19 Mart 2012

Ünal Aysal: "Galatasaray taraftarının ulaştığı yüksek kültür seviyesi"


Çok fazla şey yazmayacağım, Ünal beyin kültür seviyesini sözle değil görerek bir kontrol etmek lazım.


Galatasaray taraftarı, Florya'da oynanan maçta Fenerbahçe U17 Takımına saldırdı.


19 Mayıs 2007, Galatasaray Fenerbahçe maçı, Galatasaray taraftarı koltuklarla çimleri buluşturdu


19 Mayıs 2007, Futbol gecesi


Kamil Özen


Leeds taraftarlarına yapılan halis karşılama


Tencere dibin kara, seninki benden kara manasında değil de, bir spor kulübü başkanının görevi, diğer spor kulüplerini ötekileştirmek, nefret duygularını arttırmak, fanatik taraftarların hoşuna gidecek ancak diğer herkesi öfkelendirecek hakaretamiz cümleler kurmak, futbol ortamında düşmanlık ve nefret tohumlarını derinleştirmek değildir.

bir spor kulübü başkanının görevi, hele ki "eskisi gibi taraftarlar birlikte maç izlesin istiyorum" diyen bir başkanın görevi diğer takım taraftarlarını aşağılamak, onları provoke etmek, kendisinin de bir parçası olduğu günahları tümüyle öteki tarafa yıkmak değildir.

Bir spor kulübü başkanı bu kadar sorumsuz, bu kadar pespaye konuşamaz.

Ünal beye hatırlatalım, sizin bu yaptıklarınızı yapanlar oldu. Adnan Polat'lar, Haldun Üstünel'ler, daha da fazlasını yaptılar. Yaranmak istediğiniz o fanatikler de onları ibra bile etmedi, arkalarına teneke bağlayıp gönderdiler. Bugün Adnan Polat davalık, Haldun'un da adını anan yok.

Fanatiklere yaranmaya çalışanların sonu hep hüsran oldu ama Metin Oktay'lar ve onun gibi efendi insanlar, nazik insanlar, beyefendiler hep anıldı.

Sizin gidişat unutulanların arasına karışmak yönünde. Bugün duyduğunuz alkışlar, yarın duyacağınız ıslıkların müjdecisi.

Diyoruz da, neticede gaza gelip "25 milyon Galatasaray taraftarının 20 milyonu AKP'ye oy verdi" diyen bir başkan var karşımızda, şuur seviyesi bu olan adama ne laf anlatacaksın.

El hak, Galatasaray taraftarını bilmem de, Fenerbahçe taraftarı Ünal Aysal'ın seviyesine ulaşamaz. O kadar düşmek için bayağı ahlak kaybına uğramak gerekiyor.
Devamı ...

18 Mart 2012

Pirinçsiz Pilav



En olmayacak şeyi yapıyoruz. Bu sene sanki son derece normal şartlar altında, son derece normal koşullarda deveam eden bir sezonmuş gibi oturup berabere kalınan bir maç sonrasında teknik, taktik, kadro filan tartışıyoruz. Bu tartışmayı bir yerde anlıyorum, yaşadığımız bunca şeyden sonra taraftar bir zafer istiyor. Bunca çilenin sonunda güzel bir "olay" Diğer yandan bunca yaşananın unutulup da son derece normal bir zamandan geçiyormuş gibi Aykut hocayı tartışmak, ayıbın, saygısızlığın büyüğü.

Geçen sene takımın aksayan yerleri belliydi. Burada biz de yazdık. Neticede orta sahanın göbeği yeteri kadar verimli değildi, genel olarak kanatlarda, özel olarak sol kanatta bir problem olduğu gözüküyordu.

Takımın en iyi yeri defans göbeğindeki "Lugano - Yobo" ikilisyken, en büyük boşluk da Niang'ın olmadığı maçlarda forvette gözüküyordu. Dolayısıyla sezon sonunda takviye edilecek yerler mümkünse sol bek, orta sahanın göbeği ve Niang'a bir yedek olacaktı.

Neden? Çünkü Fenerbahçe'nin ortasahasının göbeği biraz fazla yumuşaktı, Emre'nin oynamadığı maçlarda, orta sahadan ileri uca top taşımakta zorluk çekiliyordu, Baroni - Selçuk hattının oyun kurma becerisi yeterli değildi. Andre Santos çok yetenekli bir oyuncu olsa da arkası sürekli boş kalıyordu, bu alandaki boşluğu da rakip takımlar değerlendiriyordu.

Dahası, Niang sakatlandığında forvette Guiza oynayınca gol bulmakta takım daha da zorlanıyordu. İki sezondur kapalı defanslara karşı baskı kurarak oyunu açacak, kanatlara top taşıyabilecek, top karşı takımdayken de topu kazanarak yeniden oyuna sokabilecek oyunculara ihtiyacımız var.

Yani sezon başında Fenerbahçe'nin transfer listesinde ortasahanın göbeğine bir yabancı oyuncu, kronik sakatlıkları nedeniyle Emre'ye bir alternatif, Niang'a güçlü bir yedek, defansın göbeğine her tür duruma karşı bir alternatif ve eğer mümkünse daha iyi bir sol bek transferi vardı.

Nitekim Gökhan İnler, Selçuk İnan, Diarra, Serdar Kesimal, Emenike transfer hareketleri de bu alana yönelmişti. Sezer Öztürk ve Orhan Sam transferleri ise kulübeyi zenginleştirmek yönünde atılmış adımlardı.

Peki ne oldu? 3 Temmuz operasyonu oldu. Sonra bir de 24 Ağustos darbesi geldi.

Takımın en güçlü iki mevkisi dağıldı. Niang gitti, Lugano gitti, onların açtığı boşluk için elimizde kim vardı? Serdar Kesimal, Bilica, Bekir, Bienvenu.

Bu sezonun kazancı Caner ve Stoch ise, kaybı da Milli Takım'da hatalı bir tedavi gören, iyileşmesi ve adaptasyon dönemi gittikçe uzayan Gökhan Gönül ile yine bir türlü toparlanamayan Mehmet Topuz oldu.

Yani Fenerbahçe bu sezona geçen sezondan çok daha güçsüz bir kadroyla başladı. Geçen sezonun eksikliklerinin üstüne yeni eksiklik alanları ortaya çıktı.

Üstelik Fenerbahçe ekonomik olarak da büyük bir darbe yediği için bu eksiklikleri sezon içerisinde kapatabilecek güçten de mahrum kaldı.

Bugün Fenerbahçe'nin bir önceki sezona göre daha dar bir kadrosu, daha fazla transfer ihtiyacı var. Fenerbahçe'nin orta sahası çok yumuşak, orta sahanın göbeğindeki ikilide Emre'nin agresif ve bireysel çabaları dışında oyuna iki yönlü katkı çok düşük. Yani oyunun temeli, orta sahanın göbeği boş.

Sol kanat geçen sezon da bir problem alanıydı. Bu sezon Stoch'un bireysel çabasını ve yeteneğiyle yarattığı alanları saymazsak hiçbir verime sahip değil. Andre Santos'un oyunun defansif yönüne katkısı azdı ancak çok yetenekli, ayağını iyi kontrol edebilen bir oyuncu olduğu için sonuca etkisi güçlüydü. Ziegler'in hücuma katkısı Andre Santos'un yarısı kadar bile değil. Defansın yönündeki katkısı da herkesin malumü.

Geçen sezonun en dinamik, en güçlü ikilisi Gökhan Gönül, Mehmet Topuz ikilisiydi. Oyunun her iki yönünde de çok büyük katkısı olan bu ikili Fenerbahçe'nin kanat organizasyonlarının temeli olarak gözüküyordu. Üstelik bu ikilinin sağ kanattan yaptığı bindirmeler rakibin dengesini de bozuyor, onların topa sahip olma ve kullanma becerilerini aksatıyor ve oyuna katkılarını düşürüyordu. Bu sezon ise bu ikili geçen sezonun yarısı kadar bile oyuna katkı sağlamıyor.

Üstelik takıma en büyük güven veren, hücuma çıkmalarına ve rahatça topla oynamalarına sebep olan yer, defansın göbeği de artık boş. Eskiden takım arkada Lugano ve Yobo'nun olduğunu bilerek biraz daha ileri hareket edebiliyordu, bu sezon ise defansın göbeği aynı güveni vermiyor. Herkes diyor ki 2-0'dan sonra takım neden geri çekildi? Çok basit, çünkü ileri giderlerse arkada ne olacağını, Galatasaray'ın hızlı oyuncularının orada neler yapabileceğini hepsi düşünüyor.

Ayrıca, ileri uçtaki oyuncuların da karşı takıma rahat top kullandırması orta sahaya daha fazla baskı yaratıyor. Orta saha sürekli mücadele ettiği için, zaten kapasitesi belli oyuncular da gittikçe oyundan düşüyor, oyundan düştükçe onlar da geriye doğru çekiliyor ve takımın elinde kontra atak silahları da olmadığından genel olarak takım baskı yiyor.

Bütün bunlara,

3 Temmuz operasyonunu, takımın yöneticilerinin tutuklu olmasını, finansal girdilerin düşmesini, her maçtan önce ortaya çıkan bir takım olayları, Fenerbahçe maçlarından önce ilan edilen yeni kuralları, iddianameleri, "şok edici" gelişmeleri, korkunç medya baskısını ve bütün bunların yarattığı psikolojiyi ekleyin,

Aykut Hoca bütün bunlarla mücadele ederek takımı bu seviyede tuttu. Bugün Fenerbahçe ikinciyse, bu başarının altında Aykut Hoca'nın liderliğinin imzası var.

Hayal dünyasından çıkmamız lazım. Fenerbahçe çok dar bir kadroyla bugün ligin zirvesinde yer alıyor. Bu kadro esasında şampiyonluk için yeterli değil ancak yine 3 Temmuz sürecinde taraftarın yarattığı hava, bir direniş öyküsünün parçası olmak gibi pozitif motivasyon unsurlarıyla takım bir mücadele ve karakter gösterdi.

Sezon boyunca Fenerbahçe bu kadrodan çok üst düzeyde yararlandı. Kaybettiğimiz maçlar, özellikle deplasman maçları, bu psikolojinin uzağında olunan maçlar olduğu için zaten kaybedildi.

Şimdi soruyorum, hangi vicdanı olan insan evladı, şu resme bakıp Aykut Hoca İstifa diyebilir?

Kardeşim ne yaptı Aykut Hoca? Efendim Stoch'u çıkartıp Selçuk'u oyuna sokmuş. Evet? Çünkü Stoch bütün maç yürüdü, oyuna katkısı sıfırdı. Futbol tek başına oynanmıyor ki? Bir de rakip var. Melo, Selçuk İnan, Engin Baytar'lı Galatasaray orta sahası Fenerbahçe'nin orta sahasını sürklase etti. Orta saha direncini arttırmak için o bölgeye Selçuk'u soktu, orta saha göbeğini üçledi, Sow'u da sol kanada çekti. Ancak Alex ileride tek başına ve sırtı kaleye dönük oynadığında verimli bir oyuncu değil. O yüzden de Alex'i çıkarmak zorunda kaldı. Diyorlar ki neden Bienvenu'yu oyuna soktu? Afedersiniz ama kulübede Drogba vardı da Aykut Hoca illa Bienvenu'yu oynatacağım mı dedi? Öyle böyle bu adam sırtı kaleye dönük oynamış, oynayabilmiş, bu konuda deneyimi olan bir adam. Sow ile yerlerini değiştirerek de oynatabilirsiniz. Eldeki malzeme bu. Dia da oyuna sonradan girdi, ancak Dia'dan iki sezondur Fenerbahçe hiçbir verim alamıyor. Adamcağız çok süratlı, hızlı bir oyuncu ama top kontrolü zayıf, pas yeteneği zayıf, son vuruş zayıf. Futbol da sadece haldır haldır depar atarak oynanan bir oyun değil. Öyle olaydı sprinter transfer ederdik, futbolcu değil.

