu olan ve fayda elde etmek isteyen gruplardan Baykal'ın dahil olduğu bu faydayı elde etmiştir, daha fazlası kozmosun bozukluğundan, güçteki kaymadan, abdabcahilhalk şekerimden mümkün olamamıştır, olacaktır, 20 seçim sonra. Belki. Laik bir inşallah.

Bu durum elbette ve tabi oyundaki diğer taraflar için inanılmaz kazançlarla doludur. Zira onlar yalnızca kazanmamaktadırlar, gelecekte varolabilecek her türlü oyunda da kazanmayı garanti altına almaktadır. Baykalesk perspektife sahip herhangi biriyle mücadele etmek; evrenin tamamını karşısına alan, verilere değil inançlara, kazanmak için sorun tespit edip, özeleştiri yapıp yenilenen bir odağa değil, kaybettikçe daha da kayalaşan bir katılaşmaya karşı olduğundan, evren birden kafayı yiyip haydi 60 sene öncesine topyekün ışınlanıyoruz demediği sürece kazanmak manasına gelmektedir. Rasyonelin irrasyonel ile karşılaşmasında evren rasyonelden yana taraftır ve irrasyonelin gerçekleşmesi -kalender Heisenberg evreninden dolayı- bir olasılıktır. Muhtemel değildir.

Böyle bir rahatlıkla Tayyip "karşımda Deniz Baykal olduğu için mutluyum" diyebilmektedir. Kendi partililerinden daha iyi performans göstererek kazanmasını garanti altına alan bu insana duyduğu şükran duygusunu anlayışla karşılamalıyız.

Ancak ve yalnız bu mutluluk eksik bir mutluluktur. Hatalıdır. Çünküsü, bu mutlulukta karşı tarafın durağanlığı, kayalığı ile statüko haline getirdiği diğer tarafın kazanması, oyundaki diğer kişi için de uzun vadede zararlı sonuçlara sebep olacaktır. Oyunun gittikçe önceden belirlenmiş bir sonuca dönüşmesi, oyunculardaki rekabet azmini ve onun doğal getirisi gelişimi azaltır. Baykaleskizm karşısındaki taraf yalnız rahatlamayacak, gelişme hali de son bulacak, halinden memnun bir hale gelecektir. oyunun kalitesi de devamlı düşecek, diğer oyunların açtığı perspektifleri -örneğin Britanya siyasetinin politika üretme becerisini- gösteremeyecektir. Oyuncular, sınırlı standart oyunda kazansa dahi, oyunun sonuçlarına maruz kalanlar -biz, hepimiz- güdük, akıldışı, cahil cühella bir siyasete maruz kalmak durumunda kalırız. Kalmaktayız. Türbana sıkıştık kaldık.

Şimdi başlığa geri dönüş, dikkat: Ezcümle rakip Deniz Baykallaşıyor!

Üç büyüklerden kalan ikisi son yıllarda unutulmayacak kadar çok başarısızlık yaşadılar. Bu yenilgileri, ise asla ve kata analiz etmediler. Suçlu, hakemler, federasyon, taraftar, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım, kutsal ittifak, medya, ruhsuz futbolcular, futbolun kuralları, uğursuz koltuklar, paf takımla çıkılamayan maçlar ve dahasıydı. Ancak ve yalnız sorun hep başkasıydı. diğeri, öteki, o.

Hiç bir sorunu, eleştirilecek tek bir yanı, bozukluğu olmayan, la yuhti kabul edilmiş bulunan takımlarının futbolu analiz edilmedi. Mevkisinde duramayan sol bekler, ayağından top kaçıran stoperler, kalitesiz futbolcular, o futbolcuları oralara koyan yanlış transfer politikaları, o politikalar ile harcanan milyon eurolar, o eurolar gökten zembille inmediği için şişen borç hanesi, o borç hanesini -cebinden- sübvanse eden başkanlar ve cebinden bu parayı ödeyerek başkan olmak istemeyen genel kurul üyelerinden mürekkep başarısızlık manivelası bilerek, isteyerek, kimsenin de sikinde olmamasından analiz edilmedi.

Halbuki sorun belli. İki klüp çok kötü yönetiliyor. Fecaat yönetiliyor. Gümbür gümbür çöküşe gidercesine yönetiliyor. Mali sıkıntılar kaliteli futbolcu transferini, kaliteli futbolcu olmaması klubün aldığı sonuçları nasıl etkiliyorsa, yanlış transferler yaparak klubü şahsına borçlandıran yöneticiler alternatifsiz kalmakla koltuklarını sağlama alırken, klübü de bu başarısızlığa mahkum ediyorlar. Ancak kötü yönetimin tek sebebi çarçur edilen paralar değil, alternatif mali kaynakların geliştirilmemesi, klüplerin sürdürülebilir bir finansa sahip olmaması, alt yapı çalışmalarını yapmamaları, bunlardan elde edilecek gelirlerden de mahrum olmaları.

