16 Temmuz 2009 Perşembe
Bahçemizi Yeşertmek Gerek
...something is happening here. But you don't know what it is. Do you, Mister Jones?..
Mr. Jones'u bilmem de ben biliyorum. Yakında söylerim. Duyumcu oldum, bizzat kendimden duydum, % 87 doğruymuş, evi bile hazır.
PVH, A.K.A. Hakkı Uzun
Devamı ...
Yalan Rüzgarı
Yukarıdaki görüntüler bütünüyle gerçek. Iberia havayolları ile Madrid’ten İstanbul’a dönüş uçağında darbuka ve klarnet eşliğinde roman müziği dinledik. Koridorda ayakta duranlar veya yerlerinde oturanlar alkışlarla tempo tutarken, uçaktaki yabancılar yüzlerinde aptalca bir sırıtışla etraflarına bakıyorlardı. Hostesler ise dehşet verici bir şekilde şaşırmış olmalılar ki ortaya bile çıkmadılar. Bütün bunları anlatacağım ama önce şu “Yalan Rüzgarı” konusunu bir hatmedelim.
Küçüklüğümüzde yayınlanan Yalan Rüzgarı dizisi malum. Herhalde TRT-2’de olacak, o zamanlar bugünkü Star TV’nin atası Magic Box dahi ya açılmamış ya da eli kulağında açılacak bizler TRT harflerinden dünyayı söktürmeye çalışıyoruz, bu Yalan Rüzgarı ortalığı kasıp kavuruyor. Ben küçükken de şimdi olduğu gibi bu olaylara karşı felaket ilgisizdim. Aile efradının diziye müthiş ilgisini, komşularla birlikte icra edilen dizi izleme ritüellerini yaşayınca bir iki izlemeye çalıştım fakat kar etmedi. Bana uygun değil. Richard mı vardı, John mu vardı hala hatırlamam. Ancak bu isimler üstünde nasıl teoriler geliştirildiğini, uzun uzadıya dizideki karakterlerin nasıl analiz edildiğini, kimisinin büyük bir öfkeyle kimisinin sonsuz bir sevgiyle nasıl zikredildiğini hala hatırlarım. İzleme teşebbüsüm de şöyle oluyor: Olay bütün konu komşuyu da saran müthiş bir hale gelince elbet ilgileniyorum. Bir bölüm izledim, söktürmeye çalışıyorum, şu kim bu kim şu neyin nesi herkesi de soruyorum. Fakat arkadaş bunların aralarındaki çapraz bağlar bitmek bilmiyor! O onunla olmuş ama bununla ilgileniyormuş da bu berikinin bilmemnesiymiş de bu bilmemne de haris bir insanmış da onunla böyle bir şey yapmış da şu da buna karşı bilmem ne olmuş. Bir ton şey. O yaşta tabi “Ulan Mendel’in çaprazlamasıyla bu kadar ilgilenseydiniz şimdi biolojiye bilime bir hayrınız olurdu” da diyemiyorsunuz. Böyle bir izledim. Yok dedim bununla vakit harcanmaz. Ancak bu dizinin muhabbeti de bitmiyor. 1 hafta sonra mıydı neydi bismillah dedik bir daha izledik. Yahu sanki o bir hafta hiç yaşanmamış! Ben diziyi nerede bıraktıysam hala orada. O onluğuna bu bunluğuna Richard da Richardlığına berdavam. Yahu bu bir hafta boyunca eşrafta konuşulanlara baksan yer gök yerinden oynamış olması lazım, dizi de hareket yok. Yıllar sonra bizim Immanuel Tolstoyevski ile sohbetlerimizde de bu Yalan Rüzgarı konusuna değinip haftalar aylar geçmesine rağmen aynı kalan ancak insanların o zaman dilimi boyunca hararetle birbirlerini yedikleri meseleler için “yalan rüzgarı gibi” der geçerdik.
Tam ona döndü arkadaş. Gittiğimde de Fener Poulsen’in peşindeydi, geldiğimde de. Gittiğimde de Juventus Poulsen’i iknaya çalışıyor Poulsen zinhar gelmem diyordu bugün de tastamam öyle demekte. Giderken Aziz Yıldırım’ın Arda’yı transfer teklifi manşetti, geldim bir gazeteyi açtım hala aynı konu. Fener hala sol kanat arıyor, Hamit transferi hala sakız gibi uzatıla uzatıla önümüze sürülüyor, Daum’un ne kadar disiplinli olduğunu anlatan haberler de aynı şekilde devam ediyor. Durumumuz vallahi “Yalan Rüzgarı.” Hababam kendini tekrar eden transfer haberlerinden miden şişmediyse, Cem Garipoğlu’nun hala bulunamayışını mı ararsın, Alp Eren Ocakları’nın İdil Biret konserini basışını mı yoksa daha büyük hoşluk olarak her sene tekrarlanan bir başka haberi mi, Bodrum’un sit alanı ilan edilen, “çivi bile çakılamayacak” bir koyunun daha “Turistik tesis” olarak değerlendirilmek üzere bir adama tahsis edilişi mi? Vallahi memleketin gündemi bitmek bilmez bir dizi gibi. Yabancı kanallar prodüksiyonla çok uğraşmasınlar, Türk TV’lerinin haber bültenlerini aynen yayınlasınlar dizi gibi izler yeminle alem.
Doğrusunu da söyleyeyim. Tüm bunları yazmadan önce bayağı bayağı hepsine giydirmeyi planlıyordum. Ama kardeşim memlekete daha yeni inmişim. İçim de zaten açtığım ilk sayfada şişmiş. Şimdi kısa kesmeye karar verdim. Şu Iberia yolculuğumuza dönelim.
