4 Temmuz 2014

Liseli Basketbolu



Bilindiği gibi Fenerbahçe Ülker’in şampiyonluğu ile sonuçlanan Beko Basketbol Ligi 2013-14 sezonu, son derece gerilimli ve sıkıntılı bir final serisine sahne oldu.

Fenerbahçe Ülker’in sahasında oynanması gereken serinin 7. ve son maçına çıkmayan Galatasaray Liv Hospital takımının bu kararı çok tartışıldı ve halen de tartışılmaya devam ediyor.

Kimi Galatasaraylılar’a göre bu karar “tarihi bir utanç” ve terinin son damlasına kadar savaşan Galatasaray Liv Hospital oyuncularının emeklerine yapılmış büyük bir saygısızlık.

Fakat özellikle Galatasaray Yönetimine yakın olan bazı basketbol siteleri ve sosyal medya hesapları, tüm bu süreçte yaşanan sıkıntıları tek taraflı ve manupülatif bir şekilde aktararak Fenerbahçe Spor Kulübü’ne yönelik saldırılarına bir yenisini eklemekteler.

Bu saldırılarda Türk Basketbolu’nun karanlık yüzü olmakla itham edilen Fenerbahçe Spor Kulübü, gerçekte ülke sporunun lokomotifi konumunda. 9 ayrı branşta binlerce lisanslı sporcuyu bünyesinde barındıran, milli takımlara en fazla sporcuyu gönderen, ana branşları olan Futbol, Voleybol ve Basketbolda kadın ve erkek kategorilerinde sürekli finaller oynayan ve şampiyon olan özellikle salon sporlarına yaptığı yatırımlar neticesinde her sene Avrupa’da kupa ya da kupalar kazanan, 2013-14 sezonunu da iki Avrupa Şampiyonluğu iki de Avrupa ikinciliği ile kapamış, milyonlarca taraftara sahip dev bir marka.

Fenerbahçe Spor Kulübü ile ülkenin en önemli gıda markalarından olan Ülker Grubu’nun güç birliğinden doğan Fenerbahçe Ülker Organizasyonu Beko Basketbol Ligi’nin son 8 senesinde 6 kez final oynayıp, bu finallerin 5’ini şampiyonlukla noktaladı. Tüm yaş gruplarındaki milli takımlara Anadolu Efes ile birlikte en çok oyuncuyu veren kulüp konumunda. Yine Anadolu Efes ile birlikte ülkenin Euroleague A lisansına sahip iki takımından biri. Maçlarını NBA standartlarına sahip, Türkiye’nin “en modern ve güvenlikli” salonu olan Fenerbahçe Ülker Arena’da oynuyor.

Bu yazıda; final serisinin son maçına “can güvenliği endişesi” ile çıkmayan Galatasaray Liv Hospital taraftarlarının karıştığı tribün olaylarına, Fenerbahçe’yi basketbolun karanlık yüzü ilan edenlerin yaptığı usulsüzlüklere, Galatasaray tarafından basın aracılığıyla yürütülen algı operasyonlarının örneklerine yer vereceğiz… Tartışmalı final serisinde yaşandığı iddia edilenlerle, gerçekten olanlar arasındaki farkı ortaya koyacağız.

Ama öncelikle şunlar bilinmeli :

     Galatasaray Odeabank 2013-14 sezonunu Türkiye Kadınlar Basketbol Ligini, Fenerbahçe’yi 3-2 ile geçerek şampiyon tamamladı. Bu şampiyonlukla rakibinin 8 senedir devam eden şampiyonluk serisini de bozmuş oldu. Galatasaray Odebank’ın şampiyonluğunda aynı federasyon kurulları ve aynı hakemler görevdeydiler.

     Galatasaray Basketbol Şubesi 2012-13 sezonunda Beko Basketbol Ligi’ni şampiyonlukla tamamlarken aynı federasyon kurulları ve hakemler görevdeydi.

     Galatasaray Basketbol Şübesi’nin şikayetçi olduğu hakem(ler), normal sezonda ve final öncesi play-off serilerinde de Galatasaray’ın maçlarını yönettiler ve bu süreçte Galatasaray yönetiminin herhangi bir itirazı olmamıştı.

Galatasaray Taraftarının ve Basketbol Şubesi’nin yakın geçmişi :

2009 :

5 Maç cezası bulunan Galatasaray oyuncusu Cemal Nalga, Galatasaray şube yöneticileri tarafından sezon öncesi hazırılık maçlarında bir başka Galatasaray oyuncusu Tufan Ersöz forması ile maçlara çıkartıldı. Aynı kişiler kurullara yalan beyanda bulunularak Cemal Nalga’nın cezasının tamamlandığı iddia ettiler. (http://www.ntvmsnbc.com/id/25022676)

Bu usulsüzlük tespit edildikten sonra Galatasaray yönetcileri ve basketbol takımı ağır cezalara çaptırılırdılar.  (http://www.ajansspor.com/basketbol/tbl/h/20091122/iste_nalga_skandali_cezalari.html  )
  
2009 :

Galatasaray’ın sahasında oynanan Galatasaray Cafe Crown - Fenerbahçe Ülker maçında maç boyu süren yoğun hakaretler ve küfürlerin sahaya müdehaleye kadar varması ve sahaya atılan yabancı maddeler neticesinde hakemler maça ara verdiler. Soyunma odasına kaçmaya çalışan Fenerbahçeli oyuncular fiziki saldırıya uğradı. Ancak “Saha içerisindeki koltukların” boşaltılmasından sonra maça devam edilebildi… (http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=17659 )

2010 :

Fenerbahçe ile Galatasaray 2009-2010 sezonunda da final serisinde karşı karşıya geldiler… Seride 3-2 önce olan Fenerbahçe, Galatasaray’ın sahasındaki son maçı kazanıp şampiyon olunca olaylar çıktı… Galatasaraylı taraftarlar uzun süre kupa töreninin yapılmaması için mücadele ettiler. Bugünlerde Fenerbahçe’nin sahasında can güvenliği olmadığını iddia eden Galatasaray başkanı Ünal Aysal taraftarlarını sakinleştirmeye çalışsa da başarılı olamadı ve Fenerbahçe Ülker tribünlerin boşaltılmasının ardından sahaya geri gelip kupasını alabildi.
  
2011 :

Fenerbahçe Kadın Basketbol takımı oyuncusu Diana Taurasi doping yapmakla suçlandı. Türkiye’deki doping kontrol sonuçları pozitif çıkan Taurasi doping suçlamalarını kabul etmedi. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün de desteğini alarak hukuk mücadelesi başlattı ve numunelerinin Almanya’da incelenmesini istedi. Fenerbahçe Spor Kulübü, medyadaki Galatasaraylı spor yazarları tarafından ülkenin itibarınına zarar vermekle suçlandı… Kimi köşe yazarları Taurasi’nin özel hayatını gündeme getirerek itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Galatasaray taraftar forumları ve basketbol siteleri Taurasi’nin ceza alması için kampanya başlattı…  Hukuk mücadelesi sonucunda doping tespit edildiği iddia edilen numuneler yeniden incelendi ve Diana Taurasi aklandı… Hacettepe Doping Merkezi hata yaptığını kabul etti. Diana Taurasi bu mücadelede yanında olan Fenerbahçe Kulübüne teşekkür etti.

Bir sene sonra, Diana Taurasi ceza alması için taraftarının kampanya başlattığı Galatasaray’a transfer olacak ve Galatasaray taraftarları “Dünya’nın en iyisini transfer ettik” diye sevinecekti.

2012 :

Galatasaray Şube yöneticileri yine bir usulsüzlüğe ve akabinde karalama kampanyasına imza attılar. Galatasaray, milli basketbolcusu İlkan Karaman’ı Karşıyaka Spor Kulübü’ne kiralamak istedi. Ancak “bir kulüp, bir sezonda ikiden fazla oyuncu kiralayamaz” kuralına istinaden, kiralama limitini aştıkları için oyuncuyla özel sözleşme yaparak haklarını Karşıyaka Spor Kulübü’ne devretti…  Bu sözleşme var olan bir kuralı delmek için yapılmıştı ve bu yüzden Türkiye Basketbol Federasyonu’na bildir(e)mediği için oyuncusu serbest kaldı. Kulübünün kendisine gelecek ile ilgili bir plan sunmadığını söyleyen İlkan Karaman, Fenerbahçe Ülker’e transfer oldu…  http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/21253527.asp

Çok sinirlenen Galatasaray Şube Yöneticileri ve koçu Ergin Ataman milli takımda bulunan İlkan Kahraman’ı milli takımdaki diğer Galatasaraylı oyuncuları ayartmakla suçladı. Milli takım yetkilerini de suça ortak olmakla itham etti… Milli takım koçu Bogdan Tanjevic’in Galatasaraylı oyunculara kasıtlı olarak süre vermediğini iddia etti. Bu suçlamalar Federasyon tarafından kınandı, söz konusu kampta yer alan Galatasaraylı oyuncular çıkan haberleri yalanladı. http://www.basketdergisi.com/ozel-erdenay-milli-takimi-karaliyorlar.html

2012 :

Türkiye Tekerlekli Sandalye Basketbol Süper Ligi'nin 2. haftasında Galatasaray ile Beşiktaş arasında Galatasaray’ın sahasında oynanan karşılaşma tribün olayları nedeniyle durdu. Polis olaylara biber gazı ile müdahale etti. Sonrasında salon boşaltıldı... Hakemler, federasyon görevlileri ile görüştü ve maçı tatil etti.. http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/22114374.asp

2013 :

Galatasaray’ın sahasında oynanan Pınar Karşıyaka Maçından önce olaylar çıktı. Galatasaraylı taraftarlar Karşıyaka Tribünündeki kadın ve çocuk taraftarların olduğu bölüme saldırdılar. Bir çok taraftar yaralandı. Koç Ergin Araman taraftarlarını sakinleştirmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve takımını soyunma odasına gönderdi.

2013 :

Galatsaray Kadın Basketbol takımı oyuncusu WNBA’in en değerli oyun kurucularından biri olan  Lindsay Whalen alacaklarını tahsil edemediği için Galatasaray’ı mahkemeye verdi ve sözleşmesini feshetti. Bunun üzerine Galatasaraylı idareciler tarafından cinsel tercihi eleştirildi ve bu sebeple takımdan ayrıldığı iddia edildi. http://www.ahaber.com.tr/Spor/2013/02/13/galatasarayli-oyuncuya-escinsel-suclamasi

2014 :

Galatasaray taraftarları, bu sezon oynanan Euroleague Top 16 turu Lokomotiv Kuban maçında, NtvSpor spikeri İsmail Şenol’a maç boyunca küfürlü tezahüratta bulundu… Yaşanan olayların ardından koç Ergin Ataman kendi taraftarını eleştirdi ve taraftarı bu agresif davranışlarına devam ederlerse istifa etmekle tehdit etti. http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/25585973.asp

Galatasaray yönetimi de, taraftarını “şubeyi kapatmak” ile tehdit eden bir açıklama yayınladı fakat Galatasaray’ın etkili tribün gruplarından Ultraslan’ın baskısıyla yazısını geri çekti…
  
2014 :

Galatasaray Odeabank ile Fenerbahçe arasında oynanan Kadınlar Basketbol Ligi final serisinin son maçı daha önce görülmemiş çirkinlikte davranışlara ve olaylara sahne oldu.

Fenerbahçe’nin 2-0’dan 2-2’ye getirdiği serinin son maçı Galatasaray Odeabank’ın sahasında oynandı… Galatasaraylı yöneticiler, ezeli rekabete yakışmayacak biçimde deplasmana gelen Fenerbahçeli idarecilere protokol trübününden yer veremeyeceklerini söyleyerek misafirlerini fanatik taraftarlarının arasına oturttu. Maç boyu ağır hakaret ve küfülere maruz kalan Fenerbahçeli idarecilere devre arasında fiili saldırıda da bulunuldu. Fenerbahçe asbaşkanı Mahmut Uslu, Galatasaraylı taraftarlar tarafından saldırıya uğradı.

Maçın gözlemci raposu şu şekildeydi :

05.05.2014 tarihinde İstanbul’da oynanan GALATASARAY ODEA BANK –
FENERBAHÇE TKBL PLAY OFF müsabakası öncesinde ve müsabaka sırasında Galatasaray
Odea Bank taraftarlarının rakip takım ve rakip takım yöneticileri aleyhinde küfürlü
tezahüratlarda bulunmaları, patlayıcı madde patlatmaları, müsabakanın devre arasında bir
taraftarın rakip takım yöneticisine müdahalede bulunması, müsabaka sırasında Galatasaray
Odea Bank takımı tarafından görevlendirilen anons yetkilisinin anons sistemini taraftarları
coşturmak için kullanması, müsabaka sonrasında yapılan ödül töreni esnasında Galatasaray
Odea Bank taraftarlarının sahaya girmeleri ve ayrıca müsabakayı izlemeye gelen rakip takım
yöneticilerine protokol tribününde yer ayrılmaması nedenleriyle, ilgili dosya Kurulumuza
sevk edilmiştir.


2013 - 2014 Final Serisi

Serinin Ülker Arena’da oynanan ilk 2 maçı olaysız geçti. Galatasaray Liv Hospital idarecileri Fenerbahçe Ülker Arena’daki özel localarda ağırlandılar. Fenerbahçe Ülker sahasında oynadığı iki maçıda kazanarak final serisinde 2-0 öne geçti.

