21 Nisan 2014

İstanbul United veya #DirenTribun


Geçen hafta 12 Nisan cumartesi günü Atlas Sineması’nda 33. İstanbul Film Festivali kapsamında dünya premiere'i yapılan İstanbul United filmini nihayet izleyebildik. Film içerisinde görüşlerine yer verilmiş birisi olarak ayrıca heyacanlı ve mutluydum.

Daha önce Arap isyanlarında taraftar gruplarının rolü üzerine izlenimler kaydeden ve konuyu yakından araştıran iki kafadar yönetmen olan Olli Waldhauer ve Farid Eslam Gezi direnişi sırasında İstanbul’un 3 büyük kulüp taraftarlarının eylemlerde oynadıkları etkin rolü duyunca uçağa atlayıp İstanbul’da olan biteni yakından görmeye geliyorlar. Bu sırada örgütlü taraftar gruplarıyla iletişime geçerek konuyu birinci ağızlardan dinlemeye, anlamaya çalışıyorlar. Benim de muhitinde takıldığım vamos bien tayfayla ve papaz’dan onur’la iletişime geçmişlerdi. Bana konuyu o dönem Onur arayıp paslamış bulundu. Gezi parkında tanıştığımız gün uzun uzun Türkiye’deki tribün gruplarını, Fenerbahçe’de olan bitenleri, kuruluşundan 3 temmuz direnişine ve Gezi’ye dek Fenerbahçe tarihindeki direniş kültürünü ve daha pek çok şeyi konuştuk. Barikatların arkasında başka bir Türkiye, başka bir dünya mümkün dedirten çok güzel bir halk olabilme fırsatı yakaladığımızı anlattık. Daha birbirlerinin statlarına gidemeyen grupların kardeşce bir arada olabilmelerinin sebeplerini anlamaya çalıştık. İnsanları habire birbirinden nefret etmeye zorlayan egemen söylemden çok sıkılmış yeni kuşaklardan bahsettik. Duvarlarda yazanların bu kez gençliğin siyasete hitabesi olduğunu gördük.

Sonrasında da bir kaç kez daha bu diyarlara gelip giden yönetmenlerle bir kaç kez vakit geçirdik, çekimlerde bulunduk. Yoğurtçı Parkı'na gittik, tayfayla tanıştırdık. Sonuçta ortaya geçen hafta izlediğimiz belgesel film çıktı. Ellerine sağlık. Burada olan bitenlere dışarıdan bakanların neler gördüğünü, anladığını anlamak açısından çok değerli bir emek sergilemişler. İşin bu yönüyle teşekkürü fazlasıyla hak ediyorlar.

İstanbul gerçekten united mı?

Gezi’de yaşanan bu olağandışı dayanışmaya İstanbul United denmesi bence bu mevzuya konabilecek en yanlış isimlerden biri olarak anlamı baştan zayıflatıyor ve konuyu tam olarak kavramamıza engel oluyor. Her şeyden önce Gezi direnişi 'bütünleşme' olarak nitelenebilecek türden bir vaka asla değildi. Hele hele herhangi birilerinin İstanbul United adıyla ve belirli bir uzlaşmayla kurdukları bir ittifak, grup ya da platform hiç bir zaman olmadı. (Belki bir foruma dönüşmesi beklenebilirdi ama bir iki denemeden öteye gidemedi.) En basit anlamıyla, ülkeyi babasının şirketi gibi gören bir despota karşı başlayan halk direnişinin içinde, çok farklı dünya görüşlerinden süzülüp gelen insanların, tüm önyargılarını yıkan devrimci bir ruh haline bürünerek yarattığı dayanışma ikliminden bahsediyoruz.

Gel gelelim, filmde ortaya çıkan anlatı üzerinden baktığımızda tüm iyi niyetine rağmen filmin Gezi’de olan biteni anlamakta ve anlatmakta büyük sıkıntı içinde olduğunu görüyoruz. Film meselenin nasıl bir duygu etrafında şekillendiğini göstermeye çalışırken sebep sonuç ilişkilerini nedense pas geçmiş. Uzun denebilecek bir sürede olayların tanığı olarak gösterdiği kararkterlerin Gezi’den önceki çatışma noktalarını anlattıktan sonra, nedense Gezi’de oluşan birlikteliğin içeriğine değinmemiş. Hikayeleri anlatılan bu 3 karakterin birbirlerinden ne kadar nefret ettiklerini, küfürlerini bolca dinlediğimiz halde, filmin ismine istinaden bile olsa hiç bir zaman bir arada görmüyoruz. Direniş sırasında nasıl bir arada olduklarından, neye karşı ve nasıl bir ortak mücadele yürüttüklerinden neredeyse hiç bahsetmeyerek en can alıcı noktaları ıskalamış. İzlerken asıl meseleye ne zaman gireceğini merak etmekten kendimi hiç alamadım. Üstüne üstlük filmi domine eden, anlatımına en çok yer verilen kişinin Galatasaray taraftarı olması filme adeta gerçeküstü bir hava katmış. Elbette Gezi’ye bireysel kararlarıyla katılan pek çok Galatasaraylı taraftarın olduğu inkar edilemez bir gerçek ama bu süreçte ultraslan’ın takındığı iktidar yanlısı tavrın pek çok Galatasaraylıyı rencide ettiği de bir o kadar gerçek. Bu gerçeklerden uzak duran çözümlemelerle böyle bir isyanda taraftarın oynadığı rolü galatasaray tribünlerini merkez alarak anlatması, filmin inandırıcılıktan uzaklaşmasını ve hatta belgesel türünün sınırlarını zorlayarak adeta mockumantary sınırlarına sürüklemesini sağlamış. Bu da filmin sahiciliğiyle yakalayabileceği olası büyük etkisini maalesef çöpe atmış.

Film, yer verdiği kişilerin grup kimliklerini öne çıkarmadan bireysel tavırları çerçevesinde bir hikaye anlatma iddiasında görünse de bu karakterlerin içinde şekillendiği sosyolojiye değinmeden anlatılanlar meselenin içinde olanlar için çok yüzeysel, dışardan bakanlar için de eksik veya yanlış olarak kavranmasına yol açıyor. Elbette böyle bir filmde Çarşı olgusunun belirlediği kültürel kodlara hiç değinmeyen bir anlatım yolunu tercih edebilirsiniz ama çatışmaların ortasında buldozerle TOMA kovalayan Çarşı fenomenininden tek kare bile göstermeden 'gezi direnişinde taraftar gruplarının etkin rolü' konulu bir belgesel yapmak ortaya çok ciddi özgün bir bakış açısı koymayı gerektirir ki maalesef ortaya çıkan eserde tam olarak buna rastlayamıyoruz.

Aynı şekilde Fenerbahçe tribüncülerinin biber gazına ve polis baskısına son 3 yıldır neden ve nasıl maruz kaldığına ve muktedirin tüm unsurları tarafından çapulcu, terörist, marjinal diye yaftalanarak şiddete uğramalarının meşrulaştırılmasına hiç girmeden bu insanların neden Gezi'de olduklarını anlamak da anlatmak da çok zorlaşıyor. 3 yıl önce çoluk çocuk onbinlerce Fenerbahçeli'nin protesto için köprüye yürüyüşlerinin plastik mermi ve gaz bombalarıyla durdurulması olayına filmin bütünü içinde yer vermek istememek elbette anlaşılır bir durum olabilir. Fakat 31 Mayıs gecesi İstanbul United isminin de doğmasına yol açan, onbinlerce insanın sabaha kadar kilometrelerce yol yürüyerek Anadolu yakasından Avrupa yakasına yaya olarak geçerek direnişe katılmalarından ve bu olayın Gezi direnişinin şahlanmasına yol açmasındaki çok büyük etkisinden tamamen habersiz gibi davranınca, filmin geri kalan tüm söylemi de bu 'gerçeklik' içinde çok güdük kalıyor.

Direniş burcu ve yükselen yıldız

Filmin Atlas Sineması’nda gösteriminden sonra yapılan söyleşi kısmında Alin Taşcıyan filmin Çarşı odaklı değil de Galatasaray taraftarı odaklı olmasını nasıl düşündüğünü filmde yer alan çarşı grubundan Ayhan Güner’e sorduğunda Ayhan ağabey hiç ummadığım bir tavırla ‘Olsun bunun hiç önemi yok. Biz Çarşı olarak zaten hep bu konularda öncüyüz. Fenerbahçeli Galatasaraylı arkadaşların da peşimizden gelmesi çok güzel şey’’ diyerek uzaktan bildiğim kadarıyla kendisine yakışmayacak şekilde kibirli bir yaklaşım sergilemiş oldu. Bu cevaptaki meseleyi kavrayış biçimi de aslında filmde Çarşı’nın etkin rolünün pas geçilmesi kadar önemli başka bir eksikliği gösterdiği için bence çok önemli. Fenerbahçe’nin 2011’den beri özel yetkili faşizme karşı yürüttüğü son derece net ve kararlı direnişinin içinde de Gezi’de de baştan beri yer alan bizler için konunun kimin öncü, kimin takipçi olduğu tartışmasına sıkıştırılması boş bir sidik yarışından başka bir şey olmaz ki bu da Gezi’yi yanlış anlamanın başka bir çeşidi sayılır.

Yapım süreci sırasında filmin yönetmenleriyle görüşen diğer Fenerbahçeli arkadaşlarımın anlattıklarını da aşağı yukarı bilen birisi olarak, filme tam olarak yansımasa da Fenerbahçe tarafı olarak meseleye bakışımız ve aktarmaya çalıştıklarımız gayet net aslında: 3 temmuz 2011’den beri Fenerbahçe için hangi haklı sebeplerle muktediri karşımıza alıp topyekün direndiysek, Gezi’ye de aynı motivasyonla dahil olduk. Fenerbahçe direnişiyle demokrasi tarihimizde özel yetkili bir ‘darbe hukuku’na karşı gösterilen en şiddetli ve kitlesel direnişin parçası olduk. 3 yıldır gerçek bir halk dayanışmasının muktedir karşısındaki gücünü tecrübe edindik. En önemlisi de en başından beri, Fenerbahçe davasında da Gezi’de de üstünlerin hukukuna karşı hukukun üstünlüğünden, eşitlikçi ve özgürlükçü bir ülke yönetiminden başka bir şey talep etmedik. Talana, yağmaya; özel yetkili operasyonlarla kişilerin ve kurumların bağımsızlığının ele geçirilmesine; adalet duygusunun yerle bir edilmesine; milli iradenin ve kamu vicdanının kirli ittifakların çıkar bekçiliğine dönüştürülmesine karşı geldik.

Geziden çok önce özel yetkili faşizmin ablukası altındaki bir kulübün haklarını ve asırlık kişiliğini korumak için gösterdiğimiz direnişin çapulcu, marjinal diye etiketlenerek değersizleştirildiği, üzerimizdeki baskı ve şiddetin medya ve iktidar tarafından meşrulaştırıldığı dönemde, Gezi'ye katılan kitlenin büyük çoğunluğu henüz kanaatlerini penguen medyasının pompaladığı 'gerçeklik' üzerinden geliştiriyordu. Gezi'den sonra formalarına gururla çapulcu yazan bu neslin Fenerbahçe direnişine bir sempati geliştiremese de empati kurmasını beklemek lüks olmamalı.

Stat bizim semt bizim

31 mayıs gecesi, yaşadığı semt için, semtindeki park ve o parktaki tek bir ağaç için, birlikte büyük bir dostluğu yaşadığı kulübü için, alın teri için direnmeyi tecrübe etmiş onbinlerce insanın kilometrelerce yol yürüyüp, boğaz köprüsünden yaya olarak karşıya geçerek parkını ve semtini korumak için mücadele eden dostlarına destek olmasının doğal içgüdüsünü anlamadan gezi’ye dair inandırıcı bir şeyler söylemek çok zor. Haksızlıklar ve zorbalık karşısında başka türlü davranmayı zaten bilmeyen insanların ruh halini görmezden gelerek 'Gezi ruhu'nuna dair söylediğimiz her şey samimiyetsiz kaçıyor. İstanbul United kavramı bir ruh halini temsil ediyorsa en çok böyle bir ruh halini temsil ediyor.

Her ne kadar ismiyle İstanbul United ölü doğmuş bir kavram oldu desek de bizim dayanışma ve direniş halinde olmamız gereken asıl büyük gerçek hala karşımızda duruyor. İster İstanbul United densin, ister benim tercih edeceğim gibi #direntribün diyen çıksın, bizim asıl gündemimizde dalga dalga gelen totaliter rejimin baskılarına, tektipleştirmesine, rantiyeciliğine, hukuksuluğuna, yaratılan yasakçı korku imparatorluğuna karşı dayanışma halinde olmanın yolunu yordamını geliştirmek var… Bunun için yanyana gelip maç izlememize gerek yok. Nefret söylemlerine pirim vermeyerek, sorunlarımızı barışcıl bir dille ve tavırla çözecek iradeyi göstermemiz hiç olmadığı kadar önemli. Her türlü kirli oyuna karşı, güzel ve mertçe oynamayı savunan insanlar olmak için kendimizi daha fazla zorlamamız şart. Adalete olan güvenin tamamen kaybolmasının yarattığı ve daha da yaratacağı yıkıcı etkilere karşı 'herkes için' adalet talep etmemiz, adaletin kendi kabilemizin çıkar bekçiliğine dönmesine izin vermemek için ortak mücadele etmemiz şart. Aidiyetlerimizin üstünlük değil, farklılık olduğunu kavrayan dayanışmacı dile özenerek tribünlerde aşk ve özgürlük şarkılarının söylenebildiği bir iklimi hep birlikte acilen yaratmamız gerekiyor.

Devamı ...

29 Mart 2014

Kime oy vermediğimi herkes bilecek


Bülent Burgaç yazdı:

38 Yaşındayım. Yarın oy kullanmaya başladığım 18. Yılımı dolduruyorum, Ali İsmail’in bir sokakta kahpece sıkıştırılıp katledildiği yaşta bir kez daha oy kullanacağım.

Bu yaşıma kadar kimseye asla, a veya b partisine oy kullanın demedim. İnsanlar hür iradeleriyle daha da insanlar. Bizi doğada yaşayan saygı duyduğumuz diğer canlılardan ayıran en büyük özelliğimiz hür iradelerimizdir.

Yarın için kimseye şu partiye oy verin demedim , bundan sonra da demeyeceğim. Yarın sandığa yine hür irademle gideceğim, vicdanımla. Fenerbahçe formamla gideceğim!

Kabine girdiğimde gözlerimin önüne ilk olarak 3 Temmuz 2011 sabahı gümüşlük’te Nejat İşler tarafından sabah uyandırıldığım telefon görüşmesi gelecek. “Olm başkanı almışlar” başkanımızı almışlar olm!

