4 Kasım 2012
Acil İhtiyaç Listesi: Akıl ve Hüner

Fenerbahçe’nin mevcut kadrosunun çok derin bir yaratıcılık sorunu var, Post-Alex sonrası bu zaten beklenen bir şeydi ama bu kadar yakıcı bir sorun olacağını herhalde teknik heyet de düşünmüyordu. Aykut Kocaman’ın Alex gitmeden de kafasında olan Alex gittikten sonra artık iyice hayata geçen takımın hücum koordinasyonunu Christian’ın üzerine yıkma taktiği şu ana kadar hiçbir işe yaramadığı gibi bundan sonra da pek işe yarayacağa benzemiyor. Christian bir iki maç müthiş oynayıp yararlı işler falan yapabilir ama Fenerbahçe kadrosunda sezon boyunca oyun içi liderlik verilip, sonuca gidecek hareketleri kendisinden bekleyeceğiniz bir adam olamaz. Mental olarak da fiziksel olarak da teknik olarak da yapabileceğinden fazla bir rolü istiyor Aykut Kocaman Christian’dan. Yani iyi bir yardımcı oyuncu rolünden başrol performansı bekliyor ve Fenerbahçe’nin oyununun tıkandığı nokta da burası.
Aynı sorun geçen sene erkek basketbol takımında da yaşanmıştı, aslında fena bir oyuncu olmayan ama mental olarak oyun liderliğini ve sorumluluğunu kaldıramayan Ukiç’e liderlik rolü yükleyerek bir sezonu heba etmişti Spahija. Korkarım futbol takımının gidişi de ona benzeyecek.
İki hafta önce Fenerbahçe Bursa deplasmanında oynuyor maçtan önce bu maçtaki en becerikli ,oyun zekası yüksek oyuncu kim desek Bataglia’yı söyleriz, geçen hafta Fenerbahçe kendi sahasında Antalya ile oynuyor aynı soruyu sorsak Tita ve Assiati’yi söyleriz ama Fenerbahçe’den bir Allahın kulu için de bu adam iki kişiyi geçip bir ara pası atabilir, ya da oyun zekasıyla arkadaşlarını bir anda pozisyona sokabilir diyemiyoruz. Yıllardır Fenerbahçe’yi takip ederim bu kadar beceriden yoksun ve oyun zekası eksik bir kadro görmedim. İşin ilginç tarafı yetenek ve oyun zekası olarak eksik bir takımdan hiç değilse takım savunmasını iyi yapmasını beklersiniz ancak o da yok. Fenerbahçe rakip kim olursa olsun çatır çatır pozisyon veriyor.
Aykut Kocaman’ın vücut dili de söyledikleri de bana Marsilya maçından bu yana pek ümit vermiyor. Marsilya maçının ardından hocayı ilk kez bu şekilde abandone olmuş ve paniklemiş vaziyette gördüğümü yazmıştım ,açıkcası o maçtan sonra hocayla takım arasında bağların koptuğunu da düşünmüştüm. O maçın üstüne büyük bir Alex krizi de atlattı Aykut Kocaman ve ciddi bir şekilde yıprandı. Dünkü maçın maç sonu basın toplantısında söyledikleri de tuhaftı. İkinci yarı Fenerbahçe’nin çok defansif oynamadığını son 3-4 dakika öyle gözüktüğünü, son paslarda hata yaptığımız için pozisyona giremediğimizi söylüyor Hoca.
Takımın kötü oynamasından çok Akhisar gibi bir takıma karşı Fenerbahçe gibi bir takımın teknik direktörünün ikinci yarı oynanan felaket futbolu normalleştirmesi bana daha vahim geliyor. Aykut Kocaman’a göre ikinci yarının yarım saati önde olduğu bir maçta Akhisar kalesine şut atamayan,pas yapmayla topu eveleyip gevelemeyi birbirine karıştıran bir takımın performansında bir sorun yok. Daha kötüsü ise “son pasları yapamadığımız için pozisyona giremedik” açıklaması, hak verelim bu tespit doğru ama sormazlar mı adama Hocam zaten bu kadroda son pasları verebilecek hangi oyuncu var diye?
Hatırlayacaksınız Aykut Kocaman Lig Tv’de katıldığı programda futbolcu Aykut’u o zamanki haliyle teknik direktörü olduğu şu takımda oynatmayacağını söylemişti. Bunu kendiyle barışık bir teknik adam yorumu olarak okumak mümkün ancak oyunculuğu ve golcülüğü bir hüner ve zeka alaşımı olan (şair burada Aykut Kocaman’ın oyunculuğundan bahsediyor)bir oyuncuyu bile koşu eksikliği var diye silip atabilecek bir futbol düşüncesinin dışavurumu olarak okumak da mümkün bu yorumu.
Fenerbahçe kaç kilometre koşuyor bilmiyorum hala koşu eksikliği var mı onu da bilmiyorum ama sahada sarı lacivert forma giyen bir takımın bu kadar akıldan ve hünerden yoksun bir takım olmasını içime sindiremiyorum.
Sakatlar düzelince her şey düzelecek düşüncesi de açıkcası biraz Polyannacılık, savunma belki daha dirençli olur ancak hücumda takımı bir nebze sürükleme potansiyeli olan Krasic ile Stoch bu haldeyken Fenerbahçe’nin üretememe sorunu devam eder. Aykut Kocaman transfere pek olumlu bakmıyor ama bu takım devre arasında bir yerlerden “120 ıq falan bir saha içi aklı” transfer etmezse şampiyonluk yarışından çok erken kopar.
Son söz de bu Selçuk mevzusuna dair edeyim. Birileri bir oyuncuyu aşağılayıp eleştiriyorsa onu ayıplayalım eyvallah ama performansa dayalı eleştirilere karşı birisinin iyiniyetinden, aslında çok iyi bir insan olduğundan falan bahisle karşı eleştiri yapmak çok komik oluyor. Selçuk felakaet oynuyor, yada yetersiz diyen birine karşı ama o Topuk Yaylasında ağlamıştı, ya da o emekçileri temsil ediyor falan gibi kontra savunmaların son derece saçma sapan yorumlar olduğunu düşünüyorum. Aman düşmanlara koz vermeyelim aman 3 Temmuz devam ediyor diye eleştiriden kaçınıp her türlü vasatlığı bu bahaneyle örtmeye çalışma eğilimi de son derece tehlikeli bir eğilim.
Devamı ...
8 Ekim 2012
Alex - Aykut Hoca- Aziz Yıldırım: Sistem nerede?

