15 Mayıs 2013

Muza Yenilmek: İnkarın zehirli futbol atmosferini büyütmekten başka ne faydası var?


Biri bana gelip deseydi ki, Fenerbahçe yönetimi bir gün gelecek, sahaya muz atan bir insanı yanına oturtacak ve delilleriyle birlikte esasında sahaya muz atma eyleminin ırkçılık değil de tamamen hakaret kastı ile yapıldığını anlatmaya çalışacak, yemin ediyorum inanmazdım.

İnanmamak için de çok iyi bir nedenim vardı, hangi yönetim bununla neden uğraşsın ki? Yani bir şahıs sahaya muz atıyorsa, nedeninden bağımsız olarak sahaya yabancı bir madde atmak zaten suç, bunu hakaret kastıyla yapmak başlı başına kötü, ırkçı saiklerle yaptıysa da tamamen kabul edilemez.

Bir yönetim ne yapardı? Önümüzde iki yol var. Biri ahlaki olan. Diğeri de makyevalist olan. Ahlaki olan bize diyor ki hemen bu olayı kına, arana mesafeyi koy ve bunu yapan şahısları ilgili mercilere ilet. Bu kadar basit.

İkinci stratejiye makyevalist strateji diyelim. Şöyle kurgulayalım. Kulübe saldıranlar var, yapılan eylemden bağımsız olarak kulübün bu olaydan dolayı bir zarar almaması en temel nokta. Bu halde, ne yapılabilir? İki strateji var. Birincisi olayla arana mesafe koyma, ikincisi ise olayı örtbas / inkar etme stratejisi.

Örtbas stratejisi uygulanabilir mi? Uygulanamayacağını görüyoruz. 50 kamera ile çekim yapılan, binlerce insanın olduğu bir yerde konunun gizli kalması mümkün değil. Nitekim konu da gizli kalmadı, hemen ortaya çıktı. Konunun ortaya çıkmasına neden olan resim “gerçek dışı” bir resim de olsa, nihayetinde bu şahsın yalnız olmadığını, başka insanların da sahaya muz getirdiğini ve attığını biliyoruz. Biliyoruz derken de havadan biliyor değiliz, bakın yukarıda fotoğrafı duruyor. Dolayısıyla maddeten bu konuyu örtbas etme, üstünü kapatma şansı var mı? Yok. Neden yok? Çünkü madem ki son derece makyevalist, bir savaş hukuku içerisinde hareket eden ve düşmanlarla / biz arasındaki dengeyi 0 toplamlı bir oyun olarak gören bir zihniyete sahibiz, o zaman bir rakip olduğunu da kabul etmek, bunların zarar verme kastıyla da hareket edeceğini düşünmek zorundayız. Zaten böyle düşünmüyorsak neden bu noktaya geldik? O halde, “Fenerbahçeli olmayan ve bu konuyu örtbas etmek istemeyen” insanlar da varlar, onlar da bu konuyu kaşıyacaklar, bu konuyu da ortaya çıkartacaklar. Ne yapılması lazım?

En basit ve doğru yöntem çok somut olarak önümüzde duruyor. Bir futbolcuya muz atmak hukuka aykırı mı? Aykırı. Bir futbolcuya “maymun demek” iştahı ile muz atmak daha da kabul edilemez mi? Evet edilemez. Bu edimin kendisi zaten “ırkçı” bir tandans taşıyor mu? Evet taşıyor. Irkçılık zaten “kasttan” bağımsız olarak eylemin içinde bulunuyor. Diyelim ki bu vatandaş bu eylemi sahada zerre futbolcu yokken yapmış olsun, bu halde dahi bir sorun olduğu açık mı? Açık.

O zaman sadece makyevalist güdülerle ve kendisini korumak isteyen yönetimin yapması gereken şey de somut olarak gözüküyor. Stat kamerasından gereken görüntüleri alırdı, ilgili delilleri toparlardı, yetkili merciilere bu görüntüleri verirdi. Yetmez, bu arkadaş sahaya yabancı madde attığı için kombinesini iptal ederdi, sonra da kısa bir açıklama yapardı.

“Fenerbahçe stadında ırkçı olduğu öne sürülen bu eylemlere ilişkin olarak leyhe ve aleyhe tüm deliller yönetimimiz tarafından toplanmış olup ilgilli mercilere iletilmiş ve takdiri kendilerine bırakılmıştır. Fenerbahçe kurulduğu günden bugüne kadar insani değerlerin ve ahlakın simgesi olmuş, bu değerlere gönülden inanmış, bünyesinde her zaman çok farklı milletlerden sporcuları barındırmış ve efsaneleri arasına almış bir kulüp olarak etnik, kültürel, dini hiçbir ayrımcılığın parçası olmayacağı gibi bu tip eylemlerin de her zaman karşısındadır.”

Nokta. Bitti. Kimsenin diyecek bir lafı olmazdı.

Ne yapıldı? En mantıksız olan. Bir üçüncü dünya ülkesi kompleksi içerisinde inkarcı bir tutum sergilenerek eylemin esasında ırkçı bir saik gütmediği anlatılmaya ve eylem “masumlaştırılmaya” çalışıldı. Halbuki eylemin hukuki niteliğini ölçecek makam mı yönetim? Eylem yönetimin emri ve komutasıyla mı yapıldı? Fenerbahçe çalışanları mı icra etti? Profesyoneller ellerine muz alıp saha kenarında potasyum ölçümü mü yaptı? Fenerbahçe Yönetimine ne? Yönetim adı üstünde sevk ve idare eden bir kuruldan ibarettir, mahkeme olmadığı gibi hukuki somut gerçekliğe ulaşması gereken bir başka organ da değildir. Yönetim icra eder, bu icrası sırasında da koordine eder, üçüncü şahısların yaptıkları da kendisini bağlamaz. Sahaya muz atan taraftar muz atmak yerine sahaya girip fiili saldırıya kalkışsa yönetim “esasında tam da vurmak istememiş olabilir, erkenden yakaladık, belki biraz hava almaya ihtiyacı vardı” diye açıklama mı yapıyor? Hayır. Delilleri topluyor, gönderiyor. Taraftar meşale yakmaya kalksa yönetim ne yapıyor? O meşale yakanları tespit ediyor, kombinelerini iptal ediyor. Hangi saikle yakıldıysa yakılsın. Velhasıl, taraftar ile yönetim arasında bir fark var, o yüzden birinin “temsil” kabiliyeti var birinin de yok. Biri bir eylem yapınca da yönetim eskiden beri bu eylemin somut hukuki niteliğini tespit yerine, kendisinin görevini yerine getiriyor.

Fenerbahçe camiası ırkçı olamayacak kadar büyük bir camia. Şimdi yönetim neden muz atma eyleminin “hukuki” niteliğini, şahsın kastını, bu konudaki taammüdü tartışıyor? Bize ne? Bu eylem diyelim ki ırkçı bir eylem değil, bu eylemi yapıp sahaya muz atma parlak fikrini gösteren şahıs gitsin bunu anlatsın. Açmıydı, neydi, canı meyva salatası mı çekti, Eboue’nin vitamin eksikliğini keşfettiği için mi bu yola girdi, esasında zenci arkadaşları olan çok kral bir hümanist mi bize ne? Bir yönetimin uğraşacağı işler listesinde, bütün taraftarların yaptıkları eylemleri tek tek izah etmek ve gerçeği bulacak bir mahkeme gibi davranmak olabilir mi? “Hükümet istifa” gibi son derece meşru ve demokratik bir hakkın kullanımında birden bire bu eylemi yapanları “marjinalize” edecek bir söylemi internet sitesine basacak yönetim de herhalde bunun böyle olmadığını biliyordur.

Sonuçta bu inkar ve örtbas stratejisinin hem yönetimin görevi olmadığı hem de yapılacak işler listesinde bulunmadığı ortada. Evet Galatasaray camiası içerisinde birileri bu olayı Fenerbahçe adına yanlış bir algı üretmek için kullanıyor, buradan bir saldırı noktası yakalayarak gündemi değiştirmek istiyor olabilir, birileri de son derece halis duygularla ırkçılığa karşı bayrak açıyor olabilir. Rakibin tutumu da bu konuda bizi ilgilendirmiyor. Rakibin konumuna göre değil, kendi ahlak kurallarımıza göre davranmamız gereken bir alan bu. Sorun şurada, evet rakip bunu kullanabilir, bu konuda obsesif olan ve Galatasaray’ı Filistinlilerin İsrail’i gördüğü gibi görmeye başlamış olanlar da bunun hakkını vermek zorundadır. Eğer gerçekten algıladıkları dünya böyle ise o zaman o dünyaya uygun davranmak, bu konunun üstünün kapatılamayacağını fark etmek, kulübü bağlamayan bu davranışın bedellerini kulübün ödememesi için de gereken asgari hareketi ifa etmek zorundalar. O da işte yukarıda anlattığımız, çok basit bir eylem dizesi. Delilleri paylaş, kararı ilgili merciye bırak, Fenerbahçe’nin ırkçılık ile alakası olamayacağını belirt. Bitti.

Ancak yapılan ne? Tam da zurnanın zırt diyeceği bir kötü iletişim stratejisi. Şunu görebiliyoruz, Fenerbahçe’ye yönelik aşırı bir sevgi ve Fenerbahçe’ye her an zarar vermeye odaklanmış düşmanlar olduğuna iman ile oluşan bir algı var. Bu algı da çok sağlıksız değil. Gerçekten de böyle bir sevgi ve gerçekten de Fenerbahçe düşmanları var. Gerçekten de birileri Fenerbahçe’ye zarar vermeye çalışıyor ve her koşulu da bunu hayata geçirmek için kullanıyor. Dolayısıyla bazıları için içerisinde hakikatin mahpus olduğu bir savaş düzlemindeyiz, bu savaş düzleminde de Türkiye’nin hallerine çok benzeyen bir şekilde doğruların bir önemi yok, yerine fayda ve zarar var. Fayda ve zararı da çok basit olarak “düşmana yarıyorsa zarar, düşmana zarar veriyorsa yarar” üzerinden algılayıp, hakikati buraya gömebiliyoruz.

Bu durum bir yerde Türkiye’nin hallerine de çok benziyor. Siyasi ortam zaten böyle. Ancak olgularla iletişimimiz de tam olarak bu reflekslerle biçimleniyor. Yani bu ülkede insanların öğrendiği temel yöntem bu. Bize ait ise reddet, karşıya ait ise üstüne git stratejisi. Örneğin AKP Uludere olayında çok başka bir iletişim stratejisi uygulayabilirdi. Nedense bunun öteki kabul ettiği muhalefete “fayda” sağlayacağına inandı ve başka bir strateji seçti. Bu strateji de neredeyse dnamıza işlemiş bir basit yöntemden ibaret. "Olayı önemsizleştir, geçiştir, geçişmiyorsa normalleştir, normalleşmiyorsa inkar et." Ne oldu? “Her kürtaj bir uludere’dir” eşiğine geldi.

Halbuki ne oldu? Bu inkar stratejisi konuyu bitirmedi, bitirme gücü olmadığını da sayısız olayda görüyoruz. Bu tarihe kadar inkar stratejisi sadece konunun büyümesine, uzamasına ve inkar edenlerin de konudan sorumlu olmasına neden oldu, olacak. Halbuki kabul etmek ve gerekeni yapmak, yapıcı ve proaktif bir iletişim kurgulamak konunun büyümesini engellediği gibi moral olarak da insanın doğru alanda kalmasına neden oluyor.

Yani ne yapılabilirdi, bizim beklediğimiz tabi moral bir davranış sergilemekti. Yani bu arkadaşın durumundan bağımsız olarak, sahaya insanların da muz attığını biliyorsak, o zaman bu olayı kınamak, bu olayın sorumlularını da ilgili mercilere vermek yeterliydi. Bitti gitti. Ne oldu? Olay uzadıkça uzadı, inkar edildi, saçma sapan bir basın toplantısı yapıldı, olay sahiplenilmiş oldu ve buradan da bir zarara uğranılmayacağı hesaplandı. Ancak zarara uğrandı.

Bakın biz bir taraftar bloğuyuz ve taraftarız, buradan da söylüyorum, elde ırkçılık kastıyla yapıldığı çok belli olan bir eylem var. Bu eylemi yapan şahıslar da Fenerbahçe ailesini temsil etmiyor. Tam tersine Fenerbahçe’nin bizim anladığımız manada temsil ettiği her değerin karşısında yer alıyor. Bir insan afrika kökenli bir oyuncuya muz atıyorsa ve burada amacı “ırkçı” bir kastta bulunmak değil de karşıdakini tahrik etmek, sinirlendirmek, onu öfkelendirmek veya düz hakaret etmek bile olsa nihayetinde yaptığı bir insanın etnik kökeni sebebiyle onu aşağılamaktır ve ırkçı bir eylemdir. Irkçılık insanlık suçudur. Bu insan oturup bu eylemi ırkçı bulmayabilir, “orospu çocuğu mu deseydim” diyerek eylemi ile sövgüyü eşitleyebilir ancak doğrudan karşıdakinin ten rengi veya etnik grubu nedeniyle bir hakarette bulunuyorsa artık o dakikadan sonra yaptığı objektif olarak ırkçıdır ve zaten ırkçılığın tanımı budur. Bu arkadaş, Sow’a bayılabilir, Webo’nun hastası olabilir yani “ideolojik olarak” bir ırkçılığı da olmayabilir ancak somut eylemi ırkçıdır. Bizim açımızdan da bu kabul edilemez, bu arkadaşın da “cinlik” zannederek yaptığı bu aptalca eylem nedeniyle mutlaka cezalandırılması gerekir.

Ben böyle bir insanla yan yana duramam. Sadece sinsilik, tahrik etme güdüsü ve hakaret kastıyla bir insanın etnik grubunu ve hassasiyetlerini hedef seçerek oradan saldırmayı içine sindirebilecek ve bunun sonuçlarını dahi hesap edemeyen bir ahlaksız aptallığın yanında durmak öncelikle insaniyet adına bildiğimiz her türlü değerin de ayaklar altına alınması demektir.

İkincisi, Yönetimler yönetmekle mesuller ve bizim yönetimin de en az yaptığı şey herhangi bir süreci yönetmek. Derbi maçından bu zamana kadar Burak'ın öldüğünü, sahada saçma sapan olayların olduğunu öğrendik. Bu noktada bu tip olayları kınamak, bunların hiçbir şekilde kabul edilemez olduğunu ifade etmek çok mu zor?

Ünal Aysal bir mektup yazdı. İçeriği nedeniyle ben teşekkür ederim. Sadece güzel değil basbayağı doğru da bir mektup. Samimiyetini hep birlikte tartışabiliriz. Ancak bugün Ünal Aysal elimize en azından arkasında durmak zorunda olacağı ve hatırlatacağımız bir söz verdi. Kamuya açık bir şekilde böyle bir söz söylemek o sözün sorumluluğunu da almayı gerektirir. Yani bu taahhüt ve sorumluluk ile kendisini bağladı. Bir kerteriz noktası verdi. Dolayısıyla hepimizin bu yüzden de teşekkür etmesi gerekir. Yarın Galatasaray Yönetim Kurulu’nun davranışları o sözlerin ışığında yargılanacak.

Biz bunun Fenerbahçe yönetim kurulu tarafından da yapılmasını isterdik. Biz isterdik ki Fenerbahçe Yönetim Kurulu da bir mektup yayınlasın, Burak’ı kaybetmekten duyduğu acıyı ifade etsin, sahada yaşanan olayların kabul edilemez olduğunu, Türkiye’nin sporda bu düşmanlık ve nefret ortamından kurtulması gerektiğini, yöneticilere ve sporculara çok büyük görev düştüğünü, rakibi incitebilecek, tahrik edecek veya suçlayacak yorumlardan / davranışlardan kaçınılması gerektiğini söylesin. İsterdik ki evimizde, kendi soyunma odamızda “al al al” yazarak el hareketi çizen bir anlayışın da maç bitince saha ortasında kutlama yapma görüntüsü altında taraftarı tahrik etmeye çalışan anlayışın da sporda yeri olmadığını, bu davranışların övgüyle, kibirle karşılanmasının da futboldaki hastalıkları arttırdığını, herkesin bu davranışlardan bundan sonra uzak olması gerektiğini, Fenerbahçe’nin de benzer tahrik ve centilmenlik dışı hareketlerde bulunan sporcularına karşı yaptırım uygulayacağını ifade etsin. İsterdik ki Volkan takım kaptanı olarak sinirlerine hakim olamadığı ve Sabri’nin üstüne yürüdüğü için nazikçe özür dilesin, bizim saha içindeki bu hareketlerimiz sonra saha dışında kavgalara, başka insanların büyük acılar çekmesine neden oluyor desin, isterdik ki Meireles çıksın ve Sabri’nin davranışı üzerine yaptıklarının kendisine yakışmadığını, tahrik altında dahi olsa bu eylemde bulunmaması gerektiğini beyan etsin. O zaman Galatasaraylı oyuncuların ve yöneticilerin de buna benzer ahlaki tavırlar takınması gerektiğini yazar, çizer, söylerdik. O zaman bizim futbolcularımızla gurur duyar ve Galatasaraylıları eleştirebilirdik. Ancak evimiz bu haldeyken, önce evimize bakmak, önce kendimizi check etmek zorundayız.

19 yaşında bir genç öldü. Tencere dibin kara seninki benden kara tartışmasının hiçbir faydalı sonuca nail olamadığını görmek için daha kaç genç ölmesi gerekiyor? Evet Galatasaray’ın tarihinde de bir çok utanılacak, kabul edilemez olay var. Bunlar bizim de aynı şeyleri yapmamız için bir neden olmamalı. Fenerbahçe daha hafiflerini de yapmış olabilir ancak üretilen bu futbol atmosferinde bedelleri başkaları canlarıyla ödüyorsa daha sorumlu, daha ahlaki davranmak da gerekiyor. Evet Galatasaray’ın da suçları var, ancak bu tek başına bizim her yaptığımızı da meşru hale getirmiyor. Tam tersine Galatasaraylılar da bu sefer bize dönüp yaptıklarımızı sayıyor ve sonu gelmeyecek bir karşılıklı suçlama ortamında, nefreti büyütüyor, düşmanlığı güçlendiriyor, atmosferi zehirliyor ve kavga ediyoruz.

Yazıyı barış mesajıyla bitirmeyeceğim. Buna inanmıyorum. Her alanda bu kadar fanatikleşmiş, kutuplaşmış, düşmanlaşmış ve polarize olmuş bir toplumun spor alanında da barışın gerçekleşmesi mümkün değil. Birbirinden siyasi görüşü, etnik kökeni, dini inanışı, tuttuğu takım nedeniyle nefret eden ve ötekini düşman gören insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede toplumsal kodlar da sporda barışı imkansız hale getiriyor. Ancak doğru davranabiliriz. Doğru davranmaya gayret edebiliriz. Bu gayret ve çaba sonucunda da en azından doğru bir şey yapmıştık diyebiliriz. Bu da bu atmosferde başımıza gelebilecek en büyük ödül, en azından birilerini eleştirme hakkını bizlere verir, hiçbir şey yoksa bile bu da çok değerli.
Devamı ...

13 Mayıs 2013

Göz Göre Göre "Nefret Cinayeti"


19 yaşında bir çocuğun ardından bir şeyler yazmak gerçekten çok zor, hele böyle saçma sapan bir gerekçeyle tuttuğu takımın formasını giydiği için öldürülen birinin ardından bir şeyler söylemek bir kat daha zorlaşıyor.

