Barbarlıktan çıkışa son 17 saat


Metin Lokumcu öldürüldükten sonra televizyon kanalına çıkıp “ben bilmem” dedi, yaptığı ilk mitingde adını ağzını aldı “bu arada da birisi kalp krizi geçirmiş ölmüş” diye geçiştirdi. Dilşat sokak ortasında 45 polis tarafından dayak yedi, sol bacağı 2 santim kısaldı, felç tehlikesi geçirdi, adını bir kere ağzına aldı, “kadın mıdır kız mıdır bilemem” diye bağırdı, saldırıyı gerçekleştiren polisler hala bulunamadı. 1 Mayıs’ta Dilan’ı vurdular, elindeki sirke şişesine Molotof kokteyli dediler, Başbakan’ın katıldığı bir toplantıda “parasız eğitim istiyoruz” pankartı açan Berna ve Ferhat terör örgütü üyeliğinden yargılandı, hapis cezası aldı, okullarından atıldı. Cihan Kırmızıgül bir poşi taktı, başka hiçbir delil yok, 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Lobna’yı başından vurdular hastaneye kaldırıldı, Toma’nın önünde duran adamın üstüne tazyikli su ile saldırdılar, havada 3 takla attı, yere düştüğünde baygındı. Abdullah Cömert, Ahmet Atakan biber gazı fişeği ile öldürüldü, Ethem Sarısülük 4 metreden 9mm kurşunla vuruldu, mobese kamerası tam o an ağaçları çekmeye başladı, Ali İsmail Korkmaz sokak ortasında saldırıya uğradı, beyin kanaması geçirdi, ilk gittiği doktor ağrı kesici verdi gönderdi. Vali “arkadaşları polisi zor durumda bırakmak için öldürmüş olabilir” dedi. 18 aylık Mehmet Uytun anasının kucağında vuruldu, Savcı’ya soruşturma izni bile verilmedi. 40 günlük Ayaz bebek fakirlikten Konya’da, 14 yaşındaki Berkin Elvan ise evden ekmek almaya giderken başına atılan biber gazı fişeği ile öldürüldü. Öldüğünde 16 kiloydu. Küçücük bir tabutla mezara gömdüler. Annesi oğlunun artık oynayamadığı bilyeleri çocuğunun üstüne attı. Ertesi gün Erdoğan Antep’e gitti annesini halka yuhalattı.

Hz. Muhammed “ölülerinizi hayırla yad ediniz” diyor. Ölülerimizin payına bile hakaret düşüyor. Öldürmek de yetmiyor bunlara, ölünün itibarını da katledene kadar doymuyorlar. Onu seven, onu sayan, en azından hatırasıyla yaşamak isteyen, hatta hadi diyelim ki bir anlık bir merhamet duygusuyla 14 yaşında bir çocuğun ölümüne ağlayabilecek, üzülebilecek insanların bu duygularını da öldürmek istiyorlar. Berkin Elvan terörist, Ali İsmail terörist, Ethem Sarısülük terörist, Lobna terörist, Gezi olaylarını haber yapan BBC muhabiri terörist, Taksim’de piyano çalan ajan. Bütün yaraladıkları insanlar düşman.

Afyon’da 25, Uludere’de 35, Reyhanlı’da 50, Van’daki çadırlarda yanarak öldü çocuklar, katilleri aramızda geziyor. Asla soruşturulmuyor, her şeyin üstü örtülüyor. Berkin Elvan cinayetinden sorumlu olabilecek polis memurlarını arayan Savcılık, Okmeydanı bölgesinde o gün, o saatte görevli olan polislerin listesini istedi. Emniyet Müdürlüğü tam 1065 polisin adını verdi, 275’inin sorumlu olabileceğini söyledi. Dalga geçiyorlar. Hrant Dink’in dosyasında bir türlü örgüt bulunamıyor, Mehmet Ağar derin ellerle korunup özel bir hapishanede 2 yıllık tutukluluğunu geçirip Bodrum’da sörf tahtasıyla gezerken, Gezi olaylarında tweet atan gençlerin payına örgüt davaları, 11 yılla başlayan hapis istemleri düşüyor. İnsafı, adaleti, vicdanı, yanı insanlığın uzun yürüyüşünde kazandığı bütün güzel değerleri kaybettik. Ortaçağ fütursuzluğu ile başlayan cadı avlarının sonu artık kent meydanında kurulan büyük ateşlerde değil, sonu gelmeyen yargılamalarda, içinde kolum kadar fare gezen F-Tipi zindanlarda sonlanıyor. Hücre cezaları işkencenin yerini aldı, dövmekten, vücudunu kesmekten daha derin bir işkenceye mahkum ediyorlar insanları. Sonu gelmez bir yalnızlık. Asla aydınlanmayacak bir karanlık. Hiç bitmeyecek bir “belki çıkabilirim” umudu. Sonra gene yalnızlık.