Bu tatminsizlik öyle boyutlara ulaşıyor ki, bir büyük kitle iletişim mekanizması içerisinde insanları kendi varlıklarından, olayları da ağırlığından kopartıyoruz.
Hiç bir sağlıklı toplumda, seri katil olmadıkça, karısını evde kör testereyle kesmedikçe, bir yere bomba koyarken yakalanmadıkça veya çırılçıplak sahaya atlayıp edep yerlerini kitleye arz etmedikçe bir tercümanın istifa etmesi manşet olmaz. Savaşın eşiğinde yaşayan, 8 milletvekili, 108 gazateci, 500'ün üzerinde üniversite öğrencisinin tutuklu olduğu, sabah Bitlis gibi bir şehrinde roketatar saldırısının gerçekleştiği bir ülkede "manşet" haber buydu.
Hiçbir sağlıklı ülkede, bunca sorun varken, Bir Başbakan işinden ayrılmış bir futbolcuyu arayarak kendisini Kasımpaşaspora davet eden bir konuşma yapmaz. Lafı uzatmayayım ama içimde de kalmasın, Başbakan niye Alex'i arıyor arkadaş? Bu memlekette sorun mu yok? Hadi aradı, Başbakan niye Türkiye'de kal diyor? Adam gidecekse gider, neticede bir futbolcu. Hadi kal dedin, Kasımpaşa'nın idari menejeri misin, kulüp başkanı mısın, teknik direktörü müsün, niye "Seni Kasımpaşa'ya alalım" diyorsun? Belki adam 8 milyon € isteyecek senede, cebinden mi vereceksin? Ne yapacaksın? Başbakanların bunlarla uğraştığı bir ülkeye sağlıklı bir ülke, psikolojisi normal bir ülke gözüyle bakılır mı?
Bu sorun hepimizde olduğu için oturduğumuz yerden karakter tasarımına başlıyoruz. Üçüncü veya dördüncü vites yok. 1 yıl içerisinde Alex ve Aykut Hoca o kadar "kahraman" ve "hain" oldularki insan şaşırıyor. Halbuki, Alex'in aynı anda temiz bir aile babası, iyi bir kaptan, lider özellikleri taşıyan bir futbolcu, heykeli dikilecek bir efsane ve sinsi, yalancı, hain, kötü insan ilişkileri olan bir hıyanet abidesi olması mümkün değil. Aykut Hoca, bir yandan Fenerbahçe aşığı, "kocaman umutlarımızın sembolü", taraftarın önünde yerlere eğilecek kadar mütevazi, Yaşar Kemal'le sohbet etmeyi seçecek, bir mayıs dolayısıyla basın mensuplarının bayramlarını kutlayacak kadar düşünceli ve arkadan iş çeviren, Alex'i kıskanan, büyüklüğü kaldıramayan, küçük, hesapçı, sinsi bir insan da olamaz.
Tembel ve ahlak yoksunu bir medya ortamının ortasında yaşıyoruz. Bu medya için "gerçekler" değil sansasyon, skandal ve bunun en ucuzu matah. Çünkü "gerçekler" sıkıcı ve kolay değişmiyor. Televizyonun başında olup reklam izlemeniz için, internet sitelerine girip "tık" sayısını arttırmanız için medya yöneticilerinin genel politikası kadın poposu resmi koymak veya üzerinde konuşacağımız, birbirimize düşman olacağımız büyük sansasyonlar imal etmek.
Çünkü aslında hiç kimsenin 7/24 bir haber ajansına ihtiyacı yok. 7/24 haber ajansları Irak savaşından sonra kuruldu, zira gerçekten de medya çağında ilk kez 7/24 takip edilebilecek bir haber vardı. Bu iş bir iş olarak tanımlanınca da artık 7/24 takip edilebilecek tiynette haber yaratılma safhasına gelindi. Amerika'da da böyle, Türkiye'de de böyle, Almanya'da da böyle. 24 saat takip etmemiz gereken bir haber olmadığı için, 24 saat izlememiz, takip etmemizi gerektirecek, ucuz, basit, skandalı yoğun "dedikodular" haber olarak sunulmaya başlandı.
Beyler bayanlar, bu da bizim aklımızı iğfal etti. Hiçbir şeyi normal karşılamıyoruz.
Bakın baştan söylüyorum, Alex'i çok severim. Üstüne döktüğüm methiyeler bu blogda duruyor. Hiçbirinden pişman değilim. Ama arkadaş, Alex'in iş akdinin feshi "hıyanet", "insafsızlık", "zulüm" bandında tartışılabilecek bir konu değil? Senede 4 milyon, 5 milyon para alan bir futbolcu kulübünden ayrılmış. Aç yok, ortada kalan yok. Futbolculuk böyle bir meslek. Hiç kimse bu meslekte kimseye 8 yıl bir kulüpte oynama garantisi veremez. Ronaldinho'lar, Johan Cruyff'lar bu şansa sahip olmadı. Her futbolcunun iş akdi feshedilebilir. Bir futbolcunun iş akdinin feshini bir zulüm hikayesi gibi anlatmak akıl ile bağdaşır iş değil. Eğer birinin iş akdinin feshine isyan edeceksem, 13 milyon işsizin olduğu bu ülkede asgari ücretle 3 çocuk büyütmeye çalışan insanlar için isyan ederim. Gerçekten isyan edilecek şey, bu insanların yaşadığı dramdır. Üst yönetimde, üst seviye işlerde hiçbir profesyonel ömrü billah orada çalışmayı nasıl garanti edemezse, kurumlar da kişilere ölene kadar çalışmayı garanti edemez. Yılda 4 milyon kazanıyorsan, iş akdinin herhangi bir zaman diliminde sona erdirilebileceğini de kabul etmen lazım. Ortada bir felaket, katastrofi filan yok. Bu seviyedeki işlerin normal prosedürü budur, böyle olur, böyle olmaya da devam edecek.
Ancak bu olayı tartışmayalım demiyorum, tartışmayı doğru zeminde yapalım diyorum. Ne Alex'in işten ayrılması, ne kulübün onla çalışmak istememesi, Alex - Aykut Hoca - Aziz Yıldırım hattındaki dedikodular ve insani bir takım sorunlar mesele değil. İnsanların karakterlerini tartışma hakkımız da yok, bizi bu tartışmaya götürecek bir olay da yok. Yok soyunma odasına girdim, yok oradan çıktım, yok bacak bacak üstüne attı, yok tweet attı üzerinden gelen "kim daha terbiyeli" tartışması lise dönemleri için makul bir tartışmadır, insanlar birbirlerine küserler, ama bu seviyede, Fenerbahçe gibi bir kurumda böyle bir olayda masaya koyacağımız argümanlar bunlardan ibaret olamaz.
Esas sorun bir kaç soru ile net bir şekilde ortaya konabilir.
8 yıl takımda kalmış, kaptanlık yapmış, takıma katkısı çok yüksek, oyun zekası tartışmasız bir oyuncuyu nasıl bu kadar pespaye bir şekilde kaybettik?
Oyuncu takımdan ayrılabilir. Takıma katkısı düşüktür, yeni sistemle uyumlu değildir, mükemmel bir futbolcudur ama antremanlara çıkmıyordur, disiplinsizdir, insan ilişkisi zayıftır, aldığı ücret fazladır, ekonomik getirisi düşüktür veya basitçe kulübün yeni şemasında kendisine yer yoktur. Evet. Ama bir oyuncuyla bu şekilde ayrılınmaz.
Futbolcular teknik direktörlerle, teknik direktörler başkanlarla, başkanlar kendi yönetimleriyle, yöneticiler maaşlı çalışanlarla, maaşlı çalışanlar karılarıyla, karıları da kuaförlerle kavga edebilir. Hayat böyle bir şey. Emek yoğun işlerin tamamında insan faktörü önemlidir. Hele bu işler spor, sanat, siyaset gibi insan unsurunun kendi üretiminin belirleyici olduğu, ikamesinin de bulunmadığı alanlarda oluyorsa, daha da büyük çatışmalara gebedir.
Senede milyonlarca dolar kazanan, gazetelerde boy boy resimleri çıkan, sokakta iki adım attığında insanların ilgisine mashar olan, bizleri güldüren ve ağlatan insanların egosu da doğal olarak güçlü olur. Niye? Çünkü o bunlara sahip ve sen değilsin. Bu insanlar 20 - 35 yaş aralığındaysa, bunca maddi imkan ve manevi destek mekanizması ile karakterleri ve kendilerine duydukları hayranlık da büyür. Normal. Adamın heykelini dikecek kadar sevebiliyorsan, onun da kendisini sevmesine kızmaman gerekir. Sen heykel dikecek kadar önemsiyorsan, o da kendisini mutlaka önemseyecektir.
Yine böyle yapıları yöneten yöneticiler de egosu güçlü insanlardır. Onlar da yüksek bir gelir seviyesine sahiptir, onlar da değerlidir, kitlenin ilgisine / sevgisine mashar olur.
Bu iki güçlü egonun karşılaşmasında çatışma çıkması beş bilinmeyenli quantum denklemi değil. Ne oluyor? Sen de çalıştığın yerde patronunla kavga ediyorsun, arkasından söyleniyorsun, kafan bozuluyor, yoruluyorsun, moralin düşüyor, motivasyon bekliyorsun. Anlaşılmayacak bir şey yok.
Ancak büyük kulüpler, büyük olmaya devam etmek istiyorlarsa, ortaya çıkması muhtemel ihtilafları çözebilecek sistemler kurarlar. Sistem tanımlanmış görevleri olan ve bu görevleri belirli bir kalitede sürekli bir şekilde sunan insan istihdam etmek demek.
Kulübün sürekli oyuncuları izleyip, onların psikolojik durumlarını analiz edip, yönetime tavsiyelerde bulunan bir psikolog ekibi var mı? Ben bilmiyorum. Halbuki bu insanların psikolojilerinin doğru yönetilmesi, desteklenmesi temel bir öncelik. Oyuncu alırken de, oyuncuyu takımda kullanırken de nasıl fizik terapistine, masöre, doktora ihtiyacımız varsa, psikologa da var. Halbuki bu kadro boş.
İki, bu seviyedeki her kulüp futbolcularla yönetim arasında bir irtibat kurabilecek ara seviye yönetici ekipleri çalıştırmalıdır. Bu insanlar futbolcuların sosyal yaşamlarını takip etmeli, yaşadıkları ülkede karşılabilecekleri çevresel sorunları çözmeli, çocuklarını okula yerleştirmeli, çocuklarının okullarında sağlıklı ve güvenli eğitim alabilmesini takip etmeli, karılarını mutlu etmeli, çocukları arada bir yemeğe götürmeli, sosyal yaşam alanlarına sokmalı, doğru arkadaşlıklar edinmelerine yardımcı olmalı, dertleşmeli, paylaşmalı, sorunlarını dinlemeli ve bazen de hata yaptıklarını söylemeli. Bu kurum içi iletişim / destek mekanizması oyuncuların insani olarak ihtiyaç duydukları ilişkilerin yönetimini yapmalı, onların kulübe zarar verebilecek bir şekilde büyümesini engellemeli. Sen 8 yıldır çalıştırdığın kaptanınla bir Hakan Bilal Kutlualp, bir Volkan Ballı ayarında ilişki kuramıyorsan bu temelde senin sistem olarak hatan olduğunu gösterir. Parasını verdiğin insanla ilişkin de iyi olmak zorunda. Yapamıyorsan, hata senin.
Üç, bu seviyedeki her kulübün teknik direktörüne geniş bir ekip kurma şansı verilmeli. Üç kişiyle, 4 kişiyle olacak işler değil. Kulübün kendisine bağlı bir organizasyon takımı olmalı, basın müşavirliğinin yanı sıra teknik direktörün basın danışmanı olmalı, imaj danışmanı olmalı, yaratıcı içerik üretecek metin üretim ekipleri kurulmalı, hukuk danışmanı olmalı, psikoloğu olmalı, oyuncu takip ve izleme komiteleri kurulmalı, özel kalemi olmalı, ülke içerisindeki imajını güçlendirecek ve kamuoyuyla iletişimini sağlamlaştıracak, onun organizasyonlarını belirleyecek, yapacak ve onu bir iletişim aracı olarak kullanacak bir ekibi olmayan teknik direktör, 7/24 medya çağında köpekbalıklarının ortasına atılmış bir parça kırmızı etten başka bir manaya gelmez. Kardeşim Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsunuz, insanların nasıl bir fanatizm seviyesinde olduğunu, kamuoyu algısının nasıl üretildiğini, medyanın nasıl polarize olduğunu ve medya araçlarının propaganda aracı olarak algı üretimi için nasıl kullanıldığını görüyorsunuz. Doğru iletişim metotları ve strtejilerini uygulayamazsanız, çökmeye mahkumsunuz.
Dört, Fenerbahçe kendisine artık bir başkanlık katı kurmalı. Aziz Yıldırım her şeyden sorumlu insan değildir. Aziz Yıldırım'ın da bunu anlaması lazım. Her işi iyi yapamıyor. Her işi en iyi yapacak insan da kendisi değil. Aziz Yıldırım en iyi sekreter, en iyi faks çeken adam, en güzel görüntüleri bulacak kameraman, mali tabloyu en iyi takip edecek maliyeci, birinci sınıf bir inşaatçı, adına kürsü kurulacak bir hukukçu, müthiş bir hatip, benzersiz bir medya iletişim dehası değil. Nasıl kulübün masörü varsa ve o bu işi diğer herkesden iyi yaptığı için belirli bir ücretle istihdam edilip, o işi yapma sorumluluğu veriliyorsa, hayattaki başka diğer işler de personel istihdam etmeyi gerektirir. Aziz Yıldırım bu kadar kolay ulaşılan, soyunma odasına girip çıkan, oradan inşaata giden, oradan basına elini kolunu sallayarak çıkan bir insan görüntüsü veremez. Vermeyi tercih ettiğini biliyoruz, hakkı olmadığını da anlamamız lazım. Aziz Yıldırım'ın artık hukukçulara, medya iletişim danışmanlarına, 7/24 yanında olacak stratejik kararlar verecek ve bunları yönetecek danışmanlara ihtiyacı var. Daha önemlisi Aziz Yıldırım'ın da artık kendisini modern ekiplere emanet etmeye ihtiyacı var. Bunu Amerikan Başkanı yapıyor, Başbakan yapıyor, TOBB Başkanı, TÜSİAD Başkanı yapıyor. Salak mı bu adamlar? İş yapmayı mı bilmiyor? İletişim, siyasi strateji, kurum yönetiminden mi anlamıyorlar? Hayır. Bir insan bu kadar yoğun bir programda, bütün bu kamusal yönü olan ve hayatının gidişatını belirleyen her işi kendi yapamaz, sağlıklı karar alamaz, yorulur, disiplini bozulur. Bir insan bu işlerle bizzat kendi uğraşırsa, yöneticilik yapmaya vakti kalmaz. Eğer generaller siperlere gidip tüfekle ateş ederse, askere komutanlık edemez. Bizim Başkan'a ihtiyacımız var, eğer o inşaatçılık, idari menejerlik, teknik direktörlük ve gazetecilik yaparsa, Başkanlık yapmaya vakti kalmıyor demektir. Sözün gücünü iyi kullanmak, kitleyle dorğu bir şekilde iletişim kurmak, doğru pozisyonlamayı yapmak ve yönetmek için bu ekipler kuruluyor. Türkiye'de yetişmiş insanlar da var. Böyle bir ekip kurulması atla deve de değil. Fenerbahçe futbol takımına, en iyi futbolcuları, en iyi teknik direktörü, en iyi kondisyoneri layik görüyorsan, Fenerbahçe Başkanı da en iyi ekiplerle çalışmak zorunda.
Beşincisi, kardeşim her işi Başkan yapamaz. Başkan bu kadar kolay ulaşılabilir bir insan da olamaz. Yönetim nerede? Belirli yöneticilerin, bazı alanları yönetmesi ve bu sorunları halletmesi gerekir. Alex kadro dışı bırakılmış, duştan çıkıp başkanın yanına çıkıyor. Bu rezaletin daniskası. Fenerbahçe Başkanına kimse böyle langır lungur çıkamaz. Arada yönetici yok mu? Gitsin onlarla görüşsün, sorununu anlatsın, ara kademelerin çözemeyeceği büyüklük ve ehemmiyetteki sorunlarla Başkan muhatap olsun.
Altı, olay patladığı andan itibaren kriz yönetimi sıfırın altında. Alex bir tweet attı ve hepimiz altında kaldık. Halbuki böyle bir olay olduktan sonra medya ile görüşülür, doğru bilgilendirme yapılır -nasılsa öğrenecekler- bunun medya iletişimi planlanır, kim nereye ne zaman çıkacak ve ne diyecek sorusu belli olur.. Konu hakkındaki politika oluşturulur ve hareket edilir. Bu işi kendi haline bırakırsanız, sonuçta o tweet döner, sonra başka bir olay olur, sonra başka bir olay olur ve sizin muhalifleriniz bu süreçleri kullanarak işi yönlendirirler. İki artı iki dört. Medyayla zaten iyi ilişkileri olmayan, medyada sevilmeyen, temel medya yöneticilerinin hepsiyle bir çok bakımdan sorunlu bir kulübün bu süreci kendi haline bırakması, kendisini medyanın insafına bırakması demektir. Böyle bir şansımızın olmadığını anlamak için daha kaç kriz yaşamamız lazım?
Yedi, taraftarın da biraz sakin olması lazım. Bu kadar kolay ikiye ayrılacak, Alexciler Aykutcular üzerinden birbirine düşecek, birbirini hainlikle ve ağza alınmayacak laflarla suçlayacak bir kitle olmak sağlıklı değil. Tek bir olay üzerinden, binlerce başka iyi ve güzel olayın üstünü çizerek asalım, keselim, siktirsin gitsin noktasına gelmek kulübe hem zarar veriyor hem de zaten sıhhat durumumuz hakkında şüphe uyandırıyor. Bugün Alex'i kaybettik, aynı anda Aykut'u çok üzdük, Aziz Yıldırım'ı daha radikal haraketlere sürükledik, birbirimize düştük, sevgi bağlarını yok ettik. Sonuçlar, yaptıklarımızın doğru olmadğını gösteriyor. Böyle bir olayı doğru yorumlayıp, pozisyon alamayan ve kendini bu hale düşüren bir kitlenin belki sesi gür çıkar ama etkileme gücü olmaz. 3 Temmuz gibi bir süreci efsane olacak bir dayanışma ve isyan ruhuyla geçirmek duygusal hasletlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ancak bu ruhu kendisini sürekli kulübün üzerinde sallanan bir demokles kılıcı haline getirir ve her olayı skandal bir komplonun uzantısı, hainlerin yeni oyunu, büyük bir savaşta atılmış fantastik bir adım olarak tanımlamak da iletişimi baştan engelliyor. Hayatta sadece hainler ve efsaneler yok. Esasında bunlar hiç yok, doğru ve yanlış hareketler yapan insanlar var. Roma'nın sahibi kitledir ve kitle sürekli kan isterse en sonunda yöneticiler verecek kan yoksa da birilerini kesip kitlenin önüne atmayı öğrenirler. Sürekli olay beklentisi içerisinde olursanız o olaylar mutlaka yaratılır. Biz de buna kulübe destek olmak değil, kaos bağımlılığı deriz ve bu sürecin de kulübe zarar verdiğini söylemek zorunda kalırız.
Alex gider, Aykut Hoca gider, Aziz Yıldırım da gider. Kulüpler kişilerle kaim değil. Ancak bu olaylar, kurumların eksiklerini görerek kendilerini yenileyebielcekleri bir alan olmalı. Ben daha güçlü bir Fenerbahçe istiyorum. Ben kişilerin "bizzat kendi yaptıkları" ile değil, bir lider olarak kuruma yaptırdıkları ile övündüğü bir Fenerbahçe istiyorum. Ben sosyal hayat içerisinde olan, Bitlis'te çocuklarla, Batman'da insanlarla oturan, İstanbul'da zor durumda olanların yanında olan, mazlumların arkasında, zalimlerin karşısında kendisini konumlamış, finansal durumu yüksek, kamuoyu iletişimi güçlü, sadece spor alanında değil ama sosyal hayatın her alanında söyleyecek sözü olan ve bu sözleri söyleyen, medya tarafından karanlık dehlizlerine yuvarlanmak yerine medyayı bir araç olarak kullanıp kendi düşüncelerini aksettirebilen, tıkır tıkır çalışan bir sistem istiyorum. Bunu kurabildiğimiz gün, Fenerbahçe sadece sahada kazanmayacak, Fenerbahçe kalpleri, gönülleri ve düşünceleri de kazanacak.
O kadar zor değil, başarmak için bir kaç küçük adım bekliyor sadece.
Devamı ...
21 Eylül 2012
Bu Kaçıncı Dejavu?