Önce bu cinayetin bir adını koyalım, bu iki holigan grup arasında çıkan bir kavgada olan bir olay değil, daha önce aralarında husumet bulunan bir kişi ya da grubun arasında gelişen bir olay da değil, ayrıca stadın ya da herhangi bir taraftar topluluğunun kalabalık olarak bulunduğu bir yerde vuku bulmuş da değil. Dolayısıyla bunu basit bir holigan cinayeti olarak nitelemek bence doğru teşhisi koymamızı engeller.

Bunun adı bir “nefret cinayeti”, yani birini sırf bir dine, ırka, cinsel yönelime sahip diye öldürmekle aynı kategoride değerlendirmek gerekiyor. Kurbanla fail arasında herhangi bir kişisel geçmiş/çatışma olmadan sadece failin görünen ya da bilinen bir simge/sembol üzerinden o anda spontane olarak zarara uğratılmasının literatürdeki adı nefret suçu ve bu olay özelinde de nefret suçu cinayet olarak karşımıza çıkıyor. Görgü tanığının ifadesine göre 19 yaşındaki Burak’ın muhtemelen yüzüne bakmadan arkası dönük olarak görüp seslenince daha göz göze bile gelmeden direkt bıçaklayacak kadar kin ve nefretin bir insanda birikebilmesini anlayabilmek normal bir insan idraki için çok zor ama iki senedir yaşadığımız iklimi teneffüs edince bu durumla karşılaşmanın da sadece bir zaman meselesi olduğunu maalesef görmek zorundayız
Şunu operasyonun üzerinden bir ay geçmişken bütün o nefret atmosferi kanlı canlıyken yazmışım

Bu "adalet" kamuflajı giymiş kör nefret bu halde sürer, medya Fenerbahçe'yi bütün şer odaklarının kalesi şeklinde göstermeye devam ederse Güneşli Pazartesi yi değil göz göre göre bir cinayetin olacağı anı resmeden Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi'ni yaşarız.

Ve ne acıdır ki bu kör nefretin olası kurbanlarından Fenerbahçe forması giymiş bir gence bir şey olursa yine bu linci hazırlayan, adalet sosuyla altına odun atan bu adamlar timsah gözyaşlarıyla bizim yanımızda saf tutarlar. Umarım şu süreçte kendilerine objektif diyen herkesin ne derece objektif olduğunu tüm Fenerbahçeliler görmüştür.

İki senedir dilim döndükçe 3 Temmuz meselesinin iyice çığırından çıktığını ve gittikçe hedefin Fenerbahçe kulübünden ziyade Fenerbahçeli olan herkese doğru teşmil edildiğini anlatmaya çalışıyorum. Akıl almaz bir medya kampanyasıyla insanların zihinlerine tecavüz edilip bütün Fenerbahçelileri kriminalize edip şeytanlaştırmaya çalışan bir medya söyleminin içinden geçtik ve hala da geçiyoruz. O dönemde yine asıl rahatsızlık eksenimin kulübün küme düşüp düşmemesinden ziyade çocuklarımızın sokakta Fenerbahçe formasıyla rahatça dolaşıp dolaşamayacağına doğru kaydığını da yazmışım. Dolayısıyla iki sene önce bile çok güncel olan bir tehdidin hala kanlı canlı bir tehdit olarak bütün Fenerbahçelilerin başında dolaştığını görmüş olduk bu olay gerekçesiyle.

Son iki senedir, futbol maçlarına gitmeyen toplu taraftar ortamlarında nadiren bulunmuş birisi olarak ben bile iki kez Fenerbahçeli olduğu(m) için bizzat taciz ve darpa maruz kalınan vakalara şahitlik ettim. İlkinde havaalanında polisin gözü önünde iki Galatasaraylı orta yaşlı adam üzerimdeki Fenerbahçe formasını görüp “hala utanmadan nasıl giyiyorsun çıkar o formayı” diye gayet tacizkar bir tonda laf attılar, ikincisi de geçen yıl Fenerbahçe-Galatasaray erkek voleybol maçından sonra Ankara’da metro duragında kapılar açılınca dışarıda bekleyen 10-15 Galatasaraylı içeriye girip Fenerbahçe formalı birisini bulup, dışarı çıkarıp, tekme tokat vurmaya başladılar. Metro kapıları kapanıp metro ordan ayrılsa muhtemelen çocuğun sonu çok daha kötü olabilirdi, metrodan inen 5-10 kişi çocuğu ellerinden zor aldılar.

3 Temmuz’dan sonra Fenerbahçe’ye dair olan her şeyi şeytanlaştırma girişiminin sokakta bir yankı bulmaması imkansızdı. Zaten Türkiye’de herhangi gruba ya da kişiye karşı işlenilen nefret cinayetlerinin arkasında mutlaka bir medya manipülasyonu olduğunu görürüz. Önce resmi bir kurum o kişi ya da grubu örtülü olarak hedef olan bir şey yapar, sonra medya bu söylemi sahiplenip ileri götürür ve sonunda da sokaktan birisi durumdan vazife çıkarıp bu nefret cinayeti ya da cürümünü işler. Sonra bu cinayete ortam hazırlayan herkes timsah gözyaşlarıyla sanki kendileri hiç sorumlu değilmiş gibi gereken yapılacak falan derler. Türkiye’deki yakın dönemdeki nefret cinayetlerinin şematik yapısı aşağı yukarı böyle işler. Hrant Dink’in katlini düşünelim, önce başta Hürriyet olmak üzere medyanın hedef göstermesi ardından ilkokul 3 öğrencisinin anlayacağı bir metni bilirkişi raporuna rağmen ısrarla yanlış anlayan Yargıtay kararı,ve bu ikisinin sonunda 17 yaşında bir çocuğun tetiği çekmesi.

Rahip Santoro cinayetine bakalım, yetkili makamlarca %99 u Müslüman olan bir ülkede misyonerlik büyük tehdit diye duyuru yapılması, muhafazakar-islami basının üstüne vazife edinip bütün din adamlarını olağan şüpheli gibi göstermesi ve yine 17 yaşında birinin çıkıp bir papazı öldürmesi. Mesele bu cinayetlerin daha derin bir yapı tarafından tasarlanıp tasarlanmaması değil, mesele bu iklimde bu işlere girebilecek bir potansiyeli resmi -yarı resmi kurumlar ve medya eliyle bu ülkede yaratabilmenin her daim mümkün olması.

Fenerbahçe meselesinde de Fenerbahçe’ye resmi otorite ve medyanın reva gördüğü muameleyi bir hatırlayalım. Şikeyi savunduğumuz, Aziz Yıldırım’ın köpeği olduğumuz, Ergenekoncu olduğumuz, yeni Türkiye’de yerimiz olmadığı, terörist olduğumuz. (bizzat Başbakan’ca). Bunların ötesinde 6222 sayılı yasa değiştirilirken yasadan Fenerbahçeliler yararlanacak diye yaratılan havayı bir hatırlayın çok ciddi söylüyorum Öcalan’a af getiren bir tasarı olsa Türkiye’de o kadar tepki toplamazdı.

Şimdi bütün bu söylemleri her gün televizyonda gören işiten sıradan bir başka kulüp taraftarının kafasında Fenerbahçeli imgesi ne hale gelir hiç düşündünüz mü.Yani Öcalan’dan daha tehlikeli olarak addedilen binlerce yıl hapiste kalması istenilen bir adamı Fenerbahçeli biri başkanı olarak sahipleniyorsa,bizzat başbakanca terörist oldukları söyleniyorsa, Ergenekon kalıntısı olarak nitelendirilip yeni Türkiye'de bunlara yer yok deniyorsa doğal olarak medya tarafından zihni tecavüze uğramış birisi Fenerbahçe'yle ilgili/irtibatlı herkesi düşman kategorisine sokar.

Doğası gereği zihin kategorize ederek çalışan bir mekanizma olduğu için zaten ortalama eğitimi spor sayfası düzeyinde, algılama yeteneği sikmek-sokmak dan mütevellit bir zihinsel tümdengelimle bütün Fenerbahçelileri aşağılık, yok edilmesi gereken özneler olarak zihninde kurgulaması çok da zor olmaz. Yani Fenerbahçeli olan herkes bu linç medyası söylemini içselleştirmiş ve kendi ortalamalarına göre kategorize etmiş bir zihinde doğası gereği kötü-zararlıdır. Muhtemelen bu büyük söyleme maruz kaldığı için bu nefret cinayetini bu kadar kolay işleyip Burak'ı aramızdan alan kişi de tıpkı Ermenileri, ya da Hristiyan din adamlarını öldürmenin niye bu kadar ses getirdiğini anlamayan,doğası gereği kötü olan bir şeyi yok ettiğini düşündüğü için yaratılan gürültüyü garipseyen, hatta takdir beklerken gördüğü muameleye şaşıran zanlılar gibi bir tavır takınacaktır.

Dün geceden beri bir taraftan da şunu düşünüyorum. Bu linç atmosferi yaratılan, Fenerbahçe nefreti kusulan iki senede şampiyon Galatasaray değil de Fenerbahçe olsaydı bu şiddet nereye evrilecekti çok merak ediyorum. Yani bu yoğun nefret ve ötekini yok etme düşüncesi bir de başarısızlıkla ve düşman gördüğünün başarısıyla bir arada olsaydı o zaman nerelere varacaktı bu işin sonu. İki sene şampiyon olmasına rağmen hala kendi başarısıyla değil rakibin yok edilmesiyle mutlu olan bir zihniyet o zaman kimbilir nelere kalkışacaktı.

Şunu bir kez daha belirtmekte yarar var, 3 Temmuz sonrası oluşturulan ve sıradan Fenerbahçeli taraftarı bile kriminalize eden, şeytanlaştıran bu söylem karşısında "aman şikecileri savunuyorum" diye düşünülmesin diye tek laf etmeyen, “ya bu iş başka bir yere gidiyor” diyemeyen sözde romantik/objektif geçinenlerin şimdi söyleyecekleri tek sözü bile samimi bulmuyorum.

Hiçbir galibiyet hiçbir şampiyonluk 19 yaşındaki Burak’ı geri getirmeyecek,böyle saçma sapan bir ölüm gerekçesiyle oğlunu kaybeden bir anne/babanın ömrü boyunca nasıl bir acıyla yaşamak zorunda kalacağını düşündükçe insanın içi yanıyor. Türk medyasına bir önerim var, şimdi dangalak dangalak fair play nutuklarıyla timsah gözyaşları dökeceğinize iki senedir ne yaptığınıza bir bakın, her gece linç korosunun nöbetçi sözcüsü görevi yapan, Çakar, Baransu, Rok, Hıncal, gibi meslektaşlarınıza yeterince ses çıkaramadığınız için birazcık utanmayı deneyin.
Devamı ...

6 Mayıs 2013

Siste yol almak: Belirsizlikler, gelecek ve bugün


Fenerbahçe’nin bugün karşı karşıya olduğu birkaç sorun bloğu var, hepsine birden çözüm bulmak veya hepsini birden açıklamak da bu yazının alanını tahmin edemeyeceğimiz kadar genişletir, neticede bu sorunlar yumağı içerisinde kamu ilişkileri yönetiminden halkla ilişkilere, bizatihi maruz kalınan bir müdahalenin yargı sonuçlarından, medya iletişimine, finansal çözüm alanlarından alt yapı hareketlerine kadar bir çok alan bulunuyor. Ancak bunların en azından bir kısmına değinip, daha iyi bir sonuç almak mümkün müydü diye de sorabiliriz.

Kulübün 5 ana branşta mevcut durumuna girmek ve hepsi için bir şey söylemek mümkünse de şimdilik sadece kulübün amiral gemisi sayılabilecek futboldan gidelim. Fenerbahçe bu sezon itibariyle Şampiyonluğu, Türkiye Kupasını ve Şampiyonlar Ligi’nde başarıyı hedefledi. Bu üç hedeften bugün itibariyle iki tanesinde belirli bir başarı olduğunu söylemek mümkün. Fenerbahçe hala Türkiye Kupası’nı alabilir ve Şampiyonlar Ligi’nden elenmiş olsak da UEFA Avrupa Ligi’nde Yarı Final mücadelesi vermiş olmak somut bir başarıdır. Bardağın dolu kısmında Fenerbahçe’nin bir çok eksikliğe ve performansını etkileyecek dış koşula rağmen asgari 62 maçlık bir sezon geçirmesi, geçirebilecek bir yapıya kavuşması önemli bir artı olarak gözüküyor.

Bütün bunlara karşın Fenerbahçe Ligde 1,8 puan ortalaması ile oynadı. 8 yenilgi ve 7 beraberlik aldı. Önümüzdeki iki maçı da kazanırsak kazanabileceğimiz toplam puan 64. Bu puan ile bu sezonun 2008 – 2009 sezonunda topladığımız 61 puandan sonra en az puan topladığımız sezon olduğu gözüküyor.

Fenerbahçe bu sezon kalesinde 35 gol gördü ve 52 gol attı. Yani maç başına 1,09 gol yerken 1,6 gol gol atarak oynadı. Halbuki 2010 – 2011 sezonunda Fenerbahçe kalesinde maç başına 1 gol görürken 2,4 gol atabilme becerisini de göstermişti.

Dolayısıyla bu sezon yaşanılan bu geri gidişin ve elde edilemeyen başarının da bir sorumlusu olması gerekiyor. Bu sorumlu arayışı elbette bizi yanlış bir yere de götürebilir, bir futbol takımının bir sezon içerisinde birden fazla sorunu olabilir ve bu sorunlardan herhangi biri asli sorun sayılabilir. Bu sezon Fenerbahçe muhtemelen bir futbol takımının uğraşması gereken her tür sorunla da uğraştığı için hangisine öncelik verileceği de önemli bir tartışma konusu.

Örneğin saha dışı koşulların etkisini hiçbirimiz yadsıyamayız, Fenerbahçe sezon boyunca bir çok maçta haksızlığa uğradı, acele veya hatalı kartlar sebebiyle önemli bedeller ödedi. Herhalde şampiyonlukta rekabet edilen takımın oyuncusunun kırmızı kart gördükten bir sonraki maç sahaya çıkabildiği veya teknik direktörünün Orduspor maçında yaptıkları nedeniyle sadece “sportmenliğe aykırı hareket”ten ceza alabildiği bir ortamda bu haksızlıkların güçlü birer engel olduğunu görmemek de mümkün değil. Yarış adil değildi ve ayağından tutulmaya çalışılan taraf olarak koşmak her zaman zordur.

Bunun yanında Alex’in takımdan ayrılması, bu sürecin yönetilememesi, yönetim ile bir taraftar grubu arasında yaşanan sorunlar, Fenerbahçe’nin medya tarafından geçen sezon gibi adeta linçe tabi tutulması gibi faktörlerin de takım üzerinde psikolojik etkisi olmuştur. Nitekim bu etkilerin en büyüğü sezon ortasında yaşandı ve sonuçları itibariyle de Fenerbahçe’ye önemli bir yara verdi.

Yine de bütün bu sorunlar yumağını Fenerbahçe’nin iyi yönetip yönetemediği, doğru bir iletişim ile kendi taraftarı ve kitlesi ile iletişime geçip geçmediği, yönetim organın bu konuda yeteri kadar inisiyatif alıp almadığı da tartışmaya açık. Tartışmaya açık derken, şüphesiz yönetimin yapılması gerekenlerin neden yapılamadığını ve nelerin nasıl yapılmasının planlanıp da hayata çeşitli sebeplerle geçirilemediğine yönelik iyi bir izahatlar bütünü bulunmaktadır. Bu izahatları büsbütün reddedecek, hepsinin geçersiz olduğunu da söyleyecek değilim. Ancak icra organlarının görevinin de mazeret üretmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda liderlik etmek, süreç yönetmek, bazen risk almak ile de ilgili olduğunu bir kere daha ifade edeceğim.

Mevcut Fenerbahçe yönetimi kesinlikle çok zor şartlar altında seneye başladı. 3 Temmuz sürecinin yarattığı sıkıntıların yanı sıra, kulüp yönetiminin kafası üstünde sallanan bir Yargıtay kılıcından, Kaddafi ve Mübarek rejimleri ile bir tutulmasına kadar uzanan, son derece organize ve güçlü iktidar organlarının temsilcilerinin günlük öfke nöbetlerinden, kendilerine karşı duran 7/24 bir medya ordusuna karşı da hareket etmek zorunda kalmalarından, finansal olanakların yarattığı kısıtlara ve iç muhalefetin yıkıcı etkilerine kadar bir çok alanda “yönetim” kapasitesi ve yeteneklerini aşağıya çekecek engeller yönetimin önünde duruyordu. Üstelik de sezona Nihat Özdemir, Ali Koç, Murat Özaydınlı, Şekip Mosturoğlu ve İlhan Ekşioğlu gibi geçmiş yönetimlerin demirbaş yöneticilerinden yoksun olarak başlamak, bu yöneticilerin de oyun dışına çıkması ile bilindik hareket kabiliyetlerini de kaybetmek yönetim açısından çok daha zorlayıcı bir senaryoyu gündeme getirdi.

Yani bakarsak, bildiğimiz “Aziz Yıldırım” yönetim tarzı denilen yönetim tarzını tamamlayan, kompanse eden veya bu yönetim modelinin işlemesini sağlayan önemli parçalarının eksikliğinin yanı sıra herhangi bir “Aziz Yıldırım” yönetiminin de tarihi boyunca karşılaşmayı bile tahayyül edemeyeceği bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya kalındı.

Ancak, hayatın da değişmez kuralı işte orada duruyor. Daha önce de ifade etmiştim, bu ülke ve bu topraklardaki genel kültür bu tip somut koşulların tahlili ile ona orantılı beklentilerin normal kabul edildiği bir düzeni de bize ifade etmiyor. Harbiyenin her tarafında “hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz” yazısının tam da bizlere hatırlattığı gibi, son derece “başarı” ve “zafer” odaklı pragmatist bir kültür buralarda son derece doğal bir atmosfer yaratıyor ve başaran bütün mazeretlerini başarısı ile kapatabilirken, başaramayan da mazeretleri ile orada yok olabiliyor. Başarının sadece başarı olmaklığı ile tek geçer akçe olduğu bir ortamda da başarısız olanın mazeretleri çok kolay bir şekilde kendisi aleyhine dönebiliyor.

Böyle bir ortamda Fenerbahçe’nin başarıya herkesden çok daha fazla ihtiyacı olduğunu da biliyoruz. Zira Fenerbahçe’nin başarısı öyle veya böyle sadece bir şampiyonluk manasına da gelmeyecek, 3 Temmuz ile başlayan büyük kastların ve iftiralardan örülmüş bir kumpanyanın da yenilmesi anlamına gelecekti. Bugün ise, ortadaki somut başarı ve başarısızlıklar yekünü içinde, 3 Temmuz süreci ile bunun müsebbiblerinin kazandıklarını söylemek mümkün olmadığı gibi yenildiklerini de söylemek mümkün değil. Ortada bir pat durumu var ve bu pat durumu sadece blokların kendi kendilerini tatmin etmelerine yarıyor.

