30 Mayıs 2013
Tükenmişlik sendromu

3 Temmuz öncesi Aziz Yıldırım ve yönetimi hakkındaki düşüncelerim okyanus kıyıları gibi gel-git'ler ile doluydu. 80'lerin tamamını çocuk, 90'ların tamamını genç olarak geçirmiş bir insan olarak Fenerbahçe Spor Kulübü'nün nasıl çağ atladığına bizzat şahit oluyor, tesisleşme, stad, kurumsal yapı (buraya gülücük gelecek), dünya yıldızlarının getirilmesi, taraftar kartlar, grupsuz kavgasız kongreler derken bir yandan minnet duyduğum Aziz Yıldırım'ın, bir yandan kulübün kendi kendine geliştirdiği değer yargılarına, taraftarı müşteriye çevirmesine, etrafında kimsenin yükselmesine izin vermemesine, gidenlerin hep hain, hep kötü, hep suçlu olmalarına, kurumsallaştırmaya çalıştığı kulübün bütün krizlerini kendi çıkarıp yönetememesine ve iki dudağının arasında en önemli kararların şıp diye alınmasına içerliyor, kızıyordum.
3 Temmuz'a geldik, yeni evli başkanın, tüm Fenerbahçe camiası 5'de 5'i kutlarken, Aziz Yıldırım'ın yüzme yarışlarına gitmek için evden çıkacağı sırada sivil polisler tarafından götürüldüğünü gördük. İlk şokun ardından hemen toparlandık, bilhassa Aykut Kocaman'ın yaptığı 3 basın toplantısı ile kendimize geldik. Bu işin içinde başka bir iş vardı, durum Aziz Yıldırım değil Fenerbahçe idi, her şeyimizi bıraktık, girdik mücadeleye. Bugün başkan muhalifi olan, alexbahçeliyim diyen, Aykut Kocaman'ı istemeyen, sağcı solcu, genç yaşlı ayırmadan hepimiz Çağlayan'da biber gazı yedik. Başkanı Bırakın diye bağırdık. İddianame okuduk, argümanlar ürettik, iddia çürüttük.
Aziz Yıldırım da hapiste olmasına rağmen dayanak gücümüz oldu, yalan değil. Nazım Hikmet şiirleri, biber gazından ölen çocuğa baş sağlığı, iktidara, paralel iktidara kafa tutma, 12 Mayıs olaylarında tutuklanan taraftarlara sahip çıkma, bize bunu yapanlardan hesap sorma sözleri.....
Tam 1 yıl sonra, 4 Temmuz'a geldik, Bu süre içerisinde bizi ayakta tutan en önemli figür, bu kirli ve çirkef futbol ortamında güneş gibi parlayan Aykut Kocaman'ın nefesine nefes olacak, hesap soracak, ortalığı yakıp yıkacak dediğimiz Aziz Yıldırım, Mehmet Ağar ziyareti ile başlayan, Başbakanla aramızı bozmaya çalışıyorlar ile devam eden, Alex'i 3 dakikada gönderip Doğru mu Samet diye bağlayan, maç esnasında taraftara anons çeken, yönetimi Talat Yılmaz'lar ile dolduran, devre arası pahalı, kasada para yokmuş diye iyi futbolcu alamayan, muzcu arkadaşlarla basın toplantısı yapan ve en sonunda münferiten başlayan ve tüm stada yayılan 'Hükümet İstifa' sloganlarının marjinal kişiler tarafından yapıldığını söyleyerek, iktidara ve başbakana teslim bayrağını çekerek sezonu bitird.
Ve şimdi "benimle geldi benimle gidecek" dediğin, "Kocaman bir adam gördüm tek suçu kendine kattığı değerler yüzünden konuşamamak, cevap verememek olan" dediğin Aykut Kocaman'ı sebebini hala bilmediğimiz ama şimdiden onlarca senaryo, onlarca komplo teorisi üretilen ve Aykut Kocaman'ın konuşmayacağını çok iyi bildiğimiz için bütün suçun gidip gelip yine onun üstüne yıkıldığı günler göreceğiz.
Çalışmalar çoktan başlamış bile; Tükenmişlik sendromu, yorgunluk, transfer meselesi, Kiğılı komplosu, dış güçlerin oyunu... Sıkça kullandığım "Yav He He" cümlesine süper asistler gibi birer birer geliyor...
Mesele artık Aykut Kocaman'ın gitmesi, gönderilmesi meselesini aştı. Mesele artık Fenerbahçe'nin 3 Temmuz süreci ile yeniden inşa edilen birlik beraberliği, her beraber hesap sorma dirayeti, kurumsal yapısı, diyet ödemek yerine ceza kesenler değil antrenörü konuşturup federasyona, medyaya, kurullara ve hatta futbolcularına sessiz kalarak varlığı yokluğu belli olmayan iktidar ve cemaat torpillisi yöneticilerin doldurduğu koltuklar ve onları bir odaya doldurup yönetemeyen Aziz Yıldırım meselesidir.
Bize başkanın köpeği dediler, Aziz yıldırım'ın paralı askerleri dediler. Derdimizi anlatırız, projelerini dinleriz, belki bir ucundan tutar Fenerbahçe'yi yükseltmek için tuz atarız çorbaya diye gittiğimiz yemeği ve maç izlemeyi gizli gibi göstererek bizi karaladılar, yaftaladılar, locacı ilan ettiler. Sustuk, sesimizi çıkarmadık. İnsan önce kendini bilecek çünkü, sonra karşındakini zaten tanıyorsun.
Şimdi onlara anlatmadığımızı sana anlatıyorum, çünkü biliyorum sesimizi duyuyorsun;
Bir Fenerbahçe başkanını kongre seçer ve yine kongre gönderir. Ben sana ağzım sulanarak git deme haddine sahip değilim belki ama senin evladın yaşındaki bir taraftar olarak sesleniyorum, hani her şeyin en iyisine layık dediğin Büyük Fenerbahçe taraftarı olarak, Fenerbahçe'yi hayatının odak noktasına koymuş, sıradan biri olarak...
Şimdi hemen git başkan... Sen de biz de daha fazla üzülmeyelim...
Gözün de sakın arkada kalmasın, kimseye yedirmeyiz bu kulübü....
Çünkü burası Fenerbahçe, bizden çok adam çıkar...
Devamı ...
29 Mayıs 2013
Yolun sonu gözüküyor

3 Temmuz sürecinde. Aykut Kocaman’ın haksızlığa karşı çıkan ve emeklerine yönelik iftiralara karşı tutumu sürecin farklı gelişmesine neden oldu. Operasyonun arkasındakiler, bunun gönüllü destekçileri ve bundan gerçekten heyecan bulanlar Aykut Kocaman’a bu yüzden benzersiz bir nefret duyarken, Fenerbahçeliler de kalplerine kendisini çok farklı bir şekilde yazdılar.
Aykut Kocaman’ın kulüp için bu kadar kritik olmasının iki önemli sebebi var. Birincisi Aziz Yıldırım’ın yönetim şekliyle ilgili. Aziz Yıldırım bütün altyapı hamlelerine karşı kulübün kurumsallaşması, istikrarlı bir sistem kurulması noktasında başarılı olamadı. Olamadı derken, olmaya çalıştı da olamadı manasında değil, basbayağı böyle bir yönetim tarzını asla benimsemediği için bu başarıya erişemedi. Aykut Kocaman’a kadar teknik direktörlerin geleceği gelen şampiyonluk kupasına endekslendi. Futbolcu ve teknik direktör tercihleri konjuktürel kararlarla belirlendi. Duygusal hareketler, kızgınlıkla gönderilen teknik direktörler, bir heyecanla alınan futbolcular ile Fenerbahçe kalıcı, sürdürülebilir ve istikrarlı bir başarıdan ziyade dönemsel başarılarla yetinmek zorunda kaldı.
Aziz Yıldırım’ın Aykut Kocaman tercihi ve bu konudaki istikrarı Aziz Yıldırım’ın da yönetim tarzının / bakış açısının değiştiği yönünde umutları besliyordu. Bu dirayet başarıyı da getirdi.
3 Temmuz 2011 tarihi kulüp tarihi açısından önemli bir kırılma noktası oluşturdu. Bu tarihten sonra da Aykut Kocaman farklı bir portreye sahip oldu. Başka bir merkez üs oluşturdu.
Bu sene beklenen kulübün 3 Temmuz sürecinden gereken dersleri çıkarmasını, planlı, programlı, kurumsal hareket kabiliyetine sahip, stratejik düşünen bir kulübe dönüşmesini bekledik. İkinci nesil reformlardan beklenti buydu. Diğer başkan adayları ve isteklileri de tam da bu nedenle yetersiz gözüküyordu.