Maça çıkabilecek en iyi 11 le başladığımızı söyleyebiliriz, basit top kayıpları ve pas tercihleri yüzünden oyunu Marsilya yarı sahasına yıkamasak da oyunu Marsilya hegomanyasına da bıraktığımız söylenemez. Hücuma çok adamlı çıktığımız nadir pozisyonlardan birinde golü bulup skor avantajını yakaladık. İlk yarıda en büyük eksiğimiz top rakipteyken onları ceza sahası civarına kadar hiç rahatsız edememekti. Marsilya bizim yarı sahaya çok kolay geldi, özellikle kendi sağ kanatlarını son derece etkili kullandı, geleneksel olarak geriden pasla çıkma hataları yüzünden de bir kaç şans yakaladılar ama son hareketlerde becerili olmamaları skoru bulmalarını engelledi. 1-0 ı bulduktan sonra Alex'in orta sahada topla buluştuğu anda tek pas seçeneği muhtemelen o anda iki Marsilyalı ile baş başa kalan Sow oluyordu, ve geriden hücuma destek olunmadığı için hücum çeşitliliği ve verimliliğimiz düştü.
İkinci yarıya da felaket başladık, kendi yarı alanımızdan neredeyse 10 dakika doğru düzgün çıkamadık. Marsilya'nın golü geliyorum derken taraftarın meşale atmasıyla oyunun durması biraz bizim kendimize gelmemizi sağladı. Tam o sırada Mehmet Topuz'un şahane ortasına Alex'in şahane kafasıyla aslında çok da beklenmeyen bir anda 2-0 ı bulduk. Oyuna baktığımızda oyunun hakkının 2-0 olmadığını nesnel bakarsak söyleyebiliriz tabi. Alex'in golünden sonra Marsilya da bir 5-6 dakika ciddi bir şekilde oyundan düştü, o sırada Aykut Kocaman'ın çok tartışılan/tartışılacak hamlesi geldi. Alex'in yerine Christian girdi.
Oyuncu değişikliklerinin hocanın kafasındaki getiri götürüsünün yanında başka iki yönlü bir etkisi var. Birincisi, oyuna soktuğunuz oyuncunun kendisinin oyuna girmesini nasıl algıladığı,ikincisi takımın geri kalanının oyuncu değişikliğini nasıl yorumladığı. Geçen yıl play-off daki Trabzon deplasmanında Alex'in yokluğunda Christian'ın çok iyi oynaması Aykut Kocaman'ı çok etkilemiş. Gerek play off un son maçında Galatasaray karşısında gerek Spartak deplasmanında Aykut Hocan Alex'in rolünü, yaptıklarını Christian'dan bekledi ve doğal olarak da alamadı. Aykut Kocaman Alex'in yerine giren Christian'dan Alex'in yaptıklarını ve onun yanında bir de takım savunmasına katkı vermesini bekliyor. Christian ise Alex'in yaptıklarının yanından geçmediği gibi Alex'le yan yana oynarken takımda takım savunmasına yaptığı katkının yarısını Alex'in yerine girdiğinde ya da oynadığında yapamıyor. Takımın geri kalanı yani sahadaki on oyuncu ise Alex'in çıkıp Christian'ın sahaya girişini "beyler Allahını seven defansa gelsin" şeklinde yorumladığı için Fenerbahçe kendi yarı sahasına gömülüyor.
Şunu da 50 kez tekrarladım ama yine tekrarlayayım. Alex'in sahada olmadığı bir Fenerbahçe'nin oyun zekası %50 düşüyor. Takım bir oyuncudan ziyade şuurunu kaybediyor Alex çıkınca. Ve hoca bugün şunu da bir kez daha görmüştür umarım ki bu seviyede oyun zekası en az koşu mesafesi kadar belirleyici bir etken. Christian-Alex değişikliğinin ardından Sow-Bienvenu değişikliği de gelince Fenerbahçe'nin Marsilya kalesine en yakın iki oyuncusu Bienvenu-Christian ikilisine dönüştü. Rakip sahaya en yakın iki oyuncunuz bu kadar yaratıcılıktan yoksun, ve formsuz durumdaysa üstelik takım savunmasına da fizik olarak yıprandığını düşündüğünüz aslardan çok da fazla yardım etmiyorlarsa o zaman skor olarak geride olan takım çok kolay risk alabiliyor.
Şöyle bir düşünelim ev sahibi takım 2-0 önde son 20 dakikaya girmiş, deplasman takımı bütün hatlarıyla her dakika pozisyon buluyor. Normal bir seyirci hiç değilse önde olan takımın 2-3 tane kontra girişiminin olmasını rakibin ikiye-bir, üçe- iki yakalanacağı üç dört tane pozisyon olacağını düşünür çünkü futbolun doğası bunu emreder. Bir yerde normalden daha fazla adam bulunduruyorsanız başka bir yerde normalden daha az adam bulunduruyorsunuz demektir. Fenerbahçe bu açıdan kontratak özürlüsü bir takım. Ve bu sorun iki senedir devam ediyor. Galatasaray'a 2-0 dan maç verirken de koskoca ikinci yarı Fenerbahçe bir tek doğru düzgün kontra atak yapamadı. Kontra için önündeki oyuncuya pas verecek en nitelikli adam skor koruma taktiği olarak kenara alınınca Fenerbahçe kontraya çıkacak o yaratıcı pası atamıyor. Üçüncü bölgedeki oyuncu tipin kontraya müsait değil (Bienvenu) ikinci bölgedeki oyuncun o pası atmaya ehil değil (Christian) ve birinci bölgede atağı kesip topu kontra hazırlayıcı oyuncuya atmakla görevli oyuncuların topla çıkarken 20 kez top kaptırıyorlar. Böyle bir takımın bu seviyede şu kadroyla kontra yapması doğal olarak mümkün olmuyor.
Alex'i oyundan alabilir alınmaz diye bir şey yok, oyundan düşmüştür, kartı vardır falan bu nedenlerle alabilirsin eyvallah da arkadaş bu adamı oyundan alırken takımın düşen oyun zekasını telafi edebilecek bir değişiklik yap. Fenerbahçe kadrosunda oyunu kafasıyla oynayabilen oyuncu sayısı neredeyse yok denecek kadar az. Alex'siz bir takım düşünüyorsan Alex'in mental eksikliğini kapatabilecek iki üç tane oyuncuyu kadroya katarsın. O zaman Alex'i oynatmamanı anlayışla karşılar herkes.
Bir de tecrübe denen bir şey var. 2-0 dan 2-2 olan Galatasaray maçında da Alex alınıp üç orta sahaya dönmüştük, ve Galatasaray daha çok gelmeye başlamıştı, Arena'daki 3-1 lik maça da yine 3 orta sahayla başlamış ve mahkum oynamıştık. Aykut Kocaman ön libero sayısını artırıp ileriden bir oyuncu olarak takımın savunma direncinin artmadığını daha kaç hezimetin sonunda öğrenecek merak ediyorum. Tam aksine Fenerbahçe hücumunu kendi eliyle etkisizleştirdiği için rakip daha çok risk alma iştahı hissedip daha çok adamla gelmeye başlıyor.
Bu beraberlik zaten bence epey arızalı olan takımın özgüvenini çok ciddi şekilde törpülemiştir. Aykut Kocaman'ın maç sonundaki halini de hiç beğenmedim, o bildiğimiz sakinliğini kaybetmiş ve abandone olmuş haldeydi. Sonuç olarak bu maç sonunda gruptan çıkma yolunda bir şey kaybedildiğini söyleyemeyiz ama taraftarın hocaya olan güveni ve daha trajiği bizzat oyunuların hocaya olan güvenlerinin ciddi şekilde sarsıldığını düşünüyorum. Maç 2-1 bitse skor bir şekilde bir şeyleri örtüp son 30 dakikadaki sefil oyunu gölgeleyebilirdi ama skor 2-2 olunca bu sefer o 30 dakikadaki oyunun sefilliğinin etkisini çok daha artmış oldu.
Heraklitos "aynı suda iki kez yıkanılmaz" sözünü iki üç Fenerbahçe maçı izlese etmezdi herhalde. Fenerbahçeli olunca aynı suda bırak yıkanmayı defalarca boğulunabileceğini öğreniyorsunuz. Aykut Hoca da sağolsun epey katkı yaptı bu "dejavu boğulmalara".
Devamı ...
16 Nisan 2012
emre, papaz, fenerbahçe