Şimdi bir tane maçta takım beklenen galibiyeti alamadı diye bu kadar öfkelenmeye hazır insanlar varsa, onlar da 3 Temmuz'dan, bu sezon yaşananlardan hiçbir şey anlamamış demektir. Karşımızdaki manzarayı doğru düzgün tahlil etmeye ihtiyacımız var.

1- Bu kadro geçen sezonun kadrosundan zayıf. Hatta bu kadro 2006-2007 sezonu kadrosundan bile zayıf.

2- Bu kadro çok yoğun ve dramatik bir süreçten geçti, psikolojik olarak da desteğe ihtiyacı var.

3- Hayal kurmanın alemi yok, bu kadronun limiti de belli. Bu şampiyon olamayız demek değil, futbolda her şey var, ancak normal şartlar altında bu kadronun şampiyonluğa sahip olması yakın ihtimal değildir.

Fenerbahçe'nin bu sezon maçları stadda oynanmıyor, bu sezon stad dışında kazanacağız, ondan sonraki her sezon da stadın içinde. Gerçek şampiyonluk, gerçek mücadele bizi orada bekliyor. 3 Temmuz 2012 günü tutsak kalan Fenerbahçe yönetimi dışarıda olursa, Fenerbahçe'nin büyük yürüyüşü hiç olmadığı kadar güçlü devam edecek ve Türkiye tarihinde kimsenin görmediği, erişemeyeceği bir şampiyonluğa imzamızı atmış olacağız. Bu amaca ve bu amaç için çalışan herkese destek olmak da, bu haksızlığı gören ve insani bir tutum almak isteyen herkesin boynunun borcu.

Devamı ...

14 Mart 2012

Temmuz Yalanları: Sanat Eseri Soruşturma



resmin büyük hali - enlarge your propaganda piece

5 Temmuz 2011 tarihinde medyaya "İşte Şike Örgütü'nün şeması" başlıklı bir haber servis edildi. Güzel bir resimle desteklenen haberde "şike örgütünün" o meşum şeması fas edilip, polisin ne kadar da güzel çalıştığı ortaya koyuluyordu. 6 Temmuz tarihinde bu şema üzerinden Telegol programında baransulayanlar soruşturmayı bir sanat eseri ilan ederken, dinleyenler de Türk polisinin birden CSI standartlarında araştırmacılığa, Norveç emniyeti kalitesinde dikkate sahip olması karşısında heyecanlarını gizleyemiyordu. Oysa sonra ne oldu?

3 Temmuz operasyonunun amacı ilk haftada bir kamuoyu algısı yaratarak gözaltına alınan herkesin peşinen suçlu olduğu yönünde bir kabul yaratmak, bu kabul üzerinden de gelecek itirazları peşinen engellemekti.

O yüzden Aziz Yıldırım'ın montajlanmış görüntüleri servis edildi, TFF Başkanına savcılık bu sebeple "son 5 maçın sonuçlarını bildiğini", "maçları gülerek izlediğini" beyan etti, Emniyet yetkilileri fellik fellik dolaşıp gazetecilere "hayatımın en süper operasyonu" derken "19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik" gibi her tür hukuk kuralını çiğneyen ifadede bulundular.

Temmuz yalanları, kamuoyunun algısını ve vicdanını iğfal etmek için kurgulandı ve uygulandı. O yalanların da "şeması" şu üstte yer alıyor.

Şemada yer alan isimlere bir bakalım:

Aziz Yıldırım - Tutuklu yargılanıyor, ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurmak
Olgun Peker - Tutuklu yargılanıyor,
Mecnun Odyakmaz - Tutuksuz yargılanıyor,
Ömer Ülkü - Tutuksuz yargılanıyor,
Abdurrahman Yakut - Tutuksuz yargılanıyor,
Şekip Mosturoğlu - Tutuksuz yargılanıyor,
İlhan Ekşioğlu - Tutuklu
Bülent Uygun - Tutuksuz yargılanıyor,
Ümit Karan - Tutuksuz yargılanıyor,
Bekir Acar - Tutuksuz yargılanıyor,
Levent Eriş - Tutuksuz yargılanıyor,
Erman Ertaş - Tutuksuz yargılanıyor,
Tamer Yelkovan - Tutuklu
Hakan Karaahmet - Tutuklu
Özden Tütüncü - Tutuksuz yargılanıyor,
Korcan Çelikay - Tutuksuz yargılanıyor,
Mehmet Yıldız - Tutuksuz yargılanıyor,
Sezer Öztürk - Tutuksuz yargılanıyor,
Emmanuel Emenike - Tutuksuz yargılanıyor,
Mahmut Boz - Tutuksuz yargılanıyor,
Serdar Külbilge - Tutuksuz yargılanıyor,
Haldun Şenman - Tutuklu
Vedat Emre Küçük - İddianamede adı şüpheli olarak bile geçmiyor
Sami Dinç - Tutuksuz yargılanıyor,
Ali Kıratlı - Tutuklu
Abdullah Başak - Tutuklu
Doğan Ercan - Tutuksuz yargılanıyor,
Özden Aslan - Tutuksuz yargılanıyor,
Tarık Özertem - İddianamede adı şüpheli olarak bile geçmiyor

Şimdi herkese soruyorum bu nasıl bir sanat eseri soruşturma?

5 Temmuz günü, 8 aylık bir soruşturma sürecinden sonra, "İŞTE ŞİKE ÖRGÜTÜNÜN ŞEMASI" diye caps lock açık medyaya bangır bangır servis edilen bir şemadaki 29 kişiden ancak 8 tanesi tutuklu. CMK 100'e göre örgüt üyesi olmakla suçlananların tutuklu yargılanması mümkün. Yani başarı oranı üçte bir bile değil. Üstelik daha sadece iddianame kabul edildi, Özel Yetkili Mahkemelerde görülen her 10 davanın 4'ünde mahkumiyet çıktığını hesaba katarsak bildiğiniz şu resmin tamamı yalan!

Nedim Şener bugün kendisine sunulan tüm verileri doğru mu değil mi diye bakmaya bile zahmet etmeden aynen yazan "demokrasi bekçisi" yazarlardan bahsetti. Siteminin büyük çoğunluğu zulüm karşısında sessiz kalan, hatta zulmün paydaşı olan gazetecilereydi.

Evet onlar aynı insanlar.

Evet Fenerbahçe'ye bunu yapanlarla, Balyoz'da, Oda TV'de, Ergenekon'da, KCK'da, tutuklu öğrencilerde, insan haklarına tecavüz edenler, bu tecavüzlere seyirci kalanlar aynı insanlar.

Evet medya üzerinden soruşturma süreci yürütenlerle, hukuki haklarını korumak isteyenler arasında derin bir uçurum var ve her gün görüyoruz ki biz uçurumun adalet isteyenler tarafındayız. Onlar yenilene kadar da asla kazanmış sayılmayacağız.
Devamı ...

12 Mart 2012

Devletten Trabzon'a Teşvik Primi



Trabzonspor ile devlet arasındaki ilişki hakikaten incelenmeye muhtaç. Geçen sene her Allah'ın günü bir hükümet üyesinin Trabzon şampiyon olsun beyanlarına anlam yüklemeye çalışırken Wikileaks belgelerinde hükümetin Trabzonspor'a örtülü ödenekten para aktardığı iddiasını öğrendik. Dünyada ilk kez bir spor kulübüne hidroelektrik santali işine girmesi için devlet eliyle teşvik verildiğini Bayındırlık Bakanı'nın bizzat enerji işine girin diye Trabzonspor'a tavsiyede bulunduğu günleri de gördük.

Varını yoğunu Trabzonspor'a gelir yaratmaya adamış bir Hükümetimiz var anladığımız kadarıyla. Bir yeni garabet durumu da bugün öğrendik Bugün Gazetesi'nden Tolga Atar'ın haberine göre:

İstanbul Kartal'da Maliye Bakanlığı'nca Trabzonspor'un kullanımına tahsis edilen gayrimenkulün 16 yıl süreyle intifa hakkını alan Opet Petrolcülük, akaryakıt istasyonunun faaliyeti durdurulunca kulübe ödediği 10 milyon 175 bin doları almak için dava açtı".


Şimdi bu haberi okuduktan sonra bir süre afalladım zira Maliye Bakanlığı'nın tahsis yetkisinin bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum. Bu haberin doğru olduğu varsayımıyla yukarıdaki tuhaflığı size açıklamaya çalışayım. Maliye Bakanlığı'nın Hazineye ait taşınmazları tahsis etme yetkisi var. Bununla ilgili 10 Ekim 2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan "Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Tahsis ve Devri Hakkında Yönetmelik" de bu tahsis yetkisinin nasıl kullanılacağı açıklanmış.Bu yönetmeliğe göre tahsis şöyle açıklanmış

Tahsis: Mülkiyeti kendilerinde kalması koşuluyla kamu idarelerince, kanunlarında belirtilen kamu hizmetlerinin yerine getirilebilmesi amacıyla mülkiyetlerindeki taşınmazların, birbirlerine veya köy tüzel kişiliklerine; Hazineye ait taşınmazlar ile Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin ise, Maliye Bakanlığınca hizmetin devamı süresince kamu idarelerinin veya köy tüzel kişiliklerinin bedelsiz olarak kullanımına bırakılmasını ifade eder.



Bildiğimiz kadarıyla Trabzonspor bir kamu idaresi ya da köy tüzel kişiliği değil, bir spor kulübü, dolayısıyla Maliye Bakanlığı'nın böyle bir tahsisi neye dayanarak yaptığı bir muamma. Yani böyle bir tahsis varsa bu Kanuna uygun bir tahsis değil. Çünkü Yönetmeliğe göre devletin dernek statüsündeki herhangi bir yere tahsis yapma hakkı yok.

İkinci acayipliğe gelelim. Diyelim Maliye Bakanlığı kendi çıkardığı yönetmeliği delerek Trabzonspor'a bu gayrimenkulu tahsis etti. Eğer bir spor kulübüne bir yer tahsis edilmişse bu spor kulübünün faaliyet alanıyla ilgili olmalı. Peki Trabzonspor kendisine tahsis edilmiş bir yeri ne yapmış habere göre, bir benzin istasyonuna intifa hakkı kullandırarak para almış. Şimdi yukarıda bahsettiğim yönetmeliğe göre tahsis eğer tahsis edilen idarenin tahsis amacı dışında bir kullanımı söz konusuysa otomatikman biter.

Trabzonspor'un herhalde kulüp tüzüğündeki faaliyet amacı petrol işletmeciliğidir yazmıyor, dolayısıyla açıkca tahsis amacı dışında bir kullanım var. İkinci olarak kendisine bedelsiz olarak tahsis edilen bir yeri üçüncü kişilere devretme durumu gibi bir hakkı da yok ama sağolsun Devletten "yürü ya takımım" direktifini almış Trabzonspor Opet'e burayı bir nevi kiralayıp gelir elde ediyor. Ortada şöyle bir durum var. Devlete ait bir taşınmazı kullanan üçüncü bir şirketten Trabzonspor kira alıyor ve devlet buna göz yumuyor.

Bugün gariban bir adam 10 m2 lik yere bir tezgah kursa haksız kazanç sağladın diye vatanadaşın burnundan getiren devlet alenen kanunlara aykırı şekilde 10 milyon gelir elde eden Trabzonspor'a milyonuncu kez göz yumuyor.

Hidroelektrik santalleri, petrol istasyonları, örtülü ödenek paraları derken hakikaten anlıyoruz ki 61. Hükümet gerçekten Trabzon için kurulmuş.
Devamı ...

Fenerbahçe Tribünü Yol Yordam Bilir



Bilhassa 3 Temmuz sonrası süreçte sağlıklı ilerlese (büyük değişimlerin olmasa bile) geniş diyalogların önünü açabilecek olan sosyal medya kullanımı amacından şaşıp, internete giren büyük bir kısım insanın eli "ideolog" kıvamında klavye tutmaya başlayınca, ortalık "tuttuğuna" akıl öğretenlerle doldu.