Serinin 2. maçının ardından Galatasaray Liv Hospital ve aynı zamanda Türk Milli Takımı Koçu Ergin Ataman, maçın sonunda gerçekleşen tartışmalı bir hakem kararını bahane ederek “galibiyetlerinin çalındığını” söyledi.


Final Galatasaray Liv Hospital Serisine taşındı. 3. maçın hemen öncesinde, maçı yönetecek hakem üçlüsü salon girişinde saldırıya uğradı.

Maç sırasında yaşanan yoğun küfürlü tezahürat sebebiyle hakemler 2 kere anons istedi.

Galatasaray Liv Hospital ve Milli Takım koçu Ergin Ataman, Final Serisi 3. maçından sonra “Fenerbahçe’ye 2 avans verdik” şeklinde konuştu…

Serinin 4. maçında Fenerbahçeli oyunculara, Koçu Zeljko Obradovic’e ve Fenerbahçe Bench’ine toplam 6 adet teknik faul çalındı. Açık hakem hatalarına itirazda bulunan Obradovic diskalifiye edildi… Hakemlerin maç boyu süren küfür ve sahaya atılan yabancı maddeler (bu yabancı maddelerden bazıları Obradovic’e isabet etti) sebebiyle 3 kez anons istediği ve soyunma odasına giderek 15 dakika ara verdiği maç, Galatasaray Liv Hospital’in galibiyeti ile sonuçlandı. Galatasaray bu maçta yaşanan olayların ardından 2 maç seyircisiz oynama cezası aldı. Maçın gözlemci raporları şu şekildeydi :

10.06.2014 tarihinde İstanbul’da oynanan GALATASARAY LİV HOSPİTAL –
FENERBAHÇE ÜLKER BEKO BASKETBOL LİGİ PLAY OFF FİNAL müsabakası
sırasında Galatasaray Liv Hospital taraftarlarınca sahaya yabancı maddeler atılması ve küfürlü
tezahüratlarda bulunulması neticesinde ayrı ayrı üç kez anons yapılması ve müsabakanın
duraksaması, Galatasaray Liv Hospital Takımı tarafından görevlendirilen anons yetkilisinin
müsabaka sırasında yönergelere aykırı olarak anons sistemini taraftarları coşturmak için
kullanması, yapılan ikaza rağmen devam etmesi, müsabakanın oynandığı salona kapasitenin
üzerinde taraftar alınması neticesi Galatasaray Liv Hospital taraftarlarının müsabakayı
merdiven boşluklarında takip ederek giriş çıkışları engellemeleri ve müsabaka bitiminde
skorborda misafir takımı küçük düşürücü sözler yansıtılması nedenleriyle, ilgili dosya
Kurulumuza sevk edilmiştir.

Fenerbahçe koçu Zeljko Obradovic, Fenerbahçe Ülker’in kazandığı maçlardan sonra olduğu gibi, kaybedilen maçların ardından rakibe duyduğu saygıyı dile getirip Galatasaray Liv Hospital takımını tebrik ederken, serinin 4. maçı sonrasında Ergin Ataman tarafından  “büyük bütçe ile Euroleague’de başarılı olamadığı için gergin olmakla” suçlandı. Aynı basın toplantısında Ergin Ataman hakem kararlarının hepsinin doğru olduğunu söyledi. http://www.galatasaray.org/basketbol/erkek/haber/20414.php

Fenerbahçe Spor Kulübü başkanı ve Basketbol Şube yöneticileri bir basın toplantısı düzenleyerek serinin 3. ve 4. maçında maruz kaldığı çirkin saldırılar nedeniyle Türkiye Basketbol Federasyonu’nu göreve çağırdılar.
(olaylar : http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=40388) Aynı basın toplantısında seride yaşanan hakem hataları barkovizyon ile izlettirildi ve 4. maçta yaşanan bir kural hatası ile ilgili belgeler sunuldu.

Serinin 5. maçı Fenerbahçe Ülker’in sahasında oynandı… Fenerbahçe bu maçı rahat bir oyunla farklı kazandı. Biri maç öncesi, biri maç sonrası 2 anons yapıldı. Fenerbahçe Ülker bu maçta yaşanan tribün olayları neticesinde para cezasına çarptırıldı.

Galatasaray Liv Hospital ve Milli Takım koçu Ergin Ataman final serisi 5. maçından sonra, Fenerbahçe Asbaşkan’ı Sayın Mahmut Uslu’nun pantalonunu indirdiğini (!) ve kendisine küfür ettiğini basın toplantısında sansürleme gereği hissetmeden dile getirdi. Bu iddialar Mahmut Uslu tarafından yalanlandı.  http://www.youtube.com/watch?v=TZZqXJYomyI


Serinin 6. maçını Galatasaray Liv Hospital kazandı ve seri 7. maça uzadı… Maç çıkışında Fenerbahçe Ülker’i taşıyan otobüs taşlı saldırıya uğradı, camları kırıldı :  http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=40469

Galatasaray Liv Hospital ve Milli Takım koçu Ergin Ataman, final serisi 6. maçından sonra “Ülker Arena’da can güvenliğimiz yok” şeklinde bir demeç vererek gerilimi tırmandırmaya devam etti: http://www.galatasaray.org/basketbol/erkek/haber/20463.php

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal “can güvenliklerinin olmadığı gerekçesiyle” serinin son maçına çıkmayacaklarını söyledi… Serinin 5. maçında yaşanan olayların, Abdi İpekçi’de yaşananlar ile aynı hatta daha da fazla olduğunu dile getirerek Fenerbahçe Ülker’in saha kapatma cezası alması gerektiğini savundu. Ancak maç seyircisiz oynanırsa ve atanan hakem üçlüsü değiştirilirse maça gelebileceklerini açıkladı…

Karşıyaka taraftarı, final serisi oynanırken G.Saray ve yöneticilerini suçlayan çok sert bir bildiri yayınladı. Eleştirilerin adresi yine belli kişiler oldu. Bildiride şu sözlere yer verildi :

“Galatasaray'la olan problemlerimizin temelinde Ergin Ataman başta olmak üzere Basketbol şube yöneticilerinin tavırları ve taraftarı kışkırtması olduğunu hep söyledik.
Sezon başından beri özellikle Ergin Ataman tarafından kışkırtılan seyircilerin neler yaptığı ortadıdır. Unutanlar Disiplin Kurulu'nun rapor ve kararlarını okusun. Ama sadece kararları değil raporları da incelesin çünkü ceza verilirken hep kayırıldılar.”

“Şimdi Ergin Ataman ve Galatasaray yönetimi can güvenliği gerekçesi ile maça çıkmayacakmış. Galatasaray taraftarı kadın ve çocuklara saldırırken kimse can güvenliğinden bahsetmedi.”

“Ergin Ataman ve Galatasaray yöneticileri mağdur ve masum numaraları ile ancak kendi taraftarlarını kandırırlar. Tüm basketbol camiası sizin ne olduğunuz çok iyi biliyor.
Bu hareketlerle ortalığı iyice gerip, maçta daha çok olay çıkmasını hedefliyorsunuz.”

“Galatasaray Yöneticilerine sesleniyoruz; Ana görevi ortalığı germek olan yöneticilerinizi ve basketbol kültüründen zerre kadar anlamayan futbol taraftarınızı da alın ve gidin bu ligden…”

Galatasaray’ın finalin son maçına çıkmama kararının ardından, Türkiye Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel Fenerbahçe Ülker ile Galatasaray Liv Hospital takımlarının aldığı cezalar konusunda kamuoyunu bilgilendirdi (http://www.tbf.org.tr/detay/2014/06/20/tbf-baskani-turgay-demirelden-ntv-spora-aciklamalar)

Tugay Demirel; karşılaştırma konusu olan 4. ve 5. maçların gözlemci raporlarının birbirinden farklı olduğunu, Galatasaray taraftarının sebep olduğu ihlallerin daha fazla olduğunu. Ayrıca sezon genelinde de Galatasaray taraftarının sabıkasının çok daha fazla olduğunu canlı yayında açıkladı.


“Kamuoyuna intikal eden Galatasaray ve Fenerbahçe kulüpleri ile ilgili son müsabakalarda yaşanan ve Disiplin Kuruluna sevk edilen bu ve diğer dosyalar ile ilgili olarak;  içerisinde bulunduğumuz sezonda Galatasaray Liv Hospital müsabakalarında ağırlıkla seyirci olaylarından kaynaklanan 13 adet müsabaka dosyası TBF Disiplin Kuruluna intikal etmiş olup, anılan dosyalardan toplam 20 adet ceza kararı verilmiştir.”

Galatasaray Yöneticilerinin suçladığı ve finalin son maçını yönetmesini istemediği hakem Recep Ankaralı verdiği röportajda Ergin Ataman’ın kendisine “maçı iyi yönettiğini” söylediğini açıkladı :  http://www.fanatik.com.tr/2014/06/19/recep-ankarali-iyi-yonettigimi-ergin-ataman-soyledi-374361

Galatasaray’ın aldığı bu karar ülke basınında yer buldu :

“Can güvenliği hangi salonda daha fazla tehdit altındaydı?”

“Bırakın F.Bahçeli oyuncuları, kendi sporcularının sahada emeğini “umursamayan” bu karar, G.Saray tarihine kara bir leke olarak çalınmıştır!..”

 “Bu ülkede can güvenliği sorununun, sizin sahanızdaki maçlarda problem olduğu ortadayken.
Fenerbahçeli yöneticiye tribününüzde saldıran taraftara arka çıkan siz değil miydiniz?
Maç bitiminde skorboarda yazılan iğrenç sözcük için rakibinden özür dilemeyen tavrınız nerede saklandı?
Bayanlar basketbol finalinden sonra takım otobüsüne asılan "Akıllı ol Aziz. Hunharca!" pankartının ucuz bir tehdit içerdiği ortadayken...
Ve uçakta Fenerbahçe konulu küfürlü besteyi koro halinde seslendiren sporcularınız için gıkı çıkmayan siz!
Sportmenliği kaç kez kundakladığınızın farkında mısınız?
Kucakladığınız kaçak rolde tarife yakıştınız ama.
Tarihe yakışmadınız! “

Galatasaray Liv Hospital oyuncu Carlos Arroyo, G.Saray Yönetimi’nin aldığı kararı “bu kararı kabul etmek çok zordu” şeklinde eleştirdi: http://www.basketfaul.com/makale/33102/arroyo-oynamama-kararini-kabullenmek-cok-zordu.html

Engin Atsür, “son maça çıkmak istiyorduk” diyerek kendi yönetimini eleştirdi: http://yenisafak.com.tr/spor-haber/yoneticiler-bizi-ornek-almali-21.06.2014-660112



Devamı ...

3 Temmuz 2014

3 Yıldır Çapulcu


Özel yetkili mahkemeler ve savcılarla yürütülen tüm davaların medya yalanları, iftiralar, sahte deliller üzerine inşa edilmeye çalışılan linç ve tasfiye operasyonları olduğu artık bir rivayet değil, faillerinin bile itiraf ettiği buz gibi bir hakikat. Yıllar sonra bu özel yetkili operasyonlarda geldiğimiz noktada, adaletin muktedirin çıkarları ve hesapları doğrultusunda bir çeşit ‘doldur boşalt' alanı olduğunu anlamamızı sağlayan pek çok durum bir film şeridi gibi gözlerimizin önünde geçip gidiyor...

3 Temmuz vakası da kendi içinde hala açıklanmayı bekleyen tonlarca rivayeti ve üstü AK kapaklarla örtülmüş pek çok hakikati barındırıyor. Operasyonun ilk aylarında devletin bir bakanının, daha iddianame aşamasına gelinmemişken söylediği ‘çok ince ayarlı bir operasyon yapıyoruz’ itirafı bile tek başına Fenerbahçe’yi bir şike davasının sanığı değil, daha büyük bir 'adalet şikesi'nin bir tanığı yapmaya yetecek veriye sahipti aslında. Bunu görüp de duruma objektif kalamayanlar daha o zamanlardan beri itiraz edip direnmeyi seçti. Bu sayede muktederin 3 ayda unutulur sandığı bir olay 3 yıldır unutulmadı. Belki de en önemlisi, gerçekten 3 ayda unutulanların hatırlanmasını ve unutulmamasını sağlayarak adalet umudu oldu.

Fenerbahçeli taraftarlar muktedir karşısında ‘çapulcu’ mertebesine daha 3 yıl önce eriştiğinde o sırada ‘direniş’ gibi bir kavram henüz objektiflerin ve futbol romantiklerinin Türkiyeli kulüp taraftarlarının ağzına pek de yakıştırmadığı ucuz bir jargondan ibaretti.

Çünkü maalesef, o yıllarda ‘yandaş medya’ kavramı hemen hemen her objektif kesim tarafından yerden yere vurulan, bütün kötülüklerin anası sayılan bir şeytan olmayı şimdiki gibi sürdürse de henüz ‘penguen medyası’ gerçeğiyle toplumsal olarak yüzleşilmemişti. Bu yüzden, mesela 500.000 insanın protesto için çoluk çocuk köprüye yürümek istemesi ve gaz bombalarıyla durdurulmalarını yandaş medyanın görmezden gelmesi ve bu duruma isyan edenlerin nezdinde tüm direnişçileri yandaş medyanın sefil argumanları eşliğinde ‘şikeyi örtbas etmeye çalışan çapulcular' olarak küçümsemek henüz objektiflikten sayılıyordu.