Daha sonra aklıma Anadolu yakasından boğaz köprüsüne yürümeye çalıştığımız an gelecek, emniyet amirinin “gerekirse mermi kullanabilirsiniz” söylemi kulaklarımda çınlayacak. Aklıma çağlayan gelecek, sevgili renkdaşım Ebru Köksaldı ve adalet çay bahçesinde tanıştığım Fenerbahçe’liler gelecek. Önceden belli olan kararları beklerken çubuklu’ya ve yönetimine olan sadakatimiz nedeniyle gazlanmak pahasına orada durduğumuz anlar gelecek. Kararlar açıklandıktan sonra sıkılan ve kafamıza yememek/boğulmamak için çevre yoluna doğru bizi kaçmak zorunda bırakan gaz bombaları gelecek aklıma. Gülüp hatırlayacağım çünkü oraya giden on binlerin “Fenerbahçe söyleyecek son sözü, haklıyız kazanacağız” diye bağırdığı anlar kulaklarımda çınlayacak. Haklıyız kazanacağız, kazanıyoruz, kazanacağız! 12 Mayıs gelecek aklıma daha sonra. Maç bittiğinde şampiyon olan takımı alkışlamaya başladığında tüm ezberleri bozan, kaos’tan beslenen kişilere Fenerbahçe taraftarının attığı asrın tokatı gelecek. Beklenmedik bu olay karşısında 5 dakika içinde sergilenen bir tiyatro sonucu gazlanan tribünler gelecek. 1907 tribünün hemen aşağısında gazdan yere yığıldığım an yanıma bir şişe su ile koşup gelen 15 yaşındaki Deniz gelecek.

Daha sonra aklıma sabahın şafağında çadırları yakılan ve sivri sinek gibi gazlanan gezi parkı direnişçileri gelecek. Ankara’da başından vurulan Ethem Sarısülük gelecek, Çocukluğumun geçtiği Armutlu mahallesi sokaklarında öldürülen Abdullah Cömert gelecek. Ümraniye’de bir aracın ezdiği Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, polis memuru Mustafa Sarı, Ankara’daki temizlik işçisi irfan Tuna ve tekrar ediyorum, Eskişehir’de bir sokak arasında sıkıştırılıp kahpece katledilen Ali İsmail Korkmaz gelecek. Öldürülmesiydi yarın ilk kez oy kullanacaktı. Kıydılar delikanlı’ya. Ah Berkin Ah! Berkinim. Berkinimiz… Sen de kardeşimizdin Burak Can Karamanoğlu!

Yarın oy kullanmak için kabine girdiğimde sizi ve bu olayları unutan kalbim kurusun diyeceğim ve oyumu kullanacağım.

Kime oy verdiğimi sadece ben bileceğim ama kime oy vermediğimi herkes bilecek.
Devamı ...

Barbarlıktan çıkışa son 17 saat


Metin Lokumcu öldürüldükten sonra televizyon kanalına çıkıp “ben bilmem” dedi, yaptığı ilk mitingde adını ağzını aldı “bu arada da birisi kalp krizi geçirmiş ölmüş” diye geçiştirdi. Dilşat sokak ortasında 45 polis tarafından dayak yedi, sol bacağı 2 santim kısaldı, felç tehlikesi geçirdi, adını bir kere ağzına aldı, “kadın mıdır kız mıdır bilemem” diye bağırdı, saldırıyı gerçekleştiren polisler hala bulunamadı. 1 Mayıs’ta Dilan’ı vurdular, elindeki sirke şişesine Molotof kokteyli dediler, Başbakan’ın katıldığı bir toplantıda “parasız eğitim istiyoruz” pankartı açan Berna ve Ferhat terör örgütü üyeliğinden yargılandı, hapis cezası aldı, okullarından atıldı. Cihan Kırmızıgül bir poşi taktı, başka hiçbir delil yok, 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Lobna’yı başından vurdular hastaneye kaldırıldı, Toma’nın önünde duran adamın üstüne tazyikli su ile saldırdılar, havada 3 takla attı, yere düştüğünde baygındı. Abdullah Cömert, Ahmet Atakan biber gazı fişeği ile öldürüldü, Ethem Sarısülük 4 metreden 9mm kurşunla vuruldu, mobese kamerası tam o an ağaçları çekmeye başladı, Ali İsmail Korkmaz sokak ortasında saldırıya uğradı, beyin kanaması geçirdi, ilk gittiği doktor ağrı kesici verdi gönderdi. Vali “arkadaşları polisi zor durumda bırakmak için öldürmüş olabilir” dedi. 18 aylık Mehmet Uytun anasının kucağında vuruldu, Savcı’ya soruşturma izni bile verilmedi. 40 günlük Ayaz bebek fakirlikten Konya’da, 14 yaşındaki Berkin Elvan ise evden ekmek almaya giderken başına atılan biber gazı fişeği ile öldürüldü. Öldüğünde 16 kiloydu. Küçücük bir tabutla mezara gömdüler. Annesi oğlunun artık oynayamadığı bilyeleri çocuğunun üstüne attı. Ertesi gün Erdoğan Antep’e gitti annesini halka yuhalattı.

Hz. Muhammed “ölülerinizi hayırla yad ediniz” diyor. Ölülerimizin payına bile hakaret düşüyor. Öldürmek de yetmiyor bunlara, ölünün itibarını da katledene kadar doymuyorlar. Onu seven, onu sayan, en azından hatırasıyla yaşamak isteyen, hatta hadi diyelim ki bir anlık bir merhamet duygusuyla 14 yaşında bir çocuğun ölümüne ağlayabilecek, üzülebilecek insanların bu duygularını da öldürmek istiyorlar. Berkin Elvan terörist, Ali İsmail terörist, Ethem Sarısülük terörist, Lobna terörist, Gezi olaylarını haber yapan BBC muhabiri terörist, Taksim’de piyano çalan ajan. Bütün yaraladıkları insanlar düşman.

Afyon’da 25, Uludere’de 35, Reyhanlı’da 50, Van’daki çadırlarda yanarak öldü çocuklar, katilleri aramızda geziyor. Asla soruşturulmuyor, her şeyin üstü örtülüyor. Berkin Elvan cinayetinden sorumlu olabilecek polis memurlarını arayan Savcılık, Okmeydanı bölgesinde o gün, o saatte görevli olan polislerin listesini istedi. Emniyet Müdürlüğü tam 1065 polisin adını verdi, 275’inin sorumlu olabileceğini söyledi. Dalga geçiyorlar. Hrant Dink’in dosyasında bir türlü örgüt bulunamıyor, Mehmet Ağar derin ellerle korunup özel bir hapishanede 2 yıllık tutukluluğunu geçirip Bodrum’da sörf tahtasıyla gezerken, Gezi olaylarında tweet atan gençlerin payına örgüt davaları, 11 yılla başlayan hapis istemleri düşüyor. İnsafı, adaleti, vicdanı, yanı insanlığın uzun yürüyüşünde kazandığı bütün güzel değerleri kaybettik. Ortaçağ fütursuzluğu ile başlayan cadı avlarının sonu artık kent meydanında kurulan büyük ateşlerde değil, sonu gelmeyen yargılamalarda, içinde kolum kadar fare gezen F-Tipi zindanlarda sonlanıyor. Hücre cezaları işkencenin yerini aldı, dövmekten, vücudunu kesmekten daha derin bir işkenceye mahkum ediyorlar insanları. Sonu gelmez bir yalnızlık. Asla aydınlanmayacak bir karanlık. Hiç bitmeyecek bir “belki çıkabilirim” umudu. Sonra gene yalnızlık.

Müyesser Yıldız ile ilk tanışmam, Silivri’nin önündeyiz, hapisten yeni çıkmış… Küçücük bir kadın diyorlar. Küçücük derken aklınız başınızdan gider. Gerçekten küçücük, incecik, insanın böyle bir kadına zarar verebilmesi için aklını kaçırmış olması lazım. Toprak yok, ot yok, gökyüzü yok, bir tane insan yok. Yapayalnız. 16 ay geçiriyor. 16 ay bir insan, bir diğer insanın sesini duymadan nasıl yaşar? Bir insanla konuşamadan, hadi diyelim bir derdini, bir sıkıntısını, öfkesini, heyecanını anlatamadan. Kelimeleri unutur insan. Kelimelerden bir tabutun içerisinde zihnini bırakır. İlk kez sıcak yemeği hapisten çıktıktan sonra yiyor. İnsanın midesini bile kendisine düşman ediyorlar.

İnsanları betonlara gömdüler, sadece bedenlerini değil, ruhlarını, akıllarını, kalplerini, umutlarını, heyecanlarını, insanlık hakkında bildikleri güzel şeyleri. Nedim Şener’in 9 yaşındaki kızı, ayda bir kez babasını açık görüşte görüyor, annesiyle birlikte Silivri’ye gidiyorlar, kız babasını görecek diye süslenmiş, kendisine güzel bir etek seçmiş, eteğinin üstünde de bir tane düğme var. Detektörden bir kere geçiyor, Allah’ın belası detektör ötüyor. Bir daha geçiriyorlar, bir daha, bir daha.. Detektör ciyak ciyak bağırıyor. 9 Yaşındaki bir kızı çırılçıplak soyuyorlar, eteğini çıkartıyorlar, detektörden öyle geçiriyorlar. Babasına beline sarılmış bir kazakla sarılıyor.

Yer Avrupa Parlamentosu. Bir tane Fransız parlamenter Ahmet Şık ve Nedim Şener’i soruyor. Tayyip Erdoğan cevap veriyor: “Fransız parlamenter anlaşılan Türkiye’ye de Fransız kalmış.. Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir.” Kurumla, gülerek, büyük bir heyecanla bu cevapları sanki insanlığın en bilge, en güzel, en şerefli cümleleriymiş gibi manşetlerine taşıyorlar. “Tayyip Erdoğan’dan Fransız Parlamentere Fırça” keyiften dört dönüyorlar. Sigaralarını, purolarını yakıp, ellerini kuruyemişlerine atıp zevkle bu kabalığa alkış tutuyorlar. Markarlar, Yıldıraylar, Ceren Kenarlar, Kurtuluş Tayizler boktan yapılmış putların önünde tapınan bordro kulları, bize günde 5 rekat nobranlığın, kabalığın, alçaklığın insanlığın en püripak göstergesi olduğunu anlatmak için dillerini kullanıyor, her tür alçaklığı insan ahlakına kilitlenmiş kelimelerden havaifişekler atarak kutluyorlar.

Barbarlık. Barbarlık diyorum ve bu kelimenin tam olarak ifade ettiği şeyi söylüyorum. Medeniyet dışılık. Medeniyet düşmanlığı. Ahlak, merhamet, sevgi, insaf, vicdan, adalet, hakşinaslık, nezaket, hakikate saygı. Hiçbirinin önemi yok. Bütün değerleri yok ediyorlar. Bunlar yerine Erdoğan’ın çıkarları var ve sadece o var. Erdoğan’ın çıkarları için savunmayacakları kepazelik, göğüslemeyecekleri rezillik yok. Hiçbir değerleri yok. Her şeyi yıkmaya, her şeyi yok etmeye adanmış bir kabile liderinin etrafında toplanmış bir sürü gibi kendilerinden ne istenirse onu yapıyorlar. Bunlara göre kabalık samimiyet, hakaret içi dışı bir olmak, nobranlık ödün vermezlik, hodbinlik cesaret, tahammülsüzlük başarı, merhametsizlik liderlik karizması, gerçekleri çarpıtmak iyi siyasetçilik, işine gelen her yola gelmek stratejik zeka.

İnsanlık tarihini açın bakın. Totaliter ideolojiler bile yöneticilerine asla aşılmaz, geçilmez bazı sınırlar koyar. Hukukun koyduğu bu sınırlar o toplumun medeniyet ölçüsünü de gösterir. Biz bu noktaya bir günde erişmedik. Eşit haklara sahip insanların temel hak ve hürriyetlerinin hukuk devleti garantisi ile korunduğu, halkın kendi kendini yönettiği ve yöneticilerin halka hesap verdiği demokratik devletler medeniyetin uzun yürüyüşü sırasında bulunmuş değerleri de ifade ederler. Nedir bu değerler? İşte insanlar vardır. Bu insanların doğuştan belli hakları vardır. Devlet dediğimiz şey bu insanlar tarafından, insanlar için kurulmuş, yine o insanlara ait olan toplumun örgütlü ifadesidir. Devlet kutsal değildir, devlet gökyüzünde değildir, devlet dediğimiz içinde o topluma mensup insanların görev aldığı, finansmanı da yine toplum tarafından yapılan bürokratik bir örgütlenme biçimidir. Bu örgütün cebri şiddet uygulama yetkisi vardır ama uymak zorunda olduğu kurallar da vardır. Görevi de insanın temel hak ve hürriyetlerini korumak, insanı sınırlayan maddi ve manevi engelleri ortadan kaldırmaktır.

Bundan başka ideolojiler de vardır. Devletleri farklı yorumlar, devletlere farklı görevler ve yükümlülükler verir. Aydınlanmadan doğan liberalizm ve sosyalizm gibi iki ideoloji dışında aydınlanma karşıtı ideolojiler de vardır, Nazizm bunlardan biridir. Ama bu ideolojiler bile bazı değerler üstüne kurulur. Bu açıdan “barbarlık ötesi”dir. İşte bu ideolojilerin de bir hukuku vardır, bu hukuk teorisine göre kanunları vardır, devlet yöneticileri de bu kanunlara uymak zorundadır. Diyelim Humeyni İran’da bir teokrasi kurdu, kendisini de bu rejimle bağlı hissetti. İnsanlara cennet vaad etti ama salma salarak basın kuruluşu alma gibi işlerin peşine düşmedi. Hitler toplama kamplarında insanları yaktı, kara para aklama suçuna aracılık etmek için kendi bakanlarını görevlendirmedi, Stalin Ukrayna’da milyonlarca insanı açlığa mahkum etti, politik bir cinayettir, ancak Stalin bile adi suçlara tenezzül etmez, verdiği ihalelerden komisyon almaya çalışmaz. Pol pot ülkesinde okuma yazma bilen insanları katletti, gidip de 10 milyon dolar paranın peşine düşmedi. İdeoloji sahibi herhangi bir yaratık, bu ideoloji demokratik olsun olmasın, ideolojisinin değerlerine uygun davranmayı da önemser, kendisini o değerlerle bağlı hisseder. Barbarlık, her tür değerden yoksun kalma durumudur. Her şeyi yapma hakkını kendinde görmektir. Şimdi soruyorum, bunların yaptıklarına cevaz veren bir tane ideoloji, bir tane hukuk sistemi, bir tane şeriat, herhangi bir din var mı? Pagan dinleri bile buna müsaade etmiyor. Zeus’a insansan şunları yapamazsın. Stalin oturur anlatır der ki, benim ideolojime göre sınıflar arasında bir savaş var, bu savaşta işçi sınıfının kazanması için burjuva sınıfının yok edilmesi gerekiyor, ben de yok ediyorum. Haksızdır. İnsanlık dışıdır. Ama kendi ideolojisine uygundur. Allah Muhammed aşkına, ihale verip, oğlunun kurduğu vakfa rüşvet bedelinin yatırılmasını istemek hangi ideolojiye, hangi dine sığıyor?