Yine de bu tatmin durumu ile en azından bizim tatmin olmamız da gerekmiyor. Yönetimler, yönetmek için seçilirler ve kendilerinden de sefada olduğu gibi cefada da yönetmeleri beklenir. Fenerbahçe’nin bir çok alanda yönetilmeye, bir tek adam yönetimini aşan bir yönetim aklına doğru model değiştirmesinde fayda olduğu muhakkak. Aziz Yıldırım birinci nesil reformları öngörmek ve uygulamakta ne kadar başarılı ise, ikinci nesil reformların beklentisi ve zarureti de her geçen gün kulüp üzerinde o kadar daha büyüyor ve nihayetinde bu adımları atmak da yönetimin mesuliyetleri arasında bulunuyor.

İkincisi, evet radikal koşullardan geçiyoruz ve radikal adımlar da gerekiyor. Bu adımların da iki boyutu var, birinci boyut uzun vadeli alt yapı adımları ise ikincisi o adımların yerleşmesini, hayat bulmasını ve tamamlanmasını sağlayacak çok kritik zamanı bize veren, bu olanaklar havzasını mümkün kılan kısa vadeli başarı. Kulübün sahada başarılı olması lazım ki, oradan elde edilen zaman kredisi, uzun vadeli adımların atılması için kullanılsın ve nihayetinde de kulüp kademe atlayabilsin.

Bu konuda en azından kurumsallaşma alanında önemli adımlar atıldığını söylemek lazım. Kulüp sahip olduğu yeni profesyoneller eliyle bir yeniden yapılanma içerisinde. Bunun sonuçlarını kısa vade ile değerlendirmek doğru değil, çünkü zaman somut sonuçların oluşmasına imkan verecek kadar uzun değil. Bu koşullar altında bu adımların uzun vadede faydalı olacağını söylemekte de beis yok. Beklememiz ve sabretmemiz gerekiyor.

Buna karşın yapılmayanlar da var. Yönetimin bir blok olarak çok atıl ve dışarıda durduğunu, Fenerbahçe’nin haklarının savunulmasından, sahip olması gereken asgari imkanlara kadar bir çok alanda hareketsiz kaldığını ifade etmek gerekiyor. Birkaç yıldır sürekli söylenen uluslararası pr ajansları ile anlaşmaktan tutun da, Türkiye içerisinde atılması gereken adımlara kadar bir çok alanda kulüp şu veya bu sebeple geri kalmış durumda. Dolayısıyla bu alanın bir değişim gözlüğü içerisinde yeniden ele alınması ve eksikliklerin hızla giderilmesi lazım.

İkinci alan, taraftar ilişkileri. Fenerbahçe’nin birden fazla sebeple polarize olmuş taraftar yapısının kulübe bir hayır getirmediği ortada. Ne yazık ki herhangi bir konuyu karşıdakine hakaret edemeden konuşamayacak bir hale gelmiş durumdayız. Bir çok insanın birbirini hıyanet ile suçladığı, herkesin söylediği sözler ve eleştirileri sebebiyle bir şeyci olduğu, olabildiği ve ötekine de külli düşman olarak baktığı bir psikolojik atmosfer gelişti. Bu atmosferin iki yakasının da barışma gibi bir niyeti olmadığı ortada.

Elbette iki yakanın da haklı haksız bazı tarafları var. Fenerbahçe herhangi bir yakanın külliyen çizdiği kadar başarısız ve kötü yönetilen bir kulüp değil, ya da diğer yakanın toptan çizdiği kadar da parlak bir durumda da değiliz. Bu “mutlak”çı bakış açısı ise iki sonuç doğuruyor. Birincisi “aktörler” aynı kovboy filmlerindeki gibi ya mutlak iyi ya da mutlak kötü olarak yansıtılıyor ve diğer kutupla konuşmanın nesnel temelleri kayboluyor. İkincisi her iki taraf da “mutlak bir iyilik” için konuştuğu iddiasında, hasseten de büyük çoğunluğun istediği bu, iki tarafta da kişisel iyilik ve faydalarını bekleyenler çok az ve bu durum da uzlaşmayı daha da imkansız hale getiriyor. Dolayısıyla kulübün değerlendirme yapabilme gücü kayboluyor, onun yerine geniş Türkiye manzarasına uygun bir şekilde slogan alış verişi yapmaktan ileri gidemiyoruz. Aykut Kocaman bir tarafın ilan ettiği gibi tümden yeteneksiz, sinsi, kötü, yetenekli oyuncularla çalışma becerisi olmayan bir basiretsiz değil, (zaten bunlar da eleştiri değil hakaret) ya da her şey hakikaten bir mükemmelin, bitmeyecek bir devrimin arifesinde değil. (Bu konuya tekrar geleceğiz) Velhasıl taraftarın da bu savaş retoriğini biraz olsun dışarıda bırakması ve bir tahlil yapmaya doğru evrilmesi, kulüp psikolojisinin de normalleşmesi açısından faydalı olacak. Ne yazık ki bu ortam sözün söylenmesini imkansız bırakan, ancak konum belirlenmesine insanı zorlayan bir savaş atmosferi ve bundan yararlı bir şey çıkmaz. Nasıl çözeriz? Burası da yine uzun vadede halledilebilecek ve başarı hikayeleriyle üstünden gelinebilecek bir alan.

Üçüncü alan ise dış çevre. Biliyoruz ki bugünden yarına dış çevreyi değiştirmek mümkün olmayacak. Bunu görüyoruz. En azından “zamanın ruhu” buna müsaade etmiyor. Müsaade etmiyor derken, zamanın ruhunun kulübün tam karşısında olduğunu, bugün simgelediği her şeyin mevcut ideolojik ortam için kabul edilemez olduğunu ve kulübün bir ötekileştirilmeye doğru gittiğini söylemek lazım. Bu şartların hemen değişmesi mümkün olmadığı gibi, bunu değiştirebilecek araçlar da herhangi bir yönetimin elinde bulunmuyor. Bunlar belki daha “kabul edilebilir” seviyelere çekilse de asla bir normalleşme yaşanmayacağını, en azından kulüp yönetimi değişene kadar böyle bir normalleşmenin de hayat bulamayacağını kabul etmek lazım. Karşımızdaki blok sadece kindar değil, böyle bir normalleşmenin kendisinin toplumsal algısına vereceği zararların da farkında.

Dış çevredeki ikinci etken olan rakip ise, son derece tutarlı ve hesaplı bir şekilde zamanın ruhundan yararlanarak büyüme ve gelişme hamlesine devam ediyor. Yapılanların hukuki / ahlaki niteliği bir tarafa, bu yapılanların sonucunda başarı geldikçe ve bir yol kazası yaşanmadıkça ne kendi kulüp camiası içerisinde ne de dış dünyada bir tepki almayacağını önceden söyleyebiliriz. Yani Borsa olaylarıdır, hakem hatalarıdır bütün bu “olumsuz” koşulların somut başarılarla desteklendikçe kimse tarafından çok ciddi bir karşılık bulmayacağını tahmin etmek o kadar zor değil. Üstelik bu başarılar ile elde edilen kaynaklar sonucunda da oluşan yeni imkanlar, yapılanların daha da meşrulaşmasını, temize çıkmasını sağladığı gibi rakibin eksikliklerini kapatarak daha farklı bir pozisyona geçmesini de sağlıyor. Elbette bütün bunları tespit etmek ve eleştirmek olumlu ve etkili sonuçlara gebe, sadece odağın burada kalması ve Fenerbahçe’nin yapmadıklarını konuşmanın bırakılmasının da bizim durumumuzu düzeltemeyeceği ortada.

Dolayısıyla değişmesi muktedir ve muhtemel, kısa vadede de sonuç verebilecek tek bir alan kalıyor, saha içi.

Saha içi ise iki alandan oluşuyor veya önceklikli olarak iki alandan oluştuğunu yazının sağlığı için söyleyelim, teknik direktör ve oyuncu grubu. Kötü aşçı en iyi malzeme ile bile güzel bir yemek yapabilme başarısını gösteremez ama en iyi aşçılar bile kötü veya yetersiz malzeme ile sanatlarını ortaya koyamazlar.

Teknik direktör, tabi görevi gereği sahaya bizzat çıkıp oynayıp, golleri bilye gibi dizmekle mesul olan insan değil. Onun görevi takımı olabilecek en iyi şekilde hazırlamak. Fiziksel kondisyondan, mental motivasyona, oyuncu grubunun potansiyeline ulaşmasını sağlamaktan, teknik taktik yetkinliğe kadar bir çok alanı kapsıyor. Aykut Kocaman, belirli bir teknik görüşü ve oyuna bakış açısı olan bir teknik direktör. Modern yöntemlerle çalışmayı seviyor. Bir oyuncu grubunu asgari 62 maçlık bir sezon boyunca ayakta tutabilmesi ve bu kadar maça çıkartabilmesi de bu modern yöntemlerle hayata geçen bakış açısının somut sonucu. Ben en azından kendisine yöneltilen hakaretleri de hiç hak etmediğini düşünüyorum. Örneğin Daum’un ayrılışı olayında kendisinin sinsiliğine örnek gösterilen kanat oyuncusu hikayesi de tamamen yanlış anlaşılma. Hoca sezon ortasında fazla sayıda ve yeni oyuncuların oyuncu grubuna katılmasına genel olarak olumlu bakmıyor. Sezon sonunda da bu oyuncu grubunu bir önceki sezonun gösterdiği şartlara göre yeniliyor. Bu bir tercih ve bu tercihin yapılması da yapılmaması kadar meşru. Alex olayında ise sürecin bütün aktörlerinin hataları olduğu ortada. Alex’in heykeli dikilmiş bir insan olarak bazı koşulları kabul etmesi, takıma liderlik yapması, sorunları büyüten değil de çözen bir anlayış ile hareket etmesi, meseleyi karakter meselesine taşımak yerine lider bir karakter ortaya koyarak takımı derlemesi toparlaması gerekirdi. Oyuncu grubu arasında bölünme yaratacak, mevcut teknik direktöre ve kulübe saygısızlık anlamına gelecek hareketlerin herhangi bir ciddi yapı için kabul edilmesi çok zor. Yedek kulübesinde somurtarak oturmak veya tribüne çıkmak yerine, saha kenarında arkadaşlarının yanında ayakta maç izleyen, heyecanını gösteren, oyunculara abilik eden, genç oyuncuları koruyan bir karakter kuşkusuz herkes için daha iyi olurdu. Alex lider oyuncu olduğu için değil, bir manada sanatçı kaprisleri lider karakterinin önüne geçtiği için bu durumlara sebebiyet verdi. Sürecin diğer yakasındaki iki insan Aziz Yıldırım ve Aykut Kocaman ise Alex ile süreci yönetme konusunda farklı düzeylerde hatalar gösterdiler. Özellikle Aziz Yıldırım’ın fevri ve hesapsız çıkışının, ayrılık kararı ötesinde başka travmalara neden olduğu da artık ortada.

Velhasıl kelam işin teknik direktör boyutunda buz gibi bir mantıkla olaya bakmanın ve tek bir sezonla her şeyi değerlendirmenin doğru olmadığına inanıyorum. Vicdanen son dört sezonda yaşanılanların da normal bir takımın ve bir teknik direktörün karşılaşmasının hayal dahi edemeyeceği sorunlar olduğunu görüyorum. Bursa’ya kaybedilen şampiyonluktan itibaren travmalar, haksızlıklar, darbeler, başka türlü adaletsizlikler ve savaşlarla geçmiş dört sezonun bir teknik direktör ve oyuncu grubunda “normal” bir psikoloji kurulmasını ve normal bir şekilde yargılanmalarını da imkansız hale getirdiğine inanıyorum. Dünyada şike yapmakla itham edildiği bir sezonu son maçta kaybettikten sonra bu haksızlıklar deryasının ortasında haklı çıkmanın gururunun anlamsız kaldığı bir sezon yaşayan başka bir takım var mı? Bu takım bunu yaşadı. Sonra ilk yarısında kırılma yaşanan bir sezondan sonra bu takım bir karakter göstererek şampiyonluğa erişti ve yönetim hattının neredeyse tamamı ile kadrosunun omurgasını kaybetti. Neredeyse savaş şartlarında geçen bir sezonu son play off maçında kaybedip bir travma daha yaşadıktan sonra da Türkiye Kupasını kazanıp yeni sezona hazırlandı. Bu şartlar altında 3 sezonda 2 kupa almış ve Avrupa’da yarı final görmüş bir teknik direktörün teknik becerilerden mahrum olduğunu, sinsi olduğunu filan söylemek herhalde mümkün değil. Zaten bununla karşılaştırabileceğimiz bir futbol hikayesi de dünya tarihinde bulunmuyor.

Şimdi ikinci soruya dönelim. Bu kadro bu sezon şampiyonluk için yeterli miydi, uygun muydu ve beklenileni verebildi mi?

Fenerbahçe bu sezon 33,9 milyon € bonservis bedeli ödeyerek 11 transfer yaptı. En pahalı transfer 10 milyon €’ya alınan Meireles ile 7 milyon €’ya alınan Krasic oldu. Dolayısıyla Fenerbahçe bu sezon para harcamadı demek mümkün değil aksine kulüp bu sezon rakiplerinden daha fazla para harcadı. (Galatasaray bonservis bedellerine 30 milyon €’dan biraz fazla harcadı)

Bugün Türkiye’deki kulüplerin omurgasını ve farklarını yabancı oyuncular oluşturuyor. Sahadaki 11 oyuncunun 6 tanesi yabancı. Kadroda toplamda 8 yabancı yer alıyor. Yani Türk oyuncuların standart bir performans vermesi halinde kadronun yapısını değiştirecek olan unsur yabancı oyuncular.

Fenerbahçe’nin nitelikli bir yerli grubu var. Volkan – Mert ikilisi en azından standart / standart üstü denebilecek bir performans ve yeteneğe sahipler. Volkan Demirel bu sezon 43 maçta sahaya ilk 11’de çıktı ve 3870 dakika oynadı. Bunun en azından standart üstü olduğunu söylemek lazım.

Hasan Ali Kaldırım ve Gökhan Gönül de standart veya standart üstü diye tabir edebileceğimiz niteliklerde bekler. Daha iyileri mutlaka mümkündür ama en azından oynadıkları mevkiler için belirli bir çizgiyi koruyorlar.

Emre’nin istikrarsızlığı dışında mevkisinde her zaman çok iyi bir oyuncu olduğunu, Mehmet Topal’ın da Avrupa deneyimine rağmen yine standart bir varlık gösterebildiğini söylemek lazım.

Dolayısıyla Kaleci, sağ bek, sol bek ve orta sahanın göbeği için 4 iyi yerli seçim var.

Stoper adayları Serdar Kesimal, Bekir ve Egemen. Stoperler konusunda Fenerbahçe bu sezon büyük sorun yaşadı, ancak ben en azından sorunun stoperlerde değil, tam tersine Fenerbahçe’nin oyun yapısında olduğuna inanıyorum. Stoperler bu sezon elbette çok hata yaptı ve bu konuda beklenilen seviyeyi gösteremediler ancak bunda Fenerbahçe’nin bu sezon çok rahat atak yapılabilen, çok fazla pozisyona girilebilen yapısının da etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu elbette stoperlerin "iyi" olduğu sonucuna bizi götürmüyor, daha fazla hata yapma şansıyla kalan standart oyuncular olarak hata yaptıklarını gösteriyor. Mümkünse daha iyi bir Türk stoper alınması kulübün hayrına.

Şimdi oyun için en kritik mevkilerde oynayan futbolculara bakalım. Kuyt ile Sow standart üstü sayabileceğimiz oyuncular. Takıma katkıları da çok fazla. Sow 49 maç oynamış 41 maçta ilk 11de sahada yer almış ve 18 gol atmış. Kuyt, insan üstü bir şekilde 52 maç oynamışi, 47 kez ilk 11’de başlamış ve 16 gol atmış.

Yobo ne yazık ki sadece 31 maç oynamış ve 2752 dakika süre almış. Afrika kupası ve sair sebeple Fenerbahçe Yobo’dan neredeyse sezonun yarısında yararlanamamış. Öyle ki Egemen kendisinden daha fazla maça ilk 11’de çıkmış (35). Bu şartlar altında Yobo’nun yeteneklerine ve katkısına rağmen verimsiz bir tercih olarak gözüktüğü ortada.

Fenerbahçe bu sezon 4 – 2 – 3 – 1 ile 4 – 3- 3 varyasyonları arasında gidip gelen bir futbol oynadı. Özellikle ikinci yarıda 4-3-3 varyasyonunu daha fazla gördük. Burada takımın kilit noktası ileri uç ve orta blok.

En büyük sıkıntı da burada baş gösteriyor. Orta sahadan başlayalım.

Baroni 55 maç oynamış ama sadece 39 maçta ilk 11 başlayabilmiş. Toplam kullandığı süre 3663 dakika ve forvet arkasında oynayan, bir nevi 10 numara mevkisi için sadece 11 gol atabilmiş. Yetenekleri kısıtlı bir oyuncu. Orta sahanın göbeği için çok yumuşak, ilerisi için de ekstra katkısı çok az. Bu mevkide hakikaten yıldız bir oyuncu olması gerekirken Baroni’nin orada olması takımın kalitesini aşağı çekiyor.

Meireles, sadece 32 maç oynamış. Sezonun yarısında sahada yok. 32 maçta 2630 dakika görev almış. Buna karşın örneğin Melo 33 maç oynamış, 31 maçta ilk 11’de sahaya çıkmış ve 2629 dakika görev almış. Üstelik Melo bunu en çok maç yapan oyuncusu 41 maç olan bir takımda yapmış. Şunu söyleyebiliriz Meireles ne yazık ki sezonun yarısını boş geçirmiş. Üstelik de mevkisinde beklenilen katkıyı sağladığını, oynadığı maçlarda da çok üstün ve oyun değiştiren bir performans ortaya koyduğunu söylemek çok zor. Bu mevkide daha yırtıcı, daha agresif, daha güçlü bir oyuncunun olması daha iyi olurdu.

Göbek böyle olunca Fenerbahçe’nin iki yedeğine bakmak zorundayız. Biri henüz gelişim aşamasında olan Salih, diğeri de Selçuk. Bu iki oyuncunun da takıma katkıları “mütevazi.” Salih tüm yeteneklerine rağmen henüz fizik ve mental açıdan gelişme ihtiyacı içinde. Selçuk ise bir yedek olarak olmasında yarar olan ama takıma seviye atlatacak yetenekleri de bulunmayan bir oyuncu.

Forvet hattında Sow ve Kuyt’u çıkardıktan sonra geriye bir pozisyon kalıyor. Webo bu sezon ortasında alındı, verimli de oldu. 18 maç oynamış 17 kez ilk 11’de başlamış, 6 gol atmış. Buna karşın takım daha yüksek bir seviyeye çıkacaksa Webo’yu yedek bırakacak bir oyuncunun olmasında fayda var. (Bilmiyorum illa Sow kanada çekilecekse belki oraya Traore gibi gerçek bir target man alınabilir)

Bugün ise takımda Webo’yu yedek bırakacak adaylar Stoch ve Krasic. Stoch disiplinsiz bir oyuncu olmasının yanı sıra her nasıl oluyorsa yeteneklerini de geliştirmekte sıkıntı çeken bir oyuncu. Twente’deki Stoch’un üstüne bir şey eklemediği gibi geriye de gittiğini söyleyebiliriz. Bu sezon sadece 18 kez ilk 11’de başlamış ve 31 maçta forma bulmuş. Ancak süresi 1597 dakika. Yani Selçuk 2091 dakika süre alırken, Webo 1405 dakika süre alırken Stoch’un 62 maçlık sezonda bu kadar katkı sunması kabul edilebilir gibi değil.

