21 Eylül 2012
Bu Kaçıncı Dejavu?

Maça çıkabilecek en iyi 11 le başladığımızı söyleyebiliriz, basit top kayıpları ve pas tercihleri yüzünden oyunu Marsilya yarı sahasına yıkamasak da oyunu Marsilya hegomanyasına da bıraktığımız söylenemez. Hücuma çok adamlı çıktığımız nadir pozisyonlardan birinde golü bulup skor avantajını yakaladık. İlk yarıda en büyük eksiğimiz top rakipteyken onları ceza sahası civarına kadar hiç rahatsız edememekti. Marsilya bizim yarı sahaya çok kolay geldi, özellikle kendi sağ kanatlarını son derece etkili kullandı, geleneksel olarak geriden pasla çıkma hataları yüzünden de bir kaç şans yakaladılar ama son hareketlerde becerili olmamaları skoru bulmalarını engelledi. 1-0 ı bulduktan sonra Alex'in orta sahada topla buluştuğu anda tek pas seçeneği muhtemelen o anda iki Marsilyalı ile baş başa kalan Sow oluyordu, ve geriden hücuma destek olunmadığı için hücum çeşitliliği ve verimliliğimiz düştü.
İkinci yarıya da felaket başladık, kendi yarı alanımızdan neredeyse 10 dakika doğru düzgün çıkamadık. Marsilya'nın golü geliyorum derken taraftarın meşale atmasıyla oyunun durması biraz bizim kendimize gelmemizi sağladı. Tam o sırada Mehmet Topuz'un şahane ortasına Alex'in şahane kafasıyla aslında çok da beklenmeyen bir anda 2-0 ı bulduk. Oyuna baktığımızda oyunun hakkının 2-0 olmadığını nesnel bakarsak söyleyebiliriz tabi. Alex'in golünden sonra Marsilya da bir 5-6 dakika ciddi bir şekilde oyundan düştü, o sırada Aykut Kocaman'ın çok tartışılan/tartışılacak hamlesi geldi. Alex'in yerine Christian girdi.
Oyuncu değişikliklerinin hocanın kafasındaki getiri götürüsünün yanında başka iki yönlü bir etkisi var. Birincisi, oyuna soktuğunuz oyuncunun kendisinin oyuna girmesini nasıl algıladığı,ikincisi takımın geri kalanının oyuncu değişikliğini nasıl yorumladığı. Geçen yıl play-off daki Trabzon deplasmanında Alex'in yokluğunda Christian'ın çok iyi oynaması Aykut Kocaman'ı çok etkilemiş. Gerek play off un son maçında Galatasaray karşısında gerek Spartak deplasmanında Aykut Hocan Alex'in rolünü, yaptıklarını Christian'dan bekledi ve doğal olarak da alamadı. Aykut Kocaman Alex'in yerine giren Christian'dan Alex'in yaptıklarını ve onun yanında bir de takım savunmasına katkı vermesini bekliyor. Christian ise Alex'in yaptıklarının yanından geçmediği gibi Alex'le yan yana oynarken takımda takım savunmasına yaptığı katkının yarısını Alex'in yerine girdiğinde ya da oynadığında yapamıyor. Takımın geri kalanı yani sahadaki on oyuncu ise Alex'in çıkıp Christian'ın sahaya girişini "beyler Allahını seven defansa gelsin" şeklinde yorumladığı için Fenerbahçe kendi yarı sahasına gömülüyor.
Şunu da 50 kez tekrarladım ama yine tekrarlayayım. Alex'in sahada olmadığı bir Fenerbahçe'nin oyun zekası %50 düşüyor. Takım bir oyuncudan ziyade şuurunu kaybediyor Alex çıkınca. Ve hoca bugün şunu da bir kez daha görmüştür umarım ki bu seviyede oyun zekası en az koşu mesafesi kadar belirleyici bir etken. Christian-Alex değişikliğinin ardından Sow-Bienvenu değişikliği de gelince Fenerbahçe'nin Marsilya kalesine en yakın iki oyuncusu Bienvenu-Christian ikilisine dönüştü. Rakip sahaya en yakın iki oyuncunuz bu kadar yaratıcılıktan yoksun, ve formsuz durumdaysa üstelik takım savunmasına da fizik olarak yıprandığını düşündüğünüz aslardan çok da fazla yardım etmiyorlarsa o zaman skor olarak geride olan takım çok kolay risk alabiliyor.
Şöyle bir düşünelim ev sahibi takım 2-0 önde son 20 dakikaya girmiş, deplasman takımı bütün hatlarıyla her dakika pozisyon buluyor. Normal bir seyirci hiç değilse önde olan takımın 2-3 tane kontra girişiminin olmasını rakibin ikiye-bir, üçe- iki yakalanacağı üç dört tane pozisyon olacağını düşünür çünkü futbolun doğası bunu emreder. Bir yerde normalden daha fazla adam bulunduruyorsanız başka bir yerde normalden daha az adam bulunduruyorsunuz demektir. Fenerbahçe bu açıdan kontratak özürlüsü bir takım. Ve bu sorun iki senedir devam ediyor. Galatasaray'a 2-0 dan maç verirken de koskoca ikinci yarı Fenerbahçe bir tek doğru düzgün kontra atak yapamadı. Kontra için önündeki oyuncuya pas verecek en nitelikli adam skor koruma taktiği olarak kenara alınınca Fenerbahçe kontraya çıkacak o yaratıcı pası atamıyor. Üçüncü bölgedeki oyuncu tipin kontraya müsait değil (Bienvenu) ikinci bölgedeki oyuncun o pası atmaya ehil değil (Christian) ve birinci bölgede atağı kesip topu kontra hazırlayıcı oyuncuya atmakla görevli oyuncuların topla çıkarken 20 kez top kaptırıyorlar. Böyle bir takımın bu seviyede şu kadroyla kontra yapması doğal olarak mümkün olmuyor.
Alex'i oyundan alabilir alınmaz diye bir şey yok, oyundan düşmüştür, kartı vardır falan bu nedenlerle alabilirsin eyvallah da arkadaş bu adamı oyundan alırken takımın düşen oyun zekasını telafi edebilecek bir değişiklik yap. Fenerbahçe kadrosunda oyunu kafasıyla oynayabilen oyuncu sayısı neredeyse yok denecek kadar az. Alex'siz bir takım düşünüyorsan Alex'in mental eksikliğini kapatabilecek iki üç tane oyuncuyu kadroya katarsın. O zaman Alex'i oynatmamanı anlayışla karşılar herkes.
Bir de tecrübe denen bir şey var. 2-0 dan 2-2 olan Galatasaray maçında da Alex alınıp üç orta sahaya dönmüştük, ve Galatasaray daha çok gelmeye başlamıştı, Arena'daki 3-1 lik maça da yine 3 orta sahayla başlamış ve mahkum oynamıştık. Aykut Kocaman ön libero sayısını artırıp ileriden bir oyuncu olarak takımın savunma direncinin artmadığını daha kaç hezimetin sonunda öğrenecek merak ediyorum. Tam aksine Fenerbahçe hücumunu kendi eliyle etkisizleştirdiği için rakip daha çok risk alma iştahı hissedip daha çok adamla gelmeye başlıyor.
Bu beraberlik zaten bence epey arızalı olan takımın özgüvenini çok ciddi şekilde törpülemiştir. Aykut Kocaman'ın maç sonundaki halini de hiç beğenmedim, o bildiğimiz sakinliğini kaybetmiş ve abandone olmuş haldeydi. Sonuç olarak bu maç sonunda gruptan çıkma yolunda bir şey kaybedildiğini söyleyemeyiz ama taraftarın hocaya olan güveni ve daha trajiği bizzat oyunuların hocaya olan güvenlerinin ciddi şekilde sarsıldığını düşünüyorum. Maç 2-1 bitse skor bir şekilde bir şeyleri örtüp son 30 dakikadaki sefil oyunu gölgeleyebilirdi ama skor 2-2 olunca bu sefer o 30 dakikadaki oyunun sefilliğinin etkisini çok daha artmış oldu.
Heraklitos "aynı suda iki kez yıkanılmaz" sözünü iki üç Fenerbahçe maçı izlese etmezdi herhalde. Fenerbahçeli olunca aynı suda bırak yıkanmayı defalarca boğulunabileceğini öğreniyorsunuz. Aykut Hoca da sağolsun epey katkı yaptı bu "dejavu boğulmalara".
Devamı ...
31 Ocak 2012
Müjde !!! Size Kısmet Çıktı

Dün akşam, CAS’ta dava görmüş tek Türk hakimi olan Kısmet Erkiner’i mal bulmuş mağribi gibi ekranlara çıkarıp, söylediklerini dinlerken küçük dillerini yutarcasına hayretler içerisinde kalan değerli Türk medyası artık kendi yalanı dönüp dolaşıp kendi kulağına gelince o yalana inanan zavallı bir hale büründü.
Şimdi öncelikle Fenerbahçe'nin şampiyonlar liginden men ediliş tarihi 23 Ağustos. Yani bundan 5 ay kadar önce. Men kararının hemen ardından Fenerbahçe uluslar arası spor tahkim mahkemesine başvuracağını açıkladı. Bu konuda hazırlıklara hemen başladı. Yani, CAS’ta görülecek bir dava sözkonusu olduğunda medyanın görüşüne başvurması gereken belki de ilk kişi olan Kısmet Erkiner’i medyanın görmezden gelişinin üzerinden 5 ay geçti.
Fenerbahçe CAS’a başvurma hazırlıkları yaparken Türk medyası ne yaptı hatırlayalım.
3 Temmuzdan o güne yaptıklarını devam ettirdiler; hukuk kökenli olmayan, evrensel hukuk kurallarından bihaber onlarca tetikçinin kahve ağzıyla hukuki süreçleri ‘’savunma hakkıda nedir abicim’’ ağzıyla tartışmalarıyla gündem belirlemeye çalıştılar. Hatta ellerinde mühür olmadan karar vermeye çalışıp Fenerbahçe’nin CAS’a başvurmasının çok fena sonuçları olacağını, iyisimi UEFA’yı kızdırmadan verilen cezaya boynunu eğip kabul etmesi gerektiğini propoganda ettiler.
3 Temmuz sabahı, henüz evinden alınıp eminiyete götürülen A.Yıldırım’a niçin gözaltına alındığı yüzüne söylenmeden, onun yıllarca hapiste yatacağını ve yatması gerektiğini. Fenerbahçe’nin zaman kaybetmeden küme düşürülmesi ve alt ligde – 20 puanla lige başlayacağını ve başlaması gerektiğini propoganda ederken aslan kesilenler bir anda adaletten korkar oldular.
Hatırlayalım, Fenerbahçe CAS’ta dava açarsa Fenerbahçe’nin bir iki lig birden düşürüleceği, 8 yıl uluslar arası müsabakalardan men edileceği, UEFA tarafından kara listeye alınacağı, kulübün bir daha iki yakasının bir araya gelmeyeceği yazıldı çizildi.
Yazılıp çizilirken o shirli sözcük hep kullanıldı; ‘’iddia edildi’’. Peki ama iddia eden kimdi. İddia eden kişi ve kurumlar genel olarak hukuk özel olarak spor hukuku hakkında uzman kişiler miydi ? Bu iddiada bulunan kişiler bu yaptırımları uygulamaya yetkisi olan kişiler midir?
Yoksa nasılsa zihinlerine, vicdanına tecavüz ettiğimiz insanlar bu soruları nasılsa sormaz biz algıyı ‘’abi elin oğlu şikeyi affetmiyor bak’’ şeklinde yönetiriz diye mi düşündüler.
Konuyla ilgili konuşulanlar; masumiyet karinesi, savunma hakkı gibi hukuk normlarını duyduklarında bu ne diye afallayan insanlardı. Kuru gürültü yaratılırken bu ülkede spor hukuku üzerine uzmanlığı kabul edilen ender kişilerden ve söz konusu davanın görüleceği mahkeme olan CAS’ta dava görmüş tek hakim olan Kısmet Erkiner’in görüşünü almak zahmetine katlanmayanlar süren hukuksal bir süreçte kahvehane kültürüyle 100 yıllık bir camianın hakkını hukuksal bir zeminde aramaya çalışması sırasında zihinleri karartmaya çalıştılar.
Kirli bir propoganda yapılırken elbette o işin ehline, akla, vicdana hitap eden sözlere değil yalana ve riyakarlığa başvurulacaktı.
Şimdi denilebilir ki, UEFA o dönem Fenerbahçe’yi mahkemeyi gitmemesi için açıkca tehdit etti. Doğrudur ama medyanın görevi ne zamandan beri hakkını adalet önünde aramaya çalışana yapılan baskının destekçisi olmak olmuştur. Hak arayana karşı hakkını ararsan seni yakarlar kara propogandasını yapmak ancak vicdanı ve aklını satmış gazeteciliğin işidir.
Ama riyakarlık ve sahtekarlık medyanın karakteri olmuş. Kısmet Erkiner dün akşam dünyaya gelmedi, dün akşam spor hukukunda uzman olmadı. Fenerbahçe UEFA ve TFF aleyhine CAS’ta dava açtığı gün bu ülkede CAS’ta görülecek davalar hakkında ne düşündüğü en çok merak edilmesi gereken görüşüne ilk başvurulması gereken hukukçuydu.
O süreçte CAS hakimliğine yeni atanan ve CAS’ta hiç dava görmemiş Türker Aslan’ın ‘’Fenerbahçe boşuna dava açmasın CAS bu davayı kabul etmez ‘’ görüşü her kanalda her gazetede defalarca yer bulurken, Fenerbahçe’nin davasının arkasında olması gerektiğini söyleyen Kısmet Erkiner’in görüşlerinin aynı platformlarda yayınlanmaması bile medyanın 3 Temmuzdan bu yana gösterdiği riyakar ve taraflı tutumun açık bir göstergesidir. Ki, dün bir anda Kısmet Erkiner bir anda spor hukukçusu olmuş gibi adama fazla mesai yaptırarak kanal kanal programlara çıkartarak, aylardır Fenerbahçe avukatlarının söylediği gerçekleri yeni duymuş gibi hayretler içerinde kalarak programlar yaparak riyakarlıklarını kutsadılar.
Dün akşam birden bire Kısmet Erkiner’in keşfedilmesinin, aylardır Fenerbahçe’nin dile getirdiği hatta UEFA’nın resmi internet sitesine astığı Fenerbahçe’yi Şampiyonlar liginden TFF’nin ihraç ettiği gerçeğinin günışığına yeni çıkan bir gerçek gibi afişe edilmesinin sebebi nedir bilemiyorum. Ama bildiğim bir gerçek var 3 Temmuzdan bu yana medya sistemli biçimde yaptığı kara propogandayla Fenerbahçe’liyi aldatamadı, Fenerbahçe’yi bölemedi, Fenerbahçe’liyi kulübüne darbe yapmaya çalışan güçlere biat ettirtmeyi başaramadı ama kendi kara propogandası artık kendi aklını iğfal etmiş durumda.
Riyakarlık vicdanı olduğu kadar gözleri de kör eden bir hastalıktır. Artık kendi yarattıkları yalan dünyasına yavaş yavaş kendilerinden başka inanan kalmıyor ama etrafa bakıp görebilecek durumda değiller.
Ama Fenerbahçe hala aynı yolda yürüyor; bu aklı ve vicdanı esirlerin kara propogandasına rağmen adalet ve özgürlük arayışında yol alıyor.
Devamı ...
28 Aralık 2011
TOP 16 Değerlendirmesi