ırkçılık yalnızca bir küfür değildir. insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. bu yüzden rıdvan bunu duyar duymaz "eğer emre bunu demişse soyunma odasına gitsin, duşunu alsın, formayı çıkarsın, futbolu bıraksın" dedi, bu yüzden biz "eğer (eğer kelimesinin de bir anlamı var) bunu demişse acilen çıksın açıklasın yoksa fenerbahçe cezayı kessin" dedik, diyoruz.
galiz küfrü birey affedebilir, ırkçılığı bütün bir etnik grup ve insanlık ailesi adına kimse affedemez.
ama önce bir şey anlatacağım,
bir çoğunuzla 3 temmuz sonrasında tanıştık ama bu blog 3 temmuzdan önce de vardı. bu blogda yazdığımız hiçbir şeyi de havaya yazmadık, kimsenin yüzüne söyleyemeyeceğimiz şeye burada yer vermedik.
nasıl?
bilenler biliyor bundan 1 ay önce aziz yıldırım ile 3,5 saat metriste yanyana görüştük. kendisine bir söz vermiştim, orada geçen hiçbir konuşmayı hiçbir yerde yazmadım.
bugün bir şeyi yazacağım.
o gün, sohbetin debisinde, kendisini 3 temmuz'dan önce bir diktatör olarak gördüğümü kendisine de söyledim. çünkü bunu bu blogda yazmıştım. (bkz: birey kültü üstüne) kurumsallaşma, tek adam yönetimi üzerine kendisi de fikirlerini ifade etti. eğri, doğru, burada yazdığım şeyi kendisine söylemeseydim aynada kendi yüzüme bakamazdım. söyledim. ne oldu? aziz yıldırım beni fenerbahçeli olmamakla mı itham etti? aksine, uzun süre kurumsallaşma üzerine tartıştık.
çünkü aziz yıldırım müdenasız bir insan, lafını esirgemez, biz de eğilip bükülmeden doğru bildiğimizi söyleyebilen insanlardanız.
3 temmuz sürecinden önce, konu emre olduğunda bu blogda iki farklı görüş vardı. birincisi pvh'nin emre gelmesin (bkz: peki niye kabullenelim) ve olgu'nun "şimdi kime düşman" yazılarıyla belirtilen hattı. (bkz: şimdi kime düşman)
ben de bu blogda "türk futbolunun alkibiades'i emre mi?" diye sordum. (Bkz: türk futbolunun alkibiades'i emre mi?) velhasıl ne oldu? emre geldi. birine boğazını kesme hareketi yaptı, o zaman da emre fenerbahçe'yi bıraksın diye burada yazdık.
ama emre fenerbahçe'yi bırakmadı.
şimdi bir ara daha,
biz herkesin nabzına göre şerbet veren düşünceleri savunsaydık zaten oturup bir medya kuruluşunda yazardık. bu yeteneğimiz var. bugün burada, 3 temmuz'dan sonra ifade ettiğimiz görüşleri yazdıysak bunun temel sebebi, bu konuda bir takıntımızın olması. bugün bir çok insanla bir bağlantıya sahipsek, inandığımız şeyleri yazabilmemize borçluyuz. kimse bize bir şey borçlu değil, bizim aynalara karşı borcumuz vardı, o borcu da ödemeye hayat boyu devam ediyoruz,
bir dakika daha,
fenerbahçe'nin, türkiye'nin, hükümetin, cemaatin, şu veya bu kişinin ali menfaatleri için herhangi bir haksızlığa karşı gözümüzü kapatmayı, susmayı, kabullenmeyi, içimize sindirmeyi kabul etmiyoruz, etmedik. eğer bunu edecek olsaydık, şurada burada iki "spam yaparız" diyen adam yerine bize allah günü tehdit eden adamları tercih ederdik.
siz biz buradan duyurmadığımız için bir şey yok sanıyorsunuz, ama var, hatta bunu papazınçayırındaki yazarlar bile bilmiyor, ama var. neden? çok önemli olduğumuzdan mı? hayır. bugün türkiye'de müesses nizamın replikleri dışına çıkan herkes bunu yaşadığı için var.
şimdi parantezleri toplayalım,
emre ırkçılık yaptıysa
- ki kendisi "bunu diyip demediğimi bilmiyorum" diyor
bunun bedelini ödemeli.
çünkü biz lefterin tertemiz fenerbahçesini istiyoruz. çünkü biz, bu ülkenin umudu olan fenerbahçe'yi seviyoruz. o yüzden şükrü saraçoğlu stadının adı lefter küçükandonyadis stadı olsun diye burada yazdık, yazmaya da devam edeceğiz. biz lefter için feneri bir başka seviyoruz.
hatta "biz"i de karıştırmayayım,
çünkü ben fenerbahçe'den özgürlüğe, adalete, insanlığa dair bir ışık görmek istiyorum. çünkü ben, fenerbahçenin kupalarından çok ahlakını, madalyalarından çok "iyiler her zaman kazanır"ı gösteren hikayesini seviyorum. ben fenerbahçeyi şampiyon olduğu, kupa aldığı, sahada karşı takımı yendiği için değil,
hatta bunlar umrumda bile değil,
rıdvan gibi tertemiz çalımları, alex'in, van hooijdonk'un, cemil turan'ın bileğiyle, hakkıyla kazandıkları için seviyorum. ben fenerbahçe'yi ırk, din, dil ayrımı yapmaksızın, hiçbir haksızlığa sapmaksızın, kimseyi sınıfı, beşeri konumu diye ayırmaksızın, turist ömer'le ali koç'u, en üsttekiyle en zor durumda olanı birleştirebildiği hikayesi için seviyorum. Lefter, kemalettin, uche, okocha, nielsen ile herkesin belli ahlaki değerler sebebiyle buluşabildiği, herkese örnek olabilecek çubukluyu seviyorum.
ben fenerbahçe'yi, bir sosyal hareket olduğu için, nusaybindeki o yapayalnız çocuktan, caddede yürüyen yaşlı teyzesine kadar ahlaka, insanlığa, adalete, eşitliğe, dürüstlüğe dair düşündürdükleri için seviyorum. eğer ben "bu etikete sahip olanlar her şeyi yapabilir, kazanan her zaman haklıdır" düşüncesinde olsam, zaten oturup da idris naim şahin'e bu kadar sövmezdim.
ve benim umrumda değil kupalar? cehennemin dibine. herkes kupa kazanır. manchester city bile şampiyon olacak, olabilir, olma ihtimali var. çavuşeskuyu arkasına almış, stalinle palazlanmış takımlar bile futbolda şampiyon oldu. ben zidane'ın materazziye isyan eden halinde, bugün burada alparslan eratlı ile ifade edebileceğim hikayeleri seviyorum.
adalet, eşitlik, özgürlük yoksa şampiyonluk nedir ki? o şampiyonluk hiçbir şeye değmez, hiçbir manaya gelmez. ben maç 3-0'ken, soyunma odasında "çıkın ve fenerbahçe gibi oynayın" diyen alpaslan eratlıyı seviyorum. her koşul aleyhindeyken, adam gibi, doğru bir şekilde, bütün gücüyle mücadele edenlerin kazanmasını seviyorum. fenerbahçe kazandığı için değil, bu kadar güzel kazandığı için şiirlerin konusu.
ben rıdvanın füleli çalımlarını değil, karşıdakine zulmetmeden, haksızlığa uğratmadan, hagi gibi suratına tükürmeden, zerafetle atılan haklı çalımlarını seviyorum. ondan karşımda gördüğümde, diyorum ki "hocam sizi gördüğümde hala elim ayağıma dolanıyor"
ben puşkaş ergünleri, mikro mustafaları, basrileri, serkanları seviyorum. kan, ter, gözyaşı evet, haksızlık asla.
çünkü ben bunları anlatacağım çevreme. diyeceğim ki iyilik var, adalet var, haslet var, doğru yaparsan, zarar vermezsen, mücadele edersen, zulme boyun eğmezsen gene de kazanabilirsin.
emre her şeyin aksini temsil ediyor. her şeyin. aykut hocayı üzüyor, yeğeni sen hocaysan ben de imamım diyor, hakan abisi başını okşuyor bir yöne koşuyor, ingilterede ırkçılık hikayesi çıktıktan sonra -ki yalanlandı- burada gene fuckin niggar diye bağırırken görülebiliyor.
belki dememiştir, zokora keskin, bıçkın bir yalancı.. bilemem. ama boyun kesme hareketini gördüm. aykut'a neler çektirdiğini gördüm. arkasında duramam. kendisi bile duramıyor, "belki o lafı etmişimdir" diye açıklama yapıyor.
tek bir şey, çok gerçek, biz emresiz kazandık, kazanmaya da devam edeceğiz. emre çin'e mi gidecek, uganda'yı mı? umrumda değil. fenerbahçe emre'ye muhtaç değil. emresiz de olur. ama ahlaksız olmaz, ama adaletten, ilkeden, prensipten soyutlanmış bir fenerbahçe, ünal aysal'ın galatasaray'ından başka bir şey ifade etmez.
emre diyor ki, "özür dilerim" peki. zokora affetsin. ben affetmiyorum. çünkü ben oturup da melo rieara'yı bir odaya kilitleyip dövdüğünde bunun ceza hukukunun bir konusu olduğunu ve ceza alması gerektiğini yazdım. GS, çıktı bu işin üstünü kapattı. Kendilerine yakışan bu. Trabzonspor ırkçı pankartları açtığında, beyaz bereliler tribüne dadandığında bunun üstünü kapattı. Eleştirdik ama nihayetinde orası başka bir yer. Çarşı trabzonspor'un şampiyonluğunu kutladıktan bir gün sonra "aklanın da gelin" diye yazı yazdığında güldük. haklıydık. ama onlar da işte öyleler.
Fenerbahçe öyle olmadığı için Türkiye'nin en büyük sosyal hareketi. Fenerbahçe prensipten, ilkeden taviz verseydi,
bugün aziz yıldırım'ı satmıştık, tam da istedikleri gibi fenerbahçe'nin ali menfaatleri için bir adamı sokak ortasına bırakmış, istedikleri başkanı seçmiş, yolumuza devam ediyorduk,
fenerbahçe öyle olsaydı, aziz yıldırım hiç içeri girmezdi. onlarn istediği her şeyi yapardı, yönetimi onlarla birlikte yapar, seçimlerde onların istediği adayları destekler, girme dedikleri yere girmez, gir dediklerine girer, şimdi CL Finaline oynayacak bir takımın keyfini çıkartırdı.
fenerbahçe öyle olsaydı, sporun imamı başka takımdan değil fenerbahçe'den çıkardı, ilk hes fenerbahçe'nin olurdu, enerji santralimizin yanına bir de baraj koyardık.
fenerbahçe öyle değil, o yüzden bedel ödüyoruz. şükürler olsun.
o yüzden bugün dünyada eşi benzeri görülmedik bir taraftar organizasyonuyla yürüdük, o yüzden bugün herkesin karşısına dimdik çıkıyoruz, o yüzden başkan hapiste ama masum.
emre değil.
emre ırkçı küfür etti. emre ırkçı mı? değil. daha kötü, karşıdakini yaralaması için küfür etti. etmiş olabilir. bunu yaptığını bile hatırlamıyor.
ben de diyorum ki sabri yoboya fuckin niggar dese ne yapacaksak öyle davranalım. öyle davranmaya mahkumuz.
benim inancım bu.
ırkçılık, hele de etnik köken sebebiyle bir başkasına eza çektirmek, ahlak konusu değil, ceza hukukunun konusu, benim için özür dileyince mesele bitmez.
eğer bunu söylemezsem, o zaman ben de emre olurum. forma üstümdeyken ne yapsam mübah değil, asla da olmayacak.
Devamı ...
10 Kasım 2011
Takımdaki Bayrak adamlığa doğru bir isim: VOLKAN DEMİREL

