25 Temmuz 2012
Olimpiyatta Ne İzlenir? 7 Kişisel Öneri

2012 Londra’da 28 ayrı dal var tabii ki bunların hepsini aynı anda izleyebilmek çok mümkün değil. Ayrıca kişisel olarak çok sevdiğimiz ya da hiç umurumuzda olmayan sporlara da aynı vakti ve mesaiyi ayırmamız beklenemez. Ben kendi adıma bir öncelik listesi yapayım, bu açık menüden hangilerini niye tercih edeceğimi,nelerin beni cezbettiğini anlatayım istedim. Başlayalım büyük boy açık menü tabağımızı doldurmaya.
1- Tabii ki olimpiyat demek atletizm demek. Dolayısıyla olimpiyat takip ederken bütün dünya gibi öncelikli olarak atletizm müsabakaları açık büfeden tabağımıza aldığımız en lezzetli yemek kategorisini bu olimpiyatta da başka bir şeye kaptırmayacak. 100 ve 200 metrede Bolt-Blake rekabeti, uzun mesafelerde adeta ESPN klasikler dizisine girebilecek Kenya-Etiyopya rekabeti, erkekler yüksek atlama ve uzun atlamada birbirine yakın çok sayıdaki atletin olması, kadınlar yüksek atlamada Cicerova-Lowe çekişmesi (maalesef Vlasic katılamıyor), sırıkla yüksek atlamada İsinbayeva’nın ne yapacağı , dekatlonda Ashton Eaton’dan dünya rekoru beklentisi, takım yarışmalarında ABD bayrak takımının her zamanki sakarlıklarından birini yapıp yapmayacağı merakla takip edeceğimiz şeylerden bazıları olacak. Olimpiyatlara atletizmde daha önce hiç olmadığı kadar fazla sayıda sporcuyla katılmamız bu olimpiyatta Türk spor kamuoyunun atletizme fazladan biraz daha odaklanmasını sağlayabilir.
Atletizm bizim geleneksel olarak madalya alabildiğimiz bir branş değil. 1948 de üç adım atlamada Ruhi Sarıalp’in Londra’da aldığı bronz madalyadan sonra bir diğer atletizm madalyası için 56 sene beklemek zorunda kaldık. 2004 ‘de çekiç atmada Eşref Apak’ın önündeki sporcuların birisinin dopingli çıkmasıyla kazandığı bronza kadar atletizmde sesimiz soluğumuz çıkmadı. Pekin’de Elvan’ın 5 ve 10 binde gümüş dublesiyle ilk kez atletizmde bir olimpiyatta birden fazla madalya kazandık. Son yıllarda Türk Atletizmi’nin artan bir ivmesi olduğu muhakkak, eskiden hayal bile edemediğimiz dallarda iddialı sporcu yetiştirebiliyoruz. Peki bizim sporcularımız olimpiyatta ne yapabilir ? Bu katılımı madalya sayısında da bir rekora dönüşübilir mi ?
Nevin Yanıt’ın 100 engellide final koşması büyük başarı olur, Fatih Avan’ın ciritte kendi en iyi derecesine yakın bir atış yaptığı takdirde madalya alma şansının bir hayli yüksek olduğunu düşünüyorum. Orta mesafelerde hem kadınlar hem erkeklerde madalya şansımız var ama buralarda birden fazla atletleri yarışan Kenyalı ve Etiyopyalıların yarış içi taktiklerine karşı koymak da bir hayli zor olacaktır.1500 de Aslı Çakır Alptekin'in 3.56 sı yılın en iyi üçüncü derecesi ama olimpiyatta tempoyu belirlemek çok kolay iş değil. 3000 su engellide Gülcan Mıngır’ın son zamanlardaki inanılmaz formu devam ederse atletizmin bu en zor dalında bir madalya da fazla sürpriz olmaz. Gülcan'ın 9.13 ü de 3000 su engelli de bu sene dünyanın en iyi beşinci derecesi.
2- Menümüzün ana yemeklerinden ikincisi yüzme. Son zamanlarda mayo teknolojisinde FİNA’nın geri adım atmasıyla artık dakikada iki dünya rekoru kırılmıyor ama bu yüzmenin albenisinden bir şey götürecek değil. Michael Phelps- Lochte rekabetini büyük bir heyecanla bekliyoruz. Gerçi 2004 Atina’da tüm zamanların en büyük yüzücüleri Phelps-Thorpe- Peter Von Hoogenband –Popov gibileri bir arada gördükten sonra sadece iki kişiye inmiş bir rekabet yavan gelebilir ama zaten tarihe geçmiş Phelps’in tarihte kapladığı yerin hacminin genişleyip genişlemeyeceğini göreceğiz. Phelps’in olimpiyatlar için basıncın çok fazla olduğu Colarado’da ve 10.000 kalorilik günlük beslenmeyle hazırlandığını söyleyelim. Garibim, Amerikan mutfağı berbat bir mutfak olduğu için saçma sapan hamburger, 8 yumurta gibi şeylerle 10.000 kaloriyi dolduruyor. Benim 10.000 kalorilik beslenme gibi bir lüksüm olsa bu hakkımı günde 16 tane künefe yiyerek kullanırdım!
Yüzmede Türk sporculardan bu olimpiyatta da umut yok. Muhtemelen olimpiyat elemeleriyle ilgili haberlerde sabah seansında 100 metre kelebekte yarışan sporcumuz serisinde 6. genel toplamda 34. falan olarak elendi diye haberler okuyacağız yine. Olimpiyat kafilemizin en genci 16 yaşındaki Hazal Sarıkaya 100 sırt üstünde kendi derecesini geliştirmeye çalışacak Pekin kafilesinin en genci, şimdi 19 yaşında olan Ediz Yıldırımer ise 1500 serbestte boy gösterecek. Ediz’in iki üst üste gençler Avrupa şampiyonluğu var ama 19 yaş yüzme için öyle çok genç kabul edilebilecek bir yaş değil. 15 yaşındaki potansiyelini düşünürsek şimdiye kadar kendisinden büyükler kategorisinde beklenilenlerin altında kaldığını söyleyebilliriz. Derya Büyükuncu’nun 6. Kez olimpiyata katılacak olmasını nasıl yorumlamak lazım. Takdir edilesi bir büyük sporcu performansı mı , keçinin olmadığı yerde koyunun Abdurrahman çelebi olması mı ?
3-Bir diğer lezzetli branş basketbol. 1992 ‘den beri NBA oyuncularının gelmesiyle olimpiyatın kenarda köşede kalmış sporundan başrollüğe terfi eden basketbolda bu sene de dünyanın en üst seviyedeki on iki takımını izleyeceğiz bir kez daha. Amerika’nın yine zorlanmadan şampiyon olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Bu sefer finalde Avrupa basketbolunu domine eden İspanya’nın olmayacağını düşünüyorum. Gönlüm Arjantin’den yana. Kadınlar basketboluna da bu yıl ilk kez katılacağımız için ayrı bir gözle bakacağız. Ben grupta ilk dörde gireceğimizi ama çapraz gruptan gelebilecek Avustralya, Rusya ya da Kanada’dan birine çeyrek finalde eleneceğimizi düşünüyorum. ABD maçında Birsel-Sue Bird eşleşmesini merakla bekliyorum. Merakla beklemediğim bir diğer eşleşme ise Diana Taurasi-Şaziye eşleşmesi!
4-Bir diğer salon sporu voleybolu öncelik sıralamasında dördüncü sıraya koyuyoruz. Erkek voleybolunda Rusya-İtalya-ABD arasındaki mücadele keyifli olacaktır. Kadınlarda ise ABD ve Brezilya’nın ardından madalya şansı en yüksek olan takımlardan biriyiz. Grubun zorlu olması olası çeyrek final eşleşmesinde ABD ve Brezilya’yla karşılaşmayacağımız anlamına geldiği için bence aslında bizim lehimize olacak. Eğer ilk grubu üçüncü bitirebilirsek çaprazdan gelecek ikinciyi (İtalya ya da Rusya’yı bekliyorum) yenebileceğimizi düşünüyorum ki bu bizi ilk dörde atacaktır. Takım sporlarında gelecek ilk olimpiyat madalyasının kadın voleybolundan geleceğini düşünüyorum, bu olimpiyat olmasa diğer olimpiyatta olur ama mutlaka olacaktır.
5-Tekrar açık havaya dönüp menümüze ara sıcak olarak 5. sıradan tenisi koyalım. Aslında Grand Slam’lerin gölgesinde kalsa da Olimpiyat’da Wimbledon kortlarında tenis izlemek yine de büyük bir keyif. Gerçi Nadal’ın olimpiyattan sakatlığı nedeniyle çekilmesi bir Nadal’cı (böyle bir tabir de var artık güzel Türkçemizde Federer’ci Djokovic’ci gibi ) olarak bir hayli üzdü beni. Olası bir Djokoviç – Federer finali ihtimali de bu sonuçla ortaya çıkmış oldu. Andy Murray’in Wimbledon’ın duygusal etkisinden kolay kolay sıyrılamayacağını ve onun pek şanslı olmadığınu düşünmüyorum. Nadal’ın olmadığı ya da elendiği turnuvalarda ikinci olarak Tsonga’yı destekliyorum. “Alles Tsonga” diyelim
Kadınlara gelince Sharopava ve Venus gözüküyor şu an olimpiyat için iki favori ama son 5-6 yıldır kadınlar tenisi öyle bir halde ki herkes herkesi yenebiliyor. Erkekler tenisi tüm zamanların en yüksek seviyesindeyken açıkçası kadınlar tenisinin yerlerde sürünüyor. 90’larda olsa ne Steffi Graf’dan ne Monica Seles’den hadi sevmesem de hakkını vereyim ne de Hingis’den set alabilecek oyuncular turnuva kazanıp dünya bir numarası oldular kadın tenisinde. 90’ların sonuna kadar kadınlar tenisini daha fazla izleyen biriyken şimdi neredeyse kadın maçlarını, bir an önce bitse de erkekler maçı başlasa diye seyreder oldum. O yüzden kim kazanırsa kazansın çok fazla sürpriz olmaz. Sevdiğim bir tenisci falan da yok tamamen tarafsız izleyeceğim bir branştır kadın tenisi.
6-Pek kimsenin bilmediği iki tatlıyla sonlandıralım menümüzü. İlki merakla beklediğim çim hokeyi. Bu topraklarda hokeyin buzda oynanmasına da çimde oynanmasına da pek alışık değiliz. Sürekli kafa eğik yürümek ve koşmak zorunda kalınan bir spor olduğu için insan evriminin bir önceki halkasındaymışız gibi hissediliyor ekrandan izlerken. 80’lere kadar Hindistan ve Pakistan’ın domine ettiği bu sporda son yıllarda Avrupa ülkeleri üstünlüğü ele geçirdi. Düşman kardeşler Hindistan ve Pakistan'ın nükleer silahlanma ve Keşmir dışında en çok rekabet ettikleri alan kriketle birlikte hokeydi. Son yıllarda bu iki ülke ekseninde Asya eksenli hokey üstünlüğü yerini Avrupa üstünlüğüne bıraktı. Erkeklerde Almanya’nın son olimpiyat şampiyonu sıfatıyla favorilerden olduğunu ekleyelim. İspanya’da favorilerden biri.
Falkland( biz Arjantin muhipler cemiyeti üyeleri için Malvinas) savaşından beri her karşılaşmaları spordan öte bir anlam taşıyan Arjantin-İngiltere de erkeklerde aynı gruptalar. Arjantin’in erkeklerde çok iddiası yok ama kadınlar çim hokeyinde Hollanda’yla beraber madalya şansı var. Zaten Hollanda Avrupa kıtasında kadınlarda çim hokeyinin en çok rağbet gördüğü ülke. Arjantin ise Latin Amerika’da pek tutulmayan hokeyin tek temsilcisi konumunda. Zaten kendilerini biraz Avrupalı olarak görmeleriyle diğer Latinlerden ayrılan Arjantin için çok şaşırtıcı değil.
Arjantin’in olimpiyatlardaki bayrağını da onca tanınmış futbolcu ve basketbolcusu varken kadın hokeyci Luciana Aymar’ın taşıdığını söylersek hokeyin ne kadar ciddiye alındığını da görmüş oluruz.
Bu çim hokeyinde köşe penaltısı diye bir kavram var, , gol olma ihtimalinin yüksek olduğu bir duran top organizasyonu,üstteki resimdeki enstantene bu köşe penaltısı sırasında çekilmiş bir fotgraf; sadece köşe penaltısı sırasındaki teyatral diziliş ve gayri nizami harp unsurlarını savunma refleksiyle kale önü savunma anı için bile hokey izlenilebilir bir spor değil mi sizce de.
7-Yine aşina olmadığımız bir spor dalıyla bitirelim. Ben Fenerbahçe başkanı olsam yapacağım ilk iş su topu şubesi açmak olurdu. Bizde bırakın profesyonel şekilde ilgi görmeyi artık plajlarda insanların kendi aralarında yaptığı bir spor olarak bile bir hükmü kalmadı su topunun. Geçen yıl Balkan gezisinin Karadağ ayağında deniz kıyısında bizde her 100 metrede karşımıza çıkan balık çiftlikleri sıklığında su topu kaleleri görmüş ve bir kez daha adamların spor kültürüne hayran kalmıştım. Karadağlı rehbere iki- üç sene önce nüfusu Eskişehir kadar olan bir ülkeden nasıl olup da Avrupa’nın bir numaralı kupasında son sekize üç takım kaldığını sorduğumda “bizde yüzme öğrenmeden çocuklar su topu oynamaya başlar” demişti. 2008 Pekin’de olimpiyat yarı finalini daha iki sene önce aynı ülke olan Sırbistan ve Karadağ’ın oynadığını söylersem Balkanlar’ın o bölgesinin su topu oyuncu rezervlerinin ne kadar zengin olduğunu sanırım anlatmış olurum.
Bu olimpiyatta da yine Sırbistan, Karadağ ve son olimpiyat şampiyonu Macaristan iddialı takımlar arasında. Orta ve Güney Avrupa dışında sadece Amerika onlara rakip olacak ülke olarak gözüküyor. Sırpların ve Karadağlıların ve diğer Balkan ülkelerinin erkeklerde bu kadar dominant oldukları sporda kadınlarda olimpiyata gelememeleri ilginç aslında. Erkek su topunda güçlü olan Balkanlar bölgesini kadınlarda temsil edecek ülke yok. Son olimpiyat şampiyonu Hollanda’da olimpiyatlara katılamadı. Amerika ve Avustralya kadınlarda bir adım öndeler madalya için.
Olimpiyatlar spor seven birisi için şölen. Türkiye’de olayı milliyetçi bir düzlemde değerlendirip sporcumuz olmayan branşlara ilgi gösterilmeyeceğini biliyorum .Bizim sporcular kazanırsa da seviniriz tabi ama açıkçası bin tane insan hikayesi dururken bunları umursamayıp vatan –millet –sakarya havasında olmak da olimpizmin ruhuna aykırı gibi geliyor bana. Türkiye dışında takım sporlarında destekleyeceğim takımları da yazayım ABD seçimlerinde gazetelerin desteklediği başkan adayını açıklaması gibi. Sonra "objektif blogger" böyle mi olur falan demeyin.
Erkek Futbol : Uruguay
Kadın Futbol: Kuzey Kore
Erkek Basketbol: Arjantin
Kadın Basketbol Avustralya (Penny yok diye yalnız mı bırakalım)
Erkek Voleybol : Brezilya
Kadın Voleybol: Güney Kore, (Kim’in sözleşmeyi uzatması hatırına)
Erkek Hentbol : İzlanda (Yalnız ve güzel ülke kontenjanından)
Kadın Hentbol : Danimarka
Erkek Sutopu : Karadağ
Kadın Sutopu: İspanya
Kadın Çim Hokeyi: Arjantin
Erkek Çim Hokeyi: Pakistan
Devamı ...
24 Mayıs 2012
Remzi Dilli Mevzuu ve Taraftar Fikirsizliği