"Bir ölür, bin doğarız" hamasetinin yakasını bırakmadığı ekseri toplum zihniyetine "Falanca bunu beğendi" ve "retweet" coşkuları da eklenince her tarafta "kendisini sicil amiri zannedenler" görünmeye, kanaat notları ve "Bu olmadı işte" cümleleri havada uçuşmaya başladı.

Kötü niyet olmadığı kesin ama keskin tabirlerin faydasızlığı da muhakkak. Maksadını aşan ağızdan çıkmışlar ile yanlış anlaşılan klavyeden çıkmışların oluşturduğu "Fenerbahçe'nin Büyük Bir Kısım Taraftarı = İptal edilmiş mitinglere katılarak itaatsizlik gösteren, ara sıra serseri gibi davranan, basketbol maçında ne yapacağını bilmeyen, tepkilerini ölçmekten aciz, cenaze gibi hiç olmadık yerlerde sinirlerine hakim olamayan, internette rakip teknik direktörün kızının bir yazısı yüzünden bile provakasyona gelen" formülünün altına hiçbir Fenerbahçeli "öyledir" imzası atmamalı.

23 Şubat 1953 tarihli Milliyet gazetesinden, Ümit Deniz imzalı bir "maçtan sonra yazısı" var aşağıda. Neredeyse 60 sene olmuş. Yazıya konu olanların hemen hepsi hakkın rahmetine kavuşmuştur. Nasıl ki o insanlar için "adam değillermiş" denemiyorsa, bugünün tribünlerine emek verenler ve koşturanlar için de gırtlağın dokuz boğum olduğunu unutmadan konuşmak gerekiyor.

Bir zaman bir yazıda yazdığım bir şey vardı:
"İletişim çağında ve kurumsallık düzeninde hareket eden camialar, ancak ve ancak fikir çarpışmalarıyla yol kat eder. Cahil cühela da olsa eleştiren insanı eğitmeye çalışmak ve ona değer vermek yerine, karşı fikri yağlı kemende layık görürseniz ileriye yürüyemezsiniz. Tahammülsüzlük arttıkça, yanınızdaki dalkavuklar "Siz ileriye gitmiyorsanız, biz nasıl arkanızda kalıyoruz efendim" diyerek, "iş bilen" aferistler haline gelir."

Bölünmekten kolay bir şey yok. Önemli olan armuda sapı, üzüme çöpü bahane etmeden bir olabilmek. Bundan kim kaçıyorsa suçlu odur.
Sabahın dokuzunda Beşiktaş'taki ihtiyar tabutçunun kapısı hızlı hızlı vuruldu

Öğle yemeği için lahana kapuskasını ateşe koymuş olan adam vurulan darbelerin tesiri altında bir "lâ havle" çekerek taşlığa yürüdü.

Kapının eşiğinde üç genç duruyordu. Tabutçu soran gözlerle onlara baktı. Bunlar pek cenaze sahibine benzemiyorlardı ama belli olmazdı. İnsanlık hali bu! Nihayet ziyaretçilerden biri:

"Baba" dedi. "Sen tabut satıyorsun değil mi?"

"Evet"

"Bize akşam beşte iade edilmek üzere dört tabut lazım. Kiralayabilecek misin?"

İhtiyar hayret etti.

"Dört tabut mu?"

"Evet"

Adam daha fazla sormadı. Onun nesine gerekti. Üç aşağı beş yukarı pazarlıktan sonra depozito akçesini alıp dört tabutu dörder lira kira ile gelenlere teslim etti.

İhtiyar tabutçu hiçbir zaman bu tabutların nereye kullanıldığını öğrenemedi. Ve belki de hâlâ bilmiyor.

Halbuki bunlar birçok İstanbullu dünkü Galatasaray - Fenerbahçe maçından sonra caddelerde Galatasaray bayrağına sarılı olarak Fenerlilerin omzunda taşınırken gördüler.

Futbol iptilası bizde çok tuhaf bir manzara arz ediyor. Bunda aklınıza gelen veya gelmeyen her türlü söze, manzaraya rastlıyorsunuz. Hakemlerle beraber 25 kişinin peşinde koştuğu bir meşin parçasını seyir için 25 bin kişi, sıcağa soğuğa, güneşe yağmura bakmadan tribünlere doluveriyor.

* * *

Mithatpaşa Stadı.

Saat 14 olduğu halde Dolmabahçe tarafındaki açık ve kapalı tribünler ağız ağıza dolu. Gazhane ciheti ekâbir seyirciye ait anlaşılan. Daha henüz gelen yok. (L) tribünü basın ve davetlilere mahsus. Fakat mühim maçlarda burası da tıklım tıklım olduğu için açıkgöz bir zat iki piyade eri göndermiş, yerini daha 13'ten itibaren bunları oturtmak suretiyle muhafaza ettirmiş.

"Teksas" denen, ateşli gençlerin devam ettikleri Gazhane bitişiğindeki açık tribün tamir edildiği için burada kimseler yok.

(L) kapısından girilen şeref tribünü de henüz boş fakat maç başlarken burası asker, sivil, resmi, gayriresmi her meslekten zevat ile dolacaktır. Bunlar içeri nasıl girerler? Nasıl davetiye ve yer bulurlar? Orası bir sırdır işte.

* * *

Şimdi seyircilere gelelim.

Eski Taksim Stadını bilenler, buradaki tribünlerin "Galatasaraylı, Fenerbahçeli" diye ikiye ayrıldığını hatırlayacaklardır. Halbuki Mithatpaşa'da bu olmadığı için Fenerli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı, İstanbulsporlu, Vefalı, Beykozlu yan yana oturur. Aşırı heyecanlı seyircilerin sık sık tekrarladıkları el ve dil kavgasına rastlamak her zaman mümkündür.

Seyirciler arasında vizon kaplı hanımlara, şık beylere, kucakta getirilen kundak çağından yeni kurtulmuş çocuklara rastlamak mümkün olduğu gibi, ellerinde kulübünün bayrağını, flamasını, remzini taşıyanları görmek de daima kabildir. Maç başlayana kadar bunları dalgalandırmaktan, sallamaktan ve bağırmaktan hoşlanan seyirciler, hakemin düdüğü ile birlikte, herhangi bir taraf gol yapana kadar bunları kapayıp heyecanla maçı seyri tercih ederler. Bunların içinde maça iki metrelik büyük bir bayrakla gelen "Çeşme Meydanlılar" ise başlı başına bir alemdir.

* * *

Maç başlayınca olanlar...

Dün ligin son karşılaşması idi. Fener lig şampiyonu olduğu için , takım daha sahaya çıkarken büyük bir nümayiş başladı. Sarı Lacivertliler, evvela sahanın dört köşesine yayılarak hayranlarına takımlarının resimlerini dağıttılar. Sonra seremoni başladı.

Lig şampiyonuna buketler, kupalar, radyolar tevzi edildi. Öyle ki, bir zaman geldi, çocuklar -teşbihte hata olmaz- incikler boncuklarla adeta sürre devesine döndüler. Aldıkları hediyelerle yürüyemeyecek hale geldiler.

Arkadan sahaya sarı kırmızılılar çıktı. Onların boynu büküktü. Oyuncaklarını alamayan habersiz sünnet merasimi yapılan çocuklara benziyorlardı.

Maç başladı. -Bunun teknik tarafını ve kritiğini spor muhabiri arkadaşa bırakıyoruz- Hem de gayet güzel başladı. Basın tribünündeki spor muharrirleri kronometrelerini, kağıt ve kalemlerini çıkarmışlar, pür dikkat bekliyorlar. Sahanın demirbaşları malum. Hakemler, oyuncular, foto muhabirleri, polisler ve jandarmalar...

Maç haftayma doğru hızlanıyor.

Tribünden sesler:

"Vur... Öldür... Kır... Yaşatma... Ye onu..."

Tabii "Yuuuh", "Çüüüş", "Ohaaa" gibi hakeme ve oyunculara gönderilen elfazı galize her maçın bir nevi çeşnisini teşkil ediyor.

Arada kaza oldu, bir oyuncu yaralandı mı? Tribünler içinde yerden biter gibi bir sürü küfeci çocuk peyda oluyor. Bunlar sinek gibi eğri duvarlar üzerine kırk derecelik zaviye yaparak koşar adımlarla dolaşıyorlar.

Maç hiç sert olmadığı halde yerler yaralı ve sakat oyuncularla dolu.

Hakemin düdüğü ikide birde çalınca tribünlerden bir sürü itiraz nidası yükseliyor. Futboldan anlayanın da anlamayanın da hakeme itirazı bizim stadyumlarda âdet hükmüne girmiştir. Onun için buna ne hakem ne de oyuncu kulak asmıyor.

Nihayet maç bitiyor.

Stadın on üç kapısından halk akın akın caddelere ve sokaklara dökülüyor. Artık tramvay tepelerinde, otomobil marşpiyellerinde, otobüs kapılarında asım asım insanlara rastlamanız işten bile değildir.

Tabii bu arada Beşiktaşlı ihtiyar tabutçudan kiralanan dört tabutun da "Ya! Ya! Ya! Şa! Şa! Şa! Fenerbahçe çok yaşa!" nidaları arasında caddelerde, döne döne seyahat ettiğini ilaveyi zait buluyoruz.
Devamı ...

11 Mart 2012

Bizim büyük operasyonumuz: Balyoz Çıraklık, Şike Ustalık



Şimdi bir an kendinizi bir hakim olarak düşünün. Savcı bir dava açıyor, davanın yegane delili 2003 yılında basılmış bir CD. CD'yi açık bakıyorsunuz, içinde 2004, 2005, 2006, 2007, 2008 ve 2009 yıllarına ait dosyalar var. Her aklı selim insan gibi şüphelilerin zaman makinesini keşfedip keşfetmediğinden şüpheye düşmeye başlıyorsunuz. Çünkü 2009 yılında gerçekleşecek bir olayın, 2003 yılında yazılmış bir belgede olabilmesi için sadece üç seçenek var.

a) Ruhani Hipotez: Buna göre belge yazarı müneccim'dir, medyumluk ile uğraşmaktadır, 2003 yılında gaybı bilerek bunu zapturapt altına almıştır.

b) Futuristik Hipotez: Buna göre 2003 yılında bir grup insan zaman makinesini keşfederek geleceğe gitmiş, olacak olay ve olguları görmüş sonra 2003 yılına geri dönüp bir word belgesinde kayıt altına almış, sonra da CD olarak basmıştır.

c) Kriminolojik Hipotez: Bir grup insan 2009 yılında 2003 tarihli bir CD hazırlamış, bu CD'yi de baştan savma hazırladıkları için 2009 yılındaki olaylara da yer vermiştir.

Bu önermelerden hangisini seçeceğiniz akıl sağlığınıza bağlı olarak değişir. Bugünkü teknik imkanları bilen herhangi biri, herhangi bir word belgesinin istendiği gibi hazırlanabileceğini, belgenin son kayıt tarihinin ve yazarının değiştirilebileceğini, bunu bir cd'ye basmanın 10 saniye, cd verilerini değiştirmenin ise 25 saniye tutacağını bilir. Değiştirilebilir formatlardaki veri yollarının tamamının müdahaleye açık olması sebebiyle delil niteliğine sahip olup olmadıkları da ciddi bir hukuki tartışma, araştırma konusu.

Ancak hakkını verelim, acemilik diye de bir şey var. İnsan bazı şeyleri zamanla tecrübe ediyor, geliştiriyor.

Balyoz davasına bakan Savcı Mehmet Berk'in döneminde iki önemli olay yaşandı. Sanıklar lehine gelen bir bilirkişi raporunun "buharlaştırılması" ve dava açısından çok kritik bir yazışmanın "adli emanate saklanması."

Savcılar, soruşturmanın başında Balyoz CD’sinden çıkan kimi listelerin 2003 yılı ile tutarlı olup olmadığını araştırmak için ilgili kurumlara gönderiyorlar. (Listelerde el konulacak/kapatılacak kurum, çeşitli kurumlarda çalışan “müzahir” personel, el konulacak araçların model ve plakaları var.) Savcılar gelen yanıtlardan listelerin–dolayısıyla Balyoz CD’sinin–2003′de hazırlanmış olamayacağını görünce ne yapıyor? Bu yazıları adli emanate saklıyor!