Krasic ise izahtan vareste bir şekilde başarısız bir transfer hamlesi. Büyük bir futbolcuydu ve sanırım asla o seviyeye bir daha çıkamayacak.

Şimdi toplarsak, Fenerbahçe’nin omurgasını teşkil edecek ve takıma kademe atlatacak 9 yabancıdan sadece 2 tanesi (Sow, Kuyt) insanın içine sinecek kadar iyi gözüküyor. Kalan 7 tanesinden 2 tanesi (Meireles ve Yobo) standart bir katkı sunmuşlar. Webo ve Ziegler’in iyi birer yedek olduğunu kabul edersek, geriye kalan toplam 3 yabancının ya hiçbir katkı sunmadığını ya da Baroni olduğunu görüyoruz. 9 yabancıdan 5 tanesi bu seviyede olunca başarının gelmesi de pek mümkün değil.

Dolayısıyla Fenerbahçe esasında bu kadro çerçevesinde başarılı sonuçlar almıştır denebilir. Kadro yetersiz ve değişmesi gerekiyor. En azından 1 üst düzey yerli stoper, 1 yabancı stoper, bir yabancı orta saha göbek oyuncusu, bir yabancı yaratıcı ve teknik kapasitesi yüksek orta saha ile bir tane doğru düzgün kanat oyuncusu alınması takım için zaruret(veya Yobo elde tutularak Ömer Toprak, Serdar Taşçı kalitesinde bir oyuncu ile de toplam 4 hedef transfer ile bu dönem geçirilebilir) Bu transferler "acil" beklentiler. Bunun üstüne takımı daha da yukarıya taşıyacak oyuncular eklenirse daha da iyi olur.

Sonuç olarak, eldeki kapasiteyi arttırmak, takımın dönüşümü için çok kritik zaman unsurunu kazanmak, tekrar şampiyon olarak şampiyonluk sayısını eşitlemek, kurumsal dönüşümü gerçekleştirmek için gereken üst düzey kaynaklara sürekli olarak erişmek ve gereken kritik zaman kaynağına erişmek için başarılı olmak, başarılı olmak için de kadro kalitesini arttırmamız gerektiği gözüküyor.

Bazen arkadaşlara şaka ile karışık bu sene Serdar Taşçı, Ribery, Modric ve Diarra transferleri istediğimi söylerken de kast ettiğim bu. Takıma seviye atlatacak, onu yukarıya taşıyacak, farklı bir karakter koymasına neden olacak, güzel futbol izlettirebilecek ve nihayetinde takımın sürekli geriye düşmesine, gol atınca geriye çekilmesine, oyun içerisinde sıkışmasına saha içerisinde çözüm üretebilecek, topu ayağında tutarak verimli kullanabilen ve rakibin oyununu bozma becerisi gösteren bir oyuncu grubu olmadan hedeflere ulaşmak mümkün değil.

Bunun için de para harcanması gerekiyor. Burada da bir kere daha yönetime bakıyor ve bir umut ışığı bekliyoruz. Küçülerek büyümek diye bir şey yok zira, küçülerek ancak küçülünüyor. Belki bu kaynakları bulabilecek, bugün başlatılan işleri devam ettirerek ileriye götürecek, kulübe yeni bir ferahlama imkanı sağlayacak bir yönetim değişikliği de ileride gözükebilir. Bunun adının kim olmadığını herkes biliyor ama gönülden geçeni de kolay kolay söyleyemiyor.

Fenerbahçe böyle bir hikaye işte. Bazen önümüzü dilekler, temenniler ve belirsizlikler çiziyor.

Devamı ...

Sene Sonu Muhasebesi


Bir Fenerbahçeli için Galatasaray’ın şampiyonluğuna uyanmak kadar sinir bozucu çok az şey var herhalde şu hayatta. Maalesef tam da böyle meşum günleri idrak ediyoruz şu aralar. Bizim için lig bitti, uzun soluklu bir Avrupa macerasının da sonu geldi, çok kimsenin umurunda olmayan bir Türkiye kupası ve ondan sembolik olarak daha önemli bir Galatasaray maçıyla bu sezona noktayı koyacağız. Sezona kulübe ve takıma dair genel bir analiz yapmak için elimizde yeterince veri var yani. Önce Türkiye’de yaygınca yapılan ve söylediklerinizden ziyade sizi kim olduğunuzla kategorize eden bakış açısına yönelik bir okumayı boşa çıkarmak için bizim kulübü bu sene tam ortasından üçe bölen bir parçanın hiçbirinden olmadığımı ifade ederek başlayayım. Yani moda tabirle “ne Alex’ci ne Aziz’ci ne Aykut’çuyum”. Alex’i ve Aykut Kocaman’ı kulübün önemli figürleri olarak severim saygı duyarım, başkanı kişisel olarak sevdiğim söylenemez, 3 Temmuz öncesi hakkında yazdıklarım da pek olumlu şeyler değil zaten. Netice itibariyle kişileri sevme ya da sevmeme gibi tamamen kişisel, duygusal değerlendirmelerin rasyonel bir analiz yapmayı pek çok Fenerbahçeli için güçleştirdiğini düşünüyorum. Bunu da anlamsız, anlaşılmaz bulduğum sanılmasın, sonuçta taraftar dediğimiz insanın rasyonellikle bağı zaten çok da sağlıklı bir bağ değil ve tam da bu nedenle bir kulübe bu kadar bağlanabiliyoruz.

Önce taraftar, teknik direktör, ve yönetime yönelik ortak bir eleştiriyle başlayalım. Eleştiri derken aslında özeleştiri demeliyim zira bunun dozajını blog olarak bizim de kaçırdığımızı düşünüyorum. 3 Temmuz’la birlikte kulübün başına gelen onca haksızlık, adaletsizliğe karşı iki senedir ses çıkarıyoruz, bu davanın mağduru olduğumuzu haklı olarak beyan ettik ama bu mağduriyeti ifade etme hali gittikçe mağduriyetten hoşlanan, mağdur olmanın konformizmine kapılan ve mağduriyeti kimliğe çeviren bir hal yarattı tüm camiada. Bu son derece tehlikeli bir hal ve bir an önce herkesin bu patolojik durumdan kurtulması lazım. Mağduriyeti geçici bir hal, üstesinden ivedilikle gelinmesi gereken bir durum olarak görmeyip kaderine razı gelerek “ne yapalım işte bizimle uğraşıyorlar” noktasında teslimiyetçi bir ruh haliyle kabul etmek bu kulübe asla yakışmıyor. Mağduriyetini yüksek sesle ifade edip bunu gidermeye çalışmayı, biz zamanla mağduriyet üzerine bir kulüp kimliği inşa etmeye götürüyoruz ki bu kulübün genlerinde olmayan bir şey. Şunu taraftarın, hocanın ve bütün camianın tekrar hatırlaması lazım. Fenerbahçe’nin 3 Temmuz sonrası ayakta kalmasının gerekçesi kulübün çok mağdur olması değil çok güçlü olmasıydı. Ayrıca zamanında örgütlü bir güç olarak hareket edebilmeyi becermiş, bu operasyonun altından kalkabilmiş bir camianın kendi mağduriyetini fetişleştirmek yerine gücünü doğru kullanmayı bilmesi gerek.

Buradan gücü doğru kullanma derken bu işi sevk ve idare etmekle görevli yönetime dair meseleye geçelim. Fenerbahçe yönetiminin pek de parlak bir yıl geçirmediği kesin. Yönetime yapılan bütün eleştirelere yönelik iki argüman var: Birincisi muhalefette bulunan kişilerin karaktersizlikleri ve niyetlerini öne sürüp ehven-i şer olarak Fenerbahçe yönetimine laf etmemek; ikincisi ise süren Yargıtay süreci nedeniyle yönetimin elinin kolunun bağlı olduğunu beyan edip dolayısıyla yönetimin eylemsizliğini meşru ve doğal kabul etmek. İlk gerekçe bizi sinizme götürür, yani CHP ülkeyi daha kötü yönetecek diye AKP’yi eleştirmemek gibi bir durum normal olur bu eleştiriye göre. Şöyle de bir durum var. Mevcut yönetimi eleştirmek ya da mevcut yönetimin gitmesini istemek Fenerbahçe’yi ele geçirmek isteyenlerin eline koz vermek olarak algılanıyor. Bizim gibi herkesin birinin adamı olduğuna inanılan, her sözün, yazının, eylemin, birinin talimatıyla yazıldığı düşünülen bir iklimde bu akıl tutulması da gayet doğal aslında. İkinci gerekçeyle ilgili de şunu sorabiliriz. Bu Yargıtay süreci sessizliği ne zamana kadar devam edecek, yani biz Yargıtay süreci bitene kadar sportif konularda, ya da kulübün hakkının yüksek sesle savunulması gerektiği durumlarda hep sessiz mi kalacağız? Yargıtay dosyayı 5 sene sonra karara bağlasa ne yapalım konu Yargıtay’da konuşamıyoruz diye her şeyi 5 sene boyunca sineye mi çekeceğiz?



Kulübün haklarının yönetim tarafından doğru düzgün savunulmadığını düşünüyorum, zaten şu an ki mevcut yönetim kurulunun böyle bir kapasitesi olduğunu da düşünmüyorum. Normal sade bir taraftarın Galatasaray şöyle korunuyor böyle korunuyor diye feryat etmesini anlıyorum da Fenerbahçe’nin haklarını savunmak için oraya seçilmiş insanların bundan yakınıp hiçbir şey yapmamasını anlamıyorum. Kardeşim sen şikayet edip bir şey yapmayacaksan niye seçildin ?, Yargı süreci var o yüzden susuyoruz diyorsanız aynı soru yine baki, yargı sürecinin devam ettiğini bile bile konuşamayacağınız yönetim kuruluna niye girdiniz ? Başkan özelinde diğer temel eleştiri zaten kronik bir sorun ve anlaşılan bitmeyecek.

Bu blogda 3 Temmuz öncesi gerek benim gerek diğer arkadaşların temel olarak Aziz Yıldırım eleştirisinin gerekçesi kulübün kurumsallaşma ibaresi altında tam tersi bir şekilde gittikçe kişiselleştiğiydi. Aslında bunun doğru olduğunu, kulübün başkanın kişisel müdahalesi ve mesaisi olmadan idare edilemediğini de 3 Temmuz sonrası başkan hapse girince Fenerbahçe yönetiminin ne hale geldiğini görerek bizzat tecrübe etmiş olduk. Başkanın yönetim anlayışının tek adamlık tarzının özellikle hapisten çıktıktan sonra değişeceğine yönelik bir beklentim vardı, ayrıca kendisinin hapisteyken cesur ve ilkeli bir söylemi benimsemesi de geleceğe dair umut verici bir nişane olarak gözüküyordu. Ancak tahliye sonrası ne kurumsallaşma, ne yeni yönetim listesine aldığı kişilerin kalibresi, ne o felaket halkla ilişkiler düzeyi konusunda en ufak bir gelişme ve ilerleme oldu. Üstelik Alex krizini olabilecek en kötü şekilde yönetmeyi becerdi. Kulübün artık bir CEO’su var ama şubelerin profosyonelleşmesi diye bir şey hala söz konusu değil.

Fenerbahçe’nin 5 sene sonrasını planlayan ne bir futbol ne bir basketbolne bir voleybol aklı var. Başkan yine her yere kendisi yetişmeye çalışıyor. Kulübe 24 saatini veriyor o konuda kendisine haksızlık etmeyelim ama zaten mesele de bu. Bir başkan 24 saatini kulübe veriyorsa orda bir organizasyon problemi vardır, çünkü doğru bir planlamada kimse herhangi bir işe 24 saatini vermez. Bu fedakarlık cefakarlık örneği değil kötü yönetim örneğidir çünkü etrafınızda doğru düzgün bir kadro kuramadığınız anlamına gelir. Teknik direktörlerden bağımsız Fenerbahçe’nin bütün şubelerinde bir kurumsal bir akıl ve planlama eksikliği var.

Somut örnekler verelim 2008’de kulüp Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkıp tarihinin en başarılı sonucunu aldığında Sevilla deplasmanında ceza, sakatlık gibi nedenlerle Selçuk oynamak zorunda kalmıştı, 2013 de kulüp tarihinin gördüğü en iyi yerlerden birinde Benfica deplasmanına yine aynı gerekçelerle yine Selçuk’la çıktık.

Bunun adı şanssızlık değil plansızlık, sene başında uzun vadeli bir hesap yapamamak, uzun vadeli stratejik bir akıl geliştirememek. Yani son beş yıl iki kez kulüp tarihinin en iyi derecesini yapıp oralara gelince alternatifsizlikten başın sıkışıyorsa o zaman şanssızlıktan değil bir öngörü eksikliğinden söz etmek gerek. Bu mesele sadece futbolla alakalı değil. Erkek basketbol takımına neredeyse 3 sene 4 numara oynayabilen adam almadık (sonunda ala ala James Gist’i aldık gerçi ) kadın voleybolda Şampiyonlar Ligi’ni kazanırken bile en zayıf halkamız olan libero mevkiine yine 3 sene oyuncu alamadık. Erkek voleybolda takımla müthiş bir uyum yakalamış hocayı gönderip bir sene sonra geri getirdik, takımın kaptanını sezon boyunca kadro dışı bırakıp kamuoyuna tek bir açıklama yapmadık bu örnekler çoğaltılabilir.

Yani Fenerbahçe’nin kronik sorunlarını giderecek her branşta uzun vadeli plan yapıp altyapıyı ona göre organize edecek, transferleri ona göre yapacak bir stratejik aklı yok. Şubeyi yöneten yöneticiler başkan bir şeyi yap demeden yapmıyor, menajerler yine doğrudan başkanın ağzına bakıyor. Artık bu devirde yetki devretmeden işin ehline değil, kendine en çok kafa sallayana verildiği bir düzenle kulüp yönetilmez. Ne demek istediğimi daha kanlı canlı görmek isteyenler mesela bir Semih Özsoy ya da Violet Duca röpörtajı dinlesinler. Sorulan soru ne olursa olsun röpörtajın tamamında 22 kez “Sayın Başkanımız Aziz Yıldırım’ın desteğiyle” diye konuşmalarının giriş, gelişme ve sonuç kısmını tamamlayan yönetici kimliğinden kurumsal aklı geliştirecek bir adım beklemek biraz fazla iyimserlik olur.

Teknik direktörün ya da sporcuların kim olduğundan ziyade üst yapıdaki bu yönetim yapısı değişmeden ve bütün şubelerde uzun vadeli planlama yapacak işinin ehli kadrolar görev ve sorumlulukları net olarak belirlenmiş şekilde göreve gelmeden çok da fazla bir şey değişmez aslında. Aziz Yıldırım kulübe çağ atlattı, kimsenin yüzüne bakmadığı amatör şubeleri adam etti, ilgi gösterdi ama artık Fenerbahçe onun 24 saatinin yetmeyeceği bir seviyede, dolayısıyla her şeyi ben yaparım edasıyla doğru düzgün bir kurumsal yapı oluşturmadan böyle yönetmeye devam edemez. Ama başkanın tarzında en ufak bir değişiklik yok, böyle doğu tipi despotizmle bakalım nereye kadar gideceğiz.


Futbol takımı ve Aykut Kocaman’a dair değerlendirmeye gelince aynı şeyleri bu sene üç dört sefer yazdım onların biraz daha toparlanmışı dışında yeni bir şey söylemek zor. Fenerbahçe’nin şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırmasının binbir çeşit nedeni olabilir, Galatasaray lehine medya ve hakem olayları, zamanın ruhu falan bunlar bence de etkiliyor iki takım arasındaki yarışı ama meseleye Napolyon’a atfedilen bir anekdotla yaklaşmak lazım. “Savaşı neden kaybettiniz” sorusuna “mermimiz yok” yanıtından sonra “tamam tamam yeterli” diyen Napolyan’dan mülhem Fenerbahçe kadrosu Galatasaray kadrosundan daha kötü ve niteliksiz diyip diğer gerekçeleri talileştirmek mümkün.


Takımın Avrupa’da geldiği yer kadro kalitesinin üstünde bir yer ve bu seneki Avrupa başarısı eğer bu kadronun birkaç takviyeyle yeterli olduğu inancını beraberinde getirecekse bu seneyi mumla arayan bir seneyi önümüzdeki yıl yaşarız demektir. Aykut Kocaman’ın kafasındaki oyun mantalitesi Avrupa için elemeli ve dolayısıyla rakibe önlemin birinci öncelik olduğu maçlarda işe yarayabilir ama proaktif olmanın şart olduğu bizim ligde bu oyunla zirvede tutunulamaz. Hocanın kafasındaki oyun yapısı Türkiye Ligi’nin gerçekleriyle çok uyuşmuyor, bu kadar çok rakibe odaklanarak, Kadıköy’deki maçlara bile sürekli dengeli,sabırlı başlayıp tempo yapmayarak bu ligde başarılı olmak mümkün değil.

Pek çok kimse kadroda şu an Emre ve Meireles olduğu için unutuyor ama Galatasaray’ın Hamit-Melo-Selçuk’la başladığı bir lige biz Selçuk-Christian-Topal üçlüsüyle başladık. Sow dışında üst düzey forvetimiz yokken Galatasaray’ın 5 tane forveti var, Galatasaray’da hiç süre alamayan Elmander bize gelse direkt 11 oynar,yani sene başında rakipten bu kadar zayıf bir kadro kurup ondan sonra niye şampiyon olamadık diye ah vah etmek çok anlamsız. Aykut Kocaman’a benim yaptığım en büyük eleştiri saha içinde bunun yerine şu oynar mı, şunu niye oynattın dan ziyade geçen seneki felaket kadro planlamasıydı. Dolayısıyla bu sezon en çok eleştirilmesi gereken şey teknik direktör Aykut Kocaman’dan ziyade sportif direktör olan Aykut Kocaman diye düşünüyorum. Aykut Kocaman kendisinin belirttiği gibi ligi 28 puan alınan ilk yarıdaki teknik direktör performansıyla değil Temmuz-Ağustos’da sportif direktör olarak takımı planlama performansıyla kaybetti. Bu kadronun en az 7-8 oyuncuya ihtiyacı var, Ziegler, Yobo, Christian, Caner’in ilk 11 de ki yerlerine direkt oynayacak dört tane üst düzey oyuncu ve kadro alternatifinin artması içinde 3-4 tane takviyeye ihtiyaç var. Fenerbahçe’nin kadro kalitesi ve önümüzdeki yıl için veri alınacak şey 6 tane elemeli Avrupa maçı değil neredeyse 5 tane doğru düzgün oynadığımız maç sayamayacağımız Türkiye Ligi olmalı.