Yukarıdaki fotoğrafta bir adet "Fenerbahçe Basketbolu Şube Kaptanı" var.
"Lobimiz yok" diye ağlayan koca Fenerbahçe'nin, neden Galatasaray karşısında lobisiz kaldığını anlatmak için başka bir şeye gerek yok. Tek fotoğraf yetiyor.
Senelerce Aziz Yıldırım'a ve yönetim kuruluna bir eleştiri getirdik:
"Burası holding değil. Sadece cv'sinde 'İşini iyi yapıyor' yazdığı için insanlar yetkili kılınamaz. Dernek statüsünde bir spor kulübü, hele Türkiye'de belli aidiyetler çemberinin içinde kalan insanlar tarafından yönetilmeli" demeye çalıştık ama olmadı.
Aslında kabahat Aziz Yıldırım'da değildi. Bıkmadan yazacağım bir şey var:
"İletişim çağında ve kurumsallık düzeninde hareket eden camialar, ancak ve ancak fikir çarpışmalarıyla yol kat eder. Cahil cühela da olsa eleştiren insanı eğitmeye çalışmak ve ona değer vermek yerine, karşı fikri yağlı kemende layık görürseniz ileriye yürüyemezsiniz. Tahammülsüzlük arttıkça, yanınızdaki dalkavuklar "Siz ileriye gitmiyorsanız, biz nasıl arkanızda kalıyoruz efendim" diyerek, "iş bilen" aferistler haline gelir."
Devamdaki yazının tarihi 2009 ve hâlâ değişen bir şey yok.
Bizim yaşımız daha otuz. Dante gibi ömrün ortasına geldiğimizi zannetmek (ve daha erken gitmek) için bile bir kaç sene geçmesi gerek. Fakat yaşımız kadar uzun süredir akıl baliğ Fenerbahçeli olan büyüklerimiz var. Seneler önce, bunlardan herhangi birisini çevirip "Remzi Dilli Fenerbahçe'de görev alacak" desek, tumturaklı bir "Hadi lan oradan" yerdik herhalde. Israr edip "Vallahi abi, hem de Basketbol Şubesinin Kaptanı olacak" diye eklesek bu sefer de "Siktir git lan başımdan. Asabımı bozma benim" çekerlerdi.Devamı ...
Oldu... Sadece Çelik değişse umursamazdık ama devir de değişti ve Remzi Dilli; Galatasaray formasıyla Fenerbahçe taraftarına dil uzatan, Beşiktaş'tan ayrılırken arkasından bir sürü şey söylenen Remzi Dilli, Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin kaptanı oldu.
Lafa gelince 30.000.000 mensubu olduğunu söylediğimiz, koskoca Fenerbahçe camiasının, Şube Kaptanı olabilecek nitelikte bir "Fenerbahçeli"bulamamış olması acıdır. Fenerbahçe, bu ülkede yapılmış bir sevda ihtilalidir ama son yıllarda mecaz anlamından sıyrılıp, asli manasına kavuşmuş, evlatlarını yemeyi alışkanlık haline getirmiştir.
Daha az acı olan ama aynı oranda can acıtanı ise yüksek görevlere layık görülen insanların Fenerbahçe değerlerini ve hassasiyetlerini hiç bir zaman önemsememesidir. Aynı Remzi Dilli gibi...
Bir Fenerbahçe Şube Kaptanı düşünelim.
Sorumlusu olduğu takımın maçında, tribünde kendisine destek / rakibine baskı unsuru olan taraftara çıkarılan onlarca zorluğa gıkını bile çıkartmayacak.
Uzatmada son karara bakılan bir maçta bütün rakip, malzemecisinden oyuncusuna masa hakemine yüklenirken, ellerini kavuşturup, olan biteni izleyecek.
Saçma sapan sözlerle "Nasılsa geliyor taraftar. Kastır % 100 zamla 10 Liralık bileti gitsin. Vermeyen de girmesin" düşüncesinin arkasında duracak, ama tepkiyi görünce tornistan edecek.
Sporcusuna, hem de kız basketbol takımı oyuncularına edilen ana avrat küfürlere, elini göğsüne götürüp, eyvallah diyerek karşılık verecek. Ve dayanamayıp isyan eden, kendi oyuncusuna kızacak.
Bunun gibi "-ecek, -acak" ile biten yapılmışlara bir çok madde eklenebilir...
Biz "Fenerbahçe mezhebi bu kadar geniş bir camia değildir" diye düşünürken, Remzi Dilli senelerce görevde kaldı. Bugün "çok gecikmiş" bir hamle ile gönderilmesine sevinmek istiyoruz. Bununla beraber, peşinden ne geleceğini bilmemek de var. Bir ağabeyimizin trajikomik cümlesindeki gibi"Şubedeki Galatasaraylı kontenjanının boş kalacağına inanasımız gelmiyor" ama atılan isabetli bir adımdır. Bundan sonra hayırlısı olsun...
Gelelim ilgili ikinci konuya.
Fenerbahçe'nin, yine son yıllardaki, en büyük sıkıntısı "Fikirsiz Bir Camia" olma yolunda koşar adım ilerliyor olmak. "Remzi Dilli ve Şube Kaptanlığı"konusu, bunun en net örneklerinden birisidir.
Geçmiş dönemde, Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı ile yakınen ilgilenen taraftarların, Remzi Dilli'ye yönelttiği eleştiriler blok bir itiraz ile karşılandı. Başka konularda da emsali görülen bu tepkinin ana fikri şuydu:
"Yöneticiler ne yaparlarsa yapsınlar, haklıdırlar"
Dünya üzerinde, yaptığı bütün işler ve aldığı bütün kararlar "doğru" olan ne birey, ne de kurum vardır. Bu sanrıya kapılan her unsur, yönettiği ya da içinde bulunduğu yapıya zarar vermeye mahkumdur. Yüzyıllarını tebaa olarak geçirmiş Türkiye coğrafyası insanlarının "Ben bilmem, o bilir. Bize laf düşmez" anlayışına sahip olmasını anlamak hiç de zor değil. Fakat bu düşünce tarzının içerisinde, yanlışları dile getirmeye çalışıp, alternatif üretenlere saldırarak onları "Hain" ilan etmek noktasında ısrarcı olmanın anlaşılır bir yanı yok.
Daha dün, Remzi Dilli'nin görevde olmasını "Doğru"olarak değerlendirenlerin tek bir dayanağı vardı:
"Yönetim Kararı"
Aynı insanlar bugün Remzi Dilli'nin görevden alınmasının da "Doğru" olduğunu söylüyor. Ve yine tek bir dayanakları var:
"Yönetim Kararı"
Bu işte bir yanlışlık var.
Rahmetli Uğur Mumcu'nun "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz" sözü geliyor insanın aklına. Bugün"Fenerbahçe" olarak çok daha kötü bir durumla karşı karşıyayız. Koşar adım "Bilgi sahibi olmak istemeyen, dolayısıyla fikir de yürütemeyen; sadece ve sadece icra makamının aldığı kararların arkasında sorgusuz sualsiz duran toplum" olma yolunda Fenerbahçe camiası. Bu en başta "Yönetim Kurulu'na" yapılan bir kötülük ve saygısızlıktır. Her şeyin üstesinden gelebiliriz, ama bunun altından kalkamayız.
12 Ağustos 2011
Basketbolda Şike İddiası Üstüne

Dün “araştırmacı” gazeteci İbrahim Seten Twitter’de Fenerbahçe’nin Efes’le yaptığı final maçından önce Semih Özsoy ile maçın hakemi Recep Ankaralı arasındaki konuşmadan bahsetmiş daha sonra çok araştırmacı olduğu için Fenerbahçe’nin finalde Efes’le oynamadığını hemen fark etmiş ve finaldeki Galatasaray maçına gönderme yapmıştı. Araştırmacı gazetecimiz artık besmele haline getirmiş olduğu “ben de Fenerbahçeliyim ama” girizgahıyla, Semih Özsoy- Recep Ankaralı konuşmasından utandığını dile getirmişti
Bugün basınımızın bir diğer güzide temsilcisi, gazecilikte adeta bir The Guardian bir Washington Post bir Le Monde olan Hürriyet Gazetesi bu konuşma olayını “Şike soruşturması basketbola sıçradı” haberiyle vermiş. Haber metni şu:
Futbolda şike soruşturması kapsamında yapılan teknik takiplerde, Fenerbahçe Ülker ile Galatasaray Cafe Crown arasında oynanan basketbol final serisinin son maçında F.Bahçeli yöneticilerin maçın hakemini arayarak telkinde bulundukları belirlendi. Basketbola da sıçrayan soruşturma kapsamında dinlemeye takılan yönetici ve hakemlerin ifadeleri alınacak. Beko Basketbol Ligi final serisinin son maçında F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım’la kulübün basketbol şube sorumlusu Semih Özsoy arasında maçtan bir gün önce sık sık telefon görüşmelerinin yapıldığı tespit edildi. Bu görüşmelerin ardından Özsoy’un maçın hakemlerinden Recep Ankaralı’yı arayarak final serisinde 3-2 önde olduklarını ve yenildikleri maçlarda hakem hatalarının yapıldığını söylediği belirlendi.
Semih Özsoy ile Aziz Yıldırım arasında maçtan bir gün önce sık sık görüşme yapılması habere göre şikenin göstergelerinden biri. Baketbol takımınının final maçı öncesi basketbol şube sorumlusu ile başkan arasında sık sık görüşme olmasının nesi anormal. Şüphe uyandıracak şike giriş haberinden sonra şikenin gelişme bölümüne geçiyoruz.
Özsoy’un, Ankaralı’ya maçta F.Bahçe lehine kararlar verilmesi yönünde imalı cümleler kurduğu ve telkinde bulunduğu soruşturma dosyasında yer aldı.
Ankaralı’nın ise kararlarında adil olmak için elinden geleni yapacağını ve diğer hakemleri de bu konuda uyaracağını söylediği kaydedildi. İkili arasında geçen konuşmanın ardından Özsoy, Başkan Yıldırım’ı arayarak hakemle yaptığı konuşmaları aktardı.
Yapılan telefon konuşmasının ardından F.Bahçe Ülker’in, G.Saray Cafe Crown’u 91-88 yenerek final serisini 4-2 kazandığı ve 2010-2011 yılı şampiyonu olduğu dosyaya eklendi. 16 Haziran’da yapılan telefon konuşmalarına ilişkin, Özsoy’un yanı sıra maçın hakem üçlüsü Recep Ankaralı, Erşan Kartal ve Alper Özgök’ün ifadelerine başvurulacak. Konuyla ilgili Türkiye Basketbol Federasyonu’na önümüzdeki günlerde bilgi verilecek.
Semih Özsoy final serisindeki hakem hatalarından bahsetmiş ve Hürriyet’e göre Fener’in kazanması için imalarda bulunmuş. Bu imalı cümleler nedir, nasıl ima edilmiştir bununla ilgili tek kelime yok, Recep Ankaralı da adil bir maç yönetmeye çalışacağına göre herhalde bu imayı pek anlayamamış. Şimdi bizim İstanbul Emniyeti’ne göre Fenerbahçe’nin bir maçı kazanması o maçta şike yapıldığının en önemli kanıtı. Şu hakeme "biz kazanalım bak ona göre yönet" dediğimiz pardon ima ettiğimiz iddia edilen maçta ne olmuş mesela haberde buna dair bir şey yok. Recep Ankaralı ve saz arkadaşları 6. maçı nasıl yönetmişler, Fenerbahçe lehine hangi hatayı yapmışlar ona dair bir ibare de yok. Maç sonrası şampiyonluk yazısında ne yazmışız biz bu blogda bir bakalım
Sonunda şampiyon olduğumuz bir maçtan sonra hakemler hakkında bir şeyler söylemek pek doğru karşılanmayabilir ama dün maçtan sonra bile sinirim geçmedi. Hakemler tam anlamıyla rezil bir maç yönettiler. Recep Ankaralı, Alper Özgök, Erşan Kartal üçlüsü muhtemelen seriyi yedinci maça götürmek için yüksek yerlerden aldığı talimatları sonuna kadar uyguladılar. Zaten basketbol federasyonu başkanının kupa töreninde olmaması da herhalde serinin yedinci maça gideceği konusunda içinin rahat olmasından kaynaklanıyordur.
Oktay Mahmudi’ye teknik faul verdikten sonra gözlerinin içine baka baka ettiği küfüre yarabbi şükür dediler, ilk yarı sonunda Caner topa ayakla müdahale etmesine rağmen Oğuz’a ayakla müdahale çalıp topu Galatasaray’a verdiler. Shipp’in yarım metre dışarıdan girip attığı sayıya basket verdi gözünün önünde olmasına rağmen Recep Ankaralı. Son periyot Emir’in içeriye Ukiç’e verdiği pasta Ukiç şut atarken Haluk’un yaptığı faulü çalamayıp ribaunt mücadelesinde Lavrinoviç’e son derece ucuz bir faul çaldılar ve Galatasaray iki atış kullandı. Emir’in iki turnikesinde de basket faul var, hakemlerden ses yok ve maçın en kritik yerinde Tutku’dan dışarı çıkan topu görmeyip topu Galatasaray’a verdiler. Alper Özgök topu Galatasaray’a verdikten sonra açısı daha iyi olan ve aslında topun Tutku’dan çıktığını gören Recep Ankaralı’ya doğru koşuyor Fenerbahçeli oyuncular ama Recep Ankaralı ben gördüm deyip kararı değiştirebilecek yüreğe sahip değil. Şampiyon olduk diye bu hakem rezaletinin hiç dile getirilmemesi tuhaf. Kaybettiğin maçtan sonra ağlama zırlama olarak görülebilecek bir şeyi asıl en güçlü anında yapacaksın ki inandırıcılığın olabilsin.
Bu bağlanan, şike yaptığı iddia edilen maçtan sonra şampiyonluğu ve maçı kazanan takımın taraftarı olmamıza rağmen şampiyonluk yazısında bunu yazmışız. 6. maçı seyreden ve o maçta hakemlerin Fenerbahçe lehine karar verdiğini iddia eden birisinin basketboldan zerre kadar anlamaması lazım. Sadece Shipp’in saha dışına çıktıktan sonra attığı turnikeyi bile görsek bu maçta şike varsa kimin lehine var sorusuna yanıt bulabiliriz.
Futbolda Alex’e bulaşacak kadar düştüler basketbolda da herhalde yakında Aydın Örs’e de çete üyesiydi ,herşeyden haberi vardı falan diyecekler. Şimdi bir kulübün yöneticisi ile maçın hakeminin maçtan önce böyler bir konuşma yapmasının etik boyutu ayrıca tartışılır. Ama bu olayı sanki ilk kez olan daha önce eşi benzeri görülmeyen tek bir olguymuş gibi yansıtırsan o zaman niyetinin başka olduğu anlaşılır. Maçtan önce hakemlerle, federasyon üyeleriyle sanki hiçbir kulübün oyuncusu, koçu, yöneticisi konuşmuyormuş bu sadece Semih Özsoy’a mahsus bir durummuş gibi dangalakça haberler yapmak aptalca. Sorsunlar bakalım Recep Ankaralı’ya Galatasaray yönetiminden ya da Efes yönetiminden birileriyle maç öncesi hiç konuşmamış mı hayatında. Hatta bırakın hayatında konuşup konuşmadığını o maç öncesi Galatasaraylı yöneticilerle hiç konuşup konuşmadığını sorun. Bu sene Türkiye Kupası finali sonrası Beşiktaş yöneticisi maçtan sonra Federasyon’dan “Engin Kennerman’ı maça vermeyin negatif psikoloji veriyor” dediğini kendisi söylediğinde bunu haber yapma gereği bile duymayan adamlar, adil maç yönetilmesi içerikli bir konuşmayı şike delili sayıyorlar. Efes’in doping yaptığını kimlerin hangi ilaçları soyunma odasında verdiğini bilecek kadar olaya vakıf oldukları halde bunu yazamayanlar başımıza temiz spor havarisi kesiliyorlar. Sırada ne var erkek voleybolda Ziraat Bankası'ndan mevduatımızı çekeriz diye tehdit edip erkek voleybol şampiyonu olduğumuz iddiası mı, rüzgar Tanrısı Boreas'la kürek yarışlarından bir gün önce rüzgarı bizim tarafa estir temalı telefon konuşması mı?
Varınızı yoğunuzu Fenerbahçe nefretine yatırdınız bu nefret bumerangı önünde sonunda kendinize dönecek.
Devamı ...
13 Haziran 2011
Şampiyonluğa doğru