Sizi bilmem ama Volkan Demirel, Fenerbahçe’ye transfer olduğu günlerden itibaren, hep aklımda bir “acaba?” sorusu, düşüncesi vardı. Bu “acaba” sorusu da uzun süre varlığını korudu… Sebep ortada. O zaman için Türkiye’nin en iyi kalecisi olarak anılan Rüştü Reçber, hali hazırda kalecimizdi ve hakkını vermek gerekir ki, çok iyi işler çıkartıyordu.
Dahası, gece hayatı olsun, bar pavyon hayatı olsun; mankeni, türkücüsü, oyuncusu olsun, Televolelerden günümüze miras kalan, magazin dünyasının as kadrosuna giremeyecek kadar çirkin, kariyerinin ilk dönemlerinde sıradan bir futbolcu gibi konuşan (galibiyet veya mağlubiyet hakkında devrik ve ülkemizdeki futbolcuların çoğunluğunun zeka - eğitim seviyesini ortaya koyan cümleler), gol yemeyen “sürf! tabi ki yiyen,!” bir isimdi Rüştü. Ve evet Arsenal, Manchester, Madrid, Barcelona gibi takımlar; onu transfer etmek istese, “gitsin abi, hakkı” derdik. Ki kendisini vaktinde dövmüşlüğümüz bile vardır! Onun yeri öyle ayrıdır bizim için...
O Rüştü’nün yedeği olarak transfer edildiğinde; jöleli saçları, temiz sakal tıraşına kontrast çenedeki ince çizgisiyle fantastik bir model uygulayan, fiziği boyu posu yerinde ve yakışıklı, hanımların gözdesi olmaya aday ve kısa sürede kendini gece hayatına adama riskini fazlasıyla üzerinde bulunduran bir oyuncu görünümündeydi… Alıştığımız üzere, böyle bir görüntüsü olan futbolcular, kaleci bile olsa otel odalarında fantastik partilerin gediklisi olmaya adaydır.
Aslına bakarsanız kendisi gece hayatına dair haberlerde çok fazla anılmamış olsa da, ilk yıllarda zaman zaman şans bulduğu kalede gösterdiği, “bu maç bitsin dakkasında barda karılarlayım,” tavırları; zor pozisyonlardaki kurtarışlarının ardından sergilediği, kibirle yüklü edası ve topu garip bir kendine güvenle sektirmeler, uçmalar, poz vermeler... ne yalan söyleyeyim gözümüze “Cansel’e olan aşkını, sezon arasında / tatilde güneşlendiği havuza, ‘onun arabası var güzel mi güzel’ dedikten sonra ters takla atarak dalan, Alpay gibi” görünüyor ve bu takımın “adam gibi” bir kaleciye ihtiyacı var Rüştü’den sonra dedirtiyordu.
Rüştü’nün başarısız bir Katalunya seferinden sonra -ki kanaatimce THY’nin sponsorluk fikri o vakit ortaya çıkmıştı- artık Rüştü abisine kaleyi zor vermeye niyetli olduğunu göstermişti Volkan. Dahi Daum, bunu görmediği gibi, haklı olarak Rüştü Fenerbahçe’nin kalesine, Volkan yakışıklı yedek kulübesine geri dönmüştü. Rüştü mü Volkan mı sorularının ortaya çıktığı sıralarda her zaman “Rüştü abisine yedek olmanın gururu”ndan bahsetmiş, o sene Rüştü’nün yeniden birinci kaleci olmasının akabinde FB ikinci olmuştu. Bir sonraki sene, Volkan birinci kaleci, Rüştü kupalardaki kaleci olmuştu. Senenin sonunda FB şampiyon olmuş ve resmen, Rüştü tahtından olmuştu. Rüştü’nün o sırada uzun süren sakatlığı olmasa, bazılarımız hâlâ, “Rüştü’yle devam etmeli bu takım, Volkan serseri mayın gibi” diye düşünmüş; Volkan’a dair şüphesini devam ettirmişti. Biz ettirmesek bile, fularıyla, kravatıyla, beyaz Beymen gömleğiyle, kalın ensesiyle; “Volkan da güven vermiyo aeabii yeaa” diyerek kaykıldığı koltuğundan, yavşak bir ağızla futbol yorumu yapan kişiler bizi / bizim gibileri kolaylıkla etkileri altına alıyorlardı.
Tam da bu sırada Volkan; auta çıkan topları görmek için, adeta barfiks çeker gibi üst demire asılarak bakacak, derbi maçtan sonra coşkunun ölçüsünü kaçırıp omzunu çıkaracak, UEFA’nın en önemli markamız dediği Şampiyonlar Liginde dünya s.kine minare g.tüne tavırlar sergileyip Shalke’den bir komik gol yiyecek, spikere ‘Yapma volkan, Volkan naaptın,’ dedirtecek, takım arkadaşları onun bu hatasını telafi için nadiren ulaştığı gol sayılarına ulaşacak, birkaç yıl sonra derbi maçta GS’nin Alex’i olarak transfer edilen, ancak eline bile su dökemeyecek Lincoln’ün nazik aletine tekmeler atarak ağır cezalar alacak, milli maçlarda gördüğü kırmızı kartlar ile belki de tarihe geçecek, takımın attığı gollerde ürkütücü derecede açtığı ağzıyla kimilerince gorile veya ayıya benzetildiği için sinirlenecek ve ‘onların ben ta mına koyayım,’ edasıyla açıklamalarda bulunacak, memlekete döndükleri ilk derbide GS şutunu ‘kıçı’yla kurtararak iyi kaleci olsa bile, uzun bir süre centilmen olamayacağını ispatlayacak ve bizi şüphelerimizde haklı çıkarmaya her kulvarda başarıyla devam edecektir.
Her sezon bitiminde; takım şampiyon olsun olmasın, Volkan’ı bir Avrupa takımının transfer edeceği dedikodusuna yarımız inanmayarak, yarımız inanıp umursamayarak, yarımız da “gitsin, anasını satayım, daha iyisini buluruz,” isyanıyla değerlendirecek ve cüz’i bir ücret artışıyla (rakamlardan çok emin olmasam da) ücretinde düzeltme yapılacak ve Volkan da takımda kalmaya karar verecektir; her sezon sonunda öyle veya böyle bir yerlerden çıkan bu transfer dedikoduları; ‘üç beş kuruşun hesabını yapıyor oğlum bu adam,’ hissi yaratacak ve kendisi için içimizde yeşertmeye çabaladığımız sempatinin bir türlü fide vermemesine sebep olacaktır. Ta ki yaklaşık iki yıl öncesine kadar…
Aslında elbette daha evveli de var, ama güvenimizi kazanmaya başlaması elbette ki Aykut Hoca’nın önce takıma sportif direktör olarak, akabinde teknik direktör olarak geldiği zamana denk düşecektir. Ki Volkan, takımın kaptanı olmasa bile Müjdat, Rıdvan, Can Bartu, Selim Soydan gibi gibi sembol isimler arasında anılacağının, belki daha da ileri geçerek Bayrak Adam olacağının ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Bilhassa 3 Temmuz 2011 itibariyle başlatılan hukukî skandal süreci (açıkçası taraftarlığın haricinde böyle değerlendiriyorum) boyunca yaptığı açıklamalar, sergilediği tavır ve istikrar sözünü ettiğimiz yolda ilerlediğini de gösterdiği gibi, bunda yine öyle veya böyle Aykut Kocaman’ın etkisi gözardı edilmemelidir. Zira, Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’ye geldiği, o senenin sonunda haklı olarak yine bir transfer dedikodusu işitmişsek de hatırlanmayacak kadar kısa sürede sona ermiş; evvelinde kiloyla jöle sürdüğü saçları ‘üç numara’ tıraşlanmış ve bütün jölelerinden arınmış, model sakal artık tamamen kirli sakala evrilmiş, yakışıklı çocuk kendini çirkinleştirmek için çabalar gibi olmuş, zaten hiçbir zaman magazine yansımayan özel hayatı, sessiz sedasız bir evlilik hayatına evrilmiş gözlerden uzaklaşmıştı. Artık Shalke maçındaki gibi goller yediği zaman; Allah belanı versin bedduasıyla başlayıp sonra küfre evrilen tepkilerle değil, “ah be Volkan”, “tüh be ne şanssızdı” veya “nasıl bir hatadır o,” diye geçiştirilerek üzüntü yaratmış ve “hatadır olur” diyerek nasıl olsa takımın bunu telafi edeceğine olan güvenimizi Volkan’a yöneltmiştik. Zira biliyorduk ki, bir sonraki hafta takımı kurtaracak adam Volkan olacaktır. Öyle ki, Volkan’ın yedeği bile, kurtardığı penaltı ile takımın şampiyonluk yolundaki en önemli işe imza atacak; daha önceki yıllarda olsa sezonun kaderini etkileyen bir penaltı kurtarışı Volkan’ı yedeğe almak için geçerli akçe olabilecekken (gerçekten Rüştü’yü ve eski Volkan’ı çok rahat keserdi…) bir sonraki hafta Volkan yine kalesine geçecektir. Gerek takımı kurtardığı, gerekse görevini yaptığı maçlardan sonra yaptığı açıklamalarla mantıklı, tahrikten uzak cümleler kuracak ve kurtarışlarına dair övgülerin hepsini takımın kazanmasının daha önemli olduğunu ısrarla dile getirerek görevini yaptığını dillendirecek; ilk fırsatta konuyu geçiştirip maçın geneline dair soruları cevaplamaya geçecektir. Dahası bunu milli maçlarda da istikrarlı bir şekilde devam ettirmektedir ki, Volkan olgunluğunun da getirisiyle, Totti, Gerrard, Gigs-Rooney, Puyol veya bir dönem Raul gibi bir isim olma yönünde evrildiğini göstermektedir.
Sosyal medyanın en önde gelen nimetlerinden twitter hesabında da (belki suçlu, belki suçsuz, belki sevdiğimiz, belki sevmediğimiz) Başkan Aziz Yıldırım’ı gerçekten özlediğini dile getirerek birbirlerine sarıldıkları bir fotoğrafı samimiyetle paylaşacak
Şike meselelerinin etkisiyle bütün takımın kolaylıkla transfer edilebileceği söylentilerine kaptanlar kadar, hattâ onlardan da yüksek sesle itiraz edecek, sezonun başlaması ile birlikte her maçtan sonra ısrarla yenilmemeleri üzerinde ve takım içindeki dostluk üzerinde duracak, önceki senelerde olsa tribünleri dolduran 50 bin kadının olduğu bir maçta Higuita misali taklalar atarak top kurtarmasını bekleyeceğimiz Volkan, neyse ki bunları yapmayacak ve “ses sizi rahatsız etti mi, rahatsız olmadınız mı?” minvalinde sorulara Aykut Hoca gibi; takımına tüm dünyaya örnek olacak bir bağlılıkla sahip çıkan taraftarının hakkını teslim etmek için, rahatsız olmuşsa bile bunu kati surette belli bile etmeyecek, şakasını bile yapmadan övüp bir yıl önce sergilemeye başladığı istikrarlı tavrını sergilemeye devam edecekti...
Milli maçta sakatlanmasının ardından birkaç hafta sonra forma giydiği Beşiktaş maçının akabinde, yaptığı konuşmada, açıkça belirtmeden, günün kendisi için önemini (27 Ekim tarihi Volkan’ın doğumgünüydü) kısaca dile getirip, maçın en önemli tarafının takımın yenilmemesi olduğunu söyleyecek ve “benim için çok önemli bir maçtı çünkü yenilmek istemiyoruz, bizim bu sene yenilmek lüksümüz yok,” sözleriyle devam edecek ve sezon başından beri takım için söylenenler dolayısıyla nasıl bir motivasyona sahip olduğunu gösterecektir. Mucizeyi gerçekleştirircesine şampiyon oldukları bir sezonun sonunda şike söylentileriyle lekelenmeye çalışılan şampiyonluğunu aklamak için, sezon başından beri karalamaya çalışanlara; sezon sonu yine şampiyon olup şike söylentilerine esaslı bir cevap vermeyi planladığını ve asıl söyleyeceklerini -bu sene bir türlü söyleyemediklerini- o zaman söyleyecek gibi duruyor Volkan, tüm sakinliğiyle.
Üstelik Volkan, yedek kaleciyken de, as kaleci olduğunda da; kilolarca jöle kullandığında da, üç numara traş ettiğinde de, transfer dedikodularının olduğu günlerde de, derbi maçtan sonra rakip takım oyuncuları ‘bayrak dikilmesin diye’ nöbet tuttuklarında da, asla taraftara üçlü çektirmemiş, ‘bir baba hindi’ klişesini uygulamamıştır. Bunun son örneği; İnönü Stadı’ndaki derbiden sonra örneklenebilir
Seneye şampiyon olur muyuz bilinmez, olmaz mıyız o da bilinmez, volkan başka takıma transfer olur mu olmaz mı o da önemli değil. Ancak şu bir gerçek ki, Volkan Demirel geçen seneki performansı, bu sene ise hem performansı hem de genel tavrı itibariyle heykeli dikilecek adam olmasa da, bayraklara amblem olacak adam olma yolundadır. Belki de olmuştur da biz hâlâ farkında değilizdir.
Bu yazıyı daha önceki yıllarda kaleme almış olsaydım, “Umarım haklı çıkarım,” diye bitirirdim, emin olun. Ama şimdi haklı çıkmasam da önemli değil, hatadır olur diyorum. Bunu diyorsam bile, haklı çıkmışım demektir…
Devamı ...
24 Haziran 2011
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (4) - Hücum