Top 16 kuraları çekildi; Grubumuz ve Top 8 şansımız üzerine kısa bir değerlendirme yapma vakti.
Öncelikle; elbette gruptaki takımların gücü ve kalitesinden öte, takımımızın Top 8 şansını belirleyecek olan en önemli etkenin sezon başından bu yana her maç ya bir vites yükselten yada bir vites düşüren istikrarsız halinden sıyrılıp, kadro kalitesinin ve tecrübesinin hakkını veren karakterini her maç ortaya koyması olduğunu belirtmek gerekiyor.
Sezon başında, takımın 3 guardından birinin halen sakat, diğerinin sakatlığından dolayı fizik yetersizliği oluşu ve nihayet bir diğerinin ise henüz takıma alışamamasından kaynaklı hücum organizasyonlarında şuursuz ve bilinçsiz bir takım görüntüsü verilmesinden bahsettik.
Ama neredeyse sezon ortasına gelinmişken halen bu sorunun tam anlamıyla çözülememiş olmasını aynı sebeblerle açıklayamayız. Maç içerisinde takıma taktik tahtasıyla değil daha çok motivasyon katkısıyla müdahale etmeyi tarz edinen Spahija’nın 1,5 yıldır set çizmek ve çalıştırmak konularında da sınıfta kaldığı düşüncesindeyim.
Hücumda, EL standartları için dribling, pas ve penetre yetenekleriyle yaratıcılık konusunda hayli iyi seviyelerde sayılabilecek 4 oyuncuya (Ukiç – Curtis – Bogdanoviç - Emir) sahipken, halen takımın özellikle sete set hücumlarda pozisyon yaratma sıkıntısı çekip, birebir zorlamalarla potaya gitme çabasında olması sadece oyuncuların bireysel performans eksiklikleriyle, form düşüklükleriyle, fizik olarak hazır olmamalarıyla açıklanamaz.
Bu takım belli ki, hücum seti yaratma ve çalıştırma konusunda pek becerikli bir koçun elinde değil.
Bu takımın en önemli hücum silahının rakip savunmaya yerleşmeden hücum edebilmesi olduğunu biliyoruz. Ama rakip savunmaya yerleştiğinde, savunma dengesini bozacak oyunları oynayamayan bir takımın EL’de başarılı olabilmesi mümkün değil. Hızlı hücumu en iyi oynayan Maccabi’nin bile ilk 10-15 saniyede pozisyon bulup şutunu atamadığı zaman, oynadığı onlarca farklı hücum seti var. Zaten onları 2 yıldır EL’nin en iyi takımlarından birisi yapan özellik ellerindeki çok sayıda yetenekli oyuncunun herbirinin hep en verimli olabilecekleri pozisyonda şutunu bulabilmesi, takımın hep bu pozisyonları yaratabilecek hücum portföyü zenginliğini çalışarak yaratabilmiş olmasıdır.
Bence bizim açımızdan şu an en önemli eksiklik tamda bu noktada.
Zaman zaman, takımın penetre edip potaya gitme konusunda eksiklik yaşandığından bahsediliyor zaman zaman ise son yıllardan farklı olarak çok az dış şut kullanıldığından. Aslında hücumdaki iki sorunun da temelindeki sorun, hızlı hücuma çıkılamadığında durarak hücum eden anlayı yatıyor. Topsuz oyunda Ömer Onan dışında kısalar pozisyon bulmak için koşular yapmıyor, Bogdanoviç biraz daha hareketli olsa da Ukiç-Curtis-Emir hep topu bekleyen, topu eline alıp penetre etmeye çabalayan oyuncular. Oysa kısaların Ömer Onan gibi savunmacısını peşine takıp base line dan koşu yapıp, şut pozisyonu için fırsat aramadığı, uzunlarının kısalarla ikili oyunlara girmediği bir düzende penetre etmek, rakip savunmanın dengesini bozmadığı için duvara toslamak anlamına gelir. Penetreyi yapan oyuncunun bitirişinde hem pas hem şut opsiyonu yoksa o penetre kötü bir tercihdir. Ki top elinde olmayan oyuncular bu kadar hareketsiz olunca penetre eden oyuncunun ne uzunlara ne kısalara pasla hücumunu bitirme şansı pek kalmıyor. Takımın EL’deki asist istatistiklerindeki kötü ortalamanın ve yapılan asistlerin bir çoğunda Emir’in harika oyun görüşünün damgası oluşunun en önemli sebebi de budur.
Bu takım, TOP 16’dan ötesini görmek istiyorsa, hücum seti çalışmalı, penetre, dribling, asist yetenekleri olan yaratıcı oyuncularına Ömer Onan’ın topsuz koşularla pozisyon alma becerisini nasıl geliştirdiği örnek olmalı. Uzunlar hücumda sadece arkasını savunmaya yaslayıp, alçak postta top bekleme devirlerinin gerilerde kaldığının farkına varıp, hücumun her saniyesinde hareketli ve ikili oyunların içinde olmaları gerektiğinin farkına varmalı.
Bu noktada kafamızı kurcalayan önemli hadise; Spahija tarzı oyuna set çizerek müdahale etmeyen bir koça sahipken sahada koç gibi davranmaktan ziyade sadece çok yetenekli bir skorer kimliğini kendine uygun gören Ukiç’in bu takımın birinci guardı olması sorunudur.
Takımı değerlendirirken, hücumdaki eksiklere çok vurgu yaptık. Bu takımın savunmada iştahlı ve savaşçı ruhunun takımı üst tura taşıyacak en önemli silahı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Ama bu sezon pota altında boyalı alanı kapatma becerisini gösteren Vidmar’ın savunma yaparken değil her gereksiz pozisyonda faul yapan savurganlığı devam ettiği, Gist’in savunma yapmaktan anladığı şeyin rakibe blok yapmak olduğu, Oğuz ve Kaya’nın güçsüz halleri devam ettiği sürece Top 16’da uzun savunmasında sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz.
Gruptaki rakiplere gelirsek;
2. torbadan gelen PAO için bu sezon önceki sezonlara göre zayıf yorumuna mutlaka rastlayacağız. İnanmayınız; geçen sezon ilk tur maçlarından sonrada benzer yorumlara rastladık ama onlar tüm zamanların en fazla kazananı olan takımlarının kültürü ve en fazla kazanan koçlarının başarısını, EL’nin her daim kendi lehlerine olan hakem tavırlarıyla birleştirip şampiyon olmayı başarmışlardı. Düşük tempolu oyunun Avrupa’daki en başarılı temsilcisi oldukları tartışılmaz bir gerçek. Diamantidis gibi dominant ve her koşulda sakin kalmayı becerebilen bir oyun kurucu sayesinde her maçın her anında oyunun temposunu ve atmosferini kendi istedikleri düzeyde tutmayı başarabiliyorlar. Zaten onlar için başarının anahtarı tam da bu.
Diamantidis’in bu dominant karakterine rağmen, geçen yıl Barcelona deplasmanında henüz ilk periyotta 2. Faulünü alıp oyunun büyük bölümünde sahada yer almamasına rağmen o maçtan rakibi uyuta uyuta final four çıkartmış olmaları, Diamantidis gibi tüm takımın her maçın her anını istedikleri tempoda oynatma becerisini kazanmış olduğunun kanıtıydı. Onları alıştıkları düzeni maça hakim kılmaktan alıkoymak hiç kolay değil. Sadece Diamantidis değil, son 2 yıldır Diamantidis’le oynaya oynaya kendini aşan Nick Calathes, bir basketbol efsanesi Saras ve kısa boyuyla oyunbozan bir savunmacı olan top hırsızlığı konusunda sabıkalı Davis Logan’la çok dominant bir guard rotasyonuna sahipler.
3.torbadan EL’den çok Eurocup’ta görmeye alışkın olduğumuz geçen yılın Eurocup şampiyonu Unics Kazan geldi. Sezonun çıkış yapan ekiplerinden birisi oldukları doğru ama ilk tur gruplarında ligin bu sezon en zayıf iki takımı olan Prokom ve (üzülerek söylüyorum) U.Olimpija vardı. Bir diğer rakibi Galatasaray’ın EL’deki ilk sezonunu oynadığını düşünürsek bu çıkışa övgü düzmek konusunda temkinli davranmak gerekir.
Geçen yılın Eurocup kadrosuna önemli takviyeler yaparak EL’ye giriş yaptılar. Herhalde en önemli hamleleri Domercant gibi ritmini bulduğunda durdurulması çok güç bir hücum silahı olan ve yetenekleri kadar fizik gücüyle de rakip savunmaya zorluk çıkartan çok yönlü ve çok inatçı bir hücum gücünü kadrolarına katmış olmalarıydı. Domercant’ın bu sezon kendileri için çok kıymetli olan Siena deplasmanı galibiyetindeki katkısı müthişti. Onu durdurmak kolay değil.
Kazan’da koç Pashutin’in hücum planı öncelikle iyi bir savunmacı olan ama sayı opsiyonu fazla olmayan Samoylenko’yı topu getiren ve dağıtan oyuncu olarak kullanmak ve birebirde çok başarılı iki Amerikalı kısa Terrell Lydal ve Henry Domercant’la sayı bulmak üzerine kurulu. Domercant potaya yaklaşıp atmayı, Lydal içeriye doğru ilk adımı atıp sonra geriye çekilip şut atmayı daha çok seviyor. Her ikisi de sahadayken çok önemli bir hücum gücüne sahip oluyorlar. Bizim eski dost Lynn Greer bizdeki gibi orada da henüz ritmini bulamamış görünüyor. Yine de onun bir anda maçın seyrini değiştirecek hucüm hamleleri yapacak hücum potansiyelie sahip olduğunu biliyoruz. Kazan 1 ve 2 numaralardaki yetenek zengini oyunculara karşın 3 numarada daha sıradan ama yine de faydalı oyunculara sahip. Kelly McCarty maç içerisinde pek suya sabuna bulaşmaz görünen ama maç sonu istatistiklerine baktığınızda her şeyi biraz yapmış oyuncu olarak göze batar. 4 numarada eski Galatasaray’lı Mike Wilkinson şutör uzun olarak bize ters gelebilecek bir isim, Veremeenko ise hem hücumda pota altı oyunlarını iyi bilen hemde savaşçı kişiliğiyle ribauntlarda etkili olan bir oyuncu. Pivot pozisyonunda blok tehtidi güçlü bir ikilileri var. Jawai geçen yıl Partizan’da bu yıl Kazan’da gördüğümüz kadarıyla fiziğini kullanabildiği ölçüde pota altında etkili olabilen bir oyuncu. Potaya yaklaştırılmadığı sürece sorun yok, Aleksev Savresenko ise 2.15’lik bir oyuncuda olabilecek tüm defolara ve tüm ekstra özelliklere sahip.
Kazan özellikle iki skoreri Lydal ve Domercant’in omuzlarında yükselen bir takım. Özellikle EL’nin en uzak deplasmanında işler kolay olmayacaktır.
4. torbadan gelen rakibimiz için ne öngörülebilir bilmiyorum. Transferin en hareketli takımlarından biriyken yerel liglerinde hem Siena hem Cantu’nun gölgesinde kaldılar, EL’de hiçte beklenen başarıyı gösteremediler. Ama yine de acaba bu geniş ve yetenekli oyunculardan kurulu kadro Top 16’da patlama yapar mı düşüncesini taşımıyor değiliz. Koçları Scariolo’nun hatırı sayılır bir Eurocup kariyeri var ama EL kaderi toplama takımları adam etmeye çalışmak oldu. Gruplarda sadece 4 maç kazandılar, felaket kötü savunma yaptılar. Bir türlü oturmayan hücum düzenleri var. Daha fazla bir şey söylemeyelim. Scariolo bu takımı toparlayabilirse 4. Torbadan bu takımın gelmesine lanet okuruz. Ama zor.
Devamı ...
29 Haziran 2011
2011 UEFA Sıralamasında Fenerbahçe

2009-10 sezonunda 2 puan daha toplasak 5 sıra yükseleceğimizi düşünüp kahroluyorduk, bu sezonu yaşayacağımızı bilsek hiç ses etmezdik. Fenerbahçe 2010-11 sezonunu Avrupa'da sadece 2.42 puan toplayarak kapatabildi. Son sezonlarda aldığımız ortalama puandan düşük bir puan alsak bile 32. sırada bitireceğimiz Avrupa kupaları sıralamasında 41. sıraya geriledik. İstikrarla ikinci torbaya doğru ilerlerken yine üçüncü torbanın alt sınırına geldik. Bu sezon CL'de çeyrek final oynadığımız performansı gösterebilirsek ancak toparlayacağız puanı.
Sıralamadaki yerimiz şöyle:

Yani Avrupa Liginde gruplara kalıp geçen senekine benzer bir performansla gruptan çıksaydık yaklaşık 10.5 puan daha alacaktık. Bu da bizi 29. sıraya taşıyacaktı. Bu sene CL torbalarında 2. torbanın son takımı Marsilya. 24. sıradalar ve 68.8 puanları var. Yani bu sene için bir farkı olmayacaktı ve yine 3. torbaya girecektik. Geçen yılki Young Boys ve PAOK maçlarının acısını ise orta vadede (önümüzdeki 4 yıl) çekeceğiz.
Birinci tehlike CL'de çok zor bir gruba düşmek. Eğer Aragones dönemindeki gibi grubu sonuncu bitirirsek 7 civarı puan alacağız. Bu durumda 5 sene önceki 10.2 puan silinince puanımız düşmüş olacak. Şu anda CL'de 3. torbanın sonuncu takımının 47 puanı var, bizim puanımız 50. Yani düşmeye devam edersek 4. torbaya gidiyoruz. 2 sene sonra çeyrek final yılında alınan 18 puan da silinince bu tehlike çok ciddi olarak ortaya çıkıyor. Yani bu sezon ve önümüzdeki sezonu Avrupa'da düşük puanla kapatma kredimiz yok.
Diğer senaryoya bakıp bu sezon CL'de müthiş bir yıl geçirdiğimizi düşünelim ve çeyrek final oynadığımız sezondaki gibi 18 puan aldığımızı kabul edelim. Bu durumda gelecek seneye 61 puanla başlıyoruz. Yani 30. sıraya çıkıyoruz. Avrupa liglerinde çok büyük sürprizler olmazsa 3. torbada kalmak demek bu. Ondan sonraki sezon yine aynı performansı gösterip 18 puan alsak bile puanımız sabit kalıyor yani yine 2. torbaya çıkamıyoruz. Oysa geçen sezon Avrupa Ligine devam edip 12 puan alsaydık bu sezon CL'de göstereceğimiz iyi puanın ödülünü hemen gelecek sezon alabilecektik. Puanımız 70'in üzerine çıkacaktı ve 2011-12 sezonunda CL'ye katılırsak 2. torba şansımız olacaktı.
Şu andaki duruma bakınca 2. torbaya girmemiz için 3 sezon üst üste çok iyi performans göstermemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Yani 3 sezon üst üste CL'ye katılırsak gruptan çıkmamız gerekiyor. Pek gerçekçi bir hedef olmadı ama aynı puanları gruplarda 3. olup Avrupa Liginde devam ederek de toplayabiliriz. Zaten artık Avrupa'da istikrarlı başarıya sadece puan için ihtiyacımız yok, en büyük beklenti bu.
Young Boys gibi takımlara elenmek görüldüğü gibi sadece olmayan isimlerinden dolayı ciddi bir problem değil. Fenerbahçe'nin Avrupa kupalarındaki şansı orta vadede çok büyük zarara uğradı. Bunu belki başka bir yazıyla anlatmak gerek ama Fenerbahçe'ye lazım olan destansı seriler, mucize şampiyonluklar değil. Young Boys'a elenmeyen, her zaman 2. torba potansiyeli olan, ligin iki devresinde 40 puan barajını istikrarla yakalayan bir takım gerekiyor. Gelen şampiyonluğun sevinciyle efsanevi ilan edilen sezon, 7 sezon sonra Avrupa'da en düşük puan alınan, galibiyet görülmeden kapatılan bir sezondu.
Devamı ...
13 Haziran 2011
Şampiyonluğa doğru

Seri öncesi Fenerbahçe cenahında sıklıkla duyduğumuz tahminler serinin 4-1 bitmesi üzerineydi. Abdi İpekçi'de 1 mağlubiyet, sert deplasman atmosferlerinde kendini kaybetme potansiyeline sahip takım için olasıydı, öyle de oldu...
Neyse ki, final serisinin boyunca yazdığımız gibi iki takım arasındaki kalite farkı Galatasaray açısından daha fazlasını yapmasına müsade etmeyecek ölçüde derin.
Galatasaray'ın takım olarak alışık olmadığı bir düzeye; final serisine ne mental ne de teknik olarak yeteri kadar hazırlanamadan çıkmadığını gördük. Seri boyunca hep en kısır oldukları alanda, hücumda yenilikler denediler, en iyi yapabildikleri şeyin, rakibe baskı yaparak ve çok sert oynayarak rakibin hücumda seti kurmadan önce topu elinde çok fazla tutmasını dolayısıyla kötü top kullanmasını sağlamanın Fenerbahçe gibi önemli bir Euroleague tedrisatından geçmiş bir takım karşısında üst üste bir kaç maçta işe yaramayacağı belliydi. Buna rağmen 3. maçta hem Fenerbahçe'yi bozabildiler hem de kendileri için sıradışı bir şekilde yüksek tempoda oynayarak ve çok atarak kazanmayı başardılar. Aslında seri öncesi Galatasaray cephesinde, 50-60 yıl öncesinin kadrosuna referansla yaratılan "yenilmez armada" temalı motivasyon bugünkü takımın final serisi için yetersiz olan kalite ve deneyim açığını kapatabilecek bir moral etki yaratamazdı. Yine de, Galatasaray'ın Oktay Mahmudi klasiğiyle yaratılan kolay kolay teslim olmayan karakteri Fenerbahçe tarafının dikkat etmesi gerekli en önemli meseleydi.
Galatasaray cephesinin artıları eksileri bi yana serinin kaderini Fenerbahçe tarafı belirliyor. 3. maçtaki dağınıklık, rakibe öldürücü darbenin vurulabileceği anlardaki ürkeklik 4. maçta yaşanmadı. Bu kez oyuncular kader anlarını hem soğukkanlı biçimde hem de yeteneklerine güvenerek oynadılar. 5. maçta bu kez maçı kazandıran soğukkanlılık değil, tamamen kendine güven ve rakibine üstünlüğünü hem tempoyu yükselterek hem her pozisyonda fiziksel temaslarda sertliğe sertlikle karşılık vermekten kaçınmadan hissettiren bir oyun olacaktır. Yüksek tempoda yetenekleri, oyun zekası ve saha görüşü daha iyi olan, daha çabuk düşünüp, rakibin dengesini bozup pozisyon yaratma becerisi daha yüksek olan takım kazanacaktır.
Seri öncesinde ve seri boyunca bazen maçlar sırasında da bol bol Spahija'yı ve özellikle de Ukiç'i eleştirdik ama tüm takımın hakkını da verelim, sezon başından bu yana yaşanan sakatlıklara rağmen verdikleri mücadeleye saygı duyalım. Önce Spahija'dan başlamalı. O elinde taktik tahtasıyla her pozisyonda adeta takımın oyun kurucusu gibi eli sahada olan bir hoca değil ondan bir Pini Gershon veya Pesiç performansı beklemek anlamsız. Takım 2 pozisyonda istediklerini yapamadığında takıma müdahale edip, tüm insiyatifi eline alarak istediği seti takıma mutlaka oynatacak bir hoca değil. Klasik Yugoslav disiplinine sahip ama çok kez sert olmasına rağmen her an müdahaleci değil. Molalarının bir çoğunda taktik tahtasını eline bile almaz, özellikle savunmada gevşemeye ya da rakip savunmanın dengesi bozulmadan atılan şutlara kızar ama kriz anlarında çok kez oyuncularına güvenir, takıma krize siz soktunuz siz çıkarın gibi bir tavırla yaklaşır takıma. Sezon başından bu yana takıma aşıladığı kendine güven önemli, bu takım Barcelona, Olimpiakos deplasmanlarında hiç paniklemeden kazanırken Spahija'nın takım üzerinde yarattığı pozitif etkilerin rolü büyüktü. Ama bizler maçları seyrederken eğer işler kötüye gidiyorsa örneğin bir Pini Gershon görmek istiyoruz. Örneğin takım üst üste 5 hücumdan boş döndüğünde koç molayı aldığında sazı eline alsın, öyle bir hücum çizsinki mola sonrası ilk hücum sayıya dönsün, rahat bir nefes alalım diye düşünüyor oysa Spahija'nın tarzı bu değil onun müdahalesi daha çok oyuncularını kendine getirip, yenilemek ve maçı çevirecek iradeyi onların göstermesini beklemek oluyor. Koçun tarzı bu, alışmak lazım.
Takımın koçuyla birlikte beklentilerin en fazla yoğunlaştığı elemanı kuşkusuz 1. guardıdır. Transferiyle ilgili girişimi duyduğumuzda "doğru iş" yapılıyor demiştik. Hala da öyle düşünüyoruz. EL seviyesinde TOP 8'ler de oynayacak guard sayısı çok fazla değil, olanları da kadroya katabilmek eğer oyuncunun hocasıyla, takımla bir sorunu yoksa veya takımı bütçe kısıtlamasına gitmezse pek olanaklı olmuyor. Ukiç'ten daha yeteneklisini bulabilmek zor ama Ukiç'in bu seviyede bir takımın 1. guardı olmak konusundaki sıkıntıları yetenekleri değil. Onun en belirgin defosu, takım kötü giderken moralini, inancını yitiriyor oluşu. Ellerini iki yana açıp Spahija'ya dert yanmaya, sahada olup biteni şikayet etmeye başlıyorsa eğer tehlike var demektir. Oysa çok kez gördük ki, en zor maçlarda bile hem kendini hem de takımını tamir etme yeteneğine sahip, yeter ki iradesini sahaya koyabilsin. Haksızlık etmek istemem guard biraz da kışlada asker için söylendiği gibi olmalıdır, hani asker üşümez, yorulmaz, acıkmaz falan denir ya point guard için maç içerisinde bozulmaz, başı öne eğilmez, morali düşmez demek istemiyorum ama Ukiç çok kez zor zamanlarda, takım dağılmışken gözlerinden ateş fışkıran bir guard dolayısıyla bir lider olamıyor. Oysa, sezon boyunca bazı maçlarda bileğindeki sakatlık yüzünden maç boyunca acıdan dişlerini sıkarak oynamak zorunda kalışına şahitlik ettik, savaşçı ve fedakar ruhunu biliyoruz. Belki de ne geçen sezon ne de bu sezon arkasında onu gerçek anlamda dinlendirecek bir yedeğinin olmaması da Roko'yu olumsuz yönde etkiliyor. Kader anlarında fiziksel anlamda yorgun ve tükenmiş halde sahada oluyor.
Şimdi 1. guarda laflar söyleyip Saras'ı es geçmek olmaz. Olmuyor, ne yapsa olmuyor, kariyeri boyunca hep en zor işleri yaptı ama artık yorulan vücut kafasındaki delice işleri yapmasına izin vermiyor. Neyse ki hem Ukiç hem de Saras kötüyken sahada takımın aklı olabilen ve takım arkadaşlarının bir kaç salise sonra yapacağı hareketi önceden sezip topu rakip savunmanın ölü bölgesine indirme becerisine sahip Emir git gide gelişiyor, o sahadayken takım sete set hücumda boş yere paslaşmak yerine rakip savunmanın dengesini bozacak penetreleri, ikili oyunları oynayabiliyor.
Toplu değerlendirmeyi şampiyonluk sonrası yaparız ama takım savunması açısından bir noktayı es geçmemek lazım. Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi yenebilmesi ancak sıradışı işlerin olduğu bir maçta gerçekleşebiliyor, 3. maçta böyle oldu. Galatasaray bu sezon ilk kez 80 küsür sayı yemesine rağmen galip geldi. Oysa 4. maçta Galatasaray'ın 48. sayısını bulduktan sonra ki 5 dakikaya bakın, rakip sadece faul çzigisinden 1 sayı buluyor. 3. maçın aksine Galatasaray kısaları bire birde rakibini geçince boş pozisyon bulamıyor, Fenerbahçe takım savunmasının farkına varmış halde. Uzunlar ortayı kapatabiliyor, bire bir değil takım olarak hücum etmek zorunda kalan Galatasaray alışık olmadığı zorlukta bir savunma yardımlaşması karşısında hiç bir şey üretemiyor.
Fenerbahçe'yi bu sezon başarılı kılan en önemli taktik etken devreye giriyor, savunmada yardımlaşma üst düzeye çıkıyor ve savunmada sinir bozucu sayılar yemeyen Fenerbahçe hücumda saçmalamadan, doğru şutu yaratarak oynayıp kazanıyor. Sezon boyunca bu takımın dengesi defalarca bozuldu, sakatlıklar sezon boyunca hocanın kafasındaki planları alt üst etti. Sezonun belki de en kritik dönemi olan, EL TOP 16'sındaki son 3 maçın oynandığı dönemde takım kadrosundaki 3-4 oyuncu kadrodaki gençler ve altyapı oyuncularıyla antrenman yaparak maçlara hazırlandı. Sezonun önemli bölümünde takımın yarıya yakını sakatlıklar sebebiyle doğru dürüst antrenman yapamadı. Tüm bunlara rağmen bu takım yarın lig şampiyonluğunu kazanmak üzere sahada olacak.
Devamı ...
31 Mayıs 2011
Geçen Sezona Göre Oyuncuların ve Takımın
Performansı

Geçen gün Fenerbahçe'nin 2010-11 sezonundaki tüm istatistiklerini verip kendi aramızda yaptığımız puanlar sonucu oyuncuların nasıl bir performans gösterdiğini bir grafikle anlatmıştık. Bu verileri analiz etmek, hem bu sene yapılan ve yapılmayanları anlamak için hem şampiyonluğun nasıl kazanıldığını görmek için hem de gelecek senelerde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine ışık tutması için faydalı olacaktır. Pek sürpriz olmamıştır fakat grafikte de görüldüğü gibi bu sezon ligde en iyi performans gösteren oyuncular Alex, Volkan, Gökhan olmuş.
Önce devre arasında yaptığımız bir değerlendirme ile başlayalım. Devre arasında oyuncuların performansını değerlendirirken 18'de 17'nin ilk maçı olan Sivasspor maçını örnek verip aşağıdaki analizi yapmışız:
Takımın durumunu geçen sene ile karşılaştırınca oyuncuların bireysel performanslarında yükseliş olduğunu söylemek mümkün. Buna rağmen takım daha dağınık. En büyük sorun tempoyu kontrol edememe sorunu. Geçen sene bireysel performanslar üst düzey olmasa da maçı kontrol yeteneğiyle galibiyet serileri yakalanmıştı. Bu sene kurulan kadroya oranla zayıf bir kadro, ligi daha uzun süre götürebilmişti. Bu sene ise rakipler daha istikrarlı ve Volkan, Gökhan, Alex gibi oyuncuların bireysel performansları üst düzey olmasına rağmen takımın organizasyonunda sorun var. Aslında son Sivasspor maçı geçen sene ilk yarı oynanan maçlara çok benziyordu; topa hükmeden, gerektiğinde önde baskı yapan, rakibe pozisyon vermeyen fakat çok da pozisyon bulamayan futbol bir anlayışı. Ligin ikinci yarısında bir sol bek takviyesi ile bu şekilde maç kazanmayı oyun karakteri yapabilen bir takım ligi sonuna kadar idare edebilir. Tabii artık krediler hemen hemen tükendi, birkaç tane "sürpriz" puan kaybı ile lig de bitecek, en büyük tehlike bu.Belki sol bek takviyesi gelmedi fakat Andre Santos kendine geldi ve hiç puan kaybedilmeyince tükenen krediden daha fazla yemeyip şampiyon olduk. İstatistiklerde performans ölçmek için kullandığımız puanlamalar bizim blog yazarlarının her maç sonrası 10 üzerinden verdiği puanlarla hesaplanıyor. Geçenlerde "böyle bir sezonda bile Alex'in 7.56 ile bitirmesi az değil mi?" diye bir soru aldık haklı olarak. Alex'in ilk yarının ilk 10 haftasında oyundan erken alınması ortalamasının düşmesinde bir etken. Ayrıca mesela Galatasaray deplasmanı gibi kahramanlaşmasıyla hatırladığımız maçlarda 70 dakika topa hükmedemeden, neredeyse mahkum oynayan takımda Alex'in 20 dakikalık bir performansı için 10 üzerinden 10 puan alması da mümkün olmuyor. Biz o maçı Alex'le hatırlayacağız senelerce ama genel olarak 90 dakikada eşit olarak oynadığı oyunu puanlıyoruz performans için. Böyle düşününce bu ortalamanın 33 maç oynayan bir oyuncu için müthiş olduğunu söylemem gerek. Ligin devre arasında bu ortalama puanları kullanarak geçen sene ve bu sene aynı bölgelerde oynayan oyuncuların performansını karşılaştırmıştık. Bunu sezonun geneli için de yapalım.