Bir de takımın Avrupa Ligi’ndeki aldığı sonuç sonrası herkesin tuhaf bir şekilde doğru diye düşündüğü yaygın bir yanlış kanaat var. Herkes Fenerbahçe iyi savunma takımı diye tutturmuş, ligde en kötü yanı savunması olarak gösterilen Galatasaray’dan üç gol fazla yemişiz, oynadığımız maçların yarısından fazlasında ilk golü yiyen biz olmuşuz, üstelik iyi sonuçlar aldığımız Avrupa liginde görece daha iyi savunma yaptığımız maçlarda bile rakibe maçı döndürebilecek şansları fazlasıyla vermişiz (Marsilya deplasmanı, Lazio deplasmanı, Apoel deplasmanı Benfica deplasmanı)kişisel hata yapmaya çok yatkın sakar bir defans kadromuz var.(Bursa, Beşiktaş Galatasaray maçlarında kendi kalemize gol atmışız)

Bütün bunları yan yana koyduktan sonra iyi bir savunma takımı mıyız diye yeniden bir düşünmek lazım. Ayrıca rakibi hücumda tehdit etmedikten sonra ne kadar iyi savunmanız olursa olsun bir yerden sonra zaten mesele gol yemekten ziyade golü ne zaman yiyeceğiniz meselesi oluyor. Savunma yaparken kronik olarak kontra yapamadığımız için zaten bizim savunma futbolu dediğimiz şey mahkumiyete dönüyor.

Hasılı kelam önümüzde pek iç açıcı bir manzara yok. Transfer hamlelerinin bir an önce yapılması gerek ama ben hiç öyle olacağını düşünmüyorum. Zaten Aykut Kocaman’ın kadroda öyle radikal bir değişim/dönüşüm yapacağını da zannetmiyorum. Bir kez daha söyleyeyim bu oyun mantalitesi değişmez ve kadro kalitesi radikal bir şekilde artırılmazsa önümüzdeki yıl Galatasaray dördüncü yıldızı takarken biz yine bütün camia olarak mağdurluğumuzun üçüncü sene-i devriyesinde ah vah çekeriz


Devamı ...

5 Nisan 2013

Aykut Kocaman


"çevrende herkes şaşırsa, bunu da senden bilse
sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana

düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden

döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek

herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin her dakkasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir."

Kipling, Adam Olmak. Çeviren: Bülent Ecevit.

İyi ki doğdun Aykut Kocaman..

Devamı ...

4 Mart 2013

Dumankara


"İsli sabahçı kahveleri, ekmekle soğan, nam için yaşayan hikâyelerin mahallesi. Kaledibi, Altındağ, Eskitepe. Kabadayı yevmiyesi. Azap ceketi, hayal hançerleri, yıkıldı yıkılacak ahşap evler, teneke çatılar, güvercin taklaları, afyonun ve tütünün saati. Şıngır mıngır sofralar, Allah'ın inayetine şükran. Yerdeki kel halılar, ahbapsız apartmanlar, siyahî gündüzler, şehirdeki tezek kokusu, eskiyip cızırdayan plaklar...

İsyanım sana Ankara. Işıklı ve gülümseyen Cömert Ali. Kürdün gazeli, Fidayda'sız duramayan Angaralı. Hüzün kalbimize çökmüş uzun bir cümle...Biz bu kavgayı kaybettik!

Dumankara, Hayat Bir Yangındı albümü, Ankara'yı 21 hikâyeyle anlatıyor, yeraltının dumanını tüttürüyor, sokağın kirini konuşuyor. Perdesi kısa gelmiş evi, kale arkasını, çıldırmasa görülmeyecek yoksulları, para kokan alemleri, 'Lan sen ne alçaksın dünyayı ' dönderiyor..."

dumankara.com

Devamı ...

George Best Superstar


George Best, L.A Aztecs de oynarken, Elton John'la bir antremanda.


Devamı ...

2 Mart 2013

Fatih Terim'in Cezası: Utanmazsan her şeyi yap!


Galatasaray - Orduspor maçında, devre arasında çıkan olaylar nedeniyle maçın hakemi Serkan Çınar Fatih Terim ile yardımcısı Hasan Şaş'ı tribüne gönderdi. Fatih Terim hemen yedek kulübesinin arkasına çıkarak buradan takıma müdahale etti. Aynı şekilde tribüne gönderildikten sonra cep telefonu ile takıma talimat verdiği ortaya çıkan Yılmaz Vural'a 5 maç ceza veren PFDK, hakaret, tehdit ve Futbol Disiplin Talimatı'na aykırılıktan kendisine sevk edilen Fatih Terim'e olabilecek en alt sınırdan 3 maç ceza verdi.

PFDK kararında aynen şöyle diyor:

"GALATASARAY A.Ş. teknik sorumlusu FATİH TERİM'in, müsabaka hakemine yönelik sportmenliğe aykırı hareketi, ihraç sonrası ve müsabaka esnasındaki sportmenliğe aykırı hareketleri ve ihraç sonrası müsabaka hakemine yönelik sportmenliğe aykırı hareketi nedeniyle takdiren 3 RESMİ MÜSABAKADA SOYUNMA ODASINA VE YEDEK KULÜBESİNE GİRİŞ YASAĞI ve 30.000.-TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına."

Yani Fatih Terim'in 3 eylemi, 3 hukuka aykırı hareket ayrı ayrı Futbol Disiplin Talimatı'nın 36.maddesinde ifadesini bulan sportmenliğe aykırı hareket olarak değerlendirildi. FDT 36. madde aynen şunu söylüyor

"Diğer kişilere bir ila üç müsabakada soyunma odasına ve yedek kulübesine giriş yasağı veya on beş ila otuz gün arasında hak mahrumiyeti cezası verilir"

Şimdi demek ki PFDK ne yaptı?

Fatih Terim'in 3 hukuka aykırı hareketinin 3'ünü de "sportmenliğe aykırı hareket" olarak değerlendirdi ve her birine ayrı ayrı 1 maç, toplamda 3 maç ceza verdi.


Peki PFDK ne yapmalıydı?

Fatih Terim'e ilişkin hakem raporuna ve diğer delillere hakim değiliz. Hakaret veya tehdit edip etmediğini kesin olarak bilmiyoruz. En azından hakemin kendisinin "hakaret" edildiğini ve "tehdit"e uğradığını ifade ettiğini biliyoruz.

Ancak bir şeyi daha biliyoruz, tribüne gönderme kararı doğal olarak bir idari tedbirdir.

Futbol Disiplin Talimatı'nın 83. maddesine göre İdari tedbirler

"Görevlilerin, müsabaka öncesinde, esnasında, devre arasında ve müsabakanın tamamlanmasını takip eden 15 dakika içerisinde soyunma odalarında, koridorlarında, saha içinde ve yedek kulübesinde bulunmalarını, futbolcularına talimat vermelerini ve yedek kulübesiyle doğrudan veya dolaylı bir şekilde iletişim kurmalarını" engeller.

Futbol Disiplin Talimatı'nın 51. maddesine göreyse

"Cezaların infaz rejimine ve idari tedbir kararlarına uymayanlar veya bu nitelikteki ihlallere herhangi bir şekilde iştirak eden

(a) Futbolculara dört ila on iki müsabakadan men cezası,

(b) Kulüp yöneticilerine altmış gün ila yüz seksen gün hak mahrumiyeti cezası ve Süper Lig kulübü yöneticileri için 50.000.-TL’den 100.000.-TL’ye kadar, 1. Lig kulübü yöneticileri için 25.000.-TL’den 50.000.-TL’ye kadar, 2. Lig kulübü yöneticileri için 12.500.-TL’den 25.000.-TL’ye kadar, 3. Lig kulübü yöneticileri için 7.500.-TL’den 15.000.-TL’ye kadar para cezası,

(c) Diğer kişilere ise dört ila on iki müsabakada soyunma odasına ve yedek kulübesine giriş yasağı veya otuz günden doksan güne kadar hak mahrumiyeti cezası ve Süper Lig için 25.000.-TL’den 50.000.-TL’ye kadar, 1. Lig için 15.000.-TL’den 30.000.-TL’ye kadar, 2. Lig için 10.000.-TL’den 20.000.-TL’ye kadar, 3. Lig için 5.000.-TL’den 10.000.-TL’ye kadar para cezası verilir."

Şimdi toplayalım, sadece asgari rakamlardan gidersek ve PFDK gibi Fatih Terim'in "hakaret, tehdit" suçlarını işlemediğini kabul edersek bir hukuki değerlendirme yapalım.

3 Sportmenliğe aykırı hareket, her biri için alt sınırdan 1 maç ceza = 3 maç ceza

51. madde gereği idari tedbir kararına uymamak = alt sınırdan 4 maç ceza

Toplam asgari 7 maç ceza.


Fatih Terim'in alması gereken asgari ceza bu.

Peki ne oldu?

Önce Ünal Aysal Yıldırım Demirören ile cezaların açıklanmasından 2 gün önce Sunset restaurant'ta bir yemek yedi. İkili yemekte cezaların konuşulmadığını beyan ettiler.

Daha sonra Galatasaray'lı yöneticiler, "Fenerbahçe'lilerin Galatasaray'a ceza vermek için sosyal ve basılı medya yoluyla bir spekülasyon yaptığını, Fatih Terim'in cezasının yüksek geleceği beklentisi yaratıldığını, bu yolla düşük bir ceza geldiğinde Galatasaray'ın kayırılıyor intibağı yaratılmak istendiğini" söylediler.

Yetmedi, Galatasaray Spor Kulübü bir açıklama yaparak şunu ifade etti, aynen alıntılıyorum, hakikaten ibret alınacak bir açıklama:

"Habertürk Gazetesi'nde, gazetecilik mesleğini “her şeyi bilmek” olarak algılayan ama bilgi birikimleri “yüzeysel” ve “kulaktan dolma” olmayı geçmeyen kişiler tarafından Orduspor maçında Sayın Fatih Terim saha dışına davet edildikten sonra, hemen, arkasına giderek kendisine destek vermeye çalışan kulübümüzün hukukçu Yönetim Kurulu üyesi Sedat Doğan’ı hedef alan “Fatih hocayı uyarsaydın da taktik verip ceza yemeseydi” mealinde suçlamalar ortaya atılmaktadır.

Gerek Futbol Oyun Kuralları, gerek UEFA ve gerek TFF kuralları aşağıdaki hükümleri içermektedir. Şöyle ki;

1- Hakem, idari tedbir kararı almaya yetkili makamlar arasında değildir.

2- İhraç edilen oyuncular, yedekler ve oyundan alınan oyuncular açısından bir maç otomatik cezaya (FDT m.95) dayalı olarak, idari tedbir Talimattan doğar.

3- FDT m. 95 sadece futbolcuların durumunu düzenleyip, teknik adamlar için otomatik ceza öngörmediği, oyun kuralları karşısında da göremeyeceği için, teknik adamlar için otomatik idari tedbirden de bahsedilemez.

Bir diğer deyişle ve halk diliyle anlaşılması açısından bilinmesi gerekir ki; Teknik adamın hakem tarafından saha dışına davet edilmesi, bir hak mahrumiyeti cezası olmayıp FDT nın 99. Maddesi kapsamında değildir. Teknik adamın saha ile iletişim kurmasına engel bir durum yoktur!

Mevzuatın uygulanması durumunda sayın Fatih Terim'in saha ile iletişim kurması sebebiyle bir ceza alması mümkün değildir.

Sayın Sedat Doğan, ilgili maç esnasında sayın Fatih Terim’in yanına gitmiş ve hukuki durumda bir sıkıntı olmadığı istişare edilmiştir. Kamuoyuna ve bilmeyenlere duyurulur.

Saygılarımızla."

Yani ne diyor Galatasaray?

1- Tribüne gönderme kararı bir idari tedbir kararı değildir.
2- İdari tedbir kararı olmadığı için tribüne gönderilen Teknik Direktör takımına talimat verebilir.
3- Her şeyi çok iyi bilen ve mükemmel bir bilgiye sahip olan Galatasaray'ın parlak yöneticisi Sedat Doğan da bu akılları Fatih Terim ile paylaşmıştır. Fatih Terim de bu sebeple takımına talimat vermiştir.

Tabi bu olabilecek en absürd yorum. Hukuka takla attırmak nedir deseniz örnek olur, afiş gibi dolaşır.

Çünkü hakemin tribüne gönderme yani ihraç kararı aynı kırmızı kart kararı gibidir. Bu kararın verilmesiyle birlikte idari tedbir talimat nedeniyle kendiliğinden doğar. İdari tedbirin neyi kapsadığına yukarıda yer verdik, uyulmaması halindeki ceza da yine yukarıda yer alıyor.

Sonuçta Tahkim Kurulu dün açıkladığı kararda ne dedi?

"PFDK'ca; teknik sorumlu Fatih Terim'in, hakemin ihraç kararından sonra, müsabaka esnasında ve müsabakadan sonra, yedek kulübesiyle doğrudan veya dolaylı bir şekilde iletişim kurması şeklindeki eylemi, tedbire uyulmamak olarak değil "sportmenliğe aykırı hareket" olarak yorumlanıp ceza tayini yoluna gidilmişse de; FDT'nin 83.,85.,95/4. ve ilgili hükümleri ile UEFA ve FIFA mevzuatı karşısında, oyun disiplinini bozması veya cezai nitelikte bir fiil gerçekleşmesi nedeniyle müsabakadan ihraç edilen kişiler yönünden İDARİ TEDBİRİN, İHRAÇ KARARININ VERİLDİĞİ ANDA BAŞLADIĞI HUSUSUNDA TEREDDÜT YOKTUR. Burada bahsi geçen idari tedbir esasında, müsabaka hakeminin ihraç kararına bağlanmış sonuçlardan biridir. Dolayısıyla, ihraç halinde ayrıca ve yeniden idari tedbir kararı verilmesine muhtaç bir durum yoktur. Böylece idari tedbirin ihraç kararına bağlanmış bir sonuç olması karşısında hakemin (müsabaka görevlisinin) de, idari tedbir kararı veren bir makam olarak algılanmaması gerekir. Hakem sadece ihraç kararını verir; idari tedbir ise kendiliğinden ve ihraç kararına bağlı olarak talimat hükmü gereğince yürürlüğe girer.

Diğer yandan, ilgili teknik sorumlunun ihraç anından sonraki bir tarihte idari tedbirli olarak Disiplin Kurulu'na sevk edilmesinin de önemi yoktur. Disiplin müfettişlerinin, FDT'nin 84/I. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak uyguladıkları idari tedbir, kendi takdirlerinde olan bir tedbir olup sevklerinde belirtilen idari tedbir tarihi de kendi verdikleri idari tedbir kararının tarihidir. Esasında, idari tedbir kendiliğinden başladığından, disiplin müfettişlerince yeniden ve tekrar tedbir kararı verilmesi de gerekmemektedir. Ancak buna rağmen, mevzuattan doğan ve ihraç nedeniyle kendiliğinden yürürlüğe giren bir idari tedbirin başlangıç zamanının, disiplin müfettişleri tasarrufu ile ileri bir tarihe (sevk kararında geçen tedbiri tarihe) ertelenmesi de mümkün değildir.

Ayrıntısı gerekçeli kararda belirtileceği üzere tüm bu açıklamalar ışığında eylemin FDT'nin 51. maddesinde düzenlenen "cezaya ve tedbire uyulmaması" olarak nitelendirilip buna göre karar verilmesi gerektiği halde PFDK'ca eylemin "sportmenliğe aykırı hareket" olarak kabul edilmesi yerinde görülmemiş, ancak aleyhe itiraz olmaması ve cezanın re'sen aleyhe bozulamaması nedeniyle PFDK'ca teknik sorumlu Fatih Terim'e verilen 1 resmi müsabakada soyunma odasına ve yedek kulübesine giriş yasağı ve 10.000.-TL para cezasının onanmasına oybirliği ile"

Yani ne diyor Tahkim Kurulu?

1- ihraç kararı ile birlikte idari tedbir kararı kendiliğinden doğar.
2- Fatih Terim'in hareketi açıkça idari tedbir kararına aykırılıktır ve 51. madde çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.
3- Ancak PFDK bunu "sportmenliğe aykırı hareket olarak" değerlendirmiştir.
4- Yani PFDK asgari cezası 4 maç olan bir suçu asgari cezası 1 maç olan bir suçla değiştirip, bir de asgari sınırdan ceza vermiştir.
5- Yani PFDK asgari 7 maç ceza vermesi gereken bir olayda sadece 3 maç ceza vermiştir.
6- Ancak bu hukuka aykırıdır.
7- Yani şayet başka bir teknik direktör, ihraç kararı aldıktan sonra tribüne gidip de takıma talimat verirse 51. maddeye aykırılıktan asgari 4 maç ceza alacak.
8- Yani PFDK'nın bu uygulaması 1 kereliğe mahsus ve sadece Fatih Terim'e özel!
9- Bütün bu usulsüzliklere rağmen de TFF karara itiraz etmediği için tahkim kurulu cezayı onaylamak zorunda.

Şimdi utanmaları yok mu?

Belli ki yok.

Yahu gazeteler bir araştırma yaptılar, mevcut uygulamalar çerçevesinde çıkabilecek muhtemel cezayı yazdılar.

Şimdi karşımızda büyük bir manipülasyon heyeti, bu cezayı "Fenerbahçeli medyanın" yazdırdığını, yüksek bir beklenti yaratıldığını, sosyal medya manipülasyonu nedeniyle Fatih Terim'e haksız bir ceza verdiğini ve mağdur olduklarını alenen iddia ettiler. Yüzleri kızarır mı? Kızarmaz, kızarmayacak.

Daha iddianame bile yazılmadan, henüz soruşturma safhasında, insanlar savunma hakkını kullanamadan ceza verilmesini talep ettiler. Yüzleri kızardı mı? Kızarmadı.

Sadece medyaya çıkan bir takım bulgular ve emniyet açıklaması üzerine Fenerbahçe'nin küme düşürülmesini istediler. Yüzleri kızardı mı? Kızarmadı.

Ağustos ayında Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkının UEFA tarafından alındığını söylediler. TFF başkanı "beni İlhan Helvacı ile Lütfi Arıboğan kandırdı" diye istifa etti. UEFA bu kararı UEFA'nın değil TFF'nin aldığını söyledi. Yüzleri kızardı mı? Kızarmadı.

6222 sayılı kanun ile ilgili değişiklik gündeme geldiği zaman bunun Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası olduğunu söylediler. Yasa çıktı, bir tek Aziz Yıldırım ve Fenerbahçeliler tahliye edilmedi. Yüzleri kızardı mı? Kızarmadı.

6222 sayılı kanun anlamında hiçbir ciddi delili, finans transferi veya başka bir maddi delili olmayan, 3 kişilik bir örgütün ekonomik çıkar amacıyla tehdit, cebir, şiddet suçu işlediğini iddia ettiler. Yüzleri kızardı mı? Kızarmadı.

TFF Etik Kurulu'nun daha savunma bile almadan verdiği ilk rapora inandılar, savunmalar alındıktan sonra Fenerbahçe'nin hiçbir maçta şike yapmadığı ortaya çıktı, yüzleri kızardı mı? Gene kızarmadı.

Türkiye'nin 8 yıl Avrupa Kupalarından men edileceğini söylediler. Fenerbahçe önce Şampiyonlar Ligi'ne sonra UEFA Avrupa Ligi'ne katıldı, hala da burada mücadele ediyor. Hiçbir ceza da gelmedi. Yüzleri kızardı mı? Hayır gene kızarmadı.

Biz bütün bunları söyledik. Biz bütün bunları hukuki delilleriyle, talimatlara, kanunlara referans vererek söyledik. Burada kendimize pusula olarak doğruları, hakkı, hukuku seçtik. Bizlere hakaret ettiler. Sınırsız, kontrolsüz bir nefretle üstümüze saldırdılar. Ne oldu? Hep biz haklı çıktık. Hep bunları yapan, Rasim Ozan Kütahyalı ruhlu, fanatik, troller haksız çıktı.