Yeni sezon başlamadan eski sezonun değerlendirmesini bitirmek gerekir. Sırada hücum oyuncuları var.
Beni Yak Kendini Yak Mamadou Niang:
Ömer Üründül tipi çağdaş yorumcular olsun, Erkan tipi çağdaş taraftarlar olsun, Claudio Maldonado tipi çağdaş takım arkadaşları olsun; hepimiz yıllardır Hakan Şükür tipi çağdaş forveti bekliyorduk bu takımda. Son yirmi yılın neredeyse her sezonuna yeni bir yabancı forvetle giren Fenerbahçe, aradığı Hakan Şükür tipi çağdaş forveti, daha Hakan Şükür parlamamışken bulmuştu aslında Frank Pingel'in şahsında ama talihsiz takımız birader. Adam daha sezon başlamadan sakatlanınca, yine elimiz kursağımızda kaldı, yine Fadıl Vokri tipi arkaik, Aygün Taşkıran tipi pırpır forvetlerle gönül indirmek, Müjdat Yetkiner'den bile daha hareketsiz golcülerden mucize beklemek zorunda kaldık.
Neyse ki bu sezonun başında Senegal çöllerinden gelip, Saracoğlu'nda bir serap gibi arz-ı endam eden aslan parçası hasretimizi dindirdi. Mamadou tam da özlediğimiz forvet özelliklerini taşıyordu, sakatlanana kadarki performansıyla da ben dahil birçok taraftarın aklını aldı ama sakatlık dönüşü bir haller oldu çağdaş forvetimize. Hakan Şükür'ün çağdaş forvetlikten, sığ yorumculuğa, oradan da haybeye milletvekilliğine geçiş yapması gibi; bizim Mamadou da içinde çağdaşlık nâmına ne varsa o korkutucu MR cihazında bırakıp, halı saha maçında aldığı her topu ezen, götünü kaldırıp geriye koşmaya erinen, halı saha ücreti kişi başına 6 lira ise cebinde her nedense bir beşlik, bir de ellilik banknot bulunduğundan her seferinde bir lira eksik ödemesine göz yumulan esnaf forvete dönüştü. Her maç en az bir kere, kimsenin akıl erdiremeyeceği numaralarla rakibi kuru bamya gibi ipe dizecekmişçesine burnunun dikine gitmese olmuyor, her maç en az on kere Alex'in koşusunu görmeyip topu ezmese içi rahat etmiyordu.
Haksızlık, vefasızlık, kadirbilmezlik sızıyor mu bu satırlardan? Eh biraz! Ama Mamadou son düzlükte kendisini "çağdaş" kılan o özelliklerine yeniden kavuşup, kıyak bir takım oyuncusu olarak performansını yeniden yükseltmeyi başardı mı? Ona da evet. O vakit hep beraber: Beni yak / Kendini yak / Mamadou Niang...
(Yeni sezona ilişkin yakası açılmadık teorim de şu: Emenike, Niang'ı kesecek.)
Semih Şentürk:
Takımın en eski oyuncusunun yarattığı çağrışımlara bakar mısınız sevgili Erfurtlular: Yedek kulübesi, nöbet, öpe öpe aşınan yüzük, genç Semih, artık yaşlı Semih. Öyle talihsiz bir adamdan bahsediyoruz ki, sezon içinde anlaştığı rivayet edilen Deportivo sezon sonunda küme düşüyor. Öyle tevekkül dolu bir adamdan bahsediyoruz ki, Niang yetmiyormuş gibi bir de Emenike'nin alındığı sezonda üç yıllık sözleşmeye imza atıyor. Öte yandan öyle kıymetli bir adamdan bahsediyoruz ki, bu takımın altyapısından yetişip, hem Van Hooijdonk'un, hem de Mamadou Niang'ın yedeği olmayı başarabiliyor.
Semih Şentürk'ün Fenerbahçe macerası bir eşik hikâyesi aslında. Ne zaman ki Semih'in bu takımın birinci forveti ol(a)mayacağını ve ömrübillah iyi bir yedek olarak kalacağını idrak ettik, işte o zaman hem biz, hem de Semih rahata erdi. Zira taraftar onunla ilgili beklentisini makûl bir düzeye çekti, o da muhtemelen makus talihini kabullenerek rahat bir nefes aldı. Bu sezon böyle rahat bir Semih Şentürk'ü, böyle rahat bir ruh haliyle izledik ve Semih her sezon olduğu gibi beklentileri karşıladı, üzerine düşeni yaptı ve aslanlar gibi yeni sözleşmesini de yapıp kenara çekildi.
Semih Şentürk yedek kulübesindeki varlığıyla bile bu takımın en önemli oyuncularından biri ve emin olun, elli yıl sonra torunlarımıza anlatacağımız futbolculardan biri olacak. "Bir Semih vardı," diyeceğiz ateş başında etrafımızda toplanmış sarı-lacivert çubuklu formalı veletlere, "maç zora girince oyuna girer imzasını atardı her daim, tilki gibi golcüydü. 35 yaşında Messi'nin yerine oyuna girip golünü yazarken bile spikerler ondan 'Genç Semih' diye bahsediyorlardı. Ruhu gençti zahir..."
Daniel Güiza:
Söz konusu Güiza ise; Masumiyet'in Bekir'i oluyor, canımızı acıttıkça daha çok seviyoruz onu. Ya da Büyük Umutlar'ın Pip'i oluyor, ne yapsak unutamıyoruz kara kaşlı İspanyol'umuzu. Bize verdiği onca ezaya rağmen, evimize gelse misafir eder, kuş tüyü döşeklerde yatırırız onu, sokakta görsek boynuna sarılır, öperiz yanaklarından, müdavimi olduğumuz meyhaneye adım atsa, ahtapotuydu, beyiniydi, börülcesiydi en güzel mezelerden bir tabak yaptırıp gönderirirz masasına, olmaz ya boş kaleye gol kaçırsa, "Olsun be Güiza," deriz, "canın sağolsun, bir dahakini atarsın." (Gerçi bu sonuncuyu dedik lan herhalde.)
Güiza belki farkında değil ama, bütün olan bitene rağmen bu kadar çok sevilmesinin nedeni, tam da Fenerli'nin ruh haline denk düşen bir adam hüviyeti taşıması. Ortası yok Güiza'nın. Topu aldığında ya mucizevî bir gol atar ya da dünyanın en basit top kaybını yapar. Sahaya çıktığında ya son yılların en iyi forvet performansını sergiler ya da "Demir Hotiç'li yıllardan esintiler" filminin baş oyuncusu olur. Aynı anda hem büyük bir umut, parlak bir cevherdir Güiza; hem de dehşetli bir facia, korkunç bir kâbus. Biz de Güiza'yı işte bu yüzden severiz, aileden biri gibi görürüz. Ayrıca bu sezon şahane bir performans sergilediğini de unutmamak gerekir. Bu sezon tüm gol rekorlarını kıran Cristiano Ronaldo, 70 dakikada bir gol atarken; Güiza her 46 dakikaya bir gol sığdırmış. Gerçekten bak...
Gökhan Ünal:
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi transfer olduğunda yazmıştım, ne yazık ki haklı çıktım. Yerli malı haftası şerefine yapılmış bir transfer gibiydi: Yerli Güiza! Yersen...
Serinin diğer yazıları:
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (1) - Kaleciler
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (2) - Savunma
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (3) - Orta Saha
Devamı ...
29 Nisan 2011
Stoch Neden Oynamalı?

Aslında Bucaspor maçında zorlanacağımızı bir önceki hafta Niang cezalı duruma düştüğü anda anlamıştık. Bunun yabancı sınırlamasında getireceği serbestliğin Stoch'a yaracayağını düşünürken onun yerine Caner başladı ve defansını baskı için orta saha çizgisinde kurmaya karar veren Fenerbahçe hücumda top tutacak veya seri hücum üretecek oyuncuları tercih etmeyince hem topa etkili sahip olamadı, hem de defansının arkasına atılan her topta tehlike yaşadı. Fenerbahçe'de iki haftadır Stoch'un oyuna girdikten sonra oyunun kaderini değiştirmesi tabii ki tesadüf değil.
Daha önce defalarca yinelediğimiz gibi bir defansif orta saha (Cristian), bir presçi orta saha (Emre) ve mücadeleci, savunmacı yönü güçlü sağ açık (Mehmet Topuz) ile oynayan Fenerbahçe'nin hücum planlarında sol açığın önemi büyük. Caner son haftalarda kötü oynuyor diyemeyiz, fakat orta sahada Cristian, Emre, Mehmet Topuz'la başlanan oyun düzeninde Caner'in sol açık olması tüm hücum yapma görevini forvet ve Alex'e yüklüyor. 2 stoper ve 2 veya 3 defansif orta sahayla oynayan takımlar için iki oyuncuyu ve pas yollarını tıkamak da daha kolay bir iş oluyor. Bu yüzden Fenerbahçe'nin sol açığından maksimum hücum etkinliğini alması gerekiyor. Bu etkinlik de ancak sol açığın, hücum planının değişik evrelerinde sorumluluk almasıyla sağlanabiliyor. Caner dikine gidebilen, etkili ve isabetli ortaları olan bir oyuncu, fakat hücuma katkısı ancak bu kadarla kalıyor.
Aşağıda Bucaspor maçından bir takım karelerle Stoch'un neler yaptığını özetlemeye çalıştım. Bunlar bir oyuncunun hücum verimini nasıl tek başına arttıracağını daha iyi gösteriyor.
Aşağıdaki ilk karede top sağa açılınca ve forvet (Semih) ve Alex yaya yaklaşınca orta saha ile ceza alanı arasında oluşan boşluğa hareketlenmesini görüyoruz. Fenerbahçe'nin hücumu açısından kritik olan bu alan kullanımını Caner çok etkili yapamıyor.