Karşımızda ne olduğunu anlamak için uzun uzun düşünmeye gerek yok. Karşımızda hiçbir değer yok. Karşımızdaki anlayışa göre güce sahip olan, o gücün imkan verdiği her şeyi yapma hakkını da kendinde görüyor. Mutlak monarşileri ele alalım, diyelim 14. Louis adam çıktı “devlet benim” dedi, onun bile bir sınırı vardır. Der ki “ben egemenlik yetkimi tanrıdan alıyorum, dolayısıyla benim topraklarımda yaşayan insanların bedenleri bana aittir. Ancak ruhları Allah’a aittir.” Adamın bir sınırı vardır. Gidip de Papa’ya örgüt üyeliği davası açıp tutuklamaya kalkmaz. Bunlarda öyle bir sınır da yok. Her şey konjüktürel, her şey bugün, dün söyledikleri her şey bugün değişebilir, dün inandıklarının tam aksini bugün yapıp büyük alkışarla bunu kutlayabilir. 12 yıl boyunca Fethullah Gülen’e söylemedikleri tek bir övgü cümlesi kalmadı. Adamın adını besmelesiz ağızlarına almadılar. Fethullah Gülen hocaefendi oldu, AKP’ye yol gösteren ışık oldu, alim oldu, muteber din adamı oldu, “ne istedilerse verdiler”, her taşın altında cemaat arayanlara güldüler, sivil toplum hareketi ilan ettiler, hasretten bağırları yandı, “bitsin artık hasret” diye gözyaşlarıyla ülkeye davet ettiler. Bunların yazar taifesi Fethullah Gülen halife olur mu diye tartışıyordu, şak diye bir günde adam Haşhaşi oldu, kanser oldu, ur oldu, virüs oldu, alim müsveddesi oldu, ceketine kadar saydılar, oturduğu koltuktaki bizon postunu da gazetelerinin manşetine bastılar.

Gidelim Hüseyin Çelik’e, Tayyip Erdoğan’a, Bülent Arınç’a soralım, ideolojileri nedir. Neye inanıyorlar? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar. Bugüne kadar yaptıklarının çelişmediği bir tane kavram söyleyebilecekler mi? Bunun adı muhafazakarlık mıdır, İslamcılık mıdır, demokratlık mıdır? Hadi biz demokrasi istiyoruz desinler, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulunmadığı, yasama organının bütünüyle yürütme organına bağlı olduğu, yargı kararlarına yürütme organının uymadığı bir demokrasi mi var? Hadi biz bir islam devleti istiyoruz desinler, Allah’tan korkun, Hz. Ebu Bekir geçinmek için bir Yahudi kadının keçisinin sütünü sağardı, komisyon, rüşvet, kupon arazi peşinde koşmak İslam’ın neresine denk düşüyor?

Zamanında “milli görüş gömleğini çıkardık” dediler, biz bir gömlek giyecek zannetmiştik, hayır hiçbir gömlekleri yok, çırılçıplak, anadan üryan aramızda dolaşıyor, edep yerlerini sallaya sallaya geziyor, bunda da görülmedik hikmetler buluyorlar. İdeolojilerinin adı –eğer bunu ideoloji diye tanımlayacak kadar kelimeyi alçaltmayı içinize sindirirseniz- reisçilik. Dürüst oldukları bir konu arayın, bulabileceğiniz tek şey bu.. Reisçiler. Bir kabile gibi reislerinin etrafında toplanıyor, ağzından çıkan cümleleri emir telakki edip, hayata geçirmek için birbirlerinin üstüne basıyor, reislerine ne kadar biat ettiklerini ve bağlı olduklarını göstermek için alçaldıkça alçalıyor, Reis’e hediyeler sunuyor, ayaklarına kapanıyor, önünde hazırolda duruyor, Reis’in kulaklarının hoşuna gideceğini düşündükleri cümleler kuruyor, şarkılar söylüyor, “beraber yürüdük biz bu yollarda” marşıyla ayinlerini tamamlayıp, toplu halde yeni kurbanlarının peşine düşüyorlar.

Hayatımızın ortasına düşmüş çılgın bir kabile. İnşaatlar yapıyor, yollar açıyor, paraları reislerine sunuyor, gazeteler açıyor, televizyonlar açıyor, reislerini övmek için menkıbeler anlatıyor, şamanları Reis’in hoşuna gidecek fetvalar veriyor, kabilenin önde gelenlerinin de payına kurumlarını adak olarak Reislerine adamak düşüyor. Alo Fatih bir hat değil, bir kabile reisine sunulan kurbanlık. Erdoğan Demirören Reis’ine karşı görevini tam olarak yerine getirmediği için gözyaşları içinde kalıp, korku ve huşu dolu bir sesle “ben ne için bu işlere girdim” diye ağlıyor. Herkes düşmanları, her şey düşmanları, insanlık adına biraz sesini çıkartın, biraz bir değerden bahsedin, birkaç gerçeği bunlardan izin almadan söyleyin, gözlerini kısıyor, size nefretle doluyor, olmadık hakaretlerle üstünüze saldırıyor, çektiğiniz acılardan haz almaya başlıyorlar. Bugün Ertem Şener, bir insanın gözaltına alınmasını “Ankara’dan gol sesi var” diye, Reis’inin yasakladığı twittera kaçak girerek paylaştı. Ötekiler, diğer kabileden olanların başına gelen her talihsizlik, bir şempanzenin bile yaşamadığı türden bir zevk veriyor vücutlarına.

Şimdi 3 Temmuz’u yaşadık. Gördük. Yargı margı öyle şeyler yok. Bir kabilenin hukuku olmaz, mahkemeleri olmaz, yargıçları, avukatları olmaz. Kabilenin reisi olur. Reis ne derse de o olur. Aldılar, tutukladılar, sopalı adamlar geldi, bu insanları evlerinden çocuklarından ayırdı. Kabilenin yardakçıları, yalakaları, cambazları ortaya çıkıp türlü gösteri düzenledi, kurbanın etrafında dans ede ede, kurbanı nasıl asacaklarını ve bunun da ne kadar haklı bir şey olduğunu anlattılar. Yürüdük, biber gazı yedik, kavga ettik, mücadele ettik, vücutlarımız lime lime oldu ama en azından kulübü bu yamyamlara yedirmedik. Sahamızı kapattılar, kadınlarımız sahayı doldurdu, sesimizi kıstılar, sosyal medya sesimiz oldu, saha içinde bizi cezalandırmaya kalktılar, formamızı giyenler onur mücadelesi verdi yıkılmadık. 12 Mayıs’ı yaşadık, çoluk, çocuk, genç yaşlı bunların bize reva gördüğü tek atmosfer olan biber gazını ciğerimize çektik, kalkıp terörist dediler unutmadık. Kongreye müdahale ettiler, seçilmiş bir başkanı indirmek için türlü çeşit yol denediler, Reisleri kendi adamının kulağına sufleler verdi, para etmedi. İşte el ile, diş ile, tırnak ile mücadele ettik, buraya kadar geldik.

3 Temmuz’un üstünden 1000 gün geçti. Yarın 1001. gün.. Çocuklarımızı kaybettik, Ali İsmail’i kaybettik, Berkin’i kaybettik, Ahmet’i kaybettik. Berna hapiste. Metin Lokumcu’nun oğlu bir köşede gözümüzün içine bakıyor, babasının katilleri ortaya çıksın diye. Ayaz Bebek’in annesi Maviş’in hatrını soran yok. Van’da çadırlarda ölen çocukların isimlerini unuttuk. Çalınmış paralarımız, vurulmuş çocuklarımız, miting meydanlarında yuhalanan analarımız, hapse atılan babalarımızla bir başımıza duruyor, bu çılgınlığın ortasından bir çıkış yolu arıyoruz.

Bu manyaklığa, bu çılgınlığa izin verecek miyiz? İçimize böyle kabile gibi yönetilmeyi sindirip, biat etmek, susmak, Reislerini övmek, üç kuruşumuzu da Reislerinin ayağına sermekten başka bir seçenek sunmayan insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan rejimin devam etmesine müsaade edecek miyiz? İnsanlık ile barbarlık karşı karşıya kaldığında kimse tarafsız kalamaz, “gülüyorsun ya gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”, bütün bir halk ağlarken kimse kahkaha atamaz.

Bu manyaklığın, bu çılgınlığın bize izin verdiği, müsaade ettiği, bir tek “medeni” şey kaldı. O da sandık. Gidiyorsun oyunu kullanıyorsun. Başka bir çıkışı, alternatifi yok. Yoksa bunlar kazanırsa, sizi iyi günlerin beklediğini mi düşünüyorsunuz? Yoksa bir an bütün yaptıklarından vazgeçip, bir anda bir demokrasi ve özgürlük savaşçısına mı dönüşecek? Hayır, bugüne kadar yaptıkları neyse onları daha da güçlü yapmaya devam edecek. Sizi istiyor, hayatlarınızı, fikirlerinizi, ahlakınızı, önünde eğilip, itaatkar bir köpek gibi etrafında dolaşmanızı.

Ben öldürdüm diyecek, ben çaldım, çırptım, kendime hak gördüğüm her şeyi yaptım, tinerci dedim, çapulcu dedim, terörist dedim, ayyaş dedim, Zerdüşt dedim, bunlar hayvanlarıyla gezer diye aşağıladım, gazetecilere köpek dedim, doktorlara marjinal dedim, avukatları çağlayan adliyesinin ortasında yerlerde süründürdüm, hapse attım, sürdüm, tokatladım, dövdüm, dövenlere destan yazdı dedim, daha fazla yasak vaat ettim, daha fazla tutuklama, gözaltı, muhaliflerin tamamen yok olmasını… Bütün bunları bilerek gittiniz sandığa, hepiniz biliyordunuz ve işte memnun oldunuz bu olanlardan. Kazandım. İşte şimdi vaatlerimi gerçekleştireceğim. İşte şimdi her şeyi yapacağım.

Reislerinin etrafında toplanacak, gözlerini kısacak, yaşadığınız acılardan zevk ala ala, daha fazla acılar yaşamanız için dua edecekler. Eğer bir Fenerbahçe kalacak sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Arkadaşlarınızı tutuklayacaklar, yöneticilerinizi hapse atacaklar, kendi imgelerine uygun bir Fenerbahçe kuracaklar. Ve bu yapacaklarının en hafifi olacak.

Size, sizin geleceğinize ve sizden doğacak olanlara da talipler. Onlar da bu kabile ahlakı içerisinde yaşasın, Reis’e biat etsin, onun dediği dışında bir şey hayal dahi edemesin istiyorlar. Bugün sesinizi duyurduğunuz tüm aralıkları kapatacaklar, sokakları biber gazı ile dolduracak, üstünüze Tomalar sürecek, kafanızı kaldırdığınız anda plastik mermiyle ateş edecekler. Gençsiniz, üniversiteden mezunsunuz, bir kere özgürlük deyin, hukuk devleti deyin, gerçeğin yarısını söyleme cesareti gösterin, sizi asla kamuda memuriyete almayacaklar. Yeşil, mavi, kırmızı listeler hazırlayacak, isimlerinizi o listelere yazacak “bize karşı olumsuz” diyecek, yasaklayacaklar. Hayat boyu gözleri üstünüzde olacak. Size iş yok. Sizin para kazanma şansınız yok. Üstünüze vergi müfettişleri gönderecek, fahiş cezalar kesecek, ümüğünüze çökecekler. İş adamıyım, kurtarırım diyorsunuz, yoksa siz kendinizi Boydak’tan daha üstün, Koç’tan daha güçlü mü hissediyorsunuz? Mehmet Cengiz gibi olmadıkça su bile alamayacağınızı göremiyor musunuz? İşçiyim, devam ederim diyorsunuz, payınıza düşen “800 lira iyi para” daha fazlası değil, karşınıza geçip “sana iş vermişim daha ne istiyorsun” diye soracaklar. YouTube’u kaybetmeyeceksiniz, hayatınızı kaybedeceksiniz. Kendi değerleri olan, kendine ait inançları olan, bu değerler çerçevesinde özgürce yaşamak isteyen onurlu bir insan olma hakkınızı “engelleyecekler.” Bunun DNS ayarı yok. Kabilenin köpeği olana kadar peşinizi bırakmayacaklar.

Sizden tek bir şey istiyorlar. Kendileri gibi olmanızı. Her gün gazeteleri açacak, onların neyi demenizi istediğini öğrenecek ve o cümleleri kuracaksınız. Yiğit Bulut gibi konuşacak, Nihal Bengisu Karaca gibi övgüler düzecek, Kurtuluş Tayiz gibi düşünecek, Markar gibi gülecek, Yıldıray gibi diliniz dışarıda Reis’inizi izleyeceksiniz. Bunun dışında ağzınızdan çıkan her cümle bir suç olacak, ayıplayacak, kınayacak, sandığı hatırlatacak, Kabilenin nasıl kazandığından dem vurup, sizin azınlık olduğunuzu, çoğunluğa uymanız gerektiğini, bundan başka da bir hakkınız olmadığını söyleyecekler. Hakaret edecekler, aşağılayacaklar, tahkir edecekler, değerlerinizi gözünüzün önünde ayaklar altına alıp, yüzlerine pis bir gülümseme yapıştırıp, bunun ne kadar haklı olduğunu söyleyecekler.

Şimdiden kızlarınızı ciyaklatmayı söylüyor televizyonlarda onur konuğu yaptıkları Fatih Tezcan, hakkınızda açılacak davalarda nasıl sürüm sürüm sürüneceğinizi anlatıyor Ahmet Bayekoğlu, trolleri gün sayıyor Berkin’e ağız tadıyla terörist demek için. Bu gelecek sizin elinizde. Bunları yaşayıp yaşamamak sizin elinizde. Erdoğan kaybederse, siz kazanacaksınız. Erdoğan kazanırsa siz kaybedeceksiniz.

Hangi değere, hangi inanca, hangi siyasal görüşe sahip olursanız olun, şu yaşadıklarımızı normal bulacak bir tane ideoloji, inanç, siyasal görüş yok. Bunlara cevaz veren, bu olanları içinize sindirebileceğiniz bir tane fikri akım arayın, bulamazsınız. Bugün alternatifler de bu kadar kısıtlı. O yüzden hayalperest senaryolar içerisinde yaşama, olmadık varsayımlarda bulunma gibi bir şansımız yok. Her şey 31 Mart günü başlayacak. Zaman kalmadı.