Lacivert kolonlar oyuncunun geçen seneki performansını gösteriyor, sarılar ise bu sezonki. Bilica/Yobo gibi iki ismin olduğu kolonlarda ilk 11'de oynayan oyuncu değişmiş oluyor ve geçen seneki oyuncunun performansı ile karşılaştırılıyor. En fazla süre alan oyunculara bakınca geçen yıla göre Bilica Yobo ile, Özer Stoch ile Güiza da Niang ile değişmiş. Diğer oyuncular aynı bölgelerinde devam etmiş. Bölge bölge analiz edersek:
1. Kaleci ve beklerin performansında artış var. Volkan ve Gökhan geçen seneye göre çok daha istikrarlı oynadılar. Volkan klasik saçma sapan gollerinden yemedi, Gökhan da daha az sakatlık sorunuyla oynadı. Andre Santos'un ilk yarı felaket bir ortalaması olmasına rağmen ikinci devredeki performansıyla geçen seneden daha faydalı olduğu söylenebilir. Ayrıca geçen sene sol açıkta daha fazla görev almıştı.
2. Stoperler: Lugano'nun performansında özellikle ilk haftalardaki dağınıklığı ve bir sezonda gördüğü 10 sarı, 1 kırmızı kart nedeniyle düşüş var. Geçen sezon kart derdinden kurtuldu sanmıştık, normale döndü. Yobo'nun Bilica'ya göre daha dengeli, daha istikrarlı olduğunu zaten biliyorduk. Aslında Bilica ile aralarında daha büyük bir fark da olabilirdi fakat Bilica'nın ortalaması cezası nedeniyle puan kaybedilen maçlarda oynamadığı için yapay olarak biraz yüksek. Genel olarak değerlendirilince bu sezon ortalamaları defans oyuncuları için çok iyi.
3. Kanatlardan yine müthiş bir katkı aldığımız söylenemez. Mehmet Topuz'un ise 34 maçın 34'ünde de oynayan, Süper Lig'de en fazla süre alan oyuncu olduğu düşünülürse bu ortalaması aslında yüksek. Bu sezon geçen sezona göre direkt gol katkısı da (asistler yoluyla) daha fazlaydı. Sezonun büyük bölümünde önemli bir katkısı olmayan ve uzun bir ara düzenli oynayamayan Stoch'un ortalaması beklentilerimizin altında kaldı ama son haftalarda müthiş sorumluluk alıp gelecek sezon için iyi işaretler verdi. Mehmet Topuz da geçen sezonu tamamen etkisiz geçirip son 8 haftada yükselişe geçmişti. Stoch da gelecek sezon onun gibi devam ederse kanatların performansı istikrarlı olarak artacaktır.
4. Orta saha: Emre geçen sezon birçok maçta takımın en iyi oyuncusuydu. Daha simetrik oynanan sistemde kendisine daha fazla orta saha işi yükleniyordu ve o işleri yaparak takımın en iyi oyuncusu oluyordu. Bu sezon da ortalamanın üzerinde, istikrarlı bir performansla oynadı. Yine de katkısı belki de sistem icabı geçen seneki kadar değil. En büyük sıkıntısı pasörlük işi kendisine verildiğinde bunu becerememesi ve hücuma katkısının sınırlı kalması. Cristian geçen sezonun ilk devresinde iyi oynuyorken onda ikinci devrede başlayan düşüş devam etti. Neleri yapamadığını çok uzun anlatmaya gerek yok. Performansı ciddi olarak düştü ve bu sezon üç dört maç hariç hep vasat veya kötüydü.
5. Hücumcular: Bu sezonu geçen sezondan ayıran en büyük fark, sarı ve lacivert arasındaki uçurumdan da görüleceği gibi Alex ve Niang. Güiza'nın müthiş gol kaçırma yeteneği takımın da verimini ve moralini düşürüyordu. Niang sezonun tümünde iyi olmasa bile sahada varlığı bile takımın performansını arttırmaya yetti. Belki de en önemlisi, Alex'in gerçek değerini ortaya çıkarması oldu. Kaptan'ı çok anlattık, bu sezon neler yaptığını bir kere daha anlatmaya gerek yok.
6. Yedekler: En fazla süre bulan yedek oyuncular da geçen seneye oranla genel olarak daha iyiler. Kazım, Önder gibi kötü futbolculardan kurtulmak ve kadroyu daha alternatifli oluşturmak bu sezonun en önemli artılarındandı. Semih'in ilk 11'de başlayıp hatta sonradan girip çok kötü oynadığı maçlar da oldu fakat genel performansına bakmadan attığı 10 golün ne kadar önemli olduğunu söylemek gerek.
Yukarıya kopyaladığım devre arası analizini aynen buraya da sezon analizi olarak kopyalasam çok sırıtmaz sanırım. Aykut Hoca oyunculardan kişisel performans olarak daha fazla verim aldı. Birçok oyuncu daha istikrarlıydı. Takımın oturması biraz uzun sürdü fakat her bölgedeki sorun çözülünce ve geçen seneki gibi kritik sakatlıklar yaşanmayınca takım, takım gibi oynamaya başladı. Böyle olunca Alex'in, Gökhan'ın, Volkan'ın, Niang'ın kişisel performansları da direkt gol ve puan olarak dönmeye başladı.
Devamı ...
25 Mayıs 2011
Geri Dönün

Dün Efes maçının başlarında sanki futbol takımının şampiyonluğunun yarattığı rehavet ortamının etkileri var gibiydi. Beklmediğimiz bir tutukluk değildi bu. Uzun süredir takım ritmini kaybetmiş, sezon boyunca ortaya koyduğu iş disiplininden uzaklaşmış, dağınık ve rahat oyunlarla sonuca gitmeye çalışan bir görüntü içerisinde, savunma yeteneklerini ve kazanma arzusunu agresif bir görüntüyle sahaya yansıtmaktan uzak, kadro kalitesi ve deneyimi sayesinde maç kazanan bir takım vardı bir süredir.
Bu sezonki karakterini Euroleague umutlarının yanında bırakıp lige dönmüş bir görüntü zaten çiziliyordu.
Üst üste gelen sakatlıklar ve yoğun maç programının yarattığı fiziksel düşüşünde etkileriyle haklı olarak vites küçültülüp, aktif bir dinlenme sürecine geçilmiş gibiydi. Garipsememek lazım, oldukça yoğun ve gerilimli bir sezonu beklenmedik ölçüde can yakıcı, moral bozucu sakatlıklara rağmen hakkını vererek yaşadılar. Ligde play off'lar öncesinde biraz sakinleşip, rahatlamak doğruydu.
Dün, maçın başlarında halen yarı final ve final serilerinin gereği olan kazanma arzusu ve agresiflikten uzak bir görüntü çizildi, aslında skorda erken geri düşüş böyle bir tablonun ters yüz edilip, Fenerbahçe'nin kendi kimliğine dönüş sinyallerini vermeye başlaması için belki de gerekliydi. Öyle de oldu Fenerbahçe ancak fark açılmaya başlayınca ısrarla hücum özellikleri ve çemberden topu geçirme becerileri üst düzeyde olan 2 uzunu üzerinden hücum eden Efes karşısında sertleşmeye başladı. Takım savunmasında yardımlaşması ve konsantrasyonu çok iyi görünen rakibi karşısında tempoyu arttırma silahını kullanıp, Tomas'ın agresif penetreleriyle karşısındaki savunma duvarı delmeye cüret etti. Rakocevic'in oyuna girmesiyle birlikte bir süredir alamet-i farikası olan 1 e 1 savunmasında düşüş olan Ömer aslına dönüp, rakibini savunmasıyla boğmaya, takımını ateşlemeye kaldığı yerden devam etti.
Dün maç kazanılıp final için 2-0'la öne geçilerek dev bir adım atıldı, belki de finale çıkmak beklediğimizden kolay olacak. Hatta finalde karşılaşılacak takım, hakikaten bir Efes değil. Ama yine de tehlike sinyalleri yok değil.
Bir kere takımda genel anlamda bir yumuşama var, bu sezon yaşanan sakatlıklar sadece maçlara değil antrenmanlara da hep eksik çıkmayı beraberinde getirdi. Bu çok önemli bir handikap. Takımı biz sadece maçları oynarken görüyoruz ama takımın neredeyse tamamı sezon boyunca çoğu idmanı kaçıracak derecede sakattı. Dün sahanın en iyilerinden olan Tomas'ın ne kadar zorlandığını sık sık kenara gelip tedavi edildiğini gördük. Kaya'nın, Ömer'in, Saras'ın, Ukiç'in, Kinsey'in sezon boyunca sakatlıklarına rağmen tam anlamıyla kendilerine toparlayamadan oynamak zorunda kaldıklarını gördük, doğal olarak bu durum şu anki fiziksel yetersizlikleri doğurdu.
Sezon boyunca ritmini bulacaklar dediğimiz oyuncular halen belli bir standartı yakalayamadılar. Lavrinovic halen yok, Tomas gibi hücumda kavga ederek oynamaya çalışan bir adam ağır işleri yapıyor ama tam anlamıyla ritmini bulduğunu söylemek zor. Kinsey'in sürekli sakatlığı tam bir baş ağrısı, Ömer'in savunmada düşük vitese geçtiği zamanlarda ondan başka ön alanda baskı yapacak oyuncu kalmıyor, Emir artık bu takımın skor lideri olabilmeli ama bazen hiç yok.
Ve Ukiç; Spahija ile birlikte önemli bir değişim geçirip bir lider gibi oynayabildiğinden, tempoyu ayarlayıp, oyunun kaderini çizme iradesini göstermeye başlayabildiğinden bahsediyorduk ama kötü başlayan maçlarda morali bozulup, oyundan düşen ilk oyuncu olması düşündürücü. O takımın birinci guardı ama işleri düzeltmeye soyunmuyor,işler düzelince o da iyi oynamaya başlıyor.
Dün Saras'lı takım tempoyu yükseltip, momentumu ele geçirirken Ukiç oyuna her girdiğinde garip bir kendine güvensizlikle tempoyu Efes'in belirlemesine izin verdi. Yeteneklerinden şüphemiz yok zaten maç sonunda rakibe son darbe vurulurken onun neler yaptığını gördük ama o bölümde takımın ihtiyacı olan tempoyu o deği Saras hayata geçiriyordu.
Uzunların savunmada adeta dökülüyor olması da başka bir sorun. Oğuz hala ham. Lavrinovic henüz iyi niyetin ötesine geçebilmiş değil, Kinsey sakat olmasa kadroda yer alamayacak olan May kader anlarında pota altında rakibe gözdağı veren isim oluyor.
Tüm bunlara rağmen, Spahija hamlaşan takımı molalarda toparlamaya çalışıyor, Saras önce tempo ve agresiflikle uyuyan takımı uyandırıyor sonrasında takım 4 kısaya dönünce karşısında 2 uzunla oynayan takımın dip çizgileri boş bırakmasını fırsat bilip hücumda topları oraya indirip rakibi çökertiyor, karşısında Rakoçeviç'i gören Ömer sahaların kralı hücumcular değil savunmacılardır diyerek kendine geliyor, May çok değerli ekstra katkılar veriyor, Tomas duvar deler gibi hücum ediyor ve Ukiç son anda sahneye çıkıp herşeyi bitiriyor.
Fenerbahçe bu ligin en iyi, en kaliteli ve kazanmayı en iyi bilen ekibi.
Tek ihtiyacı olan tekrar dirilip, sezon başındaki görüntüsüne ve karakterine geri dönmesi.
Devamı ...
18 Mayıs 2011
Fenerbahçe İkinci Devrede Nasıl Böyle Açıldı?