Hatta o yıllarda penguen medyasının etkisine karşı hepimiz o kadar güçsüzdük ki aramızdaki en delikanlılarımız bile, öz evlatlarını zindana atıp bir de itibarlarını aşağılık bir adalet şikesine oyuncak eden özel yetkili faşizme dur demek yerine, savunmasız insanlara ‘aklanın da gelin’ diyebilmişti.

Neyse ki Gezi Direnişi sayesinde, bir kaç ağaç, güzel bir park ve koca bir ülke için özgürlük, barış ve adalet talebiyle direnmenin şahane duygusunu yaşayan yeni bir nesil doğdu. Böylece Gezi direnişini deneyimlemiş insanların, Fenerbahçe’yi parkı, semti, ülkesi, özgürlüğü olarak görenlerin 3 yıldır gösterdikleri direnişi anlamalarını kolaylaştıracak bazı duygular yeşerdi.

Öte yandan, iktidarın yıllardır paralel koalisyon ortağı olan ‘the cemaat’le düştüğü husumet sonrası adeta 'gerçeğin pornografisi' olarak ortaya serilenler, Türkiye'de neredeyse bütün 'saf'larda eksen kaymasına yol açarken, başından beri gücünü haklılığından alan Fenerbahçe'nin bu kara deryalarda 'adaletin Fener'i olması da rastlantı sayılmamalı. Bu durum da sebep-sonuç ilişkileri üzerinden uzun yıllar kafa patlatılacak bir olguya çoktan dönüşmüş durumda.

Aykut Kocaman’ın yine o günlerde dediği gibi, neyse ki ‘gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu var.’ Şehirlerini, semtlerini, parklarını, ağaçlarını, emeklerini, kulüplerini yağmalayanların kurdukları düzene karşı bütün direnenleri tarih elbet yazacak.

Muktedirin kirli ayak oyunları karşısında objektif kalamayarak, karşı çıkıp direndiği için ‘çapulcu’ diye yaftalanmanın onurlu zevkini yaşamış, her renkten bütün güzel insanların, 3 Temmuz Direniş Bayramı kutlu olsun…

Devamı ...

21 Nisan 2014

İstanbul United veya #DirenTribun


Geçen hafta 12 Nisan cumartesi günü Atlas Sineması’nda 33. İstanbul Film Festivali kapsamında dünya premiere'i yapılan İstanbul United filmini nihayet izleyebildik. Film içerisinde görüşlerine yer verilmiş birisi olarak ayrıca heyacanlı ve mutluydum.

Daha önce Arap isyanlarında taraftar gruplarının rolü üzerine izlenimler kaydeden ve konuyu yakından araştıran iki kafadar yönetmen olan Olli Waldhauer ve Farid Eslam Gezi direnişi sırasında İstanbul’un 3 büyük kulüp taraftarlarının eylemlerde oynadıkları etkin rolü duyunca uçağa atlayıp İstanbul’da olan biteni yakından görmeye geliyorlar. Bu sırada örgütlü taraftar gruplarıyla iletişime geçerek konuyu birinci ağızlardan dinlemeye, anlamaya çalışıyorlar. Benim de muhitinde takıldığım vamos bien tayfayla ve papaz’dan onur’la iletişime geçmişlerdi. Bana konuyu o dönem Onur arayıp paslamış bulundu. Gezi parkında tanıştığımız gün uzun uzun Türkiye’deki tribün gruplarını, Fenerbahçe’de olan bitenleri, kuruluşundan 3 temmuz direnişine ve Gezi’ye dek Fenerbahçe tarihindeki direniş kültürünü ve daha pek çok şeyi konuştuk. Barikatların arkasında başka bir Türkiye, başka bir dünya mümkün dedirten çok güzel bir halk olabilme fırsatı yakaladığımızı anlattık. Daha birbirlerinin statlarına gidemeyen grupların kardeşce bir arada olabilmelerinin sebeplerini anlamaya çalıştık. İnsanları habire birbirinden nefret etmeye zorlayan egemen söylemden çok sıkılmış yeni kuşaklardan bahsettik. Duvarlarda yazanların bu kez gençliğin siyasete hitabesi olduğunu gördük.

Sonrasında da bir kaç kez daha bu diyarlara gelip giden yönetmenlerle bir kaç kez vakit geçirdik, çekimlerde bulunduk. Yoğurtçı Parkı'na gittik, tayfayla tanıştırdık. Sonuçta ortaya geçen hafta izlediğimiz belgesel film çıktı. Ellerine sağlık. Burada olan bitenlere dışarıdan bakanların neler gördüğünü, anladığını anlamak açısından çok değerli bir emek sergilemişler. İşin bu yönüyle teşekkürü fazlasıyla hak ediyorlar.

İstanbul gerçekten united mı?

Gezi’de yaşanan bu olağandışı dayanışmaya İstanbul United denmesi bence bu mevzuya konabilecek en yanlış isimlerden biri olarak anlamı baştan zayıflatıyor ve konuyu tam olarak kavramamıza engel oluyor. Her şeyden önce Gezi direnişi 'bütünleşme' olarak nitelenebilecek türden bir vaka asla değildi. Hele hele herhangi birilerinin İstanbul United adıyla ve belirli bir uzlaşmayla kurdukları bir ittifak, grup ya da platform hiç bir zaman olmadı. (Belki bir foruma dönüşmesi beklenebilirdi ama bir iki denemeden öteye gidemedi.) En basit anlamıyla, ülkeyi babasının şirketi gibi gören bir despota karşı başlayan halk direnişinin içinde, çok farklı dünya görüşlerinden süzülüp gelen insanların, tüm önyargılarını yıkan devrimci bir ruh haline bürünerek yarattığı dayanışma ikliminden bahsediyoruz.

Gel gelelim, filmde ortaya çıkan anlatı üzerinden baktığımızda tüm iyi niyetine rağmen filmin Gezi’de olan biteni anlamakta ve anlatmakta büyük sıkıntı içinde olduğunu görüyoruz. Film meselenin nasıl bir duygu etrafında şekillendiğini göstermeye çalışırken sebep sonuç ilişkilerini nedense pas geçmiş. Uzun denebilecek bir sürede olayların tanığı olarak gösterdiği kararkterlerin Gezi’den önceki çatışma noktalarını anlattıktan sonra, nedense Gezi’de oluşan birlikteliğin içeriğine değinmemiş. Hikayeleri anlatılan bu 3 karakterin birbirlerinden ne kadar nefret ettiklerini, küfürlerini bolca dinlediğimiz halde, filmin ismine istinaden bile olsa hiç bir zaman bir arada görmüyoruz. Direniş sırasında nasıl bir arada olduklarından, neye karşı ve nasıl bir ortak mücadele yürüttüklerinden neredeyse hiç bahsetmeyerek en can alıcı noktaları ıskalamış. İzlerken asıl meseleye ne zaman gireceğini merak etmekten kendimi hiç alamadım. Üstüne üstlük filmi domine eden, anlatımına en çok yer verilen kişinin Galatasaray taraftarı olması filme adeta gerçeküstü bir hava katmış. Elbette Gezi’ye bireysel kararlarıyla katılan pek çok Galatasaraylı taraftarın olduğu inkar edilemez bir gerçek ama bu süreçte ultraslan’ın takındığı iktidar yanlısı tavrın pek çok Galatasaraylıyı rencide ettiği de bir o kadar gerçek. Bu gerçeklerden uzak duran çözümlemelerle böyle bir isyanda taraftarın oynadığı rolü galatasaray tribünlerini merkez alarak anlatması, filmin inandırıcılıktan uzaklaşmasını ve hatta belgesel türünün sınırlarını zorlayarak adeta mockumantary sınırlarına sürüklemesini sağlamış. Bu da filmin sahiciliğiyle yakalayabileceği olası büyük etkisini maalesef çöpe atmış.

Film, yer verdiği kişilerin grup kimliklerini öne çıkarmadan bireysel tavırları çerçevesinde bir hikaye anlatma iddiasında görünse de bu karakterlerin içinde şekillendiği sosyolojiye değinmeden anlatılanlar meselenin içinde olanlar için çok yüzeysel, dışardan bakanlar için de eksik veya yanlış olarak kavranmasına yol açıyor. Elbette böyle bir filmde Çarşı olgusunun belirlediği kültürel kodlara hiç değinmeyen bir anlatım yolunu tercih edebilirsiniz ama çatışmaların ortasında buldozerle TOMA kovalayan Çarşı fenomenininden tek kare bile göstermeden 'gezi direnişinde taraftar gruplarının etkin rolü' konulu bir belgesel yapmak ortaya çok ciddi özgün bir bakış açısı koymayı gerektirir ki maalesef ortaya çıkan eserde tam olarak buna rastlayamıyoruz.

Aynı şekilde Fenerbahçe tribüncülerinin biber gazına ve polis baskısına son 3 yıldır neden ve nasıl maruz kaldığına ve muktedirin tüm unsurları tarafından çapulcu, terörist, marjinal diye yaftalanarak şiddete uğramalarının meşrulaştırılmasına hiç girmeden bu insanların neden Gezi'de olduklarını anlamak da anlatmak da çok zorlaşıyor. 3 yıl önce çoluk çocuk onbinlerce Fenerbahçeli'nin protesto için köprüye yürüyüşlerinin plastik mermi ve gaz bombalarıyla durdurulması olayına filmin bütünü içinde yer vermek istememek elbette anlaşılır bir durum olabilir. Fakat 31 Mayıs gecesi İstanbul United isminin de doğmasına yol açan, onbinlerce insanın sabaha kadar kilometrelerce yol yürüyerek Anadolu yakasından Avrupa yakasına yaya olarak geçerek direnişe katılmalarından ve bu olayın Gezi direnişinin şahlanmasına yol açmasındaki çok büyük etkisinden tamamen habersiz gibi davranınca, filmin geri kalan tüm söylemi de bu 'gerçeklik' içinde çok güdük kalıyor.

Direniş burcu ve yükselen yıldız

Filmin Atlas Sineması’nda gösteriminden sonra yapılan söyleşi kısmında Alin Taşcıyan filmin Çarşı odaklı değil de Galatasaray taraftarı odaklı olmasını nasıl düşündüğünü filmde yer alan çarşı grubundan Ayhan Güner’e sorduğunda Ayhan ağabey hiç ummadığım bir tavırla ‘Olsun bunun hiç önemi yok. Biz Çarşı olarak zaten hep bu konularda öncüyüz. Fenerbahçeli Galatasaraylı arkadaşların da peşimizden gelmesi çok güzel şey’’ diyerek uzaktan bildiğim kadarıyla kendisine yakışmayacak şekilde kibirli bir yaklaşım sergilemiş oldu. Bu cevaptaki meseleyi kavrayış biçimi de aslında filmde Çarşı’nın etkin rolünün pas geçilmesi kadar önemli başka bir eksikliği gösterdiği için bence çok önemli. Fenerbahçe’nin 2011’den beri özel yetkili faşizme karşı yürüttüğü son derece net ve kararlı direnişinin içinde de Gezi’de de baştan beri yer alan bizler için konunun kimin öncü, kimin takipçi olduğu tartışmasına sıkıştırılması boş bir sidik yarışından başka bir şey olmaz ki bu da Gezi’yi yanlış anlamanın başka bir çeşidi sayılır.

Yapım süreci sırasında filmin yönetmenleriyle görüşen diğer Fenerbahçeli arkadaşlarımın anlattıklarını da aşağı yukarı bilen birisi olarak, filme tam olarak yansımasa da Fenerbahçe tarafı olarak meseleye bakışımız ve aktarmaya çalıştıklarımız gayet net aslında: 3 temmuz 2011’den beri Fenerbahçe için hangi haklı sebeplerle muktediri karşımıza alıp topyekün direndiysek, Gezi’ye de aynı motivasyonla dahil olduk. Fenerbahçe direnişiyle demokrasi tarihimizde özel yetkili bir ‘darbe hukuku’na karşı gösterilen en şiddetli ve kitlesel direnişin parçası olduk. 3 yıldır gerçek bir halk dayanışmasının muktedir karşısındaki gücünü tecrübe edindik. En önemlisi de en başından beri, Fenerbahçe davasında da Gezi’de de üstünlerin hukukuna karşı hukukun üstünlüğünden, eşitlikçi ve özgürlükçü bir ülke yönetiminden başka bir şey talep etmedik. Talana, yağmaya; özel yetkili operasyonlarla kişilerin ve kurumların bağımsızlığının ele geçirilmesine; adalet duygusunun yerle bir edilmesine; milli iradenin ve kamu vicdanının kirli ittifakların çıkar bekçiliğine dönüştürülmesine karşı geldik.