Sandıkta görüşürüz dedik. Sandık önümüze geldi. Gidin ve gerekeni yapın. Yarın atacağınız her oy, Türkiye’nin barbarlıktan kurtulmak için bir işaret fişeği olacak. Yaşadıklarınızın hesabını sormak için başka bir yer kalmadı, ya siz bir çığlık olacaksınız, ya da çığlık atacaksınız. Bu kadar basit. Daha özgür, daha adil, daha eşitlikçi bir Türkiye kurma fırsatı hala var. Barbarlıktan çıktıktan sonra birbirimizi yiyebilir, denetleyebilir, bu güce sahip olmayanlardan medeni bir Türkiye talep edebiliriz. Bu duvarda açacağımız bir yarık yeni bir duvar kurmamızın da fırsatını verecek. Ancak eğer Erdoğan kazanırsa “dava taşını gediğine koyacak”, bu duvar tamamlanacak, hepimiz içinde mahpus kalacağız.

Sahip olduğunuz her şey, inandığınız her şey yarına bağlı. Daha büyük bedeller ödememek için, daha fazla kayıp olmasın diye, daha çok çocuk cenazesi kaldırılmasın diye, bu ülkede yaşayan hiç kimse aşağılanmasın, hiç kimse kendi yurdunda garip, kendi yurdunda parya olmasın diye gerekeni yapmak için sadece 17 saat kaldı. Yarın, 5 yıldır ilk kez, güç bizde. Bu hesabı soralım. Bu duvarı yıkalım. Bu sefer bu ülkede “kötüler” kaybetsin.
Devamı ...

20 Mart 2014

Ulan hepiniz ordaydınız!



İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü'nden sorumlu eski Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer'in katıldığı televizyon programında 3 Temmuz operasyonu ile ilgili söylediklerinin deşifresi aşağıda, benim notum sadece; ''Yemezler, Ulan hepiniz ordaydınız be'' olur.

Ali Fuat Yılmazer : Şike operasyonu sürecinde istihbarattaydım. Ancak istihbaratın bu şike operasyonu ile ilgili bir çalışması olmamıştır. Istihbarat kaynaklı bir operasyon değildir.
Şike, organize şubenin örgütlü suçlar kapsamında yürüttüğü bir adli çalışma kapsamında, karşılarına çıkan bir konunun, savcılık makamına arz edilmesi üzerine tefrik edilmesi ile yeni bir yasal mevzuata bağlı olarak tefrik edilmesi ile oluşmuştur.

Yani bir nevi tesadüfi delilin ortaya çıkması ile savcılık makamı bu soruşturmayı doğrudan başlatmıştır. Ve organize şube de direkt hiç bir istihbarat ön çalışması olmadan yürütülmüş bir soruşturma şeklidir.


Şimdi bu şu anlama geliyor: Demek ki biz şikeyi özellikle mercek altına almışız, baştan sistemli bir çalışma başlatarak buna yoğunlaşmışız diye bir şey yok. öyle olsa diyorum ya örgütlü, hedefli, hedef aldığımız yapılarak karşı istihbarat şubeleri mutlaka çalışır. Tesadüfi bir delille başlamış.

Savcılık makamına da arz edilince, sonuçta bir delil gitmiş, yeni yasası çıkmış, suç olarak tarif edilmiş bir faaliyet. Bunu hiç bir savcı yırtın çöpe atın demez, mecbur çalışın delillendirin diyecek.


SUNUCU: Orada polisin çok iyi teknik fiziki takibi var. Videolu, kameralı bir polis dedektifliği var.

Ali Fuat Yılmazer: Bakın öyle de değil, baştan polis bu işe gönülsüzdü. Bakın bunu çok iyi biliyorum. Niye gönülsüzdü? Bir kere yeni bir mevzuat nasıl işleteceğinizi bilmiyorsunuz. 2-Delillendirmesi kolay bir süreç değil. Ve zaten şubeler çok yoğun çalışıyor şubeler, terör şubesi de organize şubesi de çok yoğun çalışıyor. Ve buradan ne çıkıp çıkmayacağı da belli değil. yani bir delil var ama arkasının gelip gelmeyeceğini de çok bilmiyorsunuz.
Yani nispeten gönülsüz başlamış bir çalışma. Yani öngörülemiyor, bu operasyondan bir şey çıkar mı çıkmaz mı?

Yani şikeyi delillendirebilir miyiz, delillendiremez miyiz? Ne anlam ifade eder? Yani öncesi de yok bu işin. Polis çalışmalarında bir örneği de yok. şimdi bir süre o öyle durdu, zamanla öyle tahmin ediyorum ki benim de o aşamadan sonra bilgim oldu, bunun biraz alt yapısı oluştu. Yani çalışma başlattıktan sonra baktılar ki delillenme potansiyeli var o zaman arkadaşlar ben çok iyi biliyorum, belli bir kıvama geldikten sonra o günlerde bu adetti, başbakana arz ettiler bunu.

Ben yokum ama arkadaşlardan biliyorum. Ve Başbakanımızın da çok memnun olduğu söylendi. Aman buna sağlam çalışın, iyi çalışın.

Herhalde seçim öncesine denk geliyordu, hatta  başbakan neden bekledi falan deniyor, seçim sonrasına bırakalım gibi de birşeyler oldu.  
SUNUCU: Kim bıraktı?

Ali Fuat Yılmazer: Başbakan! Ondan gelen talimat üzerine o şekilde planlama yapıldı. Ama sağlam çalışın, dendi.

SUNUCU: Sayın Başbakan şike operasyonu ile ilgili bütün safahati biliyor muydu?

Ali Fuat Yılmazer: Biliyordu.

SUNUCU: Soruşturmada kimlerin suçlandığını, hangi takımların zan altında olduğunu biliyor muydu? Aziz Yıldırım'ın bir numaralı sanık olduğunu biliyor muydu?

Ali Fuat Yılmazer: Biliyordu. Diyorum ya kapsamlı bir dosya hazırlandı. (Gülüyor) Şimdi ben dosya arz edilmiş bütün safahati de başbakanın önüne konmuş, diyorum siz de hala soruyorsunuz….

SUNUCU: Ben de açık açık soruyorum.

Ali Fuat Yılmazer: Soruyorsunuz da yani daha sözün fazlasını da söyletmeyin bana. (gülerek)

SUNUCU: Şimdi o tarihe gidelim, 2011, 3 sene önce, Nisan ayında sporda şiddet yasası çıktı ve şike soruşturması bu kapsamda yürütüldü. Sonrasında Haziran 2011 seçimi var. Şike operasyonu da tam 3 Temmuz da başladı. Yani seçimlerden 3 hafta sonra. Ve bunun seçim sonrasına özellikle atıldığı söylendi. Şike operasyonundan günler önce de TFF başkanı, yönetimi değişti ve MA Aydınlar başkanlığa geldi. Tüm bu hadiseler kronolojik olarak tesadüfi değil miydi?


Ali Fuat Yılmazer: Ben öyle bir yorum yapmayayım. Ben sadece teknik bilgi arz ettim. Benim söylediğim bu gerçekler üzerinden bu yorumlar yapılabilir.

SUNUCU: Ama anlatımlarınızdan bu çıkıyor. Şike soruşturması başladığında aslında bunu nasıl delillendiririz gibi bir tereddüt vardı.

Ali Fuat Yılmazer: Bakın şu yoktu. Cemaatten bir perspektif gelmemiş. Oradaki polisler biz böyle birşeyi nasıl yaparız diye uğraşmış.

SUNUCU: Başbakan'ın tüm soruşturmadan, şüphelilerden bilgisi vardı, kimlerin hangi takımların suçlandığını, zan altında olduğunu, hangi maçlarda şike yapıldığına dair iddiaların soruşturma içerisinde olduğu konusuna dair de malumatı vardı ve soruşturmanın 12 Haziran seçimlerinden sonraya bırakılması onun talimatıyla mı oldu?

Ali Fuat Yılmazer: Evet. Tabi. Operasyonun sınırlaması böyle bir kanun hükmü ile hazırlanmış bir şey değil, esnek bir konu.

Siz bir operasyonu bugün de yapabilirsiniz, 3 ay sonra da , 6 ay sonra da. Bu operasyonun şekline göre değişir. Yani Başbakan'dan böyle bir hassasiyet geldi. Arkadaşlar aslında operasyona hazır şekilde dosyayı vermişlerdi, beklemesi yönünde bir şey oldu.

Ama seçim sonrasında başlatılmak üzere o dosyanın beklediğini, Başbakan'ın dosyadan çok memnun olduğunu, 'aman sağlam çalışılsın' dediğini ve seçim sonrası bu operasyonun bütün hedefleri ile başlatılmasının söylendiği bir konudur.  
Bakın cemaatle net söylüyorum ki uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aziz Yıldırım'ın o gün yaptığı açıklamaları ben hayretle izledim. Yani doğrudur değildir bilemem, kamuoyuna yansıyan bazı açıklamaları oldu, hayretle izledim. Aziz Yıldırım'ın buna nasıl ikna edildiğini, nasıl inandırıldığını da kabullenmekte güçlük çekiyorum. Aziz Yıldırım'ın önüne çok somut dosya konmalı ki bu kadar net inansın bu işi cemaatin yaptığına.
Devamı ...

5 Mart 2014

Hürriyet Pazar Röportajının Tamamı - 30 Mart'tan sonra Fenerbahçe'ye bir operasyon beklenebilir


Geçtiğimiz hafta Hürriyet Pazar'da bir röportaj yayınlandı. O röportaj için sorulan soruların ve cevaplarımızın tamamını buradan da sizlerle paylaşmak istedik.

-Fenerbahçe taraftarı için kırılma anı 3 Temmuz mudur yoksa Play Off finali sonrası çıkan 12 Mayıs olayları mı?

12 Mayıs, 3 Temmuz zihniyetinin 24 saate sıkıştırılmış halidir. Esas mesele 3 Temmuz’dur. Bugün Fenerbahçe’yi takip eden, biraz olsun izleyen, fanatik değil ama “sempatizan” seviyesinde olan bir taraftarın bile 3 Temmuz sabahını unutması mümkün değil. İnsanlarla konuştuğumuzda görüyoruz, herkesin kendine ait bir 3 Temmuz sabahı anısı var. Dakika dakika o ilk günü insanlar hatırlıyor, örneğin nasıl kahve içtiğini, bilgisayarın – televizyonun başına nasıl geçtiğini, Aziz Yıldırım’ın gözaltına alındığı haberini ilk nasıl aldığını, “şike görüntüleri” haberlerini nasıl izlediğini çok canlı bir şekilde anlatabiliyor. Neden? Çünkü insanların kulüpleriyle kurduğu ilişki bir müşteri - işletme ilişkisi değil.

Bir futbol kulübü bir fast food restaurantından başka bir şeydir. Kimse hamburger satın aldığı şirketin başına gelen acı olaylar için ağlamaz, günü gününe borsadaki durumunu takip etmez, yeni bir dükkan açınca sevinçten deliye dönmez. Biz bunları futbol kulüpleri için yaşıyoruz çünkü Futbol kulüpleri “işletme” değil, sosyal hareketler. İçinde yaşadığımız kültürün parçası ve üreticisi olan kurumlar. Futbol taraftarlığı da genellikle aileden gelen, babadan çocuğa geçen bir kimlik. Biz bir futbol kulübünü küçücük yaşlardan itibaren izliyor, onun kahramanlarının hikayelerini takip ediyor, sokaklarda onların isimlerini haykırıyor, yıllarca binbir müsabaka ve mücadele ile geçen bu hikayenin de parçası oluyoruz.

Biz o sezonu izledik. O maçları, nasıl bir mücadele verildiğini gördük. Hem de böyle bir sinema seyircisinin film izlemesi gibi izlemedik, bu hikayenin parçası olan insanlar olarak, bir açıdan o maçları yaşayarak buna şahitlik ettik. 3 Temmuz günü bir uyandık “şike” suçlaması var, kulübün başkanı gözaltına alınıyor, televizyon kanallarında bir çok iddia. Bu durumun yaratacağı travmanın ve reflekslerin bu operasyonun sahipleri tarafından iyi hesaplanılmadığını düşünüyorum. Bu hesap hatası zaten “Balyoz, Ergenekon gibi 3 ayda unutulur sanmıştık” denilerek itiraf da edildi. Yaratılacak olan travma sonucunda oluşacak olan refleksin Türkiye’deki geniş halk kitlelerine nasıl bir etki yapacağının da öngörülemediğine inanıyorum. Fenerbahçe’ye yapılan bu operasyon, bir çok Fenerbahçelinin Türkiye’deki hukuk sistemini sorgulamasına neden oldu, daha çok sol ve muhalif grupların tartıştığı – eleştirdiği ancak bu açıdan da merkez kitleler açısından marjinal bir konuya dönüşen özel yetkili mahkemeleri Türkiye’de herkesin anlayabileceği ve üstünde konuşabileceği bir zemine çekti. İnsanlar Ahmet Şık tutuklandığında televizyondan izleyip geçebiliyordu ama tutuklanan Aziz Yıldırım olunca Muş’un Varto İlçesi’nden Burdur’un Gölhisar’ına kadar her kahvehanede bu konu konuşuldu. Bu durumun siyasal bir maliyeti de oldu. Özellikle oy davranışlarını etkiledi, sokak hareketlerini tetikledi, adalet talebi ve isyan duygusunu merkezileştirdi. Bütün bu etkiler hesaplanabilseydi, siyasal amaçlarla başlayan bu operasyonun yine siyasal sebeplerle hiç başlatılmayacağını düşünüyorum. Herhalde bu operasyonun sahipleri bugün böyle bir adım attıkları için pişmandırlar. Ancak iş işten geçti.

-Yürüyen gruplar tam olarak ne istiyor,neye tepkili?

İnsanlar şu an Türkiye’de olmayan bir şeyi talep ediyorlar, adaleti. Bu esasında insan gibi yaşama arayışı. Bu insanlar sokaklara sadece Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe için çıkmıyorlar, bu insanlar sokaklara kendi hayatları için çıkıyorlar. İşin bu boyutu çoğu zaman atlanıyor. Kolaycı manşetlerle “Fenerbahçe taraftarı Aziz Yıldırım için yürüdü” denilerek geçiliyor. Başörtülülerden başı açıklara, muhafazakarlardan ulusalcılara, sosyalist gruplardan milliyetçilere, 15 yaşındaki gençlerden 75 yaşındaki ninelere kadar yüzbinlerce insan yürüyorsa bunu böyle bu kadar küçük bir manşetin içerisine sığdıramayız. Hayır insanlar sadece bir kişi için yürümüyor. İnsanlar kendilerinin de hayatını etkileyecek bir şey için yürüyor. Bu insanlar 10 Temmuz’da, 16 Şubat’ta sokaklara çıkıyor, hayatı boyunca en ufak eyleme katılmamış insanlar plastik mermi yiyeceklerini bile bile köprüye doğru gidiyor. Neden? Çünkü bu insanlar korkuyorlar. Türkiye’de hukukun kaybolduğunu, herkesin her türlü muameleye uğrayabileceğini, kendilerinin de birilerinin iftirasına maruz kalarak haklarından mahrum bırakılabileceğini görüyorlar. İnsanlar inanışları, kimlikleri yüzünden ayrımcılığa uğrayabileceklerini ve bu adaletsizliğe karşı kendilerini savunabilecek hiçbir yol kalmadığını biliyorlar. Bunu öğrendiler. Bu haklarını yeniden talep ediyorlar.