Bugün karşı karşıya geldiğimiz nokta şudur, Aziz Yıldırım eski Aziz Yıldırım haline geri döndü. Önümüzde, her birinde yönetimin sorumlu olduğu üç senaryo var
1- Eğer Aykut Kocaman kendisi istifa etmek istemiş ise, kulüp bunu asla kabul etmemeli, yeniden yapılanma noktasındaki en temel taşı asla feda etmemeli, onun kulüp ile kurduğu ilişkiyi göz önüne alarak bu yönde hareket etmeliydi. Bu yapılmadı veya yapılamadı. Burada Aykut Kocaman gerçekten çok yorulmuş, psikolojik olarak süreci kaldıramaz bir haldeyse de kendisini destekleyecek mekanizmaların kurulmuş olması gerekiyordu. Salt insan ilişkilerinden kaynaklanan eksikliklerle bu durum meydana gelmiş ise bunun engellenmesi için atılmayan her adımdan yönetim sorumludur.
2- Eğer Aziz Yıldırım Aykut Kocaman’ı kovmuş ise o zaman da bu kadar kritik bir hatanın yapılmasının mantıklı hiçbir açıklaması olamayacağı için burada ortaya çıkan yönetim zafiyetini kabul etmek gerekir. Dolayısıyla yönetim bundan sorumludur.
3- Aykut Kocaman istifa etmek zorunda bırakılmıştır, kendisine karşı bir oldu bitti kurulmuştur. Bu halde de yönetim bu hareket tarzı nedenyile ayrıca sorumludur.
Sorun tek bir kişinin kulüpten ayrılmış olması değil. Fenerbahçe kulübünden çok kişi gelir geçer, ancak sorun son bir senede tekrar tekrar görmek zorunda olduğumuz, kulübün yönetim aklının ve sistemin bozukluğudur.
Kulüp hala daha doğru düzgün bir iletişim stratejisine sahip değil. Alex olayında süreç kötü yönetildiği gibi, gazetecilere maymunlar derken de, muzlu basın açıklaması yapılırken de bütün bu süreçler kötü yönetildi. Bu kulübün profesyonellerinden kaynaklanmıyor, tam tersine kulübün seçilmişlerinin yaptıkları, plansız, programsız bazı durumlarda fevri hareketlerden kaynaklanıyor. Bunu da engellemenin yolu bulunmuyor. Bir karakterin reflektif davranışları asla engellenemez.
Kulüp yine geleceğe yönelik sistemli bir yapılanma içerisinde gözükmüyor. Divan kurulunda “bu zamana kadar bakkal dükkanı gibi kulübü yönetmişiz” ifadelerini doğrular şekilde bir yönetim tarzı kendisini her yerde gösteriyor. Heyecan, öfke, üzüntü gibi insani duygular rasyonel hareket etmesi gereken tüzel kişiliği teslim almış durumda. Kulübün yönetim aklı sadece hata üretiyor.
Kulüp yönetimi ile kendi taraftarı arasında aşılması çok zor bir uçurum var. Bugün kulüp yönetiminden kim mutlu desek, yönetim üyelerinin kendisi dışında gösterebileceğimiz pek az insan var. Taraftar da son 1 yılda yaşanan gelişmelerden sonra sürekli birbirini suçlayan, birbiriyle mücadele eden, birbirine öfke kusan bir hale geldi. Cepheler keskinleşti, insanlar arasında sağlıklı bir tartışma yapılmasını imkansız kılan bir cephedaşlık duygusu belirdi. Birbirinden nefret eden, birbirinden uzaklaşan, acıları ve sevinçleri farklılaşan bir bölünme atmosferi kulübü sarıyor. Alex olayı bu travmaların başlangıcı ise, arka arkaya gelen olaylar da travmaların derinleşmesine neden oldu. Bugün kısa zamanda bir sulh imkanı da bulunmuyor.
Esas inanılmaz olan 3 Temmuz sürecinde, gerçekten çok farklı bir insan portresi çizen, Nazım Hikmet şiirlerine referans veren, Aykut Hoca’nın arkasında duran, bir toplumsal figür haline dönüşen, Leman'a hem de pozitif olarak kapak olan, Cengiz Çandar’dan Ertuğrul Özkök’e, Ahmet Hakan’dan Ahmet Şık’a kadar çok geniş bir kesimden tutumu nedeniyle takdir toplayan Aziz Yıldırım’ın 1 yılda bütünüyle yalnızlaşması oldu. 3 Temmuz sürecindeki Aziz Yıldırım ile bugünkü Aziz Yıldırım arasında kapanmaz bir uçurum var.
Aziz Yıldırım 3 Temmuz sürecinde kendisine ve Fenerbahçe’ye yapılan haksızlığa karşı çıkan insanların kendisine sonsuz bir biat duyduğunu zannediyorsa yanılıyor. Böyle bir şey asla olmadı. 3 Temmuz kendisinin her hatasına verilen bir açık çek değildi, tersine geçmişte yaptığı hataların üstünü kapatan, tutumuyla da gelecek için kendisine bir kredi açılmasına vesile olan bir süreçti. Bugün bu kredinin çok kötü kullanıldığı gözüküyor.
Fenerbahçe açısından 3 Temmuz süreci yasal olarak sürse de psikolojik olarak artık bitti. Daha önemlisi, Fenerbahçe’nin de artık eski tip, tek adam üzerinden yürüyen, duygusal, anlık, konjuktürel, eski hataları aynen tekrar eden bir yönetim anlayışına tahammülü kalmadı. Kulüp yenilenme istiyor.
Bu olaylar sonrasında Aziz Yıldırım teknik direktör mevkisine Löw’ü, sportif direktörlüğe Rıdvan’ı getirse, takımın soluna Ribery’i, sağına Robben’i alsa, 3 Temmuz sürecindeki psikolojiye, toplumsal algıya ulaşması mümkün olmayacak. Destek bulamaz demiyorum. Aksine büyük destek de bulur. Türkiye’de başarının üstünü kapatamayacağı tek bir hata yoktur. Ancak 3 Temmuz’da oluşan o aura da artık yırtıldı.
Bugün artık idari kararlar veren, verdiği kararların da idari mesuliyeti üzerinde olan, tam olarak vaad ettikleri ve yapamadıkları ile değerlendirilecek bir Aziz Yıldırım var. Fenerbahçe yönetimi ile Fikret Orman yönetimi arasındaki yegane fark, yaşanmış olan hatıralar ve onların da hepsi iyi değil. Bu zamana kadarki uygulamalar da yönetimin devrimci bir değişikliğe imza atacağını göstermiyor. Yönetim tarzı bu ve bu yönetim tarzı bütün sonuçlarıyla kendisini tekrar edecek.
Fenerbahçe sürekli krizlere yuvarlanan, devamlı trajediler yaşayan, bir şeylerin üstüne katmak yerine başlangıç noktasına dönen, sürekli aynı dilemmalara mahkum olan, bu kaderi de kendi kendisine üreten bir kulüp olarak yola devam edemez.
Velhasıl kelam, aşağıdan yukarıdan, yolun sonu gözüküyor.
Belki artık gitme vakti gelmiş demektir.
Devamı ...
Artık Yeter...

Duyunca şaşırdığımız garipsediğimiz bir durum değil bu. Aziz Yıldırım’la konuşmanın, diyalog kurmanın, çalışmanın ve onun kendi görev alanınıza müdahale etmemesini beklemenin ne kadar zor olduğunu az çok Aziz Yıldırım’ı dışarıdan takip eden herkes biliyordur zaten.
Her antrenör görevden alınabilir, başkanla hedefi uyuşmaz,ekonomik açıdan problem olabilir bin bir türlü mesele olabilir, ama bunlar olurken işin içine kişisel duygular karıştırılmaz. Aziz Yıldırım Pazar gecesi kafasını yastığa koyduğunda aklından hocayı göndereceği geçmiyor muhtemelen ama Pazartesi gecesi şak diye hocayla köprüleri atabiliyor.Başkan kulübü iyice kendi çiftliği zannediyor.
Fenerbahçe Kulübü kararların uzun vadeli alındığı, anlık öfke ve uyuşmazlıkların mevcut sözleri ve taahhütleri yok edemediği bir düzenle yönetilmesi gerekirken tam tersi başkanın işleri tamaman kişiselleştirip “kafama eseni yaparım”, “her şeyi en iyi ben bilirim” “benim dışımdaki kimse vazgeçilmez değildir” kafası yüzünden uzun vadeli bir şey yapabilmenin mümkün olmadığı bir kulüp haline geldi.