Uçağa bindik. Yerlerimize yerleştik. Ortalık gayet düzenli. Uçak havalandı ben de elimdeki kitaba yumuldum. Yolun yarısında bitti. Sıkıldım etrafa bakıyorum. Yahu bir baktım herkes ayakta. Koridorda küçük sohbetler, birbirine laf atmalar, şakalaşmalar. Hatta bu tip yolculukların olmazsa olmazı bir “yabancıya memleketimizin gerçeklerini anlatan genç” adam da var. Bu da şöyle oluyor. Şimdi bir genç beyaz türkümüzle bir yabancı es kaza yanyana düşmüş oluyorlar. Adam muhtemelen bir soru soruyor. Oradan muhabbet başlıyor. Bizim gencimiz tabi işte “İstanbul’a daha önce geldiniz mi” diye soruyor. Adam “İstanbuldan Kapadokya’ya geçeceğim” gibi bir şeyler diyor. Orada boku yiyor. O saatten sonra soruların ardı arkası kesilmez. Bizim genç başlar nereli olduğunu sormaktan, adam bir cevap verir, genç devam eder konu en nihayetinde tarihe gelir. İstanbul’a mı gidiyor İstanbul’da Topkapı sarayı vardır, Osmanlı Padişahlarınındır ve Osmanlılar’ı acaba bu adam duymuş mudur? Adam Bizans’tan Roma’dan bahsedecek olur, çocuk Konstantiniye’nin nasıl İstanbul olduğundan yabancıların nasıl özellikle Konstantinopolis dediklerinden ve memleketimiz üstündeki gözlerinden bahsi açar. Bunu duydun mu artık o muhabbetin kulağına değmemesi için canını dişine takacaksın. Arkanı dönüp diyemezsin ki “Yahu 19. Yüzyıl başına kadar Osmanlılar da İstanbul’a İstanbul değil Der-Saadet veya Konstantinniye derlerdi bu İstanbul adı 19.yüzyıldan sonrasına denk düşer o da artan milliyetçilik akımının etkisidir zira İmparatorluk algılaması ile nükleik ulus devletçi bir zihniyetin farkını yansıtır” Susacaksın. Ben de öyle yaptım. Bir iki. Adam aynıyle ingilizce “American Indians are Turk too, they pass from Bering District” diyince kafamı nereye vuracağımı hesap etmeye çalışmaktan kendimi alamadım. Herhalde oltaya yakalanmış olan ve çırpınmaktan başka şansı bulunmayan yabancı da aynı şeyi hissetti ki bir şaşkınlık narası attı. Çocuk hırsla kızılderililerin nasıl da Türk olduklarını iknaya çalışıyordu.
O sırada işte olan oldu. Mevki itibariyle yanımızda oturması gereken ancak koridorda ayakta durup bağıra çağıra konuşmakta olan bir adam “Hadi ya yaparız ya hadi olm vallahi yaparız” gibilerinden bir şeyler söyledi. Ne yapılıyor ne ediliyor ona bakıyorum. Bu yukarı uzandı bir yandan da gaz veriyor “Oğlum bir deneyelim tepkiye bakalım iyi olacak bak” diyor. Allah allah. Açtılar üstteki kapakları. İçinden bir darbuka ile klarnet çıkardılar. Bir de temiz yüzlü menejerleri gibi biri var. Yahu ne yapacaksınız ne çalacaksınız filan dedi. Burnumun dibinde. Lafa atladım. Bir taraftanda içimde şu arkadaki manyakça muhabbet kapanacağı için inanılmaz bir heyecan var dedim ki “oldu olacak oynak bir şey çalın” Vallahi de çaldılar. Herkes önce bir afalladı, sonra durur mu Türk milleti onlar da başladılar alkışa, oynamaya. Şimdi soracaksınız sen alkış tutmadın mı? Vallahi de tuttum billahi de tuttum.
Çocuklar felaket iyi. Tekno-Punk festivalinden geliyorlarmış. Tekno Roman adları. Harika bir ikili. Bir de bu felaket anarşist bir şey. Bildiğin norm gözün önünde ayaklar altında. Uçaktaki o sert ve katı davranış normları bir anda oynamalı, darbukalı bir atmosferde kendini kahkahaya rahatlamaya bırakıyor. Her sefere roman ekibi iyi gider mi bilmem ama tam da bu yolculuğun bu noktasında beni inanılmaz rahatlattığını söyleyebilirim. Bir de kardeşim, zaten kalkmışlar madem kalktılar ve madem olacak bari güzeli olsun, onu da teşvik ederim. Bunlar iki şarkı çaldılar, içerisi yıkılıyor. Alkış kıyamet. İşin raconu da kendini buldu, hemen darbuka ters çevrildi, ilk bozukluğu da ben attım. En sonunda hostes de çıktı meydana yüzünde kocaman bir tebessüm, elinde küçük bir kırmızı şarap şişesi çocuklara şirketten hediye. Biraz önce kızılderililerin Türk olduğundan bahseden yabancıya tarih okumasını filan salık verirken –çünkü yabancıların memlekette gözü varmış- benim Roman kardeşim darbukasıyla gavuru fethedip çeşitliliği kutladı bile.
Birader sıkıcı bir sonla bitirmeyeyim bayık politik söylemler yerine güzel bir şey üretmenin insanlığa bakış açısını nasıl değiştirdiğinden filan da bahsedecek değilim, o kısacık anda bu arkadaki herifin bed sesinden beni kurtarıp yüzümü güldürdünüz ya sağolun. Bizim yalan rüzgarı transfer muhabbetine bu yazı darbuka sesi olsun, biraz es verelim. Belki daha sonra Lizbon’daki Fado barından, Argentina Santos’tan ve bir de şu Sagres mi Super Bock’mu daha iyidir gibi önemli hususlardan da bahsederim.