Seri öncesi Fenerbahçe cenahında sıklıkla duyduğumuz tahminler serinin 4-1 bitmesi üzerineydi. Abdi İpekçi'de 1 mağlubiyet, sert deplasman atmosferlerinde kendini kaybetme potansiyeline sahip takım için olasıydı, öyle de oldu...
Neyse ki, final serisinin boyunca yazdığımız gibi iki takım arasındaki kalite farkı Galatasaray açısından daha fazlasını yapmasına müsade etmeyecek ölçüde derin.
Galatasaray'ın takım olarak alışık olmadığı bir düzeye; final serisine ne mental ne de teknik olarak yeteri kadar hazırlanamadan çıkmadığını gördük. Seri boyunca hep en kısır oldukları alanda, hücumda yenilikler denediler, en iyi yapabildikleri şeyin, rakibe baskı yaparak ve çok sert oynayarak rakibin hücumda seti kurmadan önce topu elinde çok fazla tutmasını dolayısıyla kötü top kullanmasını sağlamanın Fenerbahçe gibi önemli bir Euroleague tedrisatından geçmiş bir takım karşısında üst üste bir kaç maçta işe yaramayacağı belliydi. Buna rağmen 3. maçta hem Fenerbahçe'yi bozabildiler hem de kendileri için sıradışı bir şekilde yüksek tempoda oynayarak ve çok atarak kazanmayı başardılar. Aslında seri öncesi Galatasaray cephesinde, 50-60 yıl öncesinin kadrosuna referansla yaratılan "yenilmez armada" temalı motivasyon bugünkü takımın final serisi için yetersiz olan kalite ve deneyim açığını kapatabilecek bir moral etki yaratamazdı. Yine de, Galatasaray'ın Oktay Mahmudi klasiğiyle yaratılan kolay kolay teslim olmayan karakteri Fenerbahçe tarafının dikkat etmesi gerekli en önemli meseleydi.
Galatasaray cephesinin artıları eksileri bi yana serinin kaderini Fenerbahçe tarafı belirliyor. 3. maçtaki dağınıklık, rakibe öldürücü darbenin vurulabileceği anlardaki ürkeklik 4. maçta yaşanmadı. Bu kez oyuncular kader anlarını hem soğukkanlı biçimde hem de yeteneklerine güvenerek oynadılar. 5. maçta bu kez maçı kazandıran soğukkanlılık değil, tamamen kendine güven ve rakibine üstünlüğünü hem tempoyu yükselterek hem her pozisyonda fiziksel temaslarda sertliğe sertlikle karşılık vermekten kaçınmadan hissettiren bir oyun olacaktır. Yüksek tempoda yetenekleri, oyun zekası ve saha görüşü daha iyi olan, daha çabuk düşünüp, rakibin dengesini bozup pozisyon yaratma becerisi daha yüksek olan takım kazanacaktır.
Seri öncesinde ve seri boyunca bazen maçlar sırasında da bol bol Spahija'yı ve özellikle de Ukiç'i eleştirdik ama tüm takımın hakkını da verelim, sezon başından bu yana yaşanan sakatlıklara rağmen verdikleri mücadeleye saygı duyalım. Önce Spahija'dan başlamalı. O elinde taktik tahtasıyla her pozisyonda adeta takımın oyun kurucusu gibi eli sahada olan bir hoca değil ondan bir Pini Gershon veya Pesiç performansı beklemek anlamsız. Takım 2 pozisyonda istediklerini yapamadığında takıma müdahale edip, tüm insiyatifi eline alarak istediği seti takıma mutlaka oynatacak bir hoca değil. Klasik Yugoslav disiplinine sahip ama çok kez sert olmasına rağmen her an müdahaleci değil. Molalarının bir çoğunda taktik tahtasını eline bile almaz, özellikle savunmada gevşemeye ya da rakip savunmanın dengesi bozulmadan atılan şutlara kızar ama kriz anlarında çok kez oyuncularına güvenir, takıma krize siz soktunuz siz çıkarın gibi bir tavırla yaklaşır takıma. Sezon başından bu yana takıma aşıladığı kendine güven önemli, bu takım Barcelona, Olimpiakos deplasmanlarında hiç paniklemeden kazanırken Spahija'nın takım üzerinde yarattığı pozitif etkilerin rolü büyüktü. Ama bizler maçları seyrederken eğer işler kötüye gidiyorsa örneğin bir Pini Gershon görmek istiyoruz. Örneğin takım üst üste 5 hücumdan boş döndüğünde koç molayı aldığında sazı eline alsın, öyle bir hücum çizsinki mola sonrası ilk hücum sayıya dönsün, rahat bir nefes alalım diye düşünüyor oysa Spahija'nın tarzı bu değil onun müdahalesi daha çok oyuncularını kendine getirip, yenilemek ve maçı çevirecek iradeyi onların göstermesini beklemek oluyor. Koçun tarzı bu, alışmak lazım.
Takımın koçuyla birlikte beklentilerin en fazla yoğunlaştığı elemanı kuşkusuz 1. guardıdır. Transferiyle ilgili girişimi duyduğumuzda "doğru iş" yapılıyor demiştik. Hala da öyle düşünüyoruz. EL seviyesinde TOP 8'ler de oynayacak guard sayısı çok fazla değil, olanları da kadroya katabilmek eğer oyuncunun hocasıyla, takımla bir sorunu yoksa veya takımı bütçe kısıtlamasına gitmezse pek olanaklı olmuyor. Ukiç'ten daha yeteneklisini bulabilmek zor ama Ukiç'in bu seviyede bir takımın 1. guardı olmak konusundaki sıkıntıları yetenekleri değil. Onun en belirgin defosu, takım kötü giderken moralini, inancını yitiriyor oluşu. Ellerini iki yana açıp Spahija'ya dert yanmaya, sahada olup biteni şikayet etmeye başlıyorsa eğer tehlike var demektir. Oysa çok kez gördük ki, en zor maçlarda bile hem kendini hem de takımını tamir etme yeteneğine sahip, yeter ki iradesini sahaya koyabilsin. Haksızlık etmek istemem guard biraz da kışlada asker için söylendiği gibi olmalıdır, hani asker üşümez, yorulmaz, acıkmaz falan denir ya point guard için maç içerisinde bozulmaz, başı öne eğilmez, morali düşmez demek istemiyorum ama Ukiç çok kez zor zamanlarda, takım dağılmışken gözlerinden ateş fışkıran bir guard dolayısıyla bir lider olamıyor. Oysa, sezon boyunca bazı maçlarda bileğindeki sakatlık yüzünden maç boyunca acıdan dişlerini sıkarak oynamak zorunda kalışına şahitlik ettik, savaşçı ve fedakar ruhunu biliyoruz. Belki de ne geçen sezon ne de bu sezon arkasında onu gerçek anlamda dinlendirecek bir yedeğinin olmaması da Roko'yu olumsuz yönde etkiliyor. Kader anlarında fiziksel anlamda yorgun ve tükenmiş halde sahada oluyor.
Şimdi 1. guarda laflar söyleyip Saras'ı es geçmek olmaz. Olmuyor, ne yapsa olmuyor, kariyeri boyunca hep en zor işleri yaptı ama artık yorulan vücut kafasındaki delice işleri yapmasına izin vermiyor. Neyse ki hem Ukiç hem de Saras kötüyken sahada takımın aklı olabilen ve takım arkadaşlarının bir kaç salise sonra yapacağı hareketi önceden sezip topu rakip savunmanın ölü bölgesine indirme becerisine sahip Emir git gide gelişiyor, o sahadayken takım sete set hücumda boş yere paslaşmak yerine rakip savunmanın dengesini bozacak penetreleri, ikili oyunları oynayabiliyor.
Toplu değerlendirmeyi şampiyonluk sonrası yaparız ama takım savunması açısından bir noktayı es geçmemek lazım. Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi yenebilmesi ancak sıradışı işlerin olduğu bir maçta gerçekleşebiliyor, 3. maçta böyle oldu. Galatasaray bu sezon ilk kez 80 küsür sayı yemesine rağmen galip geldi. Oysa 4. maçta Galatasaray'ın 48. sayısını bulduktan sonra ki 5 dakikaya bakın, rakip sadece faul çzigisinden 1 sayı buluyor. 3. maçın aksine Galatasaray kısaları bire birde rakibini geçince boş pozisyon bulamıyor, Fenerbahçe takım savunmasının farkına varmış halde. Uzunlar ortayı kapatabiliyor, bire bir değil takım olarak hücum etmek zorunda kalan Galatasaray alışık olmadığı zorlukta bir savunma yardımlaşması karşısında hiç bir şey üretemiyor.
Fenerbahçe'yi bu sezon başarılı kılan en önemli taktik etken devreye giriyor, savunmada yardımlaşma üst düzeye çıkıyor ve savunmada sinir bozucu sayılar yemeyen Fenerbahçe hücumda saçmalamadan, doğru şutu yaratarak oynayıp kazanıyor. Sezon boyunca bu takımın dengesi defalarca bozuldu, sakatlıklar sezon boyunca hocanın kafasındaki planları alt üst etti. Sezonun belki de en kritik dönemi olan, EL TOP 16'sındaki son 3 maçın oynandığı dönemde takım kadrosundaki 3-4 oyuncu kadrodaki gençler ve altyapı oyuncularıyla antrenman yaparak maçlara hazırlandı. Sezonun önemli bölümünde takımın yarıya yakını sakatlıklar sebebiyle doğru dürüst antrenman yapamadı. Tüm bunlara rağmen bu takım yarın lig şampiyonluğunu kazanmak üzere sahada olacak.
Devamı ...
6 Haziran 2011
Geri döndüler

Efes serisinde ''geri dönün'' başlığıyla yazmıştık; takımın final öncesi görüntüsünde sezon boyunca yaşanan sakatlıklarında etkisiyle fiziksel bir yıpranma, düşüş hatta dağınık ve rahat oyunlarla sonuca gitme hali sezilmiyor değildi. Ama önceki yıllarda olduğu gibi yine final serisinde vitesi birden yükseltecek bir takım yine agresifliği ve kazanma arzusuyla rakibi boğacak bir mücadele bekliyorduk. Yanılmadık. Son 5 sezonda ligde final oynayan takım yine aç yine saldırgan yine gözlerinden ateş çıkarcasına oynuyordu. Geri dönmüşlerdi.
Seri öncesinde kaygılarımız yok değildi; her ne kadar Galatasaray'a oranla çok daha kaliteli ve daha da önemlisi üst düzey maç oynama becerisi yüksek oyunculardan kurulu bir takım olsak da, sezon boyunca yaşanan sakatlıklar takımın dengesini, koçun kafasındaki planları defalarca bozmuştu. Son olarak Kinsey'in haddinden fazla uzayan sakatlığı ve nihayetinde sezonu kapatması zaten sezon boyunca yaşına göre fazlaca yük çeken, efor sarfeden ve hayli fazla yıpranan Ömer Onan'ı alternatifsiz bırakıyordu. Sezon boyunca beklentilerin üzerinde bir hücum performansıyla muhteşem ekstra performanslar ortaya koyan kaptanın savunma yükünü azaltabilecek Kinsey'den yoksunluk bireysel performansını üzerinde baskı yokken ve tam sahada tempolu ve özgürce oynayabiliyorken arttırabilecek J.Johnson'u kamçılayabilirdi. Ayrıca Tutku'nun sahada olduğu sürece top aldırılmadan savunulması neredeyse Galatasaray'ın tüm hücum verimliliğini baltalamak anlamına gelirken bu yükü tamamen Ömer Onan'a yüklemek düşündürücüydü.
Ama ilk maçta Ömer işin o tarafını hiç düşünmeyin der gibi oynadı. 30 dk'ya yakın bir süre sahada kalıp, sezon asist ortalaması 4'ün üzerinde olan rakibin hücumdaki en kilit oyuncusu olan Tutku'ya top kullandırtmayı bırakın neredeyse top aldırmadan savunma yapıp sadece 2 asist yapabilmesine olanak veren Ömer bu savunma performansının üzerine bir de maçın en fazla sayı atan adamı oldu. Tutku'nun eline top değmeden edilen her hücum Galatasaray adına sezon boyunca oynanan basit ama disiplinli oyunun bu düzey için yeterli olmadığının kanıtı gibiydi.
Seri öncesi Galatasaray savunması, Mahmudi'nin sınırlı yetenekteki oyunculardan maksimum verim alan oyun planları, disiplini çok kez övüldü. Ama unutmamak gerekir, basketbol asla sadece bir savunma oyunu değil. Avrupa basketbolunda savunmaların sertliği arttıkça, sert ve kolay kolay açık vermeyen savunmalara karşı çabuk karar verip etkili hücumlar kullanabilen takımlar bir adım öne çıkıyor. Tomas'ın sertliğe karşı korakor hücum edişi, Emir'in muazzam saha görüşü, Ömer'in perdeden kurtulduğu anda potaya cesurca bakabiliyor oluşu, Saras'ın, Ukiç'in topla koşarken ve oyun kurarken bile rakipten hızlı oluşları, sadece toplamda 5 blok yaparak ve rakibe 8 ribaundluk bir üstünlük kurarak değil bu agresif savunma sonrasında her hücümu verimli kullanarakta rakibine üstünlük kuran Fenerbahçe'nin Euroleague takımı oluşunun farkını maç boyunca gördük.
Galatasaray bu sezon önemli işler yaptı, yadsımamak gerek. Ama iki takım arasında hakikaten ciddi bir kalite farkı var. Sadece savunma yapabiliyor olmak Fenerbahçe'nin bulunduğu düzeyde yeterli bir kalite değil. Kaldı ki, Fenerbahçe gibi hücum çeşitliliği müthiş bir takımı durdurabilmek henüz Galatasaray'ın becerebileceği bir iş de değil.
Devamı ...
28 Mayıs 2011
Finale doğru

Üstüste 5. sezonda finale çıkmak güzel şey. Güzel güzel olmasına da, rakibin belli olmasına ve sonrasında final serisinin başlamasına en az 1 hafta süre varken beklemeye başlamak takım açısından sanıldığı kadar önemli bir avantaj yaratmayacak belki de.
Sezon boyunca alıştığı tempoyu kaybetmiş olan takımın dinlenmekten çok oynayıp hamlığını atması, tekrar forma girmesi gerekiyor gibi geliyor bana. Efes'in sahada basketbol oynansa kaybedeceğine çoktan karar vermişcesine, ortalığı karıştırıp, gerginlikten istifade edip sürpriz yapma şansı aradığı bu garip maçta kazanırken yine yetersiz, yine bol bol hata yapan, yine sezon ortalarına dek görmeye alıştığımız ciddiyetinden ve istikrarından uzak bir takım vardı sahada.
Sezon başından bu yana takım olmayı becerememiş, tek çareyi ortalığı karıştırıp hakemleri etki altına alarak ve sertlikle rakibi sindirerek kazanma şansı arayan Efes'in savaşçı ama verimsiz basketbolu bu takımı 15 sayı öne geçtiği maçta bu kadar zorluyorsa bundan bir kaç ay önce Euroleague'de final four hedefleyen takımdaki başaşağı düşüşü görmemek olmaz. Bu takım kendisinden bir kaç gömlek aşağısındaki Galatasaray'a da Banvit'e de final serisini vermez ama yine de 1 hafta belki de daha fazla maç yapmadan bekleyecek olmak takımın ve tek tek bir çok oyuncunun ritmini kaybettiği şu durumda tehlikeli.
İlk Efes maçına bakın, oyuna konsantrasyonu neredeyse tamamamen kaybolmuş, tempoyu yükseltmesi beklenirken değil takımı oynatmak kendisini maçın içine sokamayan Ukiç hayalkırıklığı yaratırken Saras takımın ihtiyacı olan hızlı oyunu sahada hakim kılmıştı. Bugün ise Saras'ın oyun aklı tamamamen kaybolurken Ukiç kritik anlarda doğru kararlar alabildi. İkisinin de bir final serisinde takımına liderlik yapacak hazırlıkta olmadıkları açık. Diğer oyuncular açısından da benzeri durumlar sözkonusu.
Sezon bu takım açısından çok yıpratıcı geçti, sezon boyunca olağandışı süreklilikte sakatlıklar sonucu yaşanan idman eksiklikleri ve fiziksel yıpranmanın üzerine, çok fazla inanılan Euroleague hedeflerinin tepetaklak oluşu özellikle yabancı oyuncularda ciddi anlamda bir boşlama yaratmışa benziyor. Tabii unutmamak lazım, final serisi her zaman takıma vites arttırmayı, silkinip kendine gelmeyi zorunlu kılar ve bunu sağlar.
Devamı ...
15 Şubat 2011
Bir Mağlubiyet Nedeni Olarak Negatif Enerji