Aziz Yıldırım Zico’yu gönderirken de işin içine kişisel takıntılarını katmıştı, yok kardeşi problem çıkarıyor yok antrenmanda tercüman şut atıyor diye adamı gönderdiler, Alex krizinde yine işi kişiselleştirdi, ayak ayak üstüne atıp twit atmaya bağladı, Daum’un sözleşmesi feshedilecekken adama üç kuruş daha az verelim diye görevinin başında olduğunu resmi sitede açıklayıp kimsenin olmadığı Samandıra’ya gelmesi için tebligat yapıp adamı güya itibarsızlaştırdı. Aurelio’nun ve Tuncay’ın takımdan ayrılmalarında da başkanın menajerleriyle değil oyuncuların kendisiyle görüşeceğim takıntısının etkili olduğunu biliyoruz, Ömer Aşık’ın takımın ihtiyacı varken sırf kulüpten yasal hakkını kullanıp alacağını istediği için başkan hazretleri öyle istiyor diye 6 ay oynatılmadığını da biliyoruz.
Bu örnekler kamuoyuna yansıyan örnekler kim bilir bizim bilmediğimiz kamuya yansımayan daha neler var. Bütün bunların sonunda kulüp linç edilirken hiçbir yöneticisi ağzını açamazken kulübe sahip çıkmış, geçen yıl neredeyse hem başkan hem antrenör hem liderlik yapmış bir adama, üstelik “beraber geldik beraber gideceğiz” diye 50 kere kamuoyu önünde sözlü beyanda bulunmuşken bu muamele artık insanlıkla falan açıklanamaz.
Aziz Yıldırım kendisine kulüp işgal altındayken, haksızlığa uğradığına emin olduğumuz dönemde verilen desteği kendisine kayıt şatsız biat edildiğine yordu herhalde. Ayrıca kulüpte öne çıkan her figürle bir süre sonra kavgalı hale gelmesi de tesadüf olamaz. Başkan kendisi dışında Fenerbahçe için iyiyi ve doğruyu kimsenin bilemeyeceğine yürekten inanıyor. Muhtemelen Fenerbahçe’yi kendisinin en çok sevdiğini de düşünüyordur. Belki haklıdır da ancak artık birisi kendisine Fenerbahçe’yi sevmenin ona zarar vermesini engelleyemediğini söylesin bir zahmet.
Aykut Kocaman’ın kafasındaki oyun sisteminin Fenerbahçe’yi Türkiye Ligi’nde çok ileriye götürebilecek bir oyun sistemi olduğunu düşünmeyen birisi olarak bu kulüpte değişmesi gereken öncelikli şeyin teknik direktörden ziyade artık takıntılı hale gelmiş bu yönetim üslubuna sahip kişi olması gerektiğini düşünüyorum. Ortada yönetim kurulu olmayan her şeyin tek kişinin iki dudağı arasında olduğu, 3 ay önce verdiği sözü bile tutmayan, tutmadığı gibi taraftara izah bile etmeyen bir yönetimle Fenerbahçe hiçbir yere gidemez.
Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’nin hakkını gasp edenlere değil de bir şekilde taraftarla arasında bağ oluşmuş bu kulübün değerlerine gösterdiği hoyratlığı artık kabul edemiyorum. Birazcık iyi anılmak istiyorsa olağanüstü kongreye gidip kurumsallaşıyoruz geyiğiyle iyice çiftliğe çevirdiği kulübün önünü açsın artık. Fenerbahçe Alaattin Metin dışında kimseyle doğru düzgün iletişim kuramayan, kardeşiyle, kulübünün efsaneleriyle bile kavga eden, 80 yaşındaki Divan Başkanı’nı bile azarlayan bir başkandan daha iyisini hak ediyor. Artık yeter…
Aykut Kocaman için de son sözle bitireyim. 3 Temmuz sonrasındaki kulübe kol kanat giren liderliği için kendisine şükran borçluyuz. Yıllar sonra kendisinin ismi zikredildiğinde sportif başarı ya da başarısızlıktan ziyade o zaman ki duruşunu hatırlayacağımızı düşünüyorum. Devre arasındaki istifadan başkana güvenerek dönmesinin o zamanda doğru olmadığını düşünüyordum hala da aynı görüşteyim. Umarım kendisinin başkan olabileceği bir Fenerbahçe ileride mümkün olabilir.
Devamı ...
5 Nisan 2013
Aykut Kocaman

sen aklı başında kalabilirsen eğer
herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
hem kendine güvenebilirsen eğer
bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karşılık vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana
düşlere kapılmadan düş kurabilir
yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
ikisine de vermeyebilirsen değer
söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
kandırabilir diye safları dert edinmezsen
ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
koyulabilirsen işe yeniden
döküp ortaya varını yoğunu
bir yazı-turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksızın dile
baştan tutabilirsen yolunu
yüreğine sinirine dayan diyecek
direncinden başka şeyin kalmasa da
herkesin bırakıp gittiği noktada
sen dayanabilirsen tek
herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
dost da düşman da incitemezse seni
ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
her saatin her dakkasına
emeğini katarsan hakçasına
her şeyiyle dünya önüne serilir
üstelik oğlum adam oldun demektir."
Kipling, Adam Olmak. Çeviren: Bülent Ecevit.
İyi ki doğdun Aykut Kocaman..
Devamı ...
4 Şubat 2013
Hoca, Yönetim ve Büyük Resme Bakmak

Bu sene artık vaka-i adiye haline gelen iç saha yenilgilerinden birini daha aldık. Eskiden 40 maçlık 30 maçlık seriler yakalayan takımın bir- iki aylık süre içerisinde kendi sahasında üç kez sıradan takımlara yenilmesini hazmetmek açıkçası hiç kolay değil.
Webo transferi sonrası Aykut Kocaman tek forvetli oyun planını revize edip Webo’yu en uca Sow’u sağ kenara Kuyt’u da sol kenara atarak başladı. Taraftarın müthiş desteğiyle önceki maçlara göre daha ısırgan ve istekli bir Fenerbahçe görüyorduk ki sağolsun Volkan bu seneki felaket performansına yine acayip bir gol yiyerek devam edince yine bu sene artık alışkanlık olduğu üzere maça 1-0 geride başladık. Çok planlı ve organize olmasa da ilk yarı itibariyle Sivas kalesinde baskı kurmayı başardık birkaç net pozisyon ve kaçan bir penaltı sonrası devreye mağlup girdik. O kadar baskılı başlayamadığımız ve Sivas’ın kontra pozisyonlar bulmaya başladığı bir dakikada golü bulduk, golden sonra baskıyı daha da artırmamız gerekirken kontrolü kaybettik, son 20 dakika özellikle oyuncu değişikliklerinden sonra takımın hücum etkinliği düşerken Sivas özellikle kalecisinin müthiş isabetli uzun degajları sonrası pozisyon bulmaya başladı ve duran toptan Volkan’ın bakışları altında bir gol daha bulup şampiyonluğa dair umutların yeniden doğduğu bir günü tamamen umutsuz bir geceye dönüştürdü.
Fenerbahçe’nin bu sene ligde kötü gitmesine dair oyuncular isteksiz, koşmuyor falan gibi şeyler üzerinden kötü gidişi oyuncuların bireysel performanslarına bağlayan bir görüş var, Aykut Kocaman’ın istifasından sonra oyuncuların da bizzat bu görüşü doğrularcasına “sorun bizde” diye açıklama yapmaları ve hocaya söz vermeleri de bunu doğrular nitelikte ama sorunun sadece oyuncuların daha çok koşması ya da istemesiyle alakalı olmadığını Sivas maçında da gördük.
Fenerbahçe’nin sorunu anlık günlük bir performans sorunu değil. Bu takımın oyun aklında ve saha içi planlarında problem var. Fenerbahçe’nin ligdeki en verimli oyuncusu Sow. Webo transferi sonrası Webo’yu oynatmak için Sow’u en uçta oynayan oyuncu rolünden sağ içe deplase olarak kaleden uzaklaşan bir rolde oynatmak felaket bir tercih. Yani elinizde kaleye yakın olduğunda iş yapan ama yanında kendisine yardımcı olacak hücumcular bulunmadığı için etkisizleşen bir oyuncu varken onun yanına ya da arkasına bir oyuncu koyacağınıza Webo’yu en uca koyup Sow’u kanata çekmenin akılla mantıkla bir izahı yok.