Devamı ...
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Vay vay vay
O nedir yahu?
Devamı ...
14 Temmuz 2009 Salı
2000-2010, Fenerbahçe'nin En İyi 11'i

Boş boş siteden siteye atlarken üç tane haber gördüm. Real Madrid 2000-2010, Manchester United 2000-2010 ve Juventus 2000-2010 yapmışlar. Daha 2010'a var, bu ne heyecan diye kınadım önce fakat sonra adamların da tıpkı bizim gibi bu transfer söylentilerinden sıkıldıklarına yordum ve böyle işlerle vakit harcamalarına sempatiyle yaklaştım. Transfer beklemekten beynini yiyen bir kitle varsa o da Fenerbahçelilerdir, böyle boş işlerle uğraşmak en çok bizim hakkımızdır diyerek ben de aynı listeden yapmaya karar verdim. Peki 1999-2000 sezonu kadrosu dahil mi sorusu belki Manchester United kadrosunu yaparken önem arz edebilir ama bizim 99-00 kadrosu Preko, Boliç, Moldovan, Alpay olduğu için bizi etkilemiyor ve bu soruyu "farketmez" yanıtıyla kolayca geçiştirebiliyoruz. Önce ne var ki bundan 5 dakikada yaparım diye yaklaşsam da, olayın hiç öyle kolay olmadığını gördüm. Bizim yorum kutusu ne zamandır boş duruyordu, bu olmamış diyenler de oraya 10 senelik dönemin kendi en iyi 11'ini yazsa çok şık olurdu, hatta evet bu olmuş diyenler de yazsın, hiç itiraz etmeyiz, neden edelim ki?
----------------------Volkan------------------------
Gökhan Gönül-----Luciano------Lugano-----Ümit Özat
Serhat----------Appiah----------Aurelio------Tuncay
-------------------PVH----------Alex---------------
Volkan: 2000 yılından itibaren değerlendirmeyi yaptığımızda Rüştü'ye tercih ediliyorsa bile ufak bir farkla tercih ediliyordur. 4 şampiyonluktan ikisinde kalede Rüştü varken ikisinde Volkan var. 2000 yılından beri oynadıkları maç sayısı hemen hemen eşit ve kalecilik özellikleri de benziyor. Volkan'ı bir adım öne çıkaran Rüştü'nün artık emekliliğe yaklaşıyor olması ve son 3-4 senelik süreçte ve bundan sonraki seneler Volkan'ın Rüştü'ye tercih edilmesinin daha mantıklı olması.
Gökhan Gönül: Sadece 2 sezondur Fenerbahçe'de oynayan bir oyuncunun son 10 senenin en iyileri kadrosuna girmesi acaba birilerine mesaj olabilir mi? Fatih Akyel gibi son derece vasat, Ali Güneş ve Serkan Balcı gibi yeteneksiz oyuncuların idare ettiği bir mevkide oynuyor olması Gökhan'ın şansı. Ali Güneş 4 sezonda 8 asist, Serkan Balcı 3 sezonda 6 asist yapmış, Gökhan sadece ilk senesinde 5 asist yaparak neden daha iyi bir sağ bek olduğunu gösteriyor.
Luciano: Son 10 senede Alex'le verkaçlar yaparak ceza alanına girip gol atan bir defans oyuncumuz olduysa o da Luciano'ydu. İstikrarlı şekilde ilk 11'de oynadı, belki Lucio kadar iyi kademe anlayışı olan bir savunmacı değildi ama Lucio gibi çekinmeden topla oynayıp, hücumlara gittiği zaman nerede duracağını biliyordu. Partneri önce Tomas, sonra Servet, sonra Önder oldu ama Luciano sakatlanana kadar formayı kaptırmadı.
Lugano: Yavaş bir oyuncu olmasına rağmen sertliğiyle ve inatçılığıyla defansa ilk yazılan isim oldu. Drogba'yı bile sahadan sildi. Luciano'dan boş kalan "gol atan defans" kontenjanını fazlasıyla doldurdu. Son üç senedir mücadele gücü gittikçe düşen takımın mücadelesiyle alkış alan ilk ismi oldu. Hırçınlığı başına bela olsa da kafası, gözü kan içindeyken bile sahaya koşup taraftarın favorilerinden oldu. Sanırım bu mevkide yer almayı hak ediyor.
Ümit Özat: Dünyada sol bek denince akla gelen ilk isim Carlos kusura bakmasın ama geldiğinden beri yaptığı kademe hataları ve bozduğu ofsaytlar Ümit Özat'ın eli belinde gezerek bitirdiği maçları bile unutturdu bize. Ümit ters ayakla dağa taşa orta yapan adam olarak yanlış bilgiyle oluşturulan esprilerin bir numaralı malzemesi olsa da 3 sezonda sol bekte oynamış ve 19 asist yapmış bir oyuncu. Ondan önceki 3 sene de defansın göbeğinde ve defansif orta saha olarak 6 sezonda 12 gol, 34 asistle oynamış. Defansif olarak da yaptığı hataların pahalıya mâl olduğu maçlar bir elin parmaklarından biraz fazla olsa da Carlos'tan daha güven veren bir sol bekti.
Serhat: Sağ açıkta Serhat'ın olması içler acısı bir durum aslında. Fenerbahçe'nin 10 sezondur sağ kanadı yok ve sağ kanat devşirmelerinden en istikrarlısı Serhat'tı. Üstelik Serhat, istikrarsızlığı en büyük dezavantajı olan bir oyuncuyken... Lazetiç, Rebrov, Yozgatlı, Appiah, Deivid'den hiçbirisi sağ kanat oyuncusu olarak Serhat'ın Fenerbahçe'ye yaptığı katkıyı yapabilmiş değiller. Oynadığı 3 sezonun sadece bir tanesinde faydalı olan Deivid'i Serhat'a tercih etmek isteyen olabilir fakat istikrarsızlık Serhat için dezavantajsa Deivid için kadroya alınmama sebebi olur.