Son haftalara girilince iyice sapıtan futbol kamuoyunun son zamanlarda sorduğu sorulardan. İşin komik tarafı bu soruyu imalı bir şekilde Fenerbahçe'yi suçlamak için soruyor olmaları. Fenerbahçe ikinci devrede Trabzonspor'u kendi sahasında, Beşiktaş ve Galatasaray'ı deplasmanda mağlup etmişken ligdeki diğer takımları yenmesinin çok olağanüstü bir durum olduğunu düşünüyorlar. Üstelik hakkında konuştukları futbol oyununu bilmedikleri, ligi takip etmedikleri ve bu cehaletlerinden cesaretlenerek saçmaladıkları çok belli.
Haftada bir bu müthiş tespiti yapan Trabzonsporlu komploculara şunu sormak lazım sanırım: Geçen sene 9 kere kaybedip, 9 kere berabere kalan Trabzonspor ne oldu da 57 puandan 82 puan alabilecek duruma geldi? Doğru düzgün transfer bile yapılmamışken bu iş nasıl oldu? Verecekleri cevap basittir, kadro istikrarı korundu, hocaya güvenildi, çok çalışıldı, Burak, Selçuk gibi oyuncular üst düzeyde verim verdi. Tebrikler, anlaşılabilir bir cevap. Peki 2 ayda kadronun toparlanacağına inanıyorsun da Niang takviyeli Fenerbahçe'nin ikinci devre öncesindeki 1 ayda toparlanacağına neden inanamıyorsun o zaman? Önce bu sezonun nasıl geliştiğini, neler yaşandığını bir düşün.
Fenerbahçe zaten geçen sene de şampiyonluğa oynadı. 2 kez galibiyet serisi yakalamış, ilk devrede Bilica, ikinci devrede Lugano'nun uzun sakatlığında defansı toparlayamayınca dağıtılan puanlarla şampiyonluğu kaybetmiştik. Takımın kilit oyuncularından hiçbiri gitmedi, üzerine Niang, Dia, Stoch ve en önemlisi Yobo kadroya katıldı. Bu oyuncuların geçen seneki alternatifsizliğe çözüm olmadığını söylemek için futbol cahili olmak gerek. İlk yarıda kaybedilen puanların sebebi 4-3-3 denemeleri, Alexsiz kadro denemeleri, yeni transferlerle yeni bir kurgu yaratma isteği ve her hafta değişen sistemle takımın bir türlü kendini bulamamasıydı. Alex, sakatlık ve ceza sorunu yaşamamasına rağmen ligin ilk yarısında 1200 dakika süre bulmuşken ligin ikinci yarısında son maçla birlikte 1510 dakika süre bulmuş olacak. Bu bile ikinci devrede yakalanan istikrarın göstergesi. Zaten Fenerbahçe'nin ikinci yarısında oynadığı kadro ezbere yazılıyor. Tek değişiklik sakatlıklar dolayısıyla Selçuk-Cristian, Dia-Stoch oldu.
Ayrıca Fenerbahçe ligin ikinci devresinde sakatlık sorunu da yaşamadı. Sezonun kilit oyuncuları Alex, Lugano, Gökhan, Yobo, Mehmet ikinci devrede çok az maç kaçırdılar. Tek sakatlık sorunu Niang'la oldu fakat Semih'in 8 asist, 10 gollük bir oyunu var bu sene. Niang'ın sakatlığını minimum hasarla atlattı Fenerbahçe. İlk devrede hiç verim alınamayan Andre Santos, düzenli forma bulmaya başlayınca kendine geldi. Gökhan, Volkan ve Alex de belki de en iyi sezonlarını geçiriyorlar. Bu çok da şaşırılacak bir gerçek değil. En az oynayanı 4 senedir Fenerbahçe'de. Takımın iskeleti iki senedir bir arada oynuyor, en az 80 maça birlikte çıktılar. Aykut Hoca sistemi ve kurguyu oturtunca bu kadrodunun Türkiye'de birkaç kere tökezlemek dışında puan kaybetmesi asıl anormal olan. Önüne gelene yenilen Kayserispor'un ligde hâlâ 6. sırada kalabildiği bir ligden bahsediyoruz, lig altıncısının Liverpool olduğu bir ligden değil.
Maçlar oynanmadan yorum yapılsa anlaşılabilir. Ligin ikinci devresi başlamadan "Aykut Hoca Fenerbahçe'yi toparlayamaz" diyenlere şaşırmıyorum, aynı yanılgıya ben de düştüm. Elimizde veriler vardı ve bir şey iddia ediyorduk. Fenerbaçe'nin ikinci yarıda oynadığı oyun ve takımın sistemi bizi açıkça haksız çıkardı. Maçlar oynandıktan sonra değişimi, gelişimi yorumlamak çok daha kolay. Oysa inanılmaz bir cahil cesareti ile gözün gördüğünü bile inkar edebiliyorlar. Fenerbahçe sistemler denemeyi bırakıp bir sistemi oturtunca, Alex verimsiz geçen maçlarda tek suçlu ilan edilip oyundan alınmayınca, Andre Santos, Stoch gibi oyunculara yeniden güven kazandırılınca Fenerbahçe toparlandı. Aykut Hoca coşkulu ve istekli bir takım yarattı. İstikrarlı kadro sayesinde eksikler en az seviyeye indirildi. Fenerbahçe oynadığı tüm maçlarda rakibinin en az iki katı fazla isabetli pasla oynuyor. Topa hakim olan, gerektiğinde önde basan, Alex sayesinde çok yüksek verimle hücum yapan bir takım kuruldu. Kritik bölgelerde ciddi sakatlık sorunu da yaşanmayınca alması gereken puanı aldı Fenerbahçe. Bunu "Fenerbahçe nasıl birden bire 17'de 16 galibiyet alan takım oluverdi, anlayana!!!!!!" diye yorumlamak için sezon başından beri 2 tane bile maç izlememiş olmak gerekiyor ya da izlediğini anlamamak.
Devamı ...
5 Mayıs 2011
Karabükspor Maçının Kilidi Forvet ve Zemin

Geçen hafta Ankaragücü-Karabükspor maçının oynanması iyi oldu. Önümüzdeki iki hafta oynayacağımız rakibi de görmüş olduk. (Bundan da komplo çıkarmayı beceren olur mu acaba?) Bu hafta Karabükspor'u nasıl motive edeceklerini şaşıracaklar. Muhtemelen sağlam defansla beraberliği kurtarmak üzerine bir motivasyon sağlamaya çalışırlar. Karabükspor'un çok da farklı bir sistemi olmadığı için bu konuda zorlanmazlar. Karabükspor'un gol yediği zaman rakip üzerinde baskı kurabilecek bir kadrosu yok, gol yerlerse de neden beraberliği yakalamak için saldırmadıkları sorgulanır ve suçlanırlar. Bütün sezon nasıl oynadığını bildiğimiz ve geçen hafta benzer bir performansını izlediğimiz Karabükspor'a bakarsak maçın nasıl şekilleneceğini anlamak zor değil.
Elbette maç içinde kartlar, sakatlıklar, sürpriz hatalar ve hakemler maçın şeklini her saniyede değiştirebiliyor. Yine de maç başlamadan takımların sahada uygulamaya çalışacağı planı tahmin etmek zor değil. Basın yaklaşık bir aydır bu maç için Emenike ismi üzerinde duruyor. Sarı kart sınırında olduğundan Ankaragücü maçında oynatılmaması telkinleri bile verildi. İlk maçta Yobo kendisine yetişemeyince Fenerbahçe'ye gol attığından en büyük ümitleri Emenike. Ankaragücü maçında ise gördük ki Karabük'ün hücum organizasyonu Emenike çıktıktan sonra daha derli topluydu.
Sezon başından beri Emenike'nin kuvveti ve hızı üzerine oyun planı geliştiren Karabük iyice kopuk bir takım olmuş. İkinci forvet İlhan Parlak bile çoğu zaman defansif orta saha gibi. Sürekli topun arkasında ve önde baskı yapmak yerine kendi ceza alanları önünde takım halinde defans yapıyorlar. Bursaspor maçı gibi bir maç olabilir fakat bu açıdan birkaç avantajımız var. Birincisi, Ankaragücü karşısındaki Karabük pres yapmayı beceremeyen bir takım. Özellikle karşı yarı alanda baskı yapamıyorlar. Topu ileriye taşımak rakipleri için rahat bir oluyor. Topa hakim olup bol pasla oynamayı seven Fenerbahçe için ciddi bir avantaj bu. İkincisi, Karabük defansının sağlam olmaması ve çok fazla hata yapmaları. Niang bu haftaya güçlü girebilirse stoperlerle gireceği bütün ikili mücadelelerde ayakta kalıp topu kaleye doğru taşıyabilir (İdmanı tamamlayamamış dün). Semih oynayacaksa son haftalardaki formunu kesinlikle arttırması gerek. Forvetin ne kadar sağlam ve güçlü olacağı bu maçın kilidi olabilir. (İstemeyerek not: Semih'in fizik durumuna göre maça Güiza bile başlanabilir ve Semih son bölümde kullanılır.)
Böyle bir anlayışla oynayan Karabük'ün hücum planı tabii ki kapılan toplarla yapılan kontra ataklara dayanıyor. Sadece Emenike ile değil, rakip defansı sayıca az yakaladıklarında 3-4 oyuncu ile çok hızlı çıkıp bir anda ceza alanı önünde üçe iki, dörte üç pozisyonlar yaratabiliyorlar. İBB maçındaki oyun anlayışı ile sahaya çıkıp ileride sürekli baskı yapacağımız düşünülürse bu hücum anlayışı bize ters gelebilir. O yüzden bu maçta beklerimizin defansif görevlerini daha ön plana alarak oynamaları olası. Özellikle bir bek çıktığında diğerinin stoperlere yakın bir pozisyon alıp bekleyeceğini görebiliriz.
Forvetin ayakta kalabilmesi ne kadar önemliyse orta saha ve kanatların kaleye yaklaşması da o kadar önemli. Bu kadar kalabalık defans yapan bir takıma karşı yine Stoch maçı çevirebilir. Alex'in performansı da oynadığı bölge çok kalabalık olacağından önemli. Onun için daha büyük sorun stadın zemini olacak. Bucaspor maçında zeminden şikayet edip ilk devredeki durgunluğunu ona bağlamıştı. Karabük'te daha iyi bir zemin olmayacak muhtemelen. Karabük'ün oyun yapısı ve kadrosuna bakınca rakibini yarı sahasına hapsedip yoğun bir baskı uygulaması zor. Bu yüzden geçen hafta olduğu gibi golü erken bulursak ciddi bir avantaj elde ederiz. İki farkı bulduğumuzda ise maç büyük ihtimalle biter. Geçen haftaki Ankaragücü maçında kalecilerinin birkaç tane fantastik kurtarış yaptığını da eklemek lazım.
Türkiye'nin dörtte üçü Karabük'e gaz verme derdinde ve çok ümitliler ama son maçlarından anladığımız kadarıyla gelecek hafta oynayacağımız Ankaragücü daha derli toplu bir takım ve daha tehlikeliler. Bir de bu sene bizi iki kez mağlup ettiler.
Devamı ...
4 Mayıs 2011
Alex'li 4-3-3

Fenerbahçe'nin bu sezon maçın son 15 dakikasına önde girdiğinde uyguladığı bir 4-3-3 var. Maça başlanılan 4-2-3-1'in en önde oynayan oyuncusu sağ kanada geçiyor, Mehmet Topuz orta sahada sağ iç, Emre sol iç oynamaya başlıyor, Alex en öndeki oyuncu oluyor. Son kısmına önde girilen maçlarda orta sahaya bir tane fazla oyuncu koyup top rakipteyken 4-5-1 ile savunma yapmak için kullanıyoruz büyük ihtimalle. Büyükşehir Belediye maçında ise ilginç bir şey oldu ve ikinci yarıya bu şekilde başladık ve bütün yarıyı bu taktikle oynadık.
Önce takımın aldığı düzeni gösterelim. Bu sistemle oynarken defans düzenine yerleşen takım tepeden şöyle görünüyor. 4-5-1 düzenine geçip top kazanılmaya çalışılıyor. (Defanslar gri, orta saha üçlüsü lacivert, forvet üçlüsü sarıyla gösteriliyor).

Top kazanıldığında ise şöyle bir diziliş oluyor.

Aslında burada vurgulanması gereken nokta bu dizilişin Büyükşehir Belediye maçında tüm yarı oynanması ve 70. dakikada Caner ve Güiza girdikten sonra bile değişmemesi. Yani Güiza girdikten sonra Semih'in ikinci yarı pozisyonunda, sağ açıkta, oynamaya devam etti. Böyle bir taktikle takımın defansif gücünün arttığı doğru. Aşağıdaki gibi rakibin defansından topla çıktığı durumlarda kanatlardan gelen rakibi karşılayan oyuncu o kanada yakın oynayan orta saha oyuncusu oluyor. Burada soldan çıkan rakibi Mehmet Topuz karşılıyor.

Fakat son 10 dakikada skoru korumak için böyle oynamakla tüm yarıyı böyle oynamak arasında bir fark ortaya çıkıyor. Fenerbahçe 2-0 önde olduğu için kendi sahasında tüm yarıyı topu rakibe verip gelmesini bekleyerek oynayacak değil. Gol yememeyi garantilemek isterken bir gol daha arıyor ve paslı oyununa devam ediyor. Böyle olunca ortadaki üçlü tıpkı ilk yarıdaki gibi prese devam ediyor. Bu maçın ikinci yarısında birçok pozisyonda orta sahadan iki oyuncu aynı anda topa baskı yapmak için ileri çıktı. En uçtaki oyuncu ile aralarında başka oyuncu da kalmayınca oyun kuruculuk rolü de orta saha üçlüsünden ileri çıkan bu iki oyuncuya kalıyor. Böyle bir durumda top kaptırıldığında ise rakip atağı orta sahada oluşan boşluk nedeniyle çok hızlı gelişebiliyor. Aslında uyumlu bir takımla bu sorun giderilebilir. Örneğin aşağıdaki karede verdiğimiz en ciddi pozisyon var. Emre ve Mehmet aynı anda baskıya çıkıp topun ilerisinde kaldıkları için orta sahada büyük bir boşluk oluşuyor. Semih tehlikeyi sezip koşmaya başlıyor fakat birincisi defansif sezgilerinin zayıflığı nedeniyle geç kalması, ikincisi bir kanat oyuncusuna göre çok yavaş olması nedeniyle rakibine yetişemiyor.

Başka bir sorun da Alex'in en uçta oynayan oyuncu olduğunda veriminin düşmesi. Alex'i yıllardır tanıyoruz. En verimli olduğu pozisyon forvet arkasında, ceza alanına yakın topla buluşmaya elverişli olduğu pozisyon. Öndeki forvet oynamak için yavaş. Zaten Alex'in forvet koşuları da tipik bir bitirici forvetin yaptığı koşulardan değil. O, rakibi sürükleyip alan yaratmak değil, yaratılan boş alanları kullanmak için yaratılmış bir futbol dehası. Rıdvan'ın da söylediği gibi attığı kafa gollerinde sağında solunda bir forvet bulunması tesadüf değil. (Daha önce benzer bir yazı yazdığımız geldi aklıma).
Aşağıdaki 10 saniye bunun iyi bir örneği olmuş. Stoch topu aldığında normalde en uçta oynayan bir forvet oyuncusu o iki defansın arasına doğru koşar ve kenardan gelecek ortayı veya pası bekler. Alex ise senelerdir yapmaya alıştığı ve en iyi yaptığı şeyi yapıyor ve Stoch'un hep gerisinde kalıp onun beraberinde götürdüğü oyuncuların boş bıraktığı alana yöneliyor (videonun 8. saniyesinde yaptığı hamle). Bu arada pozisyon ölmüş oluyor. En uçta Alex yerine bir forvet olsa klasik forvet koşusunu yapacak ve arkadan gelen Alex yine Stoch ile forvetin boşalttığı alana koşusunu yapacaktı.
Fenerbahçe'nin Alex'in en önde olduğu 4-3-3'e geçtiğinde gol yememesi de gol atamaması da tesadüf değil. Bu sistemi çok maçta kısa sürelerde skoru korumak için yapmıştık. Büyükşehir Belediye maçında bütün yarıyı böyle oynamamız ilginç oldu. Belki böyle bir sistemi 25-30 dakika gibi uzun süre oynayacaksak en önde Alex yerine Niang gibi tipik bir forveti veya felaket bitiriciliğine rağmen Dia gibi hızlı bir oyuncuyu oynatmak daha verimli olabilir. Tabii bu durumda yenilecek bir gol sonrası takımı toparlayacak Alex'ten de vazgeçip fazladan risk almış oluyoruz.
Devamı ...
29 Nisan 2011
Stoch Neden Oynamalı?