Aykut Kocaman’ın Kuyt ısrarını da anlamak mümkün değil. Adamın form durumu bir aydır yerlerde sürünüyor ,geçen hafta Antep maçında 2-1’ i bulduktan sonra yine sahanın dökülen ismi Kuyt’ı almak yerine Sow’u oyundan almıştı bu hafta da golü atmış, morallenmiş ve kenardan ortalara en iyi kafa vurabilecek durumdaki Webo’yu oyundan alıp hiçbir şey yapmayan Kuyt’a 90 dakika sabretti. Bir de takımın birinci penaltıcısı olarak Kuyt’ı neye dayanarak birinci penaltıcı seçmişler onu da anlamadım, topla ilişkisi bu kadar problemli olan bir oyuncunun birinci penaltıcı olmasıneresinden bakarsan bak tuhaf.
Kuyt’un neden çıkmadığıyla ilişkin 2-3 ay önce de bir soru sorulmuş ve Rıdvan Dilmen Aykut Kocaman’ın Kuyt’ı takımın ve oyunun lideri olarak gördüğü için onu pek çıkarmak istemediğini söylemişti “Yüzde Yüz Futbol”da. Kuyt zaman zaman katkı yapabilecek mücadele eden fedakar oynayan bir oyuncu olabilir ama saha içi liderlik vasıflarına sahip olabilecek bir oyuncu kesinlikle değil, hele üzerine oyun planı inşa edilebilecek bir oyuncu asla değil. Zaten Aykut Kocaman’ın aklındaki oyun planında en kilit rolleri Kuyt ve Christian gibi son derece yetersiz oyunculara vermesi takımın bu halde olmasının en önemli sebebi. Rol ve görev tanımları yanlış kurulmuş bir kadroda kolay kolay toparlanamıyor. Yani şöyle düşünelim oyunun merkezinin ve aklının Oğuz, Okocha,Baliç, Revivo, Rapaiç, Hoojdonk, Alex gibi oyunculara verildiği bir gelenekten Kuyt ve Christian’ın kilit oyuncu olduğu düzene. Yorum yapmaya gerek yok
Sivas maçını bir kenara koyup büyük resimde başka sorular sormak da lazım tabi. Aykut Kocaman basın toplantısında Emre’yle ilgili “niye gitmişti niye döndü” sorusuna yanıt vermek istemediğini söyledi. Şimdi 6 ay önce Emre’nin affedilmez hatalar yaptığını söyleyerek takımdan gönderilmesini buna bağlıyorsan ve ben de basit bir taraftar olarak “hocaya saygısızlık yaptıysa iyi olmuş gitmesi” diyorsam o zaman bu adam geri dönünce benim de bu adamı gönderen merciden bir açıklama beklemem son derece doğal. Oysa ne yönetimden ne hocadan bir açıklama var. Yani Emre’nin hatası affedilmez değilse neden o zaman yollayıp yerini doldurmak için milyonlarca euro bonservis verip Meireles-Topal’ı aldık. Yok Emre’nin hatası gerçekten affedilmezse 6 ayda ne değişti de geri döndü. Fenerbahçe yönetiminin ve teknik heyetinin “biz yaptık oldu” havasında işler yapması ve taraftarı her durumda kendilerine sorgusuz sualsiz destek vermek zorunda özneler gibi algılamasından artık vazgeçmesi lazım. Bir ay boyunca bir oyuncunun peşinden koşup alamayınca Fenerbahçe’nin menfaatleri için almadık falan diye saçma sapan 90’lardaki olağanüstü hal bölge valisi açıklamaları gibi açıklama yapmaması lazım.
Benim şu transfer döneminden çıkardığım sonuç yönetimin Aykut Kocaman’ın sene sonunda her halükarda takımdan ayrılacağını düşünmesi dolayısıyla yüksek maliyetli transfer işine girmediği. Yönetimin bu sene bu takımdan bir ümidi olmadığının da bir nevi göstergesi. Açıkçası Fenerbahçe’nin sorunun iki-üç transferle çözülemeyeceğini düşünüyorum ben de. Aykut Kocaman oyunun emek ve koşu kısmını fetişleştirip hüner ve akıl kısmını ihmal edilebilir olarak değerlendirdiği müddetçe Fenerbahçe için hiçbir formasyon hiçbir transfer istenen sonucu vermeyecek.
Fenerbahçe yönetimi için de ayrı bir parantez açmam gerekiyor. Geçen seferde yazmıştım ortada Fenerbahçe yönetimi diye bir şey yok, hareket hali Yargıtay kararı nedeniyle kısıtlanmış, bütün eylemsizliklerini devam eden hukuki sürece atfen açıklayan bir Yönetim Kurulu’muz var. Aziz Yıldırım’a muhalif olan hareketin rezilliği şu anki yönetime koşulsuz destek verilmesi anlamına gelmiyor. Ben yönetimdeki bazı isimlerin Fenerbahçe’nin bu hafta kimle oynadığını bile bilmediklerini düşünüyorum. Tamamen yine tek adama endekslenmiş her şeye karar verenin tek kişi olduğu bir yapıyla devam ediyoruz. Aziz Yıldırım’ın tek adam kültürünün mağduru olup hapislere düşmüş birisi olmasına rağmen ısrarla tek adamlığa teşne yönetim anlayışıyla devam edişini nasıl açıklayacağız ?
Fenerbahçe için toparlanma senesi olabilecek yeniden canlanma senesi olabilecek daha doğrusu olması gereken bir seneyi ne hale getirdik. Futbol takımının antrenörü istifa edip geri döndürüldü, erkek basketbol takımının antrenörünün tazminatı yüksek diye sözleşmesini feshedemedik, erkek voleybolda takıma uyum sağlamış antrenörü gönderip yerine getirdiğimiz antrenörü de gönderdik, kadın voleyboldaki koç bence tüm koçlar içindeki en zayıf halka zaten . Sene başı planlamaların neredeyse bütün branşlarda iflas etmiş olması bir yönetim başarısızlığıdır. Bütün bu sportif planlama hatalarının yanında meydanı tamamen Galatasaray’ın ele geçirmesini izlemeleri de cabası.
Ben Aziz Yıldırım’a hapisten çıktıktan sonra hapisteki tavrının dışarıda da devam edeceğini düşündüğüm için bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyordum. Yıllardır onun tarz-ı siyasetinden şikayetçi olan sürekli eleştiren birisi olarak o gün kongre üyesi olsam sadece Fenerbahçe başkanını Fenerbahçe kongresi belirler mesajını dosta düşmana göstermek için oyumu Aziz Yıldırım’a verirdim.
Ancak başkanın yeni dönemde de eski alışkanlıklarından çok bir şey kaybetmediğini görüyoruz ve benim kendisinden artık bir umudum yok. İşin kötü tarafı yönetime ehil,birilerinin maşası gibi davranmadan Fenerbahçe’yi yönetmeye aday bir muhalefet de yok. Fenerbahçe’nin mevcut yönetime körü körüne bağlı başkanın her hareketinde hikmet arayan ve sayısı epey kalabalık gruplardan da, kulübü ele geçirmek için şeytanla bile işbirliği yapabilecek , trübünde “şike” diye bağırabilecek derecede kendinden geçmiş gruplardan da kurtulup bağsız/bağlantısız bir üçüncü yol bulması lazım. Körü körüne destek de körü körüne muhalefet de bizi uçuruma götürüyor. Artık bir devlet/cemaat projesi olduğu iyice ayyuka çıkan Galatasaray’la mücadele etmek için Fenerbahçe’nin tarihte olduğu gibi sırtını halka dayaması gerek. Ne mevcut yönetim, ne onları devirmeyi kafaya koymuş mevcut oluşum bu mücadeleyi yürütebilecek durumda.
Eğer Fenerbahçe bir üçüncü yol bulamazsa “Dinamo Galatasaray”’un şampiyonluklarında reyting yükselten figüran rolüne doğru hızla ilerliyor. Acıbadem’in durup dururken Cluj’a sponsor olması Schalke kurada çıkar çıkmaz THY’nin Schalke sponsorluğu, bedelsiz sermaye artırımları, iki sene önce meteliğe kurşun atan 70 cente muhtaç olan kulübün gözünü karartıp milyon eurolar saçarak oyuncu alması bize çok şey anlatıyor. Bunlarla sahada mücadele edebilecek bir futbol takımı ve saha dışında mücadele edebilecek bir yönetim istiyoruz . Şu an aradığımız iki şeye de ulaşılamıyor maalesef.
Devamı ...