İkinci karede Stoch'un sol açıktan çok Alex'in yanında görevlendirilmiş ikinci oyun kurucu gibi kullanıldığını görüyoruz. Ters kanatta Mehmet Topuz'a yaklaşıp kanat hücumunu üçlüyor. Bu Alex'in çok yapmadığı bir görev ve Gökhan'ın etkinliğinin maçın son yarım saatte artmasının temel sebeplerinden.

Bu karede oyun kuruculuk rolünü daha iyi görebiliriz. Defans top çıkarırken orta sahaya yaklaşıp oyuna katılıyor, bu sayede Alex'i sürekli orta saha yayı civarında konumlandırmak yerine ikinci forvet gibi ileriye rahat çıkmasını sağlayabiliyoruz. Bu kare Caner'den en az katkı aldığımız görevi de gösteriyor. Top tutamaması ve Stoch kadar etkili adam geçememesi yüzünden orta sahada oyun kurma görevinde çok etkili olamıyor.

Bu karede klasik sol açık gibi ters kanattan yapılan atakta ceza alanı içinde forvet görevi yaptığını görüyoruz.

Bu kadar orta saha ve hücumculuk yaparken sol açıklık işini tamamen bıraktığını söylemek hata olur. Aslında pozisyon bilgisi iyi bir oyuncu ve sahayı ve boş alanları iyi görüyor. Sol açıkta zayıflık bulduğu anda orada klasik sol açık bindirmelerini de etkili yapıyor.

Bu karede de defans arkasına yaptığı koşuyla tek forvet gibi pozisyona girdiğini görebiliriz. Bu da Caner'den çok fazla göreceğimiz bir pozisyon değil.

Bu son fotoğrafta birden fazla kare var. Maçın 68. dakikasında sol kanatta aldığı topla ilerlemesi ve pozisyon yaratması görünüyor. İlk pozisyonda topu aldığı nokta ve izleyeceği rota gösteriliyor. Stoch'un öldürücü özelliklerinden birisi bu şekilde defansın dengesini bozabilmesi. Sahanın yarısını enlemesine geçip yay önüne geldiğinde, Mehmet Topuz en sonda gösterilen ok yönünde harekete başlamış olsa net bir gol pası verecek fakat Mehmet Topuz yerinde kalınca kendisi şut çekiyor.

Elbette Stoch'un ikinci oyuncu kurucu, sol forvet gibi kullanılmasının kanadın defansif gücüne ne kadar zarar vereceği sorulabilir. Birincisi, sağ açıkta da defansif yönü hücum yönünden güçlü, iki defansif orta sahalı Fenerbahçe'nin sol açıkta böyle bir oyuncuya mecbur olduğu gerçeği var. İkincisi, defansif orta sahaların birinin sol kanat savunmasına fazladan yardım etmesi gerekiyor. Üçüncüsü; Fenerbahçe, Stoch ve Andre Santos'un olduğu kanatta sağ bekini sürekli ileri çıkarma cesareti gösterebilecek bir rakibe karşı böyle bir riski avantaja dönüştürebilmeli ve bu cesareti cezalandırmalı. Fenerbahçe hücumda akıcı olmak istiyorsa Stoch'la oynamak zorunda, son 3 maç bunu açıkça gösterdi.
Devamı ...
2 Temmuz 2010
Devrim Nereden Başlar?

İşte bu yüzden yaşı benimkine yakın olan bir Fenerbahçeli için 5 Mayıs 1996 tarif edilmesi zor bir gündür. O gün Beckett’e nazire yaparcasına Godot çubuklu formasıyla Avni Aker’e geldi. Şampiyonluk düğümü son maça kalmış, deplasmanda Trabzon’u yenersek şampiyonluğu ilan edeceğiz. Mayıs ayında Trabzonluları bile şaşırtan bir sis inmiş şehre. 1-0 geriye düşen takım önce Oğuz’un golüyle beraberliği yakalıyor. 88’de sis iyiden iyiye stada çökerken Aykut’un golüyle kendimizden geçiyoruz. O kadar susamışız ki sevincine, biz şampiyonluğu çılgınca kutlarken, Godot’nun geldiği gibi gittiğinin farkında bile değiliz.
Şampiyonluğu getiren golü atan Aykut Kocaman maçtan sonra yaptığı “Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor. Kendi galibiyetimize seviniyorum, ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum. Trabzonsporlu futbolcu arkadaşlarımın şu an yerinde olmak istemezdim. Hiçbir şampiyonluk insan hayatından daha değerli değildi. Türkiye'de başarının ölçüsü birinci olmak. Bu, yanlış. Şu anda yenildikleri için Trabzonsporlular aşağılanacak. Ama biliyoruz ki onların yerinde biz de olabilirdik” açıklaması yüzünden Ali Şen’in gazabına uğrayıp Oğuz Çetin ile birlikte takımdan gönderildi.
Birçok Trabzonlu taraftar için o gün kaybedilen şampiyonluk altın çağını yaşayan takımlarını en az 10 yıl geriye götürdü. Bugün tanık olduğum, hazzını tattığım onca şampiyonluktan sonra, o gün kazandığımız şampiyonluk uğruna kaybettiklerimizin bizi daha zararlı çıkardığına inanıyorum. Ali Şen’de cisimleşen kazanmayı kutsayan ve uğrunda her yolu mübah gören anlayış o gün ahlaka, erdeme, rakibe saygıya galebe çaldı. Yıllar sonra gelen şampiyonluğun esrikliğinden ne kaybettiğimizin farkına bile varmadık. O gün Fenerbahçe’den kapı dışarı edilen sadece şampiyonluğu getiren golün sahibi bir efsane değil, işine ve rakibine duyduğu saygıyla bu takımın şampiyonluklardan ibaret olmadığını kanıtlayan dosdoğru bir spor emekçisinin duruşudur.
Aykut Kocaman, Barış Tut’un unutulmaz deyişiyle bu ülkenin futbol çölünde bir vahadır. Barış Tut’un “Kocaman Bir Adam” kitabında izini sürdüğümüz “teknik direktör” Aykut Kocaman’ın İstanbulspor macerası hem karşı karşıya olduğumuz vahanın paha biçilmezliğini hem de o çölün uçsuz bucaksızlığını kanıtlayan sayısız örnekle dolu. Aykut Kocaman takımının galibiyete en çok ihtiyacı olduğu dönemde elle gelen golle aldıkları Elazığ galibiyetinden sonra kameralar karşısında özür dileyebilen bir spor adamıdır. Cem Papila’nın katlettiği bir Denizli mağlubiyeti sonrası soyunma odasında ağızları bıçak açmazken, yan odada sırtı dönük “koca adam” Uche’nin ağladığına şahit olur. Haksız yenilgiden çok o gözyaşları dokunur: “Bizi yensinler, biz çok yenildik. Ama otuzaltı yaşında, ülkesinden uzakta para kazanmak için bu oyunu oynayan bir adamı böyle ağlatmaya kimsenin hakkı yok”.
Futbol denen oyun önümüze kaderin cilvesi diye sunulan tesadüflerle güzel. Tam 14 yıl sonra yine bir mayıs ayında şampiyonluk düğümü Kadıköy’de oynanacak Trabzon maçına kalmış. Sezonun en iyi maçlarından birini oynadığımız halde bu sefer şampiyonluğu son maçta kaybeden biz oluyoruz. 1996’da yaşadığım mutluluğu anlatmaya kelimeler nasıl yetmiyorsa, o gün yaşadığım üzüntüyü anlatmaktan da o kadar acizim. Mutluluğu başkalarının mutsuzluğu üzerinden tarif edecek kadar gözü dönmüş, başkalarının mağlubiyetini kendi takımının galibiyetinden makbul gören bir nefretin orta yerinde gözler hemhal olacak birini arıyor. 14 yıl önce trajik bir şekilde şampiyonluğu kaybedenlerin en büyük şansı, o şampiyonluğu attığı golle ellerinden aldığı halde, afaroz edilme pahasına onlarla hemhal olup, kendileri için üzülen bir efsaneye karşı mücadele etmiş olmalarıydı.
Geçtiğimiz günlerde Aykut Kocaman’ın sportif direktörlük görevinin yanında teknik direktörlük görevini de yürüteceğinin açıklanmasından sonra Türk Becali’si Ali Şen bir kutlama mesajı yayınladı. Aykut Kocaman’nın bu göreve getirilmesinin Türk futbolu için “devrim” olabileceğini belirten zat-ı muhterem, bu devrimin ön şartını da ifade etmekten geri durmamış: “Fenerbahçeli olmayan yazarların veya taraftarların duymak istediği kelimeleri söylememeli. Mesela, ünlü Trabzonspor maçından sonra ‘Kazandık ama Trabzonspor'daki arkadaşlarım üzülüyor diye sevinmiyorum’ demişti. Bu laftan dolayı da kendisine ne müthiş centilmen diyenler bile olmuştu. Halbuki onun işvereni Fenerbahçe Kulübü ve taraftarlarıydı. Kaybetseydi milyonlarca Fenerbahçe taraftarı üzülecekti. Bu tip çelişkilere düşmesin”
Fenerbahçe’yi kendi çiftliği, ona gönülden bağlı futbol emekçilerini maraba gibi gören Türk futbolunun namlı derebeylerinden biri “devrim” muştusu verince aklıma kaçınılmaz olarak 14 yıl öncesinin o civcivli sorusu geldi “sahi devrim nereden başlar?” Bence devrim 14 yıl önce dosdoğru bir adam olduğu için, güzel futbolu galibiyetten daha çok sevdiği için, yaptığı işe ve rakibinin emeğine saygı duyduğu için, bu futbol sirkinin palyaçoları karşısında eğilip bükülmediği için Fenerbahçe’den apansız sürülen bir efsaneye iade-i itibarla başlar.
Fenerbahçe’nin jakoben cumhuriyeti belki de tarihinde ilk defa tebaasının gönlünden geçen, onların içinden çıkmış gelmiş bir futbol efsanesine bu kadar yetki vererek kendi iktidar alanını bu denli kısıtlamayı göze alıyor. Aykut Kocaman kendisine vaad edilen yetkiler verildiği takdirde, “takım” olgusuna bakışı; adalete, paylaşmaya ve yardımlaşmaya verdiği önem, yaptığı işe ve rakibinin emeğine duyduğu saygı; güzel, izleyene keyif veren futbolu galibiyetin önüne koyan başarı algısıyla, Fenerbahçe üzerinden Türk futbol kültüründe bir dönüşümün itici gücü olabilir. Endüstriyel futbol bütün soğukluğu, buyurganlığı ve acımasızlığıyla futbol müritlerinin ruhlarını iğdiş ederken, belki de devrim futbolda kimi dizilişlerin demokratik olmadığını öne sürebilen bir efsanenin bir “takım” kurmasıyla başlar. Kim bilir…
Devamı ...
20 Nisan 2010
Milliyet; Cehalet, İkiyüzlülük, Manipülasyon

