Daha Büyük Bir Şey Kaybediyoruz


Kombine olayının nasıl olduğunu artık herkes biliyor. Şampiyonluk kutlamasında çıkan olaylar sebebiyle Okul Açık tribününe kombine bilet satışı kapatıldı. Kulüp Maraton H tribünündeki bir bölgeyi Adem Köz'e tahsis etti, bu bölgeden kombine almak isteyenler kendi isimlerini, TC Kimlik No'ları ile birlikte Adem Köz'e ilettiler. Neticede kulüp bu başvuruları kabul ederek, ücreti karşılığında hak sahiplerine kombineleri verdi.

Yani olayın akışı şöyle. Kulüp diyor ki, "kombine almak istiyorsan git şu şahsa başvur" sonra diyor ki "bana şu şu şu belgeleri var, parasını öde" bütün bu koşulları yerine getirince de kombineyi alıyorsun. Kombine dediğimiz şey ne? Bilet. Sana bir koltuk veriyorlar, stadda düzenlenen maçları izliyorsun. Kulüp de bunun karşılığında belli bir bedel adıyor. Dolmuşa biniyorsun, paranı veriyorsun, o koltukta oturarak seyahat etme hakkı kazanıyorsun. Aynısı.

Şimdi bu sözleşmenin de fesih şartları var. Bu şartlar da ortaya çıktı. Nedir bu şartlar? İşte kombine kartının kullanıcıları başkalarının şahıs ve mal varlığına aykırı hareketlerde bulunamazlar. Bulunursa organizatör gider bunları iptal edebilir.

Buraya kadar tamam. Şimdi mesele şu, kulüp tek taraflı olarak 443 kişinin kombinesini iptal ediyor. Gerekçe ne? "Bunlar gole sevinmedi", "gole sevinenlere saldırdılar", "küfürlü tezahürat yaptılar."

Baştan başlayalım, gole sevinmemek böyle bir sözleşmenin fesih nedeni olamaz. Bir kere çok soyut bir iddia. Adam içinden seviniyor olabilir, maçın stressi sebebiyle çok gergindir o an sevinememiş olabilir, adamın sevinç gösterisi bizim "sevinmek"ten anladığımız şey değildir. Bilmek mümkün değil. 2010 - 2011 sezonu, Buca maçı, Guiza'nın attığı golden sonra sevinmeyen kulüp yöneticileri bile vardı. Maç dinamiği böyle bir şey.

Ne yaptılar? Bir tane fotoğraf bulundu, o fotoğraf bir gazeteye servis edildi, çemberler çizildi filan. Bakıyorsun, çembere çizilmemiş adamlarda da sukünetle duranlar var veya çembere çizilmiş biri sevinir gibi. Bu neyi gösterir? Tek bir şeyi, bu idari kararı alanların da esasında bu kararı almak için yeterli sebebe sahip olmadığını düşündüklerini. Bir takım insanların kombinesini fesih etmek için bulup bulabileceğin tüm gerekçe buysa bunun ispat edeceği tek şey çaresizlik.

Gole sevinenlere saldırdılar konusuna dair tek bir delil bile sunulamadı. Zaten saldırdıysa da 443 kişinin hep yekün mü saldırdığı, kaç kişinin saldırdığı da belli değil. Yani ben bir tribüne giriyorum, yanımda biri birine vuruyor, benim bu işte ne sorumluluğum var? Buyur kombineyi iptal edeceksen onun kombinesini iptal et, toptan herkesinkini iptal etmek ne demek? Yetersiz.