Aslında Bucaspor maçında zorlanacağımızı bir önceki hafta Niang cezalı duruma düştüğü anda anlamıştık. Bunun yabancı sınırlamasında getireceği serbestliğin Stoch'a yaracayağını düşünürken onun yerine Caner başladı ve defansını baskı için orta saha çizgisinde kurmaya karar veren Fenerbahçe hücumda top tutacak veya seri hücum üretecek oyuncuları tercih etmeyince hem topa etkili sahip olamadı, hem de defansının arkasına atılan her topta tehlike yaşadı. Fenerbahçe'de iki haftadır Stoch'un oyuna girdikten sonra oyunun kaderini değiştirmesi tabii ki tesadüf değil.
Daha önce defalarca yinelediğimiz gibi bir defansif orta saha (Cristian), bir presçi orta saha (Emre) ve mücadeleci, savunmacı yönü güçlü sağ açık (Mehmet Topuz) ile oynayan Fenerbahçe'nin hücum planlarında sol açığın önemi büyük. Caner son haftalarda kötü oynuyor diyemeyiz, fakat orta sahada Cristian, Emre, Mehmet Topuz'la başlanan oyun düzeninde Caner'in sol açık olması tüm hücum yapma görevini forvet ve Alex'e yüklüyor. 2 stoper ve 2 veya 3 defansif orta sahayla oynayan takımlar için iki oyuncuyu ve pas yollarını tıkamak da daha kolay bir iş oluyor. Bu yüzden Fenerbahçe'nin sol açığından maksimum hücum etkinliğini alması gerekiyor. Bu etkinlik de ancak sol açığın, hücum planının değişik evrelerinde sorumluluk almasıyla sağlanabiliyor. Caner dikine gidebilen, etkili ve isabetli ortaları olan bir oyuncu, fakat hücuma katkısı ancak bu kadarla kalıyor.
Aşağıda Bucaspor maçından bir takım karelerle Stoch'un neler yaptığını özetlemeye çalıştım. Bunlar bir oyuncunun hücum verimini nasıl tek başına arttıracağını daha iyi gösteriyor.
Aşağıdaki ilk karede top sağa açılınca ve forvet (Semih) ve Alex yaya yaklaşınca orta saha ile ceza alanı arasında oluşan boşluğa hareketlenmesini görüyoruz. Fenerbahçe'nin hücumu açısından kritik olan bu alan kullanımını Caner çok etkili yapamıyor.

İkinci karede Stoch'un sol açıktan çok Alex'in yanında görevlendirilmiş ikinci oyun kurucu gibi kullanıldığını görüyoruz. Ters kanatta Mehmet Topuz'a yaklaşıp kanat hücumunu üçlüyor. Bu Alex'in çok yapmadığı bir görev ve Gökhan'ın etkinliğinin maçın son yarım saatte artmasının temel sebeplerinden.

Bu karede oyun kuruculuk rolünü daha iyi görebiliriz. Defans top çıkarırken orta sahaya yaklaşıp oyuna katılıyor, bu sayede Alex'i sürekli orta saha yayı civarında konumlandırmak yerine ikinci forvet gibi ileriye rahat çıkmasını sağlayabiliyoruz. Bu kare Caner'den en az katkı aldığımız görevi de gösteriyor. Top tutamaması ve Stoch kadar etkili adam geçememesi yüzünden orta sahada oyun kurma görevinde çok etkili olamıyor.

Bu karede klasik sol açık gibi ters kanattan yapılan atakta ceza alanı içinde forvet görevi yaptığını görüyoruz.

Bu kadar orta saha ve hücumculuk yaparken sol açıklık işini tamamen bıraktığını söylemek hata olur. Aslında pozisyon bilgisi iyi bir oyuncu ve sahayı ve boş alanları iyi görüyor. Sol açıkta zayıflık bulduğu anda orada klasik sol açık bindirmelerini de etkili yapıyor.

Bu karede de defans arkasına yaptığı koşuyla tek forvet gibi pozisyona girdiğini görebiliriz. Bu da Caner'den çok fazla göreceğimiz bir pozisyon değil.

Bu son fotoğrafta birden fazla kare var. Maçın 68. dakikasında sol kanatta aldığı topla ilerlemesi ve pozisyon yaratması görünüyor. İlk pozisyonda topu aldığı nokta ve izleyeceği rota gösteriliyor. Stoch'un öldürücü özelliklerinden birisi bu şekilde defansın dengesini bozabilmesi. Sahanın yarısını enlemesine geçip yay önüne geldiğinde, Mehmet Topuz en sonda gösterilen ok yönünde harekete başlamış olsa net bir gol pası verecek fakat Mehmet Topuz yerinde kalınca kendisi şut çekiyor.

Elbette Stoch'un ikinci oyuncu kurucu, sol forvet gibi kullanılmasının kanadın defansif gücüne ne kadar zarar vereceği sorulabilir. Birincisi, sağ açıkta da defansif yönü hücum yönünden güçlü, iki defansif orta sahalı Fenerbahçe'nin sol açıkta böyle bir oyuncuya mecbur olduğu gerçeği var. İkincisi, defansif orta sahaların birinin sol kanat savunmasına fazladan yardım etmesi gerekiyor. Üçüncüsü; Fenerbahçe, Stoch ve Andre Santos'un olduğu kanatta sağ bekini sürekli ileri çıkarma cesareti gösterebilecek bir rakibe karşı böyle bir riski avantaja dönüştürebilmeli ve bu cesareti cezalandırmalı. Fenerbahçe hücumda akıcı olmak istiyorsa Stoch'la oynamak zorunda, son 3 maç bunu açıkça gösterdi.
Devamı ...
10 Şubat 2011
Sol Açık Merkeze

Niang sol açıkta başlatıldığı zaman taraftar genelde tepki gösteriyor, hatta son zamanlarda yaşadığı düşüşü buna bağlayanlar da var fakat bu sistem o kadar da işe yaramayan bir sistem değil. Selçuk cezalıyken Cristian orta sahada oynatıldı ve Stoch, Dia, Niang üçlüsünden birisi solda oynayacaktı, hoca da aralarında en formda ve golcü olanını seçti. Buraya kadar pek gariplik yok. Daha önce Fenerbahçe'nin asimetrik oynayabileceğini ve hatta eldeki oyunculara bakınca oynaması gerektiğini yazmıştım. Oradaki fikri özetleyip Manisa maçının nasıl geliştiğine geçeyim.
Asimetrik sistemle kısaca sol ve sağ açıkların birbirinin simetriğinde aynı işleri yapan oyuncular olmaması gerektiği, sağdaki Mehmet Topuz'un mücadeleci, savunmacı orta saha olduğu ve sol açıkta oynayan Dia veya Stoch'un forvete yakın özellikleri olduğunu söylemiştim. Böyle olunca Brezilya'nın Dünya Kupası sistemi denenebilir ve orta sahadaki defansif oyuncuların merkezi biraz sola kaydırılarak ileride bir tanesinin daha solda konumlandığı üç hücumculu bir sistem denenebilir demiştim. Aslında Niang solda oynayınca bu tip bir oyun oynamaya çok daha uygun bir kadromuz oluyor. Buna rağmen Niang klasik sol açık gibi oynamaya çalışınca verimi gerçekten düşüyor. Simetriğindeki Mehmet Topuz'un aksine topu ve adamını kovalamayı sevmiyor ve beceremiyor, bu yüzden ne kadar klasik sol açık gibi oynasa da defansif olarak aksıyor. Sol bek pozisyonu da takımın en zayıf pozisyonu olunca büyük bir sorun haline geliyor bu. Manisa'da yediğimiz golde sağ ve sol bekin saçmalaması kadar Niang'ın sol açıklık görevi yapmaması da rol oynuyor. Mehmet Topuz tarzı bir sol açık olsa o pozisyonda sağdan topu taşıyan oyuncunun en azından dengesini bozardı.
Golü yedikten sonra ise açıldık ve bunun en önemli sebebi Niang'ı merkeze çekip Semih'i biraz daha Alex'in yanına çekmemizdi. Yani tam bu olmasa da buna benzer bir dizilişe geçtik

Bu tür oyunda önemli roller
1. Orta sahadaki tutucularda, yani defansif orta sahalardan birinin sol alanı kapatması. Yani top rakipteyken sol açığın yapacağı adam kovalama, kanatta baskı işini devralması ve ilerideki hücumculardan birinin ona zaman zaman destek vermesi. Aşağıdaki fotoğraflarda Emre'nin, Semih'in ve Niang'ın pozisyonuna bakınca bunun nasıl paylaşıldığı daha net görülüyor. Özellikle Emre'nin görevi kritik.


2. Sağ bekin orta sahadaki oyuncunun sola yardım etmesiyle oluşacak orta saha boşluğunu doldurması. Bu görev Mehmet Topuz için ideal bir görev ve bunu hakkını vererek yaptı. Aşağıda bir örneği var.

3. İleri hücum üçlüsünün ölümcül üçgenler oluşturması. Bu zaten Fenerbahçe'nin gol atması için tek yol. Yukarıda bahsettiğim yazıda da anlattığım gibi Emre, Cristian, Selçuk hatta M. Topuz golcü, asistçi oyuncular değiller. Bu durumda gol atma, attırma işi ileride kalan üçlüye düşüyor. Onlara Gökhan Gönül gibi bir bekin zaman zaman gelen desteği de önemli fakat temel hücum planı bu üçlünün işleyişi üzerine kurulu. Aşağıdaki pozisyonu aldıklarında gol geliyorum diyor zaten (ve 30 saniye sonra gol geliyor.)

Fenerbahçe, kadrosunun özellikleri nedeniyle bu üçgenleri sürekli oluşturmalı. Manisa maçında sonra kurulan müthiş baskının ilk ve en önemli sebebi Niang'ın merkeze, Semih'in biraz geriye Alex'in yanına gelmesi ve sol ve ortada oluşan boşluğun diğer oyuncular tarafından etkili biçimde kapatılmasıydı. Semih yerine Dia veya Stoch olması da fark etmiyor. Fenerbahçe'nin hangi üçlü oynarsa oynasın onları merkezde yukarıdaki üçgenleri oluşturacak şekilde oynatması gerekiyor. Bunun sebebi de diğer kanat oyuncuları ve orta saha oyuncularının defansif ve ofansif özelliklerini teraziye koyunca defansif özelliklerinin ağır basması.
Bu hafta muhtemelen Dia, Niang, Alex üçlüsünü izleyeceğiz ileride ve umuyorum Dia sol çizgiye sıkışmak yerine Alex'in yanına doğru kayar ve merkeze yakın oynar. Orta sahalara biraz daha defansif yük biniyor ama zaten ofansif olarak çok az verim verdikleri için bundan şikayetçi olacaklarını sanmıyorum. Manisa maçında son 30 dakikada oynadığımız oyunu maçların 90 dakikasına yayarsak ligi daha iyi götürebiliriz.
Devamı ...
20 Aralık 2010
Geçen Sezonun ve Bu Sezonun İlk Devresi Sonunda Fenerbahçe

Geçen sezonun ilk devresi bittiğinde Fenerbahçe'nin 3'ü oynanmadan alınmış 37 puanı vardı ve ligin lideriydi. Takım, 3'ü aslında atılmayan 31 gol atıp 17 gol yemişti. Fenerbahçe, bu sezonun ilk yarısını tümünü attığı 40 gol ve yediği 21 golle bitirdi. Ligin lideri Trabzonspor ise hiçbiri bedava olmayan 42 puanla lider. Fenerbahçe, geçen yılki puan ve averaj performansını aynen tekrarlasa ligi yine şu anda olduğu konumda, yani 3. sırada bitirecekti.
Aslında geçen sezonun ilk devresini düşününce ilginç bir tablo. Belki de o devreyi lider bitirdiğimiz için, belki de ilk 8 haftayı kayıpsız geçtiğimizden daha başarılı olduğunu düşünüyoruz. Oysa Manisaspor ve Antalyaspor maçları gibi son saniyelerde atılan gollerle alınan 4 puanı çıkarırsan yine 33 puana iniyoruz. Bu sene ligde Trabzonspor gibi istikrarlı bir takımın bulunması da başka bir etken. Trabzonspor'un aldığı 42 puandan 5 eksik puanla geçen yılın 17. haftasını lider geçebiliyordunuz.
Başka ilginç bir nokta oyuncuların performanslarını karşılaştırınca ortaya çıkıyor. Yine tekrarlayalım, kesinliği olan objektif bir veri değil fakat blogun yazarları, her maçtan sonra oyuncuların performansını 10 üzerinden oyluyoruz ve elimizde bir ölçü oluyor. Örneğin, Mehmet Topuz'un geçen senenin ilk yarısına göre daha iyi oynadığını veya Lugano'nun performansının daha düşük olduğunu söylemek rakamlara bakmadan da mümkün. Sayılar onaylama vazifesi görüyor.
Bu sezonun lig istatistikleri şurada.
Şimdi geçen sene aynı pozisyonlarda oynayan oyuncular nasıl bir değişim göstermiş ona bakalım. Aşağıdaki tablo ve grafikte bir satırda tek oyuncunun ismi varsa o oyuncu geçen sene de bu sene de genelde aynı pozisyonda oynamış demek oluyor. Mehmet Topuz gibi bazen farklı pozisyonlarda oynayan oyuncuların genelde oynadığı pozisyon esas alınıyor (Mehmet Topuz sağ kanat oyuncusu gibi). Eğer satırda iki isim varsa o bölgede geçen seneden farklı bir isim oynuyor demek. Grafikteki mavi bar, oyuncunun geçen sezonun ilk yarısındaki ortalamasını ve sarı bar bu sezonun ilk devresindeki performansını gösteriyor. İlk 11 satır takımların ideal dizilişlerini, son 3 satır da dikkate alınması gereken kadar süre bulan ve benzer pozisyonlarda oynayan isimleri karşılaştırıyor.