21 Ocak 2013
Aykut Kocaman ve Yönetim: El Ele Uçuruma Doğru

Fenerbahçe’de bundan bir ay önce Aykut Kocaman istifa etti,sonra bir lise takımında olabilecek tuhaf olaylar yaşandı oyuncular “valla suç bizde, biz oynamadık” falan diye hocadan ricacı oldular ardından hocanın istifası arafta bir 4-5 gün geçirdik. Döndü dönüyor,ikna edildi edilecek haberleriyle bir haftayı buldu, sonra Başkan takıma mutlaka takviye yapılacağını en az 3 oyuncu transfer edileceğini (en az 3 çocuk gibi oldu bu da ) ve devre arası kampına bunların katılacağını söyledi. Aykut Kocaman devre arası kampında geri dönüşüne dair hiçbir yorum ve basın toplantısı yapmadan takımın başındaydı. İstifa gerekçesinde yorulduğunu ve enerji bulamadığını söyledikten bir hafta sonra o söylediklerinden niye geri adım attığını hangi saik ve sözlerle görevine devam ettiğini açıklamasını beklerdim ama bu durumda susmayı tercih etti kendisi .
Her şeyin berbat gittiği, sistem diziliş formasyon ne varsa olumsuz sonuçlandığı ve son 25 senenin en kötü performansının gösterildiği bir ilk yarının ardından Fenerbahçe bugün ligin gayet kötü takımlarından Elazığ önüne çıktı. Üstelik bir futbol takımını iştahlandıracak, ateşli hale getirebilecek her türlü harici etken lehimize gelişmiş, yarıştaki bütün rakipler puan kaybetmişti. Oysa Fenerbahçe ilk yarıda defalarca gördüğümüz gibi en ufak bir agresiflik ve baskı kurma belirtisi göstermeden al gülüm ver gülümle maça başlayıp iki golü yemeyi becerdi. İkinci yarıda yaradana sığınıp kaos futboluna dönerek beraberliği kurtardı. Kazanadabilirdi , eğer Elazığ biraz kontra yapabilen ya da fiziği yeterli bir takım olsa maç 4 ya da 5 e de gidebilirdi. Bunlar ikincil önemde şeyler. Mesele daha derin.
İlk yarı sonundaki puan tablosu sömestr karnesi gibi bir şey benzetme yapacak olursak. Yani bir öğrenci ilk dönem sonunda aldığı karnede hangi derslerinin iyi hangisinin kötü olduğunu görüp ona göre ikinci döneme hazırlık yapar. Fenerbahçe’nin özellikle Alex sonrası Sow’un Allah’a emanet ileride bırakılmasıyla bir hücum yetersizliği çektiği, takımın akıl ve beceri eksikliği olduğu Fizan’dan bile görülürken devre arasında bu eksikliği giderecek ne saha içi ne saha dışı tek bir hamlenin yapılmayışını nasıl açıklayacağız? Sow’a en yakın adam olarak Christian’ı oynatıp kanatlara topla ilişkileri en az Türkiye-Suriye ilişkileri kadar kötü olan Krasic ve Kuyt’ı oynatarak yaratıcılık sorununu halletmeyi düşünmek hakikaten fantastik bir öngörü.
Bu takımın yaratıcılık ve oyun zekası probleminin saha içi çözümü yok bu takımın şu kadro yapısıyla özellikle kendi sahasında dominant oynayabilmesinin tek şartı ileride basıp orda kaptığı toplarla pozisyon bulabilmek. Fenerbahçe’nin kanatlarda Kuyt-Krasiç ortada Salih-Christian ikilisinin olduğu ve kontrol oyunu oynamaya çalıştığı bir maçı kazanması neredeyse imkansız. Yani bu sistem defalarca denenmiş ve tutmamışken hala bunda ısrarın mantığı nedir, Aykut Kocaman kaç fiyaskodan sonra vazgeçecek bu düşünceden ?
Fenerbahçe’nin sorunu anlık, günlük haftalık bir performans sorunu değil,bu kadronun kuruluşu itibariyle bir sorunu var, Aykut Kocaman’ın kafasındaki futbol düşüncesi pas oyunuysa (artık onun ne olduğunu da bilmiyorum) bu kadronun onu yapmasına imkan yok, daha önce de söyledim Fenerbahçe yetenek olarak ligin kötü takımlarından birisi, daha önce ara pası verebilecek futbolcu yok diyordum hadi onu geçtim, Fenerbahçe onbirinde 20 metreden top attığınızda topu tek hamlede kontrol edebilecek futbolcu yok neredeyse, Kuyt’ın Krasic’in Caner’in Topal’ın hatta Sow’un topu kontrol ederken topun ayaklarından bir metre açıldığı 50 tane pozisyon saymak mümkün.
Orta saha oyuncularının hücum verimliliği yetersizken hücum üretkenliğini sağlayacak iki kanatı da takımın topla ilişkisi en zayıf oyuncuları Kuyt ve Krasic’e teslim edince Fenerbahçe hücumda tamamen işlevsiz bir hale dönüyor. Oysa kendi sahanda nispeten güçsüz bir takımla oynuyorsun daha üç gün önce bütün momentum rakipteyken Semih’in yanına Sow’u alınca Bursa gibi bir rakibe karşı oyunu bu sene belki de ilk kez domine etmişsin, oradaki maçta da Kuyt ve Krasic dökülmüş ama üç gün sonra Kuyt ve Krasic aynı yerlerde sahada ve Fenerbahçe yine o kontrol delisi onbiriyle tek forvet olarak maça çıkıyor.
Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de yarattığı en büyük tahribat takımın büyük takım reflekslerini kaybetmesi. Saldıran değil kontrol eden, agresif değil ölçülü, yetenekli oyuncuların sisteme adaptasyonunu beceren değil sıradan oyuncuların sistemin lideri yapıldığı bir düzeni yarattı ve bu düzenin sonunda da herhangi bir ışık yok. İşin daha berbat tarafı Aykut Kocaman'ın maç sonrası basın toplantılarında da aklıselim sahibi mantıklı halini uzun süredir kaybetmesi. Eskiden iyi oynamadığımız bir maçtan sonra bunu net olarak söyleyebiliyordu ama bu sene Marsilya’yla 2-2 biten maç sonundan bu yana maç sonu basın toplantılarında da sahada oynanmış ve bitmiş oyunu artık okuyamadığını düşünüyorum. Elazığ maçından sonra da olayı yine şanssızlık şaka gibi şeylere bağlamış, yani kusura bakmasın ama ortada ölmüş enkaz haline gelmiş bir takım varken hala ameliyatta bir sorun olmadığını düşünen bir Karadeniz fıkrası figürü gibi davranıyor artık basın toplantılarında. Zaten kendisi bu oyunun dolayısıyla sistemin tıkandığını düşünse devre arasında oyun sisteminde bir takım değişikliklere giderdi herhalde, gitmediğine göre ilk yarıdaki rezalet tabloyu oyuncuların günlük formsuzluğuyla falan açıklıyor olsa gerek.
Saha içi yetersizliklerin yanında saha dışı yetersizlikler için de bir şeyler söylemek lazım.Zaten geçen olağan yönetim kurulu seçiminden bu yana Fenerbahçe yönetimi diye bir şey yok ortada. İnternet bildirisi yayınlamak için toplanan başka da bir icraat yapmayan bir yönetim kurulu ve geldiğimiz noktada geçen hafta “biz Fenerbahçe’nin günlük gideri –geliri nedir bilmiyoruz” diyen bir Fenerbahçe başkanı var. Daha birkaç sene öncesine kadar Türkiye’nin en sağlam ekonomik yapısına sahip olduğunu bizzat söyleyen başkan kendisi değilmiş gibi geçen haftaki Divan toplantısında kulübün gelirinin giderinin belli olmadığını ve bu işlerin artık profesyonelce yapılması gerektiğini belirtti. (Sahi 14 yıldır kulübü bakkallar federasyonu mu yönetiyor) Dolayısıyla dün dediğinden yüz seksen derece bir şeyi bugün söyleyebilen bir yönetimimiz olduğu için bu üç transfer sözünü de biz öyle demek istememiştik üç transfer derken erkek voleybol kadın voleybol ve erkek basketbolda yaptığımız transferleri kastetmiştik diye de bir açıklama yapabilir. Bir Allah’ın kulu da dün bunu diyordunuz bugün böyle diyemezsiniz diye eleştirmiyor nasıl olsa.