İş o raddeye geldi ki, bu manipülatörler esasında alenen kayrıldıkları, alenen kurtarıldıklar, alenen torpillendikleri bir karara bile "bu ceza çok fazla" diyecek kadar yüzsüzlük bataklığına saptılar.

İş o raddeye geldi ki, kendi SPK usulsüzlüklerine karşı Lugano'nun satış bedelini dillerine doladılar. Adama demezler mi, be kardeşim 2,5 ay önce Lugano'nun değeri 6 milyondu ama şike iddiasıyla takımın yöneticileri tutuklandı, finans olanaklar kısıtlandı, şirketin borsadaki hisseleri rekor düşüş yaşadı, takım yeni finans olanakları bulmak için acil likit beklentisi ile daha ucuz bir fiyata bu oyuncuyu satmak zorunda kaldı. Bu aynı bir arabası olan şahsın, iflas istemiyle icra takibi başlayınca arabasını hızla elden çıkartmak için normal fiyatından ucuza satması gibidir. Sen ise "iflas halindeyim" diye ağlıyorsun ama banka kredisiyle kendine ferrari alıp hava atıyorsun, bu ikisi bir mi? Şimdi biri böyle dediği zaman ne diyecekler?

İnsanın bir onuru, hakikate karşı bir saygısı olmalı. Her yalanı söylediler, insanlara paralı asker de dediler, yalancı da dediler. Her dedikleri bir kaç gün sonra, öyle veya böyle yalan çıktı, bir kere bile özür dilediklerini, yüzlerinin kızardığını görmedik.

Ahlak pusulasını kaybetmiş, kendi faydasından başka bir şeyi düşünmeyen, başarıya ulaşmak için her yolu, her eylemi mübah gören, her şeyi söyleyebilen, her zaman mağdur olduğuna inanan, her şeyi talep eden bir yeni insan tipiyle karşı karşıyayız.

Manipülasyonun da bir sonu var. Bu kadar yalan söyleyip, bu kadar utanmazlık manipülasyonla ilgili değil insan kalitesi ile ilgili.

Ahmet Altan zamanında Başbakan'a bir hadis hatırlatmıştı, "utanmazsan dilediğini yap!"

Kendisine bunu yakıştıran böyle devam etsin, şükür biz bu yollarda asla durmadık.
Devamı ...

28 Şubat 2013

Kaos Teorisi



3 Temmuz
1 Yıl hapis
Son dakika kaçan 3 şampiyonluk
12 Mayıs katliam girişimi
CL Ligi men
45 Milyon Euro
CEV Wild Card iptali
CAS davasını geri çekme
Yargıtay Kılıcı

Alex'in gönderilme şekli
Doğru mu Samet?
Anons olayı
Aykut Kocaman'ın istifası
Aykut Kocaan'ın geri dönmesi
Tribün grupları ile yönetim kavgası
Tribün gruplarının kendi arasında kavgası
İstifacılar
Diktatörler, Ağabeyler, Reisler
Sözde muhalefetin tezgahları
SPK, Borsa Vurgunu
Caner, LAN
Meireles tükürük
UEFA 1 maç seyircisiz
UEFA 1 maç seyircisiz daha
UEFA 2 yıl gözaltı, tekrarında 1 yıl men
.......
.......
.......

Düşman Medya
Düşman PFDK
Düşman TAHKİM
Düşman TFF
Düşman Hakemler
Düşman Rakipler
Düşman İrlandalılar
Düşman Coritibalılar
Düşman Locacılar, twittercılar, blogcular
Düşman Ultraslar, tribüncüler
Düşman Muhalifler
Düşman Platini
Düşman UEFA
Düşman Futbolcular
Düşman Hoca
Düşman Yöneticiler
Düşman Başkan
Düşman Divan Kurulu
........
........

Hocam hazır dünya savaşı çıkmışken, bari 4-4-2'ye dönelim...


Not:
Kaos Teorisi;

  1. Düzen düzensizliği yaratır.
  2. Düzenin anlayamadığımız hali (kaos) varsa ki -illa ki olmalıdır- bundan dolayı düzensiz diyemeyiz. Yani düzenin dışına çıkmak imkansızdır.
  3. Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır.
  4. Düzen düzensizlikten doğar.
  5. Yeni düzende uzlaşma ve bağlılık değişimin ardından çok kısa süreli olarak kendini gösterir.
  6. Ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir.


Devamı ...

Teknik iflastan şatafata - Ünal Aysal nasıl şapkadan tavşan çıkarttı?


Başlangıç: Mali Genel Kurul'dan Aysal Çıkartmak

27 Mart 2011 tarihinde Süper Lig'in 26. haftası oynanmış, Galatasaray sadece 33 puan toplayabilmiş, ligde 11. sırada bulunuyordu. 26 haftada 10 galibiyet, 3 beraberlik ve 13 mağlubiyet alan kulüp 29 gol atarken 34 gol yemişti. Başta liseliler olmak üzere bütün kulüp ayaktaydı.

27 Mart tarihli Mali Genel Kurul'a Galatasaray bu şartlarda gitti. Kongre daha önce eşi benzeri görülmemiş bir takım uygulamalara sahne oldu. İbra oylamasının kapalı yapılması için verilen önerge Divan Başkanlığı yapan Türker Aslan'ın ilginç bir uygulamasına sahne oldu. Red oyu verenler salonda kalırken, karşı olanlar salondan çıkartıldı. Salonda kalanların oyları sayıldıktan sonra bu sefer gruplar yer değiştirildi, tekrar sayım yapıldı ve nihayetinde 674 kabul oyuna karşı 871 red oyu sayıldı. Türker Aslan bu uygulamayı mali ve idari ibra oylamalarında da denemek istedi ama itirazlar karşısında bu uygulamadan vazgeçildi.

Adnan Polat'ın itirazları bastırıldı

Sonuçta Adnan Polat mali yönden ibra edildi fakat idari yönden yapılan ibra oylaması sırasında Genel Kurul Divanı yönetimin idari yönden ibra edilmediğini ilan etti. Sayı o kadar mıydı, net çoğunluk var mıydı kimse bilmiyordu. Üstelik böyle bir uygulama da o tarihe kadar görülmüş şey değildi. Mali ve idari ibra hiç ayrı ayrı yapılmamıştı. Adnan Polat itiraz etti ama ne fayda? Bazı üyeler "istifa istifa" diye tempo tutmaya başlamış, yapılan itirazlar da bu baskı altında karşılık bulmamıştı. Türker Aslan başkanlığındaki divan Adnan Polat'ın itirazlarını reddetti.

Mali Genel Kurul'daki bu karar Galatasaray Tüzüğü'nün 87,22. maddesi ile Adnan Polat yönetiminin bittiğini de ilan ediyordu. Tüzüğe göre Adnan Polat yönetimi "Genel Kurulca mali ve/veya yönetsel yönden aklanmama durumunda, en geç 30 (otuz) gün içinde Olağanüstü Seçim Genel Kurulunu toplantıya çağırmak" zorundaydı. Üstelik yine tüzüğe göre mevcut yönetimden kimse seçime giremiyordu. Hürriyet bu olayı manşetten şöyle duyurdu: "Kongre İhtilali"

Kanunda idari ibra diye bir yöntem yok

Oysa ortada çok büyük bir yanlışlık vardı. Kanuna göre "idari ibra" diye bir yol bulunmuyordu. Mali ve idari ibra oylamasının birlikte yapılması gerekirdi. Peki Galatasaray bunu bile bile neden yapmadı? Çünkü Galatasaray Yönetimi mali açıdan ibra edilmemesi halinde haklarında davalar açılacak, kulüp ve yöneticiler büyük bir hukuki sorunla karşılaşacaktı. Şapkadan tavşan çıkartma metodu işte bu yüzden bulundu. Hem mali açıdan hukuki sorumluluk yaratılmayacak hem de "idari açıdan" ibra etmeme kararı ile Adnan Polat yönetiminin fişi çekilecekti.

Atı alan Üsküdar'ı geçti

Adnan Polat kendisine karşı kurulan bu oyunu görerek konuyu yargıya taşıdı. 2 yıl süren hukuk süreci sonunda 23 Şubat 2013 tarihinde Yargıtay "idari yönden ibra" diye bir hukuk yolunun olmadığını karara bağladı. 27 Mart 2011 tarihli Genel Kurul'un kararı geçersizdi. Adnan Polat ibra edildi.[2] Divan Kurulu'na yaptığı itirazlar hem "etik" hem "hukuki"ydi ama bu arada atı alan Üsküdar'ı çoktan geçti. 2011 yılında Galatasaray olağanüstü seçimli genel kurula gitti. Yapılan seçim sonucunda Ünal Aysal kullanılan 3968 oyun 2998'ini alarak başkan seçildi. İlk konuşmasında şöyle diyordu: "Tek vaadim var. Başarı, başarı, başarı.." [3]

Gayri hukuki bir yöntem sonucunda düşürülen Adnan Polat yönetiminin arkasından zorunlu olarak gidilen Olağanüstü Seçimli Genel Kurul'da seçilen Ünal Aysal, "şapkadan çıkan ilk tavşan" oldu.

Bugün hala şu soru cevap bekliyor. Yargıtay'ın kararı ortada. Buna göre Adnan Polat "ibra" edildi. Demek ki Galatasaray Tüzüğü'nün 87,22'inci maddesi gereği gidilen olağanüstü genel kurul da geçersiz. Dolayısıyla Ünal Aysal'ın seçildiği genel kurulun da bir hukuki dayanağı yok. Adnan Polat böyle bir dava açarsa ve meşru haklarını geri isterse ne olacak?

Cevabı vereyim, Adnan Polat böyle bir dava açmayacak, çünkü şapkadan çıkan tavşanlar artık onun taşıyamayacağı kadar fazla.

İkinci Bölüm: 3 Temmuz ve "yeni imkanlar"

Ünal Aysal Başkanlığa geldiği günki şartları bir açıklamasında şöyle tarif ediyordu:

"“Göreve geldiğimizde, kulüp hasta yatağında ölmüştü. Mali açıdan eksi 245 milyon TL’deydik. Hisse sahiplerinden bir tanesi müracaat etmiş olsaydı, şirket iflas ederdi. 16 milyon dolar da aylık giderimiz vardı. Gelir yoktu ve eski yönetim de gelirleri 2014 yılına kadar kullanmıştı. Kulübün 327 milyon dolarlık borcu vardı." [4]

Yani kulüp teknik iflas halindeydi.

Üstelik devletin yaptığı büyük bir hamiyete rağmen! Neydi bu hamiyet?

31 Aralık 2010 tarihinde kulüp KAP'a yaptığı açıklama kulübün karşılaştığı en büyük mali cezayı kamuoyuna duyuruyordu:

"Eylül 2010 tarihinde şirketimiz ile birleşmesi tescil edilen Galatasaray Spor ve Futbol İşletmeciliği Ticaret A.Ş.'ye tebliğ edilen raporlara dayanılarak; 2005-2009 hesap dönemleri için 29,30 milyon lira vergi aslı ve 43,95 milyon lira vergi ziyaı cezası talep edilmiştir. Söz konusu vergi inceleme raporları ile talep edilen vergi ve cezalara ilişkin olarak şirketimizce uzlaşma başvurusunda bulunulmuş olup, bu konudaki yasal prosedür devam etmektedir." [5]

Galatasaray vergi cezasını hemen ödemedi. Yasal prosedürlerin olgunlaşmasını ve vergi affının çıkmasını bekledi yakın zamanda da bu "af" kanunu hayata geçti.

Şubat 2011 tarihinde Galatasaray Sportif Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş vergi konusunda Maliye Bakanlığı ile uzlaşma sağladığını duyurdu. G.Saray'ın açıklamasında uzlaşma sonucunda ödenecek vergi tutarının 2,93 milyon lira olarak belirlendiği, vergi ziyaı cezasının ise kaldırıldığı bildirildi. [6]

47 milyon dolarlık vergi affı

Böylelikle Galatasaray ödemesi gereken 73 milyon 250 bin TL (o dönemin kuruyla 48,8 milyon dolar)[7] tutarındaki borç yerine sadece 1 milyon 955 bin dolar tutarında bir para ödeyerek yaklaşık 47 milyon dolar kara geçti. Bu paranın bugünkü karşılığı 84 milyon 600 bin TL.

Yani 2011 yılı şubat ayında devlet hiç yoktan Galatasaray'ın kasasına 47 milyon dolar koymakla kalmadı, aynı zamanda bu zamana kadar vergisini ödeyen ve vergi borcu olmayanlara göre benzersiz bir avantaj sağladı. Bu tarihe kadar futbolcu transferi yapmak, takıma daha yüksek ücret vermek veya gelir arttırıcı yatırımlar yapmak yerine vergi ödeyenler, hem bu kaynaklardan oldular hem de Galatasaray'ın cebine giren 47 milyon dolar tutarında bir haksız rekabete maruz kaldılar.

Borç okyanusunda bir damla su: 47 milyon dolar

Ancak bu kadarı Galatasaray için yeterli değildi. Ortada Ünal Aysal'ın ifade ettiği gibi, gelirleri olmayan, bütün gelirleri 2014 yılına kadar kullanılmış ve aylık gideri 16 milyon dolar olan bir kulüp vardı. 327 milyon dolar borç da cabası. 47 milyon dolar bu borç okyanusunda bir damla sudan ibaretti.

Galatasaray'ın imdadına 3 Temmuz süreci yetişti.

3 Temmuz 2011 tarihinde başlayan gözaltılar ile Türk futbolu ekonomik açıdan bir deprem yaşadı. Bütün kulüplerin hisse senetleri düşüş eğilimi içerisine girdiler.

Rakipler can derdinde

Ancak konunun önemli tarafı şuydu, Galatasaray'ın rakipleri bu soruşturmanın da öznesiydi. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın yöneticileri önce gözaltına alınıp tutuklanırken, mali kaynakları da belirsizlik ortamı nedeniyle bir dar boğaza girdi.

3 Temmuz - 10 Temmuz arasında medyaya bu kulüplerle ilgili onlarca haber servis edildi. Soruşturmanın ilk safhasında Fenerbahçe yalnız kalsa da 10 Temmuz tarihinden itibaren Beşiktaş için de şike yaptığı iddiasına ilişkin bir çok "bulgu" kamuoyuna sızdırıldı.

Kulüplerin yöneticileri tutuklanmış, finansal operasyonlarına sekte vurulmuş, transfer yapabilme kapasiteleri düşmüştü.

Ancak daha önemlisi, bu süreçte "suçlu" olarak kamuoyunun önüne atılan bu kulüpler hukuksal, finansal ve ahlaki bir lince uğrarken ve can derdindeyken, Galatasaray da bu operasyonu yürüten güçlerin hoşuna gidebilecek bir manevra yaparak, tutumunu operasyondan yana olarak yenidem konumlandırdı.

Siyasi manevralar yeni alanlar

Henüz 10 Temmuz gibi bir tarihte, yani henüz daha iddianame bile yazılmamışken, şüpheliler dahi soruşturma dosyasını göremezken, henüz savunma yapma hakları bile yokken Galatasaray Türkiye Futbol Federasyon'undan Fenerbahçe'yi küme düşürmesini talep etti. Bu ateş üfleyerek sönmez diye başlayan bildirge sonunda Galatasaray bulguların çok ciddi olduğunu ifade ediyor, savunma hakkını filan da hiç umursamadan TFF'nin "bu olayın üstünü kapatmadan" gereken cezaların verilmesini istiyordu.

Böylelikle Galatasaray operasyonu yürüten güçler açısından da benzersiz bir tavır almış oluyordu. Futbol dünyasının içerisinde olup, kendi etki alanındaki milyonlarca taraftarının rekabet güdüsüne hitap eden bu manevra ile operasyonu yürüten güçlerin çok ihtiyaç duydukları kamuoyu desteğinin oluşmasını sağlıyordu.

Bunu bir çok kez yazdık, bir kez daha yazalım, operasyonun mantığı aynı diğer davalardaki gibi basit bir hamle üzerinden yürüyordu. Operasyonun başladığı günden itibaren medya eliyle yüksek frekanslı bir iletişim ve algı yönetimi kampanyası kurmak, bu algı yönetimi ile karar verici otoriteleri baskı altına alırken kamuoyu desteği yaratmak, ortaya çıkabilecek "insani, hukuki, siyasi veya tarafgirlik" dürtüsünden kaynaklanabilecek her türlü çıkışa karşı alternatif kamplar oluşturarak kamuoyunu operasyon konusunda en azından "nötr" bir hale getirmek. Operasyonun bu ilk kanadının 3 - 10 Temmuz aralığında uygulandığını yine de beklenen desteğin gelmediğini, özellikle 10 Temmuz 2011 tarihli Fenerbahçe yürüyüşünden sonra ortaya çıkan mobilizasyonun ve "Fenerbahçe davası" algısının da operasyonu yürüten güçler tarafından "tehlikeli" bulunduğunu biliyoruz. Hiç değilse davayı yürüten savcı Mehmet Berk, iki şeyi bize söyledi:

1- Bu davanın da diğer davalar gibi bir kaç gün içerisinde unutulacağını düşünüyordu [8]
2- Operasyonun ilk haftasında (3 Temmuz - 10 Temmuz aralığında) medyaya sızan "haberlerin yüzde 90'ı yalandı." [9]

Yine de Galatasaray operasyonun bütününde bir çok açıklama, bildirge yayınlayarak TFF'den "ağır ve kati" bir ceza istediğini bildirdi.

Galatasaray operasyona kamuoyu desteği yarattı

Galatasaraylı yazarların ve vatandaşların söyledikleri kulübü bağlamayacaksa da bu bildirgelerin nihayetinde Galatasaray kamuoyunu ikna etme noktasında çok önemli olduğu su götürmez. Bu, operasyonu yapanlar için arasalar bulamayacakları bir kamuoyu iletişim fırsatı yaratıyordu. Bu sayede operasyon en azından bir süre "siyasi", "hukuki" bağlamı dışında bir alanda "tarafgirlik, taraftarlık" alanında algılanmaya başladı. Galatasaraylılar bu yönde hareket ettikçe, Fenerbahçelilerin hukuki, siyasi itirazları da bir tarafgirliğin dışa vurumu gibi algılandı ve o şekilde iletilmeye çalıştı.

Bu algı elbette sonsuza kadar devam etmedi ama en azından tartışmanın yürüdüğü zeminin sürekli bir muğlaklık içerisinde kalmasına da yardımcı oldu.

Aralık ayında 6222 sayılı kanunun değişikliği ile ilgili teklif geldiği zaman, AKP, CHP, MHP ve BDP bu değişikliği onayladılar. O dönemde cemaat medyası bu yasa değişikliğinin Ergenekoncuların çıkmasına kadar gidecek bir süreci başlatacağını iddia etti. Kişiye özel yasa yapılmaz gibi klişeler ve "Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası" gibi sloganların eşliğinde yürüyen süreçte, AKP de içeriden çatırdadı ve yasaya AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar da apaçık itiraz ederek konumunu belirledi. Yasa TBMM tarafından kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de "içime sinmiyor" diyerek yasayı yeniden görüşülmek üzere TBMM'ye gönderdi.