Bir kısmı diyor ki “efendim bu insanlar bunu yeni mi gördüler?” Evet bu insanlar bunu yeni gördüler. “Bilinçlenme” süreci zaten kendi içinde yaşadığın gerçekliği bir olay vesilesiyle fark etmen ile başlar. Bu biri olabilir, ideolojik bir anlatım olabilir, yaşadığın travmatik bir vaka olabilir. Yeni bir şey olur ve insanlar değişirler. Bu olaya bu kadar “garip” veya “nadir” görülen bir olay olarak bakmak da bir tek buralarda görülen türden bir hastalık. Efendim “Neden dün değil de bugün?” Çünkü bir çok insan dün kendisine sunulan verileri kontrol etme ihtiyacı hissedecek, devlet otoritesiyle ve onun tarafından söylenenlerle ilişkisini gözden geçirecek bir yaraya sahip değildi. Bugün bu yara var. Gezi olaylarında da aynısı söyleniyor. Bu saçma sapan sorgulamadan kendimizi kurtarmamız lazım. Kimse kusura bakmasın ama bir insanın kafasına biber gazı yemesi onun dünyaya bakış açısını değiştirir. Bu ağır yarayı yaşayan bir insan eve gelip de televizyonu açtığında bir yemek programı görüyorsa medyaya karşı bakış açısı, devlet yöneticilerinin de kendisine çapulcu dediğini duyuyorsa otoriteyle olan ilişkisi değişir. O zaman da oturur “yahu İstanbul’un göbeğinde bunu bize yapabiliyorsa bu insanlar şurada burada şu insanlara neler yapmıştır, bu medya nasıl yansıtmıştır” diye sorgulamaya başlar. Bu insanları “dün niye bunu demedin” diye öteleyemeyiz. Söyledikleri ve talepleri doğrudur.

Şimdi sokaklarda yürüyen yüzbinlerce insan bir irade ortaya koydu. Sadece kendileri için değil Türkiye’deki herkes için adalet istiyorlar. Ayrılma, kayrılma da demiyorlar. Bu sadece soyut bir adalet talebi de değil, somut bir tarafı da var. Özel Yetkili Mahkemelerin kapatılması ve bu mahkemede yargılanan insanlara adil mahkemelerde yeniden yargılama yolunun açılması. Bu kadar net. Yani bu talep bir pankart açtığı için terörist suçlamasıyla yargılanan Berna için de, poşi taktığı için 11 yıl 3 ay hapis cezası alan Cihan Kırmızıgül için de geçerli. Bu talebin kapsama alanında Ahmet Şık da var, Büşra Ersanlı da var, Mustafa Balbay da Tuncay Özkan da var. Dolayısıyla bu kimlikleri aşan bir talep. Şu kimliğe sahip olanlar ayrımcılığa uğrasın denmiyor. Şu haksızlığa uğrayan tüm insanların hakları geri verilsin diyor. Bu kadar meşru bir talep de mutlaka desteklenmeli.

-Tribün ve taraftarın çok gruplu yapısı süreç öncesinde çok politik bir hava sergilemiyordu. En azından Beşiktaş tribününe atfedilen politiklik anlamında bir pozisyon almadan bahsetmiyorduk. Şimdiyse kitleler halinde hızla politize olmuş bir taraftar profili var. Ne değişti? İşler nasıl buraya geldi?

Fenerbahçe açısından yaklaşık 2,5 yıldır yaşanılan olaylar zaman içerisinde taraftarı politize etti. Bundan doğal bir şey de olamaz. Eğer siyaset bir kimlik grubuna meşru alanın dışında bir taarruzda bulunursa, ona maruz kalanın dili de siyasileşir. Burada Fenerbahçe taraftarı çok temelde şunu gördü, siyasetin açtığı yolda kamu yetkilerini kullanan bir grup insan Fenerbahçe’ye karşı operasyon yaptı. Bu operasyon aynı Balyoz, Oda TV, KCK ve diğer davalarda olduğu gibi icra edildi. Artık ezberden söylüyoruz önce dinlenildi, daha sonra soruşturma kapsamında gözaltılar başladı, soruşturma dosyası belirli medya gruplarına sızdırılarak bir kamuoyu algısı yaratıldı ve neticede de bir hüküm çıktı.

Bu operasyon yürütülürken de çok temel ilkeler ihlal edildi. Örneğin masumiyet karinesi yok edildi. Bir emniyet müdür açık açık çıkıp 19 maçta şike ve teşvik primi saptadık diye açıklama yaptı. Yani açık açık “saptadık” diyor. Halbuki polis adli kolluk olarak bulguları toplar, bunu savcılığa verir, savcılık iddianamesini yazar, mahkeme değerlendirir hüküm verir. Bu işi saptayacak olan emniyet memurları değil mahkemedir. Bu temel mantık bile propaganda iştahı ile atlandı. 3 Temmuz’da gözaltına aldılar 5 Temmuz’da suçu saptadılar. Bu yetmedi sanıklar daha kendilerinin neyle suçlandığını bilmezken, polis fezlekeleri medyaya sızdırıldı. Gözaltındaki sanıklar kendilerini savunma araçlarından mahrumken, medyada türlü çeşit iddia vizesiz bir şekilde dolaştı. Bu insanların itibarları katledildi. Yetmedi, davaya bakması gereken mahkeme de davaya bakamadı. 6222 sayılı kanuna göre davaya bakmaya yetkili Asliye Ceza Mahkemesi’yken, davaya özel yetkili mahkeme baktı. Bu da yetmedi, mahkemeler ve karar verici organlar da baskı altına alındı. TFF’nin savunma almadan Fenerbahçe hakkında karar vermesi istendi. Yani açık açık “yargısız infaz” talebinde bulunuldu. Şimdi bunları yaşayan bir taraftar grubu derdini siyaset dışında hangi terminolojiyle anlatabilir? “Adil yargılanma hakkı istiyoruz” mecburi olarak siyasi bir slogandır. Çünkü bir adaletsizlik olduğunu, bu adaletsizliğin bir sahibi olduğunu, bu adaletsizliğe maruz kalan bir mazlum olduğunu haykırır. Eğer bu sloganı atan insanlara tam olarak düşman gözüyle bakıp, aktif bir şekilde ötekileştirmeye maruz bırakırsanız, saha içinde veya saha dışında bir çok haksızlığa uğratırsanız o kimlik de ister belirginleşir. İktidar yapısı Fenerbahçe taraftarına o kadar çok haksızlık yaptı ki, normal şartlar altında hayatı boyunca siyasetle ilgilenmemiş insanlar bile politize oldular. Bu da böyle giderse gittikçe yaygınlaşacak.


-Başbakanın "Paralel Yapı" söylemi uzun süredir cemaatden şikayetçi olan pek çok gruptan bazılarını onun yanına savrulmasına sebep oldu, eskiden cemaate yönelik her türlü eleştiriyi islamofobi olarak yaftalayanlar şimdi "cemaat örgütlenmesi"nden şikayet ediyor. Siz bu yapıya ilk itiraz edenlerden olarak bugünkü hükümet-cemaat kavgasının neresinde duruyorsunuz ya da bir yerinde duruyor musunuz? Başka bir deyişle Fenerbahçe taraftarı hükümete mi, cemaate mi kızgın?

Fenerbahçe taraftarının bu konudaki duruşu çeşitlilik arz edebilir ama “ne cemaat ne AKP tam bağımsız Fenerbahçe” sloganı herhalde baskın rengi oluşturacaktır. Benim şahsi görüşüm şu, bu aktörlere eşit sorumluluk atfetmek yanlış. Ahmet Şık’ın tahliye olduğu gün bu konuda yaptığı çok güzel bir açıklama vardı, “Hükümetin açtığı alanda, hükümetin izin ve desteğiyle operasyon düzenleyen örgüt” Dolayısıyla burada asli sorumlu, bu hukuksuzluklar siyasal olarak işlevsel olduğu için bunların yapılmasına müsaade eden, buna göz yuman siyasi otoritedir.

-GFB, Anadolu GFB, Vamos Bien, CK, 1907 ve daha bir sürü birbiriyle ideolojik olarak anlaşması kolay olmayan taraftar grubu var. Sorun oluyor mu? Yoksa bütün grupların hemfikir olduğu ortak bir mücadele mi var?

Dünyaya birbirinden farklı pencerelerden bakan insanların sorun tespiti de çözüm önerileri de farklı oluyor. Bu durumun yarattığı doğal bir gerilim var ancak ciddi bir sorun olmuyor. Farklı düşüncelerle, ortak bir tribünü gruplar paylaşabiliyor.

Esasında bütün grupların ve herkesin de aynı konuda hemfikir olması da gerekmiyor. Birileri de farklı düşünebilmeli ve bu hakları korunmalı. Onların haklarına saygı duymakla birlikte gördüğümüz bir şey daha var, Fenerbahçe’nin ekseri çoğunluğu sorunun ne olduğu konusunda uzlaşmış durumda. Bu sorunla nasıl mücadele edileceği sorusuna farklı stratejilerle cevap veren gruplar bulunsa da, en nihayetinde adalet talebi ve bunun herkesi kapsaması gerektiği konusunda da bir uzlaşma olduğu görülüyor. Bu da memnuniyet verici.

-Aziz Yıldırım için en son 'istifa da bir hizmettir' yazmıştınız. Hâlâ görevi bırakması gerektiğini düşünüyor musunuz?


Bugün artık bunu söylemenin bir faydası yok. Yargıtay zaten bir karar verdi ve eğer bir değişiklik olmazsa da o karar infaz edilecek. Böyle bir dönemde istifa etsin – etmesin tartışması en başta bu haksızlığa uğrayan insana yönelik bir haksızlık, bir tür de ahlaksızlık olur.

Şunu söylemek lazım, Aziz Yıldırım Fenerbahçe taraftarı için artık kültleşmiş bir figür. Eskiden “herhangi bir başkan” hanesinde sayılabilirdi ancak 3 senedir yaşadıklarımız onu başka bir noktaya taşıdı. İkincisi, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe icraatleri de Fenerbahçe’ye bir seviye kazandırmıştır.

Bu altyapı üstüne Fenerbahçe’nin yeni bir seviyeye çıkması lazım. Bu seviye nedir? Kurumsal ilişkileri olan, karar alma süreçlerinin ve denetim mekanizmalarının işlediği, alternatif finans kaynakları üretebilen, kamu bürokrasisi, halk ve uluslararası paydaşlar bazında profesyonel iletişim tekniklerini kullanan, Fenerbahçe’nin sosyal hayattaki gücünü ve topluma karşı kurumsal sorumluluğunu yerine getirmeyi hedefleyen bir yönetim anlayışı. Bu bakımdan belirli adımlar atıldı, atılmaya da devam edecek.

-Hükümet kendisine yönelik, hoşuna gitmeyen eleştirilere karşı tolerans göstermiyor. Ancak bütün çabalara rağmen ülkenin önde gelen tribünlerinden birinin "Katil devlet hesap verecek" diye bağırmasını, Ali İsmail Korkmaz marşı söylemesini engelleyemiyor. Tribüne veya taraftara başka türlü müdahaleler bekliyor musunuz? İşin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Neler yaşanacak? Ne yapmayı ve ne kazanmayı hedefliyorsunuz?

Bugün pratik olarak hükümet bunu yapabilme gücüne sahip değil. Gücünü tek bir çatışmaya konsolide etmek zorunda çünkü önümüzde yerel seçimler var. Hükümetin İstanbul ve Türkiye’de başarılı olmak için bir de Fenerbahçe ile açık çatışmaya girmesi, öngörülemeyen etkilere neden olabilir. Bir diğer taraftan da yerel seçim dinamikleri nedeniyle siyasal maliyeti olacak belirli adımlar atılamıyor. Dolayısıyla 31 Mart’a kadar bu konuda yapısal bir değişim beklemiyorum.

Ancak 31 Mart’tan sonra eğer hükümet güçlü bir şekilde oy oranını koruyarak, özellikle İstanbul ve Ankara’yı yeniden kazanmak gibi bir başarı yakalarsa, yepyeni bir tür müdahale ile karşı karşıya geleceğimize inanıyorum. Nedir bu? Bu zamana kadar hükümet kendisine yönelik eleştiriler getiren tüm sosyal ve siyasal grupları kriminalize etti. Yani bir “suçlu” haline dönüştürdü. Hatta kriminalize edilen kişinin hükümete doğrudan bir eleştiri getirmesi bile gerekmiyor, bir olayın içinde olması bile yetiyor. Örneğin Dilan’ın 1 Mayıs olaylarında başından vurulması toplumda hükümete yönelik bir infial yarattı. Ne yaptılar? Dilan’ın elinde molotof olduğunu ve Dilan’ın bir suçlu olduğunu ilan ettiler. Gerçekte Dilan’ın elinde sirke olduğu sonradan görüldü ama bu dönemdeki algı bu şekilde yönetildi. Yine Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün terörist olduğu, Ali İsmail Korkmaz’ın da arkadaşları tarafından polisimizi zor durumda bırakmak için öldürüldüğü söylendi. Dolayısıyla karşımızda birilerine hiç rahatsız olmadan suç atfetmekten çekinmeyecek tersine bunu alışkanlık haline getirmiş bir zihin var.

Dolayısıyla Ankara’nın bir yerlerinde Fenerbahçe’nin taraftarına ve yöneticilerine yönelik bir suç örgütü davası hazırlanıyor olabilir. Bu dava muhtelemen Ergenekon gibi bir yapılanmaya bağlanır. İddia “Fenerbahçe adıyla bilinen spor kulübünün içine yerleşerek, hükümet aleyhine propaganda yapmak suretiyle, Ergenekon terör örgütünün hedef ve amaçları doğrultusunda hükümeti yıkmak veya görevlerini kısmen yapmayı engellemeye çalışmak” olabilir. Bu kapsamda bazı taraftar grubu liderleri ve belirli yöneticiler cımbızla seçilerek gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, o arada Fenerbahçe yönetim kurulu da değiştirilerek Ali İsmail Korkmaz marşının söylenemeyeceği bir Fenerbahçe stadı dizayn edilebilir.

Çünkü Türkiye’de ip koptu. Artık ne iddia edildiği değil kimin iddia ettiği önemli. Artık bir şeyin doğru olup olmadığına deliller değil, yönetici erkin iradesi karar veriyor. Yaşanmamış bir olay Başbakan emrederse yaşanmış sayılabilir veya bizatihi yaşanmış bir olay hiç olmamış olarak tanımlanabilir. Biz hepimiz Dilan’a baktığımızda elinde sirke şişesiyle sokağa çıkan bir çocuk görüyoruz. Biri de aynı Dilan’a bakıyor Molotof kokteylli bir saldırgan görüyor. Üstelik bunu söylediği andan itibaren 10 gazete, 20 televizyon kanalı, yüzlerce adam da Dilan’ın elinde Molotof kokteyli olduğuna yemin billah ediyor.