Saha içindeki her yetersizliğe Aykut Kocaman’ın iyi insan olmasıyla saha dışındaki her yetersizliğe Aziz Yıldırım’ın 3 Temmuz’da maruz kaldığı muameleyle yanıt veren de ciddi bir Fenerbahçeli kitlesi var. Yani birisinin performansına ya da oyun aklına yönelik somut eleştiriyi tamamen bağlamından çıkarıp başka bir düzlemde tartışmanın en basit yolunu seçiyorlar. Aykut Kocaman’ın 3 Temmuz sürecindeki katkılarına, duruşuna saygı duymak , ya da Aziz Yıldırım’ın 3 Temmuz’da uğradığı muameleye karşı durmak ayrı şey , onların saha içi ve saha dışı yetersizliklerini eleştirmek ayrı şey. Yani oyuna dair ya da yönetimsel bir şeyi eleştirdiğim zaman ısrarla bir kişilik vurgusu yapılarak, Fatih Terim’in bir pozuyla Aykut Kocaman’ı kıyaslayıp oradan bir güzelleme çıkararak falan bir savunma ve sahiplenme biçiminden artık sıkıldım. Belki ben iflah olmaz bir kötümser olduğum için karanlık düşünüyorumdur ama geçen gün şahit olduğum bir olayı da naklederek bitireyim ki taraftarın gözünde Aykut Kocaman algısının maalesef nasıl yaralandığının net bir göstergesi olsun.
Cuma günü sinemada filmin başlamasını beklerken arkadamda oturan 16-17 yaşında üç cocuk futbol sohbeti yapıyorlardı,ben de kulak misafiri oldum. Fenerli olanlardan birisi telefonundan Twitter’da Belhanda ile ilgil bir haber okudu ve Belhanda gelirse belki bir şeyler yaparız dedi , yanındaki Galatasaraylı çocuk “oğlum siz de Aykut Kocaman varken sizden bir şey olmaz diye yanıt verdi. Onun yanındaki diğer Fenerli biraz da iç çekerek “oğlum biz de Aykut Kocaman’dan umutlu değiliz ama ya bu Belhanda iki sene önce Alex’in yaptığı gibi 28 gol falan atar da bir mucize olur diye umutlanıyoruz işte”diyerek diyalogu bitirdi
Neyse inşallah Belhanda ya da başka adlı bir mucize gelir de bu çocuklara umutlarının gerçek olduğunu gösterir ama daha olası senaryo sene başından beri göstere göstere gelen bir Kırmızı Pazartesi felaketi gibi geliyor bana.
Devamı ...
23 Aralık 2012
Devrim Hangi Baharın Çiçeğidir?

Hayır, Aykut Hoca ile ilgili methiyeler düzmeyeceğim. Her kelimesinde samimi olduğum çok şey yazdım Aykut Hoca için. Yine de az yazmışımdır. Zihnim, kalemim bu kadarına yetti. İstatistiklerle de konuşmak mümkün. Bu gece “bardağın dolu tarafına bakmak gerekirse” diye başlayan ve Aykut Hoca’nın Fenerbahçe’deki başarılarını özetleyen çok yorum dinledim, ne gariptir ki bu koroya geçmişte onu eleştirenler de dahil. “Aykut Hoca’nın devre arasında takımı bırakması daha çok zarar verir” topuna girecek kadar pragmatist de değilim. Bu gece onca laf kalabalığı içinde duyduğum en anlamlı sözü Cem Pamiroğlu söyledi: “Bu ülkede taraftarlar takımları mağlup olunca, o sevdikleri insanların canlarını acıtmak için ellerinden geleni yapıyorlar.” Benim derdim bu vasatla işte.
Bu ülkede taraftarın vasatı –ki ezici bir çoğunluğa tekabül ediyor- rakip takımların üzüntüsünden marazi bir mutluluk devşirmekte ne kadar mahirse, kendi takımının başarızlıklarında da o takımın hocasına, oyuncusuna karşı sadist, acımasız, abartılı bir tepki geliştirmekte o kadar mahir. Galip geldikçe alkış tuttukları, iltifata boğdukları o insanların canını acıtmadan, kalbini kırmadan kendi üzüntüsünü, sinirini bertaraf edemeyecek, huzur bulamayacak bir taraftar profili bu.
Benim kişisel Fenerbahçelilik tarihim – özellikle ilk yarısı- bolca mağlubiyet, hezimet barındırıyor. Fenerbahçe’nin dış mihraklara ihtiyaç duymadan kendi türbülansını kendi yaratabildiği dönemler. Dile kolay, 88-89 sezonundan sonra 2001 yılına kadar tek şampiyonluk görmüşüz. İlkokul, ortaokul derken lise bitmiş, bir şampiyonluk. Avrupa macerası ondan fena. Bu tablonun etkisiyle midir bilmiyorum, benim Fenerbahçe ile meselem galibiyet/mağlubiyet ikileminin hep ötesinde oldu. Bu beni mağlubiyetlere üzülmekten alıkoymamakla birlikte o mağlubiyeti de sahiplenme duygusu geliştirdi. Bir aile, bir cemaat olma hissi bu damardan büyüyüp gelişiyor.
Bu noktadan sonra taraftarlık kişisel tarihinin, alışkanlıklarının, rutininin bir parçası olmanın da ötesinde bir çeşit mesai halini alıyor. Antrenman nasıl geçti diye düşünüyorsun mesela. Takımda formsuz bir oyuncu varsa aklın onda oluyor, nasıl toparlar diye dertleniyorsun. Moralini yüksek tutsa bari. Maçta biri sakatlansa onunla birlikte acı duyuyorsun. Tam da yükselişe geçmişti. Deivid sakatlıktan döndüğü maçta gol atıp, göz yaşlarına boğulunca gözün onunla birlikte dolar. Galip gelmenin hazzı, onun yanında bir hiçtir. Aileye yeni katılanlar olur mesela. Stoch’la takımın buluşmasını hala hatırlıyorum. Boş olan takım otobüsüne binip önlerde bir koltuğa oturmuştu. Otobüse binen her oyuncu elini sıkıyor ya da kucaklıyordu. Stoch şaşkın ve çekingen, otobüse biri bindikçe kıpırdanıp, doğruluyor. Çabuk kaynaşsalar diyorsun. Sezer’le Emenike’ninki ise herkesin hatırındadır. Koca takım otelin önünde toplanıp karşılamış, kucaklamıştı. Emenike 1 maç oynamadan gitti ama aylar sonra hem de rakip takımın hocası olduğu halde oyundan çıkarken o ailenin babasının elini öptü, o günlerin hürmetiyle. Bir kere bu ailenin ferdi olunca ne kadar uzağa gidersen git kopamazsın diye düşündün.
Benim gibi bir taraftar için Göztepe maçı öenmlidir mesela. Galip geldiğimiz için değil. Yenilip elensek de dünyanın sonu değildi. 29 sene alamadığımız bir kupadan bahsediyoruz. Önemli olan takımın bir süredir bir profesyoneller ordusundan bir aileye dönüşme haliydi. Recep Niyaz gol atınca stadın güvenlik görevlileri bile kendi oğulları gol atmışcasına sevindi. O Recep, and içmiş ilk golümü atınca sevincimi hocama sarılıp yaşayacağım diye. O hocasına sarıldığında bir an için bir baba ya da bir evlat olduğunuzu anımsadıysanız o galibiyetten önemlidir. Ya da tüm takım Krasic’e moral bulsun, özgüveni yerine gelsin diye gol attırmaya çalışıp nihayet başarınca hakkı ödenmeyecek bir dostunuzu anımsayabiliyorsanız bu galibiyetten önemlidir. Futbol gerçek hayatı taklit edebildiği ya da dolaylı olarak da olsa onu yeniden üretebildiği ölçüde değerlidir. Galibiyet ya da mağlubiyet bunun ancak birer parçası olabilirler.
Aykut Hoca’ya bu takımın başına geçmeden önce de büyük hayranlığım vardı. Gol kralı olması, bu takımın efsane oyuncusu olması filan bir tarafa duruşu, karakteri, futbola bakışı ile Fenerbahçelilik kimliğini – şayet böyle tek bir kimlikten bahsetmek kabilse- üzerine inşaa edebileceğimiz bir figür olarak gördüm. Fenerbahçeliliğimin bir ölçütü oldu. Fenerbahçe’yi sadece başarıya endeksli yönetici ve taraftar profilinden, aldığı paraya bakan cilalı profesyoneller ordusundan bir aileye evrilmesini sağlayacak bir aktör olacaktı. O yapamazsa zaten kimse yapamazdı. 3 Temmuz süreci bütün yıpratıcılığa rağmen Aykut Hoca’ya bu fırsatı da sunmuş oldu bir bakıma. Bir süre için de olsa Fenerbahçe taraftarı şampiyonluğu ikinci plana atıp kenetlendiler, bir onur mücadelesinin neferi oldular.