"Finalden 2 gün önce MHK Başkanı Metin Şahin’i arayarak Engin Kennerman’ı istemediğimizi söyledim. Kendisi bize negatif bir enerji veriyor. Banvit maçında Chatman’a teknik faul çalarak oyuncumuzun motivasyonunu düşürdü. Finale atanmamasını istedik ama Metin Şahin uyarımızı dikkate almayıp bize hakemlerin maçı iyi yöneteceğini söyledi. Sonuçta da yaptığı kritik 2-3 hatayla maçın kaderini etkiledi. Biz Engin Kennerman’ı maçlarımıza istemiyoruz."
Salsabasket'in haberine göre Beşiktaş yöneticisi Hasan Bozkurter böyle buyurmuş. Futbolu anlamak kolay olduğu için penaltımızı vermedi, ofsaytı çalmadı diye hakem eleştirebiliyorlar ama basketboldan anlamadıkları için olayı meteafizik boyuta çekmiş Hasan Bozkurter. Engin Kennerman negatif enerji veriyormuş,bir sonraki adımda da kendisinden Aziz Yıldırım hakemleri yoga kursu altında hipnotize edip Beşiktaş aleyhine kararlara yol açıyor gibi bir ifade beklemek lazım. Chatman 'ın psikoloisi adamın parasını 2 ay ödemeyip bir ay ödemenizden, kadro dışı bıraktıktan bir hafta sonra kurtarıcı olarak geri çağırmanızdan falan bozulmuş olmasın. Kovduğu adamla kol kola basın toplantısı yapabilecek trajikomiklikteki Beşiktaş yönetimine yakışır açıklamalar. Durmak yok s.açmalamaya devam Devamı ...
27 Kasım 2010
İspanyol Hakem Kolonisi

Euroleague’de bu hafta maç istatistiklerine bakarken dikkatimi çekti. Çarşamba ve Perşembe günü toplam 12 maç oynanmış, bu maçların beşi İspanyol takımların maçı. Yani bu maçlarda kural olarak bir İspanyol hakemin görev yapması imkansız. Kalan 7 maçın 6'sında ise en az bir İspanyol hakem var. Ayrıca bizim maçta maçın 3 hakeminden 2'si İspanyol, yani 7 maçta 7 İspanyol hakem var. Cholet - Siena maçı, 7 maç içerisinde İspanyol hakemin olmadığı tek maç. Uleb'deki İspanyol ağırlığı sır değil ama bu kadar üst düzey bir organizasyonda hakemlerin tamamen bir ülkenin dominasyonunda olması acayip bir durum. Futbolda Şampiyonlar Ligi’nde o hafta oynanan 7 maçta 7 İspanyol hakem olsa herkes "bir ne oluyor?" diye sorar ama basketbol olunca kimsenin farkında olmadığı bir detay olarak kalıyor. Avrupa basketbolu bu hakem mevzusunu halletmeden asla saygın bir yere gelemeyecek.
Devamı ...
22 Kasım 2010
Murat Murathanoğlu'nun Enes Kanter Yazısı

Konu Fenerbahçe olunca geliştirdiği bütün bilişsel kapasiteyi bir kenara bırakıp nefret makinesine dönüşen bataklık sinekleri yine sahnede. Bu sefer konu Enes Kanter. NCAA, Enes'e yapılan ödeme belgelerini istiyor, Fenerbahçe gönderiyor; NCAA, Enes'in amatör statüsünü kaybettiğine karar veriyor ve oynamasına izin vermiyor. Bu konuda ne Enes'ten ne temsilcisinden "Fenerbahçe yalan beyan yapıyor" gibi bir iddia da duymadık. Buna rağmen "17 yaşında çocuğun geleceği" gibi ucuz duygusallıkla Fenerbahçe'yi karalamaya çalışıyorlar. Usulsüzlük ve hile damarlarında geziyor olmalı ki Fenerbahçe usulsüzlük yapmadığı için Fenerbahçe'yi suçlayacak kadar ileri gidiyorlar. Geçen hafta Murat Murathanoğlu basketbolseverler.com sitesinde bir yazı yazmış. Meselenin başından sonuna bütün ayrıntıları var, bilmiyorsanız okuyun öyle konuşun. Yazı aşağıda.
Orijinal kaynağı için tıklayın.
Enes İçin
Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:
- ‘”Allah’ım benimle konuş!'’ dedi.
Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde en son şarkısını söylüyordu, ama adam çayırkuşuna kulak vermedi ve devam etti yakarmaya:
- ‘’Allah’ım benimle konuş!'’
Az sonra hava kapandı, gök gürültüsü ve şimşekle birlikte yağmur yağmaya başladı. Fakat adam dinlemedi, yakarmaya devam etti:
- ‘’Allah’ım! Seni görmeme izin ver!'’
O böyle yalvarırken, sağanak yağmur sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını adamın evine kadar taşımaya başlamıştı. Fakat adam bu manzaraya aldırmadı bile. Her gün gördüğü bir şey değil miydi bu?
Yalvarmaya devam etti:
- ‘’Bana bir mucize göster Allah’ım!'’
O böyle yalvarırken, yakınlardaki evlerden birinden yeni doğmuş bir çocuğun ağlayışları geliyordu kulağına, ama adam bunu da farketmedi.
üzüntüden ağladı adam:
- ‘’Allah’ım, cevap ver bana! Burada olduğunu bilmemi sağla.'’
O sıra, bir kelebek adamın koluna kondu ama adam öbür eliyle kelebeği iteleyip kovdu ve ağlamaya devam etti:
- ‘’ Allah’ım neden bana cevap vermiyorsun?'’
Biz Enes Kanter’in maçlarını sabaha karşı anlatacağımızı birkaç yıldır biliyorduk. Ancak bu maçların NCAA’lerde değil de NBA’de olacağını hep düşünüyorduk. TBF’nin 12 Dev Adam Basketbol Okullarında (12 DABO) Enes, Ankarada’ki Samanyolu Kolejinin dikkatini çekti ve eğitim hayatını orada sürdürdü. Fenerbahçe Ülker ise Enes Kanter’i önemli diyebileceğimiz bir bonservis bedeli ödeyerek transfer etti. Enes’e İstanbul’da evini, okulunu, kılık kıyafetini, kitaplarını, yediğini ve içtiğini üstlendi. Bunun dışında da banka kayılarına göre yaklaşık $ 160.000 ödeme yaptı.
Enes Kanter, Fenerbahçe altyapısında yetişip, çok genç yaşta A Takıma kadar yükselen ve NCAA’lerde oynamak isteyen ilk oyuncu değil. Doğuş Balbay ki şu anda Teksas Longhorns Üniversitesinde son sınıf talebesi Akademik All-Amerikan seçilme olasılığı bile olan gerçek bir sporcu-öğrenci. Doğuş, tıpkı daha önce Engin ve Emre Atsür’ler gibi yıllarca büyük fedakarlıklar yaparak okul ve basketbolu bir arada götürmek için çabaladı ve NCAA’de sporcu-öğrenci olmanın temellerini okul hayatı başladığından beri planladı. Doğuş Balbay okul birincisi olarak lise eğitimini noktaladı. Fenerbahçe kendi altyapısında oynarken Doğuş’a da benzer maddi destek verdi. TBF kurallarına göre bir takım kendi altyapısında yetişen bir oyuncu ile 23 yaşına kadar kontrat imzalayabilir. Fenerbahçe ne Doğuş Balbay’a ne de Enes Kanter ile kontrat imzalamadı. İkisi de 23 yaşına gelmeden kulüpten ayrılıp NCAA’lerde oynamak istediklerini belirttiler. Doğuş eğitimini ve basketbolunu NCAA’lerde devam ettireceğini belirttiğinde NCAA yetkilileri Fenerbahçe’den Enes için istedikleri bilgilerin aynısını Doğuş içinde istedi. Fenerbahçe o zamanda doğruyu söyledi, Enes için de doğruyu söyledi. Ev, okul, yemek, içmek gibi ihtiyaçlar dışında Fenerbahçe’nin Doğuş Balbay’a ödediği para NCAA’lerce “makul” bulundu ve Doğuş 11 maç ceza alarak NCAA kariyerini başladı. Enes’e ödenen para ise “fazla” bulundu ve $ 33.000 gibi belki profesyonel sporcular için büyük denilmeyecek, ama “amatörce” spor yapan ve normal işlerde çalışan vatandaşlar için hiç de küçümsenmeyecek bir miktar “amatör” sınırının aşılmasına neden olmuştu. Fenerbahçe Ülker yönetimi Doğuş’un gerçekten okumak için NCAA’lere gideceğini, Enes’in ise Fenerbahçe Koleji’nden devamlılık ve zorluk açısından problem yaşamamak için Doğa Koleji’ne geçtiğini ve okula pek takılmadığını da bilmelerine rağmen iki oyuncusu arasında hiçbir ayırım yapmadı.
Bu açıklamayı yazmamın sebebi, Fenerbahçe Ülker ile ilgili ABD basınında hiç de hoş olmayan bazı görüşlerin yer alması. Eskimoları buz satabilecek kadar bazı konularda “uzman” Kentucky coach’u John Calipari’nin “Eski Kulübü onu geri istiyor. Onu geri istemeleri için 4 milyon nedenleri var.” diyor ve genelleme yaparak Fenerbahçe Ülker’in başka niyetleri olduğunu, Enes Avrupa’ya döndüğü takdirde başka bir kulübe onu satıp 4 milyon dolar, euro veya lira kazanacağını ima ediyor. Tabii istediği bir oyuncuyu almak için her etik dışı yolu Calipari bilebilir, ama buradaki kuralları pek bilmiyor. Enes Avrupa’da eski kulübü dışında başka bir ülkenin takımına giderse bir yetiştirme bedeli ödenecek. Mesela Partizan şu anda NBA’de çaylak sezonunu yaşayan Semih Erden’i transfer ederken Darüşşafaka’ya 90.000 Avro yetiştirme bedeli ödemişti. Fenerbahçe Ülker de Semih alırken Sırp takımına $ 300.000 bonservis bedeli ödemişti. Enes Kanter’in gideceği kulüp ile Fenerbahçe anlaşamazsa, geçici lisans çıkartılıyor ve bu arada da FIBA iki kulüp anlaşsın diye aracı oluyor ve anlaşma sağlanmazsa kendisi bir yetiştirme bedeli belirliyor. Bugüne kadar belirlenen en büyük yetişme bedeli $ 300.000 civarında. Yani bence Calipari 4 milyon ile 300.000 arasındaki farkı herhalde hesap edebilecek seviyede matematik biliyordur. Üstelik bu sözlerin ardından yıllarca Fenerbahçe Kulübünün desteğini görmüş, ekmeğini yemiş Enes veya babası Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Mehmet Kanter’in “Coach sen ne diyorsun? İlk olarak kurallardan bihabersin, ikincisi de Fenerbahçe öyle bir kulüp ki o ödenecek para spor bütçesinin arasında okyanusta bir damla deniz suyu gibi kalır.” demelerini beklerdim. Ama demediler. Hatta Mehmet Bey “Eğer Enes Kentucky'de oynayamazsa Fenerbahçe bu sayede yetişen tüm genç ve yetenekli jenerasyonlara "İstediğimi yaparım' mesajı vermiş olacak” diyebiliyor. Mehmet Bey gözünüzü sevim. Fenerbahçe’nin böyle bir amacı olsaydı, Doğuş Balbay da bu gözdağını fazlasıyla verirdi ve Enes’e sıra bile gelmezdi.
Enes’in bu girişimlerinde danıştığı akıl hocaları mutlaka vardır. Enes’in yaklaşık iki yıldır NBA Mock Draftlerinde (Tahmini draft) nerede seçileceğini bilmeleri gerekirdi. Enes dört yıl üniversitede eğitim görüp sonra NBA Draftine gireceğini söyleyeceğine 2011 NBA Draftine gireceğini söylediğinden dolayı da tıpkı Türkiye’de olduğu gibi eğitim konusunda çok ısrarcı olmadığı anlaşılıyor. Zaten ilk beş sırada seçilecek bir oyuncunun Kentucky vitrinine ihtiyacı olmadığı gibi Calipari ve Kentucky’nin Enes’e ihtiyacı var. Yahoo sports yazarı Marc Spears en son Draft tahminlerinde Enes’i 10.uncu sıraya koyuyor ve “Kentucky’de oynamadığı takdirde değerinin artacağını düşünüyorum.” diyor. Aylarını prep okulu arayışında boşa geçiren Enes bu yılı da boşa geçirirse o zaman gerçekten 10.uncu sıralara kadar düşebilir. Buna rağmen Spears’ın böyle bir yorum yapması ilginç değil mi?
Biz Enes’in ABD’de oynadığı basketbolun ve yeteneklerinin konuşulmasını isterdik. John Calipari’den “Onu oğlum gibi seviyorum.” gibi inandırıcı gelmeyen cümlelerle veya basketbolu bırakınca hayranı olduğu “The Undertaker” lakaplı profesyonel güreşçi gibi bir güreşçi olmayı hedeflediğini yazan yazılarla veya isminin bu tür araştırmalarda gündeme gelmesiyle değil. Enes’in yazının başında yer alan yazar Ravinde K. Kamani’ye ait hikayeyi dikkatle okumasını isterim. Birisinin ona yol göstermesini, akıl vermesini, ne yapması gerektiğini göstermesini istiyorsa şu son aylarda başından geçenleri bir daha hatırlasın.
İlk durağı olan ve çok iyi bir basketbol programına sahip Oak Hill Academy’nin coach’u Steve Smith ise niye Enes’i kabul etmediğine değinerek, “Ben 26 yıldır buradayım. Doğru olanı yapmaya çalışırım. Yaşı tutuyordu ve müthiş bir oyuncuydu, ama programımı riske atamazdım. Benim için para alıp, almadığı önemli değildi. Eurolig oynamış ve para almamış hiçbir oyuncu görmedim. Avrupa’da Eurolig oynamış birisi buraya gelip lise takımında oynayamazdı.” demişti.
İkinci durak Las Vegas’daki basketbolda yine en iyi prep okullarından birisi olan Finley Prep School’un coach’u Michael Peck’in Enes’i niçin kabul etmediğini dile getirirken, “Takımımda profesyonel bir oyuncu alamazdım. Kevin Durant şu anda bir lise takımında oynayamaz.” demişti.
Üçüncü durak ise West Virginia’da yer alan Mountain State Prep okuluydu. İlk iki okul kadar basketbolda isim yapmamıştı ve belki onların risk edeceği daha azdı ama coach Rodney Crawford, diğer iki okuldakiler gibi sonunda Enes’i almadı.
Dördüncü durak ise Kaliforniyadaki Stoneridge Prep Simi Valley oldu. Okullardaki basketbol seviyesi gitgide düşüyordu, ama Enes Kanter sonunda onu kabul edecek bir okul bulmuştu. Arada geçen zaman kaybı, ABD’yi bir uçtan öbür uca kadar gidip gelmek, bu dönemlerde Enes’e kim baktı, yol parası, yemek parası, otel parası, gezme parası.. Bunlar hiç gündeme gelmedi ve kendisine kariyeri açısından pek fayda sağlamasa da en azından Enes birkaç aylığına basketbol oynayacak bir yer bulmuştu. Rekabet düşük seviyedeydi, Enes devleşti. Ama oyununu geliştirme açısından ne kazandı?
Bu arada Eylül 2009 da Enes prep okulu bitirip, NCAA kariyerine Washington Üniversitesinde başlayacağını açıkladı. Washington coach’u Lorenzo Romar “O zaman bize gelen bilgiler şu andaki bilgiler değildi. Onun bir profesyonel takımda maçlara çıktığını biliyorduk ve bizim okula girebilecek test skorlarını aldığı takdirde bir miktar maç cezası alıp sezonun ikinci yarısında forma giyebileceğini düşünüyorduk.” dedi. Enes o teste girmeden Kentucky’e gideceğini açıkladı.
Enes 2011 NBA Draftinde seçilmeyi planlıyordu ve 2009 Avrupa Şampiyonasında Milli Takım’da yer almayarak büyük bir fırsatı kaçırdı. Şampiyonaya fırtına gibi giren, ancak cezalı Kerem Gönlüm’süz olan Milli Takım’da bir de Ersan Ilyasova sakatlanınca ilk beşteki dört numaralı pozisyon son iki maçta Barış Hersek’e kaldı. Enes herkese kendini göstermek için müthiş bir sahneyi kaçırmıştı.
2010 Dünya Şampiyonası Türkiye’deydi, ancak John Calipari Enes’in Ağustos ayında Kanada’da oynayacağı üç maçlık özel bir turnuvada oynayacağından dolayı Milli takım için izin vermedi. NCAA turnuvaya günler kala Enes’in o turnuvada oynayamayacağını açıkladı ve Türkiye’nin gümüş madalya kazandığı 2010 Dünya Şampiyonası treni de gitti.
Şimdi de bu sezona fırtına gibi giren Euroleague’in tek namağlup takımı olarak dikkat çeken Fenerbahçe Ülker’de genç uzun Gaspar Vidmar sakatlandı ve altı ay oynayamayacak. Fenerbahçe’nin uzun rotasyonunda mutlaka Enes’in özelliklerini taşıyan bir uzuna ihtiyacı var.
Enes kelebek koluna kondu.
MURAT MURATHANOĞLU
Devamı ...
13 Eylül 2010
A'dan Z'ye Dünya Şampiyonası İzlenimleri