Müyesser Yıldız ile ilk tanışmam, Silivri’nin önündeyiz, hapisten yeni çıkmış… Küçücük bir kadın diyorlar. Küçücük derken aklınız başınızdan gider. Gerçekten küçücük, incecik, insanın böyle bir kadına zarar verebilmesi için aklını kaçırmış olması lazım. Toprak yok, ot yok, gökyüzü yok, bir tane insan yok. Yapayalnız. 16 ay geçiriyor. 16 ay bir insan, bir diğer insanın sesini duymadan nasıl yaşar? Bir insanla konuşamadan, hadi diyelim bir derdini, bir sıkıntısını, öfkesini, heyecanını anlatamadan. Kelimeleri unutur insan. Kelimelerden bir tabutun içerisinde zihnini bırakır. İlk kez sıcak yemeği hapisten çıktıktan sonra yiyor. İnsanın midesini bile kendisine düşman ediyorlar.

İnsanları betonlara gömdüler, sadece bedenlerini değil, ruhlarını, akıllarını, kalplerini, umutlarını, heyecanlarını, insanlık hakkında bildikleri güzel şeyleri. Nedim Şener’in 9 yaşındaki kızı, ayda bir kez babasını açık görüşte görüyor, annesiyle birlikte Silivri’ye gidiyorlar, kız babasını görecek diye süslenmiş, kendisine güzel bir etek seçmiş, eteğinin üstünde de bir tane düğme var. Detektörden bir kere geçiyor, Allah’ın belası detektör ötüyor. Bir daha geçiriyorlar, bir daha, bir daha.. Detektör ciyak ciyak bağırıyor. 9 Yaşındaki bir kızı çırılçıplak soyuyorlar, eteğini çıkartıyorlar, detektörden öyle geçiriyorlar. Babasına beline sarılmış bir kazakla sarılıyor.

Yer Avrupa Parlamentosu. Bir tane Fransız parlamenter Ahmet Şık ve Nedim Şener’i soruyor. Tayyip Erdoğan cevap veriyor: “Fransız parlamenter anlaşılan Türkiye’ye de Fransız kalmış.. Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir.” Kurumla, gülerek, büyük bir heyecanla bu cevapları sanki insanlığın en bilge, en güzel, en şerefli cümleleriymiş gibi manşetlerine taşıyorlar. “Tayyip Erdoğan’dan Fransız Parlamentere Fırça” keyiften dört dönüyorlar. Sigaralarını, purolarını yakıp, ellerini kuruyemişlerine atıp zevkle bu kabalığa alkış tutuyorlar. Markarlar, Yıldıraylar, Ceren Kenarlar, Kurtuluş Tayizler boktan yapılmış putların önünde tapınan bordro kulları, bize günde 5 rekat nobranlığın, kabalığın, alçaklığın insanlığın en püripak göstergesi olduğunu anlatmak için dillerini kullanıyor, her tür alçaklığı insan ahlakına kilitlenmiş kelimelerden havaifişekler atarak kutluyorlar.