Şimdi mesela yanımızda bir fil dursa. Biz de o file “fil” desek işte hortumu bellidir, kulağı bellidir, kuyruğu bellidir, boyu bellidir bu konuda uzlaşabiliriz. Ama mesela muhtar yanımıza gelip o filin fil değil bir kaplumbağa olduğunu söylesin. O zaman buna itiraz ederiz. Peki muhtar buna kaplumbağa dediği anda bütün köy onun kaplumbağa olduğuna yemin billah ediyor, vallahi de kaplumbağa diye ayağımıza kapanıyor, efendim bu hayvancağıza kaplumbağa demeyenlerin köye yabancı birer öteki köylü olduğunu, bunların maksatlı olarak içimize sızdığını, esas amaçlarının köyün dirliği ve düzenini bozmak olduğunu söylüyorsa, iş fiili saldırıya kadar gidiyorsa, bizi tutuklayıp ahıra atmaya çalışıyorlarsa o zaman ne yapacağız? Gerçeği söylemeye devam mı edeceğiz yoksa gerçeği söylemekten korkacak mıyız?

1984 romanı bize özgürlüğün temelde 2+2’nin dört ettiğini söyleyebilmekten geçtiğini öğretir. Hakikati korkmadan söyleyemiyorsanız özgür bir ülkede yaşayamıyorsunuz demektir. Düşünceleriniz, sözleriniz ve vicdanınız baskı altındaysa, inançlarınızdan, düşüncelerinizden ve sözlerinizden dolayı korkuyorsanız o zaman artık kendinizde özgür bir insan diye bahsedemezsiniz.

Böyle bir ortamda, gerçeği söylemek bir cesaret işidir ve bu tasmayı atmanın en temel yoludur. Gerçeği söyleyelim, “bu ülkede yanlış giden bir şeyler var” ve bu yanlış şeyleri düzeltmenin tek bir yolu var, korkmamak, gerçeği söylemek ve haklarınızı talep etmek.

Kazanmayı beklediğimiz tek şey de bu. İnsan özgürlüğünün korunduğu, temel hak ve hürriyetlerin garanti altında olduğu, herkesin kendi mutluluk ve refahını bu haklar çerçevesinde arayabildiği bir hukuk devletinde yaşamak.
Devamı ...

31 Temmuz 2013

Ekümenopolis - Ucu olmayan şehir


"İstanbul'da ekolojik eşikleri aştınız, nüfus eşiklerini aştınız, ekonomik eşikleri aştınız, peki nereye gidecek bunun sonu?"

İstanbul'un hikayesi esasında Türkiye'nin hikayesi. İçinden tünel geçen ve bir noktadan diğerine en hızlı şekilde ulaşmaya adanmış, çirkin bir gri mimarının her tarafı sardığı, şehir yaşamının temeli olan insanların yaşam kalitesinin giderek düştüğü, şehir arazilerinin yeni rant alanları açarak kaynak dağıtımı için kullanıldığı, ormanlık arazilerin ve su kaynaklarının giderek azaldığı bu şehircilik modeli, insan yaşamının her alanına da sirayet ediyor, baskı altına alıyor. Şehirler bizim değil. Şehirlerin arazileri kamu yöneticileri ile şirketlerin. Şehirlerde neyin nasıl yapılacağına biz karar veremiyoruz. Sokaklarımız, mahallelerimiz ve ilçemiz hakkında bile karar alamıyoruz. Ankara'da bulunan bir tane Bakanlık, bir tane parkın geleceğine karar verebiliyor, bir tek kişi istedi diye Akkuyu gibi bir cennetin ortasına küt diye Nükleer Santral konulabiliyor.


Sorun bir bakış açısı sorunu. Bir kısım insan diyor ki kamu yönetimi eldeki tüm yetkilerle, seçilmiş olanın kendi belirlediği politikalar doğrultusunda, tek taraflı olarak eldeki tüm kaynakları kullandığı veya dönüştürdüğü bir idare şeklidir. Yani diyor ki, ben seçildim kardeşim, dolayısıyla ben bu kamu kaynaklarını ve imkanlarını sonuna kadar nasıl istersem öyle kullanırım. Bu kullanma biçiminde de "doğal" olan bütün bunları kendime göre yeniden dönüştürmem, üretmem ve dikte etmemdir. Benim şehircilik anlayışım da budur, Başbakanlık anlayışım da budur. Ben kendime göre bir İstanbul "imar" ederim, onu ederken de ortaya çıkan tüm rantı kendi yandaşlarıma dağıtırım, oradan elde ettiğim sermaye gücüyle de başka alanlara yatırım yapar ve baskı altına alırım. Diğer bir kesim de diyor ki, şehirler sadece gri çirkin binalar ve yollar değil. Şehricilik sadece daha fazla gökdelen, bina dikmek değil. Kamu yönetiminin amacı eldeki tüm kaynak ve imkanlarla insanlığın mutlu olma olasılıklarını ve imkanlarını arttırmak. Ona daha fazla özgürlük ve fırsat eşitliği vermek. Onu sosyal olarak desteklemek ve üretici gücünün ortaya çıkmasını sağlamak. Bir şehri ilk görüş gibi hayal ederseniz işte İstanbul'a ulaşırsınız. Her sorunun giderek büyüdüğü, her güzelliğin giderek azaldığı bir blok. İkinci görüş gibi düşünürseniz belki bir gün Barcelona'ya da ulaşırsınız. Mutlu yüzlerin sokaklarında dolaştığı diğer şehirler gibi.
Devamı ...

1 Temmuz 2013

"O Gün" - Sivas Katliamı


2 Temmuz 1993.

20 Yıl önce, Sivas'ta 35 kişi, provokasyonla galeyana gelen bir grup tarafından bulundukları otelde yakılarak öldürüldü.

Tüm sorumlular hala açığa çıkartılamadı.

Katiller ve destekçileri aramızda yaşıyor.
Devamı ...

26 Haziran 2013

Yolun sonu ve İstifa


UEFA’nın aldığı karar çok açık net. Disiplin Soruşturmasının sonucunda Fenerbahçe 2+1 yıl UEFA Turnuvalarına katılmaktan men edildi. Dolayısıyla herhalde bundan daha ciddi, bundan daha net bir şey bulabilmek de mümkün değil. Bu karar yüzünden Fenerbahçe asgari 80 milyon € maddi ve paha biçilemez manevi bir zarara uğradı. Soru da şu, Fenerbahçe neden böyle bir sonuçla karşılaştı ve bundan sonra ne yapılması gerekir?

Neden böyle bir sonuçla karşılaştık?

Bu konuda Galatasaray yönetimi ve taraftarını suçlamanın hiçbir manası yok. Galatasaray Yönetimi ve Galatasaray taraftarı ister Fenerbahçe / Aziz Yıldırım düşmanlığı / nefreti olsun, ister burada bir avantaj gördükleri için olsun, ister ortaya çıkan bulgular sebebiyle şike suçunun işlendiğine inandıkları için olsun bu konuyu gündemde tuttu. Buna da hakları var. Dünya tarihinde UEFA’ya gönderilen fakslar yüzünden veya twitter trending topicte öyle yazdığı için ceza alan bir tane kulüp yok. Galatasaray’ın şayet bahsedildiği gibi etkin figürleri de bir iletişim kampanyası yapmışsa, kendi fikir ve düşüncelerini uluslararası ve ulusal karar vericilere aksettirmişlerse buna da hakları var. Lütfi Arıboğan ve birkaç kişiyi saymazsak, bunun gerçekten suç olduğunu veya belirleyici olduğunu düşünmek mümkün değil.

Galatasaray Yönetimi ve taraftarı Özel Yetkili Mahkemeleri kurmadı, delilleri karartmadı, basına yanlı ve tek taraflı bilgi vermedi, kamuoyu algısı yönetimi için polis fezlekelerinden, eşkal fotoğraflarına kadar her şeyi medyaya servis etmedi. Bu operasyonu planlamadı, yönetmedi, tutukluluk kararı vermedi, dosyanın ÖYM tarafından görülmesi için bir başvuruda bulunmadı, HSYK kararlarını hiçe saymadı.

Ünal Aysal çok başarılı bir şekilde süreci yönetti, takip etti, bilgi aldı ve bu bilgileri de kamuoyu ile paylaştı. Neye kızacaksın? İşi bu ve bu işi çok iyi yapıyor. Çok haklı. Bir yönetici öyle davranır. Kendi kulübünün menfaatlerini korumaya çalıştığı için kendisini suçlamak da doğru değil.

Bu konuda ahlaken söylenebilecek tek şey, bu hareketlerin yapılarak özel yetkili mahkemelerde yapılan türlü çeşit hukuksuzluğa meşruiyet tanındığı olabilir. Bu da söylendi zaten. Ancak geldiğimiz noktada bunu öncelikli olarak gündeme getirmek mümkün değil. 1,5 yıl önce bunu derdik, dedik de, ama bugün kimse Aziz Yıldırım Recep Tayyip Erdoğan’a sevgisini açıklayıp, Mehmet Ağar ve İhsan Kalkavan ile buluşurken Aziz Yıldırım'a bir şey demeden bunu söyleyemez. Ünal Aysal'a gelene kadar insan önce kendine bir bakacak.

İkincisi, siz kendi hakkınızı savunmuyorsanız, Ünal Aysal da doğal olarak savunmaz.

Özel Yetkili Mahkemeler’de görülen davaların hepsinde benzer hukuk ihlalleri var. Bu bir şablon ve uygulanıyor. Genellikle hükümete muhalif veya bir şekilde hükümetin ilgi alanı dışında kalmış gruplara karşı “örgütlü bir suç” iddiası ile soruşturmalar açılıyor, soruşturma süreci sırasında emniyete mensup bazı kişiler tarafından bilgi ve belgeler hükümet ile cemaate yakın medya gruplarına sızdırılıyor, bu medya grupları ile bir kamuoyu algısı oluşturuluyor, bu yolla masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı ihlal edildikten sonra da uzun bir yargılama süreci ile davalar devam ettiriliyor.

3 Temmuz süreci ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelen soruşturma kapsamında kamuoyunda bu mahkemelerin genel olarak “cemaate” yakın şahısların kontrolünde olduğu yönünde bir algı oluştu. Başbakan “alacaksan beni al” diye açıkça buradaki otonom iktidar yapısına cephe aldıktan sonra da özel yetkili mahkemeler –mevcut davaları sürdürmek kaydıyla- kapatıldı, yerlerine de bölge ağır ceza mahkemeleri açıldı.

Gerçekten de Türkiye’de emniyet – yargı – medya bileşenlerine sahip alternatif bir iktidar yapılanmasının olduğu, mevcut kanunlar kapsamında, belirli bürokratlar eliyle operasyonlar yönettiği, çeşitli soruşturmalara ve dava süreçlerine yer verdiği görülüyor. Bunu da artık Türkiye’de herkes söylüyor. Fenerbahçe de böyle bir alanda bir operasyona maruz kaldı.

Ancak Ahmet Şık’ın ifadesini hiç unutmamak lazım, doğru tanımlama “hükümetin açtığı yolda hareket eden bir örgüt”tür ve Hakan Fidan ile ilgili olaya kadar da tüm bu davaların arkasında hükümetin iradesi / desteği / bilgisi bulunmaktadır. Nihayetinde Tayyip Erdoğan da kendisini bazı davaların savcısı olarak ilan ederek bu iradesini gösterdi. Yine 3 Temmuz’da soruşturma başlamadan önce kendisine emniyet güçleri tarafından bir brifing verildiği ve müsaade aldığı da ortaya çıktı.

Çok geniş bir tahlile gerek yok, Fenerbahçe’ye yönelen dava da bu sistemin içerisinde hayat buldu, yine bu sistemin bileşenleri tarafından uygulandı ve sonuçlandı.

Bu davayı diğer davalardan ayıran şey ise Fenerbahçe’ye yönelen bu davanın Fenerbahçe’nin ismi nedeniyle kamusallaşması, geniş bir kitle desteğine kavuşması, özel yetkili mahkemelerdei uygulamaların meşruiyetini daha güçlü bir şekilde sorgulatır hale gelmesi oldu. Cengiz Çandar’dan Ahmet Hakan’a kadar geniş bir spectrumda da bu davaya destek gittikçe büyüdü, bu davanın gayri hukuki yöntem ve delillere dayanan bir operasyon olduğu yönünde de kamuoyunda güçlü bir irade ortaya çıktı.

Dolayısıyla evet Özel Yetkili Mahkemeleri mümkün ve var kılan sistem Fenerbahçe’nin başına gelenlerden sorumludur. Fenerbahçe yargının siyasetin dominasyonu altında olduğu bir alanda, adil yargılanma, masumiyet karinesi gibi temel haklarından mahrum bir şekilde savunma yapmak zorunda kalmıştır ve bütün bunlarda birincil sorumlu, bu sistemi kuran, işleten, savunan, değiştirmeyen, İçişleri Bakanlığı ve diğer ilgili bakanlıklara bağlı birimler eliyle de sürece bizatihi müdahil olan iktidardır. O kadar net.

Net de bu da bugünün bilgisi değil. 1 yıl önce de biliyorduk.

Bu sonucun bir tane gerçek sorumlusu var.

Aziz Yıldırım.

Eldeki deliller 6222 sayılı kanun anlamında bir şike suçu işlediğini göstermiyor. Doğrusunu Allah bilir. 1 yıl boyunca da çok önemli bir savunma ortaya koydu. Metris’te hem özel yetkili mahkemelerin ne olduğu, nasıl olduğu ve davanın niteliği hakkında ciddi bir kamuoyu oluşturdu. Haksızlıklardan yakındı, zulme ve zalime cephe aldı, Çayan Birben’den, Cihan Kırmızıgül’e kadar haksızlığa uğrayanlara da selamlarını gönderdi, yanında olduklarını gösterdi.

2 Temmuz 2012 tarihinde hapisten çıktığı zaman kendisi Türkiye’de toplumsal bir figürdü. Bunu şundan söylüyorum, ne yaptığını hiç anlamamış. Ne olduğunu da anlamamış.

Türkiye tarihinde ilk kez bir karikatür dergisi bir spor kulübü yöneticisini kapak yaptı, hem de dalga geçmek için değil, desteklemek için.

Türkiye’nin çok önemli entelektüelleri destek yazıları yazdı, Türkiye onun üzerinden adaleti, hukuk sistemini ve demokratik uygulamaları tartıştı.

Hayatı boyunca sokağa bir kere bile çıkmamış, her politik görüşten binlerce insan sokaklara çıktı.