Ben 3 Temmuz sürecinin verdiği bütün zararların yanında, etnik, dini ya da sınıfsal bir saikle bir araya gelmemiş Fenerbahçe taraftarını ortak bir mücadele alanı üzerinden örgütleme, kimliğini bu mücadele üzerinden yeniden tanımlama imkanı sunduğuna inandım. Bu kimlik üzerine inşaa edilecek Fenerbahçelilik olgusunun dayanışmacı, zalime direnen, mazlumun yanında bir cemaat, bir aile olmaya imkan vereceğini düşündüm. Aykut Kocaman bu olası dönüşümün sembolü olabilirdi pekala. Bunun önündeki en büyük engelin başta stadı dolduran “müşteriler” olmak üzere Fenerbahçeliliğini galibiyet/mağlubiyet matrisi üzerinden tanımlayan taraftarlar olduğunu berabere biten Marsilya maçından sonra yazmıştık:
“Belki çok daha önemli bir soru: eğer gelen beraberlik sonunda takınılan tavır arenada gladyatörün kellesini isteyen “müşteri”ninkinden daha anlamlı değilse nerede kaldı 3 Temmuz’dan bu yana sürdürülen mücadelenin o düzene meydan okuyan devrimciliği? Eğer bu takımın stada gelen taraftarı, son 2 senede yaşananları, bütün olumsuzluklara rağmen gelen başarıları ve uğruna soyadından ilhamla tezahüratlar ürettikleri bu başarının baş mimarını bir kalemde silip, kendini galibiyete – hadi gönül düşürüp en azından güzel oyuna- para ödeyen bir müşteriye indirgeyip, henüz 5 – 6 bilet önce parasını ödeyip geldiği maçta kendisine unutulmaz mutluluklar yaşatan adamı da istifaya davet edebiliyorsa, o sözümona futbolun kurulu düzenine meydan okuyanların da bu uğurda yaptıkları kadar yıktıklarını da konuşması gerekir. Fenerbahçe’de devrimin kendi çocuklarını yeme potansiyeli de bu tartışmadan hareketle başa bir yazının konusu olsun.”
O yazıyı yazmaya bile fırsat vermediler. Aykut Hoca nihayet istifa etti. Belki de Türkiye futbol tarihinde ilk defa yerlisi/yabancısı, kadroda olanı/olmayanıyla futbolcular tesislere gidip hocaya “sen yoksan biz de yokuz” dediler. Sahadaki oyunu kıyasıya eleştirebilirsiniz. Hocanın teknik/taktik bilgisini de. Malum bu ülke bilgisayar başında CM oynayarak sabahlayanın, o tecrübeyle hocaya yeteneksiz diyebilme cürretine sahip olduğu bir futbol atmosferine sahip. Elinizi korkak alıştırmayın. Ama hakkını da teslim edelim. Şu kısıtlı zamanda taraftarı dönüştürmek mümkün olamadı ama görünen o ki takım bir aile olmuş.
Yarın Aykut Hoca geri döner mi bilmiyorum. Bu saat itibariyle gelen haberlere göre dönme ihtimali yüksek görünüyor. Dönse bile, hatta dönüp de sezon sonunda takımı şampiyon yapsa bile artık bir devir bitmiş gibi geliyor bana. Bugün statta takım mağlup duruma düştüğünde Hoca’yı istifaya çağıranların, “şike” tezahüratı yapanların, Kuyt gol atınca yuhalayanların, hasılı takımları mağlup olunca, o sevdikleri insanların canlarını acıtmak için ellerinden geleni yapan “müşterilerin” futbol ikliminin vasatı oldukları, o vasatın da ezici bir coğunluğa tekabül ettği bir ülkede devrim bu baharın çiçeği değildir. Belki başka bahara. Kim bilir..
Devamı ...
17 Aralık 2012
Galatasaray Maçı ve Aykut Kocaman Üzerine

Süper Kupa’daki Galatasaray maçından sonra da Aykut Kocaman’ın Alex polemik odaklı Lig Tv’deki açıklamaları sonrası da hocanın koşu mesafesi fetişizminin Fenerbahçe’yi koşan ama yetenek yoksunu bir takım durumuna getirebileceği endişesinden bahsettim. Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarında oynayıp top tekniği 10 üzerinden 6 olabilecek bir tane oyuncu yok mevcut kadroda. Allahı var, hepsi koşuyorlar ama top bize geçtiği zaman akıl ve yeteneğiyle o topu kullanabilen bir tane oyuncumuz yok. İşin daha kötü tarafı Aykut Kocaman’ın bundan herhangi bir şikayeti de yok.
Sezon başından bu yana 16 maç geçmiş Mehmet Topal, Meireles ya da Christian’ın; Sow’un ya da Kuyt’un önüne rakip iki oyuncuyu geçen şöyle 20 metrelik bir ara pası attığını ve bu oyuncuların orta sahadan çıkan tek bir pasla kaleciyle karşı karşıya kaldığını gören oldu mu? Şifa niyetine böyle bir gol attık mı Allah aşkına bu sene? Tarihinin hiçbir döneminde ben bu kadar yetenek yoksunu bir Fenerbahçe orta sahası hatırlamıyorum. Osieck’in emek yoğun takım yarattığı 1993-94 kadrosunda Tayfur,İlker Cengiz,Mecnun, gibi adamların yanında bile Oğuz gibi bir oyuncu vardı. Aykut Kocaman diyor ya “teknik direktör Aykut Kocaman olsaydım futbolcu Aykut Kocaman’ı oynatmazdım” diye hakikaten ben de olsam böyle yeteneksiz orta sahadan kurulu bir takımda Aykut Kocaman’ı oynatmazdım, çünkü bir tane bile pas alamazdı.
Christian’ı Alex’in pozisyonunda oynatarak bir sezon planlaması yapmanın önünde sonunda duvara toslayacağı belli, Alex gitmişse ve senin elinde Alex’in bölgesinde oynayacak yetenekte bir tane oyuncun yoksa Alex’in pozisyonunu yok edecek bir sistemle oynatırsın takımı . Allah’ın emri mi tek forvet Sow’un arkasında Alex’in pozisyonunda Christian’ı oynatmak? Forvetin arkasında adam oynatmak yerine Sow’un yanına Kuyt’ı ya da Semih’i alarak bir düzen denersin performansı asla öngörülemeyecek Christian’dan medet ummak yerine. Tamam belki bu da tutmaz ama bir şeyi denemiş olursun yani göz göre göre hücum kısırlığı olan bir taktikle 20 maç devam etmezsin.
Aykut Kocaman koşu mesafesi, takım savunması diye diye sıradan vasat en ufak bir yetenek belirtisi olmayan oyunculardan kurulu bir takım yaratma yolunda hızla gidiyor. 10 metre ilerisine top atmaktan aciz üç tane orta sahayla Sow’u Allah’a emanet iki stoperin arasına bırakıp gol atmaya çalışan bir futbol düşüncesi olamaz. Fenerbahçe’nin bu yıl 16 maç sonunda topladığı 27 puan 1990-91 sezonunda Hiddink’le başlanan sezonda alınan 23 puandan sonra en kötü lig performansı . Kimse kusura bakmasın ama son 23 senenin en kötü lig performansını gösterip üstelik sanki işler aslında o kadar da kötü değilmiş gibi tuhaf tuhaf demeçler vermek Aykut Kocaman’a yakışmıyor.
Maç sonu açıklamalarındaki soğukkanlılığını da Hoca’nın gittikçe yitirdiğini düşünüyorum. Dünkü maçın sonunda “Pozisyona girme konusunda verimli olduğumuzu söylemek doğru olmaz ama daha verimsiz olan bugün maçı kazandı gibi tuhaf bir demeç vermiş. Ne demek daha verimsiz olan kazandı Allah aşkına Fenerbahçe kaç tane pozisyona girdi maçta ki Galatasaray daha az girmiş olsun. Yani bu kadar aciz bir oyundan rakip ceza sahasına girmeye çekinen bir takım performansından sonra hala yetersizliği görmemek bir sorun olduğunu dile getirmemek ancak kontrolü kaybetmekle açıklanabilir.