Aurelio: 2 orta saha oyuncusu seçilirken herkesin yazacağı oyuncu. Bir oyuncu değerlendirirken hep eksikleri akla gelir, o yüzden Aurelio dediğinizde topla yaratıcı olamaması ve oyunu hızlıca ileriye taşıyamamasını söyleyecek birçok insan olabilir. Diğer taraftan Aurelio Fenerbahçe'nin son 10 senedeki en istikrarlı oyuncusu olmuştur. Oynadığı dönemde takımın en fazla top kapan oyuncusu, çok başarılı bir kesici, çok az top kaybıyla oynayan bir orta saha ve hemen hemen kötü oynayarak maç bitirmemiş bir oyuncu. Aurelio orta ikili kontenjanından birisini sonuna kadar hak ediyor.
Appiah: Sadece 2 sezon oynasa da Appiah Ogün, Johnson, Steviç, Selçuk, Deniz'den daha öne çıkıyor. O gelene kadar hep bahsedilen fakat Appiah'la birlikte billurlaşan "oyunun iki yönünü oynayan orta saha" tanımını yapmak ondan sonra çok kolay oldu. "Appiah gibi orta saha" artık istenilen orta sahayı uzun uzun tanımlamak yerine kullanılan bir tanımsa ve Fenerbahçeli hâlâ böyle bir oyuncu istiyorsa Appiah o orta sahaya imzasını atıp gitmiş demektir. Geldiği takımda çok az gol atmış olsa da Fenerbahçe'de aldığı görevle son derece tehlikeli bir gol silahı olan defansif orta saha haline gelen Appiah oynadığı dönemde orta sahadaki top akışı sağlayıp, yaratıcı olmayan partnerinin yaratıcılık zaafiyetini kapatıyordu. Önce sağ kanada kapatıldı, sonra da sakatlandı ve Appiah dönemi kapandı fakat kısa sürede yaptıkları onun adını yazmam için ikna edici oldu.
Tuncay: Kimileri ısrarla inkar etse de taraftarın mücadelesini özlediği bir oyuncu. Tuncay sahada kendini paralarken kimse onun ezdiği topları ya da kaleciyle karşı karşıya kaçırdığı golleri önemsemiyordu. Tuncay Fenerbahçe'de mücadele etmenin sembolü olmuş bir oyuncu oldu. Hâlâ sistemimizin en büyük eksiği olan top ters kanattayken forvet oyuncusuna dönüşen ve bolca gol atıp asist yapan kanat oyuncusu onunla birlikte gitti. Her sene en az 15 gole katkı yapan ve sahada bu kadar çok koşup mücadele eden bir oyuncu her takımı bir seviye yukarı taşır.
Alex: Kendisi yüzünden Fenerbahçe için önemli işler yapan Revivo ve Rapaiç kadroda yok. Sürekli tartışılan, futbol sistemlerinin düşmanı denilen, koşmadığı söylenen Alex istatistikleri ile Fenerbahçe tarihinin en iyi yabancılarından değil, en iyi futbolcularından. Gününde olduğunda birkaç tane gol atmadan ya da attırmadan rahat etmeyen Alex'in maç başına gol veya asist ortalaması bir. Geldiğinden beri futbolcu ölçmede para sistemi olarak kullanıldı, karşılaştırıldığı bütün oyuncular bavullarını toplayıp gitti, Alex istikrarlı biçimde bütün hocaların vazgeçilmezi oldu. O olmasa Revivo'yu koyardım yerine ama Alex bu listeye yazılacak ilk isim.
Pierre Van Hooijdonk: Böyle listelerde forvet pozisyonu en fazla adayın olduğu pozisyon olur fakat Pierre Van Hooijdonk'u rakiplerinden öne çıkaran şey Fenerbahçe'de uzun zamandır Türk oyuncularda bile bulamadığımız liderlik vasıflarıydı. 2 sezonda 53 lig maçında 32 gol, 14 asistle oynadı. İlk sezonunda kimsenin şampiyonluk umudu olmayan takımı ayakta tutan adamdı. Genç oyuncuların elinin ayağının titrediği anlarda topun başına geçen, golü atan, çizgiden top çıkaran oydu. 20 hafta boyunca cezalı duruma düşmemek için sarı kart görmeyen profesyonel de oydu. 34 yaşında Fenerbahçe'ye gelmesine rağmen sahada tüm gücüyle çalışan, kısır maçlarda attığı inanılmaz gollerle takıma can veren Van Hooijdonk 2003-2004 şampiyonluğunun ve o sezon değişen ve artık eskisi gibi olmayacak olan futbol anlayışının Daum'la birlikte en büyük mimarıydı.
Tabii Rapaiçli, Revivolu, Nobreli 2-2-6 sisteminde bir kadro da yapmak mümkündü ama gerçekçi olmak lazım. Takımın sistemi senelerdir 4-4-1-1 ya da 4-4-2. Yok hayır 4-3-3 var derseniz o da kağıda yazınca 4-4-1-1'in aynısı zaten, yine Nobre ve Revivo'ya yer açmaz.
* İstatistiklerinin kaynağı turkfutbolu.net
Devamı ...