Adalet ve özgürlük talebi öyle basit iki kelime değildir. Çok ciddi bir şeydir, dünyayı değiştirir. Çok haklıdır, çok meşrudur, zalimlere karşı çok net bir taleptir ve milyonlarca insanın kalbini ateşler. İnsanlar haksızlığa isyan ettiler.

Bu halk hareketi, bu meşru talepler, sokakta binlerce insanın yürümesi siyasi bir bedel olarak da ortaya çıktı. İktidarın süreci dikkatle takip ettiğini ve bu olaylardan sonra uzlaşmacı bir tutum sergilediğini, nihayetinde 6222 sayılı yasada bazı değişiklikler yapıldığını da biliyoruz. Bunu iyi okumak gerekiyordu. İktidar bu noktaya geldiyse, Türkiye’nin her yerinde binlerce insanın ortaya koyduğu mücadele sonucunda geldi.

Ancak, işin gerçeği şu:

Aziz Yıldırım eğer bu işin kendisine yönelik şahsi bir destek olduğunu vahmettiyse son derece yanlış bir vehme sahip. İnsanlar haksızlığa isyan ettiler. Kimse şahsen Aziz Yıldırım için yürümedi, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a ve Fenerbahçe’ye yönelik haksızlığa karşı çıkmak için herkes elinden gelen mücadeleyi ortaya koydu.

İkincisi, Aziz Yıldırım dik durduğu için bu desteği arkasında toparladı. Sustuğu için değil. Uysal koyun gibi davrandığı için değil. Uslu uslu boyun eğdiği için değil. Hakkını aradığı için. Nazım Hikmet şiirleri göndermeler, Zülfü Livaneli şarkılarını statta çalmalar, mücadelemiz zulüm ve zalimledir cümleleri, “ne futbolu memleket elden gitmiş” demeçleri de uzun zamandır bu haksız uygulamalara şahit olan binlerce insanın kalbinden ve gönlünden geçenlerin yansıması oldu.

Ancak 2 Temmuz 2012 tarihinde bu iş bitti. Net olarak bitti. Aziz Yıldırım 3 Temmuz’dan bir gün öncesine geri döndü. Aynı kibir, aynı yönetim mantığı, aynı bakış açısı.

1 yıldır kulübü yönetiyor. En başta bekledik, umduk, sabrettik, sessiz kaldık, öğrenmiştir dedik, değişmiştir dedik, ancak 1 yılda yapılan hatalara herhangi bir insanın gözünü kapatması mümkün değil. Esasında “doğru yapılan ne var” diye sorulduğu zaman kurumsallaşmadan başka bir şey diyemiyoruz, o da Aykut Kocaman’ın istifası sürecinde görüldüğü gibi büyük bir balondan ibaret.

1 yılda neler oldu?

Mehmet Ağar ziyareti ile açılışı yaptık, sene başında bütün vaatlerin aksine “ben buradayım” diyen bir takım kurulmadığını gördük, bir stat dolusu kadın taraftara fırça çekilmesini seyrettik, Alex’in gönderilmesi sürecinin nasıl bir krize çevrildiğini de izledik, divan kurulunda “bu zamana kadar kulübü bakkal dükkanı gibi yönetmişiz” denildiğini de duyduk.

Bir çok kez konuşursam yer yerinden oynar denildiğini de sessizliği de gördük. Muzlu basın toplantısı gibi gerçekten “dahiyane” bir girişime şahit olup, en sonunda Gezi Parkı’nda bu ülkenin çocukları dayak yerken Nusret’te Mehmet Ağar ve İhsan Kalkavan ile yemek yenildiğini de öğrendik. Afiyet olsun.

Çok uzatmayayım, kimse Aziz Yıldırım’dan bir Subcommandante Marcos olmasını beklemiyordu. Haksızlığa karşı çıkmak sadece Zapatistaların görevi değil. Bir insan “mücadelemiz zulüm ve zalimledir” dedikten sonra böyle pelte gibi duruyorsa, susuyorsa, zalimlerin yanında çok fazla duruyor, mazlumlara karşı da çok mağrur oluyorsa en azından bu sözünü yerine getirmiyordur. Susulacak yerde konuşmak, taraftara fırça üstüne fırça çekmek, hükümet istifa sloganları atan Fenerbahçe taraftarına marjinal gruplar demek bu sözün hakkını vermiyor.

Belki unutmuştur ama bu sloganlar 10 Temmuz’da Bağdat Caddesi’nde de atıldı.. O sloganları atanlara marjinal diyenler de Aziz Yıldırım’ın cellatlarıydı.

En büyük geyik ise "siyasallaşmayalım." Korkunun yeni adı. 3 Temmuz'dan sonra bu kulüp siyasallaşmadı mı? Bana bir operasyon yapıldı, "ne şikesi memleket elden gidiyor" demek siyaset değil miydi? Özel yetkili mahkemelerden şikayet etmek, Cumhuriyet dönemine referanslar vermek komposto tarifi miydi? Hakkı korumak ve gerçeği söylemek siyaset değil insanlık vazifesidir.

Davan asliye hukuk mahkemesi'nde görülmesi gerekirken Özel Yetkili Mahkeme'de görülüyor. Deliller belirli bir grup tarafından belirli medya organlarına sızdırılıyor. Bu operasyonda hangi "siyasi" cenahın yer aldığı belli. Eğer bunların adil, haklı olduğunu düşünüyorsan neye itiraz ediyorsun? Madem itiraz ediyorsun "hak talebin" neden siyasi olsun? Evet bir hak talebinin de siyasi sonuçları vardır ve hakkını talep etmek zalimleri de kızdırabilir ama bu siyaset değildir. Bir mazlum hakkını savunurken siyaset yapmaz, insan olmanın gereğini yapar. Bütün bunlar korkunun, güçlü iktidar başımıza büyük belalar açabilir korkusunun başka tümcelerle söylenmesinden ibaret. Temkinli olmaya evet, korkaklığa hayır. Buyrun işte korkunuzla hareket etmediniz, sustunuz, ne oldu? Ben hayatımda korkakların tarih yazdığını görmedim. Aziz Yıldırım da korktuğu için değil, korkmadığı için 2 Temmuz'da oradan çıktı ve şimdi korktuğu için de başına bunlar geliyor.

Buyrun işte haşmetmaaplarının önünde eğildiniz. Şimdi neden onların hükmüne razı değilsiniz? Bu isyana hakkınız yok. Kendinizi emanet ettiklerinizin hükmüne de razı olacaksınız. Hayatın kuralı bu. Madem satranç masasında tavla oynamayı tercih ettiniz, buyrun işte zarlar böyle geldi, şimdi bunu kabul edeceksiniz.

Bir şey daha var, Aziz Yıldırım kendisini korumak için herhangi bir şey yaptı mı? Hayır. Bütün bunlar yapılırken, geçen 1 senede kulübün haklarının savunulması ve haksızlıklardan hesap sorulması için hangi adım atıldı? Sıfır.

UEFA süreci takip edilmedi, edilmediğini görüyoruz. Edildiyse bile bunun iyi yönetilmediği belli. Kulübe zarar verenlerden de hesap sorulmadı, susuldu. Taraftarların sesi dinlenmedi, 3 Temmuz ile ortaya çıkan büyük halk hareketinin beklentileri de motivasyonu da karşılanmadı. Çok uzun anlatmaya gerek yok, öze dönüş yaşandı, tek adam bütün haşmetiyle kendi bildiği yolda yürüdü.

Şimdi o yolun sonundayız. Evet bir insan aynı anda hem inşaattan, hem hukuktan, hem siyasetten, hem halkla ilişkilerden, hem futboldan, hem betondan, hem transferden, hem coğrafyadan, hem insan kaynaklarından anlamaz.

İyi yöneticiler, her şeyi bilen adamlar değildir, iyi yöneticiler doğru sistemleri kuran, profesyonellerden yararlanan, ödül ve yaptırım mekanizmalarını işleten, hedef koyan, hedeflere ulaşılmasını denetleyen kişilerdir.

Bu sistemler kuruldu mu? Hayır.

Bugün geldiğimiz noktada Fenerbahçe’nin Başkanı ve bazı yöneticileri “teknik olarak” yok. UEFA’dan 2 + 1 yıl men cezası almış durumdayız ve Yargıtay süreci önümüzde bekliyor.

Belirli makamlara seçilenler icra görevine sahiptir. Bu işin sefası başarının gururunu yaşamaktadır. Fenerbahçe çok vefakardır. Borcunu öder. Bütün Türkiye isminizi biliyor. Herkes sizleri izliyor, görüyor. Binlerce insan alkışlıyor, başınıza bir şey geldiğinde bedel ödemeyi göze alarak hareket ediyor. Ancak sefayı yaşayan cefaya da razı olmalı. Başarısız olan da cefayı çeker. Yönetemeyen istifa eder.

Aziz Yıldırım artık yönetemiyor. Kendisine itiraf edebiliyor mu bilmiyorum ama yönetemiyor. Aziz Yıldırım’ın yönetememesi, bu yönetim zaafiyeti de kulübe zarar veriyor. Büyük umutlarla başlanan bir yılın sonunda geldiğimiz nokta budur. Bunun da bir tane sorumlusu var. Kendisi.

Bizim kulüp yönetimimiz kendisini savunmazken, susarken, Stockholm sendromundan muzdarip gibi kendi celladına aşık aşık bakarken, kendisine kumpas kuranların kendisini kurtarmasını umarken, “stratejik” adı verilen bir teslimiyet politikasını benimserken kimseye kızacak halimiz yok. Adama sorarlar, Mehmet Ağar ile yemek yiyenler mi zulmün karşısında, İhsan Kalkavan ile oturanlar mı “cemaat” ile mücadele ediyor?

Geçiniz.

Fenerbahçe’nin baştan ayağı yenilenmesi lazım. Daha iyi, akıllı ve çağdaş bir yönetime, her şeyin tek adamın iki dudağı arasında olduğu bir sistemden kurumsal ilişkilere, kapris, sitem, kavga üzerine kurulu medya iletişim stratejisinden çağdaş bir medya iletişim stratejisine, muzlu toplantı yapan akıldan daha sofistike düşünebilen bir yönetim aklına ihtiyacımız var.

Heyecan, tansiyon, sinir, öfke nöbetlerine değil hesaba, kitaba, planlamaya, programlamaya ihtiyacımız var. Duble yollar gibi projelerden daha çok stratejik akıl üreten mekanizmalara, çağdaş işletme metotlarına, kamuoyu iletişimine ihtiyacımız var.

Uygun yöntem ve araçlarla kulübün haklarının savunulması için önce bu uygun araç ve yöntemleri mümkün kılacak bir değişim gerekiyor.

Yol bitti. Kredi sıfır.

Lütfen artık istifa edin. Kötü bir yıl geçirdiniz, bütün yılı çok kötü yönettiniz ve çok zarar verdiniz. Daha fazla zararı engellemek için hareket etmek de bir “hizmettir.”

Bugün yapılabilecek tek hizmet bu kaldı..

Devamı ...

20 Haziran 2013

#DirenGeziParkı - "Sayın Başkan"


"Bırak bizi konuşalım, kendi bildiğimiz dilde. Anlatalım derdimizi, kalbini aç da bir dinle"

Sadece 20 günde bambaşka bir Türkiye gördük. Güzel bir Türkiye. Özgür bir Türkiye. Mizahın, sanatın, şarkıların, esprilerin çerçevesini çizdiği yeni bir Türkiye. Kimsenin ötekisi olmadığı, herkesi kucaklayan, herkesin içinde kendine bir oda bulabileceği bir ülke. Bir ağacın gölgesi kadar huzurlu, bahar gibi neşeli. Nazik, dürüst, güçlü, kendinden emin. Yenilmez bir Türkiye..

Biz bu Türkiye'yi çok sevdik.. Devamı ...

10 Haziran 2013

UEFA Soruşturması veya tünelin sonu


UEFA Disiplin Yönetmeliği 2013, madde 3 ne diyor?

“Aşağıda yer alan şahıslar bu kurallarla bağlıdır:
a) Tüm üye federasyonlar ve yöneticileri
b) Bütün kulüpler ve yöneticileri
c) Bütün maç görevlileri
d) Bütün sporcular
e) UEFA tarafından bir faaliyeti ifa etmek için görevlendirilmiş tüm şahıslar”


Madde 5 diyor ki:
“UEFA Disiplin organları kararlarını Futbolun oyun kuralları, İsviçre hukuku ile UEFA Tüzükleri, yönetmelikleri, talimatnameleri, kararları ve Disiplin Komitesi’nin uygulanabilir bulduğu herhangi bir hukuk kuralı uyarınca verirler.”

Madde 12

“UEFA kuralları ve yönetmelikleri ile bağlı olan herkes müsabakaların güvenilirliği etkileyecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundadır ve bu tip davranışlarla mücadelesinde UEFA ile tam bir işbirliği ile hareket etmelidir

Maçların güvenilirliği örneğin şu şekilde zedelenir,

Kendisi veya üçüncü bir şahsa menfaat sağlamak için müsabaka sonucunu gayri hukuki veya ahlaki bir şekilde etkilemek”

Madde 23/3

Kontrol ve Disiplin Organı UEFA tüzüğü ve yönetmelikleri tarafından belirlenmiş tüm disiplin konularında yargılama yetkisine sahiptir.

Madde 37,

Disiplin soruşturmaları sırasında insanlık onuruna aykırı olmadıkça her türlü bilgi, belge, bulgu delil olarak kullanılabilir. Geçerli deliller resmi raporları, kayıtları, şahitlerin ifadelerini, tarafların ifadeleri ile müfettişlerin beyanlarını, yerinde yapılacak incelemeleri, uzman görüşlerini, televizyon ve video kayıtlarını, kişisel itiraflar ile diğer kayıt ve dökümanları içerir.

UEFA Şampiyonlar Ligi Tüzüğü madde 2, kabul kriteri

(Şampiyonlar Ligi’ne kabul edilebilmek için)
g) UEFA Tüzüğü’nün 50. Maddesinin yürürlüğe girdiği tarih olan 27 Nisan 2007 tarihinden itibaren ulusal veya uluslararası düzeyde müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik hiçbir faaliyet içerisinde bulunulmadığını gösteren yazılı bir beyan verilmesi zorunludur.

SONUÇ:

1- UEFA’nın 2011 disiplin yönetmeliği değişmiştir. O yönetmelikte müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik fiillerin UEFA Disiplin Komitesi tarafından incelenmesi için müsabakanın veya ilgili turnuvanın UEFA tarafından düzenlenmiş olması şartı aranıyordu, bugün öyle bir şart bulunmuyor.

2- UEFA’ya bağlı tüm şahıs ve kurumlar ile yetkili organların UEFA Disiplin yönetmeliği ile ilgili tüm mevzuata uygun hareket etmesi gerekiyor.