Barbarlık. Barbarlık diyorum ve bu kelimenin tam olarak ifade ettiği şeyi söylüyorum. Medeniyet dışılık. Medeniyet düşmanlığı. Ahlak, merhamet, sevgi, insaf, vicdan, adalet, hakşinaslık, nezaket, hakikate saygı. Hiçbirinin önemi yok. Bütün değerleri yok ediyorlar. Bunlar yerine Erdoğan’ın çıkarları var ve sadece o var. Erdoğan’ın çıkarları için savunmayacakları kepazelik, göğüslemeyecekleri rezillik yok. Hiçbir değerleri yok. Her şeyi yıkmaya, her şeyi yok etmeye adanmış bir kabile liderinin etrafında toplanmış bir sürü gibi kendilerinden ne istenirse onu yapıyorlar. Bunlara göre kabalık samimiyet, hakaret içi dışı bir olmak, nobranlık ödün vermezlik, hodbinlik cesaret, tahammülsüzlük başarı, merhametsizlik liderlik karizması, gerçekleri çarpıtmak iyi siyasetçilik, işine gelen her yola gelmek stratejik zeka.

İnsanlık tarihini açın bakın. Totaliter ideolojiler bile yöneticilerine asla aşılmaz, geçilmez bazı sınırlar koyar. Hukukun koyduğu bu sınırlar o toplumun medeniyet ölçüsünü de gösterir. Biz bu noktaya bir günde erişmedik. Eşit haklara sahip insanların temel hak ve hürriyetlerinin hukuk devleti garantisi ile korunduğu, halkın kendi kendini yönettiği ve yöneticilerin halka hesap verdiği demokratik devletler medeniyetin uzun yürüyüşü sırasında bulunmuş değerleri de ifade ederler. Nedir bu değerler? İşte insanlar vardır. Bu insanların doğuştan belli hakları vardır. Devlet dediğimiz şey bu insanlar tarafından, insanlar için kurulmuş, yine o insanlara ait olan toplumun örgütlü ifadesidir. Devlet kutsal değildir, devlet gökyüzünde değildir, devlet dediğimiz içinde o topluma mensup insanların görev aldığı, finansmanı da yine toplum tarafından yapılan bürokratik bir örgütlenme biçimidir. Bu örgütün cebri şiddet uygulama yetkisi vardır ama uymak zorunda olduğu kurallar da vardır. Görevi de insanın temel hak ve hürriyetlerini korumak, insanı sınırlayan maddi ve manevi engelleri ortadan kaldırmaktır.

Bundan başka ideolojiler de vardır. Devletleri farklı yorumlar, devletlere farklı görevler ve yükümlülükler verir. Aydınlanmadan doğan liberalizm ve sosyalizm gibi iki ideoloji dışında aydınlanma karşıtı ideolojiler de vardır, Nazizm bunlardan biridir. Ama bu ideolojiler bile bazı değerler üstüne kurulur. Bu açıdan “barbarlık ötesi”dir. İşte bu ideolojilerin de bir hukuku vardır, bu hukuk teorisine göre kanunları vardır, devlet yöneticileri de bu kanunlara uymak zorundadır. Diyelim Humeyni İran’da bir teokrasi kurdu, kendisini de bu rejimle bağlı hissetti. İnsanlara cennet vaad etti ama salma salarak basın kuruluşu alma gibi işlerin peşine düşmedi. Hitler toplama kamplarında insanları yaktı, kara para aklama suçuna aracılık etmek için kendi bakanlarını görevlendirmedi, Stalin Ukrayna’da milyonlarca insanı açlığa mahkum etti, politik bir cinayettir, ancak Stalin bile adi suçlara tenezzül etmez, verdiği ihalelerden komisyon almaya çalışmaz. Pol pot ülkesinde okuma yazma bilen insanları katletti, gidip de 10 milyon dolar paranın peşine düşmedi. İdeoloji sahibi herhangi bir yaratık, bu ideoloji demokratik olsun olmasın, ideolojisinin değerlerine uygun davranmayı da önemser, kendisini o değerlerle bağlı hisseder. Barbarlık, her tür değerden yoksun kalma durumudur. Her şeyi yapma hakkını kendinde görmektir. Şimdi soruyorum, bunların yaptıklarına cevaz veren bir tane ideoloji, bir tane hukuk sistemi, bir tane şeriat, herhangi bir din var mı? Pagan dinleri bile buna müsaade etmiyor. Zeus’a insansan şunları yapamazsın. Stalin oturur anlatır der ki, benim ideolojime göre sınıflar arasında bir savaş var, bu savaşta işçi sınıfının kazanması için burjuva sınıfının yok edilmesi gerekiyor, ben de yok ediyorum. Haksızdır. İnsanlık dışıdır. Ama kendi ideolojisine uygundur. Allah Muhammed aşkına, ihale verip, oğlunun kurduğu vakfa rüşvet bedelinin yatırılmasını istemek hangi ideolojiye, hangi dine sığıyor?