Geziden çok önce özel yetkili faşizmin ablukası altındaki bir kulübün haklarını ve asırlık kişiliğini korumak için gösterdiğimiz direnişin çapulcu, marjinal diye etiketlenerek değersizleştirildiği, üzerimizdeki baskı ve şiddetin medya ve iktidar tarafından meşrulaştırıldığı dönemde, Gezi'ye katılan kitlenin büyük çoğunluğu henüz kanaatlerini penguen medyasının pompaladığı 'gerçeklik' üzerinden geliştiriyordu. Gezi'den sonra formalarına gururla çapulcu yazan bu neslin Fenerbahçe direnişine bir sempati geliştiremese de empati kurmasını beklemek lüks olmamalı.

Stat bizim semt bizim

31 mayıs gecesi, yaşadığı semt için, semtindeki park ve o parktaki tek bir ağaç için, birlikte büyük bir dostluğu yaşadığı kulübü için, alın teri için direnmeyi tecrübe etmiş onbinlerce insanın kilometrelerce yol yürüyüp, boğaz köprüsünden yaya olarak karşıya geçerek parkını ve semtini korumak için mücadele eden dostlarına destek olmasının doğal içgüdüsünü anlamadan gezi’ye dair inandırıcı bir şeyler söylemek çok zor. Haksızlıklar ve zorbalık karşısında başka türlü davranmayı zaten bilmeyen insanların ruh halini görmezden gelerek 'Gezi ruhu'nuna dair söylediğimiz her şey samimiyetsiz kaçıyor. İstanbul United kavramı bir ruh halini temsil ediyorsa en çok böyle bir ruh halini temsil ediyor.

Her ne kadar ismiyle İstanbul United ölü doğmuş bir kavram oldu desek de bizim dayanışma ve direniş halinde olmamız gereken asıl büyük gerçek hala karşımızda duruyor. İster İstanbul United densin, ister benim tercih edeceğim gibi #direntribün diyen çıksın, bizim asıl gündemimizde dalga dalga gelen totaliter rejimin baskılarına, tektipleştirmesine, rantiyeciliğine, hukuksuluğuna, yaratılan yasakçı korku imparatorluğuna karşı dayanışma halinde olmanın yolunu yordamını geliştirmek var… Bunun için yanyana gelip maç izlememize gerek yok. Nefret söylemlerine pirim vermeyerek, sorunlarımızı barışcıl bir dille ve tavırla çözecek iradeyi göstermemiz hiç olmadığı kadar önemli. Her türlü kirli oyuna karşı, güzel ve mertçe oynamayı savunan insanlar olmak için kendimizi daha fazla zorlamamız şart. Adalete olan güvenin tamamen kaybolmasının yarattığı ve daha da yaratacağı yıkıcı etkilere karşı 'herkes için' adalet talep etmemiz, adaletin kendi kabilemizin çıkar bekçiliğine dönmesine izin vermemek için ortak mücadele etmemiz şart. Aidiyetlerimizin üstünlük değil, farklılık olduğunu kavrayan dayanışmacı dile özenerek tribünlerde aşk ve özgürlük şarkılarının söylenebildiği bir iklimi hep birlikte acilen yaratmamız gerekiyor.

Devamı ...

29 Mart 2014

Kime oy vermediğimi herkes bilecek


Bülent Burgaç yazdı:

38 Yaşındayım. Yarın oy kullanmaya başladığım 18. Yılımı dolduruyorum, Ali İsmail’in bir sokakta kahpece sıkıştırılıp katledildiği yaşta bir kez daha oy kullanacağım.

Bu yaşıma kadar kimseye asla, a veya b partisine oy kullanın demedim. İnsanlar hür iradeleriyle daha da insanlar. Bizi doğada yaşayan saygı duyduğumuz diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz hür iradelerimizdir.

Yarın için kimseye şu partiye oy verin demedim , bundan sonra da demeyeceğim. Yarın sandığa yine hür irademle gideceğim, vicdanımla. Fenerbahçe formamla gideceğim!

Kabine girdiğimde gözlerimin önüne ilk olarak 3 Temmuz 2011 sabahı gümüşlük’te Nejat İşler tarafından sabah uyandırıldığım telefon görüşmesi gelecek. “Olm başkanı almışlar” başkanımızı almışlar olm!

Daha sonra aklıma Anadolu yakasından boğaz köprüsüne yürümeye çalıştığımız an gelecek, emniyet amirinin “gerekirse mermi kullanabilirsiniz” söylemi kulaklarımda çınlayacak. Aklıma çağlayan gelecek, sevgili renkdaşım Ebru Köksaldı ve adalet çay bahçesinde tanıştığım Fenerbahçe’liler gelecek. Önceden belli olan kararları beklerken çubuklu’ya ve yönetimine olan sadakatimiz nedeniyle gazlanmak pahasına orada durduğumuz anlar gelecek. Kararlar açıklandıktan sonra sıkılan ve kafamıza yememek/boğulmamak için çevre yoluna doğru bizi kaçmak zorunda bırakan gaz bombaları gelecek aklıma. Gülüp hatırlayacağım çünkü oraya giden on binlerin “Fenerbahçe söyleyecek son sözü, haklıyız kazanacağız” diye bağırdığı anlar kulaklarımda çınlayacak. Haklıyız kazanacağız, kazanıyoruz, kazanacağız! 12 Mayıs gelecek aklıma daha sonra. Maç bittiğinde şampiyon olan takımı alkışlamaya başladığında tüm ezberleri bozan, kaos’tan beslenen kişilere Fenerbahçe taraftarının attığı asrın tokatı gelecek. Beklenmedik bu olay karşısında 5 dakika içinde sergilenen bir tiyatro sonucu gazlanan tribünler gelecek. 1907 tribünün hemen aşağısında gazdan yere yığıldığım an yanıma bir şişe su ile koşup gelen 15 yaşındaki Deniz gelecek.

Daha sonra aklıma sabahın şafağında çadırları yakılan ve sivri sinek gibi gazlanan gezi parkı direnişçileri gelecek. Ankara’da başından vurulan Ethem Sarısülük gelecek, Çocukluğumun geçtiği Armutlu mahallesi sokaklarında öldürülen Abdullah Cömert gelecek. Ümraniye’de bir aracın ezdiği Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, polis memuru Mustafa Sarı, Ankara’daki temizlik işçisi irfan Tuna ve tekrar ediyorum, Eskişehir’de bir sokak arasında sıkıştırılıp kahpece katledilen Ali İsmail Korkmaz gelecek. Öldürülmesiydi yarın ilk kez oy kullanacaktı. Kıydılar delikanlı’ya. Ah Berkin Ah! Berkinim. Berkinimiz… Sen de kardeşimizdin Burak Can Karamanoğlu!

Yarın oy kullanmak için kabine girdiğimde sizi ve bu olayları unutan kalbim kurusun diyeceğim ve oyumu kullanacağım.

Kime oy verdiğimi sadece ben bileceğim ama kime oy vermediğimi herkes bilecek.
Devamı ...

Barbarlıktan çıkışa son 17 saat


Metin Lokumcu öldürüldükten sonra televizyon kanalına çıkıp “ben bilmem” dedi, yaptığı ilk mitingde adını ağzını aldı “bu arada da birisi kalp krizi geçirmiş ölmüş” diye geçiştirdi. Dilşat sokak ortasında 45 polis tarafından dayak yedi, sol bacağı 2 santim kısaldı, felç tehlikesi geçirdi, adını bir kere ağzına aldı, “kadın mıdır kız mıdır bilemem” diye bağırdı, saldırıyı gerçekleştiren polisler hala bulunamadı. 1 Mayıs’ta Dilan’ı vurdular, elindeki sirke şişesine Molotof kokteyli dediler, Başbakan’ın katıldığı bir toplantıda “parasız eğitim istiyoruz” pankartı açan Berna ve Ferhat terör örgütü üyeliğinden yargılandı, hapis cezası aldı, okullarından atıldı. Cihan Kırmızıgül bir poşi taktı, başka hiçbir delil yok, 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Lobna’yı başından vurdular hastaneye kaldırıldı, Toma’nın önünde duran adamın üstüne tazyikli su ile saldırdılar, havada 3 takla attı, yere düştüğünde baygındı. Abdullah Cömert, Ahmet Atakan biber gazı fişeği ile öldürüldü, Ethem Sarısülük 4 metreden 9mm kurşunla vuruldu, mobese kamerası tam o an ağaçları çekmeye başladı, Ali İsmail Korkmaz sokak ortasında saldırıya uğradı, beyin kanaması geçirdi, ilk gittiği doktor ağrı kesici verdi gönderdi. Vali “arkadaşları polisi zor durumda bırakmak için öldürmüş olabilir” dedi. 18 aylık Mehmet Uytun anasının kucağında vuruldu, Savcı’ya soruşturma izni bile verilmedi. 40 günlük Ayaz bebek fakirlikten Konya’da, 14 yaşındaki Berkin Elvan ise evden ekmek almaya giderken başına atılan biber gazı fişeği ile öldürüldü. Öldüğünde 16 kiloydu. Küçücük bir tabutla mezara gömdüler. Annesi oğlunun artık oynayamadığı bilyeleri çocuğunun üstüne attı. Ertesi gün Erdoğan Antep’e gitti annesini halka yuhalattı.

Hz. Muhammed “ölülerinizi hayırla yad ediniz” diyor. Ölülerimizin payına bile hakaret düşüyor. Öldürmek de yetmiyor bunlara, ölünün itibarını da katledene kadar doymuyorlar. Onu seven, onu sayan, en azından hatırasıyla yaşamak isteyen, hatta hadi diyelim ki bir anlık bir merhamet duygusuyla 14 yaşında bir çocuğun ölümüne ağlayabilecek, üzülebilecek insanların bu duygularını da öldürmek istiyorlar. Berkin Elvan terörist, Ali İsmail terörist, Ethem Sarısülük terörist, Lobna terörist, Gezi olaylarını haber yapan BBC muhabiri terörist, Taksim’de piyano çalan ajan. Bütün yaraladıkları insanlar düşman.

Afyon’da 25, Uludere’de 35, Reyhanlı’da 50, Van’daki çadırlarda yanarak öldü çocuklar, katilleri aramızda geziyor. Asla soruşturulmuyor, her şeyin üstü örtülüyor. Berkin Elvan cinayetinden sorumlu olabilecek polis memurlarını arayan Savcılık, Okmeydanı bölgesinde o gün, o saatte görevli olan polislerin listesini istedi. Emniyet Müdürlüğü tam 1065 polisin adını verdi, 275’inin sorumlu olabileceğini söyledi. Dalga geçiyorlar. Hrant Dink’in dosyasında bir türlü örgüt bulunamıyor, Mehmet Ağar derin ellerle korunup özel bir hapishanede 2 yıllık tutukluluğunu geçirip Bodrum’da sörf tahtasıyla gezerken, Gezi olaylarında tweet atan gençlerin payına örgüt davaları, 11 yılla başlayan hapis istemleri düşüyor. İnsafı, adaleti, vicdanı, yanı insanlığın uzun yürüyüşünde kazandığı bütün güzel değerleri kaybettik. Ortaçağ fütursuzluğu ile başlayan cadı avlarının sonu artık kent meydanında kurulan büyük ateşlerde değil, sonu gelmeyen yargılamalarda, içinde kolum kadar fare gezen F-Tipi zindanlarda sonlanıyor. Hücre cezaları işkencenin yerini aldı, dövmekten, vücudunu kesmekten daha derin bir işkenceye mahkum ediyorlar insanları. Sonu gelmez bir yalnızlık. Asla aydınlanmayacak bir karanlık. Hiç bitmeyecek bir “belki çıkabilirim” umudu. Sonra gene yalnızlık.

Müyesser Yıldız ile ilk tanışmam, Silivri’nin önündeyiz, hapisten yeni çıkmış… Küçücük bir kadın diyorlar. Küçücük derken aklınız başınızdan gider. Gerçekten küçücük, incecik, insanın böyle bir kadına zarar verebilmesi için aklını kaçırmış olması lazım. Toprak yok, ot yok, gökyüzü yok, bir tane insan yok. Yapayalnız. 16 ay geçiriyor. 16 ay bir insan, bir diğer insanın sesini duymadan nasıl yaşar? Bir insanla konuşamadan, hadi diyelim bir derdini, bir sıkıntısını, öfkesini, heyecanını anlatamadan. Kelimeleri unutur insan. Kelimelerden bir tabutun içerisinde zihnini bırakır. İlk kez sıcak yemeği hapisten çıktıktan sonra yiyor. İnsanın midesini bile kendisine düşman ediyorlar.

İnsanları betonlara gömdüler, sadece bedenlerini değil, ruhlarını, akıllarını, kalplerini, umutlarını, heyecanlarını, insanlık hakkında bildikleri güzel şeyleri. Nedim Şener’in 9 yaşındaki kızı, ayda bir kez babasını açık görüşte görüyor, annesiyle birlikte Silivri’ye gidiyorlar, kız babasını görecek diye süslenmiş, kendisine güzel bir etek seçmiş, eteğinin üstünde de bir tane düğme var. Detektörden bir kere geçiyor, Allah’ın belası detektör ötüyor. Bir daha geçiriyorlar, bir daha, bir daha.. Detektör ciyak ciyak bağırıyor. 9 Yaşındaki bir kızı çırılçıplak soyuyorlar, eteğini çıkartıyorlar, detektörden öyle geçiriyorlar. Babasına beline sarılmış bir kazakla sarılıyor.