Abercrombie : Yeni Zelanda'lı bu arkadaşımız turnuvanın en ilginç isimli kişisiydi herhalde. Yeni Zelanda'lıların Abercrombie yazan formalarını gördüğümde demir çelik şirketinin reklamı zannetmiştim meğer Kirk Penney'nin baş yardımcıymış bu abimiz.
Biletix: Sinan Erdem'deki ilk gün bilet gişelerinde para üstü olarak ne bozuk para ne 5 milyon verebilen ilginç şirket. Avustralyalı amca ve benim 10 TL'lik bozuk paralarımızı kağıt paraya çevirmeyerek nefretimizi kazanan Biletix e bir rakip çıkmasını umalım diğer Dünya Şampiyonasına kadar.
Cipriano: Angola'nın asist yapamamasıyla ünlü bu gariban guardı Kayseri'deki grup maçlarında gözüme çok kötü gelmişti ama ikinci turda karşılarına çıkan ABD karşısında kısaların topa baskısı karşısındaki şaşkınlığıyla sempatik gözüktü bu Afrikalı çelimsiz guard.
Delininkaitis: Geçen senenin felaket Litvanya'sının felaket guardı gitmiş, bu turnuvada diğer Litvanyalı guardlar gibi evrim geçirmiş bir oyuncu çıktı karşımıza. Burada tökezlerler, bunlara gücü yetmez diye turnuvanın başından beri takılmasını beklediğim Litvanya bronz madalyayı aılrken Kalnietis ve Delininkaitis takımlarını beklenenin çok çok ötesine taşıdılar.
Ersan İlyasova: Grup maçlarına müthiş başlayan double double, 6'da 6 üçlük derken MVP olmaya doğru giden terminatör son iki maç düşüşe geçmese belki de Hido'nun yerinde en iyi beşte onu görecektik. İstanbul dönüşü maçlardan döndüğüme kulak misafiri olan orta yaşlı bir amca yanıma gelip "İlyas son iki maç çok kötüydü" diye konuşmaya başladı gecenin 4'ünde vapurda. Kahvedeki amcaların bile kendisinden büyük beklentileri var artık.
Faul olması lazım: Murat Murathanoğlu'nun Yunanistan maçı sloganı,basın tribününden kendisine seslenip fotoğraf çektirme ricamı kırmadı sağolsun ama fotoğraf çektirirken peynir ya da cheese demek yerine "faul olması lazım" demesini istemeliydim.
Granger: Türklere yönelik Twitterlarıyla küçük çaplı bir skandal yaratan arkadaşımıza maçlar sırasında en ufak bir tepki gösterilmemesini sallanmadığına mı versek? Çok da süre almadı kendisi, daha çok İstanbul'un kokusundan ziyade arkadaşlarının benche fırlattığı havlular üzerine ahkam kesebilir Twitterda.
Huertas: ABD'yi yenmeye çok yaklaşmıştı belki o maçı Brezilya kazansa turnuvanın kaderi baştan yazılacaktı. İkili oyunların piri, izlemesi müthiş keyifli bir oyuncu. Arjantin -Brezilya derbisinde Scola'nın 37 sayısına 32 sayıyla yanıt versede Brezilya'yı çeyrek finale taşıyamadı.
Igodoula: Angola maçından önce ısınırken üzerinde forma değil atlet vardı. Bu sayede Feriştah'ın fantezilerini süsleyebilecek "edelelerini" görme imkanını bulduk. Biz göbeğimizi içeri çekerek maç izlerken adamın her yerinden kas fışkırması sinir bozucu.
İhsan Bayülken Resmi turnuva yorumcumuz Sırbistan maçındaki "Kazandık" haykırısı Murat Murathanoğlu'nun Kerem Tunçeri sayıklamalarının gölgesinde kaldı. Bir zarf olarak "fazlasıyla" kelimesini her yüklemin önüne ekleyerek Türk Dil Kurumu en çok zarf kullanan yorumcu ödülünü "fazlasıyla" hak ediyor.
Jungebrand : Her turnuvanın bir hakem kahramanı oluyor. 2006'daki Japanyo'daki 6.cılık maçında Murat Kosova'nın Ermal'in pozisyonunda "Bu faulü nasıl çalmazsın Petr Sudek" nidasını hala arada sırada söylüyorum kendi kendime. Bu turnuvadan sonra da "Murat Murathanoğlu'nun annesine küçük bir çocuğu şikayet eder gibi "Jungebrand, Ersan'la konuşacağına düdüğünü çalsın" haykırışını tekrarlarım bir dört sene de herhalde.
Kryzewski: Şampiyon olan takımın koçunu anmadan geçmeyelim, adam tam bir poker face. Yüzünde ifade sürekli aynıydı turnuva boyunca.
La Monica: Final maçının ilk yarısında kendinde değildi. Kendisini zaten Euroleague'den dolayı sevmem ama bir tane ortadaki düdüğü bize çalmaz mı arkadaş insan? FIBA'nın da her halta bu Arteaga-La Monica ekürüsini atamasından da gına geldi.
Murat Kosova - Murat Murathanoğlu: Kosova'yı Türkiye-Fransa maçında bizim bulunduğumuz tribünde gördüm, önce tanıyamadım. Gözlükler gitmiş Behlül sakalıyla her an "Yorgunum dostlarım" deyip şarabından bir fırt çekecekmiş havası veren adamın bizim bildiğimiz Kosova olduğunu farkettim. Hiçbir kanalla anlaşmamış birinci ağızdan da bu bilgiyi edindik. Murat Murathanoğlu zaten basketbolun resmi sesi oldu artık ülkede. Basın tribününe girerken ordaki görevli çocuğun ısrarla akreditasyon kartına bakmak istemesi ve Murat Murathanoğlu'nun peşinden kartında bir ucundan tutarak gitmesi de ilginç bir görüntüydü.
Nachbar: Şampiyona sırasında arkadaşlarını ocakbaşına kebap yemeye götüren, Slovenlerin bu turnuvadaki ruhani lideri. Grup maçları sırasında Slovenya'nın kamp yaptığı otelde t-shirtlerine Nachbar ismini oluşturan 7 Sloven'in otel önündeki görüntüsü de unutulmazdı.
Oscar Schmidt: Brezilyalı yaşayan efsaneyi Sinan Erdem'de Sabonis ve Divacla görmek ve alkışlayabilmek çok büyük ayrıcalıktı finalin devre arasında. Tüm zamanların en büyük skorerlerinden biriydi. Türkiye'de olsa Oscar Schmidt koşmuyor diye de suçlanardı muhtemelen.
Pocius: Bu dokuz parmaklı cengaver Litvanya'nın bronz madalyasındaki en önemli katkı sağlayanlardan biriydi. Gerek şutları gerek fiziksel görünümünden beklenmeyen atletikliğiyle. Çin-Litvanya maçından sonra Arjantin-Brezilya maçını izlemek için tribünde bekleyen sevgilisinin yanına geleceğini tahmin edip doğru yere konuşlanmamın karşılığını kendisiyle fotograf çektirerek görmüş oldum.
Rasiç: İkinci turun en belalı eşleşmesinde son hücumda soğukkanlılığını koruyup şut atmayı seçmeyip Hırvatsitan savunmasının içine penetre eden ve pozisyondan faul çıkarmayı beceren ve faulü de büyük bir soğukkanlılıkla sokup son saniyede Sırbistan'a turu getiren Partizanlı da Dünya Şampiyonası'nın en önemli anlarından birinde baş aktördü.
Se-Se-Semih Erden: NTV nin basketbol literatürümüze kattığı deyiş Sırbistan maçının son saniyesinde taçlandı. "Müthişsin Semih Müthişsin".
Tanjeviç: Türk basketbolunun 6 senedir en çok eleştirilen figürü herhalde en çok ihtiyacı duyduğu morali bu şampiyona sırasında buldu. Üçüncülük maçı sırasında dev ekranda maçı izlerken her görüldüğünde salonda ciddi bir alkış sesi duyuldu. Bugünkü başarının dünki eleştireli geçersizleştirmediğini unutmayarak final maçında İstanbul Tabib Odası'nın yaptırdığı pankartla selamlayalım inatçı koçu. "Ömrüne bereket Tanjeviç".
Uğultu: İnternette salondaki seyircinin çok pasif olduğu yolunda yorumları okuyunca bu maçları başka yerde mi izlediğimizi düşündüm. Yayına giden sesle salondaki gerçek ses arasında dağlar kadar fark vardı. Sırbistan maçının son üç dakikasındaki kadar büyük bir uğultuyu hayatım boyunca duymadım duyacağımı da zannetmiyorum.
Varejao Arjantinli taraftarlarla beraber Brezilya maçını izlerken "niye bizi destekliyorsunuz" sorusuna sahada kendisi gösterilerek verilen çünkü o Brezilya'da oynuyor sözü aslında Varejao'nun nasıl bir figür olduğunu açıklıyor aslında. Hakemle oynama, pislik yapma konusunda Teodesiç ve Navarro'nun önünde kendisine birinciliği veriyoruz yine.
Yeşil: En çok Litvanyalı taraftarlara yakışan renk. Ülkelerinden getirdikleri 11 davulla her maç şov yapan molalarda dev Litvanya bayrağı açıp her basket sonrası 11 davulcunun sopaları birbirine vurduğu bu müthiş taraftar turnuvanın en güzel rengiydi. Litvanyalı seyircileri görünce insanın Litvanya'da yaşayası geliyor.
Zone 1 : Turnuvanın en pahalı biletlerinin satıldığı salona en çok etki edilebilecek yerler. Buralardaki taraftarlar Türkiye maçlarında bile maça bir iki dakika kala yerlerine gelip hakemi ya da rakibi etkileyebilecek en ufak bir tepkide bulunmadan, çoğu zaman otoparktan iki dakika erken çıkmak için galibiyet sevincini de doğru düzgün kutlamadan ilginç bir seyirci profili çizdiler turnuva boyunca.
Devamı ...
7 Eylül 2010
Türkiye-Slovenya