Karşımızda ne olduğunu anlamak için uzun uzun düşünmeye gerek yok. Karşımızda hiçbir değer yok. Karşımızdaki anlayışa göre güce sahip olan, o gücün imkan verdiği her şeyi yapma hakkını da kendinde görüyor. Mutlak monarşileri ele alalım, diyelim 14. Louis adam çıktı “devlet benim” dedi, onun bile bir sınırı vardır. Der ki “ben egemenlik yetkimi tanrıdan alıyorum, dolayısıyla benim topraklarımda yaşayan insanların bedenleri bana aittir. Ancak ruhları Allah’a aittir.” Adamın bir sınırı vardır. Gidip de Papa’ya örgüt üyeliği davası açıp tutuklamaya kalkmaz. Bunlarda öyle bir sınır da yok. Her şey konjüktürel, her şey bugün, dün söyledikleri her şey bugün değişebilir, dün inandıklarının tam aksini bugün yapıp büyük alkışarla bunu kutlayabilir. 12 yıl boyunca Fethullah Gülen’e söylemedikleri tek bir övgü cümlesi kalmadı. Adamın adını besmelesiz ağızlarına almadılar. Fethullah Gülen hocaefendi oldu, AKP’ye yol gösteren ışık oldu, alim oldu, muteber din adamı oldu, “ne istedilerse verdiler”, her taşın altında cemaat arayanlara güldüler, sivil toplum hareketi ilan ettiler, hasretten bağırları yandı, “bitsin artık hasret” diye gözyaşlarıyla ülkeye davet ettiler. Bunların yazar taifesi Fethullah Gülen halife olur mu diye tartışıyordu, şak diye bir günde adam Haşhaşi oldu, kanser oldu, ur oldu, virüs oldu, alim müsveddesi oldu, ceketine kadar saydılar, oturduğu koltuktaki bizon postunu da gazetelerinin manşetine bastılar.

Gidelim Hüseyin Çelik’e, Tayyip Erdoğan’a, Bülent Arınç’a soralım, ideolojileri nedir. Neye inanıyorlar? Kendilerini nasıl tarif ediyorlar. Bugüne kadar yaptıklarının çelişmediği bir tane kavram söyleyebilecekler mi? Bunun adı muhafazakarlık mıdır, İslamcılık mıdır, demokratlık mıdır? Hadi biz demokrasi istiyoruz desinler, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulunmadığı, yasama organının bütünüyle yürütme organına bağlı olduğu, yargı kararlarına yürütme organının uymadığı bir demokrasi mi var? Hadi biz bir islam devleti istiyoruz desinler, Allah’tan korkun, Hz. Ebu Bekir geçinmek için bir Yahudi kadının keçisinin sütünü sağardı, komisyon, rüşvet, kupon arazi peşinde koşmak İslam’ın neresine denk düşüyor?

Zamanında “milli görüş gömleğini çıkardık” dediler, biz bir gömlek giyecek zannetmiştik, hayır hiçbir gömlekleri yok, çırılçıplak, anadan üryan aramızda dolaşıyor, edep yerlerini sallaya sallaya geziyor, bunda da görülmedik hikmetler buluyorlar. İdeolojilerinin adı –eğer bunu ideoloji diye tanımlayacak kadar kelimeyi alçaltmayı içinize sindirirseniz- reisçilik. Dürüst oldukları bir konu arayın, bulabileceğiniz tek şey bu.. Reisçiler. Bir kabile gibi reislerinin etrafında toplanıyor, ağzından çıkan cümleleri emir telakki edip, hayata geçirmek için birbirlerinin üstüne basıyor, reislerine ne kadar biat ettiklerini ve bağlı olduklarını göstermek için alçaldıkça alçalıyor, Reis’e hediyeler sunuyor, ayaklarına kapanıyor, önünde hazırolda duruyor, Reis’in kulaklarının hoşuna gideceğini düşündükleri cümleler kuruyor, şarkılar söylüyor, “beraber yürüdük biz bu yollarda” marşıyla ayinlerini tamamlayıp, toplu halde yeni kurbanlarının peşine düşüyorlar.