Profesyonelleşmek yerine Sinan Enginleşen yönetimler gaz, motivasyon, öfke, buhrandan mürekkep açıklamalarla klübün bir şeyler elde etmesi için çalışırken, başarısızlıklar üstüne gelen taraftar gazabına da hep aynı kalkanı açıyorlar: Şok edici büyük transfer ve "İbne federasyon orospu çocuğu hakemler" veyahut "Temiz eller"

İkisini de yapamıyorlar. Zaten yönetim tarzlarıyla kulüpleri yönetmemeleri gerektiğini kesin ve net bir şekilde ispatlayan yönetimler bu sayede taraftarın öfkesini yalıtıp, transferle bir parça ağızlara bal çalarken -Lukunku balı tadından yenmez- istekler, beklentiler de klübü daha fazla, daha büyük gerçekleşmeyecek sahte hedef koymaya itiyor. Daha fazla gerçek dışı hedef, gerçekleşmeyince daha fazla taraftar baskısı, daha fazla taraftar baskısı daha büyük "operasyon", "takıma müdahale", "hoca gönderme", "şok edici büyük transfer: Delgado" olarak geri dönüyor ve nihayet her sene sonu acı, hüsran, başarısızlık ve Baykalesk izahatlar.

Üstelik gerekçe de var, neticede Beşiktaş ve Galatasaray ligi 2. ve 3. bitirebiliyorlar. Neticede, bir başarı var. Neticede puan farkı 38 değil. Neticede belki de şampiyon olabilirlerdi eğer federasyon, hakemler, kaçan goller, direkte patlamayan şutlar, daha iyi teknik direktör, önlibero Servet ve Baki ne lan olmasaydı.

Perspektifin yanılsaması burada. Zaten Beşiktaş ve Galatasaray’la herhangi bir Anadolu klübü arasındaki fark Sevilla ile Galatasaray, Beşiktaş arasındaki fark kadar. Zaten, bu klüpler transfer bütçeleri, oyuncu kaliteleri, mali durumları, taraftar destekleri ile ikinci ve üçüncü olmaları garanti olarak lige başlıyorlar. Bu başarı değil, başarısızlık. Ancak ikincilik bir diğer taraftanda birinciliği "kıl payı" kaybetmek anlamına geldiğinden herkes bunu böyle hissediyor. Taraftar psikolojisi. Leverkusenden 5, Liverpool'dan 8 yemek bir şeyi göstermez, lig ikincisi / üçüncüsü olan takım "iyidir" engelleniyordur.

Halbuki başarı uzun vadede, sürdürülebilir bir şekilde mevkileri almakta. Başarı bu. Ve Fenerbahçe şu durumda buna yalnız en yakın takım değil, gelecekte de alternatifsiz bir biçimde buna sahip olabilecek tek takım. Fenerbahçe yalnızlaşıyor, çünkü rakiplerinin rakip olarak kalmaları ancak zamanla ilgili bir sorun. Bugün, rakipler, yarın böyle giderlerse olmayacaklar. Borç yükü altında ezilecek, resesyona girecek, hedefleri küçültecek ve nihayetinde rakip olmaktan da kesin ve kati bir şekilde çıkacaklar, çıkabilirler.

Bu bazı Fenerbahçelileri sevindirebilir. Ama bu tipte bir Tayyip yanılsaması bize yakışmaz. Üzülmemiz gerekir, rakip kaybettiğimiz için değil, Türkiye Ligi’nin standartı düştüğü için. Zira Fenerbahçe Ronaldinho'yu, Eto'o yu buraya getirmek istiyorsa bu yalnızca parayla ilgili bir şey değil, ligin standartı ve prestijiyle de ilgili bir şey. Güney Amerikanın 23-28 yaş arası, yıldızlaşmış yetenekleri Villareal gibi takımlara gidebiliyor, ancak Türkiye'ye gelmiyorsa, şampiyonlar liginde üst seviyede mücadele edecek takımların transfer potası günün yıldızlarıyken, Fenerbahçe'nin ya Güney Amerikada top oynayan potansiyel yıldızlar ya da yıldızlığının son demlerindeki Avrupada top koşturan futbulcularsa Fenerbahçe de Avrupa mücadele alanında ayakları bağlı mücadele ediyor demektir.

Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu ancak Şampiyonlar Ligi şampiyonu çıkaracak bir ligden çıkar. Münferit, tek başına bir başarı mümkün değildir. Bu pota bir Şampiyonlar Ligi şampiyonu çıkaracaksa da ligin kalitesi, standartları yukarı çıkmalıdır.

Dilemma burada, Fenerbahçe daha büyük başarı istiyorsa rakiplerinin ayağa kalmasını, daha iyi olmasını da istemeli. Aksi halde onların liginin standartları Fenerbahçe'yi de bağlayacak. Ve gene Fenerbahçeliler, şampiyonlar ligi kupasını müzelerinde istiyorlarsa -inşallah, amin- önce Baykallarından kurtulmalılar, zira karşıda Baykalesk perspektif oldukça lokal zafer hep bizim, evrensel olansa ofsaytta.

Devamı ...