Küfürlü tezahürat.. Şüphe yok kötü bir şey. Bu konuda genel olarak bir çifte standart yapılması da makul karşılanıyor. Yani statta Galatasaray'a küfürlü tezahürat pek de öyle üstünde durulacak bir mesele gibi kabul edilmiyor. Futbolcular da rakip takıma küfürlü tezahüratı bazen heyecanla karşılıyor. Bunun örneklerini biliyoruz. Kendi takımına küfürlü tezahürat? Ben yapmam. Ama hayatım boyunca hiç görmemişim gibi de davranamam. Benim kulağım takım kaptanı Schumacher'in Hakan'a küfrettiğini de duydu, Müjdat'ın soyunma odasında Schumacher'i dövdüğünü de gördük. 90'ları, 2000'lerin başını filan biraz hatırlayan Lorant'tan, Aragones'e türlü olayda bu vakaların olduğunu hatırlayacak. Artık olmasın? Olmamasını arzu ederiz, ancak "Ersun Yanal" veya "taktik versene taktik versene Aziz Yıldırım taktik versene" tezahüratındaki küfrü anlamakta da zorluk çekmekte haklıyız, çünkü bir küfür yok. Bu tezahürat asabiyet barajlarını yıkıyor olabilir, geçmiş olsun, icra makamındaki insanlar eleştiriye de tahammül etmek zorunda.

Neticede ne oldu? Şimdi 443 kişinin kombinesi haklı hiçbir gerekçe gösterilmeden iptal edildi. Yani bu insanlar mağdur edildi. Cepte. Bu işlemin gerekçesi olarak esasında GFB gösterildi, 443 kişinin içinde GFB'li sayısının en fazla 30 olduğu ortaya çıktı. O zaman bir başka soru da karşımızda duruyor, bizler sırf insanlar bir taraftar grubuna dahil diye bu insanların haklarını gasp edebilir miyiz?

Hayatım boyunca GFB ile en ufak bir alakam olmadı. Açıkça söylüyorum bu grubu ve eylemlerini de tasvip etmiyorum. Bir parçaları olmayı asla düşünmem. Ancak bu konu bununla ilgili değil, gerçeklere ve kendimize saygımızla ilgili. Ahlaki bir şey.

Bakın bu kulüp kimliği yüzünden bir futbol kulübünün başına gelebilecek en ağır operayona maruz kaldı.

Fenerbahçe yöneticilerinin şike yaptığı iddia edildi. Bunun için ortaya çıkartılan bir kaç tape dışında hiçbir ciddi gerekçe gösterilemedi. Suçlamanın bütün dayanağı "olağan şüpheliler" algısından başka bir şey değildi. "Aziz Yıldırım şöyle bir adam bunu da yapar." Karşımızdaki heyhülanın nihayetinde söylediği şey bundan ibaretti. Bu operasyonu düzenleyenler, ellerindeki üstün güçlerle büyük bir kamuoyu algısı yarattılar, bu operasyona karşı çıkanları ötekileştirdiler, ayrımcılığa uğradılar. Adalet bekleyen insanları ise "Azizci", "paralı köpek" gibi sıfatlarla itibarsızlaştırmaya çalıştılar.

Sonunda hak yerini buluyor. Bugün fanatikler dışında herkes bunun bir operasyon olduğunu kabul ediyor. Allah büyük, bu operasyonun en büyük savunucuları bile artık bu davaya "şike davası" diye bakamıyor. Rasim Ozan sesini kesti. Şamil Tayyar kutlu ortağı cemaat ile kavga halinde. Mehmet Baransu hükümetin düzenlediği operasyonlara karşı hukuk devletinden filan bahsediyor, neredeyse her gün Fenerbahçe'ye "Ergenekoncu, şikeci" yaftasıyla yayın yapan Beyaz TV bile şikeden bahsedemiyor. Yani o zaman itibarsızlaştırılmaya çalışılan herkesin hak, adalet ve hukuk çizgisinde çok ciddi bir mücadele verdiği ortaya çıktı. Onların dedikleri o gün daha geniş bir alanda kabul görseydi, belki çok büyük hak kayıpları hiç yaşanmayacak, telafisi imkansız zararlar ortaya çıkmayacaktı.

Peki bütün bu deneyimleri kazanmış bir kulüp bugün bunlar hiç yokmuş gibi aynı yöntemlerle aynı şekilde davranabilir mi?