Hayatımızın ortasına düşmüş çılgın bir kabile. İnşaatlar yapıyor, yollar açıyor, paraları reislerine sunuyor, gazeteler açıyor, televizyonlar açıyor, reislerini övmek için menkıbeler anlatıyor, şamanları Reis’in hoşuna gidecek fetvalar veriyor, kabilenin önde gelenlerinin de payına kurumlarını adak olarak Reislerine adamak düşüyor. Alo Fatih bir hat değil, bir kabile reisine sunulan kurbanlık. Erdoğan Demirören Reis’ine karşı görevini tam olarak yerine getirmediği için gözyaşları içinde kalıp, korku ve huşu dolu bir sesle “ben ne için bu işlere girdim” diye ağlıyor. Herkes düşmanları, her şey düşmanları, insanlık adına biraz sesini çıkartın, biraz bir değerden bahsedin, birkaç gerçeği bunlardan izin almadan söyleyin, gözlerini kısıyor, size nefretle doluyor, olmadık hakaretlerle üstünüze saldırıyor, çektiğiniz acılardan haz almaya başlıyorlar. Bugün Ertem Şener, bir insanın gözaltına alınmasını “Ankara’dan gol sesi var” diye, Reis’inin yasakladığı twittera kaçak girerek paylaştı. Ötekiler, diğer kabileden olanların başına gelen her talihsizlik, bir şempanzenin bile yaşamadığı türden bir zevk veriyor vücutlarına.

Şimdi 3 Temmuz’u yaşadık. Gördük. Yargı margı öyle şeyler yok. Bir kabilenin hukuku olmaz, mahkemeleri olmaz, yargıçları, avukatları olmaz. Kabilenin reisi olur. Reis ne derse de o olur. Aldılar, tutukladılar, sopalı adamlar geldi, bu insanları evlerinden çocuklarından ayırdı. Kabilenin yardakçıları, yalakaları, cambazları ortaya çıkıp türlü gösteri düzenledi, kurbanın etrafında dans ede ede, kurbanı nasıl asacaklarını ve bunun da ne kadar haklı bir şey olduğunu anlattılar. Yürüdük, biber gazı yedik, kavga ettik, mücadele ettik, vücutlarımız lime lime oldu ama en azından kulübü bu yamyamlara yedirmedik. Sahamızı kapattılar, kadınlarımız sahayı doldurdu, sesimizi kıstılar, sosyal medya sesimiz oldu, saha içinde bizi cezalandırmaya kalktılar, formamızı giyenler onur mücadelesi verdi yıkılmadık. 12 Mayıs’ı yaşadık, çoluk, çocuk, genç yaşlı bunların bize reva gördüğü tek atmosfer olan biber gazını ciğerimize çektik, kalkıp terörist dediler unutmadık. Kongreye müdahale ettiler, seçilmiş bir başkanı indirmek için türlü çeşit yol denediler, Reisleri kendi adamının kulağına sufleler verdi, para etmedi. İşte el ile, diş ile, tırnak ile mücadele ettik, buraya kadar geldik.

3 Temmuz’un üstünden 1000 gün geçti. Yarın 1001. gün.. Çocuklarımızı kaybettik, Ali İsmail’i kaybettik, Berkin’i kaybettik, Ahmet’i kaybettik. Berna hapiste. Metin Lokumcu’nun oğlu bir köşede gözümüzün içine bakıyor, babasının katilleri ortaya çıksın diye. Ayaz Bebek’in annesi Maviş’in hatrını soran yok. Van’da çadırlarda ölen çocukların isimlerini unuttuk. Çalınmış paralarımız, vurulmuş çocuklarımız, miting meydanlarında yuhalanan analarımız, hapse atılan babalarımızla bir başımıza duruyor, bu çılgınlığın ortasından bir çıkış yolu arıyoruz.