Olmayan Transfer Listemiz ve Tanjeviç

Malum gazetelerin kadrolu haberlerindendir yeni sezon öncesi hoca yönetime transfer listesi verir. Tanjeviç bu sene bizim yönetime kalbi kadar temiz bomboş bir A4 kağıt vermiş olacak ki bu sene basketbol şubemiz kepenkleri indirmiş durumda. Allah ne verdiyse oynuyoruz işte niye transfer yapalım ki düşüncesiyle bırakın transferi transfer dedikodusu bile yapılmıyor bayan ve erkek takımı için de. Yurtiçinde takımlar yavaş yavaş kadrolarını oluştururken Euroleague takımları uçanı kaçanı toplarken bizde ses seda yok.
Takıma dair aldığımız tek hayırlı haber Gricek 'in ameliyat olması, kulüp resmi sitesinde ameliyat olduğunun belirtilip 2 ay sonra antrenmanlara başlayabileceği açıklandığına göre Gricek seneye de kalıcı gözüküyor.İki şüphe parantez açalım burada ; bu adam neredeyse 3 aydır zaten maç oynamıyordu niye bu ameliyat üç ay önce yapılmadı, ikinci soru Gricek'in sakatlığının nüksedip etmeyeceği. Gricek konusunda zerre kadar umudum yok seneye de hiç bir faydasını görmeden bol bol sakatlık haberlerini okuyacağız kendisinin. Gricek şu maçta şu kadar sayı şu kadar asistle oynadı yerine, bu senenin tümünde olduğu gibi Gricek bu maçta riske edilmedi haberleri okuyacağız. Nasıl bir transferse hiç bir maç risk edilmeyerek sezonu tamamlamak herkese nasip olmasa gerek.
Takımın eksiklerini sokakta bir çocuğu çevirsek zaten sayar, Solomon'la zamanı paylaşabilecek, onun tutkulu oyununa akıl boyutu katabilecek bir guard, rakip dört numaraları iyi savunabilecek ayakları çabuk bir uzun bir de skor potansiyeli fazla olan 2 ve 3 numara oynayabilen bir oyuncu. Şimdi elimizde böyle bir eksik tablosu varken her şey dört dörtlükmüş gibi, oyun kurucularımızın saçma tercihleri yüzünden şampiyonluk kaybedilmemiş gibi, Schumpert'i Semih'le muazzam savunabilmişiz gibi ve Marcus Green zaten dünyanın en akıllı guardıymış gibi eylemsiz kalınması anlaşılabilir gibi bir şey değil.
Ülker'in salon maliyeti arttığı için bu sene transfere pek para harcamayacağı konuşuluyor ama pek para yerine hiç para harcamayacağı anlaşılıyor. Taraftar da çoktan tesisleşme fetişizmine teslim olmuş salon olacaksa transfer de olmayıversin bu sene ne yapalım kalenderliğine bürünmüş durumda. Hem salonu inşa edip hem anlamlı bir iki takviye ile iddialı bir Euroleague takımı olmak sanki çok zormuş gibi bizden ikisinden birini tercih etmemiz isteniyor. İkisini de istiyoruz biz obur taraftarlar olarak iki senedir doğru düzgün başabaş bile oynayamadığımız Barcelena, Siena ayarındaki takımlarla kafa kafaya oynayabilen bir takım görmek istemek çok da hayalci bir şey olmasa gerek.
Aslında hiç bir transfer olmasa bile eğer dedikodular doğru çıksa ve Tanjeviç bavullarını toplayıp her yolun Roma'ya çıktığını gösterseydi müthiş bir sinerji yakalanacaktı yeni sezon öncesinde. Koç olarak kim gelirse gelsin (Halil Üner hariç) bu takımın gösterdiği performansın üzerine çıkacağından eminim. Oyuncular kişisel olarak Tanjeviç'i seviyor mu sevmiyor mu bilemem ama Tanjeviç'in basketbol zekasına özellikle final serisinden sonra hiç bir oyuncunun inandığını düşünmüyorum. Avrupa Şampiyonasında olası bir hüsrandan sonra Tanjeviçe zaten sıfır olan güven eksilere inecektir büyük ihtimalle. Eğer Tanjeviç maçlara Fatih Solak'la başlar, Ersan'ı verimli olduğu dört numarada değil üç numaraya çekmeye devam eder ve her top hücumda Hidayet'in elinde patlarsa Oğuz'u yine havlu sallayan bir pozisyonda kullanmaya devam ederse ve tüm bunların doğal sonucu olarak Milli Takım berbat bir sonuçla Polonya'dan dönerse kimse Tanjeviç'in otoritesini artık ciddiye almayacaktır. Basketbol federasyonu en yetenekli kuşağı Tanjeviç'in eline verip nasıl bir basketbol katliamının müsebbibi olmuşsa bizde 50 yılda bir gelebilecek uzun rotasyonumuzu Tanjeviç'e havale ederek başımıza taşlara vurmaya bir sene daha devam edeceğiz.
Transfer yok teknik ekip aynı ve bizi yine 1000 kişiye oynanan Euroleague maçları bekliyor.
Devamı ...
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Bir Fenerli transfer döneminde ne yapar?

Son yıllarda bu kısmen değişmiş olsa da, futbolun ölü sezonu olan transfer dönemi bir Fenerbahçeli için yılın en heyecan verici, en merak gıdıklayan, sohbet malzemesi bakımından en verimli dönemlerinden biridir. Hele, içlerinde Ogün Altıparmak'ın oğlu Batur'un, geleceğin yıldız adayı Sadettin'in, Emre Aşık ve Tayfur Havutçu gibi isimlerin de bulunduğu yaklaşık 85 tane futbolcunun transfer edildiği 93-94 sezonunun başlangıcı, hoşbeş malzemesi bakımından Nicola Lazetic'in kafasından bile daha parlaktı.