Şimdi aynı emniyet ve savcılık ekibi tarafından yürütülen iki soruşturmadaki benzerlikleri bir kenara yazalım

1) Medya Operasyonu
İki soruşturma sırasında da soruşturma sürecinde elde edilen bilgi ve bulguların tamamı aynı odaklara servis edildi. Balyoz davasının öncü medya kuvveti Mehmet Baransu'ya gelen 11 nolu CD olurken, soruşturma sürecinde elde edilen her delil yine bu isme ve bu ismin yazdığı gazeteye servis edildi. Gazete bir darbe planı olduğu yönünde yoğun bir propaganda yaptı. Diğer gazeteler sürece sonradan dahil oldular, temelde yayınlanmış veriler üzerinden yorum yaptılar.

Şike davasında "çıraklık" döneminden feyz almanın izleri var. Bu sefer medya operasyonu temelde tek bir gazeteci - gazete üzerinden değil, emniyetin temasta olduğu bir kaç gazeteci üzerinden başladı, futbolcuların para sayarken görüntüleri olduğu iddia edildi, emniyet yetkilileri en üst düzeyden soruşturmanın sıhhati hakkında açıklamalar yaptı, Mehmet Baransı, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimler de yine sürece katıldı.

İki soruşturmada da benzer gazeteler (Taraf, Zaman, Sabah, Star vs) yer aldı, iki soruşturmada da benzer gazeteciler öncü güç oldular (Mehmet Baransu, Ekrem Dumanlı, Rasim Ozan Kütahyalı, Şamil Tayyar)

Çıraklık ile ustalık arasındaki fark ise, kompozisyonun değişimi oldu, şike soruşturmasında alternatif soslar balyozla karşılaştırılamayacak kadar çoktu. İbrahim Seten, Serhat Ulueren, Erman Toroğlu, Gökmen Özdenak, Ekrem Açıkel, Meriç Müldür, Habertürk Gazetesi propagandanın gönüllü unsurları olurken, geçici bir süreyle Milliyet ve Vatan gazeteleri de bu alana yayıldı.

Soruşturma ve kovuşturma sürecinin tamamında medya etkin bir rol oynadı, iki davada da şüphelilerin suçlarının sabit olduğu yönünde bir kamuoyu algısı yaratılması için sürekli bilgi akışı yapıldı.

Medyanın bu davalardaki konumu da baştan alınmış tutumların devam ettirilmesi / pekiştirilmesi yönünde oldu. Yani medya süreç içerisinde kendisine gelen bulguları denetlemedi, doğruluklarını araştırmadı, süreç hakkında "doğru" bilgiyi verme ve "hakikate ulaşma" gibi temel değerler yerine, önceden alınmış konumun devam ettirilmesi ve yansıtılmasına yöneldi. İki davada da iddiaların boşluğu, çürüklüğü, gerçek dışılığını yansıtacak bulgular kamuoyuna yansımadı, iki davada da bu bulguların zorunlu kıldığı tutum değişikliğine gidilmedi. Medya "haber verme" görevi yerine bir operasyon enstrümanı olarak kendi kendini konumladı.

2- Soruşturmanın gizliliği ilkesinin sistematik ihlali
İki davada da soruşturmanın gizliliği ilkesi yine aynı mihraklar tarafından sistematik olarak ihlal edildi. Bunun iki yönü var, birincisi şüpheliler henüz neyle suçlandıklarını, soruşturma içeriğini, bulguları göremezken bu iddiaların tamamı bir bütün halinde medyaya servis edildi, ikincisi bu iddiaların hepsi hiçbir şüphe taşımadan, suçun sabit kanıtlarıymış gibi yansıtıldı.

3- Lehe delillerin gözden saklanması, hasır altı edilmesi
İki soruşturma sürecinde de lehe delillerin tamamı aynı savcılar tarafından ele alınmadı. Örneğin Balyoz davasında 2003 yılında imal edilmiş bir cd'nin veya flashdiskin içeriğinde olmaması gereken, bu sebeple de cd'nin sıhhatini kuşkuya düşüren tüm veriler yorum dışı bırakıldı, bunlara ne iddianamede ne de soruşturma sürecinde yer verilmedi. İsnad edilen suçu gösterecek tüm bulgular ise yeniden yorumlanarak kamuoyuna sunuldu. Mesela? Gölcük'te bulunan ve davanın üçüncü en önemli delili olan 5 nolu harddiskte yer alan belgelerden birinin Albay Türkeşen tarafından üretildiği iddia ediliyor. Ne zaman? 5 Kasım 2008 Salı günü saat 09.41'de. Peki Albay Türkeşen o tarihte nerede? Denizin dibinde! Peki bunu nasıl biliyoruz? TRT'nin "Savaşta Barışta Türk Ordusu" programı için o tarihte TRT ile çekim yapılıyor. Derin su dalgıçlarının eğitimi konulu çekim 5 Kasım 2008 günü saat 8.30'da başlıyor akşama kadar sürüyor. Yani belgeye göre, Albay Türkeşen denizin dibindeyken bilgisayarını açmış, oturmuş bir "darbe belgesi" üretmiş, bunu kaydetmiş ve bütün bunları da TRT kamerası önünde yapmış.

Şimdi bu durumun bulguların sıhhati üzerinde ciddi şüphe yarattığına kimsenin itirazı olamaz. Akıl sahibi her insan bu durumun, kaynak delilin ciddiyetini çok önemli şekilde sarsacağını bilir. O zaman savcı bu lehe delili de dosyaya koymalı, bulguların gerçek dışı olabileceğini de ifade etmelidir. Neden?

Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 160
(2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.


Şike soruşturmasında da aynı durumun sayısız örneği var. Örneğin Aziz Yıldırım'ın 500.000 $ teşvik primi verdiği iddia edilen Manisaspor maçı ile ilgili hiçbir lehe delil toplanmamıştır, bu paranın neden maçtan 11 gün önce verildiği, neden 4 taksit halinde geri alındığı, bu para transferinin neden son derece takip edilebilir yasal zeminler üzerinden yapıldığı savcılarda hiçbir kuşku yaratmamıştır. Yine Aziz Yıldırım'ın sağlık kontrolünden sonra İlhan Ekşioğlu ile yaptığı "Nasılsın, İyiyim çok iyiyim" tabanlı bir konuşma "şike konuşması" olarak yorumlanırken, ilgili teknik takip dökümanının öncesi, sonrası değerlendirme dışı bırakılmıştır.

Neden önemli? Çünkü savcının amacı ve görevi maddi gerçekliği ortaya çıkarmaktır. Savcılarımıza hukuk Judge Dredd olma sorumluluğu vermemiştir, "kötü olduğuna kanaat getirdiği insanları zorla hapse atma" gibi bir yükümlülüğü yoktur. Savcıların tek görevi şayet maddi gerçeklik bir suç işlendiği yönünde kuvvetli ve makul şüphe yaratıyorsa bunun için dava açmaktan ibarettir. Maddi gerçekliğin ortaya konulması ise, leyhe ve aleyhe tüm delillerin toplanarak objektif bir gözle değerlendirilmesi ile mümkün. Yani savcılarımız dava açma fabrikası değildir, kanun onlara "dava açma" emri vermez, maddi gerçekliği bulma ve bu çerçevede hareket etme emri verir. İki davada da savcılar bu emri yerine getirmemiştir.

4- Adil Yargılanma Hakkının Sürekli İhlali
Masumiyet karinesi hukukumuzda suçu mahkeme tarafından sabit olmadıkça, kimse suçlu muamelesi göremeyeceğini ifade eder. Bu iki yönlüdür, birincisi herkes eşit güç ve şartlar dahilinde kendisini savunma hakkına sahiptir ikincisi de hiçbir kamu görevlisi kimsenin suçlu olduğu yönünde bir açıklama yapamaz, mahkeme kararı gelene kadar herkes çenesini kapamak zorundadır.

Böyle mi oldu?

Balyoz davasında hükümet yetkilileri alenen kendilerine karşı bir suç işlendiğini ifade ettiler, şüphelilerin manevi itibarı medya üzerinden devam eden operasyonla iğfal edildi, soruşturma sürecinde elde edilen tüm bulgular suçun sabit olduğu yönünde yorumlanarak kamuoyuna servis edildi.

Çıraklık dönemi böyle bir şey, ustalık döneminde ise daha ince bir ayar yapıldı. Kamuoyuna güven vermesi için siyasetten bağımsız merciler de topa girdiler, savcının son 5 maçın sonucunu biliyorduk açıklamasıyla emniyetin 19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik açıklaması aynı anda yayınlandı. Suçun sabit olduğu yönünde o kadar çok "bağımsız makam" tarafından açıklama yapıldı ki kamuoyuna adeta "sarsılmaz, soruşturulmaz bir gerçek" sunuldu. Öyle olmadığını da cümle alem görüyordu.

5- Büyük anlatı - Büyük kurgu
Her iki davanın da özdeş yönlerinden biri, davadaki arazların tamamının bir büyük anlatı çerçevesinde "etkisiz" kılınması. İki davada da "sorunların olduğu", "bazı aksaklıklar olabileceği" ama "esas itibariyle" çok değerli ve anlamlı oldukları, tarihi bir dönemeci ifade ettikleri ifade edilerek "küçük usul hatalarıyla büyük esası kaçırmayalım" teranesi devreye konuldu.

Bu görüşe göre iddiaların bütünün sakat olduğunu gösteren delillerin, soruşturma sürecinde devam eden hukuk ihlallerinin hiçbir anlamı yoktu. Hiçbirinde "yahu eğer ortada buz gibi bir suç varsa, neden deliller servis ediliyor, neden medya operasyonu yapılıyor, niçin leyhe olan delillerin hiçbiri değerlendirilmiyor, neden şüphelilerin hakkı korunmuyor?" sorusu sorulmadı. Onun yerine yer yer Ergenekonla bağlanan, darbe ile devam eden bir büyük tarihi hikaye anlatıldı.

Balyoz davasındaki hikaye ittihat ve terakki geleneğinden gelen, bu nedenle her an darbe yapabilecek olan askerlerin yine bir darbe planladığı ancak bu sefer sivil otoritelerin tokat gibi bir cevap verdiği, orduya sızmış bu cerahi geleneği yok etmek için var güçleriyle çalıştıkları oldu. Böyle bir "tarihi savaş" varken herhalde hukuk mukuk gibi tali şeylere bakılmayacak, bir takım arazlar varsa da göz yumulacak, hukuk devletinin temel değerleri, demokratik bir toplumun öncelikli kuralları filan gibi hususlarla can sıkılmayacak, yekten ve kör gözle "oh oh ne iyi oldu" denilecekti.

Şike davasında ise anlatı iki boyutlu devam etti. Futbolda şike vardı, şike kötü bir şeydi, türk futbolunun bundan muzdarip olduğunu cemil cümle alem biliyordu, en sonunda "aydınlık yarınlar" için, sivil otorite iddiaları ciddiye almış, bu alana dokunmuş, futbolun bağırsaklarını temizlemeye el atmıştı. Bu durumda herhalde hukuk mukuk dinlenmeyecek, insanların savunma hakkı, masumiyet karinesi, soruşturmanın gizliliği, adil yargılanma hakkı gibi bir takım haklarla el kol bağlanmayacak, telegol mahkemesi çerçeveli, Galatasaray talepli "üfleyerek sönmezcilik" ile insanların savunması bile alınmadan ve daha soruşturma safhasında kulüplerin ceza verilmesi talep edilecek, bu talep gerçekleşmeyince de daha büyük bir öfkeyle aynı anlatı devam ettirilecekti.

İkinci boyutta Fenerbahçe Ergenekon ile bağlanarak muhafazakar kesimlere, "Fenerbahçeli olabilirsiniz, davada eksiklikler var biz de biliyoruz ama spora uzanan ergenekonla mücadele ediyoruz" mesajı verildi. Kim tarafından?