Basketbol milli takımı, geçen yıl Eurobasket'te olduğu gibi yine beklentilerin çok üzerinde bir performansla yola devam ediyor. Dileğimiz geçen yıl orada olduğu gibi tek bir yenilgiyle herşeyin altüst olmaması.
Yıllardır hedef olarak gösterilen şampiyonaya hazırlık sürecinde kazanamamayı alışkanlık haline getirmiş takımın yenilgisiz biçimde yoluna devam ediyor oluşu bir yandan şaşırtıcı ama diğer yandan Tanjeviç'in bu tür sürprizlerine alışık olanlar açısından beklenir bir performans.
Takımın şu ana kadar oynadığı tüm karşılaşmaları kazanmış olması kazanırken de hemen hemen her maçın tüm periyotlarında savunma konsantrasyonunu hiç kaybetmeden ciddiyetle mücadele ediyor oluşu kalbimizdeki madalya ümitlerini yeşertiyor. Yalnız gözden kaçırmamak lazım ki; şampiyona boyunca oynanan tüm maçların senaryosu birbirlerine benzer biçimde bizim takımın skor olarak önde koştuğu, rakiplerin yetişmek için kovaladığı biçimlerde gelişti.
Şampiyonanın kendi evimizde oynanıyor oluşu kimseyi kandırmasın, salonu dolduran izleyicilerin sahada sergilenenin eğlence kısmından öte ilgisinin pek olmadığı aşikar.
Maçların gidişatı geride kalan maçlar gibi olduğu sürece bu eğlenceye eşlik etmekte sorun yok ama önümüzdeki maçların senaryolarının aynı tekdüzelikte gelişmeyeceğini tahmin etmekte güç değil. Bu durumda, takımı geri düştüğünde, kazanmaya dair umutları azaldığında yeniden oyunun içine sokacak, gerektiğinde rakibin sertleşmesine oyuna müdahaleleriyle izin verdirtmeyecek bilinçli bir taraftar baskısı ve desteği yaşanmazsa şampiyonanın kendi evimizde oynanıyor oluşunun avantajını yaşatacak en önemli dinamik kadükleşecektir.
Yine de, madalya kazanmaya dair yaratılan sinerji boşa değil. Bu takımın bu hedefi gerçekleştirecek hazırlığı ve hedefe dair inancı tam.
Gruptan lider olarak çıkmış olmakta yarı finale kadar olan eşleşmelerde önemli bir avantaj sağladı. Fransa iyi savunmacı ve inatçı kimliğiyle oyun bozan bir takım olsa da kalite olarak bizimkiyle bboy ölçüşebilecek seviyede değildi.
Slovenya ise Fransa'dan bambaşka bir kimliğe sahip; oyun zekası çok gelişmiş, saha görüşleri mükemmel, şut yetenekleri üst düzeyde ve oyun kurmayı çok iyi beceren oyunculardan kurulu ama katıldıkları hemen hemen her turnuvada kazanmaya dair inatçılıklarının ve savaşçı ruhlarının eksikliğini hissettikleri için kadro kalitelerinin paralelinde başarılar elde edememiş bir ekip.
Bu nedenle, mesela tam bir savaşçı ekip olan Sırbistan'a tercih edilebilirler. Ama turnuvanın çıkış yapan takımlarından birisi oldukları unutulmamalı.
Slovenya, yıllardır katıldıkları her turnuvada gönülleri fetheden takım olmayı becermiş olsa da geçen yıl Eurobasket'te kazandıkları 3. lük dışında önemli bir başarı elde edebilmiş değildi. Kuşkusuz, yumuşak bir takım oluşları bu durumu doğuran en büyük handikap olarak değerlendirilmeli.
Bu handikaplarının farkında olan koçları Memi Beciroviç'in takımı yüksek tempoda oynatmaktan ve oyunu sertleştirecek hamlelerden kaçınarak oyun kurma becerisi yüksek oyuncularının oyun zekalarını öne çıkartacağı sete set hücumları tercih etmesi bundan olsa gerek.
En önemli özellikleri, rotasyonlarında mutlaka oyun kurma becerisi çok yüksek olan 2 guardı aynı anda oynatıyor olmaları. Bu özellikleri, şampiyona boyunca bizim takımın en önemli becerilerinden olan alan savunmasının boşa çıkmasına sebeb olabilir.
Sete yerleştiklerinde topu çok akıllıca dolaştıran ve uzunları dahil olmak üzere saf şütorlere sahip bu takıma karşı bundan önceki maçlarda guardı baskı altına alıp önce düzen bozan ardından hareketli alan savunmasıyla rakibi paniğe sokan milli takımın yeni savunma taktikleri üretmesi gerekecek.
Lakoviç, Dragiç ve Beciroviç üçlüsünün oyun zekaları ve saha görüşleri Slovenya'nın oyununun temel direğini oluşturuyor. Kariyeri boyunca sakatlıklarla boğuşan Beciroviç'in şampiyonada beklenen seviyede oynamadığı düşünülebilir ama bu saçayağını oluşturan oyunculardan birisi olarak hala çok değerli.
Slovenya kolay kolay hücum düzenlerini bozabileceğiniz bir takım değil. Oyunu hızlandırabildiğiniz ölçüde oyun kurmadan hücuma çıkmalarını sağlamak oldukça zor. Yüksek tempodan kaçınıyorlar, hücumda insiyatifi mutlaka Lakoviç, Dragiç, Beciroviç üçlüsünden sahada olan ikisinin ellerine bırakıyorlar. Onlar dışında Nachbar gibi savaşçı özellikleri kısıtlı ama çok tehlikeli şutu olan bir skorere sahipler.
Nachbar'ın şampiyonanın başından bu yana Slovenya'nın en iştahlı oyuncularından birisi olduğunu ve Slovenya'nın eksik kalacağı düşünülen bölgedeki, uzun rotasyonundaki oyunculara ribauntlarıyla hatırı sayılır yardımları olduğunu da unutmamak lazım.
Lakoviç'in sakin oyun kuruculuğu, Dragiç'in kendinden beklenen patlamayı yapıp rakip savunmanın dengelerini alt üst eden penetreleriyle kurulan setlerde Nachbar'ın boşa çıkıp bulacağı 3 sayılık atışlarla savunmamızı çökertme ihtimali göz korkutuyor.
Slovenya oyun zekası, saha görüşü ve hücumda topu paylaşmayı bilen oyuncularla öne çıksa da, oyun sertleştiğinde ve tempo arttığında düzeni bozulan bir takım. Sahada sürekli olarak çok becerikli ve hücum yetenekleri gelişmiş 2 oyunkurucuyla oynayabiliyor olmalarına rağmen pota altında güçlü takımlara karşı sorunlar yaşamaları muhtemel.
Lorbek kardeşlerin kadroda olmaması onlar için doldurulması çok güç bir boşluk doğuruyor.
İlk bakışta muhteşem bir pivot fiziğine sahip olduğu düşünülen Brezec, oyun zekası ve hücum becerilerine rağmen fiziksel mücadeleden kaçan yapısıyla o bölgeyi savaş alanına çevirmekten uzak bir oyuncu.
Şu ana kadar iyi bir turnuva geçiren Miha Zupan ve Uros Slokar'da savaşçı oyuncular, inatçı ve kolay kolay yenilgiyi kabul etmeyen oyuncular ama Vidmar dışında boyalı alanda rakibe gözdağı verecek oyuncuları yok. İşler oralarda kavga etmeye gelince bizim takımın Slovenya'ya önemli bir üstünlük kuracaktır.
Devamı ...
3 Eylül 2010
Dünya Şampiyonası: Altıncı Günün Ardından

Gruplarda son günü de geride bıraktık. Biribirinden acayip maçlara tanıklık ettik yine. Kayseri grubunda günün ilk maçı 3. ve 4.lük maçıydı. İlk periyodu Avustralya karşısında önde kapatıp bir sürpriz daha yapabileceği sinyali veren Angola, ikinci ve üçüncü periyodda kendisinden güçlü olan rakibine teslim oldu. 76-55. İki takımdaki tüm oyuncular arasında çift haneleri görebilen tek oyuncu 11 sayıya Mills olmuş. Avustralya maç ilk yarıdan kopunca tüm oyuncularını kullanarak Slovenya karşısında biraz daha zinde çıkmayı planlamış. Bakalım ne yapacaklar Slovenya önünde.
Günün ikinci maçında grup liderliği maçında Arjantin ve Sırbistan kendilerinden beklenileni karşılayan bir mücade sundular. Maça fırtına gibi başlayan Arjantin karşısında devre sonlarına doğru benchten gelen oyuncularının performansıyla dengeyi sağlayan Sırbistan geniş kadrosunun avantajıyla kazanmayı bildi. 84-82. Kimsenin bir beklentisi olmayan Savonoviç rüya bir turnuva oynamaya devam ediyor. Sırbistan turnuvadaki en iyi iki takımdan biri bence. Gerek koçun takım üzerindeki etkisi gerek oyuncuların kusursuz fundementalleriyle her rakibi yenebilecek güçteler. Maç sonu oynama konusunda kendilerinden daha tecrübeli olan Arjantin önünde maç sonunu kazasız atlatmaları önemli. Arjantin'de Scola yine müthiş iş çıkardı 32 sayı 7 ribauntla. Maçtaki en kritik üçlüğü sokan Savanoviç 19 sayıyla Sırbistan'ın en skoreriydi. Krstiç de Scola karşısında savunmada çaresiz kalsa da 18 sayı 8 ribaundla katkıda bulundu takımına. Bu sonuçla iki derbinin yolu açılmış oldu. Arjantin elemelerin son gününde ezeli rakibi Brezilya'ya düşerken, elemelerin ilk günü Sinan Erdem'de Hırvatistan-Sırbistan maçıyla Balkan havası esecek.
Günün bir önemi olmayan maçında ise Almanya galibiyeti olmayan Ürdün'ü 91-73 yendi. Daha önceki maçlarda pek süre almayan Pleibt 23 sayı 9 ribauntla Almanya'nın en skoreri olurken Lübnan da Daghles'in 22 sayısı işe yaramamış. Lübnan, Kanada ve Tunus gibi galibiyetsiz bir şekilde evine dönerken Almanya dünkü Angola sürpriziyle İstanbul göremeden dönmek zorunda kalacak Türkiye'den.
İstanbul grubunun ilk maçında ilk yarısı gayet çekişmeli geçen maçta ABD Tunus'u 92-57 ile geçti. Eric Gordon ABD'nin en skoreri oldu benchten gelip bulduğu 21 sayıyla. Durant ve Westbrook'un da 14 sayısı var. Turnuvayı galibiyetsiz kapatan Tunus da Kechrid 15 sayısıyla takımının en skoreri olmuş.
Grubun ikinci maçında Slovenya İran'ı 65-60 yenip grup ikinciliğini resmileştirdi. İlk periyot farkı açan Slovenya ikinci periyod sadece 9 sayı atınca fark kapandı. Üçüncü periyod vites yükseltip farkı tekrar açsalarda 18 sayılık farkı maçın sonunda 5'e kadar çekmeyi başardı İran ama nefesleri yetmedi kazanmaya. Dragiç 18, Zupan 15 sayıyla Slovenlerin skorunu üstlenirken İran'da Haddadi 15 sayıyla yine takımının en skoreri olmayı başarmış.
Grubun son maçında üçüncülük mücadelesinde Brezilya beklenenden kolay bir şekilde Hırvatistan'ı 92-74 yendi. İlk periyod başa baş geçtikten sonra ikinci periyod itibariyle arayı açmaya başladı Brezilya. Machado'nun artık klasikleşen üçlükleriyle farkı çift hanelere taşıdılar ve Hırvatların geri dönmesine de izin vermediler. Brezilya'nın 10/19 üçlük yüzdesi her şeyi anlatıyor zaten. Machado 18, Barbaso 17 sayyla Brezilya'nın en skorerleri olurken Hırvatistan'da Popoviç'in 15 sayısı var. Hırvatistan takım olarak gruptaki ilk üçten daha kırılgan bir takım ikinci turda Sırplar önünde pek bir şansları olduğunu düşünmüyorum.
İzmir grubunda günün ilk maçında İspanya ilk yarı zorlansa da ikinci yarı hücumda istediği pas temposunu yakalayıp pota dibinde kolay basketlerle Kanada'yı 89-67 ile geçti. Özellikle ikinci yarıda Fran Vasquez'in pota altı performans son derece etkileyiciydi. Turnuva boyunca bildiğimiz görüntüsünden çok uzak gözüken Rudy Fernandez nihayet biraz kendine gelebildi 19 sayı 5 ribauntla. Kanada'da dikkat çeken oyuncu Olynyk'ti. Girdiği bölümde direkt skora yaptığı katkıyla takımını maçın içinde tutmaya çalıştı, zaten 14 sayıyla takımının en skoreriydi de kendisi. Kanada grubu nagalip tamamlarken açıkçası geleceğe dair de pek umut vermedi. İspanya bu maçın ikinci yarısı biraz kendine gelse de o her yere elini kolunu uzatan, çok iyi pozisyon alıp rakibi hataya zorlayan savunmalarından eser yok. Bakalım ikinci turla beraber üstlerindeki ölü toprağını atabilecekler mi. Piyangodan çıkan grup ikinciliğiyle ABD'nin yoluna çeyrek finalde çıkmaktan da kurtuldular.
Günün ikinci maçında grup lideri Slovenya ilk yarı biraz zorlansa da Lübnan'ı 84-66 ile geçip 5'te 5 yapan üç takımdan biri oldu. Seubutis in 17 Gecevicius'un 16 sayısı var. Kleiza'yı 16 dakika oynatıp biraz dinlendirdiler. Lübnan da Fahed'in 19, Vroman'ın 15 sayısı var. Taratarlarıyla epey bir renk kattılar İzmir'deki maçlara. Litvanya Ankara grubundaki Fildişi sürpriziyle Porto Riko ile eşleşmekten kurtulup Çin ile eşleşerek çeyrek final görememe riskini iyice azalttı.
Günün son maçında tüm hesapları alt üst eden bir sonuç ortaya çıktı. 12 sayı ve üstü galibiyetle grubu üçüncü bitirecek olan Yeni Zelanda ne tesadüf ki Fransa'yı 12 sayıyla geçip kendini üçüncülüğe, Fransa'yı dördüncülüğe, İspanya'yı ise ikinciliğe çekti. İspanya'dan kaçmak için bilerek Rusya'ya kaybeden Yunanistan'ın hayallerini suya düşüren bu sonuç bizim rakibimizi de değiştirmiş oldu. Maç boyuna 10-15 arasında gidip gelen farkı Fransa son anlarda 7'ye kadar düşürse de Penney ve Abercrombie'nin son 20 saniyedeki iki üçlüğü 12 sayılık farkı getirdi. Fransa'nın bu maçı pek masumca kaybettiği söylenemez. Üçlük yememeleri gereken durumda faul yapmayı tercih edebilirlerdi, yapmadılar üstelik maç sonunda Batum'un yaptığı aptalca hata da 4 sayıya mal oldu. Yunanistan'la ikinci turda karşılaşmayı seçmeyip Türkiye'yi istemeleri ne akla hizmet onu da anlamış değilim. Parker ve Turiaf'lı kadroyla iki kez yenildiler bize elemelerde, ne düşündüler, niye böyle aptalca bir performans gösterdiler anlamadım. Yeni Zelanda'da Penney 25 sayıyla yine maçın en skoreri, yılların tecrübesi Cameron kritik anlarda attığı 8 sayıyla takımın lideri olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ankara grubundaki ilk maçta Fildişi baştan sona kadar önde götürüp kısa bir süre 1-2 sayı geriye düştüğü maçta bu sefer pes etmeyip Porto Riko'yu turnuvanın dışına göndermeyi başardı. 88-79. Eğer 12 sayı ve üstü kazansalar kendileri çıkacaklardı ilk 16'ya ama son saniyede yedikleri üçlük Çin'i ikinci tura çıkardı. Porto Riko benchinin maç sonundaki şaşkınlığı ve yüz ifadeleri pek çok şeyi açıklıyor. Yunanistan ve Türkiye'ye son saniyede kaybettikten sonra Fildişi'ne yenilmek bir hayli şaşırttı onları da. Edi ve Lamizana'nın 17 sayısı Fildişi'ne ilk galibiyetini getirirken Barea'nın 19 ve son saniye üçlüğüyle Çin'de en sevilen adam olan Huertas'ın 18 sayısı Porto Riko'ya yetmedi.
İkinci maç Yunanistan yaptı yapacağını. Maçın başından itibaren savunma direnci göstermeyerek kaybetmek istediklerini parkede hissettirdiler. Maçın sonunda fark açılınca bu kadar da belli etmeyelim kaybetmek istediğimizi diye savunmayı biraz sıkıp farkı indirdiler ama tabii ki iş işten çoktan geçmişti. Mozgov 18 sayıyla Rusya'nın en skoreri. Maç sonunda David Blatt "Yunanlılar kendilerinden utanmalı" derken Yunanlıların pek de utanır bir halleri yoktu ama iki saat sonra biraz önce kurtulduk diye sevindikleri İspanyolları rakipleri olarak görünce ufak bir şok geçirmiştir hepsi herhalde. Geçen sene Avrupa Şampiyonası'nda da İspanya'dan kaçma maçında Fransa'ya kaybetmişlerdi. Bu sene kaçmayı başaramadılar. İkinci turun en çekişmeli eşleşmesinin istemeyerek tarafı oldular. Neye niyet neye kısmet.
Günün son maçında Çin'i uzunların maça damga vurmasıyla çok kolay geçtik. 87-40. İlk yarı eğer hücum ribauntu vermeseydik neredeyse Çin'e sayı imkanı bile vermeyecektik. Koca 20 dakikada sadece 13 sayı atabildiler. Oğuz'un 9/12 ile bulduğu 20 sayısı, Semih'in 18 sayı 12 ribandu, Ömer Aşık'ın 17 sayı 13 ribaundu dikkat çekici. İstatistik kağıdının her tarafını dolduran Sinan'ın rakamlarını da not edelim. 9 sayı, 7 asist, 3 ribaund, 8 top çalma. Eğer biraz daha süre alsa triple -double yapabilirmiş. Takımın savunma alışkanlığı üst düzeyde ve savunma yapmaktan keyif alıyoruz. Fransa gibi atletik ama hücum kapasitesi çok sınırlı bir takıma karşı bakalım ne yapacağız. Bu maçta özellikle ilk yarıda verdiğimiz hücum ribauntlarına Fransa maçında çok dikkat etmemiz lazım. Fransa'nın doğru düzgün kısası yok top getirirken yapacağımız baskı yine sonuç verecektir. Tek endişem bu tür eleme maçlarında işler başta biraz kötü giderse panik yapmamız ki bu konuda İstanbul seyircisine de ciddi görev düşüyor. Artık maçları bilgisayar ve televizyondan takip etme dönemini de böylece geride bırakmış olduk. Cumartesi den itibaren Sinan Erdem'den bütün maçları yerinde takip edebileceğim. Asıl şölen de bundan sonra başlıyor.
Devamı ...
2 Eylül 2010
Dörtte Dört