Tabii yıllar içinde, hayatımın temel düsturlarından biri haline gelmiş olan "Fenerbahçe, yalnızca Fenerliler'le konuşulur" ilkesi çerçevesinde, Fenerli birilerini bulup sezon öncesi transfer değerlendirmesi yapmak da bir gelenek halini aldı. Gerçi şimdilerde internetin çıkmasıyla birlikte mertlik coğrafyasının cümle arazisi tarûmâr oldu; ne Alman 13. lig takımlarından Rot Vays Yukarı Erfurt'la yapılacak olan hazırlık maçını, kapalı kutu yabancılarımızı ilk kez göreceğimiz için heyecanla bekleyebiliyoruz, ne bomba transferleri (yalan da olsa) ilk olarak Fotospor'un manşetinden öğrenmenin zevki kaldı, ne de yeni gelen yabancılar İstanbul'a iner inmez 'Bu sezon 40 gol atarım,' diyerek çocuk aklımızı alan Fadıl Vokri kadar cüretkâr davranabiliyorlar. (Gerçi Fadıl'a da haksızlık etmemek lâzım, İspanya gol kralının 10 golü bulmak için hepimizin göbeğini çatlattığı düşünülürse.)
Neyse, hazırlık pası yapmaktan rakip kaleye gitmeyi unutan Parreira dönemi Fenerbahçesi gibi işi abartmayayım ve kısa yoldan sadede geleyim: (Et işine girsem markam 'Sad Et' olur, PVC kapı-pencere doğrama işine girsem 'Şan Pen'.)
Benim için transfer döneminin en mühim atraksiyonu, şimdilerde uzak ülkelerden yaşayan bir başka Fenerli arkadaşımla oturup, elimize de birer kâğıt kalem alarak o senenin ideal onbirini kurmaktı. Bu etkinlik için en uygun zaman, takımın Almanya kampının son günleri olurdu genelde. Zira o zamana kadar transfer az çok bitmiş olur, naklen yayınlanan birkaç hazırlık maçı sayesinde yeni topçuları görmüş olursunuz ve kafadaki kadronun şekillenmesi için yeteri kadar done birikmiştir artık.
Bu bir ideal onbir olacağı için, hocanın tercih ettiği dizilişten ziyade kendi gönlünüzden geçen dizilişi belirlersiniz öncelikle. Elbette ortalama bir Fenerli'nin gönlünden geçenler genellikle 1-4-5, 0-6-4, 0-0-10 gibi fantastik dizilişlerdir, ancak gerçekçiliği elden bırakmayarak 4-3-3, 3-4-3 ya da 4-2-2-2 gibi daha az fantastik bir dizilişte karar kılarsınız. Ondan sonra dalarsınız yap-bozun ortasına, işin en zevkli kısmına. Bu tarz ideal onbirlerde en azından 4-5 tane yeni oyuncu bulundurmak taraftarlığın şanındandır tabii ki. Yeni çocuğa o kadar güvenirsiniz ki, takımın en gedikli adamını yedek kulübesine oturturken bulursunuz kendinizi. Parantezdeki çeşitlemelerde görüleceği gibi Fenerli dediğin hayalperest adamdır, sürekli mucize bekler, transferle beslenir, olmadık düşüncelere kapılır, umudu hiçbir zaman elden bırakmaz. (Tarık, Oğuz'u keser mi lan? / Abi ben Ali Nail'e çok güveniyorum. / Aygün bu sene kesin patlama yapacak. / Sercan, Rıdvan'ın Sarıyer'den arkadaşı oğlum, direk onbirde. / Ulan forvete Stoilov'u mu yazsak, Aykut'u mu? / Sağ beke Toprak'ı yazalım oğlum, garanti. / Vişnevski, Müjdat'ı keser bence. / Jakolcewicz, Müjdat'ı keser bence. / Soka, Müjdat'ı keser bence. / Tangja, Müjdat'ı keser bence. / Wagenhaus, Müjdat'ı keser bence. / Abi istersen bu sene önce Müjdat'ı yazalım.)
Neyse, şimdi Daum'un ilk senesindeki kontratak takımı gibi doğrudan sonuca yöneliyor ve yazının anafikrini veriyorum:
Artık söz konusu arkadaşımla farklı ülkelerde yaşadığımız için bu geleneği sürdüremiyor, ilaç eşantiyonu bloknotların ve ajandaların yapraklarında tarihe karışan ideal onbir listeleri yapamıyoruz.
Ama o arkadaşımla bir arada olsaydık da, oturup ideal onbir yapmaya çalışmazdık herhalde.
Zira, Aziz Yıldırım'ın tek adamlığının tescillendiği 2000'li yıllarda hiçbir şey üretmediği halde vızıl vızıl hareket eden bir Uğur Boralmışçasına deri gözeneklerime nüfûz eden, geçen sene Emre'nin transferiyle doruğa erişen ve bu sezonki Topuz hikâyesiyle de perçinlenen bir huzursuzluk var içimde Fenerbahçe'ye ve Fenerbahçe'nin transferlerine ilişkin olarak. Ne transferleri takip etmek, ne haklarında iki çift laf etmek, ne de gelecek sezonun ideal onbirine kafa yormak geliyor içimden. Heyecanlanmıyor muyum, ara sıra heyecanlanıyorum elbette. Göz ucuyla da olsa yine bakıyorum haberlere, yeni bir isim duyduğumda seceresini araştırıyor, hayaller kuruyorum. Hattâ ne kadar 'içimden gelmiyor' desem de, gece döşeğe başımı koyduğumda en azından 'Uğur Boral'ın yerine kim oynayacak' diye düşünürken buluyorum kendimi. Ama yine de olmuyor, o eski günlerdeki Erol Evgin hissiyatını, o Kartal Kaan neşesini, o Hülya Koçyiğit bahtiyarlığını, o Ömer Çavuşoğlu arsızlığını hissedemiyorum yeni sezon yaklaşırken.