Bak

Ahmet Turan Alkan, Zaman Gazetesi, 4 Temmuz 2011 - Futbolun Ergenekonu

Sabah Gazetesi, 5 Temmuz 2011 - Futbolun ergenekonu

Sedat Laçiner, Star Gazetesi, 7 Temmuz 2011, Fenerbahçe Ergenekon Bağlantısı

Orhan Kemal Cengiz, Radikal, 15 Temmuz 2011, Ergenekon, Fenerbahçe, Şike ve Alan Savunması

Uzatmayayım, aynı odaklar tarafından Ergenekon ile Fenerbahçe arasında zoraki bir bağlantı kurma çabası güdüldü, bu çaba ile hem liberaller hem de muhafazakarlar susturularak, operasyon karşısında nötr bir tutum almaları talep edildi. Böylece alternatif seslerin varlığı da engellenmeye çalışıldı. Tek sesli bir medya eliyle kamuoyu algısının istenilen terzilikte yeniden üretilmesi amaçlandı.

Büyük anlatı - Büyük Kurgunun en önemli özelliği McCarthy yargılamalarında gözüktüğü gibi, "daha büyük amaç için feda edilebilecek küçük ayrıntılar" algısı yaratmasıdır. McCarthy komünizmle mücadele etmektedir, komünist ajanlar eliyle komünizm ABD'ye yayılmak üzeredir, o sebeple bir "savaş" vardır, savaşta da "kanunlar susar". Demokratik haklar ikincil konu olurken, savaşın kazanılması temel amaç haline gelir. Bu zihnin faşizan yapısını uzun uzun anlatmaya gerek yok.

6-Aynı Odaklar - Farklı Tatlar

İşin özü, iki davada da emniyet birimlerinin teknik takibi ile başlayan soruşturmalarda bütün bulgular medyaya servis edildi, soruşturmanın gizliliği ilkesi ihlal edildi, şüpheliler adil yargılanma hakkından yararlanamadı.

İki davada da, leyhe olan tüm deliller görmezden gelindi, savcılık makamları özellikle delilleri isnad ettikleri suçu gösterecek şekilde yeniden biçimlendirdi, tutukluluk kararları bu düzlemde hızla ve makul gerekçe olmaksızın verildi.

İki davada da, büyük bir anlatı, önemli bir savaş atmosferi algısıyla birlikte servis edildi. Düşman unsurlar, korkunç kötüler belirtildi, son derece "hasbi hislerle" bir mücadeleye atılan yargı-emniyet-hükümet üçgeni, tertemiz bir demokrasi için demokrasinin tüm kurallarının ihlal edilmesi gibi garabetler bol keseden kamuoyunun üstüne sallandı.

İki davada da, medya operasyonun aktif ve etkin ayağı oldu, kamuoyunu propaganda teknikleri ile bilgilendirdi, kamuoyu algısı üretim tekniklerinin tamamı ustalıkla kullanıldı.

Ama biri acemilik diğeri ustalıktı. Birinde 2003 yılında bilinmesi mümkün olmayan bilgiler, varolmayan gemiler cd'ye konuldu, dava biraz el yordamıyla götürüldü, ikincisinde montajlanmış görüntüler, kolajlanmış dinleme tutanakları "yarı gerçek" iddialar servis edilerek daha "güçlü" bir pozisyon alındı.

Eh o kadar da olsun, Aziz Yıldırım'ın bilgisayarında şike makbuzlarını gösteren excel tablosu çıkmaması bile bir güzellik. Düşünsenize 2011 yılında oynanacak bir maça verilecek olan teşvik priminin 2008 yılında gösterildiği bir excel dosyamız da olsaydı, şu sokakların hali nice olurdu?
Devamı ...

2 Mart 2012

Teşviğin Makbuzu



Bugün Adnan Polat hakkında "hizmet nedeniyle görevi kötüye kullanmak" suçunu işlediğine yönelik olarak hazırlanan iddianame kabul edildi. Esasında bu olaya hiç girmek istemiyorum. Nihayetinde burada suçlanan biri var, kendisi savunma hakkını kullanmalı, Galatasaray Spor Kulübü de iddialardan pay aldığı oranda elindeki belge ve bilgileri ortaya koymalı. Ancak süreç içerisinde ilginç bazı şeyler var.

Bülent Tulun'un Mektubu

Kamuoyu Tulun'un mektubundan 5 Ağustos 2011 tarihinde haberdar oldu. Mektupta aynen şöyle deniyordu [1]:

15 Haziran 2007

Sayın Polat; Uzunca bir süredir Sasa Iliç’in transferi sırasında, yani Temmuz 2005’te yapılan bir işlem dolayısıyla şahsımı suçlayıcı söylemlerinizi izlemekteyim. Mevkur tarihte oyuncunun resmi menajeri yoktu. Kendisine transfer pazarlığını yapan ile yardımcı olan bir kişiye “Adı bende” 75.000 Euro ödedik. Bununla ilgili yönetim kurulu kararı mevcuttur. İşlem Galatasaray menfaatleri için yapılmıştır. Umarım Mayıs 2006’da iki parti halinde şoförünüzün makbuz imzalayarak aldığı 1.500.000 ABD Doları da Galatasaray menfaatleri için kullanılmış olsun. Söz konusu makbuz kopyaları bende mevcuttur. Hoşça kalın... Bülent Tulun


6 Ağustos 2011 tarihinde Adnan Polat savcılığa ifade vermeye gitti. Burada kendisine 1 milyon doların ne olduğu sorulunca bu paranın Song'a verildiğini ifade etti.

Oysa söz konusu paranın 2006 yılında Mayıs ayında Denizlispor'a teşvik primi olarak gönderildiği iddiaları yer alıyordu.

2006 tarihli bir Hürriyet gazetesi haberinin manşeti aynen şöyle: "İşte Şike İşte Belge" Haberde şu ifadeler geçiyor: [2]

TÜRKİYE hep o ismi konuştu. Ali İpek.. Denizlispor Başkanı.. Sezonun bitimine doğru birkaç kez ortalığı ayağa kaldırmış, ligin şaibeli olduğunu iddia etmişti;

- F.Bahçe maçından sonra dönen dolapları açıklayacağım. Sezon sonunda konuşacağım.

- Bir konuşursam yer yerinden oynar..

- Ortalıkta dolaşan çantaların haddi hesabı yok..

Ali İpek, küme düşme potasında bulunan ya da şampiyonluk yarışı yapan takımların "Şike yaptığı" imasında bulunuyordu.


Yani bağlantıları kurmak çok da zor değil. Ortalıkta o tarihlerde Galatasaray kulübünden "iki parti halinde" çıkan bir para var, aynı tarihlerde Denizlispor Başkanı şampiyonluk yarışı yapan takımların şike yaptığı imasında bulunuyor, bir takım çantaların gezindiğini ifade ediyor, konuşacağını söylüyor ancak takım kümede kaldığı için susuyor.

Polise sunulamayan belge: 1 milyon dolar nerede?

Velhasıl ne oldu? Galatasaray muhasebe kayıtları içerisinde bu bir milyon doların nasıl harcandığı bulunamadı. Galatasaray nihayetinde bir dernek olarak belirli defterleri tutmak, harcamalarını ve gelirlerini belgelerle ispatlamak zorunda. Dolayısıyla bu makbuzların da varolması gerekiyor. Oysa bir milyon doların nereye harcandığını gösteren bir makbuz yok.

Bunun üzerine Galatasaray kulübünden bu makbuzlar istendi, Galatasaray da bir açıklama yaptı ve aynen şunu söyledi [3]:

Bugün saat 22.45 sularında yöneticimiz Sedat Doğan, Organize Suçlar Müdürlüğü'nü arayarak tüm hafta sonu boyunca çalışıldığını ve kulübümüzden Cuma günü talep edilen belgelerin tercümeleri ile birlikte hazır olduğunu, eğer emniyet tarafından arzu edilirse derhal teslim edilebileceğini ifade etmiştir.

Emniyet görevlileri ise belgelerin yarın teslim edilmesinin daha uygun olacağını belirttiklerinden, ilgili belgeler yarın sabah erken saatte emniyete teslim edilecektir.

Medyada çıkan "belgelerin eksik olduğu ve bu yüzden teslim edilemediği" yönündeki haberlerin asılsız olduğu bir kez daha ispatlanmış olmaktadır.


İşe bak, Galatasaray 7 Ağustos 2011 tarihinde belgelerin eksik olduğu iddialarını yalanlıyor ve belgeleri ibraz etmek için 2 gün süre istiyor. Yani belgelerin tam olduğunu ifade ediyor.

8 Ağustos 2011 tarihinde Radikal müjdeyi veriyor, "Belge Bulundu" [4]

Geçen hafta Galatasaray Kulübü'ne yönelik operasyonda polisin harcamalarla ilgili istediği belgeler polise teslim edildi.

Galatasaray Kulübünün, paranın Kamerunlu futbolcu Song’un transferi için kullanıldığına dair belgeleri bugün emniyete ve savcılığa sunduğu belirtildi.


Halbuki bugün kabul edilen iddianameye göre bu belgeler hala yok. Nitekim bu açıklama bir çok kez yalanlandı.

9 Ağustos 2011 tarihinde belgelerin "gazete küpürü" olduğu ortaya çıktı, sanıyoruz Radikal gazetesinin ilgili muhabirinin kalbi sıkışmıştır [5],[6]:


Belge diye sunulan klasörü açan polisler, makbuz yerine o dönem G.Saray’da forma giyen Rigobert Song’la yaşanan ödeme krizini anlatan haberlerin bulunduğu gazete kupürleri ve menajeriyle yapılan ödeme yazışmalarıyla karşılaştı.


Galatasaray: Taşınırken kaybetmiş olabiliriz, arşivde olabilir, arıyoruz

7 Ağustos 2011 tarihinde belgelerin tam ve eksiksiz olarak emniyete sunulduğunu ifade eden Galatasaray bundan 6 ay sonra şu açıklamayı yaptı [7]:

1. Kulübümüz son altı yıl zarfında, yapılanma çalışmalarına bağlı olarak birden fazla mekan değiştirmiş ve son olarak yaklaşık 8 ay önce bugünkü merkezi olan Ali Sami Yen Spor Kompleksi TT Arena’ya taşınmıştır. Halen geçmiş yıllar arşiv düzenlemesi çalışmaları imkanlarımız ölçüsünde sürdürülmektedir.

2. Kulübümüz açısından çeşitli ödemelerin gecikmesinden kaynaklanan fevkalade ciddi sorun ve ihtilafların yaşandığı bir dönemde, özellikle UEFA ve başta CAS olmak üzere hukuk kurumlarına intikal etmiş davalar sırasında ilgili kurumlar ve Kulübümüz avukatlarının talebi üzerine pek çok belgenin aslı ilgili dosyalara, kişi ve kurumlara sunulmuş bulunmaktadır.

3. Genel Kurulumuzca ibra edilmiş olan söz konusu döneme ilişkin, gerek Kulüp Denetim Kurulu gerek mali denetim kurulları ve gerekse İçişleri Bakanlığı Dernekler Denetçiliği tarafından yapılan incelemeler sonucunda düzenlenen raporlarda bahis konusu hususa yönelik hiçbir usulsüzlük tespit edilmemiştir.


Yani Galatasaray dedi ki, kardeşim biz o dönemi zaten ibra etmiştik, bir çok kereler de taşındık, arşivlerde bulduğumuz belgeleri emniyete ibraz ettik, arşiv çalışmaları da devam ediyor, bulursak onu da emniyete sunacağız.

Hangi belgeyi? Tekrardan zarar çıkmaz, 7 Ağustos tarihinde tam ve eksiksiz olarak emniyete sunduklarını iddia ettikleri belgeyi.