Yani biz yapınca iyi, bize yapılınca kötü mü diyeceğiz? Kendimizin savunduğu ilkeleri bize yararken ağzımızdan boca edip, öteki gördüklerimize fayda sağladığını anlayınca bir anda unutacak mıyız?

Bir kaç noktanın altını bir kez daha çizmek istiyorum, 3 Temmuz bize adaleti savunanların haklı ve güçlü olabileceğini gösterdi. Çok seslilik faydalıydı, birbirinden farklı inanışlar, inançlar ve değerlerle kulübü seven insanların, bizzatihi bu çeşitliliğin bir sigorta görevi üstlendiğini de gösterdi. Bu çeşitlilik kulübü sadece zenginleştirmedi, çok farklı kesimlerden insanların ortak bir adaletsizliğe karşı çıkarak bir eğriyi doğrultmasına, bir geminin kayalıklara vurmasına da engel oldu. Bu değerler öyle bir kenara bırakabileceğimiz değerler değil, çünkü bunlarla birlikte bizim ayakta durmamızı sağlayan her şeyi de bir kenara bırakıyoruz.

443 kişinin toptancı bir şekilde mağdur edilmesi bir haksızlıktır. Kimse bu kadar kaba saba ve keyfi hareket etme hakkına sahip değil. Eğer kuruyla yaşı ayırd edemiyorsan o işe hiç girişmeyeceksin. Kulüp yöntem olarak da hatalıdır. Önce "tespit" yaparsın, delil toplarsın sonra haklı nedene dayanarak bir işleme girişirsin. Suç sabit değilse, ceza verilir mi? Kulüp bu krizi yönetim açısından da hatalıdır. Yapılan basın açıklamasında taraftarları suç örgütü olarak tanımlamak, insanları hain ilan etmek hiç değilse kişilik haklarına saldırıdır. Zihniyet olarak ise korkulacak bir harekettir.

Ama bugün kulübün kaybettiği şey sadece bu olay değil. Bizi biz yapan değerlerle ilgili bir şey.

Fenerbahçe'de tapeler medyaya sızdırılıyor, insanların hakları sorgusuz sualsiz, yargısız infaz yöntemiyle gasp ediliyor, bu insanlar polisin kucağına bırakılıp adeta bir "çatışma" bekleniyor, yapılan açıklamalarda da bu haksızlıklara karşı çıkanlar "hain" ilan ediliyor.

Twitter'a bir bakın. İftiraların, suçlamaların, hain ilan etmelerin bini bir para. Örneğin taraftar kendi takımını protesto edebilir mi edemez mi? Bu bir hak mıdır değil midir? Bunu upuzun tartışabiliriz. Ama taraflardan biri diğerini hıyanetle suçluyorsa burada "tartışma ortamı" sona erer, bu bir cepheleştirme stratejisidir, savaşın dili başlar. İçinde bulunduğumuz vaka o kadar komik ki, artık sosyal medyadaki bir taraftar hesabını eleştirmek bile "ihanet" kategorisine girebilir. 12numaraorg'un Ahmet Çakar'a sorularını eleştirenler bir anda "hıyanet" suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor.

Peki böyle bir dilin maliyeti ne? Yani hepsini toplayalım şu argümana varalım, "Kulübün yöneticileri seçilmiştir, bu yöneticiler her tür eylem ve işlemde keyfi olarak bulunabilirler, kulübünü seven biri kulübün al-i menfaatleri bu işlemleri savunmak zorundadır, şayet bunu savunmuyorsa o zaman kulübü sevmiyor demektir ve kendisi bir haindir."

Bu zihniyetin bir "maliyeti" olmadığı mı varsayılıyor? İşte olduğu gözüküyor. Bu eylemler ister istemez tartışılıyor, bu zihniyetin hain ilan etme refleksi yüzünden bir tartışma bir çatışmaya, çatışma da ayrışmaya dönüşüyor. Kulüp bu eylemi yapıyor ama bu sefer hem itibar kaybına uğruyor, hem kulübün genel atmosferi bozuluyor hem de yöneticiler ne yapsalar savunabilecek geniş kitlelerin olduğunu görerek hakikaten de her şeyi yapmaya başlıyor.