25 milyon Galatasaray taraftarının 20 milyonu

O dönemde piyasaya AKP'nin bu operasyonun siyasi bedelleri olması sebebiyle bu yasa değişikliğine gittiği ve Fenerbahçe'yi bu sebeple kurtarmak istediği yönünde bazı görüşler de sürüldü. Bu görüşlere göre Fenerbahçe'nin geniş bir kitlesi vardı, bu kitle operasyon böyle devam edersek AKP'ye oy vermeyecekti ve Başbakan Tayyip Erdoğan da bundan çekiniyordu.

27 Ocak 2012 tarihinde Ünal Aysal bu şartlar altında Mehmet Ali Birand'ın bir programına katıldı. ( Birand, Ağustos 2012 tarihinde Galatasaray Sportif A.Ş Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olarak atandı) [10]

Programda Ünal Aysal aynen şu açıklamayı yaptı: "Galatasaray'ın 25 milyon taraftarının hemen hemen 20 milyonunun ona (AKP'ye) oy verdiğini tahmin ediyorum. O yüzden bu noktada Başbakan'ın bizimle bir sorununun olduğunu sanmam" [11]

Bir açıdan Ünal Aysal Fenerbahçe'nin taraftarı karşısına Galatasaray taraftarını da çıkartıyor ve "oradan gidecek oy varsa buradan gelecek oy da var" diyerek bir mesaj veriyordu.

Galatasaray bilinçsiz olarak süreç içerisinde bu kadar operasyona ve onu yürüten güçlere angaje olmadı. Bu tamamen bilinçli, seçilmiş, öngörüşü olan bir politikaydı.

Bu politika sayesinde Galatasaray geniş medya imkanlarının yanı sıra hükümet veya paralel iktidar yapısı olan cemaat kontrolündeki medyada da yeni ortaklar ve ittifaklar kurma şansına sahip oldu. Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı ve türevlerinden, normalde Galatasaray'ın erişim / etkileme gücünün olmadığı Star, Zaman, Yeni Şafak gibi gazetelere kadar değişen bir geniş spektrumda Galatasaray doğrudan avantaj elde etti.

Beşiktaş suskun, Fenerbahçe isyanda

Fenerbahçe ve Beşiktaş dava ile uğraşırken iki farklı politika uyguladılar. Beşiktaş kendisini sessizliğe boğdu, dava ve arkasındaki siyasi / hukuki güçlerle kavga etmemeyi tercih etti.

Mehmet Ali Aydınlar'ın istifasından sonra da 27 Şubat 2012 tarihinde TFF Başkanlığına bir dizi lobi faaliyeti ve icazatten sonra Yıldırım Demirören seçildi.

Tarih apaçık gerçeği yazıyor, esasında Mehmet Ali Aydınlar ismini de ilk olarak ortaya çıkartan Ünal Aysal ile Yıldırım Demirören'di. O zamanlar "koalisyon" ortağı olan ve "Fenerbahçe'ye karşı" mücadele eden bu ikili, Aziz Yıldırım'ın desteklediği Göksel Gümüşdağ'a karşı bir aday arayışı içerisindeydi. 11 Haziran 2011 tarihinde Yıldırım Demirören'in Anadolu Hisarı'ndaki villasında Galatasaray, Trabzonspor ve Gaziantepspor kulüplerinin başkanları toplanmış ve TFF Başkan adayı olarak, Mehmet Aydınlar'ı çıkartma kararı almışlardı. [12]

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın, İstanbul Büyükşehirspor Başkanı Göksel Gümüşdağ'ı başkan adayı olarak göstermesi ve bunun için görüşmeler yapmasının ardından ortak aday konusu son bir kez masaya yatırıldı. Aziz Yıldırım'ın bu hamlesine karşılık dört kulüp, Mehmet Ali Aydınlar ismi üzerinde mutabakata vardı. Toplantıda, "Sayın Göksel Gümüşdağ değerli bir isim ancak Sayın Aziz Yıldırım'ın arkasından gitmeyeceğiz. Türk futbolunun bağımsız, tarafsız bir yapıya ihtiyaç var. Herkesin üzerinde hemfikir olacağı saygı göstereceği ve etkilemeyeceği bir isim olarak Sayın Mehmet Aydınlar en uygun aday" görüşü öne atıldı ve destek buldu.

Gün ola harman ola. Bu kutlu koalisyon bir kaç ay içerisinde çatırdayacaktı. Koalisyonun "mağlup" ve beklemediği gelişmelerle karşılaşan ortağı Yıldırım Demirören de TFF koltuğuna giderken arkasında milyonlarca dolar borcu olan, teknik direktörü ve bir yöneticisi şike davası sebebiyle tutuklanan bir kulüp bıraktı.

Fenerbahçe ise direniş stratejisini benimsemiş, davaya ve arkasındaki güçlere isyan eder bir haldeydi. Bu dönemde Fenerbahçe tam manasıyla bir "şeytan" ilan edildi. Aziz Yıldırım'ın aynı anda hem Ergenekoncu olduğu, hem Balyoz'a destek verdiği, hem ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurduğu iddiaları üstüste biniyor, Fenerbahçe tarihi ile "darbecilik" gibi siyasal alanda izdüşümü olan iddialar piyasaya sürülüyor, Cengiz Çandar'ın tabiriyle Fenerbahçe'ye karşı bir 28 Şubat darbesi tüm aktörleriyle icra ediliyordu. [13]

Galatasaray büyük koalisyonun futbol yüzü

Şimdi Galatasaray açısından oyundaki aktörleri tekrar değerlendirince gözüken manzara daha açık. Fenerbahçe tamamen operasyonun gücü altında mücadele ediyor, finansal olanakları zorunlu olarak kısıtlanmış, medya etkinliği yok denecek kadar az, kamu ilişkileri sorunlu ve hakikaten de eğer "arzu edilen" ceza gelirse kolay kolay toparlanamayacak bir halde.

Beşiktaş medya ve hükümetten bu derece ağır bir baskıya uğramasa da finansal olarak bir çöküş yaşıyor, kulübün morali bozuk ve etkisiz.

Trabzonspor, tamamen 3 Temmuz sürecine kanalize olmuş durumda. Neredeyse doğal müttefik. Finansal olanakları kısıtlı, taraftarının güncel beklentilerinin yerini intikam, hırs gibi hisler almış.

Bu ortamda Galatasaray'ın hem siyasi alanda yeniden ittifaklar kurma, hem medya etkinliğini arttırma hem de ekonomik gücünü maksimize edebilme şansı var. Galatasaray da bunu bilerek ve isteyerek tercih etti.

"Türk futbolunun en temiz takımı", "adaletin bekçisi" sloganları ile yükseltilen Galatasaray itibarı, aynı anda başka hiçbir zaman diliminde ulaşamayacağı bir koalisyon ağının da göbeğine yerleşti. Galatasaray bu operasyonu yapan güçlerin futbol zeminindeki temsilcisi olarak konumlanırken, bu konumdan kaynaklanan yükümlülüklerini üstlendi ve o konumun sağlayacağı ayrıcalıklardan yararlandı.

Hükümet ile Cemaat arasında kavga

Beklemedikleri tek şey, Şubat ayında cemaatin yaptığı bir hareket oldu. KCK davası kapsamında Başbakan'ın "sır küpüm" dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan için açılan soruşturma cemaat ile hükümet arasındaki bağları tamir edilemez bir şekilde bozdu. (Bu bağların ne derece bozulduğunu Ahmet Turan Alkan'ın henüz bugün yayınlanmış -Başkanlık sistemi getiren bir anayasaya ben oy vermem- yazısında da görebiliyoruz) [14]

Bu dönemde kendilerini zorlu manevralar bekliyor, operasyona destek verirken hükümeti de incitmemeye çalışıyorlardı. Bu işte ne kadar mahir olduklarını ise aynı anda hem AKP İstanbul İl Kongresi'nin hem de Cemaatin marka organizasyonu olan Türkçe Olimpiyatları'nın TT Arena'da yapılması ile herkese göstereceklerdi.

Bu arada şike davası da sürüyor, futbol dünyası da bir krizden çıkıp diğer bir krize giriyordu. TFF Başkanının değişmesinden sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Platini'nin de Türkiye'de olduğu bir dönemde "kişilerle kurumları ayırmak lazım" tartışmasını açtı. 58. madde değişikliği gündeme geldi. Fenerbahçe 58. maddenin değiştirilmesine tamamen karşı çıkıyordu. Bu hakikaten de Fenerbahçe'nin aleyhineydi. Bu yolla esasında Fenerbahçe'ye ceza verme şansı artıyordu. Dava hukuki bir dava olmadığı için siyasi mülahazalarla davaya bakılıyor, siyaset açısından en elverişli çözüm olan "ne şiş yansın ne kebap" stratejisinin gerçekleşebileceği bereketli bir zemin yaratılıyordu. Yani aynı anda hem Aziz Yıldırım'a ceza vermek, hem de Fenerbahçe'ye bir ceza vermemek, hem Galatasaray, Trabzonspor ve Cemaati tatmin edip hem de hiçbir oy kaybına uğramamak mümkün hale geliyordu. Siyaset karışmasa hukuki bir karar vermek zorunda olan yapı da böylelikle "biz yanlış bir karar verirsek Yargıtay nasılsa bozar" diyebilecek alana sahip çıkıyordu.

Galatasaray bu dönemde biraz da risk alarak 58. madde değişikliğine karşı çıktı ve cemaate yakın yazarların da talep ettiği yörüngede kaldı.

Siyasal kapitali finansal kapitale çevirmek, her külfetin bir nimeti var

Bu siyasi manevralar ve yoğun gündem ise Galatasaray'ın beklemediği bir fırsat aralığı yarattı. Ekonomik durumunu düzeltmek.

Futbol ve hukuk dünyasında yer yerinden oynarken, manevraları sayesinde siyasi kapital sahibi olan Galatasaray, etkin bir oyuncu olarak bu kapitali ve etki alanının yarattığı perdelemeyi finansal kapitalini arttırmak için kullandı. Neticede her külfetin bir de nimeti var.

Şimdi tekrar 3 Temmuz'un başına dönüyoruz. 10 Temmuz tarihli "bu ateş üfleyerek sönmez" açıklamasından sadece bir gün önce Galatasaray olağanüstü mali genel kurul yaptı.

Ünal Aysal Genel Kurul'da, 149.6 milyon doları banka kredileri olmak üzere, 328 milyon dolar toplam borç, 73,6 milyon dolar da ödeme zamanı geçmiş borç olduğunun altını çizerek, çözüm için yetki istedi. [15]

Galatasaray o döneme kadar tüm transfer sözleşmelerini Euro üzerinden yaptığı için kurlardaki hızlı artış sonucu büyük bir zararla da karşı karşıya kaldı. Transfer sezonunun başlamasından o güne kadar yüzde 16 yükselerek 2.5 TL’ye çıkan Euro’nun kulübe getirdiği kur farkı yükü 21.2 milyon TL’ye ulaştı. G. Saray sadece o yaz yapılan transferlerde bonservis ve garanti paralar olmak üzere toplam 70.6 milyon Euro’luk borcun altına imza atmıştı.

Yani mevcut borçların yanı sıra kur farkı nedeniyle ortaya çıkan fazladan yükler de Galatasaray'ın elini zorluyordu.

Hisse senedi reposu diye yetki alıp, hisse senedi satışı yapıldı

O zaman Ünal Aysal Genel Kurul'dan yetki istedi ve dedi ki "Talebimiz, hisselerin bankalara rehini veya hisse senedi reposu. Bu kesinlikle satış değil. Bankaya bir takım hisseyi vade sonunda aynı fiyatla geri almak suretiyle satıyoruz ve vade sonunda geri alıyoruz şeklindedir. Teknik olarak bir alış-satış muamelesi yapılıyor. Ancak bunu gerçekleştirmek için hisse satış yetkisi almamız lazım"

Yani hisse senedi reposu alacağını beyan ederek hisse satış yetkisi aldı. Ünal Aysal yine şöyle açıklıyor:

"Mali kurulda da bize yüzde 49’a kadar hisse senedi satma yetkisi verdi. Ve 600 milyona çıkacak şekilde karar alındı. Gizli bir durum yoktu. Bunlar ilan edildi zaten. İlan edilmeden bunlar yapılamaz. Bugün itibariyle 600’e kadar sermayeyi artırabiliriz. Bu izin var. Bu sır falan değil, herkes de biliyor."

Daha sonra Ağustos ayında (Ünal Aysal'a göre teknik sebeplerle repo yapılamadığı için) hisse senedi satışları gündeme geldi.

Galatasaray da 4 aylık bir süre içerisinde agresif bir şekilde hisse satışı yaparak yaklaşık 70 milyon dolarlık bir gelir elde etti.

Bunda ne var? Bunda şu var,

Birincisi, hisse senetlerini esasında hisse senedi reposu yapmak için almıştı yani Genel Kurul'u ve bu arada yatırımcıyı / vatandaşı / hukuki hak sahiplerini yanılttı. (Bu da hem ahlaka hem de SPK mevzuatına açıkça aykırı)

Bakın Mehmet Helvacı 1 Kasım 2011 tarihinde ne diyor:

"Aslında Ünal Aysal ve yönetimini de şikayet etmem gerekiyor ancak bunu yapmayacağım. Ancak şikayet etme durumum bu sebeplerden dolayı değil. GS'yi yönetenler doğru konuşmak zorunda... Son Mali Genel Kurul'da hisseler ile ilgili bir yetki istendi ve bu hisselerin satılmayacağı söylendi. Tutanaklarda da bu var. Ancak şimdi ne yapıyorlar, hisseleri satmaya başladılar. Ben, Aysal ve yönetimini bundan dolayı şikayet etmem gerekir, ancak etmeyeceğim." [16]

İkincisi, Galatasaray önce stad ile ilgili gelirlerini Stad A.Ş'ye sonra Futbol A.Ş'ye aktardı, daha sonra da Sportif A.Ş ile ile Futbol A.Ş 2010 yılında birleştirildi ve Futbol A.Ş'nin gelirlerinin de Sportif A.Ş'ye geçtiği beyan edildi.

Eski SPK Başkanı Ali İhsan Karacan bu birleşme için şöyle diyordu:

"Çıkış yolu olarak Galatasaray Kulübünün bir başka kapalı şirketi ile İMKB’ye kote bu şirketi birleştirmekte bulundu. SPK’nın koyduğu çağrı yükümlülüğü uzun sürede sürüncemede bırakıldı. SPK da bu sürüncemede bırakmayı seyretti ve gerekli mekanizmaları harekete geçirmedi. (Jet Fadıl adıyla anılan Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğini düşüren mahkûmiyetin çağrı yükümüne uymamak olduğunu da bu arada hatırlatayım). Sonunda Galatasaray sermaye piyasası sisteminin özüne ve ruhu ile ilkelerine aykırı bir şekilde bu iki şirketi birleştirmeyi başardı. Ne de olsa o futbol kulübü. O ne ister de olmaz ki? Bu yanlış ve yapılmaması gereken birleşme sonunda bugünkü zararlı bir şirket yapısı ortaya çıktı. " [17]

Galatasaray yatırımcılara Sportif A.Ş'nin Stad ile ilgili bir gelir sahibi olduğunu, bu gelirleri alacağını söyledi. Bu açıklamanın ardından hisse başına 400 liralarda dolaşan hisse senetleri satışı yapıldı, Galatasaray Kulübü de elindeki hisseleri bu değerden satarak payını yüzde 83'lerden yüzde 55'lere düşürdü.

Yani Galatasaray ne yaptı? Hiç olmayan bir şirket kurdu, bu şirkete belirli giderleri yükledi ve sonra da bu şirkete kendisinin sahip olduğu gelirleri koydu. Bu gelirler sebebiyle de hisse senetleri değer kazandı. Galatasaray da -normalde bunu yapmayacağını söylemesine rağmen- hisse senetlerini yüksek fiyattan satmaya başladı, hisse senedi sattıkça da hisse senetlerinin değeri düştü. Galatasaray da bu yolla 70 milyon dolar kadar gelir elde.

Meliha Okur bu durumu şöyle tarif ediyor [18] :

"Futbol endüstrisinin gelirleri limitli, borçları kısa vadeli. Oynanmayan maçlar dahil tüm gelirleri bankalara temlikli. Kulüpleri, sırtlarındaki devasa borçlar yoruyor.

Parti tutar gibi takım tutanlar da hem çok, hem boş konuştular. Sorunu anlatamadılar. Oysa cimbomda yönetim kilitlendi. İki ayrı gruba ayrıldı. Galatasaray'daki "finans cinliği" sıradan değil. Malum, Galatasaray'da sorun halka açılma modelinin yanlışlığıyla başladı. Finans yönetimini bilmeyen, sportif başarılarını paraya çeviremeyen kulüp, bankalardan bol bol kredi aldı, borçlandıkça sıkıştı. Yöneticiler çaresiz, önce stadın bitmesini beklediler. Sonra banka borçlarını yeniden yapılandırdılar. UEFA kriterlerine uygunluk belgesi bile alındı. Sonra da Sportif AŞ ile Futbol AŞ'yi birleştirdiler Sportif AŞ'de Galatasaray'ın payı yüzde 83'e çıktı.

İşte ne olduysa bu arada oldu! Sahip olduğunuz şirketin yüzde 99 hissesini satın, sattığınız hisse A Grubu olmadığı sürece sorun yok, kulübü yönetirsiniz! Buna güvenen Aysal yönetimi, 2011 Eylül'ünden itibaren hisse satmaya başladı. Hisse 400 liradan 150 liraya indi. Yüzde 28 hisse İMKB'de eridi. Galatasaray Derneği'nin payı Sportif AŞ'de yüzde 55'e düştü. Birileri bir günde 200 bin hisse aldı. Kim bunlar? Parayı nereden buldular? Kimin adına işlem yaptılar? Belli değil. Görünen köy kılavuz istemez. Ortalığa yayılan pis manipülasyon kokusu yetti.

SPK bir an evvel 2011 Ağustos- Aralık dönemindeki işlemleri incelemeli, perdenin arkasındaki banka trafiğini araştırmalı.
MASAK olaya el atmalı! Cimbom'u MASAK'lık edenler de bir an önce ortaya çıkmalı"

Sonra ne yaptı? 11 Ocak 2012 tarihinde Galatasaray KAP'a bir açıklama yaparak özetle şunu dedi:

"Galatasaray Sportif A.Ş borsaya yeni bir açıklama yaparak “Ey yatırımcı kusura bakmayın. Birleştiğimiz Futbol A.Ş meğerse Galatasaray Kulübü ile 2 yıl önce bir mutabakat yapmış. Buna göre kombine bilet satışları ve VİP koltuk ve locaların satışından elde edilecek gelir Galatasaray Kulübü’ne aitmiş. Hukuken birleşme alacak ve borçlar ile bütün hukuki ilişkilerin bir kul halinde devralan şirkete geçmesine yol açar. Biz de bu şirketi devraldığımıza göre stat gelirleri bize değil, derneğe gidecekmiş. Yapacak bir şey yok!”" . [19]

Böylece yüksek fiyattan hisse senedi alanların hisse senetlerinin değeri düştü, yatırımcı alenen yanıltıldı ve zarara sokuldu ve stat gelirleri de Galatasaray Derneği'nde kaldı.