Savcının Görüşü: Teşvik Priminin makbuzu yok, o yüzden Teşvik suçu da yok

Velhasıl kelam, kabul edilen savcılık iddianamesinde şu görüş yer alıyor:

Galatasaray Spor Kulübü Derneğine ait 1 milyon dolar tutarındaki paranın hangi amaçla ve nereye harcanmış olduğunu ikna edici bir makbuz ya da belge ile tevsik edilemediği dikkate alınarak, harcamanın yapılmış olduğu 16 Mayıs 2006 tarihi itibarıyla Galatasaray Spor Kulübü Derneğinde kulüp başkan yardımcısı olarak görev yapan, bahsi geçen ödemenin yapıldığı iddia edilen futbolcu Rigobert Song ile yapılan sulh ve ibra kontratlarında kulüp başkan yardımcısı sıfatıyla imzası bulunan Adnan Polat'ın eylemiyle 'Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmak” suçunu işlemiş olduğu dosya kapsamından anlaşılmıştır.


Yani ne diyor savcı? Bu paranın nereye gittiği belli olmadığı için, Galatasaray bana bu paranın nereye harcandığını ispatlayamadığı için, dönemin Galatasaray Spor Kulübü Başkanını güveni kötüye kullanmaktan dolayı suçluyorum.

Bu ayıp tek başına yeter. Koca Galatasaray kulübü taşındığı için belge bulamıyor, emniyet güçlerine belge olarak gazete küpürü sunuyor, medyayı yalancılıkla itham ediyor ama bir yandan da kendisi yalan söylüyor.

Esas önemli konu şu, savcı aynı iddianamede diyor ki:

Denizlispor-Fenerbahçe futbol takımları arasında oynanan maç öncesinde ve sonrasında 14 Nisan 2011 tarihinde yürürlüğe giren 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte Galatasaray Spor Kulübü adına teşvik primi olarak herhangi bir ödemede bulunulduğuna dair kayıt bilgi ve belgeye rastlanılmadığı görülmüştür.


Dikkat isterim savcı diyor ki: Galatasaray Spor Kulübünün teşvik primi olarak değerlendirilebilecek herhangi bir ödeme bulunduğuna dair BELGE OLMADIĞI için, teşvik primi yok.

Yani diyor ki, teşvik primine yorulacak bir ödeme makbuzu yok o yüzden de teşvik primi yok.

Şimdi zurnanın zırt dediği yer şurası, Fenerbahçe Spor Kulübü şike davasında tek tek mali kayıtlarını açtı, anılan dönemle ilgili bütün belgeleri mahkemeye sundu.

Fenerbahçe'ye yönelik davada savcının elinde şike veya teşvik primine yönelik bir ödeme gösteren bir tane makbuz, belge, kayıt hiçbir şey yok.

Fenerbahçe'nin hesap veremediği 1 TL bulunmuyor. Savcının da usulsüz bulduğu tek 1 TL'lik finans akışı yok.

Manzara da şu,

Galatasaray bir milyon doların nereye gittiğini gösteren bir tane belgeye sahip değil, ancak teşvik primi gösteren belge de yok o yüzden teşvik primi yok,

Fenerbahçe'nin açık 1 TL'si yok, her kuruş belgeyle ispatlanmış, savcının elinde teşvik veya şike gösteren bir tane mali kayıt yok ama savcı şike ve teşvik suçunun işlendiğini iddia ediyor!

Şimdi bu ne?

Özel Yetkili Savcıların ne şekil bir özel yetkiye sahip olduğunu kamuoyunun çok daha iyi anladığı bu günler için bile bu durum basbayağı absürd.

Eğer teşvik primi iddiasını ispatlayan şey buna yönelik bir ödeme belgesi ise, yani bir milyon doların nereye harcandığını gösteren bir belge olmaması bile teşvik primi iddiasını güçlendirmiyorsa Fenerbahçeli tüm yöneticilerin bugün beraat etmesi, hepsinin de dışarıda olması lazım.

Tekrar etmek istiyorum, savcı teşvik priminin delili olarak bir ödeme belgesi arıyor, kasadaki açığı bile, bu açığın varolmasını bile delilden saymıyor. O halde Fenerbahçeliler neden içeride?

Kurgu diyoruz ya hani, işte kurgu böyle mantık hatalarıyla dolu, adaletsiz bir sahne kurduğu için çöküyor.

[1] http://www.muhalifgazete.com/17733-Kayip-parayi-acikladi.htm
[2] http://www.hurriyet.com.tr/spor/4789722.asp?gid=53
[3] http://www.galatasaray.org/kulup/haber/10768.php
[4] http://www.radikal.com.tr/R=1059255
[5] http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/18445053.asp
[6] http://spor.milliyet.com.tr/..=haberici
[7] http://www.galatasaray.org/kulup/haber/12673.php
Devamı ...

3 Mart'ta Taksim'de Adalet İstiyoruz



Kural değişmez, insanlar adaletsizliğe karşı isyan eder. Bu bir elektrik akımına benzer. Alışkanlık yaratır. Bir kere adaletsizliğe karşı çıkan, diğer adaletsizliklere de duyarlı hale gelir. Artık susamaz. Birinci elden adaletsizliği yaşadık. Gördük ki, çok uzun zamandır susanlar var, çok büyük kötülükler karşısında mühürlenmiş dudaklarıyla konuşmayanlar var, gözü çok acı görüp, gözünü kapatanlar var. Oysa arkamızı döndüğümüz bütün karanlıklar gün geldi bizi omzumuzdan tuttu.

Çünkü hep böyledir.

Zamanında karşı çıkmadığımız canavarlar büyür bizim de evimize gelir. Südet bölgesini vererek kurtulacağını sananlar, Polonya çırpınırken sessiz kalanlar, Londra'nın yandığını da görmeye mahkum olur.

Ellerimizle büyütürüz zalimleri. Sessizliğimizden güç alır, korkumuzdan beslenir, biz sokaklara çıkmadığımız için caddeleri postallarıyla ezerler.

Bilinen en büyük, en güçlü, en otoriter araç ordu, yargı, emniyet değildir. Milyonlarca insanı sessiz bırakan, onların gözü kapalı onaylarıyla meşruiyet bulan, onları evlerine, okullarına, kendi hayatlarına hapseden umursamazlıktır.

Firavunları saraylarında tutan askerler değil, milyonlarca insanın sessizliğidir.

Çok uzun zaman sustuk.

Şimdi Fenerbahçe "ben bir futbol kulübü değilim ben bir sosyal hareketim" diyorsa, eğer mücadelemiz gerçekten zalimlerle ve zulümleyse, eğer gerçekten adalet istiyorsak, bir insan olarak görevimiz sokakta başlıyor.

Ahmet Şık ve Nedim Şener 364 gündür tutuklu. Bir bilgisayarda bulunan, nasıl o bilgisayara geldiği hala kesinleşmeyen bir word dökümanı sebebiyle 364 gündür özgürlüğünden mahrum.

Önce basılmamış bir kitabı örgütsel döküman ilan ettiler, basılmamış kitaptaki notlar "örgütsel talimat" oldu, dökümanın sahibi de örgüt üyesi.

Dosyadaki bulguları, bir takım konuşmaları medyaya servis ettiler. Embedded yazarlar eliyle "büyük, korkunç, akıl almaz bir terör örgütünün varolduğu" yönünde şayia yarattılar. Baransular, Nagehan Alçılar, Rasim Ozanlar, Emre Uslular hızla sipere yerleşip "iddianameyi bekleyin" diye ateşe başladı, ön safta yer aldılar.

İddianame açıklandı. Bütün delillerin fos, bütün iddiaların da yalan olduğunu öğrendik.

Ahmet Şık "ben terörist değilim ben gazeteciyim" diye haykırdı, soğuk mahkeme duvarlarında, mülkün temeli adalet sağır gibi dinledi.

Şimdi sıra bizde.

365 gün sonra, Ahmet ve Nedim'in ailesi için ama bugün haksız delillerle, medyaya servis edilen kara propaganda taktikleriyle, özel yetkili mahkemelerin akıl almaz yorumlarıyla özgürlüğünden mahrum bırakılan bütün tutuklular için,

Sadece karanlığa karşı çıkmak için değil, Cihan'ların, Büşra'ların, Berna'ların aylarca hapiste kalmaması için,

Tecrit edilenler, ötekileştirilenler, adları nefretle anılanlar, evladını cezaevi duvarları ardında sevenler, teknik takip dökümanlarıyla itibarları linç edilenler için,

ama daha önemlisi yaşadığımız bu ülke için, bu ülkede kimse haksız yere suçlanmasın, kimsenin itibarı yok edilmesin, masumiyet karinesi ihlal edilmesin, yargı birilerini yok etmenin değil adaleti sağlamanın aracı olsun diye,

Sokağa çıkma sırası yine bizde.

3 Mart 2012 günü, saat 11.00'da Taksim'de olacağız.

Çünkü böyle bir ülkeyi reddediyoruz. Böyle bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Bu zulmün bir parçası olmayı kendimize yakıştıramıyoruz.

Birileri şunu çok açık anlamalı, yapıp da yanınıza kar kalmayacak bazı şeyler var ve haksızlık onlardan biri.
Devamı ...

1 Mart 2012

Basketbol Takımı Nasıl Kurtulur: Bir Uçak Söyleşisi



Şu yazıyı maçı kazanıp Top 8 e kalınca yazayım diye iki-üç gündür bekletiyorum ama maalesef beklediğim gibi Panathinaikos üzerine düşeni yapsa da son derece silik bir oyun oynayıp Armani'ye kaybettik. Top 16'nın bence en kötü basketbol oynayan takımıydık ve hak ettiğimiz bir yerde yani 4. lükle bitirdik grubu. Grubun en güçlü takımı görülen Panathinaikos'un evinde iki kez kaybettiği bir gruptan çıkamamak, üstelik kazandığımız maçlar dahil hiç bir maçta doğru düzgün basketbol oynamamak insanın içini acıtıyor. Bugünkü maç özelinde çok fazla detaya girmeye gerek yok. İlk yarı hiç oynamayan Oğuz ve ikinci yarı hiç oynamayan Vidmar la nasıl bir rotasyon uyguladığını anlamadım Spahija'nın. Oyuncuların böyle kader niteliğindeki bir maçta nasıl bu kadar isteksiz savunma yaptığının, en ufak bir fiziksel direnç ve en önemlisi karakter koymamasının nedenini de anlamış değilim.


Türkiye Kupası sırasında yıllık izinlerini basketbol organizasyonlarına denk getirmeye özen gösteren birisi olarak hem aile ziyareti hem de maçları seyredeyim diye Konya'ya gittim. Uçuş sırasında da bizim basketbol takımıyla aynı uçaktaydım.Uçak tamamen basketbolcu doluydu Aliağa Petkim ve Beşiktaş takımları da aynı uçaktaydı, kendi kendime inşallah bizim takımdan birileriyle yan yana oturup ne olacak bu takımın hali muhabbeti yaparım diye yerime doğru ilerlerken oturduğum koltuğun yanında Adam Morrison'la bizim Spahija'nın Hırvat yardımcısını gördüm ve pencere kenarına yardımcı koçun yanına oturdum.

Daha paltomu bile çıkarmadan "Merhaba siz Spahija'nın yardımcısısınız değil mi diye adamla konuşmaya başladım. Milan Vojvodiç'le İstanbul- Konya uçusu boyunca yaklaşık 1 saat 10 dakika falan hiç durmadan konuştuk. Açıkcası bu konuşmadan sonra da takımdan bir beklentim kalmadı. Öncelikle yardımcı koçun dolayısıyla Spahija'nın da kulübün büyüklüğünün son derece farkında olduğunu, kötü sonuçlara en az bizim kadar üzüldüklerine falan samimiyetle inanıyorum ama takıma dair kötü gidişin teşhisini yanlış koyduklarını düşünüyorum.

Ertuğrul Özkök gibi bir ara başlık atalım burada işte o sohbet.