Yer Avrupa Parlamentosu. Bir tane Fransız parlamenter Ahmet Şık ve Nedim Şener’i soruyor. Tayyip Erdoğan cevap veriyor: “Fransız parlamenter anlaşılan Türkiye’ye de Fransız kalmış.. Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir.” Kurumla, gülerek, büyük bir heyecanla bu cevapları sanki insanlığın en bilge, en güzel, en şerefli cümleleriymiş gibi manşetlerine taşıyorlar. “Tayyip Erdoğan’dan Fransız Parlamentere Fırça” keyiften dört dönüyorlar. Sigaralarını, purolarını yakıp, ellerini kuruyemişlerine atıp zevkle bu kabalığa alkış tutuyorlar. Markarlar, Yıldıraylar, Ceren Kenarlar, Kurtuluş Tayizler boktan yapılmış putların önünde tapınan bordro kulları, bize günde 5 rekat nobranlığın, kabalığın, alçaklığın insanlığın en püripak göstergesi olduğunu anlatmak için dillerini kullanıyor, her tür alçaklığı insan ahlakına kilitlenmiş kelimelerden havaifişekler atarak kutluyorlar.

Barbarlık. Barbarlık diyorum ve bu kelimenin tam olarak ifade ettiği şeyi söylüyorum. Medeniyet dışılık. Medeniyet düşmanlığı. Ahlak, merhamet, sevgi, insaf, vicdan, adalet, hakşinaslık, nezaket, hakikate saygı. Hiçbirinin önemi yok. Bütün değerleri yok ediyorlar. Bunlar yerine Erdoğan’ın çıkarları var ve sadece o var. Erdoğan’ın çıkarları için savunmayacakları kepazelik, göğüslemeyecekleri rezillik yok. Hiçbir değerleri yok. Her şeyi yıkmaya, her şeyi yok etmeye adanmış bir kabile liderinin etrafında toplanmış bir sürü gibi kendilerinden ne istenirse onu yapıyorlar. Bunlara göre kabalık samimiyet, hakaret içi dışı bir olmak, nobranlık ödün vermezlik, hodbinlik cesaret, tahammülsüzlük başarı, merhametsizlik liderlik karizması, gerçekleri çarpıtmak iyi siyasetçilik, işine gelen her yola gelmek stratejik zeka.

İnsanlık tarihini açın bakın. Totaliter ideolojiler bile yöneticilerine asla aşılmaz, geçilmez bazı sınırlar koyar. Hukukun koyduğu bu sınırlar o toplumun medeniyet ölçüsünü de gösterir. Biz bu noktaya bir günde erişmedik. Eşit haklara sahip insanların temel hak ve hürriyetlerinin hukuk devleti garantisi ile korunduğu, halkın kendi kendini yönettiği ve yöneticilerin halka hesap verdiği demokratik devletler medeniyetin uzun yürüyüşü sırasında bulunmuş değerleri de ifade ederler. Nedir bu değerler? İşte insanlar vardır. Bu insanların doğuştan belli hakları vardır. Devlet dediğimiz şey bu insanlar tarafından, insanlar için kurulmuş, yine o insanlara ait olan toplumun örgütlü ifadesidir. Devlet kutsal değildir, devlet gökyüzünde değildir, devlet dediğimiz içinde o topluma mensup insanların görev aldığı, finansmanı da yine toplum tarafından yapılan bürokratik bir örgütlenme biçimidir. Bu örgütün cebri şiddet uygulama yetkisi vardır ama uymak zorunda olduğu kurallar da vardır. Görevi de insanın temel hak ve hürriyetlerini korumak, insanı sınırlayan maddi ve manevi engelleri ortadan kaldırmaktır.

Bundan başka ideolojiler de vardır. Devletleri farklı yorumlar, devletlere farklı görevler ve yükümlülükler verir. Aydınlanmadan doğan liberalizm ve sosyalizm gibi iki ideoloji dışında aydınlanma karşıtı ideolojiler de vardır, Nazizm bunlardan biridir. Ama bu ideolojiler bile bazı değerler üstüne kurulur. Bu açıdan “barbarlık ötesi”dir. İşte bu ideolojilerin de bir hukuku vardır, bu hukuk teorisine göre kanunları vardır, devlet yöneticileri de bu kanunlara uymak zorundadır. Diyelim Humeyni İran’da bir teokrasi kurdu, kendisini de bu rejimle bağlı hissetti. İnsanlara cennet vaad etti ama salma salarak basın kuruluşu alma gibi işlerin peşine düşmedi. Hitler toplama kamplarında insanları yaktı, kara para aklama suçuna aracılık etmek için kendi bakanlarını görevlendirmedi, Stalin Ukrayna’da milyonlarca insanı açlığa mahkum etti, politik bir cinayettir, ancak Stalin bile adi suçlara tenezzül etmez, verdiği ihalelerden komisyon almaya çalışmaz. Pol pot ülkesinde okuma yazma bilen insanları katletti, gidip de 10 milyon dolar paranın peşine düşmedi. İdeoloji sahibi herhangi bir yaratık, bu ideoloji demokratik olsun olmasın, ideolojisinin değerlerine uygun davranmayı da önemser, kendisini o değerlerle bağlı hisseder. Barbarlık, her tür değerden yoksun kalma durumudur. Her şeyi yapma hakkını kendinde görmektir. Şimdi soruyorum, bunların yaptıklarına cevaz veren bir tane ideoloji, bir tane hukuk sistemi, bir tane şeriat, herhangi bir din var mı? Pagan dinleri bile buna müsaade etmiyor. Zeus’a insansan şunları yapamazsın. Stalin oturur anlatır der ki, benim ideolojime göre sınıflar arasında bir savaş var, bu savaşta işçi sınıfının kazanması için burjuva sınıfının yok edilmesi gerekiyor, ben de yok ediyorum. Haksızdır. İnsanlık dışıdır. Ama kendi ideolojisine uygundur. Allah Muhammed aşkına, ihale verip, oğlunun kurduğu vakfa rüşvet bedelinin yatırılmasını istemek hangi ideolojiye, hangi dine sığıyor?

Karşımızda ne olduğunu anlamak için uzun uzun düşünmeye gerek yok. Karşımızda hiçbir değer yok. Karşımızdaki anlayışa göre güce sahip olan, o gücün imkan verdiği her şeyi yapma hakkını da kendinde görüyor. Mutlak monarşileri ele alalım, diyelim 14. Louis adam çıktı “devlet benim” dedi, onun bile bir sınırı vardır. Der ki “ben egemenlik yetkimi tanrıdan alıyorum, dolayısıyla benim topraklarımda yaşayan insanların bedenleri bana aittir. Ancak ruhları Allah’a aittir.” Adamın bir sınırı vardır. Gidip de Papa’ya örgüt üyeliği davası açıp tutuklamaya kalkmaz. Bunlarda öyle bir sınır da yok. Her şey konjüktürel, her şey bugün, dün söyledikleri her şey bugün değişebilir, dün inandıklarının tam aksini bugün yapıp büyük alkışarla bunu kutlayabilir. 12 yıl boyunca Fethullah Gülen’e söylemedikleri tek bir övgü cümlesi kalmadı. Adamın adını besmelesiz ağızlarına almadılar. Fethullah Gülen hocaefendi oldu, AKP’ye yol gösteren ışık oldu, alim oldu, muteber din adamı oldu, “ne istedilerse verdiler”, her taşın altında cemaat arayanlara güldüler, sivil toplum hareketi ilan ettiler, hasretten bağırları yandı, “bitsin artık hasret” diye gözyaşlarıyla ülkeye davet ettiler. Bunların yazar taifesi Fethullah Gülen halife olur mu diye tartışıyordu, şak diye bir günde adam Haşhaşi oldu, kanser oldu, ur oldu, virüs oldu, alim müsveddesi oldu, ceketine kadar saydılar, oturduğu koltuktaki bizon postunu da gazetelerinin manşetine bastılar.

Gidelim Hüseyin Çelik’e, Tayyip Erdoğan’a, Bülent Arınç’a soralım, ideolojileri nedir. Neye inanıyorlar? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar. Bugüne kadar yaptıklarının çelişmediği bir tane kavram söyleyebilecekler mi? Bunun adı muhafazakarlık mıdır, İslamcılık mıdır, demokratlık mıdır? Hadi biz demokrasi istiyoruz desinler, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulunmadığı, yasama organının bütünüyle yürütme organına bağlı olduğu, yargı kararlarına yürütme organının uymadığı bir demokrasi mi var? Hadi biz bir islam devleti istiyoruz desinler, Allah’tan korkun, Hz. Ebu Bekir geçinmek için bir Yahudi kadının keçisinin sütünü sağardı, komisyon, rüşvet, kupon arazi peşinde koşmak İslam’ın neresine denk düşüyor?

Zamanında “milli görüş gömleğini çıkardık” dediler, biz bir gömlek giyecek zannetmiştik, hayır hiçbir gömlekleri yok, çırılçıplak, anadan üryan aramızda dolaşıyor, edep yerlerini sallaya sallaya geziyor, bunda da görülmedik hikmetler buluyorlar. İdeolojilerinin adı –eğer bunu ideoloji diye tanımlayacak kadar kelimeyi alçaltmayı içinize sindirirseniz- reisçilik. Dürüst oldukları bir konu arayın, bulabileceğiniz tek şey bu.. Reisçiler. Bir kabile gibi reislerinin etrafında toplanıyor, ağzından çıkan cümleleri emir telakki edip, hayata geçirmek için birbirlerinin üstüne basıyor, reislerine ne kadar biat ettiklerini ve bağlı olduklarını göstermek için alçaldıkça alçalıyor, Reis’e hediyeler sunuyor, ayaklarına kapanıyor, önünde hazırolda duruyor, Reis’in kulaklarının hoşuna gideceğini düşündükleri cümleler kuruyor, şarkılar söylüyor, “beraber yürüdük biz bu yollarda” marşıyla ayinlerini tamamlayıp, toplu halde yeni kurbanlarının peşine düşüyorlar.

Hayatımızın ortasına düşmüş çılgın bir kabile. İnşaatlar yapıyor, yollar açıyor, paraları reislerine sunuyor, gazeteler açıyor, televizyonlar açıyor, reislerini övmek için menkıbeler anlatıyor, şamanları Reis’in hoşuna gidecek fetvalar veriyor, kabilenin önde gelenlerinin de payına kurumlarını adak olarak Reislerine adamak düşüyor. Alo Fatih bir hat değil, bir kabile reisine sunulan kurbanlık. Erdoğan Demirören Reis’ine karşı görevini tam olarak yerine getirmediği için gözyaşları içinde kalıp, korku ve huşu dolu bir sesle “ben ne için bu işlere girdim” diye ağlıyor. Herkes düşmanları, her şey düşmanları, insanlık adına biraz sesini çıkartın, biraz bir değerden bahsedin, birkaç gerçeği bunlardan izin almadan söyleyin, gözlerini kısıyor, size nefretle doluyor, olmadık hakaretlerle üstünüze saldırıyor, çektiğiniz acılardan haz almaya başlıyorlar. Bugün Ertem Şener, bir insanın gözaltına alınmasını “Ankara’dan gol sesi var” diye, Reis’inin yasakladığı twittera kaçak girerek paylaştı. Ötekiler, diğer kabileden olanların başına gelen her talihsizlik, bir şempanzenin bile yaşamadığı türden bir zevk veriyor vücutlarına.

Şimdi 3 Temmuz’u yaşadık. Gördük. Yargı margı öyle şeyler yok. Bir kabilenin hukuku olmaz, mahkemeleri olmaz, yargıçları, avukatları olmaz. Kabilenin reisi olur. Reis ne derse de o olur. Aldılar, tutukladılar, sopalı adamlar geldi, bu insanları evlerinden çocuklarından ayırdı. Kabilenin yardakçıları, yalakaları, cambazları ortaya çıkıp türlü gösteri düzenledi, kurbanın etrafında dans ede ede, kurbanı nasıl asacaklarını ve bunun da ne kadar haklı bir şey olduğunu anlattılar. Yürüdük, biber gazı yedik, kavga ettik, mücadele ettik, vücutlarımız lime lime oldu ama en azından kulübü bu yamyamlara yedirmedik. Sahamızı kapattılar, kadınlarımız sahayı doldurdu, sesimizi kıstılar, sosyal medya sesimiz oldu, saha içinde bizi cezalandırmaya kalktılar, formamızı giyenler onur mücadelesi verdi yıkılmadık. 12 Mayıs’ı yaşadık, çoluk, çocuk, genç yaşlı bunların bize reva gördüğü tek atmosfer olan biber gazını ciğerimize çektik, kalkıp terörist dediler unutmadık. Kongreye müdahale ettiler, seçilmiş bir başkanı indirmek için türlü çeşit yol denediler, Reisleri kendi adamının kulağına sufleler verdi, para etmedi. İşte el ile, diş ile, tırnak ile mücadele ettik, buraya kadar geldik.

3 Temmuz’un üstünden 1000 gün geçti. Yarın 1001. gün.. Çocuklarımızı kaybettik, Ali İsmail’i kaybettik, Berkin’i kaybettik, Ahmet’i kaybettik. Berna hapiste. Metin Lokumcu’nun oğlu bir köşede gözümüzün içine bakıyor, babasının katilleri ortaya çıksın diye. Ayaz Bebek’in annesi Maviş’in hatrını soran yok. Van’da çadırlarda ölen çocukların isimlerini unuttuk. Çalınmış paralarımız, vurulmuş çocuklarımız, miting meydanlarında yuhalanan analarımız, hapse atılan babalarımızla bir başımıza duruyor, bu çılgınlığın ortasından bir çıkış yolu arıyoruz.