Bu manyaklığa, bu çılgınlığa izin verecek miyiz? İçimize böyle kabile gibi yönetilmeyi sindirip, biat etmek, susmak, Reislerini övmek, üç kuruşumuzu da Reislerinin ayağına sermekten başka bir seçenek sunmayan insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan rejimin devam etmesine müsaade edecek miyiz? İnsanlık ile barbarlık karşı karşıya kaldığında kimse tarafsız kalamaz, “gülüyorsun ya gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”, bütün bir halk ağlarken kimse kahkaha atamaz.

Bu manyaklığın, bu çılgınlığın bize izin verdiği, müsaade ettiği, bir tek “medeni” şey kaldı. O da sandık. Gidiyorsun oyunu kullanıyorsun. Başka bir çıkışı, alternatifi yok. Yoksa bunlar kazanırsa, sizi iyi günlerin beklediğini mi düşünüyorsunuz? Yoksa bir an bütün yaptıklarından vazgeçip, bir anda bir demokrasi ve özgürlük savaşçısına mı dönüşecek? Hayır, bugüne kadar yaptıkları neyse onları daha da güçlü yapmaya devam edecek. Sizi istiyor, hayatlarınızı, fikirlerinizi, ahlakınızı, önünde eğilip, itaatkar bir köpek gibi etrafında dolaşmanızı.

Ben öldürdüm diyecek, ben çaldım, çırptım, kendime hak gördüğüm her şeyi yaptım, tinerci dedim, çapulcu dedim, terörist dedim, ayyaş dedim, Zerdüşt dedim, bunlar hayvanlarıyla gezer diye aşağıladım, gazetecilere köpek dedim, doktorlara marjinal dedim, avukatları çağlayan adliyesinin ortasında yerlerde süründürdüm, hapse attım, sürdüm, tokatladım, dövdüm, dövenlere destan yazdı dedim, daha fazla yasak vaat ettim, daha fazla tutuklama, gözaltı, muhaliflerin tamamen yok olmasını… Bütün bunları bilerek gittiniz sandığa, hepiniz biliyordunuz ve işte memnun oldunuz bu olanlardan. Kazandım. İşte şimdi vaatlerimi gerçekleştireceğim. İşte şimdi her şeyi yapacağım.

Reislerinin etrafında toplanacak, gözlerini kısacak, yaşadığınız acılardan zevk ala ala, daha fazla acılar yaşamanız için dua edecekler. Eğer bir Fenerbahçe kalacak sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Arkadaşlarınızı tutuklayacaklar, yöneticilerinizi hapse atacaklar, kendi imgelerine uygun bir Fenerbahçe kuracaklar. Ve bu yapacaklarının en hafifi olacak.

Size, sizin geleceğinize ve sizden doğacak olanlara da talipler. Onlar da bu kabile ahlakı içerisinde yaşasın, Reis’e biat etsin, onun dediği dışında bir şey hayal dahi edemesin istiyorlar. Bugün sesinizi duyurduğunuz tüm aralıkları kapatacaklar, sokakları biber gazı ile dolduracak, üstünüze Tomalar sürecek, kafanızı kaldırdığınız anda plastik mermiyle ateş edecekler. Gençsiniz, üniversiteden mezunsunuz, bir kere özgürlük deyin, hukuk devleti deyin, gerçeğin yarısını söyleme cesareti gösterin, sizi asla kamuda memuriyete almayacaklar. Yeşil, mavi, kırmızı listeler hazırlayacak, isimlerinizi o listelere yazacak “bize karşı olumsuz” diyecek, yasaklayacaklar. Hayat boyu gözleri üstünüzde olacak. Size iş yok. Sizin para kazanma şansınız yok. Üstünüze vergi müfettişleri gönderecek, fahiş cezalar kesecek, ümüğünüze çökecekler. İş adamıyım, kurtarırım diyorsunuz, yoksa siz kendinizi Boydak’tan daha üstün, Koç’tan daha güçlü mü hissediyorsunuz? Mehmet Cengiz gibi olmadıkça su bile alamayacağınızı göremiyor musunuz? İşçiyim, devam ederim diyorsunuz, payınıza düşen “800 lira iyi para” daha fazlası değil, karşınıza geçip “sana iş vermişim daha ne istiyorsun” diye soracaklar. YouTube’u kaybetmeyeceksiniz, hayatınızı kaybedeceksiniz. Kendi değerleri olan, kendine ait inançları olan, bu değerler çerçevesinde özgürce yaşamak isteyen onurlu bir insan olma hakkınızı “engelleyecekler.” Bunun DNS ayarı yok. Kabilenin köpeği olana kadar peşinizi bırakmayacaklar.