İlk soru olarak koça bizim hücumda bir planımız var mı diye sordum yani birinci önceliğimiz nedir dedim, iki kelime söyledi sadece, topu paylaşmak, ben bunun üzerine kendisine Ukiç ve Jerrels gibi topu 15-16 saniye elinde tutan guardlarla bu hücum nasıl uygulanabilir ki diye sordum bunu sorunca kendisi de güldü, oyuncular üstüne konuşmaya başladığımızda bütün oyuncuların geçen seneki performansını gösterememelerinin gerekçesini özgüven kaybı olarak yorumladı. Bu seneye dairse Ukiç ve Tomas'ın tam olarak sağlıklı ve formda olduğu zaman her şeyin düzeleceğini düşündüklerini söyledi. Konuşmanın büyük bölümünün üzerinde geçtiği kişi Ukiç'ti. Ben Ukiç'in oyun lideri olabilecek mental yeterliliği olmadığını söylediğimde koç Ukiç'in geçen sene bu sorumluluğun üzerinden gelmeyi becerdiğini ve o sınavı verdiğini söyledi. Ben gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz dedim, koç Ukiç'in takımı gerçekten çok sahiplendiğini, çok büyük sorumluluk hissettiğini falan söyledi. Geçen sene baskıyı üzerinde hissettiği karar maçlarında Ukiç'in ortadan kaybolduğu Olympiakos, Valencia, final serisindeki Galatasaray deplasmanı, bu seneki Galatasaray Cumhurbaşkanlığı finalini falan hatırlattım ve siz teknik heyet olarak son top Ukiç'in elindeyken ya da kritik bir serbest atış atarken kendinizi rahat hissediyor musunuz diye sordum ? Zaten umutsuzluğa kapıldığım kısım da bu nokta. Ukiç'in takımı hedefe götürebilecek mental yeterlilikte olmadığı konusunda benim artık en ufak bir kuşkum yok ama maalesef Spahija ve ekibinin bu konuda tam tersi düşündüğünü söyleyebilirim.

Gist ve Jerrels transferleri tahmin edilebileceği gibi ilk sorduğum şeylerden biriydi. Sezon başı Pargo isminin ciddi ciddi geçtiğini, ilk hedefin o olduğunu söyledi koç, Eidson'un ise isminin çok da geçmediğini belirtti ve bütçe doğrultusunda Jerrrels'in ilk tercih olmamakla birlikte tercih edildiğini söyledi. Gist konusunda ise açıkcası beni son derece şaşırtan bir cevap aldım. Gist'i uzun süredir takip ettiklerini atletik, gelişime açık (buranın altını çizeyim) genç bir oyuncu olduğu için aldıklarını söyledi. Açıkcası Gist'in gelişime açık olduğu doğru da o gelişim 0 dan başlayacak bir gelişim olur herhalde.


Gist'in basketbolla, takım oyunuyla, maçla falan yakından uzaktan alakası yok, daha doğrudan söyleyeyim Ahmet Çakar edasıyla ukalalık gibi algılanmasın ama Gist basketbolu bilmiyor, Euroleague düzeyinde Gist'e 30 dakika süre veren bir takımdan hiç bir şey olmayacağını öngermek için de basketbol allamesi olmak gerekmiyor. Konya'da Efes maçını seyrederken Gist'in sahada olduğu dakikalarda özellikle onu izledim. Bunca yıldır basketbol izlerim boyu çok uzadı diye basketbola 18 yaşında başlamış fundemental eksiği akla zarar bir sürü basketbolcu gördüm ama Gist kadar basketbolla alakası olmayan bir oyuncu görmedim. Açık ara Fenerbahçe'ye gelmiş geçmiş en kötü yabancı olduğunu düşünüyorum, maçın başında hava atışı için oyuna alınıp daha sonra çıkarılması gereken bir oyuncuya bizim teknik heyetin gelişime açık demesi de takıma ve basketbol anlayışlarına bir kez daha kuşkuyla bakmama yol açtı.

Biz Konya'ya giderken Bandırma Kırmızı maçının üzerinden iki gün geçmişti. Ne oldu Banvit Kırmızı maçı sonrası soyunma odasında diye sordum Vojvodiç'e ? Spahija'nın oyunculara bir şey söylemediğini, bağırıp çağırmadığını herkesin çok üzgün olduğunu ve herhangi bir gerginlik yaşanmadığını söyledi, takımla Spahija arasında bir iletişim kopukluğu olmadığını da ekledi. Kazan maçının devre arasında Spahija'nın ikinci devre 0-0 gibi başlayacağız dediğini, Bojan iki hücum hatası yaptıktan sonra Marko ve Emir'i devreye sokmak istediğini ama herşeyin ters gittiğini ekledi.

Bütçe miktarının ne kadar olduğunu sorduğumda bu sene bütçenin ne olduğunu tam olarak bilmediğini Furkan Aldemir transferinde Galatasaray'ın çıktığı rakamlara çıkmamızın mümkün olmadığı için Furkan'ı alamadığımızı özellikle Ertuğrul Erdoğan'ın Furkan'ın alınması konusunda epey istekli olduğunu söyledi.

Türkiye'deki hakemlerin hiç bir standardı olmadığını söyleyip geçen seneki normal sezondaki Karşıyaka ve Galatasaray deplasmanlarındaki hakem yönetimlerini eleştirdi. İki maçın hakeminin de Murat Biricik olduğunu söylediğimde basketbolu bu kadar iyi takip ettiğime epey şaşırdı. Siz maç kaybettiğinizde bizim bir haftamız hayalkırıklığıyla geçiyor dedim, kendilerininde zaten en çok buna üzüldüklerini Fenerbahçe taraftarının kulübe duyduğu aidiyetin dünyanın hiç bir yerinde benzerine rastlamadığını falan söyledi. Ayrıca Once Brothers belgeselinden falan bahsederken Spahija ile Drazen Petroviç'in çocukluk arkadaşı olduklarını ve aynı mahallede yan yana apartmanlarda oturduklarını öğrendim.

Emir konusunda da hem koçla hem Mrsiç'le konuştum koç bu konuda da iyimserdi, Emir'in geçen senede sezona kötü başladığını ama sezon sonunda formunu yükselttiğini söyledi , Mrsiç genel olarak artık genç oyuncuların çok para kazandıkları için kendilerini geliştirmeyi çok fazla önemsemediklerini, Emir'in de özellikle Türk vatandaşı olduktan sonra ekstra idmanları bıraktığını söyledi. "Sürekli konuşup düzeltmeye çalışıyoruz ama ekstra çalışması lazım" dedi. Kendisinin 36 yaşındayken bile ekstra idman yaptığını hatırlatıp o kırık Türkçesiyle "
siz sanıyorsunuz o şutlar kendiliğinden giriyor, çalışmayla giriyor"
diye de ekledi.

Bütün bu konuşmalardan çıkardığım takımın havasından gördüğüm kadarıyla oyuncuların kazanma isteği konusunda bir eksiklik yok, takıma aidiyetlerine de inanıyorum( tabii ki Gist ve büyük ölçüde Oğuz hariç) ama sahada müthiş bir organizasyonsuzluk var. Sezon başında dağıtılan takım içi rollerle, oyuncuların potansiyeli birbiriyle örtüşmüyor. Bunun yanında mental olarak takımı sürükleyecek iki oyuncunun Ukiç ve Tomas olarak görülmesi bence başlı başına çok büyük bir hata. Bugün bir kez daha gördük kü kaç yaşında olurlarsa olsun bu takımın kazanma karakteri olan iki oyuncusu Mirsad ve Ömer. Diğer oyuncuların kazanma karakterleri ve işler ters giderken ayakta kalabilme özelliği yok. Ukiç bireysel yetenekleri üst düzey bir oyuncu olabilir ama Fenerbahçe final -four u hedefliyorsa Ukiç'in mental yetenekleriyle buralara gelmesi imkansız. Gist'in niye kadroda tutulduğunu ben anlamış değilim yerine Berkay oynasa ondan eminim çok daha faydalı olur. Koçla konuşurken Fenerbahçe'nin Ömer Aşık, Semih ve Enes'i arka arkaya kaybetmesinin çok ağır bir boşluk açtığını belirtti ama Semih NBA'den geri döndüğünde Spahija'nın niye onu geri çevirdiğini sormak gerek bu durumda tabi.

Ben genel olarak karamsar biriyim ama gerçekci değerlendirildiğinde de bu sene Fenerbahçe'nin üstelik saha avantajını da kaybetmişken Abdi İpekçi'den maç kazanarak çıkabileceğini düşünmüyorum, normal sezonu 5. bitirme ihtimalimiz var ve bu ilk turda Banvit ya da Beşiktaş'la saha avantajı olmadan oynamak demek ki bu mental yetersizlikle bu takımın buralarda maç kazanmasının da çok zor olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa Spahija'yla geç de olsa yolları ayırıp Ertuğrul Erdoğan'la devam ederim takımın tekrar lige tutunması kısa vadede böyle mümkün olabilir. İkinci seçenek sezon sonuna kadar tazminat y mali nedenler ya da prensip gereği Spahija ile devam edeceksek bu seneyi kaybetmeyi göze alıp Ukiç, Gist ve Oğuz'u kadro dışı bırakırdım. Metecan Erbil ve Berkay'la kaybederdim kaybedeceksem. Kadro planlamasından, bu takıma bu rezil transferleri yapan basketbol aklına kadar herkesin başta Semih Özsoy,Aydın Örs ve Nedim Karakaş'ın da taraftara bir açıklama borcu var onlar da bu seneki felaketin paydaşlarıdır bunu da söylemek lazım.


Devamı ...

29 Şubat 2012

#direniyoruz



En son Eskişehir’de anladık ki Fenerbahçe taraftarına direnmekten başka çare yok. Meydanlar, caddeler, sokaklar, kaldırımlar… Adliye saraylarının kapılarında, stadyumlarda, İstanbul'da, Eskişehir'de, Van'da, Diyarbakır'da, Ankara'da... Türkiye'nin her yerinde direne direne kazanacağız. Çünkü her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe Devamı ...

25 Şubat 2012

Oksimoron İddianame



Birbiriyle çelişen iki unsuru, fikri bir arada bulunduran önermeler bir oksimoron oluşturur. Karanlık ışık, orijinal kopya gibi. Biliriz ki kopyanın tanımladığı durum zaten orijinal bir eserin çoğaltılmış hali olmasıdır, bir eserin aynı anda hem orijinal hem kopya olması, cehennemin cennet olması mümkün değildir.

İddianame ortaya açılıp saçıldıkça, ortaya çıkan şeyin bir oksimoron iddianamesi olduğunu daha net, daha açık bir şekilde görüyoruz. Bu davada bütün iddialar birbiriyle çelişiyor, yanyana birlikte olması düşünülemez şeyler bir arada bulunuyor. Öyle ki şu an dava bize uçan filler olduğunu, su altında yüzen kaplanlar bulunduğunu, balinaların da otlamak için yaylaya çıktığını iddia ediyor.

İddia neydi? Aziz Yıldırım'ın öncülüğündeki bir örgüt, sistematik bir şekilde 6222 sayılı kanunda belirtilen şike suçunu işledi.

Örgüt nedir? Suç veya yasadığı faaliyet gerçekleştirmek için bir araya gelen üç veya daha fazla insandan oluşan topluluk.

Şike suçu ne? Bir müsabaka sonucunu etkilemek için yapılan, karşı tarafa bir menfaat sağlayan anlaşma.

Anlaşma nedir? İki kişinin karşılıklı ve birbirine uyumlu bir halde ortaya koydukları rıza.

Yani biz bir anlaşma dediğimiz zaman en azından iki kişi arayacağız, aralarında birbirlerine uyumlu bir irade olup olmadığına bakacağız, bir teklif var mı, bir kabul var mı bütün bunlara bakacağız.

Emniyet 6 Temmuz tarihinde 19 maçta şike yapıldığını iddia ederek işe başladı, iddianamede şike yapılan maç sayısı 13'e indi, etik kurulu raporu damping yaparak bunu 5'e indirdi. Savunmalardan sonra şike veya teşvik girişimi konusunda cidid şüphe uyandıracak tek bir maç var, orada da teşvik girişiminde bulunan kulüp Fenerbahçe değil, Trabzonspor.