Bu manyaklığa, bu çılgınlığa izin verecek miyiz? İçimize böyle kabile gibi yönetilmeyi sindirip, biat etmek, susmak, Reislerini övmek, üç kuruşumuzu da Reislerinin ayağına sermekten başka bir seçenek sunmayan insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan rejimin devam etmesine müsaade edecek miyiz? İnsanlık ile barbarlık karşı karşıya kaldığında kimse tarafsız kalamaz, “gülüyorsun ya gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”, bütün bir halk ağlarken kimse kahkaha atamaz.

Bu manyaklığın, bu çılgınlığın bize izin verdiği, müsaade ettiği, bir tek “medeni” şey kaldı. O da sandık. Gidiyorsun oyunu kullanıyorsun. Başka bir çıkışı, alternatifi yok. Yoksa bunlar kazanırsa, sizi iyi günlerin beklediğini mi düşünüyorsunuz? Yoksa bir an bütün yaptıklarından vazgeçip, bir anda bir demokrasi ve özgürlük savaşçısına mı dönüşecek? Hayır, bugüne kadar yaptıkları neyse onları daha da güçlü yapmaya devam edecek. Sizi istiyor, hayatlarınızı, fikirlerinizi, ahlakınızı, önünde eğilip, itaatkar bir köpek gibi etrafında dolaşmanızı.

Ben öldürdüm diyecek, ben çaldım, çırptım, kendime hak gördüğüm her şeyi yaptım, tinerci dedim, çapulcu dedim, terörist dedim, ayyaş dedim, Zerdüşt dedim, bunlar hayvanlarıyla gezer diye aşağıladım, gazetecilere köpek dedim, doktorlara marjinal dedim, avukatları çağlayan adliyesinin ortasında yerlerde süründürdüm, hapse attım, sürdüm, tokatladım, dövdüm, dövenlere destan yazdı dedim, daha fazla yasak vaat ettim, daha fazla tutuklama, gözaltı, muhaliflerin tamamen yok olmasını… Bütün bunları bilerek gittiniz sandığa, hepiniz biliyordunuz ve işte memnun oldunuz bu olanlardan. Kazandım. İşte şimdi vaatlerimi gerçekleştireceğim. İşte şimdi her şeyi yapacağım.

Reislerinin etrafında toplanacak, gözlerini kısacak, yaşadığınız acılardan zevk ala ala, daha fazla acılar yaşamanız için dua edecekler. Eğer bir Fenerbahçe kalacak sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Arkadaşlarınızı tutuklayacaklar, yöneticilerinizi hapse atacaklar, kendi imgelerine uygun bir Fenerbahçe kuracaklar. Ve bu yapacaklarının en hafifi olacak.

Size, sizin geleceğinize ve sizden doğacak olanlara da talipler. Onlar da bu kabile ahlakı içerisinde yaşasın, Reis’e biat etsin, onun dediği dışında bir şey hayal dahi edemesin istiyorlar. Bugün sesinizi duyurduğunuz tüm aralıkları kapatacaklar, sokakları biber gazı ile dolduracak, üstünüze Tomalar sürecek, kafanızı kaldırdığınız anda plastik mermiyle ateş edecekler. Gençsiniz, üniversiteden mezunsunuz, bir kere özgürlük deyin, hukuk devleti deyin, gerçeğin yarısını söyleme cesareti gösterin, sizi asla kamuda memuriyete almayacaklar. Yeşil, mavi, kırmızı listeler hazırlayacak, isimlerinizi o listelere yazacak “bize karşı olumsuz” diyecek, yasaklayacaklar. Hayat boyu gözleri üstünüzde olacak. Size iş yok. Sizin para kazanma şansınız yok. Üstünüze vergi müfettişleri gönderecek, fahiş cezalar kesecek, ümüğünüze çökecekler. İş adamıyım, kurtarırım diyorsunuz, yoksa siz kendinizi Boydak’tan daha üstün, Koç’tan daha güçlü mü hissediyorsunuz? Mehmet Cengiz gibi olmadıkça su bile alamayacağınızı göremiyor musunuz? İşçiyim, devam ederim diyorsunuz, payınıza düşen “800 lira iyi para” daha fazlası değil, karşınıza geçip “sana iş vermişim daha ne istiyorsun” diye soracaklar. YouTube’u kaybetmeyeceksiniz, hayatınızı kaybedeceksiniz. Kendi değerleri olan, kendine ait inançları olan, bu değerler çerçevesinde özgürce yaşamak isteyen onurlu bir insan olma hakkınızı “engelleyecekler.” Bunun DNS ayarı yok. Kabilenin köpeği olana kadar peşinizi bırakmayacaklar.

Sizden tek bir şey istiyorlar. Kendileri gibi olmanızı. Her gün gazeteleri açacak, onların neyi demenizi istediğini öğrenecek ve o cümleleri kuracaksınız. Yiğit Bulut gibi konuşacak, Nihal Bengisu Karaca gibi övgüler düzecek, Kurtuluş Tayiz gibi düşünecek, Markar gibi gülecek, Yıldıray gibi diliniz dışarıda Reis’inizi izleyeceksiniz. Bunun dışında ağzınızdan çıkan her cümle bir suç olacak, ayıplayacak, kınayacak, sandığı hatırlatacak, Kabilenin nasıl kazandığından dem vurup, sizin azınlık olduğunuzu, çoğunluğa uymanız gerektiğini, bundan başka da bir hakkınız olmadığını söyleyecekler. Hakaret edecekler, aşağılayacaklar, tahkir edecekler, değerlerinizi gözünüzün önünde ayaklar altına alıp, yüzlerine pis bir gülümseme yapıştırıp, bunun ne kadar haklı olduğunu söyleyecekler.

Şimdiden kızlarınızı ciyaklatmayı söylüyor televizyonlarda onur konuğu yaptıkları Fatih Tezcan, hakkınızda açılacak davalarda nasıl sürüm sürüm sürüneceğinizi anlatıyor Ahmet Bayekoğlu, trolleri gün sayıyor Berkin’e ağız tadıyla terörist demek için. Bu gelecek sizin elinizde. Bunları yaşayıp yaşamamak sizin elinizde. Erdoğan kaybederse, siz kazanacaksınız. Erdoğan kazanırsa siz kaybedeceksiniz.

Hangi değere, hangi inanca, hangi siyasal görüşe sahip olursanız olun, şu yaşadıklarımızı normal bulacak bir tane ideoloji, inanç, siyasal görüş yok. Bunlara cevaz veren, bu olanları içinize sindirebileceğiniz bir tane fikri akım arayın, bulamazsınız. Bugün alternatifler de bu kadar kısıtlı. O yüzden hayalperest senaryolar içerisinde yaşama, olmadık varsayımlarda bulunma gibi bir şansımız yok. Her şey 31 Mart günü başlayacak. Zaman kalmadı.

Sandıkta görüşürüz dedik. Sandık önümüze geldi. Gidin ve gerekeni yapın. Yarın atacağınız her oy, Türkiye’nin barbarlıktan kurtulmak için bir işaret fişeği olacak. Yaşadıklarınızın hesabını sormak için başka bir yer kalmadı, ya siz bir çığlık olacaksınız, ya da çığlık atacaksınız. Bu kadar basit. Daha özgür, daha adil, daha eşitlikçi bir Türkiye kurma fırsatı hala var. Barbarlıktan çıktıktan sonra birbirimizi yiyebilir, denetleyebilir, bu güce sahip olmayanlardan medeni bir Türkiye talep edebiliriz. Bu duvarda açacağımız bir yarık yeni bir duvar kurmamızın da fırsatını verecek. Ancak eğer Erdoğan kazanırsa “dava taşını gediğine koyacak”, bu duvar tamamlanacak, hepimiz içinde mahpus kalacağız.

Sahip olduğunuz her şey, inandığınız her şey yarına bağlı. Daha büyük bedeller ödememek için, daha fazla kayıp olmasın diye, daha çok çocuk cenazesi kaldırılmasın diye, bu ülkede yaşayan hiç kimse aşağılanmasın, hiç kimse kendi yurdunda garip, kendi yurdunda parya olmasın diye gerekeni yapmak için sadece 17 saat kaldı. Yarın, 5 yıldır ilk kez, güç bizde. Bu hesabı soralım. Bu duvarı yıkalım. Bu sefer bu ülkede “kötüler” kaybetsin.
Devamı ...

20 Mart 2014

Ulan hepiniz ordaydınız!



İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü'nden sorumlu eski Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer'in katıldığı televizyon programında 3 Temmuz operasyonu ile ilgili söylediklerinin deşifresi aşağıda, benim notum sadece; ''Yemezler, Ulan hepiniz ordaydınız be'' olur.

Ali Fuat Yılmazer : Şike operasyonu sürecinde istihbarattaydım. Ancak istihbaratın bu şike operasyonu ile ilgili bir çalışması olmamıştır. Istihbarat kaynaklı bir operasyon değildir.
Şike, organize şubenin örgütlü suçlar kapsamında yürüttüğü bir adli çalışma kapsamında, karşılarına çıkan bir konunun, savcılık makamına arz edilmesi üzerine tefrik edilmesi ile yeni bir yasal mevzuata bağlı olarak tefrik edilmesi ile oluşmuştur.

Yani bir nevi tesadüfi delilin ortaya çıkması ile savcılık makamı bu soruşturmayı doğrudan başlatmıştır. Ve organize şube de direkt hiç bir istihbarat ön çalışması olmadan yürütülmüş bir soruşturma şeklidir.


Şimdi bu şu anlama geliyor: Demek ki biz şikeyi özellikle mercek altına almışız, baştan sistemli bir çalışma başlatarak buna yoğunlaşmışız diye bir şey yok. öyle olsa diyorum ya örgütlü, hedefli, hedef aldığımız yapılarak karşı istihbarat şubeleri mutlaka çalışır. Tesadüfi bir delille başlamış.

Savcılık makamına da arz edilince, sonuçta bir delil gitmiş, yeni yasası çıkmış, suç olarak tarif edilmiş bir faaliyet. Bunu hiç bir savcı yırtın çöpe atın demez, mecbur çalışın delillendirin diyecek.


SUNUCU: Orada polisin çok iyi teknik fiziki takibi var. Videolu, kameralı bir polis dedektifliği var.

Ali Fuat Yılmazer: Bakın öyle de değil, baştan polis bu işe gönülsüzdü. Bakın bunu çok iyi biliyorum. Niye gönülsüzdü? Bir kere yeni bir mevzuat nasıl işleteceğinizi bilmiyorsunuz. 2-Delillendirmesi kolay bir süreç değil. Ve zaten şubeler çok yoğun çalışıyor şubeler, terör şubesi de organize şubesi de çok yoğun çalışıyor. Ve buradan ne çıkıp çıkmayacağı da belli değil. yani bir delil var ama arkasının gelip gelmeyeceğini de çok bilmiyorsunuz.
Yani nispeten gönülsüz başlamış bir çalışma. Yani öngörülemiyor, bu operasyondan bir şey çıkar mı çıkmaz mı?

Yani şikeyi delillendirebilir miyiz, delillendiremez miyiz? Ne anlam ifade eder? Yani öncesi de yok bu işin. Polis çalışmalarında bir örneği de yok. şimdi bir süre o öyle durdu, zamanla öyle tahmin ediyorum ki benim de o aşamadan sonra bilgim oldu, bunun biraz alt yapısı oluştu. Yani çalışma başlattıktan sonra baktılar ki delillenme potansiyeli var o zaman arkadaşlar ben çok iyi biliyorum, belli bir kıvama geldikten sonra o günlerde bu adetti, başbakana arz ettiler bunu.

Ben yokum ama arkadaşlardan biliyorum. Ve Başbakanımızın da çok memnun olduğu söylendi. Aman buna sağlam çalışın, iyi çalışın.

Herhalde seçim öncesine denk geliyordu, hatta  başbakan neden bekledi falan deniyor, seçim sonrasına bırakalım gibi de birşeyler oldu.  
SUNUCU: Kim bıraktı?

Ali Fuat Yılmazer: Başbakan! Ondan gelen talimat üzerine o şekilde planlama yapıldı. Ama sağlam çalışın, dendi.

SUNUCU: Sayın Başbakan şike operasyonu ile ilgili bütün safahati biliyor muydu?

Ali Fuat Yılmazer: Biliyordu.

SUNUCU: Soruşturmada kimlerin suçlandığını, hangi takımların zan altında olduğunu biliyor muydu? Aziz Yıldırım'ın bir numaralı sanık olduğunu biliyor muydu?

Ali Fuat Yılmazer: Biliyordu. Diyorum ya kapsamlı bir dosya hazırlandı. (Gülüyor) Şimdi ben dosya arz edilmiş bütün safahati de başbakanın önüne konmuş, diyorum siz de hala soruyorsunuz….

SUNUCU: Ben de açık açık soruyorum.