Geçmişindeki ilkeleri, tutumu, görev bilinci ve iş ahlakıyla şimdisi arasında en büyük sapmayı yaşayan basın organlarının başında milliyet gelir herhalde.
Abdi İpekçi'lerin, Namık Sevik'lerin tedrisatından geçmiş, doğru ve tarafsız haber vermekle yükümlü olduklarının bilincinde olan, haber aktarırken yaşananları tek bir ağızdan, tek bir bakış açısıyla aktarmak yerine, farklı muhattapların görüşlerine yer vermeye özen gösteren, bilgiyi haberi çarpıtmaktan kaçınıp, kitleleri manipüle etmeye asla çalışmayan, kulaktan dolma kaynağı belirsiz, doğruluğu şüpheli bilgileri haber değeriyle sayfalarına taşımaktan uzak duran ahlaklı çalışanların milliyet gazetesinde hala çalıştıklarını, hem kendi meslek ahlaklarını hem de çalıştıkları kurumun saygınlığını, güvenirliliğini korumak için çabaladıklarını sanırdık ama uzun süredir milliyet bu konuda içimizde en ufak bir umut kırıntısı dahi bırakmamacasına magazinel, bayağı bir medya organı olma yolunda tam yol ilerliyor.
Olayları bütününden kopartarak ve içerisinden kitlelerin birbirine düşmanca hisler beslemesine sebeb olacak şekilde parçalar seçerek haber yapan, yaptığı haberlerde kaynağı ve doğruluğu belli olmayan özellikle internet dünyasında bolca bulunan yalan yanlış bilgileri doğruluğu kesinmiş gibi yansıtan, kitleleri manipule etmeyi görev edinen bir tavır git gide egemen ve yerleşik bir tarz halini alıyor milliyette.
Henüz, Fenerbahçe taraftarının spor servislerindeki taraflı ve ahlaksız tutumları yüzünden kendilerine gösterdikleri tepki nedeniyle diledikleri özürün üzerindeki duman tüterken Fenerbahçe-Beşiktaş maçı sonrası, ortalığı savaş alanına çevirme gayretlerine öylesine bir çabayla giriştiler ki diledikleri özürün temelinde habercilik adına yaptıkları cehalet, ikiyüzlülük, tarafgirlikle dolu eylemlerine dönüp bakarak, başlarını öne eğip, ders çıkartmanın yatmadığı çok belli.
Diledikleri özürün kaynağındaki tek kaygının tiraj kaygısı olduğu belli oluyor. Ama bildiğimiz bir şey var; basın ahlakı içerisinde tiraj kaygısı olamaz.
Pazar günü oynanan maç sonrası, başta yayıncı kuruluş olmak üzere neredeyse tüm medya koskoca maçın odak noktasına Bilica'nın hareketini yerleştirdi, hemde yaşananları yanlı ve çarpıtarak aktarmaktan beis görmeden, iş ahlakını hiçe sayarak.
Bilica'nın yaptığı hareket sonrası hakem tarafından sarı kartla cezalandırıldığını ve penaltı noktasındaki oyuğun düzeltilip, penaltının öyle kullandırıldığını hepimiz gibi görmelerine rağmen olayı özenle çarpıtarak ve eksik anlatarak zihinlere maçın kaderini bu olayın etkilediğini sokmaya çabaladılar.
Bilica ülkeyi hemen terketmesi gereken, çocuklarımıza kötü örnek olan bir ahlaksız olarak etiketlenirken aynı maçta bu pozisyonun çok öncesinde Fenerbahçe tribünlerine su şişesi atıp tribünleri tahrik eden Bobo'nun bu tavrıyla ilgili tek bir fotoğraf yayınlanıp tek bir kelime edilmedi.
Fenerbahçe'li futbolcuların bakışlarını bile yakın çekimden gösteren ve bu bakışlardan kötü anlamlar çıkartabilen medyanın Bobo'nun hakem tarafından maç sırasında cezalandırılmayan dolayısıyla Federasyonun görüntülere bakarak ceza vermeye yetkisi olduğu bu ahlaksız ve kışkırtıcı hareketine dair tek kelime etmemesi, olayı hiç yaşanmamış gibi davranması ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.
Görmediklerinden, duymadıklarından değil olayları çarpıtıp, ikiyüzlülükle, kitleleri koyun sürüsü yerine koyarak yönlendirme meraklarından yapıyorlar bunu zira yine sayfalarında, ekranlarında hiç yer vermedikleri, bugüne dek tribünlerde hiç görmediğimiz türden bir ahlaksızlığı yapan Beşiktaş tribünlerindeki o cinsel organını rakip tribüne gösterme eylemini ancak Fenerbahçe forumlarındaki ''bunu da mı görmediniz'' başlığıyla gösterilen tepkilerinden sonra taşıdılar sayfalarına, tepkimiz olmasa onu da hasır altı edeceklerdi.
Ama milliyet medyanın bu elbirliği edip uyguladığı iğrenç kampanyanın sınırlarını geliştirmeye ant içmişcesine bugünde gazetecilik ahlakını ayaklar altına alarak yayın yapmayı sürdürdü.
Bilica'nın saha içerisindeki eylemini tartışmakla kalmayıp bu kez onun aile yaşamını, özel hayatını haber yapıp, internet efsanesi mi yoksa gerçekten yaşanmış bir olay mı olduğu belirsiz olan bir bilinmezi doğruluğu kesin bir bilgiymiş gibi göstererek Bilica'yı hedef tahtasına koymaya devam ediyor.
Yusuf Kobal bugünkü yazısında Bilica'nın Özel hayatıda tartışmalı diye alt başlık atıp sonrasında bu ''tartışmalı yaşamın'' altını yazısında şöyle dolduruyor, ''ikinci eşinden 8. çocuğunu bekliyor''.
Cehalet ve tetikcilik tam da budur.
Zaten tartışmaların odağındaki bir insanın aile yaşamını başlıkta ''tartışmalı'' diye ilan edince adamı iyice ateşe atarsınız ezberci, cahil, kendi yargılarını, fikirlerini oluşturma becerisi ve özgürlüğünden uzak kitleler bir insanın ikinci eşinden 8. çocuğunu yapmasının neresinin sorun olduğunu sorgulamaz. Vay ahlaksız der Bilica'ya olur biter. Sizde amacınıza iş ahlakınızı ayaklar altına almak pahasına ulaşırsınız.
Namık Sevik'lerin, İslam Çupi'lerin o sırada mezarlarında dört dönüyor oluşu önemli değil tabii.
Yusuf Kobal, durmuyor. Cehalet nedir onun dersini veriyor bize.
Diyor ki, ''eski Galatasaray'lı Capone'la adının geçtiği skandal''.
İnternet aleminde, eksik ve yanlış çeviriler, şehir efsanelerinin gerçek sanılması gibi sebebler yüzünden çok fazla bilgi kirliliği yaşanır ama milliyet gibi bu memleketin en önemli basın organlarından bir tanesi, milyonlara ulaştırdığı bilgileri titizlikle araştırmalı, doğruluğunu, yanlışlığını birden fazla kaynaktan öğrenmelidir. Ama Yusuf Kobal buna gerek duymuyor dahası ne gazetenin editörleri, ne sayfa yöneticileri ne de sorumluları bu bilgi doğru mu, bunun üzerinden yorum yapıyorsun deme zahmetine katlanmıyorlar.
Oysa biraz araştırsalar Yusuf Kobal'ın kulaktan dolma bilgilerle, hafızasında kaldığı kadarıyla ''skandal'' diye Bilica'nın linç edilmesi kampanyasına sunduğu argümanın bir internet efsanesinden öte bir şey olup olmadığının tam olarak bilinmediğini ve Brezilya'da ''Poltrona 36'' denen olayda Türkiye'dekinden farklı olarak Bilica ve Capone'un adlarının hiçte telaffuz edilmediğini öğrenecekler.
Ama yok, cehalet, ikiyüzlülük basın ahlakının önüne geçmiş durumda, internet'te bir dönem Brezilya'dan İstanbul'a uçan pembe bir fil göründü diye bir geyik dönmüş olsa milliyet bu geyikten vazife çıkartıp ''Bilica pembe fille yattı'' diyecek.
Yazık. Milliyetin bu hallere düşmesine de yazık elbette ama daha da vahimi 2 gündür bu çarpıtılmış, yalan yanlış haberlerin etkisiyle gözü kör, bağımsız düşünme yeteneği yok olmuş Beşiktaş'lı ve Galatasaray'lı kitlelerin cümleten bu manipulasyona alet olmalarına daha da yazık.
Neyse ki meydan boş değil. Kendi futbolcusu giydiği formaya yakışmayan hareketler yapınca çekinmeden ona tepkisini de koyan; cahil, ikiyüzlü medyanın yalan yanlış aktarımlarını değil kendi aklını, fikrini kendine kılavuz edinen insanlar hala var.
Devamı ...
19 Nisan 2010
Bilica'yı Fenerbahçe'de istemiyorum

Son sözü baştan söyleyeyim. Tomas'ı Fenerbahçe formasını yere çaldığı için takımdan uzaklaştıranlar, Fenerbahçe formasına çok daha büyük bir saygısızlık yapan, o formaya atfettiğimiz bütün değerleri kramponunun ucuyla penaltı noktasının dibinden kazıyan Bilica adlı şahsı bir an önce takımdan göndermelidir. Başka Fenerliler'i bilmem ama ben böyle galibiyet de, böyle şampiyonluk da istemiyorum!
Şahane bir ilk yarı oynamışız. Maçta farka gidecek kadar net pozisyonumuz var. O pozisyonların hepsini futbolcularımızın zekasıyla, yeteneğiyle, mücadelesiyle bulmuşuz. Beşiktaş'ın verilmeyen ve verilen penaltıları dışında gol pozisyonu yok ve ben centilmenlik yoksunu, terbiye yoksunu, sorumsuz bir şark kurnazı yüzünden bu galibiyete sevinemiyor, takımımın iyi oynadığı ve kazandığı bir maçın ardından boğazımda bir yumruyla kalkıyorum televizyonun başından.
Hakemi, federasyonu, yıldırımları, demirörenleri siz tartışın, zaten bütün hafta konuşulacaktır. Ama benim derdim formayı kirleten o adamla. Ben rakip futbolcuya saygı duyan, futbol dışı yollara sapmayan, ucuz şark kurnazlıklarına meyil vermeyen, kazansa da kaybetse de o formanın zarafetine, haysiyetine, biricikliğine gölge düşürmeyen futbolculardan kurulu Fenerbahçe'yi sevdim ve böyle bir Fenerbahçe görmek istiyorum sahada. Penaltı noktasında kazı çalışması yaparak maç kazanmaya çalışan işgüzarları, kendini yere atan sahtekârları, yıllar geçtiğinde tarihin indinde hiçbir hükmü kalmayacak üç götü boklu puan için sarı-lacivert çubuklu formayı kirletenleri, kendi küçük hesaplarına alet edenleri, kazanmak için her yolu mübah görenleri takımımda istemiyorum.
Beşiktaş galibiyetini bana ve eminim birçok başka Fenerbahçeli'ye zehir eden Fabio Bilica bir an önce Fenerbahçe takımından uzaklaştırılmalıdır! Şampiyonluk böyle gelecekse de gelmesin, Meleklerimiz bize yeter!
Devamı ...