3- Şampiyonlar Ligi’ne katılım için ilgili kulüp ve yöneticilerinin müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir faaliyet içerisinde bulunmadıklarını beyan etmeleri gerekiyor.

4- UEFA Fenerbahçe hakkında bir soruşturma açabilme yetkisine sahip –ki açmış durumda- bu soruşturma sonucunda UEFA’nın ilgili müffettişleri hiçbir yerel otorite ile bağlı kalmaksızın kendi raporlarını hazırlayabilir hatta gizli tanık bile dinleyebilir.

5- Müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir hareketin tespit edilmesi halinde de açıkça ceza verebilirler.

6- Bu karara karşı UEFA’nın ilgili temyiz mercii ile CAS yolu her zaman açıktır.

7- UEFA’nın kararı Yargıtay açısından kanunen bağlayıcı değilse de bu alandaki en büyük uluslararası otoritenin yapacağı herhangi bir tespit Yargıtay kararını etkiler ve etkilemelidir.

8- CAS’da bir dava açılması düşünülürse bunun hangi zeminde ve gerekçelerle yapılacağı ayrıca tartışılmalıdır. Yargıtay’ın Ekim veya Eylül ayında karar vereceği düşünülürse, bu halde CAS davasından ne gibi bir somut sonuç bekleneceği de ayrıca belirsizdir.

9- Bu tarihe kadar Fenerbahçe’nin Efraim Barak, Ulrich Haas, Gabrielle Kaufmann Kohler, Henry Peter gibi uluslararası spor hukukçularından, alanında uzman şahıslardan neden mütalaa almadığı, görüşmediği, bunların görüşleri doğrultusunda hareket etmediği ayrıca izaha muhtaçtır.

10- Yine Fenerbahçe’nin uluslararası PR ajansları ile neden anlaşmadığı, neden kendi görüş ve düşüncelerini dünyaya aktarmadığı, davadaki hukuk ihlallerinden bahsetmediği de belirsizliğini korumaktadır.

11- Fenerbahçe’nin 2 yıl men cezası alması halinde, daha önce TFF tarafından verilmiş UEFA Şampiyonlar Ligi’ne göndermeme kararı ile birlikte toplam 120 milyon avroyu bulan kayıplarının nasıl karşılanacağı da sorgulanmalıdır.

12- 3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren geçen 2 sene boyunca temel alanlarda hiçbir yapısal değişikliğe gidilmemesi, bu alanlarda hareket edilmemesinin de sorumluları ortaya çıkartılmalıdır.

Son olarak,

- Mehmet Ağar’la yemek yemeler, ziyaretler, suskunluk, uslu çocuk stratejisinden hiçbir şey beklenmemelidir.

- Bu saatten sonra Nazım Hikmet şiirleri, mücadelemiz zulüm ve zalimledir salvolarının da inandırıcılığı kalmamıştır. Bunca suskunluk üstüne ve geçen zamanda artık bu cümlelerin hiçbir manası yoktur. Herkes hatalarının bedelini öder. Zaten bunların UEFA önünde de bir etkisi olmayacaktır.

- Ünal Aysal süreci daha dikkatli takip edip, açıkça da uyarırken, Fenerbahçe yönetiminin gri alanda, ne yaptığı muğlak bir şekilde kalması da ayrıca çok düşündürücüdür.

- Bu yönetim tarzı ve anlayışı verebileceği ne verse vermiştir. İyi ve kötü. En yakın zamanda bunun müsebbibleri de artık bayrağı teslim etmelidir.

- Bu da şahsım adına bu konuda yazılacak son yazıdır, UEFA ne karar verirse başım gözüm üstüme. Hem benim hem Türkiye’nin daha büyük sorunları var. Her şerde bir hayır vardır ya, kötü yönetim ve politikaları da belki böylelikle gider de her alanda bir tatlı nefes alabiliriz.


Devamı ...

Nasıl Başladı?


Direniş / Resistance - Fragman - from onur kafkas on Vimeo.


Hatırlayın, unutmayın.

Koruma kurullarının kararları çiğnendi, Bakanlığa bağlı Yüksek Kurul, Tayyip Erdoğan "reddi reddeceğiz" dedikten sonra 2 Nolu Koruma Kurulu'nun kararını iptal etti. Projeye onay Ankara'dan geldi. Bir gün İstanbul'daki Gezi Parkı'nı yıkmak için dozerler gönderildi. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince tanınan barışçıl gösteri yapma hakkını kullanan insanlara saldırıldı. Sabaha karşı 5'te park basıldı, çadırlar yakıldı. Taksim meydanına ve ara sokaklara polis 36 saat biber gazı attı. Bu şiddetin sahipleri ve insan özgürlüğünü yok eden bu rejim düzelene kadar özgürlüğe sahip çıkmak bizim elimizde. Devamı ...

4 Haziran 2013

Yenilgi Yenilgi Büyüyen Bir Zafer Vardır


Halkların tarihlerindeki muazzam dönüşümler, devrimler her ne kadar akan bir ırmak gibi biteviye yoluna devam eden bir sürecin sonucuysalar da hep o ırmaklara ivme veren, çağıldamalarına vesile olan setlerle hatırlanırlar. Yetvart Danzikyan’a referansla (1) söyleyelim, devrim dediğiniz toplumsal, insani ilişki biçimlerinin değiştiği, insanların kendilerini değiştirip, dönüştürdükleri, eski kalıplarından sıyrıldıkları ve en önemlisi bu dönüşümü, değişimi hissettikleri “an” ise, bizin “an”ımız 31 Mayıs 2013 sabahıyla birlikte kitleselleşen Gezi Parkı direnişidir.

Ali Topuz bugünkü yazısında (2) Alain Badiou’nun Arap Baharı için söylediği sözü hatırlatıyor : “Bu hareketin aptal öğretmenleri değil, akıllı öğrencileri olmayı seçmeliyiz.” Biz de bu söze uyalım, akıl vermek yerine Gezi Parkı direnişinden neler öğrendik, öğreneceğiz onlara bakalım.

Unutmayalım, her şey bir avuç insanın Gezi Parkı’na oturup, o ağaçların nöbetini tutmasıyla başladı. Nöbet dediysek silahlı, sopalı değil aksine kitaplı, gitarlı, sazlı/sözlü bir nöbet. Perşembe sabaha karşı parka çevik kuvvet baskın düzenleyip ortalığı tarumar edince, boyun büküp dönmek yerine daha büyük bir kalabalık geldi nöbet yerine. Ve yine sabaha karşı amansız bir polis baskını daha, yine tarumar edilen park. Yılmadılar, dağılmadılar, gidip meydana oturdular. Ne taş ne sopa, ne küfür ne slogan. Sadece oturdular. İlk dersimizi burada aldık. Öğrendik ki iktidarlar ne kadar kudretli olursa olsun, boyun eğmeyen bir grup insan oturduğu yerden bile huzur kaçırabilirmiş.

Ne olduysa orada, o anda oldu. Oturmaktan başka bir şey yapmayan (hayır, yapsa ne olur?) gruba polisin orantısız / izansız / insafsız müdahalesi bir köşede güzellik uykusuna yatmış toplumsal vicdanımızı harekete geçirdi. İstanbul’un her yerinden binler meydana akın etti. Kahir ekseriyeti gençlerden oluşan, sınıf, cinsiyet, cinsel yönelim, dini inanç, etnisite, siyasi tercih açısından oldukça heterojen bir yığın insan herhangi bir siyasi parti/örgüt çağrısı olmaksızın yardıma koştu. Daha kalabalık toplandığında ikinci dersimizi çoktan almıştık. Başta geçen hafta “2013 Gençliğe Hitabe”yi (3) kaleme alan Barış İnce olmak üzere, apolitik, umarsız bir neslin yetiştiğine kani olanlar, hayatlarında ilk defa eyleme gelen o güzel çocukların yiğitliğine, cesaretine, mizah gücüne hayran kaldık. Ve dahası bireyci yetiştikleri aşikar olan bir neslin, herhangi bir örgüt disiplini ve hiyerarşisi olmaksızın, yatay örgütlenmeyle meydana indiklerinde göz yaşartıcı bir dayanışma sergileyebildiklerini gördük. Öğrendik ki bedenini dahi idealler uğruna feda etmeye hazır olsan da, herşeyi dönüştürmek yanında saf tutan o hiç tanımadığın insana omuz vermekle başlıyor.

“Hiç tanımadığın insan” kavramını biraz açmak lazım. En ucunda “inkar” olan bir tanımama halinden bahsediyoruz. Öyle heterojen bir kalabalık vardı ki Cuma akşamı Taksim’de, bazılarının kağıt üzerinde bir araya gelme ihtimali bile kamusal düzen açısından tehdit addediliyordu düne kadar. Cuma gününden bu yana bu algıyı tersyüz eden o kadar çok anektod dinledim ki artık münferit olduklarına inanmak mümkün değil. Mesela Trabzon’da eylem yapması linç sebebi olacak sol bir örgütün üyeleri ile Trabzonsporlular birlikte direndiler polise. Ülkücü bir grubun “Kahrolsun Faşizm” sloganı attığına şahit olduk. Bir grup ulusalcının boyunlarına pelerin gibi bağladıkları Türk bayrakları ile, Kürtlerle birlikte lorke halayı çektiklerine şahit olduk. Devrimci Müslümanlar ve Anti-kapitalist Müslümanlar kortejlerindeki başörtülü kızlar kalabalığın alkışlarıyla geldi alana. Başta LGBT dernekleri olmak üzere birçok grup, o yığınlara mensup insanların gündelik hayatta selam verir rahatlıkta kullandığı homofobik küfürleri engelleme çağrısı yaptılar ve büyük ölçüde karşılık buldular. Öğrendik ki toplumsal barışın ve uzlaşmanın yolu senin gibi olmayanı sana benzetmekten değil, onun farklılıklarına saygı duyup, ona da seninki kadar yaşam alanı açmaktan geçiyor.

Dahası var. Bugüne kadara birbirinin canına kastetmeye varacak denli kavgalı taraftar grupları meydana birlikte gittiler. Ellerinden gelse İzmir’i ikiye bölecek Karşıyakalılar ve Göztepeliler aynı otobüste gitti İstanbul’a. Fenerbahçelisi, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı, polis şiddetine karşı birlikte barikat oldular, birbirlerinin yarasını kaşkollarıyla sardılar. Öğrendik ki rekabet ne kadar ezeli olursa olsun tahammülsüzlüğe mazeret değilmiş. Ve yine öğrendik ki siyasetçisiyle, kulüp yöneticisiyle, federasyonuyla, spor medyasıyla futbolun diğer aktörleri gölge etmediğinde birbirini tanımak, anlamak, anlaşmak mümkün oluyormuş.

Bu yüzden Gürman’ın futbol kulüplerinin yönetimlerine yazdığı açık mektubun anlamına, kıymetine halel getirmeden bir şerh düşmek isterim. Boş verelim kulüp yöneticilerini. Hatta düşsünler yakamızdan. Bulundukları mevkileri şahsi ikballerine payanda yapmış olanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz. Kendi iktidar alanlarını genişletmek için “öteki”ni her daim düşman ve tehdit kılmaya ihtiyaç duyanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz. Kendileri dara düşmedikçe, bu taraftarı sokağa döküp Nazım’dan şiir okuyanlardan bu mücadeleye destek çıkmaz.

Ezeli düşman bellediğiniz insanlarla bir gecede dost olabiliyor, birbirini sırtında taşıyıp, yarasını sarabiliyorsanız bu husumeti başka yerde aramak lazım. Oy kapısı olarak gördüğü kulüplere ulufe gibi rant dağıtan, kimine stad yapıp, kimine arsa veren, yargısıyla yürütmesiyle futbolun içine burnunu sokan siyasetçilerin hiç mi suçu yok? Şahsi ikballeri için kulüpteki mevkilerini payanda eden, sahadaki her mağlubiyetin rövanşını sahanın dışında almak isteyen, taraftarın gözünde hep bir dış tehdit algısı yaratıp iktidarını pekiştiren yöneticilerin hiç mi suçu yok. Daha fazla satmak, daha fazla izlenmek için, rekabeti manipüle eden, yalan haber üreten, kullandığı dil ile spor kamuoyunu zehirleyen, canlı yayında cacık yapan “bir kısım” medyanın hiç mi suçu yok? Siyasetçiler tarafından korunup kollanan, kulüp yöneticileriyle akçeli ilişkileri olan, tribünlere bindirilmiş kıtalar muamelesi yapan, geçmişi karanlık tribün liderlerinin hiç mi suçu yok?

Yaşadığımız deneyim unutulmazdı. Koca bir korku duvarını aştık. Sokağa çıktık, polisin gadrine karşı direndik, büyük bir dayanışma gösterdik. Muhtemeldir ki bunları başarırken insani ilişki biçimlerimizi, bizden olmayana dair bakış açımızı değiştirdik, bir bakıma hep birlikte değiştik, dönüştük. Ancak buna rağmen galip gelmiş sayılmayız. Gezi Parkı direnişi yeni mücadelelere kapı açan, imkan sağlayan bir başlangıç oldu. Ve muhtemeldir ki yarın bu mücadelelerin çoğunda yenilebiliriz. Perşembe sabaha karşı park talan edildiğinde yenilenler akşama daha güçlü döndü. Cuma sabahı park talan edildiğinde yenilenler akşama sokakları, ertesi gün Taksim Meydanı’nı doldurdu.

Türkiye’nin üç büyük kulübünün taraftarları Gezi Parkı direnişinin yarattığı değişim ve dönüşümden en çok nasibini alanlar oldular. Düne kadar birlikte maç izlemesine dahi izin verilmeyen taraftarlar formalarını geçirip birlikte çıktılar meydana, birbirlerini sırtlarında taşıdılar, birbirlerinin yarasını kaşkollarıyla sardılar. Dostluk bahsinde galip geldik diyebilir miyiz? Henüz çok erken. Yarın bunu sınayacak daha çok engelle karşılaşacağız. Birçoğunda tökezleyeceğiz belki, canımızı acıtacak, hayal kırıklığına uğratacak hadiselerle karşılaştığımız anlar da olacak. Günlerce omuz omuza mücadele eden, unutulmaz bir dayanışma örneği gösteren taraftarlardan nacizane tek ricam olacak, ne zaman canınız acır, hayal kırıklığına uğrarsanız, yoğun gaz bombardımanının altında yere düştüğünüzde kolunuzdan tutup kaldıran, yaranızı kaşkoluyla saran adamı hatırlayın ve içinizden tekrarlayın: “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”

(1) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yetvart_danzikyan/devrim_dediginiz_bir_andirve_o_da_oldu_zaten-1136002
(2) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ali_topuz/taksimin_basini_da_duman_kaplamis-1136179
(3) http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1369385696&year=2013&month=05&day=24

(*) Sezai Karakoç’un İstanbul’a hasretle yazdığı “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinden alınmıştır.

Devamı ...