Şike / teşvik primi bizzatihi rüşvet veya fuhuş suçu gibi, konusu suç olan bir eylem üzerinde iki tarafın anlaşmasını içerir. Bu taraflar bir müsabakanın sonucunu değiştirme noktasında anlaşmalıdır ve nihayetinde de bu anlaşmanın bir de maddi menfaat unsuru olmalıdır.

Bugün tutuklu bulunan veya hakkında ciddi suç şüphesi olan Fenerbahçelilerden başka kimse yok. Bu adamlar kendi aralarında mı şike yaptılar? Oksimoron. İnsan kendi kendisiyle şike yapamaz, çünkü bir anlaşma için en az iki kişi lazım. Fuhuş anlaşması için de bu böyle, işe giriş sözleşmesi için de bu böyle. E kardeşim Fenerbahçeli yöneticilerin anlaştıkları diğer kişi kim? Bu kişi ile yaptıkları hangi görüşmeden biz aralarında bir anlaşma olduğunu anlıyoruz? Anlaşma nerede?

Savcı bize diyor ki bugün, başka bir kişi yok, varolmayan bu kişiyle yapılmış bir anlaşma yok ama şike var. kanadı yok, gagası yok, ayağı yok ama kuş. Oksimoron.

Peki aralarında bir anlaşma olduğunu gösteren teknik takip dökümanı yok. Sen bu adamları 8 ay takip etmişin. 8 ayda başka bir takımın yöneticisi, futbolcusu veya teknik direktörü ile Fenerbahçeli bir yöneticinin veya temsilcisinin tek bir anlaşmasının fiziki takibini bulamadın? Ne arıyoruz? İnsanlar birbiriyle oturup kalkar, yemek yer, dönderciye veya dondurmacıya gider. Bizim aradığımız olağanüstü bir şey. Para transferi? Var mı? Yok. En yaklaştıkları vaka Manisa vakası, onun da bir borç ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Belgeli. Diğerlerinde içinde para olduğu iddia edilen poşetlerden ya forma çıktı ya da Sivas Valisinin şehadetiyle bilet.

Yani savcı diyor ki öyle bir anlaşma var ki, anlaşan taraflar yok, dahası diğer tarafa geçen bir maddi menfaat de yok.8 ay boyunca Allah günü bu insanları dinledik, ona rağmen bir kere olsun fiziki takiple bunu tespit edemedik.

Sonra da diyor ki yine de şike var!

Şike sahada yapılır. Zaten anlaşmanın konusu bir MÜSABAKA sonucunu değiştirmektir.Müsabaka da oyuncular tarafından ortaya konur. Aziz Yıldırım'ın Sturm Graz - Galatasaray maçını örnek göstermesi bu sebeple anlamlı. Diyor ki, bakın sahada futbolcular açık açık müsabakanın belirli bir sonuca sahip olması için belli fiiller, eylemler içerisine giriyor. Eldeki raporlarda bir tane müsabakada şike şüphesi uyandıracak maç var mı? Yok. Kimse şüphelenmemiş.

Şimdi işin daha vahim noktası da şu,

içinde futbolcuların olmadığı, başka takım yöneticilerinin bulunmadığı, herhangi bir menfaat geçişinin olmadığı, para transferinin bulunmadığı, sahada da gözükmeyen bir "şike" var.

Yani bu Real Madrid - Barcelona Kral Kupası maçı da "şikeli" Eğer olmayan unsurlar üzerinden bir maçı şikeli olarak tasnif ediyorsak, bugün dünyadaki her maç şikeli. Bunlarda da anlaşma yok, bunlarda da bir menfaat intikali yok, bunu kanıtlayan deliller yok, sahada da şike olduğu gözükmüyor

Ama YİNE DE ŞİKE!

Şimdi bu neye benziyor? Adam kanepede uzanmış, elinde gazete var, ayaklarını uzatmış, gazetesini okuyor. Birden polis içeri giriyor: "sen fuhuş yaptın!"

Adam diyor ki e kardeşim kadın nerede? Kadın yok. İyi kadın yok ama peki bu fuhuşu gösteren bir telefon konuşması filan var mı? Hayır telefon konuşması da yok. E kardeşim para mı vermişim birine? Yok hayır para da vermemişin. E kadın yok, para yok, anlaşma yok bu nasıl fuhuş?

Özel yetkili fuhuş.

Mantık bu.

Emniyet güçleri 8 ay boyunca belirli insanların telefonlarını takip ediyor, kayıtlarını tutuyor, gün gün bunları takip ediyor ancak bu 8 ay içerisinde bir tane bile şike suçunu ispat edecek fiziki takip dökümanı, belgesi, görüntüsü ortaya çıkartamıyor. Üstelik savunmada bütün para transferi resmi belgeler, faturalar ve Dernekler Daire Başkanlığı'nın hukuka uygunluğunu tespit ettiği dökümanlarla legal olarak belgelenmiş. Yani her şey temiz.

Tam da bu sebeple emniyet güçleri Sezer'i darp ediyor, 44 yıl bir kulübe tertemiz hizmet etmiş Tamer Yelkovan'a hakaret edip, vuruyor, İbrahim Akın'ın da psikolojik sorunlarından yararlanarak zorla itiraf almaya çalışıyor.

Şimdi biz hepimiz bu oksimoron mantığına bir şeyin varolmadığını ispat etmeye çalışıyoruz. Carl Sagan'ın garajımdaki ejderhası ile karşı karşıyayız. Garajımızda bir ejderha var, elle tutulmaz, gözle görülmez, ateşi yok, kokusu yok, ayak izi yok, çarpamazsın, dokunamazsın ama garajımızda bir ejderha var!

Böylece şu an karşı karşıya olduğumuz iddia yalnız bir oksimoron da değil, ispatlanamaz bir hipotez. Bugün varolmayan bir örgütün varolmadığını, yapılmamış bir şikenin yapılmadığını, işlenmemiş bir suçun zaten işlenmediğini gösteren tüm kanıtlara rağmen bir şike olduğunu iddia eden, akıl fukurası bir mantık dizininde kısılı kalmış durumdayız.

Bu oksimoron davanın, hukuk tarihinde bir yer alacağı muhakkak. Engizisiyon mahkemesi mantığı ile, bir şeyin yokluğuna dalalet eden tüm kanıtları da yok sayarak yine de bir suçun işlendiğini iddia eden bir gruba karşı, aklı, mantığı, ahlakı, temel mantık ilkelerini seslendirmek zorunda kalmışlığımız, 21. yüzyıl açısından önemli bir sayfa olacak.

Bütün bunları izleyip susmak insan ahlakı ve onuruyla bağdaşmaz. Bu kadar kötü hazırlanmış, hiçbir delile sahip olmayan bir iddiaya inanarak insanları suçlu ilan etmek, onların cezalandırılmasını talep etmek 16. yüzyıl açısından dahi vahşi, geri kalmış, ahlaksız bir zihni bize gösterir.

Herkes de bugün cephesini buna göre seçmelidir. Bugün mesele Fenerbahçe veya şike değil. Oksimoron iddialarla bir dava açıp, hiçbir delil bulamadan bir insanı özgürlüğünden mahrum edebilecek bir sisteme aldığımız konumla ilgili. Biz bunların yaşandığı, yaşanabileceği bir ülkede mi yaşamak istiyoruz yoksa bunların düşünülmesinin bile imkansız olduğu bir adalet ülkesinde mi. Herkes formasına bir de bu gözle bakmalı.
Devamı ...

24 Şubat 2012

Trabzonspor UEFA'dan Ceza Alabilir



Bugün, mahkeme salonunda, hakim karşısında ve sağlıklı koşullar altında Sivasspor Başkanı Mecnun Odyakmaz Trabzonspor'un kendisine teşvik teklifinde bulunduğunu kabul ve ifade etti. Bu ifade, şike soruşturması başladığından beri, ortaya çıkan, sağlıklı koşullar altında yapılan, yalanlanmamış tek ifade / itiraf. Üstelik Mecnun Odyakmaz Mehmet Yıldız'ın da kendisine bir teşvik teklifinden bahsettiğini söyledi.

Serinkanlı bir şekilde bakarsak, bu ifadeyi destekleyecek diğer maddi delilleri ve Trabzonspor'un savunmasını görmek isteriz.

Ancak şu saatten sonra ortada başka bir durum var.

Şampiyonlar Ligi Yönetmeliği'nin 2.04 nolu maddesinin g bendinde açıkça şu yazmaktadır:

"To be eligible to participate in the competition, a club must fulfil the following criteria:
it must not have been directly and/or indirectly involved, since the entry into force of Article 50(3) of the UEFA Statutes, i.e. 27 April 2007, in any activity aimed at arranging or influencing the outcome of a match at national or international level and must confirm this to the UEFA administration in writing."

2.05 ve 2.06 nolu maddeler ise aynen şu hükme sahip:

"If, on the basis of all the factual circumstances and information available to UEFA, UEFA concludes to its comfortable satisfaction that a club has been directly and/or indirectly involved, since the entry into force of Article 50(3) of the UEFA Statutes, i.e. 27 April 2007, in any activity aimed at arranging or influencing the outcome of a match at national or international level, UEFA will declare such club ineligible to participate in the competition. Such ineligibility is effective only for one football season. When taking its decision, UEFA can rely on, but is not bound by, a decision of a national or international sporting body, arbitral tribunal or state court. UEFA can refrain from declaring a club ineligible to participate in the competition if UEFA is comfortably satisfied that the impact of a decision taken in connection with the same factual circumstances by a national or international sporting body, arbitral tribunal or state court has already had the effect to prevent that club from participating in a UEFA club competition.

2.06 In addition to the administrative measure of declaring a club ineligible, as provided for in paragraph 2.05, the UEFA Organs for the Administration of Justice can, if the circumstances so justify, also take disciplinary measures in accordance with the UEFA Disciplinary Regulations.


Yani ne diyor?

1- UEFA Şampiyonlar Ligine katılacak her kulüp, ulusal veya uluslararası seviyede maç sonucunu etkileme faaliyeti içerisinde doğrudan veya dolaylı olarak yer almadığını yazılı olarak beyan eder.

2- Eğer bir kulübün ulusal veya uluslararası seviyede bu faaliyetlerine karıştığına yönelik ciddi deliller varsa UEFA idari tedbir olarak bu kulübü 1 yıl Şampiyonlar Ligi'nden men eder.

3- Eğer durum bunu meşru hale getiriyorsa UEFA Disiplin Yönetmeliğindeki ilgili hükümler de uygulanır.

Nereye bakacağız?

UEFA Disiplin yönetmeliğine.

Madde 5bis

All persons bound by UEFA's rules and regulations must refrain from any behaviour that damages or could damage the integrity of matches and competitions organised by UEFA and they must cooperate fully with UEFA at all times in its efforts to combat such behaviour."


Yani ne diyor? UEFA kurallarına bağlı herkes, maçların ve organizasyonların dürüstlüğünü bozacak faaliyetlerden kaçınır ve UEFA ile bu konularda tam manasıyla işbirliği içerisinde davranır.

Madde devam ediyor ama anlayacağımız şu, UEFA'ya "spor ahlakı" ile ilgili konularda herkes tam ve dürüst bir şekilde ifade vermek zorunda. Yoksa? Yoksa da madde 7'ye bakıyoruz. Ne diyor? Bu kurallara uymayan 5 yıla kadar ceza alabilir. Eğer bunun fahiş etkileri varsa ceza 8 seneye de çıkabilir.

Şimdi ahlaken şuna ihtiyaç var, UEFA'ya bu durum bildirilmeli. UEFA Şampiyonlar Ligi'ne katılmış bir takımın yönetiminin bir kulübe teşvik teklifi verdiğinin diğer kulüp tarafından itiraf edildiğini bilmek zorunda.

Ondan sonra da disiplin hükümlerini uygular mı uygulamaz mı hep birlikte göreceğiz.

Zulüm ile abad olunmuyormuş, şimdilik bu kadarını görmek de yeter.
Devamı ...