Bir gün önceki "zafer havası"nın etkisinde bir gün önceki aç ve saldırgan ruh halinden sakin ve yumuşak bir hale bürünmüş şekilde başladık maça. Porto Riko "run and gun" oynayan, sahadaki herkesin çatır çatır şut atabildiği bir takım. Savunmada herhangi bir dirençle karşılaşmadıkları ilk bölümde çok kolay sayılar buldular. Sahadaki beşten tek verim alabildiğimiz oyuncu Ömer Onan oldu bu bölümde. Barea'yı savunurken araya 10 da sayı sıkıştırdı. Hidayet'in son saniye basketiyle kötü oynadığımız ilk çeyreği geriye düşmeden 19-19 eşitlikle kapatttık. İkinci periyot Ömer Aşık'ın faul çizgisindeki problemi yüzünden sayı bulmakta zorlandık. Transition hücumu çok iyi oynayan Porto Riko'ya karşı bir türlü adamları bularak geri koşamayınca fark 8'e kadar çıktı. Lee ve Vassalo her pozisyonda önce şutu düşünen adamlar oldukları için hiç düşünmeden pozisyon gelir gelmez potayı buldular.
İkinci periyot sonunda skorbordda 37-30 Porto Riko üstünlüğü gözüküyordu. İkinci yarıda ilk hücumda üçlük yedikten sonra 7-0'lık bir seriyle farkı biraz aşağı çektik. Savunmada canlanamasak da hücumda sayı üretip farkın çok açılmasını önledik. Peiryodun sonlarına doğru Kerem Gönlüm üzerinden yaptığımız hücumlarla farkı iyice azaltıp son saniyede Semih'in faulleriyle son periyoda sadece bir sayıyla geride girdik. Dördüncü periyodun başında alıştığımız savunma sertliğini yakalayınca hücumda da tempomuzu bulduk. Hidayet ve Ersan'ın da devreye girmesiyle 12 sayı öne geçtik. Maç sonu oynama konusundaki zaafımız bu aşamada tekrar ortaya çıktı. 6 sayı öndeyken Ersan'ın 40 saniye kala kaldırıp attığı şut affedilir cinsten değildi. Son iki-üç dakikasına 10 sayı önde girdiğimiz bir maçı son topta kazandık. Arjantin'e kaybedilen hazırlık maçından pek de ders almışa benzemiyoruz. İlerleyen turlarda stresin daha da yüksek olduğu ve yakın giden maçlarda bu maç sonu krizimiz çok daha pahalıya mal olabilir bize. Maçı getiren iki oyuncumuz kenardan gelip hücumda inisiyatif alan Kerem Gönlüm ve hem savunmada hem hücumda çok ciddi bir katkı yapan Semih Erden. Ersan'ın 13 sayı 13 ribauntu da dikkat çekici ama sondaki affedilmez hatası az daha herşeyi berbat edecekti.
İç-dış dengemizi iyi sağlayamadık bu maçta. 32 ikilik atışa karşı 31 üçlük denemişiz. Ömer Aşık'ın beklenenden daha az verimli olması en önemli etken burada. Faullerde de bir Ömer etkisi söz konusu, yakın maçlarda bu fauller başımızı ağrıtacak yine. Savunmada konsantrasyon sorunu çekmediğimiz her maç her rakibe karşı yüzde 50 şansımız var. Finale kadar ABD' ile karşılaşmadan Yeni Zelanda - Slovenya - Sırbistan ya da Arjantin yolundan finale kadar gitme ihtimali var. A grubunda Brezilya'nın ikincilik şansını yitirmesinin de bizim avantajımıza olacağını düşünüyorum. Çeyrek finalde Brezilya ile karşılaşmaktansa Slovenya'yla oynamayı tercih ederim. 2006 da ikinci turda Slovenya'yı geçip çeyrek finalde Arjantin'le oynamıştık. Bu turnuvada da çeyrek finalde Slovenya, yarı finalde Arjantin gelme ihtimali bir hayli fazla. Bugün maçlar bittikten sonra daha net hesap kitap yapabiliriz.
Devamı ...
Dünya Şampiyonası: Beşinci Günün Ardından

Turnuvada beşinci günü geride bıraktık. Maçları takip etmekten feleğimiz şaştı ama şikayetçi de değilim bu kadar basketbol izlemekten. Kayseri grubunda günün ilk maçında Sırbistan Avustralya'yı 94-79 yenerek grubu ilk ikide bitirmeyi garantiledi. İkinci periyod Markoviç Savanoviç ve Rasiç'in arka arkaya üçlükleriyle çift hanelere çıkan farkı özellikle son periyotta Newley'in çabalarıyla 4'e kadar indirsede Teodosiç'in kritik üçlüğüyle momentumu tekrar ele geçiren Sırbiastan karşısında farkı kapatmayı başaramadı Avustralya. Sırbistan'a karşı zaman zaman tam sahada yaptıkları baskıdan sonuç aldılar ama ribauntarda 43'e 29'la geride kalmaları ve Sırbistan'ın kusursuz faul yüzdesi nedeniyle maçı kazanamadılar. Teodosiç 5/12 üçlük ve 19 sayıyla yine takımın dümenindeydi. İlk üç gün pek verim alamadıkları Velickoviç'i de devreye sokmayı başardılar 18 sayıyla. Cezası biten Krstiç de 14 sayı 10 ribauntla iyi bir giriş yaptı turnuvaya. Avustralya'da Mills'in 12 sayı 6 asist ve Newley'in 14 sayısı yeterli olmadı.
İkinci maçta Almanya galibiyetsiz Angola önündeydi. Angola maçın ikinci çeyreğinde skor üstünlüğünü ele geçirip 3. çeyrekte farkı 10'a kadar çıkardı. Dördüncü çeyreğin ortalarına doğru Almanya Jagla ve Steiger'le önce Angola'yı yakaladı ve son 3.5 dakikaya da 8 sayılık bir farkla önde girmeyi başardı. Maçın son bir dakikası hakikaten inanılmaz şeylere sahne oldu. Almanya'nın bir top kaptırıp boş turnike yemesi, ardından kendi alanındaki topu çıkaramaması ve Cipriano'nun el üstünden potalı üçlüğüyle fark bir anda son 40 saniyeye girerken ikiye düştü. Almanya hücumdan boş dönünce taktik faul yapmayı tercih etti ne akla hizmetse. İki faulü de sokan Angola son on saniyede skoru eşitlemiş oldu. Son hücumu da iyi savunup Almanya'yı durdurmayı başaran Angola uzatmada da içeriye drive eden kısalarının atletik meziyetleri sayesinde 6-7 sayılık bir üstünlük sağladı. Almanya'nın iki üçlüğüyle krize girer gibi olsalarda taktik faulleri sokup 92-88 kazanmayı bildiler maçı. İlk kez bir Afrika temsilcisi Dünya Şampiyonaları tarihinde bir üst tur görmüş oldu bu sonuçla. Maçı Angola'ya getiren guardları Cipriano'nun 30 sayı 5 ribauntluk performansı. Üçlükleriyle hayat verdi takıma ama oyun kurucu mevkinde oynayan birinin 45 dakikayı 0 asistle tamamlaması da bir hayli ilginç. Gomes'de 16 sayı 14 ribauntla oyunun iki yönünde takıma katkı verdi. Almanya'da geriden gelip farkın kapanmasında çok önemli rol üstlense de Jagla'nın maç sonundaki top kayıpları 23 sayı 6 ribauntunu gölgeledi biraz. Schaffartzik'in 18 sayı 7 ribaunt 4 asisti de dikkat çekici ama o da maçın sonunda kritik bir top kaybıyla Angola'nın geri dönmesine yol açtı diyebiliriz. Almanya, Sırbistan galibiyetiyle bir ara ikincilik rüyası gördüğü gruptan çıkma şansını kaybetti bu sonuçla. Nowitzki'nin seneye onlarla olması için dua etmek dışında yapacakları bir şey yok
Günün son maçında Arjantin zor da olsa Ürdün'ü 88-79 yenerek 4'te 4 yapmayı başardı. Kendilerinden zayıf rakiplere karşı bir türlü rahat maç kazanamıyorlar. Scola ve Delfino yine 38 dakika oyunda kalmış ve 67 topun 35'ini kullanmışlar. Arjantin bu oyunculara bu kadar ağır yük taşıtarak nereye kadar gidebilecek göreceğiz. İlk çeyrekte farkı 16 sayıya yükseltselerde maçın son beş dakikasında 7-8 sayıya kadar inmişti maç. Scola 30 sayı 13 ribauntla yine maça damgasını vurmuş, Delfino da 18 sayı atmış, Ürdün'de Wright 22 sayıyla en skorer olurken Abbas 17 sayı 10 ribauntla double double yapmış, Arjantin grup birinciliği için bugün Sırbistan'la karşılasacak. Bence maçın favorisi Sırbistan. Daha derin kadrosu olan Sırplar'ın Arjantin'i yenip grubu birinci bitirip Arjantin'i Hırvat-Brezilya galibinin yanına eleme maçına göndereceklerini düşünüyorum. Arjantin grubu birinci bitirip Brezilya da Hırvatistan'a yenilirse ikinci turda bir Arjantin-Brezilya derbisiyle karşılaşabiliriz ki bir nevi erken final bile diyebiliriz.
İzmir grubunun ilk maçında Yeni Zelanda Kanada'yı 71-61 yenerek gruptan çıkmayı garantiledi. İkinci periyoddan itibaren skorda 7-8 sayı öne geçip maçın sonuna kadar farkı korumayı başardılar. Daha önceki maçlarda da görmüştük Kanada'nın bir oyun aklı yok özellikle oyun kurucu mevkinde Anderson'un felaket performansı onların grubu galibiyetsiz kapatmalarına yol açacak gözüktüğü kadarıyla. Dünkü maçta da 2/10 yüzdeyle 5 sayı ve 2 asist yapabilmiş. Shepherd'in 15 sayısı var Kanada adına. 2/12 üçlük yüzdesiyle maç kazanmaları zaten pek de mümkün değil. Yeni Zelanda'da Penney'in 18 sayısı Frank'in 14 sayısı var. Bir mucize olmazsa ikinci turda bizim karşımıza gelecekler ve turnuvaya ikinci turda veda edecekler gibi duruyorlar ama şutlarının girdiği bir günde biraz terletebilirler bizi.
İkinci maçta dün Litvanya önünde şok bir mağlubiyet alan İspanya, Lübnan önünde dünkü ikinci yarıya benzeyen bir ilk yarı oynadı. İkinci periyodun son bölümüne kadar başa baş bir maç oldu. İkinci periyodun sonuna doğru farkı biraz açan İspanya üçüncü periyod biraz vidaları sıkınca maçı kopardı. 91-57. Lübnan'da Vroman'ın 22 sayı 9 ribauntu var. Çift haneli sayıları görebilen bir diğer oyuncu da 10 sayıyla El Khatip. İspanya'da çoğu pota dibi kolay sayılar olmak üzere Marc Gasol'ün 25 sayısı var 8 de ribaunt almış. Frans Vazquez'in de aynı şekilde 15 sayı 8 ribauntu İspanya'nın pota altındaki madeni iyi kullandığının kanıtı. Rubio bir türlü turnuvaya giremedi. Dün de 0/6 isabetsizlikle 0 sayıyla kapattı maçı. 7 asisti biraz telafi edici bir rakam ama özellikle ceza şutlarını sokması lazım ilerleyen turlarda. İspanyollar bir sürpriz yapıp Kanada'ya yenilmezlerse grubu üçüncü bitirecekler ve Rusya-Yunanistan maçının galibiyle eşleşecekler. Çeyrek finale çıkmaları halinde ise ABD onları bekliyor olacak.
Gruptaki son maçta Litvanya, Fransa'yı yine ilk periyot çift haneli farkla geriye düştükten sonra 69-55 le geçmeyi başarıp grup liderliğini garantiledi. İki ve üçüncü periyodda Fransa'dan 6 ve 11 sayı yediler sırasıyla. Yani 20 dakikada 17 sayıya izin verip aynı sürede 41 sayı atarak maçı kopardılar. Beklentilerin alt düzeyde olduğu bir takımla bu grubu birinci bitirmeleri büyük başarı. Geçmiş turnuvalardaki o efsane hücum takımı olan herkesin deli gibi şut sokabildiği bir takımdan, daha savunma odaklı bir takım haline dönüşmüşler. Geçen Avrupa Şampiyonası'nda yokları oynayan oyun kurucuları bu turnuvada adeta yeniden doğdu. Dünkü İspanya galibiyetinin kilidi olan Maciulis yine 19 sayıyla takımın en skoreri. Kleiza ilk kez takımın en skoreri değil bu maçta 15 sayısıyla. Fransa felaket bir hücum performansıyla hücumda sınırlı bir takım olduğunu bir kez daha gösterdi. Batum'un 13 Gelebale'in 10 sayısı var. Her ne kadar Litvanya bu grupta birinci olsa da bizim grubun dördüncüsü olarak gelecek bir Porto Riko'ya yenilirlerse hiç şaşırmayacağım. Aynı durum Fransa için de geçerli, Yunanistan çıkarsa kazanmaları çok zor, Rusya karşısında ise favori olurlar ikinci turda.
İstanbul grubunda günün ilk maçında Hırvatistan Tunus'u rahat bir oyunla 84-64 yenip Brezilya'yla grubun 3-4 lük maçını beklemeye başladı. Bogdanoviç 'in 19 Popoviç'in 15 sayısı var. Ukiç sadece 4 dakika oynamış maçta diri tutulmak için. Tunus da Rhomdane'nin 23 sayısı başka bir arkadaşından destek görmeyince doğal olarak yetersiz kalmış. Yarın ABD'yle oynayıp evlerine dönecekler. Onlar için kazanabilecekleri tek maç İran maçıydı ama o maçı da kaybederek galibiyetsiz bir şekilde grubu tamamlamış oluyorlar.
İkinci maçta sportif açıdan ziyade politik anlam yüklenen maçta İran karşısında ABD beklendiği gibi rahat kazandı. Geçmiş maçlardaki gibi baskılı savunma yapmasalarda ilk periyodun sonlarından itibaren farkı açtılar ve 88-51'le geçtiler İran'ı. Durant bu sefer 20'li sayıları göremeyip 12'de kaldı. Kevin Love 11 dakikada 13 sayı, 6 riabuntla oynadı ki ABD'nin en kendini adamış oyuncusu gibi gözüküyor. İran gibi bir takıma karşı bile 17 top kaybı yapmaları koçu biraz düşünüdürüyordur herhalde ilerleyen turlar için. İran'da kendi kişisel istatistikleri için oynayan Haddadi 19 sayıyla maçın en skoreri olmayı başardı. 7/22 yle şut attığını da belirtelim.
Grubun son ve en keyifli maçında grup ikinciliği için Brezilya karşısına çıkan Slovenya müthiş bir üç çeyrek oynadı. Geçmiş turnuvalardan hatırladığımız sertlik karşısısında yılan Sloven takımı gitmiş, yerine bambaşka bir takım gelmiş. İkinci çeyrek savunmalarıyla maçın dizginlerini ele geçirip 3. çeyreğin sonunda 16 sayı öne geçtiler. Brezec'le içerden, Lakoviç ve Nacbhar'la dışarıdan Brezilya'yı darmadağın ettiler. Dördüncü çeyrek baskılı alan savunmasına geçen ve yaşlı kurt Machado'yu oyuna alan Brezilya koçu Magnano Machado'nın arka arkaya 2 üçlük ve 2 top çalmasıyla ve Slovenya'nın arka arkaya top kayıpları ve 13-0'lık bir seriyle hamlesinin karşılığını aldı. Slovenler kilitlenmiş haldeyken Lakoviç yine en kritik yerde 3 dakika kala üçlüğü gönderip farkı 5'e çıkardı. İki dakika kala bir üçlük daha atıp takımını iyice rahatlattı ve 40 saniye kala Nachbar'ın sol dipten yolladığı üçlükle Slovenya maça noktayı koydu. Ribauntlarda 35-23 Slovenya üstünlüğü dikkat çekici. Lakoviç'in 6/11'lik üçlük yüzdesi de maça dair en dikkat çekici not. 20 sayısının 18'ini üçlüklerden buldu Lakoviç. Brezilya'da 17 dakikada 20 sayı üreten Machado hala ölmediğini bir kez daha gösterdi. Huertas'ın 10 asisti de bir diğer göze batan rakam. Varejao'nun da katılımıyla korkutucu bir pota altı olan Brezilya bu sonuçla grubu ikinci bitirme şansını kaybetti. İkinci turda Sırbistan ya da Arjantin den birisiyle oynayacak ki son derece zorlu bir eşleşme olacak.
Ankara grubundaki ilk randevuda Yunanistan antrenman temposundaki maçta 7-0 geriye düştükten sonra uyanıp ilk yarıda maçı kopardı. İkinci periyot skoru 27-5. Bütün oyuncularına şans verdi Kazlauskas. Bizim maçta niye oynatmadığını bir türlü anlamadığım Printezis de bu maçta süre aldı. Demek ki bir sakatlığı falan yokmuş. Calathes 15 sayı 7 ribaunt 8 asistle triple double civarında gezinirken takımın bütün istatistiklerinde lider olmuş oldu. Maç başına 30'un üzerinde üçlük deneyen Yunanistan bu maçta da 25 üçlük denemiş. İsabet oranları biraz daha artsa da Yunanistan'ın bu üçlük odaklı oyunu başlarına bela olabileceğe benziyor. İkincilik için Rusya maçında ne yapacakları merak konusu. Üçüncü olmak ikinci olmaktan çok daha iyi bir seçenek gibi duruyor iki takım içinde. İki takımın da kaybetmek için elinden geleni yapacağını düşünüyorum bakalım kaybederek kazanan kim olacak.
İkinci maçta son 4-5 dakikaya kadar başa baş giden maçta Rusya Monya'nın 4 hücumda bulduğu iki üçlük ve yaptığı iki asistle maçı kopardı. Kadrosunda yıldızımsı diyebileceğimiz bir tek Monya var ve o da sorumluluk alıp maçı getirdi takımına neredeyse tamamı kritik olan 17 sayı 6 asistiyle. Diğer günlerin aksine Ponkrashov da fena değildi 15 sayı 5 asistle en verimli maçını oynadı. Çin bu sefer Wang ve Yi'nin yanına iki skorer daha eklemesine rağmen Rusya'nın son dakikaları oynama tecrübesine boyun eğmek zorunda kaldı. Sun'ın 19 sayısı, Wang'ın 16 sayısı onlara galibiyeti getiremedi. Porto Riko, Fildişi'ni yenerse matematik olarak da gruptan çıkma şanslarını kaybedecekler. Yao Ming olsaydı muhtemelen daha fazlasını yapabilirlerdi ve bu kadar erken dönmek zorunda kalmazlardı evlerine.
Porto Riko Türkiye maçını daha ayrınıtlı yazalım bir sonraki yazıda.
Devamı ...
1 Eylül 2010
Savunmanın Zaferi