Ali Fuat Yılmazer: Soruyorsunuz da yani daha sözün fazlasını da söyletmeyin bana. (gülerek)

SUNUCU: Şimdi o tarihe gidelim, 2011, 3 sene önce, Nisan ayında sporda şiddet yasası çıktı ve şike soruşturması bu kapsamda yürütüldü. Sonrasında Haziran 2011 seçimi var. Şike operasyonu da tam 3 Temmuz da başladı. Yani seçimlerden 3 hafta sonra. Ve bunun seçim sonrasına özellikle atıldığı söylendi. Şike operasyonundan günler önce de TFF başkanı, yönetimi değişti ve MA Aydınlar başkanlığa geldi. Tüm bu hadiseler kronolojik olarak tesadüfi değil miydi?


Ali Fuat Yılmazer: Ben öyle bir yorum yapmayayım. Ben sadece teknik bilgi arz ettim. Benim söylediğim bu gerçekler üzerinden bu yorumlar yapılabilir.

SUNUCU: Ama anlatımlarınızdan bu çıkıyor. Şike soruşturması başladığında aslında bunu nasıl delillendiririz gibi bir tereddüt vardı.

Ali Fuat Yılmazer: Bakın şu yoktu. Cemaatten bir perspektif gelmemiş. Oradaki polisler biz böyle birşeyi nasıl yaparız diye uğraşmış.

SUNUCU: Başbakan'ın tüm soruşturmadan, şüphelilerden bilgisi vardı, kimlerin hangi takımların suçlandığını, zan altında olduğunu, hangi maçlarda şike yapıldığına dair iddiaların soruşturma içerisinde olduğu konusuna dair de malumatı vardı ve soruşturmanın 12 Haziran seçimlerinden sonraya bırakılması onun talimatıyla mı oldu?

Ali Fuat Yılmazer: Evet. Tabi. Operasyonun sınırlaması böyle bir kanun hükmü ile hazırlanmış bir şey değil, esnek bir konu.

Siz bir operasyonu bugün de yapabilirsiniz, 3 ay sonra da , 6 ay sonra da. Bu operasyonun şekline göre değişir. Yani Başbakan'dan böyle bir hassasiyet geldi. Arkadaşlar aslında operasyona hazır şekilde dosyayı vermişlerdi, beklemesi yönünde bir şey oldu.

Ama seçim sonrasında başlatılmak üzere o dosyanın beklediğini, Başbakan'ın dosyadan çok memnun olduğunu, 'aman sağlam çalışılsın' dediğini ve seçim sonrası bu operasyonun bütün hedefleri ile başlatılmasının söylendiği bir konudur.  
Bakın cemaatle net söylüyorum ki uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aziz Yıldırım'ın o gün yaptığı açıklamaları ben hayretle izledim. Yani doğrudur değildir bilemem, kamuoyuna yansıyan bazı açıklamaları oldu, hayretle izledim. Aziz Yıldırım'ın buna nasıl ikna edildiğini, nasıl inandırıldığını da kabullenmekte güçlük çekiyorum. Aziz Yıldırım'ın önüne çok somut dosya konmalı ki bu kadar net inansın bu işi cemaatin yaptığına.
Devamı ...

5 Mart 2014

Hürriyet Pazar Röportajının Tamamı - 30 Mart'tan sonra Fenerbahçe'ye bir operasyon beklenebilir


Geçtiğimiz hafta Hürriyet Pazar'da bir röportaj yayınlandı. O röportaj için sorulan soruların ve cevaplarımızın tamamını buradan da sizlerle paylaşmak istedik.

-Fenerbahçe taraftarı için kırılma anı 3 Temmuz mudur yoksa Play Off finali sonrası çıkan 12 Mayıs olayları mı?

12 Mayıs, 3 Temmuz zihniyetinin 24 saate sıkıştırılmış halidir. Esas mesele 3 Temmuz’dur. Bugün Fenerbahçe’yi takip eden, biraz olsun izleyen, fanatik değil ama “sempatizan” seviyesinde olan bir taraftarın bile 3 Temmuz sabahını unutması mümkün değil. İnsanlarla konuştuğumuzda görüyoruz, herkesin kendine ait bir 3 Temmuz sabahı anısı var. Dakika dakika o ilk günü insanlar hatırlıyor, örneğin nasıl kahve içtiğini, bilgisayarın – televizyonun başına nasıl geçtiğini, Aziz Yıldırım’ın gözaltına alındığı haberini ilk nasıl aldığını, “şike görüntüleri” haberlerini nasıl izlediğini çok canlı bir şekilde anlatabiliyor. Neden? Çünkü insanların kulüpleriyle kurduğu ilişki bir müşteri - işletme ilişkisi değil.

Bir futbol kulübü bir fast food restaurantından başka bir şeydir. Kimse hamburger satın aldığı şirketin başına gelen acı olaylar için ağlamaz, günü gününe borsadaki durumunu takip etmez, yeni bir dükkan açınca sevinçten deliye dönmez. Biz bunları futbol kulüpleri için yaşıyoruz çünkü Futbol kulüpleri “işletme” değil, sosyal hareketler. İçinde yaşadığımız kültürün parçası ve üreticisi olan kurumlar. Futbol taraftarlığı da genellikle aileden gelen, babadan çocuğa geçen bir kimlik. Biz bir futbol kulübünü küçücük yaşlardan itibaren izliyor, onun kahramanlarının hikayelerini takip ediyor, sokaklarda onların isimlerini haykırıyor, yıllarca binbir müsabaka ve mücadele ile geçen bu hikayenin de parçası oluyoruz.

Biz o sezonu izledik. O maçları, nasıl bir mücadele verildiğini gördük. Hem de böyle bir sinema seyircisinin film izlemesi gibi izlemedik, bu hikayenin parçası olan insanlar olarak, bir açıdan o maçları yaşayarak buna şahitlik ettik. 3 Temmuz günü bir uyandık “şike” suçlaması var, kulübün başkanı gözaltına alınıyor, televizyon kanallarında bir çok iddia. Bu durumun yaratacağı travmanın ve reflekslerin bu operasyonun sahipleri tarafından iyi hesaplanılmadığını düşünüyorum. Bu hesap hatası zaten “Balyoz, Ergenekon gibi 3 ayda unutulur sanmıştık” denilerek itiraf da edildi. Yaratılacak olan travma sonucunda oluşacak olan refleksin Türkiye’deki geniş halk kitlelerine nasıl bir etki yapacağının da öngörülemediğine inanıyorum. Fenerbahçe’ye yapılan bu operasyon, bir çok Fenerbahçelinin Türkiye’deki hukuk sistemini sorgulamasına neden oldu, daha çok sol ve muhalif grupların tartıştığı – eleştirdiği ancak bu açıdan da merkez kitleler açısından marjinal bir konuya dönüşen özel yetkili mahkemeleri Türkiye’de herkesin anlayabileceği ve üstünde konuşabileceği bir zemine çekti. İnsanlar Ahmet Şık tutuklandığında televizyondan izleyip geçebiliyordu ama tutuklanan Aziz Yıldırım olunca Muş’un Varto İlçesi’nden Burdur’un Gölhisar’ına kadar her kahvehanede bu konu konuşuldu. Bu durumun siyasal bir maliyeti de oldu. Özellikle oy davranışlarını etkiledi, sokak hareketlerini tetikledi, adalet talebi ve isyan duygusunu merkezileştirdi. Bütün bu etkiler hesaplanabilseydi, siyasal amaçlarla başlayan bu operasyonun yine siyasal sebeplerle hiç başlatılmayacağını düşünüyorum. Herhalde bu operasyonun sahipleri bugün böyle bir adım attıkları için pişmandırlar. Ancak iş işten geçti.

-Yürüyen gruplar tam olarak ne istiyor,neye tepkili?

İnsanlar şu an Türkiye’de olmayan bir şeyi talep ediyorlar, adaleti. Bu esasında insan gibi yaşama arayışı. Bu insanlar sokaklara sadece Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe için çıkmıyorlar, bu insanlar sokaklara kendi hayatları için çıkıyorlar. İşin bu boyutu çoğu zaman atlanıyor. Kolaycı manşetlerle “Fenerbahçe taraftarı Aziz Yıldırım için yürüdü” denilerek geçiliyor. Başörtülülerden başı açıklara, muhafazakarlardan ulusalcılara, sosyalist gruplardan milliyetçilere, 15 yaşındaki gençlerden 75 yaşındaki ninelere kadar yüzbinlerce insan yürüyorsa bunu böyle bu kadar küçük bir manşetin içerisine sığdıramayız. Hayır insanlar sadece bir kişi için yürümüyor. İnsanlar kendilerinin de hayatını etkileyecek bir şey için yürüyor. Bu insanlar 10 Temmuz’da, 16 Şubat’ta sokaklara çıkıyor, hayatı boyunca en ufak eyleme katılmamış insanlar plastik mermi yiyeceklerini bile bile köprüye doğru gidiyor. Neden? Çünkü bu insanlar korkuyorlar. Türkiye’de hukukun kaybolduğunu, herkesin her türlü muameleye uğrayabileceğini, kendilerinin de birilerinin iftirasına maruz kalarak haklarından mahrum bırakılabileceğini görüyorlar. İnsanlar inanışları, kimlikleri yüzünden ayrımcılığa uğrayabileceklerini ve bu adaletsizliğe karşı kendilerini savunabilecek hiçbir yol kalmadığını biliyorlar. Bunu öğrendiler. Bu haklarını yeniden talep ediyorlar.

Bir kısmı diyor ki “efendim bu insanlar bunu yeni mi gördüler?” Evet bu insanlar bunu yeni gördüler. “Bilinçlenme” süreci zaten kendi içinde yaşadığın gerçekliği bir olay vesilesiyle fark etmen ile başlar. Bu biri olabilir, ideolojik bir anlatım olabilir, yaşadığın travmatik bir vaka olabilir. Yeni bir şey olur ve insanlar değişirler. Bu olaya bu kadar “garip” veya “nadir” görülen bir olay olarak bakmak da bir tek buralarda görülen türden bir hastalık. Efendim “Neden dün değil de bugün?” Çünkü bir çok insan dün kendisine sunulan verileri kontrol etme ihtiyacı hissedecek, devlet otoritesiyle ve onun tarafından söylenenlerle ilişkisini gözden geçirecek bir yaraya sahip değildi. Bugün bu yara var. Gezi olaylarında da aynısı söyleniyor. Bu saçma sapan sorgulamadan kendimizi kurtarmamız lazım. Kimse kusura bakmasın ama bir insanın kafasına biber gazı yemesi onun dünyaya bakış açısını değiştirir. Bu ağır yarayı yaşayan bir insan eve gelip de televizyonu açtığında bir yemek programı görüyorsa medyaya karşı bakış açısı, devlet yöneticilerinin de kendisine çapulcu dediğini duyuyorsa otoriteyle olan ilişkisi değişir. O zaman da oturur “yahu İstanbul’un göbeğinde bunu bize yapabiliyorsa bu insanlar şurada burada şu insanlara neler yapmıştır, bu medya nasıl yansıtmıştır” diye sorgulamaya başlar. Bu insanları “dün niye bunu demedin” diye öteleyemeyiz. Söyledikleri ve talepleri doğrudur.

Şimdi sokaklarda yürüyen yüzbinlerce insan bir irade ortaya koydu. Sadece kendileri için değil Türkiye’deki herkes için adalet istiyorlar. Ayrılma, kayrılma da demiyorlar. Bu sadece soyut bir adalet talebi de değil, somut bir tarafı da var. Özel Yetkili Mahkemelerin kapatılması ve bu mahkemede yargılanan insanlara adil mahkemelerde yeniden yargılama yolunun açılması. Bu kadar net. Yani bu talep bir pankart açtığı için terörist suçlamasıyla yargılanan Berna için de, poşi taktığı için 11 yıl 3 ay hapis cezası alan Cihan Kırmızıgül için de geçerli. Bu talebin kapsama alanında Ahmet Şık da var, Büşra Ersanlı da var, Mustafa Balbay da Tuncay Özkan da var. Dolayısıyla bu kimlikleri aşan bir talep. Şu kimliğe sahip olanlar ayrımcılığa uğrasın denmiyor. Şu haksızlığa uğrayan tüm insanların hakları geri verilsin diyor. Bu kadar meşru bir talep de mutlaka desteklenmeli.

-Tribün ve taraftarın çok gruplu yapısı süreç öncesinde çok politik bir hava sergilemiyordu. En azından Beşiktaş tribününe atfedilen politiklik anlamında bir pozisyon almadan bahsetmiyorduk. Şimdiyse kitleler halinde hızla politize olmuş bir taraftar profili var. Ne değişti? İşler nasıl buraya geldi?

Fenerbahçe açısından yaklaşık 2,5 yıldır yaşanılan olaylar zaman içerisinde taraftarı politize etti. Bundan doğal bir şey de olamaz. Eğer siyaset bir kimlik grubuna meşru alanın dışında bir taarruzda bulunursa, ona maruz kalanın dili de siyasileşir. Burada Fenerbahçe taraftarı çok temelde şunu gördü, siyasetin açtığı yolda kamu yetkilerini kullanan bir grup insan Fenerbahçe’ye karşı operasyon yaptı. Bu operasyon aynı Balyoz, Oda TV, KCK ve diğer davalarda olduğu gibi icra edildi. Artık ezberden söylüyoruz önce dinlenildi, daha sonra soruşturma kapsamında gözaltılar başladı, soruşturma dosyası belirli medya gruplarına sızdırılarak bir kamuoyu algısı yaratıldı ve neticede de bir hüküm çıktı.