Bir başka ifadeyle, Galatasaray önce bir şirket kurdu, sonra o şirkete kendi gelirlerini verdi, böylelikle o şirkete değer kazandırdı, sonra bu değer üzerinden hisselerini sattı, hisse sattıkça hisse başına düşen bedel aşağıya indi yani küçük yatırımcı zarar etti ve sonra da dedi ki "meğerse bir mutabakat varmış, dolayısıyıla meğerse bu gelirler yokmuş"

Sonra ne yapıldı? Galatasaray Kulübü loca ve gişe gelirlerini bir kez daha Sportif A.Ş'ye sattı! [20]

Bu kadarı Galatasaray'a yetti mi? Hayır yetmedi. (Ara toplam 47 milyon dolar vergi indirimi + 70 milyon dolar hisse senedi operasyonu üzerinden elde edilen gelir = 117 milyon dolar)

8 Şubat 2012 tarihinde Ünal Aysal şu açıklamayı yaptı:

"2010 yılı hesaplarına bakıldığında bu miktar 156 milyon liraydı. Yani meşhur teknik iflas denilen olay zaten mevcuttu. 2011′de de arttı, şimdi daha da yüksek. Aradaki fark futbolcu değerlemelerinden gelmektedir. 108 milyon liralık bir fark vardır ve bu fark harcamalardan değildir. Değerleme çalışmasında yapılan tashihten kaynaklanmıştır”

Yani Galatasaray bütün bu operasyonlara rağmen hala "teknik iflas" halindeydi.

Galatasaray bu açıklamadan sonra locaların pazarlanması için Denizbank ile kendisini mali yönden teftiş etmesi için de Deniz Yatırım ile anlaştı. Yani kendisini denetleyecek olanları da aynı zamanda kendisinin ticari ortağı yaptı.

Sonra da yüzde 9 bin 900 (evet 9.900) oranında bedelli sermaye arttırımı için SPK'ya başvurdu.

Rekor sermaye arttırımı

15 Şubat 2012 tarihinde haber basında şöyle yer aldı:

"Galatasaray rekor sermaye artırımına gidiyor. Kulüp 2.7 milyon lira olan sermayesini tam 9 bin 900 kat artırarak 2.7 milyon liradan 278 milyon liraya çıkarıyor. Kulübün küçük hissedarlarının cebinden bu işlem için 124 milyon lira çıkacak. İşin sırrı ise Arena'da bulunan VİP ve localar!" [21]

Halbuki Arena'da bulunan VIP ve Localar zaten Sportif A.Ş için gelir olarak gösterilmiş sonra derneğe geri verilmiş sonra da Sportif A.Ş'ye satılmıştı. Yani Sportif A.Ş zaten kendisine ait olan VİP ve locaları kullanmak için Galatasaray Kulübüne faiz ve belirli bir bedel ödemekteydi. Bir başka deyişle ev sahibi olan Sportif A.Ş önce kiracı oldu sonra da 16 yıllık kirayı Galatasaray'a peşinen ödedi. Bu da yetmedi, buradan elde edeceği gelirleri göstererek bedelli sermaye arttırımına gitti.

Bakın haber bu olayı ne kadar güzel anlatıyor:

"Galatasaray bu operasyonu yapmak için Türk Telekom Arena'daki loca ve VİP koltuk gelirlerini 2030 yılına kadar Sportif AŞ'ye devretti. Bunun karşılığını da 216 milyon lira (125 milyon dolar) olarak açıkladı. Şimdi sermaye artırımı yaparak 18 yıllık gelirleri hemen yatırımcıdan alacak. Operasyon sonucunda eğer yatırımcılar paylarına denk gelen rüçhan haklarını kullanırsa artık içinde VİP ve loca gelirlerinin de olduğu bir şirketin sahibi olacak ancak bunun karşılığında ödediği para Sportif AŞ kanalıyla zor durumda olan Galatasaray Spor Kulübü Derneği'ne gidecek. Böylece finansal olarak zor durumda olan, banka kredilerine yüksek faiz ödemek zorunda kalan kulüp, bu parayla bankalara 218 milyon liranın faizini 18 yıl boyunca ödemek zorunda kalmayacak. "

SPK müdahalesi

21 Şubat 2012 tarihinde SPK Başkanı Başkanı Vedat Akgiray, “Medyadaki bütün iddialar incelenir. Galatasaray hakkındaki iddialar da inceleniyor" dedi. [21] 7 Mart 2012 tarihinde de Galatasaray KAP'a bir açıklama yaparak yüzde 9900 oranında bedelli sermaye attırımının ertelendiğini ifade etti. [22]

Daha sonra SPK'nın olur vermesiyle Galatasaray Mayıs ayında yüzde 400 oranında bedelli arttırımını gerçekleştirdi.

Ancak bu neresinden bakarsanız bakın kabul edilemez bir durumdu. Neden?

Futbol A.Ş ile Sportif A.Ş usule aykırı bir şekilde birleştirildi.

Sonra hisse senedi reposu yapacağım diye hisse senedi satış yetkisi alınıp hisse senedi satışı yapıldı.

Sonra bu hisselerin temeli olan, şirketin gelirlerinin esasında kulüpte olduğu ortaya çıktı. Yani yatırımcı yanıltıldı.

Sonra Adnan Polat zamanında değeri 1.1 milyar TL'yi bulan ve hisse başına 400 TL değerindeki hisseler değer kaybına uğradı, hissedarlara da şu dendi "ya bana hisse başına 100 lira daha ver, ya da o hisseyi unut!"

Mayıs operasyonları

Aynen şöyle, Mayıs ayında Galatasaray'ın 1 hissesinin değeri 217 liraydı. Elinde bir hisse olan yatırımcıdan da 100 TL istendi. Yatırımcı 100 lira daha vererek payını korudu. Ancak artık elinde 1 değil 5 hisse vardı. Yani eskiden 217 TL değerinde 1 hissesi olanın şimdi toplamı 317 TL değerinde 5 hissesi oldu. Böylece yatırımcı hem cebinden 100 TL verdi hem de her hissenin değeri 217 liradan 63.4 liraya indi.

Ne karşılığında? Galatasaray Spor Kulübünün bütün maddi külfetlerini karşılayacak ancak hiçbir geliri olmayan, gelir elde etme araçlarını da satın almış ve bunun için bedel ödeyen bir şirket hissesi karşılığında.

Bu arada Galatasaray Kulübü Derneği kasasından da bedelli hisse arttırımı sırasında 1 kuruş çıkmadı. Oysa küçük yatırımcı hisse başına 100 TL para koymak zorunda kaldı.

Peki yatırımcı satın almak istemezse? O zaman da tek seçenek var zamanında 430 liradan aldığı hisseyi de güncel fiyatın yarısından satmak!

Bu hokus pokus yöntemi sayesinde Galatasaray ne kadar gelir elde etti? 280 milyon TL. O günkü kurdan 155 milyon dolar! [23]

Ara toplam:

47 milyon dolar devlet kıyağı + 70 milyon dolar satılmaması gereken hisse satışı + 155 milyon dolar bedelli operasyonu = 272 milyon dolar. Yani bugünkü parayla 489 milyon 600 bin TL.. Şapkadan çıkan tavşan!

Peki bu 489 milyon 600 bin TL'yi kim ödedi? Önce devlet vergiyi almadığı için, o verginin külfetini bütün Türkiye ödedi. İşin bu kısmı "yasal ama etik değil" Sonra çağrı külfetine uyulmadan yapılan hisse satışları ve orantısız bedelli arttırımı ile yine vatandaşlar ödedi.

Yani Galatasaray'ın yıllarca biriktirdiği borçları, kötü yönetiminin faturasını, yanlış transferlerin yarattığı açmazları, onlarca yönetimin yanlış kararıyla oluşan faturayı Türkiye ödedi.

Yetti mi? Yetmedi..

Eylül 2012 tarihinde yani ilk bedelli sermaye arttırımının tamamlanmasından sadece 2 ay sonra, Galatasaray yeni bir bedelli arttırıımına daha gideceğini açıkladı. Bu sefer hedef yüzde 300'dü.

Bakın haberde ne yazıyor:

"Galatasaray Sportif ödenmiş sermayesini, yüzde 300 bedelli artışla 55.76 milyon liraya çıkarma kararı aldı. Rüçhan hakları nominal değeri 1 TL olan beher hisse için 10 TL karşılığında primli olarak kullandırılacak” diyor. Bunun anlamı ise her bir hisse için 10 TL’nin üç katıyla sermaye artırımına katılınacağı. Böylece GS yatırımcısının elinde bu kez 20 hisse olacak. GS Sportif’in dünkü hisse fiyatı olan 48 liradan bedelli sermaye artırımı yapılacağını baz alırsak bedelli artırımdan sonra hisse fiyatı (bedelli parası da eklendiğinde) 17 lira civarında olacak. Yani elinde 20 hisse oluşacak olan yatırımcının elindeki hisselerin toplam değeri 340 lira olacak. Galatasaray Sportif yatırımcısı şirketteki aynı oranda payını korumak için 250 lira ek para koymak zorunda kalmış olacak. Sermaye artırımı kararından önce elinde bulunan hisse değeriyle (217 lira) birlikte yatırımcının GS hisselerinin değeri 467 lira olması gerekiyor. Yani 1 hissenin değerinin 23.35 lira olması yatırımcının zarar etmemesini sağlayacak. Ancak böyle olmayacak. Çünkü hissenin 48 lira olan dünkü değerinden yola çıkıp yüzde 300 sermaye artırımı yapıldığında hisse fiyatı 17 lira civarında oluşacak. Aradaki yüzde 27’lik fark da yatırımcının zararı olacak."

Yani Galatasaray SPK bu yola göz yumunca küçük yatırımcıdan daha da fazla para çekmek için oluşturduğu bu yola bir kez daha başvurdu. Kuruluşu yanlış olan, kurallara aykırı beyanatlar ve hamlelerle şişirilen bir şirketin hisselerini aynı kişiye tekrar tekrar satarken, Galatasaray Kulübü Derneği de 5 kuruş koymadan gelir aktarımı yoluyla zenginliğine zenginlik kattı.

İşte işin bu tarafı "yasal ama" denmeyecek kadar şaibeli.

Bir çok hisse sahibi sermaye arttırımının durdurulması için yargı yoluna gitti.

SPK Müdahalesi

SPK da 1 Şubat 2013 tarihinde bu işe bir dur dedi. [24]

Yetmedi 13 Şubat 2013'de bir açıklama yaparak "yasal mı etik mi, tavşan mı şapka mı" tartışmasına güzel bir izahat getirdi:

"Borsada işlem gören ortaklıklar tarafından yapılacak nakit sermaye artırımlarında, sermaye artırımından elde edilecek fonun ortaklığın mevcut sermayesini aşması ve Kurul'un Seri:IV, No:41 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na Tabi Olan Anonim Ortaklıkların Uyacakları Esaslar Hakkında Tebliğ'inde tanımlanan ilişkili taraflara olan ve ortaklığa nakit dışındaki varlık devirlerinden kaynaklanan borçların ödenmesinde kullanılacak olması durumunda sermaye artırımı, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun (SPKn) 23'üncü maddesi çerçevesinde önemli nitelikteki işlemler arasında sayılacağı belirtilerek, ''Bu durumda söz konusu sermaye artırımı sebebiyle Kurul'a yapılacak başvuru öncesinde, SPK'nun 24'üncü maddesi gereğince ortaklara ayrılma hakkı verilmesi gerekir. Ayrılma hakkı verilmesine ilişkin işlemler tamamlanmadan yapılacak sermaye artırım başvuruları Kurulca değerlendirmeye alınmaz'' denildi." [25]

Yani SPK dedi ki hem ayrılma hakkı vereceksin hem de ortaya nakit para koymak zorundasın.

Ünal Aysal da bunun üzerine 130 milyon dolar değerinde nakit para koymak zorunda olduğu için Riva arazisini ipotek ettirme kararı aldı. Halbuki Galatasaray Tüzüğünün 147. maddesi böyle bir operasyona da engel oluyordu. Hatta son Divan Kurulu'nda bazı üyeler yönetimi hiçbir yetki olmadan hareket etmekle suçladılar ve mahkemeye gideceklerini de ifade ettiler. [26]

Tam bunlar olurken 13 Şubat 2013 tarihinde SPK Galatasaray'a bir ceza verdi:

"SPK bültenine göre, futbolcu sözleşmelerine ilişkin fesih bedellerinin UMS/UFRS hükümlerine aykırı olarak hazırlanıp kamuya açıklanması ve finansal tablolara hatalı olarak yansıtılan değer artış fonunun aktif toplamının önemli bir kısmını oluşturması (yüzde 42-44) nedeniyle şirkete 369 bin 834 lira tutarında idari para cezası tesis edilmesine karar verildi.

Kurul ayrıca, Özel Durumların Kamuya Açıklanmasına İlişkin Esaslar tebliğlerinde yer alan düzenlemelere aykırı olarak, zamanında veya hiç açıklanmayan veya eksik olarak açıklanan toplam dokuz farklı özel duruma ilişkin olarak da şirkete 343 bin 392 lira tutarında idari para cezası uygulanmasına karar verdi.

Kurul, GS Sportif AŞ'ye toplamda 713 bin 226 lira idari para cezası tesis edilmesine karar verdi.

Bültende GS Sportif AŞ'nin, GS Futbol AŞ ile birleşmesine ilişkin 28.07.2010 tarih ve 2010/164 sayılı yönetim kurulu kararında imzaları bulunan yönetim kurulu üyeleri Adnan Polat, Mehmet Yiğit Şardan, Mahir Haldun Üstünel, Murat Yalçındağ, Ali Haşhaş, Mümtaz Tahincioğlu ve Selim Sayılgan hakkında, aykırılığın gerçekleştiği 2010 yılı için belirlenen azami idari para cezası tutarı esas alınarak ayrı ayrı 114 bin 464'er lira tutarında idari para cezası uygulanmasının da karara bağlandığı duyuruldu."

Yani SPK, bütün operasyonların temeli olan Futbol A.Ş ile Sportif A.Ş birleşmesinde usulsüzlük yapıldığını da karara bağladı.

Şimdi durum şu:

Galatasaray 2010 yılında usulsüz bir şekilde Futbol A.Ş ve Sportif A.Ş'yi birleştirdi.

2011 yılında Galatasaray önce vergi uzlaşması ile vergi borçlarından kurtuldu, arkasından mali genel kurulda Adnan Polat yerine Ünal Aysal göreve getirildi.

Ünal Aysal kendisi göreve geldiği tarihte değeri 1.1 milyar TL olan Sportif A.Ş'nin hisse senetlerini satmayacağını ancak hisse senedi reposu yapmak için satış yetkisi alması gerektiğini ifade ederek Genel Kurul'dan yetki aldı. Bu yetkiyle hisse satışı yaptı. Burada Sportif A.Ş'nin esasında varolmayan gelirleri sebebiyle değeri yüksek olan hisse senetlerinin satışından Galatasaray gelir elde etti, bu arada küçük yatırımcı "silkelendi" Arkasından da stad gelirleri esasında kendisinde olması gereken Sportif A.Ş'ye satıldı, bu gelirler gerekçe gösterilerek yüzde 400 bedelli sermaye arttırımı hayata geçirildi, buradan milyonlarca dolar daha piyasadan toplandı, Galatasaray hisseleri düşüş yaşadı, küçük yatırımcı mağdur oldu. Galatasaray bu işin tadını aldığından bir kez daha bedelli sermaye arttırımına gitmek istedi ama SPK "nakit koymazsan bu işe giremezsin" dedi. O arada bütün operasyonu başlatan sürecin de esasında usulsüz olduğuna hükmetti.

Şimdi ne olacak?

SPK'nın konuya ciddi bir şekilde eğilip, bütün bu olayları araştırması ve usulsüzlükleri ortaya çıkartması gerekiyor.

Eğer bu yol açılırsa, bunu bütün kulüpler tekrar tekrar yapabilir. Fenerbahçe veya Beşiktaş'ın 2040 - 2080 gelirlerini gerekçe göstererek yüzde 198200 oranında bedelli sermaye arttırımı yapmalarının önünde hiçbir engel yok.

Eğer SPK bedelli sermaye arttırımı yapılırken tüzel kişiliğin nakit olarak katılmak zorunda olduğunu ortaya koyuyorsa bu gerçekleşmeden yapılan operasyonlar hakkında da inceleme başlatmalı.

Açılan davalar acilen sonlandırılmalı.

Çünkü bu durum sadece sporda haksız rekabet yaratmıyor, Türkiye açısından çok önemli olan menkul kıymetler borsasında işlem gören şirketleri ve onlara yatırım yapan ulusal ve uluslararası yatırımcıları da etkiliyor. Borsanın güvenilirliliği bahis konusu.

Türkiye bütün bunların mümkün olduğu bir ülke olmamalı.

Türkiye vergisini ödeyen ve usulü dairesinde, akıl ve mantığa uygun olarak, basiretli bir şekilde davranan insanların kazandığı bir ülke olmalı.

Herkes de bu sorumluluğu yerine getirmek görevine ve zorunluluğuna sahip.

Birinci Bölüm
[1] http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/17382981.asp
[2] http://sporaktif.dha.com.tr/adnan-polat-ibra-edildi_431725.html
[3] http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/17784125.asp

İkinci Bölüm
[4] http://t24.com.tr/haber/aysal-yatirimcilarin-bir-kismi-ya-kumarbaz-ya-da-kararlari-okumuyor/215695
[5] http://www.ntvmsnbc.com/id/25166416/
[6] http://www.internethaber.com/iki-kulube-163-milyonluk-torba-affi-325265h.htm
[7] http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/201102/02022011.html
[8] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20926576.asp
[9] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1091078&CategoryID=77
[10] http://www.cnnturk.com/2012/spor/futbol/03/07/m.ali.birand.galatasaray.yonetiminde/652067.0/index.html
[11] http://www.cnnturk.com/2012/spor/01/27/unal.aysal.20.milyon.gsli.ak.partiye.oy.verdi/646619.0/index.html
[12] http://papazincayiri.blogspot.com/2011/08/mehmet-ali-aydnlar-nasl-secildi.html
[13] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1086901&CategoryID=98
[14] http://www.zaman.com.tr/ahmet-turan-alkan/eger-kiymet-i-harbiyesi-varsa-buyrunuz-destek_2058607.html
[15] http://www.futbolekonomi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1836:galatasaray-neden-hisse-satyor&catid=110:tugrul-aksar&Itemid=60
[16] http://www.turkspor.net/detay.asp?id=70131
[17] http://www.thelira.com/yazar/26/ali_ihsan_karacan/1828
[18] http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2012/10/18/cimbomu-masaklik-edecekler
[19] http://www.gazeteport.com.tr/yazar/2/yavuz_semerci/2014
[20] http://www.haberturk.com/yazarlar/yavuz-semerci/819570-taraftar-mutlu-yatirimci-mutsuz
[21] http://borsayorumum.com/spkden-galatasarayin-yuzde-9-900-bedelli-sermaye-artirimina-inceleme.html
[22] http://ekonomi.haberturk.com/para/haber/716133-kucuk-ortagina-vip-bedel-odetecek
[23] http://www.hisseonerileri.net/sirket-haberleri/gsray-galatasaray-as-de-sermaye-artirimi-simdilik-ertelendi.htm
[24] http://ekonomi.haberturk.com/is-yasam/haber/776594-gs-yatirimcisinin-kaybi--27yi-bulur
[25] http://spor.internethaber.com/spor/diger-haberler/galatasaray-istedi-spk-reddetti-150768.html
[26] http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1302781-spk-halka-arz-kurallarinda-degisiklige-gitti
[27] http://spor.bugun.com.tr/gsaray-riva-yi-ipotek-ettiriyor-haberi/222787/
Devamı ...