Bunun olası sebeplerini de bir dahaki yazıda anlatayım bari.
ÖZEL BİR NOT: Bu, artık kapanmış olan Verkaç'tan beni bonservisimle birlikte transfer eden Papazın Çayırı'ndaki ilk yazımdır. Hem transferimde büyük emeği geçen Aethewulf ve Medgallis'e, hem de diğer takım arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. 'Bir gün herkes herkesle papaz olacak!' yazılı şapkayla çekilmiş bir fotoğrafımı resmî siteye koymadıkları için de kendilerine teessüf ediyorum.
Devamı ...
11 Temmuz 2009 Cumartesi
Şu Röportaj Bitse de Mantarlı Pizza Yesek

Diego ile Juventus'a transferi hakkında bir röportaj yapmışlar. Diego'yu sever, sayarız, iyi oyuncudur, fakat bu röportajı yaparken sanırım kız arkadaşı arkadan "ay Diegobuşcum hadi ama Monica'nın doğum günü partisine geç kaldık bak yaa küsecek kız bana" diye bas bas bağırıyormuş zira baştan sonra bitse de gitsek havası hakim. Alakasız bağlantılar, saçma cevaplar, komik sonuçlar, hepsi bu röportajda...
On why he chose Juventus, he said, "Any player always dreams of playing for a great club, now I'm there and I want to show I am capable of doing well here. I had no doubts about my choice, I supported Juve since I was little.Allahın Brazilyalısının "Ben doğuştan Juventusluyum" demesiyle dalga bile geçmeyeceğim, bununla dalga geçmek bundan daha sıkıcı bir klişe oldu. Yalnız adam bunu söylediği için Werder Bremen Diego'yu Juventus'a vermek zorundaydı, işte vermişler, işte köleliğin olmadığı modern bir transfer hikayesi, gözleri yaşartan bir kavuşma öyküsü temalı hikayeyi buradan ilk kim çıkarır onu görmek için sabırsızlanıyorum.
On his private life and hobbies, Diego said, "I have a girlfriend and I like pizza. I like Italian people and Italian food a lot, I feel very close to their way of being.Röportajdaki sakatlık burada başlıyor. GOAL Italya yapmış haberi, acaba Portekizceden İtalyancaya, İtalyancadan İngilizceye çeviri sırasında kulaktan kulağa gibi mi oldu söyledikleri? Yoksa tercümanın canı tek maçtan yatan kupona sıkılmış uzun ve anlamlı cümleleri üç kelime ile özetlemeye mi çalışıyordu? Muhtemelen soru "Özel hayatınız nasıl?". Cevap: Bir kız arkadaşım var ve pizza severim. Şimdi kız arkadaş tamam da pizzadan bize ne Dieogocum? Pizza severimi İtalya'ya gitmeden bağlayacaksan lütfen bizi yeme böyle. "Abi döneri Türkiye'de yemek lazım" geyiğini çok duydum, şahsen ben de severek yaparım da daha hiçbir İtalyandan "abi bu ne, pizza İtalya'da yenir" geyiği duymadım. Ayrıca pizza dediğin de beyti değil ki Dünya'da tek memlekette iyi yapılsın, pizza restoranı olmayan şehir yok, maşallah kazancın iyi, yaşadığın şehirde aşçıbaşı İtalya'nın en kral pizzacısı olan restoranı her yerde bulursun be Diegocum. İtalyan yemekleri severim, kendimi İtalyanlara yakın hissediyorum açıklamalarının sezon öncesi kampta arkadaşlık mükemmel açıklamasından hiç farkı olmamış.
"I also like cars a lot, but I prefer to play. I'm a better player than driver."Alakasız cümleleri araya bağlaç koyarak birleştirmeye devam ediyor. Sana gel Ferrari'de yarış diyen olmadı ki, biz de biliyoruz senin futbolculuğunun aşçılığından, şöförlüğünden ya da müzisyenliğinden iyi olduğunu. "Sorulara bak yahu off bir gidin artık" demenin kibar yolu...
Diego also spoke about Alessandro Del Piero, who he could have some rivalry with when decisions are made to take free kicks or penalties, "I think it's an irrelevant detail. We will decide without problems. Del Piero is a genius, I will have the privilege to play alongside him, it's fascinating."Bu soru ve cevap Diego'yu aklıyor. Tüm kabahat röportajı yapandaymış, çocuğun günahını almışız. Diego da adamın suratına "irrelevant" yani "ne alaka" demiş ama yüzsüz adam cevabı belli olan bu saçma soruyu ve aldığı ayarı yazmaya hiç çekinmemiş.
Finally, on his number 28 shirt, he said: "It's the date of my birth (28-2-1985), and two plus eight equals 10, which is a number I have a special relationship with.Tam kendini kurtarmışken finalde altın vuruş. 2 + 8 = 10, bu da onun için özelmiş, ayrıca 8^2 = 64, 6 + 4 = 10. Tam cevap. 8 - 2 = 6, 6^2 = 36, 3 + 6 = 9. 1 yaklaşık 900 puan.
Aman pizzana koydukları mantara dikkat et Diegocum.
Devamı ...
Eusebio Papazın Çayırı'na Konuştu: Obrigado

Kendisiyle Madrid Havaalanı'nda karşılaştım. C. Ronaldo'nun imza töreninden sonra Lizbon'a dönüyordu. Uzaktan gördüğümde bir elim ayağım titredi. Doğrusu bu. Eusebio lan. Hatta yanda oturana döndüm "Eusebio" dedim "Si" dedi adam. O da bir anda heyecanlandı. Eusebio da gelip arkama oturunca artık dedim bunu yapmam lazım. Gittim yanına kendisini görmekten ne kadar mutlu olduğumu, bir imza alıp alamayacağımı filan söyledim "tabii canım" gibilerinden bir şey dedi. Bir fotoğraf çektirdik, biraz konuştuk. En sonunda hatırladığım tek net demeci Obrigado oldu. Teşekkür ederim demek. Bu muhteşem açıklama haberlere bomba gibi düşer mi bilmiyorum ama, alenen Eusebio ile fotoğraf çektirip imzalı fotosunu aldım ya nasıl keyfim yerinde. Davidoff Aromatic Cigarello yaktım. Acaip artistim, bilemezsin.