Sizden tek bir şey istiyorlar. Kendileri gibi olmanızı. Her gün gazeteleri açacak, onların neyi demenizi istediğini öğrenecek ve o cümleleri kuracaksınız. Yiğit Bulut gibi konuşacak, Nihal Bengisu Karaca gibi övgüler düzecek, Kurtuluş Tayiz gibi düşünecek, Markar gibi gülecek, Yıldıray gibi diliniz dışarıda Reis’inizi izleyeceksiniz. Bunun dışında ağzınızdan çıkan her cümle bir suç olacak, ayıplayacak, kınayacak, sandığı hatırlatacak, Kabilenin nasıl kazandığından dem vurup, sizin azınlık olduğunuzu, çoğunluğa uymanız gerektiğini, bundan başka da bir hakkınız olmadığını söyleyecekler. Hakaret edecekler, aşağılayacaklar, tahkir edecekler, değerlerinizi gözünüzün önünde ayaklar altına alıp, yüzlerine pis bir gülümseme yapıştırıp, bunun ne kadar haklı olduğunu söyleyecekler.

Şimdiden kızlarınızı ciyaklatmayı söylüyor televizyonlarda onur konuğu yaptıkları Fatih Tezcan, hakkınızda açılacak davalarda nasıl sürüm sürüm sürüneceğinizi anlatıyor Ahmet Bayekoğlu, trolleri gün sayıyor Berkin’e ağız tadıyla terörist demek için. Bu gelecek sizin elinizde. Bunları yaşayıp yaşamamak sizin elinizde. Erdoğan kaybederse, siz kazanacaksınız. Erdoğan kazanırsa siz kaybedeceksiniz.

Hangi değere, hangi inanca, hangi siyasal görüşe sahip olursanız olun, şu yaşadıklarımızı normal bulacak bir tane ideoloji, inanç, siyasal görüş yok. Bunlara cevaz veren, bu olanları içinize sindirebileceğiniz bir tane fikri akım arayın, bulamazsınız. Bugün alternatifler de bu kadar kısıtlı. O yüzden hayalperest senaryolar içerisinde yaşama, olmadık varsayımlarda bulunma gibi bir şansımız yok. Her şey 31 Mart günü başlayacak. Zaman kalmadı.

Sandıkta görüşürüz dedik. Sandık önümüze geldi. Gidin ve gerekeni yapın. Yarın atacağınız her oy, Türkiye’nin barbarlıktan kurtulmak için bir işaret fişeği olacak. Yaşadıklarınızın hesabını sormak için başka bir yer kalmadı, ya siz bir çığlık olacaksınız, ya da çığlık atacaksınız. Bu kadar basit. Daha özgür, daha adil, daha eşitlikçi bir Türkiye kurma fırsatı hala var. Barbarlıktan çıktıktan sonra birbirimizi yiyebilir, denetleyebilir, bu güce sahip olmayanlardan medeni bir Türkiye talep edebiliriz. Bu duvarda açacağımız bir yarık yeni bir duvar kurmamızın da fırsatını verecek. Ancak eğer Erdoğan kazanırsa “dava taşını gediğine koyacak”, bu duvar tamamlanacak, hepimiz içinde mahpus kalacağız.

Sahip olduğunuz her şey, inandığınız her şey yarına bağlı. Daha büyük bedeller ödememek için, daha fazla kayıp olmasın diye, daha çok çocuk cenazesi kaldırılmasın diye, bu ülkede yaşayan hiç kimse aşağılanmasın, hiç kimse kendi yurdunda garip, kendi yurdunda parya olmasın diye gerekeni yapmak için sadece 17 saat kaldı. Yarın, 5 yıldır ilk kez, güç bizde. Bu hesabı soralım. Bu duvarı yıkalım. Bu sefer bu ülkede “kötüler” kaybetsin.


0 comments:

Yorum Gönderme