Grafiğe bakınca ilk dikkat çeken değişim, oyuncuların genel olarak performanslarını arttırmış olmaları. İlk 11 oyuncularına baktığımız zaman stoperler ve Cristian dışında bütün oyuncular geçen seneye göre daha verimli olmuşlar. Değişmeyen oyunculardan Volkan ve Alex zaten bu haftaya kadar müthiş bir sezon geçirdiler. Gökhan ve Mehmet Topuz'un performanslarında da ciddi bir artış var. Gökhan geçen yıl ligin ilk yarısının sonlarında çok formsuzdu, bu sezon ise daha dengeli götürdü. Mehmet Topuz da sürekli forma bulmaya başlayınca çıkışta. Emre geçen seneye yakın, ortalamanın üzerinde bir performansla oynuyor. Geçen seneye göre daha kötü durumda olan oyuncular da Lugano ve Cristian.
Değişen oyunculardan en ciddi etkiyi Niang'ın yaptığını görmek ve tahmin etmek zor değil. Takımın tüm verimini çöpe atan Güiza yerine oynuyor ve çok daha faydalı. Oyuncuların performansındaki genel yükselişte onun da katkısı var. Başka kelimelerle ifade etmek gerekirse, geçen sene Güiza yerine o olsaydı diğer oyuncuların geçen seneki performansı da sarı çizgilere daha yakın olurdu. Stoch ve Caner isteneni veremese de geçen seneki Roberto Carlos ve Andre Santos'a göre daha gayretliler. Bilica ise geçen senenin ilk yarısında maç kaybedilen dönemi cezalı geçirdiği için ve hep galibiyetlerde oynadığı için performansı biraz yapay olarak yüksek görünüyor. Yobo, Bilica'nın yerini fazlasıyla doldurmuş durumda.
Grafiğe baktığımıda zayıflığı göze batan noktaların geçen sene ile bu sene aynı olduğunu görmek mümkün. Sol bek ve kanatlar bariz olarak zayıflığı seçilen bölgeler. Artık kronikleşen ve transfer işlemeyen kanat sorununu anlamlandırmak için teoriler üretmek mümkün, bir tanesini geçen hafta yazmıştık. Stoch ve Dia'nın rollerine ve takım arkadaşlarına uyumu atlatamadıklarını söylemek ve birkaç sezon daha onlarla kanat sorununu çözmede ısrarcı olmak gerek. Sol bek sorunu ise daha ciddi görünüyor. Takım içinde bir çözüm bulmak zor gibi. Devre arasında transfer yapılacaksa bu bölgeye yapmak öncelikli olacak gibi. Dün konuk olduğu tv programında Aykut Hoca da "kesin transfer yaparız" demese de sorunlu bölgeler olarak sol bek ve orta sahayı işaret etti.
Takımın durumunu geçen sene ile karşılaştırınca oyuncuların bireysel performanslarında yükseliş olduğunu söylemek mümkün. Buna rağmen takım daha dağınık. En büyük sorun tempoyu kontrol edememe sorunu. Geçen sene bireysel performanslar üst düzey olmasa da maçı kontrol yeteneğiyle galibiyet serileri yakalanmıştı. Bu sene kurulan kadroya oranla zayıf bir kadro, ligi daha uzun süre götürebilmişti. Bu sene ise rakipler daha istikrarlı ve Volkan, Gökhan, Alex gibi oyuncuların bireysel performansları üst düzey olmasına rağmen takımın organizasyonunda sorun var. Aslında son Sivasspor maçı geçen sene ilk yarı oynanan maçlara çok benziyordu; topa hükmeden, gerektiğinde önde baskı yapan, rakibe pozisyon vermeyen fakat çok da pozisyon bulamayan futbol bir anlayışı. Ligin ikinci yarısında bir sol bek takviyesi ile bu şekilde maç kazanmayı oyun karakteri yapabilen bir takım ligi sonuna kadar idare edebilir. Tabii artık krediler hemen hemen tükendi, birkaç tane "sürpriz" puan kaybı ile lig de bitecek, en büyük tehlike bu.
Devamı ...
16 Aralık 2010
Fenerbahçe'nin Sorunu

Fenerbahçe 16 maçta 21 gol yiyerek takım savunmasında ciddi sıkıntılar olduğunu belli ediyor. Dörder beşer atılarak kazanılan maçlarla 39 olan atılan gol sayısı da hücumda işlerin iyi gittiğine dair bir yanılgı yaratıyor. Fenerbahçe'nin bu sezon da hücumda ciddi sıkıntıları var. Üstelik bu sıkıntı geçen senelerdeki gibi oyuncu performansı ile değil, takımın sistemi ve taktikle ilgili ve takım savunmasını da olumsuz yönde etkiliyor.
Önce sezon içinde kadronun değişimine bakmakta fayda var. Alex'le sorun, sonra Alex'in ilk 11 oyuncusu olması; Dia, Stoch ikilisini deneme ve işlemeyince Mehmet Topuz'un tekrar sağda oynamaya başlaması ve Cristian'ın tekrar ilk 11 oyuncusu olarak forma bulması. Fenerbahçe, Ankaragücü maçında ideal kadrosu ile sahadaydı. Dia yerine Stoch da oynayabilirdi fakat son haftalarda takıma hiçbir faydası olmadığından yerini Dia'ya bıraktı. Şimdi istatistiklere bakalım
Orta sahalar
------------
Cristian: 1 asist
Emre: 1 asist, 2 gol
Kanatlar
------------
Mehmet Topuz: 4 asist, 1 gol
Stoch: 3 asist, 1 gol
Dia: 3 asist
Forvetler
------------
Alex: 5 asist, 11 gol
Niang: 4 asist, 9 gol
Semih: 5 asist, 7 gol
Dünya Kupası sonrası 4-2-3-1'leri değerlendirirken Brezilya'nın sistemine kısaca değinmiştik fakat en fazla onun üzerinde durmak gerekiyormuş. Aşağıdaki fotoğraf kupa başında Brezilya'nın sahaya ortalama yerleşimini gösteriyor. Burada dikkat edilecek husus 11 numarayla gösterilen Robinho ve 7 numarayla gösterilen Elano. Yani Brezilya klasik bir 4-2-3-1 yerine sol açığında forvet, sağ açığında klasik orta sahanın bulunduğu bir düzenle oynuyordu. Ortada da klasik oyun kurucu Kaka ve ileride Fabiano.

Oyun sistemleri de doğal olarak buna göre şekillenmişti. Defansif orta sahalar sol açıkta defansif özelliği olmayan forvet oynadığı için sol tarafı daha fazla kontrol ediyordu örneğin. Hücum planları ise orta sahanın ortasında oynayan iki oyuncunun hücum yetenekleri çok kısıtlı olduğundan, öndeki üçlüye ve beklerden hücumculuğu çok iyi olan Maicon'a kalmıştı. Tamamen defans yapmak için sahaya çıkan Kuzey Kore'yi Maicon'la, sonraki maçta Fildişi Sahili'ni öndeki üçlünün uyumuyla yendiler.
Fenerbahçe'nin ideal kadrosu dediğimiz kadroya ve yukarıdaki gol istetistiklerine bakarsak; sol açıkta hücumcu forvet, sağ açıkta daha defansif orta saha, sağ bekte hücumu kuvvetli bek, orta sahanın ortasında hücum özelliği çok düşük iki oyuncu ve önde gol makinesi bir klasik oyun kurucu ve bir forvet var. Bu kadro kağıt üzerinde Brezilya kadrosu ile yapısal olarak paralel. Bu durumda Fenerbahçe'nin Brezilya'nın başarılı olduğu (elendikleri Hollanda maçına kadar bu sistem hep işledi, puanlı grup gibi uzun vadeli yarışmalarda hep başarılı oldular) bu sistemi en azından denemeye başlaması fena olmazdı.
Buna rağmen bu yönde bir işaret yok. Fenerbahçe kadro yapısında asimetriye rağmen simetrik futbol oynamaya çalışıyor. Öyle ki; teknikleri, hızları, yetenekleri birbirinden tamamen farklı Mehmet Topuz ve Dia, farklı kanatlarda aynı işleri yapmak üzere sahaya çıkıyorlar. Bunu saha içinde her maç birkaç kez kanat değiştirmelerinden, topla çıkılırken veya savunma yapılırken aldıkları pozisyonlardan anlamak mümkün. Bunun ortaya çıkardığı dezavantajlar nedir peki?
1) Yukarıdaki istatistiklerde de görüldüğü gibi orta sahalar ve kanatlar gol sayısına katkıda bulunamıyor. Fenerbahçe özel hücum setleri üretmesi gerekirken sistemden gol üretmeye çalışıyor. Bunun anlamı şu; sol ve sağ kanadın belli bir görevi olsun ve o görevin içinde ters kanat akınlarıyla öndeki adamları beslesinler ve onlara destek olsunlar isteniyor. Bunun mümkün olmadığı, olmayacağı artık görülmüştür. Dia (veya Stoch), Alex ve Niang sürekli birlikte oynayıp (mümkünse pozisyon değişmeden), bu üçlünün verimliliğini en üst düzeyde kullanmak gerekiyor. Seneler boyu izlediğimiz için biliyoruz ki Emre, Cristian, M. Topuz bir anda sezonu 15 golle bitirecek oyuncular olamayacaklar. Artık pozisyon verimliliği değil oyuncu verimliliği üzerine hücum kurgulanması gerekiyor. Son maçta Alex'in en uca, Niang'ın sola çekilmesinden de şunu anlıyoruz galiba; ne böyle bir çaba var ne de böyle bir düşünce. Hücumcuların biraz da olsa yakalamaya başladığı uyum maç içinde ve maçtan maça pozisyonları değiştirilerek minimuma indirildi.
2) Fenerbahçe'nin sağ beki ile sol beki de bir değil. Bu oyunculardan aynı defans ve hücum verimini beklemek oyuna iki yönlü zarar veriyor. Çözüm aslında basit yine Brezilya takımında vardı. Sağ bek daha enerjik ve önünde orta saha özellikli bir oyuncu oynuyor, bu durumda yerini bırakıp hücum yapması daha güvenli. Sol bek ise hem yavaşlığı, hem verimsizliği hem de önünde defansı zayıf bir sol açık oynaması nedeniyle daha geride, defansif rolü daha ağır bir görev alabilir. Almazsa Ankaragücü maçındaki gibi rakip kendi sağ kanadının derinlerine doğru attığı her topla pozisyon yakalar.
Geçen sene şampiyon olunamayan puanı yakalamak için kalan maçlarda 2 mağlubiyet ve 2 beraberlik hakkımız var. 8 deplasman maçında 4 mağlubiyet, 1 beraberlik almışız. Kalan 9 deplasmanda (GS ve BJK deplasmanları dahil) sadece 10 puan kaybedip, evimizdeki tüm maçları kazanmamız durumunda bile geçen sene şampiyon olamadığımız puana ulaşıyoruz. Geçen seneki takımdan Bilica yerine Yobo, Özer yerine Dia ve Stoch, Güiza yerine de Niang var. Alex ve Volkan şu haftaya kadar geçen seneki ortalama performanslarının üzerinde oynuyordu. Buna rağmen hem hücum, hem savunmada geçen seneki sorunlarımızdan daha büyük sorunlarla boğuşuyoruz. Şu halde bulunmamızın bir numaralı sebebi oyuncuların yeterli verimlilikle kullanılamaması, başka bir açıklama bulamıyorum.
Devamı ...
28 Kasım 2010
Sorunlar

Sezon başından beri takım oturmadığı, oturacak gibi olduğunda kritik sakatlıkla düzen yeniden kurulmaya çalışıldığı için iki ileri bir geri devam ediyoruz. Sakatlar düzelir, Lugano soyunma odasına giderken kimseyi dövmez, bir daha uzun süreli sakatlık olmazsa daha istikrarlı bir takım ortaya çıkma ihtimali var ama bu ihtimal hâlâ düşük. Artık ilk devreyi bitirmeye üç maç kalmışken bazı sorunları daha net görüyoruz.
1. Sol bek: Artık Fenerbahçe formasıyla çıktığı maçlarla bir ilgisi kalmamış olan Andre Santos nedeniyle Caner oynuyor. En iyi savunma yaptığı günde bile en basit pasları veremeyen, pas ritmini bozan bir oyuncu. Zaten savunma da yapamıyor. İBB maçındakinden daha iyi oynadığı maçlar da oldu fakat bugünkü gibi oynadığı maçlar nedeniyle artık bir çözüm bulunması gerekiyor. İlk akla gelen çözüm devre arası Andre Santos'un gönderilmesi ve yabancı sol bek alınması. Yıllardır devre arasında böyle mantıklı hamleler yapmıyor kulüp, bu sene yaparlarsa sürpriz olur. Takım içinde çözüm Okan'ın sağ kanatta, Gökhan'ın sol kanatta oynatılması olabilir. Bunu kim söyledi hatırlamıyorum, İbrahim Üzülmez Fenerbahçe maçında sağda oynayınca "bek bektir, sağı solu olmaz" demişti. Büsbütün haksız değildi. Gökhan zaten ceza yayına ilerlemeyi seven bir oyuncu, ters kanatta rastgele orta sayısı azalır, isabetli pas sayısı artar. Bu çözümün en büyük yan etkisi takımda sol ayaklı oyuncu kalmaması olur. Stoperler, Yobo ve Lugano sağ ayaklı, sol açık Stoch da sağ ayaklı, sol bek de sağ ayaklı olursa rakibin sağ kanadından geliştirdiği ataklarsa savunma sıkıntısı olabilir. Caner'in bugünkü halinden, Andre Santos'un normal halinden daha mı kötü olur? Sanmıyorum.
2. Kanatlar: 2 senedir kanatlarda oynamaları için Mehmet Topuz, Özer, Stoch, Dia, Andre Santos alındı, hâlâ kanatları sorun kısmına yazıyoruz. Harcanan paranın haddi hesabı yok. Aslında Dia ve Stoch pek ümit kesilecek oyuncular değiller. Stoch'un zaman zaman parladığı anlar, yeteneği konusunda ipucu veriyor. Dia'nın süratiyle de baş edemeyecek çok fazla takım var Türkiye Liginde. Sorun bu iki oyuncunun ligde toplam 1 gol atmış olması. 36 golden 5'inin de asistini yapmışlar, eklemek gerek, fakat bu sistemde daha golcü olmaları gerekiyor. Girdikleri pozisyon sayısı bile sınırlı. Bu arada 4-3-3 hayranları bu istatistikleri iyi okusun. Önerdikleri şey hücum gücünden 4 asist 10 gollü bir oyuncusu çıkarıp, 5 asist 1 gol yapabilmiş 2 oyuncunun sorumluluğunu arttırmak. Keşke FM'de sağa sola sürükleyip kadro yapmak kadar kolay olsaydı bu iş de.
3. Aykut Hoca: Beşiktaş, Galatasaray ve Gaziantep maçlarından sonra yine maçı okuma sorunu. Bugün kazanmış olsak da değişmiyor. Niang bugün ayağına aldığı tek bir topu bile olumlu kullanamadı. Ayağının altından kaçırdığı, alıp dışarıya yürüdüğü en az 3 pozisyon var. Sırtını dönüp top tutamadı, adam geçemedi, yürüyecek hali yoktu. Olabilir, her oyuncunun iyi, kötü günleri oluyor. Buna rağmen 90 dakika sahada kaldı. Oyundan çıkan yine Alex oldu. Bunun açıklamasını sorunca "Alex yaşlandı fiziği kaldırmıyor, normal" deniyor. Dün 50'lerde ceza alanı önünde topu alıp giderken indirilen Alex, 60'ta yaydan şut çeken ve kaleciden dönüp Niang'ın önünden son anda uzaklaştırılan topa vuran o, aynı dakikada kornerden Yobo'ya al at pası veren o, 5 dakika sonra çıkarılan o. Bu Alex fiziksel olarak yorgunsa Niang neydi dün? Niang oyunda tutulurken yine Alex çıkarıldı. Orta sahaya Selçuk, Cristian tarzında bir adam daha almanın orta saha savunmasına bir katkı yapmayacağı Beşiktaş maçında görülmedi mi? 45 dakika bile sahada kalması fazla olan Niang 90 dakika sahada tutulurken son 4 maçın en iyisi Alex'in 70'te alınmasının mantığını hâlâ anlamaya çalışıyorum. Anlayan varsa bize de anlatsın.
Bu sıkıntıların iyice belirginleşmeye başladığını düşünüyorum. Sorunlu görülen orta saha bile Emre, Mehmet Topuz, Cristian, Selçuk, Gökay rotasyonuyla idare edilebilir gibi duruyor. Sol bek sorununu transferle ya da takım içinden bir pozisyon değişikliğiyle çözmek şart gibi. Diğer iki sorun içinse çok yapacak bir şey yok. Takım ve hocan hâlâ uyum ve öğrenme sürecinde ve zamanın bu sorunları düzelteceğini umacağız.
Devamı ...
24 Kasım 2010
Taraftar Tribüne Küfür Edip Rahatlamaya Gidiyor