Devamı ...
09 Temmuz 2009 Perşembe
Futbol mabedlerini inşa edenler "Yeter ulan!" dedi

Neymiş, hepimizin diline pelesenk olan ''futbol asla sadece futbol değildir'' lafının altındaki gerçek hangi takımların tarihsel kökenlerinin işçi sınıfına hangilerinin kökenlerinin elitlere dayandığıyla sınırlı değilmiş.
Tuzu kuru, gelişmiş batının her biri birbirinden zengin takımlarına bakınca görünen yüzelseyliği bir kenara bırakalım batının zenginliğine öykünüp, sefalet içerisinde yaşayan halkının en temel insani haklarının bile üzerine basa basa yükselen bir zenginlere benzeme çabasıyla inşa edilen o devasa arenaların ışıltılı, büyüleyici dünyasının ardındaki gerçeği gözümüze zorla sokan Güney Afrikalı kadın ve erkek işçilere kulak verelim.
70.000 işçi ayaklanıyor Güney Afrika'da. Öyle sendika temsilcilerinin patronlarla maaş pazarlığına oturduğu cinsten bir grev değil bu. Yeter ulan diyip, inşaatta buldukları sopaları, demir çubukları silah olarak kuşanıp isyan etmişler. Bu şaşalı zenginliğin her bir parametresinini yaratıp bu zenginlikten en az payı alanlar, o yarattıkları elit mekanlarda hizmet ettikleri elit insanlarca aşağılanlar bazen böyle patlarlar işte.
Ayda sadece 185 pounda çalışıyorlarmış, insandan sayılmadıkları için sosyal bir hayatlarının, sevdikleri bir şeyleri yapmak için vakte ihtiyaçları olduğunun yadsındığını ve bu yüzden haftanın 7 gününde çalıştıklarını söylemeye gerek yok.
O ağır inşaat faaliyetlerinde, can kaybı, sakat kalma tehlikesiyle her gün yüz yüze geldiklerini, bu stadyumlar bitene dek onlarca işçinin iş kazalarında öleceğini ve sakat kalacağını da söylemeye gerek yok. Şimdi, 2010 dünya kupasını düzenleyen adamlar, faaliyetlerin aksamayacağını, inşaatların bitirileceğini, şovun devam edeceğini, kaygılanacak bir şey olmadığını söylemişler. Kaygısı, dünya kupasının o ışıltılı şovunun kesintiye uğrayacağıyla sınırlı olanlar rahat bir nefes alabilirler.
Ama bu ayaklanmanın gözümüzün içine soktuğu gerçekler çok daha önemli. O sporun endüstriyelleşmesinin batının görece zengin ülkelerindeki bilet fiyatlarının artmasıyla, tarihsel kökenlere sahip 100 yıllık kulüplerin ona tutkuyla bağlı taraftarına yabancılaştırılıp futbol kültürüne, sahip olduğu takımın değerlerine karşı hiç bir aidiyet duygusuna sahip olmayan parababalarına, dev şirketlere satılmasıyla sınırlı bir olgu olmadığını gösterdiler bize.
1 yıl sonra gözlerimizi ayırmadan izleyeceğimiz maçların oynanacağı o modern komplekslerin nasıl yoğun bir sömürü düzeninin ürünü olacağını gördük. Ve sevdiğimiz, tutkuyla bağlı olduğumuz bir oyunun bile bu sömürü düzenine alet edilmesinden bir kez daha iğrendik.
Devamı ...
08 Temmuz 2009 Çarşamba
I Wanna Go Home, Let Me Go Home

Sanat dünyası Guiza'nın durumunu anlatmak için seferber olmuş durumda [1, 2]. 1966'da The Beach Boys da Guiza gibi genç, yürekli ama çekingen ve isyankar gençler için Sloop John B şarkısını yazmış (yazmamış ama düzenlemiş demek daha doğru). Şarkının aşağıdaki sözlerinde göreceğiniz My grandfather Aragones, Sheriff John Stone Aziz Yıldırım, Sloop John B de Valencia olsa gerek.
We come on the Sloop John B
My grandfather and me
Around Nassau town we did roam
Drinking all night
Got into a fight
Well I feel so broke up
I want to go home
So hoist up the John B's sail
See how the mainsail sets
Call for the Captain ashore
Let me go home, let me go home
I wanna go home, yeah yeah
Well I feel so broke up
I wanna go home
The first mate he got drunk
And broke in the Cap'n's trunk
The constable had to come and take him away
Sheriff John Stone
Why don't you leave me alone, yeah yeah
Well I feel so broke up I wanna go home
So hoist up the John B's sail
See how the mainsail sets
Call for the Captain ashore
Let me go home, let me go home
I wanna go home, let me go home
Why don't you let me go home
(Hoist up the John B's sail)
Hoist up the John B
I feel so broke up I wanna go home
Let me go home
The poor cook he caught the fits
And threw away all my grits
And then he took and he ate up all of my corn
Let me go home
Why don't they let me go home
This is the worst trip I've ever been on
So hoist up the John B's sail
See how the mainsail sets
Call for the Captain ashore
Let me go home, let me go home
I wanna go home, let me go home
Why don't you let me go home
Devamı ...