Sürekli birilerinin hain ilan edildiği, bir zamanlar kulübe hizmet edenlerin arkasına teneke bağlanarak gönderildiği, insanların birbirine husumetle baktığı absürd bir atmosfer var. Bir yönetici bir süre kulüpten uzaklaşıyor, bir diğeri geliyor. Daha CEO'nun ayrılmasına neden olan süreç hakkında bile fikir sahibi değiliz. Bu işin kulübe yaradığı belliydi, faydalı bir müesseseydi, neden buna son verildi, şimdi ne olacak, bilmiyoruz.

Dağınık bir atmosfer var. Okul açık artık yok. Tribünler çok tatsız. Maç izleme keyfi alan herhalde pek az kişi var. Her gün yeni bir kriz, yeni bir sorun, bir düzensizlik. Sürekli tartışılacak yeni konular ortaya çıkıyor. Kulübün transfer politikasını tartışması gereken taraftar, sadece bir teknik direktörün neden gönderildiğini değil, gönderme biçimini de tartışmak zorunda kalıyor. Futbolcular taraftarlara bağırıyor, küsenler, barışanlar, birbirine husumetle bakan yöneticiler, ayrışan taraftar grupları derken cangılda yaşıyor gibiyiz.

Bunların bir tesadüf olduğunu kimse düşünmesin. Gerçeğe saygı ile ilgili şeyler bunlar.. Gerçek ve onun ima ettiği şeylere. Örneğin başkalarının hakları, icra makamının da bir sorumluluğu olduğuna. Akılcı yönetime, objektif değerlendirmelere, açık performans ölçütlerine, vefaya, eleştiri kültürüne dair bir şeyler.

Bir insanı ne yaparsa yapsın savunmak bir duruş değildir, hem o insana hem de hayata karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Fikirleri, değerleri, ilkeleri değil bir kişiyi savunmak basbayağı kafasızlıktır. Eylemler yapanlar ile değer bulmaz. Örneğin bir insan diğerini öldürüyorsa "Mehmet abi öldürse de haklıdır, ceza almasın" demeyiz, eyleme bakar, suç ise elbette ceza almasını isteriz. Bir insan diğerine dayak atıyorsa dayak yiyenin kimliği önemli değildir, bu haksızlığın bizzat kendisine karşı çıkarız. Basit şeyler bunlar. Bu ülkede unutulan, aksinin daha mübarek olduğu sürekli söylenen ama hayat kurtaran şeyler. Çünkü iş eğer haksızlığa değil haksızlığı kimin yaptığına veya kimin maruz kaldığına kalırsa, hiç birimiz bu adaletsizlikten kendimizi kurtaramayız.

Açıkta olan bir şeyi yine aynı açıklıkla söyleyelim. Kulüp iyi yönetilmiyor. Esasında çok kötü yönetiliyor. Bu söylenmediği, bunun emareleri eleştirilmediği için de daha kötü yönetilmeye devam edecek. Her şeye rağmen şampiyon olabiliriz, her şeye rağmen kupaları kaldırabiliriz -neticede rakiplerimiz de bayağı kötü yönetiliyor- ama bu zaferlerin üstünü kapattığı sorunlar geleceği etkilemeye devam eder. Sadece bugünü kurtarmak için atılan adımlar, gelecekte büyük faturalar olarak karşımıza çıkabilir.

Bu yüzden 443 kişinin kombinesinin iptal edilmesi sadece bu kişilerin uğradığı bir haksızlık değil, daha büyük bir soruna işaret ediyor. Kötü gidiyoruz. İnandığımız şeyleri kaybediyoruz ve bugün yaptığımız tüm çifte standartlar yarın bize karşı kullanılabilir.

Yoksa bir an için bizim kendi evimizin dışında bir dünya olmadığını mı düşündünüz? O dünya kapıyı çalmak için tetikte bekliyor.



0 comments:

Yorum Gönderme