Bu operasyon yürütülürken de çok temel ilkeler ihlal edildi. Örneğin masumiyet karinesi yok edildi. Bir emniyet müdür açık açık çıkıp 19 maçta şike ve teşvik primi saptadık diye açıklama yaptı. Yani açık açık “saptadık” diyor. Halbuki polis adli kolluk olarak bulguları toplar, bunu savcılığa verir, savcılık iddianamesini yazar, mahkeme değerlendirir hüküm verir. Bu işi saptayacak olan emniyet memurları değil mahkemedir. Bu temel mantık bile propaganda iştahı ile atlandı. 3 Temmuz’da gözaltına aldılar 5 Temmuz’da suçu saptadılar. Bu yetmedi sanıklar daha kendilerinin neyle suçlandığını bilmezken, polis fezlekeleri medyaya sızdırıldı. Gözaltındaki sanıklar kendilerini savunma araçlarından mahrumken, medyada türlü çeşit iddia vizesiz bir şekilde dolaştı. Bu insanların itibarları katledildi. Yetmedi, davaya bakması gereken mahkeme de davaya bakamadı. 6222 sayılı kanuna göre davaya bakmaya yetkili Asliye Ceza Mahkemesi’yken, davaya özel yetkili mahkeme baktı. Bu da yetmedi, mahkemeler ve karar verici organlar da baskı altına alındı. TFF’nin savunma almadan Fenerbahçe hakkında karar vermesi istendi. Yani açık açık “yargısız infaz” talebinde bulunuldu. Şimdi bunları yaşayan bir taraftar grubu derdini siyaset dışında hangi terminolojiyle anlatabilir? “Adil yargılanma hakkı istiyoruz” mecburi olarak siyasi bir slogandır. Çünkü bir adaletsizlik olduğunu, bu adaletsizliğin bir sahibi olduğunu, bu adaletsizliğe maruz kalan bir mazlum olduğunu haykırır. Eğer bu sloganı atan insanlara tam olarak düşman gözüyle bakıp, aktif bir şekilde ötekileştirmeye maruz bırakırsanız, saha içinde veya saha dışında bir çok haksızlığa uğratırsanız o kimlik de ister belirginleşir. İktidar yapısı Fenerbahçe taraftarına o kadar çok haksızlık yaptı ki, normal şartlar altında hayatı boyunca siyasetle ilgilenmemiş insanlar bile politize oldular. Bu da böyle giderse gittikçe yaygınlaşacak.


-Başbakanın "Paralel Yapı" söylemi uzun süredir cemaatden şikayetçi olan pek çok gruptan bazılarını onun yanına savrulmasına sebep oldu, eskiden cemaate yönelik her türlü eleştiriyi islamofobi olarak yaftalayanlar şimdi "cemaat örgütlenmesi"nden şikayet ediyor. Siz bu yapıya ilk itiraz edenlerden olarak bugünkü hükümet-cemaat kavgasının neresinde duruyorsunuz ya da bir yerinde duruyor musunuz? Başka bir deyişle Fenerbahçe taraftarı hükümete mi, cemaate mi kızgın?

Fenerbahçe taraftarının bu konudaki duruşu çeşitlilik arz edebilir ama “ne cemaat ne AKP tam bağımsız Fenerbahçe” sloganı herhalde baskın rengi oluşturacaktır. Benim şahsi görüşüm şu, bu aktörlere eşit sorumluluk atfetmek yanlış. Ahmet Şık’ın tahliye olduğu gün bu konuda yaptığı çok güzel bir açıklama vardı, “Hükümetin açtığı alanda, hükümetin izin ve desteğiyle operasyon düzenleyen örgüt” Dolayısıyla burada asli sorumlu, bu hukuksuzluklar siyasal olarak işlevsel olduğu için bunların yapılmasına müsaade eden, buna göz yuman siyasi otoritedir.

-GFB, Anadolu GFB, Vamos Bien, CK, 1907 ve daha bir sürü birbiriyle ideolojik olarak anlaşması kolay olmayan taraftar grubu var. Sorun oluyor mu? Yoksa bütün grupların hemfikir olduğu ortak bir mücadele mi var?

Dünyaya birbirinden farklı pencerelerden bakan insanların sorun tespiti de çözüm önerileri de farklı oluyor. Bu durumun yarattığı doğal bir gerilim var ancak ciddi bir sorun olmuyor. Farklı düşüncelerle, ortak bir tribünü gruplar paylaşabiliyor.

Esasında bütün grupların ve herkesin de aynı konuda hemfikir olması da gerekmiyor. Birileri de farklı düşünebilmeli ve bu hakları korunmalı. Onların haklarına saygı duymakla birlikte gördüğümüz bir şey daha var, Fenerbahçe’nin ekseri çoğunluğu sorunun ne olduğu konusunda uzlaşmış durumda. Bu sorunla nasıl mücadele edileceği sorusuna farklı stratejilerle cevap veren gruplar bulunsa da, en nihayetinde adalet talebi ve bunun herkesi kapsaması gerektiği konusunda da bir uzlaşma olduğu görülüyor. Bu da memnuniyet verici.

-Aziz Yıldırım için en son 'istifa da bir hizmettir' yazmıştınız. Hâlâ görevi bırakması gerektiğini düşünüyor musunuz?


Bugün artık bunu söylemenin bir faydası yok. Yargıtay zaten bir karar verdi ve eğer bir değişiklik olmazsa da o karar infaz edilecek. Böyle bir dönemde istifa etsin – etmesin tartışması en başta bu haksızlığa uğrayan insana yönelik bir haksızlık, bir tür de ahlaksızlık olur.

Şunu söylemek lazım, Aziz Yıldırım Fenerbahçe taraftarı için artık kültleşmiş bir figür. Eskiden “herhangi bir başkan” hanesinde sayılabilirdi ancak 3 senedir yaşadıklarımız onu başka bir noktaya taşıdı. İkincisi, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe icraatleri de Fenerbahçe’ye bir seviye kazandırmıştır.

Bu altyapı üstüne Fenerbahçe’nin yeni bir seviyeye çıkması lazım. Bu seviye nedir? Kurumsal ilişkileri olan, karar alma süreçlerinin ve denetim mekanizmalarının işlediği, alternatif finans kaynakları üretebilen, kamu bürokrasisi, halk ve uluslararası paydaşlar bazında profesyonel iletişim tekniklerini kullanan, Fenerbahçe’nin sosyal hayattaki gücünü ve topluma karşı kurumsal sorumluluğunu yerine getirmeyi hedefleyen bir yönetim anlayışı. Bu bakımdan belirli adımlar atıldı, atılmaya da devam edecek.

-Hükümet kendisine yönelik, hoşuna gitmeyen eleştirilere karşı tolerans göstermiyor. Ancak bütün çabalara rağmen ülkenin önde gelen tribünlerinden birinin "Katil devlet hesap verecek" diye bağırmasını, Ali İsmail Korkmaz marşı söylemesini engelleyemiyor. Tribüne veya taraftara başka türlü müdahaleler bekliyor musunuz? İşin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Neler yaşanacak? Ne yapmayı ve ne kazanmayı hedefliyorsunuz?

Bugün pratik olarak hükümet bunu yapabilme gücüne sahip değil. Gücünü tek bir çatışmaya konsolide etmek zorunda çünkü önümüzde yerel seçimler var. Hükümetin İstanbul ve Türkiye’de başarılı olmak için bir de Fenerbahçe ile açık çatışmaya girmesi, öngörülemeyen etkilere neden olabilir. Bir diğer taraftan da yerel seçim dinamikleri nedeniyle siyasal maliyeti olacak belirli adımlar atılamıyor. Dolayısıyla 31 Mart’a kadar bu konuda yapısal bir değişim beklemiyorum.

Ancak 31 Mart’tan sonra eğer hükümet güçlü bir şekilde oy oranını koruyarak, özellikle İstanbul ve Ankara’yı yeniden kazanmak gibi bir başarı yakalarsa, yepyeni bir tür müdahale ile karşı karşıya geleceğimize inanıyorum. Nedir bu? Bu zamana kadar hükümet kendisine yönelik eleştiriler getiren tüm sosyal ve siyasal grupları kriminalize etti. Yani bir “suçlu” haline dönüştürdü. Hatta kriminalize edilen kişinin hükümete doğrudan bir eleştiri getirmesi bile gerekmiyor, bir olayın içinde olması bile yetiyor. Örneğin Dilan’ın 1 Mayıs olaylarında başından vurulması toplumda hükümete yönelik bir infial yarattı. Ne yaptılar? Dilan’ın elinde molotof olduğunu ve Dilan’ın bir suçlu olduğunu ilan ettiler. Gerçekte Dilan’ın elinde sirke olduğu sonradan görüldü ama bu dönemdeki algı bu şekilde yönetildi. Yine Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün terörist olduğu, Ali İsmail Korkmaz’ın da arkadaşları tarafından polisimizi zor durumda bırakmak için öldürüldüğü söylendi. Dolayısıyla karşımızda birilerine hiç rahatsız olmadan suç atfetmekten çekinmeyecek tersine bunu alışkanlık haline getirmiş bir zihin var.

Dolayısıyla Ankara’nın bir yerlerinde Fenerbahçe’nin taraftarına ve yöneticilerine yönelik bir suç örgütü davası hazırlanıyor olabilir. Bu dava muhtelemen Ergenekon gibi bir yapılanmaya bağlanır. İddia “Fenerbahçe adıyla bilinen spor kulübünün içine yerleşerek, hükümet aleyhine propaganda yapmak suretiyle, Ergenekon terör örgütünün hedef ve amaçları doğrultusunda hükümeti yıkmak veya görevlerini kısmen yapmayı engellemeye çalışmak” olabilir. Bu kapsamda bazı taraftar grubu liderleri ve belirli yöneticiler cımbızla seçilerek gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, o arada Fenerbahçe yönetim kurulu da değiştirilerek Ali İsmail Korkmaz marşının söylenemeyeceği bir Fenerbahçe stadı dizayn edilebilir.

Çünkü Türkiye’de ip koptu. Artık ne iddia edildiği değil kimin iddia ettiği önemli. Artık bir şeyin doğru olup olmadığına deliller değil, yönetici erkin iradesi karar veriyor. Yaşanmamış bir olay Başbakan emrederse yaşanmış sayılabilir veya bizatihi yaşanmış bir olay hiç olmamış olarak tanımlanabilir. Biz hepimiz Dilan’a baktığımızda elinde sirke şişesiyle sokağa çıkan bir çocuk görüyoruz. Biri de aynı Dilan’a bakıyor Molotof kokteylli bir saldırgan görüyor. Üstelik bunu söylediği andan itibaren 10 gazete, 20 televizyon kanalı, yüzlerce adam da Dilan’ın elinde Molotof kokteyli olduğuna yemin billah ediyor.

Şimdi mesela yanımızda bir fil dursa. Biz de o file “fil” desek işte hortumu bellidir, kulağı bellidir, kuyruğu bellidir, boyu bellidir bu konuda uzlaşabiliriz. Ama mesela muhtar yanımıza gelip o filin fil değil bir kaplumbağa olduğunu söylesin. O zaman buna itiraz ederiz. Peki muhtar buna kaplumbağa dediği anda bütün köy onun kaplumbağa olduğuna yemin billah ediyor, vallahi de kaplumbağa diye ayağımıza kapanıyor, efendim bu hayvancağıza kaplumbağa demeyenlerin köye yabancı birer öteki köylü olduğunu, bunların maksatlı olarak içimize sızdığını, esas amaçlarının köyün dirliği ve düzenini bozmak olduğunu söylüyorsa, iş fiili saldırıya kadar gidiyorsa, bizi tutuklayıp ahıra atmaya çalışıyorlarsa o zaman ne yapacağız? Gerçeği söylemeye devam mı edeceğiz yoksa gerçeği söylemekten korkacak mıyız?

1984 romanı bize özgürlüğün temelde 2+2’nin dört ettiğini söyleyebilmekten geçtiğini öğretir. Hakikati korkmadan söyleyemiyorsanız özgür bir ülkede yaşayamıyorsunuz demektir. Düşünceleriniz, sözleriniz ve vicdanınız baskı altındaysa, inançlarınızdan, düşüncelerinizden ve sözlerinizden dolayı korkuyorsanız o zaman artık kendinizde özgür bir insan diye bahsedemezsiniz.

Böyle bir ortamda, gerçeği söylemek bir cesaret işidir ve bu tasmayı atmanın en temel yoludur. Gerçeği söyleyelim, “bu ülkede yanlış giden bir şeyler var” ve bu yanlış şeyleri düzeltmenin tek bir yolu var, korkmamak, gerçeği söylemek ve haklarınızı talep etmek.

Kazanmayı beklediğimiz tek şey de bu. İnsan özgürlüğünün korunduğu, temel hak ve hürriyetlerin garanti altında olduğu, herkesin kendi mutluluk ve refahını bu haklar çerçevesinde arayabildiği bir hukuk devletinde yaşamak.
Devamı ...