Türkiye'de sürekli dillendirilen "taraftar tribüne rahatlamaya gidiyor" sözü üzerine biraz düşününce ve tartışınca anlatacak şeyler çıktı. Ne zamandır yazmak istiyordum, bugün sonunda fırsatını buldum. Önce bir ayrım yapalım. Bu söz masum bir anlamda kullanılmıyor. İnsanlar sinemaya, konsere, pikniğe de rahatlamaya gidiyor. Futbol için kullanılınca ise "şiddet kullanıp, küfür edip rahatlıyor, günlük hayatında hoş karşılanmayan eylemleri yapmaya oraya gidiyorlar" anlamı taşıyor. Bu o kadar yaygın bir kanı ki, artık cümle arasında kullanılınca üzerine düşünmeden onaylayıp geçer olduk. Peki var mı bu kanının bir kaynağı, araştırması, incelemesi? Tribünde bazı maçlarda toplu küfür duyuyor olmamız insanların o maça küfür etmeye gittiğini kanıtlamaya yetiyor mu?
En baştan belirteyim "futbolun baskıcı, milliyetçi, dışlayıcı, cinsiyetçi dili üretimde kullanılmadığını" iddia etmiyorum. "Adam tribüne rahatlamak için gidiyor, sosyal sıkıntılarını orada yansıtıyor, küfür ediyor, rahatlıyor", Türk spor basınında klişeleşmiş bir kalıptır. O Türk spor basını futbolu kullanıp milliyetçi, cinsiyetçi, ayrımcı dili üreten bir numaralı organken bu kalıpla suçu taraftara ihale etmektedir. Herkesi çok şaşırtacak bir cevap vereyim "insanlar oraya futbol izlemeye gidiyor". Salt amaç "toplulukla birlikte küfür ederek rahatlamak" olsaydı milyonlarca adam tutup televizyon başında maç izlemezdi. Politikacı görünce de küfür eden insanlar küfür etmeye başka bir araç bulmazdı. "Her maç 90 dakika küfür edilen" tribünler de buna paralel başka bir tespittir. O daha da yanlıştır. Ne her maç, ne 90 dakika küfür falan edilmiyor. Zaten sadece Türkiye baz alındığında bile küfür ve şiddet gittikçe azalmaktadır.
Can Kozanoğlu'nun deplasman anılarının, Tanıl Bora'nın, Nick Hornby'nin, Football Against the Enemy'nin, Simon Kuper'in yeni kitabı Soccernomics'in, BBC'nin Futbol Tarihi belgeselinin de ortak fikri "futbol sadece futbol değildir". Evet değildir. Böyle tek başına yazınca öcü gibi duruyor, ama hepsinden aklımda kalanlar güzellikler. Football Against the Enemy'de Mandela'dan alıntılanan "futbol bizi birleştiren şeylerin en güçlüsüydü" alıntısı bunların aklımda kalan özeti.
Futbol, birçok açıdan müziğe benziyor, endüstrisi de müzik endüstrisine. Milyonlarca insanın sabah akşam dinlediği müzik de bir amaca hizmet etmiyor, popüler olmuş bir eğlence aracı. Onu da cinsiyetçi, ayrımcı dil için, milli kimlik yaratmak için kullananı var. Örovizyon diye bir yarışma yapıp sonra komşularımıza kusabiliyorlar. Müziği de isyan için, haksızlıkla mücadele için kullanan var. 1970'lerde İngiltere'deki punk hareketini işsizliğe, polis baskısına karşı isyan olarak gören değerlendirmeler gördüm ama "müzik kitlelerin afyonudur" diyeni görmedim mesela. O çocuklar da her konserde kavga edip birbirlerini yaralıyor, şarkılarında sağa sola sövüyorlardı. Futbol endüstrileşiyor elbette, Dünya Kupasında önce ve sonra bolca konuştuk ve yazdık buralarda o organizasyonun zaten fakirleşmiş halkı daha da fakirleştirdiğini. Evet futbolu zaten yerleşmiş olan adaletsizliği yaymak için kullananlar var da bununla mücadele ederken kimi ve neyi hedef alacağız?
"İnsanlar oraya küfür ederek rahatlamak için gidiyor" söyleminin, tersine, futbol endüstrisine ve nefret diline katkısı olduğunu düşünüyorum. Bu süreç Türkiye'de gözümüzün önünde işleyen bir süreç. Futbol taraftarları için "cahil, kavgacı, bulaşılmaması gereken pis adam" imajı oluşmuş durumda. Bu imajın oluşmasına büyük faydası oldu bu söylemin. Zararları ne: 1) Elit ve temiz bir futbol taraftarı oluşturmak adına bilet fiyatları sürekli arttırılıyor, izlemek isteyen insanların elinden bu hakkı alıyorlar. 2) Taraftara karşı polis şiddeti meşrulaştırılıyor. Bu şiddet o kadar meşrudur ki, Türkiye'de polis şiddetinin en yaygın hali olmasına rağmen kimsenin haberi yoktur. Mağduru bile sesini çıkarmaz durumdadır artık. Her hafta, ististasız her hafta, maçlara giden onlarca insan haksız yere polis dayağı yer, gözaltına alınır. Basında bunlar yer almadığından kimsenin de haberi olmaz. Çevredeki insanlar bile ölçüsüz, insafsız şiddete "yapmayın" demezler. Onlar için dayağı yiyen sırf kendi eğlencesi için küfür etmeye giden pis ve zararlı adamdır.
İngiltere'de futboldaki ırkçılık yıllardır sürekli azalıyor, ırkçılığa büyük tepki veriliyor. İngiliz taraftarlar hakemin kafasına bozuk para atan adamı orada kınıyor, ceza almasını alkışlıyor. Sene içinde oynanan binlerce maçtan belki ikisinde olay çıkıyor. Bunlar bir gelişmeyken neden "bizde herkes küfür etmeye gidiyor, rahatlamaya gidiyor abi" diye kestirip atıyoruz. Evet, hayatın her alanında olduğu gibi düzgün olmayan şeyler var, adaletsizlik, haksızlık var ama mücadele etmeyelim de suçu insan psikolojisine ve oyunun doğasına yükleyip sıyrılalım mı? 18. yy. sonunda erkek gücünü temsil eden bir oyun olarak ortaya çıktı diye öyle mi kalmak zorunda? Kuzey Amerika'da kadınlar futbolu en az erkekler kadar seviyor, en az futbol oynayan erkek kadar futbol oynayan kadın da var. Üstelik bunu tamamen amatör olarak yapıyorlar. Bunlara da "tamamen beyni yıkanmış, erkek kudretine özenen kadınlar" mı diyelim? Futbol da kültürün yansıma araçlarından, toplumla birlikte değişen, yaşayan bir popüler kültür nesnesi. Toplumda ne oluyorsa tribünde de o oluyor. İnsanlar oraya "küfür etmeye" değil, futbol izlemeye gidiyor.
Devamı ...
10 Kasım 2010
Dörtte Dört

Geçen sene Euroleague'de Barcelona ve Siena ile oynayıp dörtte dört yapacağımızı söyleseler kimse inanmazdı. Fenerbahçe geçen seneler oturmaya başlayan takımından Semih, hatta Ömer gibi önemli oyuncuları kaybetse de yaz döneminde yapılan transferlerin tam isabet olduğu yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Fenerbahçe'nin çok iyi bir takım olduğunu 40 dakika hiç düşmeyen savunmadan, skor dağılımından, pota altını da dışarıyı da aynı verimle kullanmasından anlamak mümkün. Bu takımdan bahsederken oyun karakteri diyor ve geçen seneler F4 seviyesi takımlarından yenilen farkları onun tam oturmamasına bağlıyorduk, bu sene Fenerbahçe oyun karakterini savunmayla tarif eden bir takım ve bu takımı izlemek gerçekten büyük keyif.
Maçın daha ilk saniyesinden çok iyi savunma yaparak başladık. İlk çeyrekte 5 dakika geride kalmışken Siena'nın attığı sayı sadece 5'ti. İlk çeyreğin özellikle başlarında hücumda çok fazla opsiyon kullanmayan takımın sayı silahı Ukiç'in içeri drive'ları oldu. Bir süre skor atma işini bu şekilde idare etsek de hücumdaki statikliği çözmek için oyuna Greer'in girmesini beklemek gerekecekti. Greer, ilk çeyreğin sonlarında ve ikinci çeyreğin başında çok iyi bir guard oyunu oynadı. Aynı dönemde Mirsad'ın müthiş istekli oyunu da farkın artmasına yardımcı oldu. Greer girdikten sonra özellikle Oğuz'u pota altına hareketlenirken topla buluşturduğu pozisyonlar sayesinde Oğuz'un verimini birden bire arttırdı. O saniyelere kadar hiç üçlük atamamışken ve şutörlerimiz de suskunken Mirsad'ın isabetli dış atışları oyunun bir saniyesinde bile geri gitmeyen müthiş savunmanın ödülü oldu.
İlk yarıdan ilginç bir istatistik şutörlerin attığı sayı: Marko Tomas'ın ilk yarının bitimine 1.30 kala attığı üçlüğe kadar, yani 18 buçuk dakikada Ömer, Kinsey, Tomas, Emir'in toplam sayısı sadece 1. Bu kadar kötü şutör performansına rağmen muhteşem savunma yaptık. İlk yarının sonunda oyuna girip sadece 5 dakika sahada kalan ve maçı 0 sayıyla bitiren Kaya Peker'in bile müthiş bir savunma katkısı oldu. İlk yarının sonlarında Siena sert savunmayı aşamayınca uzunları dışarı çıkararak eşleşme problemiyle boş şutlar bulmaya çalıştı. Spahija bu sorunu Kaya'yla çözmeye çalıştı ve işe yaradı. Şut sokamayan Tomas, Ömer, Kinsey boş atışlarından sonra bile dönüp savunma işlerini kusursuz yaptılar. Oturan oyun karakterini de bu savunma direnciyle açıklamak gerekiyor. Böyle oynayan bir takımın yenilmesi çok zor. İlk yarı 6 sayı farkla, 40-34 bittiğinde herkes bu savunmanın hak ettiği farkın bu olmaması gerektiğini biliyordu fakat tüm şutörlerin bu kadar sessiz kalmayacağı da biliniyordu. Zaten Marko Tomas ilk yarının son 1 buçuk dakikasında 4 sayı birden atıp bunun sinyalini de vermişti.
Aşağıdaki grafik ilk yarıda takımların hangi bölgeden hangi oranla isabet bulduğunu gösteriyor. Fenerbahçe çok kötü dış atış yüzdesine rağmen yakın mesafeden, özellikle pota altını etkili kullanarak 9/11 gibi bir yüzde yakalamış, Siena ise 5 tane üçlükle maça tutunmaya çalışırken yakın mesafede 5/14 gibi felaket bir yüzdeyle oynuyor.

İkinci yarıya çok fazla top kaybıyla başladık. Buna rağmen yine savunma sayesinde maçtan düşmedik. İkinci yarıya 6 sayı farkla başlandı ve sürekli top kaybı yapılan devre başında bile o farkın azalmasına izin verilmedi. Siena yine sayı atamıyordu. Özellikle üçüncü çeyrekte Tomas'ın dış alan savunması ve Vidmar'ın mükemmelleşen pota altı savunması artık Siena koçunu delirtecek noktaya gelmişti. Siena, Vidmar'ın 3 pozisyon üst üste pota altını kararttığını gördükten sonra oralara pek uğramamaya karar vermiştir. Yukarıdaki grafikte görülen istatistikler bu çeyrekte de devam ediyor ve Fenerbahçe rakibini topları dışarıdan kullanmaya zorluyordu. Hiç ekstra sayı atmadan ekmeğini taştan çıkaran Fenerbahçe, sonunda Stonerook'un üçlüğüne Lavrinovic'le ekstra bir üçlük bularak cevap verip farkı 11'e kadar çıkarıyordu. Artık biz de biraz şut sokmaya başlayacağız mesajı da verildi ve üçüncü çeyreğin sonunda pota altında bloklar aralıksız devam etti. Son çeyreğe girilirken skor 58 - 48'di.
4. çeyrekte Kinsey açılmaya karar verdi ve şut sokamasa da savunmayı delerek asistlere ve faul almaya başladı. Aynı saniyelerde Mirsad tekrar oyuna girdi ve bütün ribauntları toplayarak ve bunlardan bir tanesini üçlükle bitirerek kariyerine müthiş oynadığı bir gece daha ekledi. Zisis maçın sonlarına doğru açılmaya başlasa da sert ve dirençli savunma karşısında Siena da iyice yorulmaya başlamıştı. Dış şutlarında isabet yüzdeleri düştü, içeriye girebildikleri birkaç pozisyonda bile basit hatalar yapmaya başladılar. Ömer ve Ukiç de sayı atmaya başlayınca bu çeyrekte fark 10 barajının altına hiç düşmedi. Ukiç'in bitime 1.20 kala, 24 saniye süresinin sonunda, neredeyse rastgele, fırlattığı ve giren top basketbol tanrılarının mükemmelleşen savunmaya ufak bir mükafatı oldu. Tanrı, iyi savunma yapanın yanındadır.
İstatistiklere bakında Ukiç 11, Mirsad 13, Ömer 9, Greer 9, Lavrinovic 7, Vidmar 8, Oğuz 9, Tomas 11 sayı atmış. Siena istatistiklerine bakında McCalebb'in çok ekstra üçlüklerle attığı 18 sayı var ve 7 sayıyı geçen toplam 3 oyuncu var. Fenerbahçe'de 15 sayıyı geçen bile yok ve 7 sayıyı geçen 6 oyuncu var. Savunmada mükemmelleşen takım hücumda da birisi durduğunda diğer oyuncuyla devreye girmesini bildi. Yapılan 17 top kaybına rağmen ribauntlardaki 45-24 üstünlük savunmanın eseri. Siena'ya karşı maçın başından sonuna kadar önde oynamak ve ribauntlarda ezerek, potayı göstermeyerek 13 sayı farkla yenmek çok önemli; geçen haftaki Barcelona zaferinin tesadüf olmadığının kanıtı. Bu savunma aynı seviyede devam ederse bu takım bizi sezon sonunda çok sevindirebilir.
Devamı ...