Eylül 2003'de İsveç'deki Avrupa Şampiyonası'nda kılpayı kaybetmiştik Yunanistan'a. 3 yıl sonra 2006'da grup liderliği maçında yine son anda kaybettik Japonya'daki Dünya Şampiyonası'nda. Bir yıl önce Avrupa Şampiyonası'nda Polonya'daki çeyrek final maçında yine uzatmada kaybettik. Son üç randevudaki trajik mağlubiyetlerin psikolojik ağırlığı üzerimizde çıktık maça. Yunanistan, maçın başında bir ve beş numaranın tepe pick and rollleriyle bomboş şutlar buldu, bu bölümde alışıldık savunmamız devrede değildi. Hücumda Ersan'ın sırtında ve Kerem'in organizatörlüğünde sayı ürettik. Periyodun sonlarına doğru savunmamız sertleşmeye başladı. Spanoulis'in Ömer'in savunması yüzünden devreye girememesi ve üçlükleri kaçırmaya başlamaları nedeniyle 22-15'le ilk periyodu bitirdik. İkinci periyot Schortisanitis'in hücumda biraz devreye girmesiyle sayı üretebildiler, bu dönemde hücumda biraz kilitlensek de savunmada arka arkaya gelen bloklarla farkı tekrar 8'e çıkardık periyot sonunda. Son bir dakikada farkı kutlayıp köşelerde Kaymagoglu ve Spanoulis'i unutunca fark bir an da 8'den 2'ye indi.
Üçüncü periyoda Ömer Aşık'ın smacıyla başladık. Schortsianitis'in savunmadaki pick and roll zaafiyetini çok iyi değerlendiren Kerem Tunçeri müthiş yönetti bu bölümde takımı. Ömer Aşık erken faul problemine girse de dört uzunla yaptığımız ultra hareketli alan savunması sayesinde fark çift hanelere kadar çıktı. Yunanistan bu çeyrekte attığı 10 üçlükte sadece bir isabet bulabildi. Ne Diamantidis'in sahte penetreleri sonrası dışarıda boş adamı bulmasına izin ne de Spanoulis'in deliciliğine geçit verdik. 24-12'lik periyot skoruyla üçüncü çeyrek sonunda 14 sayılık bir güvenlik duvarıyla son çeyreğe girdik. Son çeyreğe de Ömer Aşık'ın smaçıyla başladık üçüncü çeyrekteki gibi. Üçüncü periyodun büyük bölümünü kenarda geçiren Ersan'ın müthiş şut performansının devam ettiği bölümde bitime 8 dakika kala 18 sayı farkı yakaladık. Yunanistan son kozunu kullanıp tam saha prese başlayınca Tanjeviç ilginç bir ısrarla iki kısalı düzene dönmeyip uzun 4 oyuncuyla devam kararı aldı. Sadece yorulan Kerem'in yerine Ender'i aldı. Ender'in de baskıyı karşı bir yanlış tercih ve bir top kaybı yapması sonucu 4 dakika kala fark 8'e kadar indi. Maç boyunca felaket bir şut performansı olan Hidayet'in kritik üçlüğüyle tekrar 10 sayı üstüne çıkan fark bir daha da kapanmadı. Özellikle üçüncü periyot yaptığımız baskılı alan savunması Yunanistan'ı tamamen düzen dışına itti. Alan savunmasında koçlar oyunculardan sürekli ellerini kaldırmalarını isterler. Bizim bu bölümde 4 uzunla yaptığımız savunmada bütün oyuncuların hem elleri hem ayakları inanılmaz hareketliydi. Maça da bu savunma isteğimiz damga vurdu. İkinci yarı sadece 26 sayı yedik.Bir diğer ilginç gösterge üçlük yüzdemiz. Çoğu doğru seçilmiş şutlardaki isabet oranımız 12/25 yani %48, Ersan'ın 6/6 üçlük yüzdesini de not edelim. Psikolojik olarak Yunanistan maçı bizim için bir eşikti bunu kazasız geçmeyi becerdik ancak henüz hiç bir şey kazanmadık.
Bugünkü Porto Riko maçını da kazanıp grup birinciliğini garantileyip ondan sonra diğer gruplardan kim gelirin hesabını yapmalıyız. İspanya'nın İzmir grubunda üçüncü olacak olması Yunanistan maçını kazanmamızı çok daha anlamlı hale getirdi. Yunanistan bizim grubu ikinci bitirirse çeyrek finalde İspanya'ya çarpmak zorunda kalacak. Turnuvanın başından beri diğer rakiplere bizim de bu turnuvada söyleyecek bir sözümüz olacağı mesajını veriyoruz. Turnuvanın en iyi savunma yapan takımı olduğumuzu herkese bir kez daha gösterdik. Madalya yolu çok uzun ama bir ışık görüyoruz bu takımda artık.
Maçın hakemleri ve Murat Murathanoğlu'nun tepkileri meselesi çok konuşuldu. Murat Murathanoğlu milliyetçi reflekslerden ziyade hakem kararlarına zaten çok takan bir spiker olduğu için o kadar aşırı tepkiler verdi. Yani İspanya Ligi'nde sıradan bir maçta bile maçı bırakıp hakeme saydırdığına defalaraca şahit olduk bu sene. Şunu kabul etmemiz lazım hiç bir FIBA hakemi herhangi bir Yunan takımını ya da Yunan Milli Takımını herhangi bir deplasmanda ezdirmez. Dün Porto Riko maçında Porto Riko'lu uzunların bütün show up'larında faul çalıp Spanoulis'i faul çizgisine götüren hakem aynı pozisyonlarda Yunanlı uzunların bizim kısalara show up'larında bir tane bile faul çalmadı. Yıllardır FIBA organizasyonlarını takip edenlerin sesli olarak delirmesi diye yorumlayabiliriz Murat Murathanoğlu'nun delirmesini. Yoksa ulusalcı bir "üzerimize oyunlar oynanıyor dünya bize karşı"çığlığı değil Murathanoğlu'nun şikayeti.
Son olarak da Kaan Kural'ın cuk oturan reklam sözüyle maçın özetini vermiş olalım: "Ersan'ı izlemek kadar büyük bir keyif yok."
Devamı ...
Dünya Şampiyonası: Dördüncü Günün Ardından

Dördüncü günü geride bıraktık. Bugün Kayseri ve İstanbul grubu tatil yaparken bir günlük aradan sonra İzmir ve Ankara grubunda maçlar yeniden başladı. İzmir'de günün ilk maçında Yeni Zelanda, Lübnan'ı ilk çeyrekten kopardığı maçta 108-76 yenerek dördüncülük yolunda önemli bir galibiyet elde etti. Şampiyonanın en tuhaf isimli oyuncusu Abercrombie 23 sayı 7 ribauntla oynarken Kevin Durant'le sayı krallığı rekabetinde olan Penney 26 sayıyla iddiasını devam ettirdi. Lübnan'da El Khatip 18 sayı 7 ribauntla takımın istatistik lideri ama maç zaten ilk çeyrek itibariyle koptuğundan bu istatistiklerin pek de geçerli bir tarafı yok.
İkinci maçta beklenenden çok daha çekişmeli bir maça tanıklık ettik. Fransa'nın diğer Avrupa takımlarına göre en büyük avantajı atlet oyuncularla hem baskılı savunma yapabilmeleri hem de hücumda bu oyuncuların atletikliğinden maksimum verimi sağlayabilmeleri. Ancak Kanada gibi bir takımla oynayınca bu avantajlarını kullanamadılar. En az kendileri kadar atlet bir takımla karşılaşınca, art arda gelen iki galibiyetin rehavetiyle maça bir türlü giremediler. İlk çeyrek de ikinci çeyrek de berabere geçti. 3. çeyrekte Kanadaya 3-4 sayıyla bir süre önde götürdü. Maç sonuna doğru Fransa tecrübesiyle 3 sayılık bir farkla öne geçmeyi başardı. Son 1.30'da 3 sayı geride olan Kanada 4 kez üstüste hücumda saçma sapan üçlük kullanmayı seçince maçı 68-63 kaybettiler. Maç sonunda takım aklı diye bir şey yoktu sahada. Anderson öyle saçma tercihler yaptı ki sokak basketbolcuları bile yapmaz bu kadar akılsızca hücum. Fransa bu galibiyetle ilk ikiyi büyük ihtimalle garantiledi. Kanada Yeni Zelanda'yı yenerse grup dördüncülüğü üçlü averaja da kalabilir ki ilginç bir durum olur. Fransa'da bir önceki maç pota kıran Nicolas Batum bu maçta da 24 sayı 7 ribauntla en etkili oyuncuydu. Kanada'nın özellikle son periyotta Fransa gibi atlet bir takıma karşı arka arkaya hücum ribauntu alıp 4-5 kez hücum etmesi ilginçti ama saha içi organizasyonları felaket olduğundan bitirici darbeyi vuramadılar kötü günde yakaladıkları Fransa'ya.
Günün son ve en önemli maçında İspanya bir kez daha şaşırttı bizi. Üçüncü çeyrekte bir ara 17 sayı öne geçtikleri maçta abuk subuk hatalarla kaybettiler. 76-73. İki kez üst üste aynı pozisyonda hücuma giderken top kaybı yapıp boş turnike yediler. Son periyod skoru 23-9 Litvanya lehine. Maç sonu oynamanın kitabını yazmış İspanyollar için trajik bir rakam. Gasol ve Navorro'nun 18 sayısı yetmedi İspanyollara. Litvanya ise geriye düşmesine rağmen inadının ödülünü aldı. Kleiza her zamanki gibi 17 sayıyla skorda takım lideri. Üst üste iki top çalarak maçı başa baş hale getiren ve momemtumu tamamen çeviren Maculuis'in de hakkını verelim. Rudy Ferdandez'in zihinsel olarak konsantre olmadığının en büyük kanıtı bu iki pozisyondu. İki kez üst üste topunu çaldırmasına rağmen bildiğimiz Ferdandez o topları bloklamak için müthiş çaba gösterirdi onu bile yapmadı. İspanya bu mağlubiyetle büyük ihtimalle grubu 3. bitirecek tabi Kanada ve Lübnan'a yenilmeyi başaramayacaklarını düşünerek söylüyoruz. Bizim grubu ikinci bitiren takım da ikinci turda İspanya'ya toslayacak ki Yunanistan'ın ikinci olmamak için Rusya'ya kaybedebileceğini de düşünmeden edemiyor insan.
Ankara grubundaki ilk maçta Rusya Fildişi Sahilleri'ni zor da olsa 72-66 yenmeyi başardı. David Blatt maçın başında oyuna kendini vermediğini düşündüğü beşi tamamen değiştirerek maça müdahale etti. Özellikle Voronçeviç'in katkısı ve diğer uzunlarının savunmada uyanmasıyla kendine gelen Rusya 10 sayılık bir fark elde etti. Bykov'un yaptığı top kayıplarıyla Fildişi'ne geri dönüş için bir şans verdiler, son 40 saniyeye 10 sayı önde girseler de sportmenlik dışı faul sonrası maç bir kez daha krize girdi ama sonunda soğuk terler döktükleri maçı kazandılar. Mozgov savunmadaki caydırıcılığına 19 sayı ekledi. Fildişi'nde Edi'nin 14 Kone'nin 16 sayısı galibiyete yetmedi. Fildişi'nin sorunu aslında kıtadaki tüm spor takımlarının muzdarip olduğu problem. Çok ciddi bir mental problemleri var. Bir türlü kritik anlarda doğru organizasyonu yapamamak, oyun aklını ihtiyaç olan yerde kullanamamak gibi sorunlar. Şimdi böyle söyleyince de 19. yüzyıl oryantalistleri gibi hissediyorum kendimi ama bu Afrika takımlarının problemi kesinlikle mental.
İkinci maçta Çin, Yunanistan maçındaki gibi iyi dirense de Porto Riko'ya kaybetmekten kurtulamadı ve gruptan çıkma şansını tamamen kaybetti. 84-76. Portoriko'da Vassalo'nun 22 sayısı dikkat çekici olsa da oyunun görünmeyen işler bölümünde Balkman'ı da es geçmeyelim. 10 sayı 13 ribauntla ve her topa elini uzatıp içeriyi karıştırarak büyük katkı yaptı. Barea'nın üzerindeki yük biraz paylaşılınca Porto Riko'nun maç kazanma ihtimali artıyor. Çin'de Jian Yi'nin 24 sayı 7 ribauntu Wang'ın 17 sayısı var. En skorer iki oyuncularından yine bekleneni alsalar da onlara eşlik edecek üçüncü ve dördüncü opisyonları yine çıkaramadıkları için kaybettiler.
Türkiye Yunanistan maçı ayrı bir yazıyı hak ediyor onu da biraz sonraya bırakalım.
Devamı ...