Geçen seneden beri devam eden deplasmanda hayalet gibi oynama, maça felaket başlama gibi sorunlarda en ufak bir ilerleme yok, bu mesele antrenöre sorulduğunda bu sorunun farkında olduğu ve düzeltmek için bir şeyler yaptığına dair en ufak bir ima da yok. Aykut Kocaman’ın koşu mesafesinde Avrupa düzeyine çıkaracağım diye başlattığı devrimde geldiği nokta yetenek ve mental olarak deplasmanda önce beraberliği düşünen sıkıştırırsam bir tane atarım diyen Anadolu takımı seviyesinde bir takım yaratmak oldu
Devre arasında Sow’a alternatif ya da tamamlayıcı bir forvet ve orta sahada yaratıcı ve Mehmet Topal-Meireles-Christian üçlüsünün sahada yarattığı oyun zekası açığını kapatabilecek bir oyuncu bulamazsa Fenerbahçe puan olarak lig tarihindeki en berbat sezonlarından birine imza atabilir.
Yönetime yönelikte söylenecek çok şey var o ayrı bir yazı konusu olsun ama ben taraftarla ilgili bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Fenerbahçe taraftarı artık şu sahada oynayan oyuncuları mazlumların temsilcisi, 3 Temmuz’un acısını yüreğinde hissedenlerin sahadaki tecessümü olarak görmekten vazgeçsin. İstisnasız bütün oyuncular için söylüyorum, bu oyuncular kendilerine biçilen bu rolü ve değeri hak etmiyorlar. Galatasaray’a yenilmişsin, silik bir futbol oynamışsın maç sonunda bir tane oyuncunun yüz ifadesinde gerçek bir üzüntü, samimi bir hayal kırıklığı ifadesi yok, birisi gitmiş Melo’yla sarmaş dolaş, öteki gitmiş Fatih Terim’e sarılmış, sorsan ilk olarak mağlubiyetlere en çok biz üzülüyoruz derler külahıma anlatsınlar. Galatasaray mağlubiyeti yüzünden okula gidemeyen 8 yaşında çocuğa, intihar girişiminde bulunan Kırşehirli Fenerbahçeli’ye Gökhan Gönül’ün Terim’le kucaklaştığı anı gösterip soralım bakalım “Gökhan çok üzülmüş Galatasaray yenilgisine” diye neler diyecek ?
Bir de Meireles meselesi var, çıkarken armayı öptü diye berbat oynadığı bir maçın sonunda adama kahraman muamelesi yapanların , haksızlığa karşı başkaldıran bir figür yaratmaya çalışanların acıklı halini görünce taraftarın mağduriyeti bir ideoloji olarak sahiplenmesinin ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini düşünüyor insan.
Meireles armayı öptü diye kahraman falan olmaz, geçen sene Emre örneğindekine benzer Trabzon’da suikast timi gibi etrafında dolaşan 11 adama ve seni linç etmek isteyen 30.000 kişiye karşı müthiş bir top oynarsın, çıkarken de armayı öpersin ya da 100. Yılda Ahmet Cömert’de Galatasaray’ı 36 sayıyla yenip takım kaptanı olarak İbrahim Kutluay gibi armayı öpersin o zaman kahraman deriz. Meireles gibi 3 ay önce kulübün ismini bilmeyen bir adam maçta hiçbir şey oynamayıp gördüğü kırmızı karttan sonra şirinlik kazanayım diye armayı öperse kahraman falan değil şovmen olur.
Mağduriyeti ideoloji haline getirmek dedim,( siyasal olarak Türk sağının (AKP diye okuyalım)gelenek haline getirdiğişeyin futboldaki yansıması gibi bir şeyi kastediyorum aslında daha uzun bir analoji kurmak mümkün ama girmeyeyim), Fenerbahçe taraftarının 3 Temmuz’u unutmaması ve bunu yapanlardan hesap sormayı istemesi takdir edilecek bir durum her ne kadar mevcut yönetimin kurulunun (suskunlar kurulu demek daha doğru) umurunda olmasa da ama 3 Temmuz’u unutmamak sürekli bir mağdur edebiyatıyla işini iyi yapmayan antrenörü, başkanı ya da oyuncuyu mağduriyet söylemine binaen eleştiriden münezzeh kılmak değildir. Açıkçası başkana da Aykut Kocaman’a da oyunculara da nasıl olsa her zaman sığınılacak ve taraftarın tepkisini sıfıra indirecek bir 3 Temmuz “mağduriyet ikonunun” kenarda köşede bir yerlerde beklemesinin negatif anlamda bir rahatlık sağladığını düşünüyorum. Saha içinde üstüne düşeni yapmayan insanları artık saha dışındaki bir takım gerekçelerle mazur görmeye/göstermeye ne zaman son vereceğiz.
Fenerbahçe’nin 90-91 den bu yana 16. hafta itibariyle ligde topladığı puanlar
2013:27
2012:34
2011: 30
2010:30
2009:32
2008:34
2007:34
2006:42
2005:40
2004:34
2003:31
2002:34
2001:33
2000:28
1999:35
1998:39
1997:36
1996:39
1995:30
1994:35
1993:33
1992:38
1991:23
Devamı ...
14 Aralık 2012
Çöl Sürgünü: İktidarın Kıskacında Futbol ve Aykut Kocaman

“Futbolu göz ardı eden diktatör az bulunur” [Simon Kuper]
Şiddetin bin bir şekli hükmediyor artık dilimize ve fiziki hayatımıza. Görsel ve işitsel medyanın tuali kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir zulüm ile boyalı. Biber gazı kokan bir gündemimiz, lalüebkem muhaliflerimiz ve işinden, sevdiklerinden ve hayatından sürülen on binlerce mağdurumuz var. Tutuklu olan sadece içerideki gazeteciler, öğrenciler, subaylar ya da Kürtler değil, dışarıda tutuklu bir halk var; tecrit edilen hakikatler ve dile gelmeyen bilumum ruhsal ve bedensel işkenceler mevcut.
Muhalefet, artık yasaklı bir dil. Konuşulması engelli konu, kişi ve kurumlar var. Dile getirilmesini geçin, işaret edilmesi bile muktedirlerin infiali ile karşılanan hadiseler mevcut ve hâkim rejim kendini averaj değerler ve kibirli bir pervasızlık olarak dayatmakta. Ülke lideri, ana muhalefeti 'bahtsız bedevi' ilan ediyor, muhalefet lideri kalkıp çöldeki kutup ayılarından dem vurabiliyor. Her alanda baş gösteren bir zihin kuraklığı dayatıyor kendisini. Bağımsız akıl ve vicdanın cenaze namazına buyurun. En önde saf tutanlar, siyasi ve sosyal iklimimizi esir alan haset, iftira, kibir ve hamaset.
Totaliter Rejimlerin Reklam Panosu
Müesses nizamın yeni sahipleri, kendi rol modellerini de yaratma pesinde. Kendi iktidarlarının vitrinini süsleyen kukla aktörler. Bu aktörlerin basarisi nizamin bekası için elzem. Çünkü sunduğunuz modelin cazibesi ve sürdürülebilirliği olmalı ve bunu kitlelere yayabilmek adına da stadyumlardan büyük ve futboldan güçlü bir reklam alanı bulunmamakta. Her müstebit rejim, sporu, ideolojik bir alana dönüştürmeye meyillidir. Kendi şubelerini, kendi elçilerini tayin edip desteklerler. Kitlelerin afyonu değildir futbol, fakat totaliter rejimler için ideal bir reklam panosudur. Kendi destekledikleri takımların, insanların ya da kliklerin başarısı iktidarın logosu ile sunulur. Rol modelleri ordusuna aday bulmak zor değildir. 3 Temmuz sürecinde, iftira ile itibarsızlaştırma gibi muktedir stratejilerini benimseyen, geliştiren ve uygulayan kurum ve insanlara bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Düşene tekme yapıştırmak için kuytu köşelerde bekleyen o karanlık suretlerden bahsediyorum; karşınızda önünü ilikleyip, arkanızdan hakaretler savuranlardan. Nihayetinde, Türkiye’de futbol, siyasi iktidarın kölesi, stadyumlar ise arenası.
Bu sözlerin altını doldurmak adına İspanya’daki Faşist Franco rejiminin açıktan destek verdiği Real Madrid ve sabote etmeye çalıştığı Barcelona kulüpleri ile ilişkisine bakmakta fayda var. 1939’da işgal ettiği Barcelona şehrinin güzide kulübünü kapatamayacağını anlayan Franco, kulübün yönetimine kukla idareciler getirerek kontrol altına almaya çalışır. Buna rağmen, anti-faşist İspanyollar ve Katalan Halkı, kulübü, Franco rejimine karşı direnişin sembolü olarak görüp desteklerler. Aynı dönemlerde, Franco rejiminin Dış İsleri Bakanı Fernando Maria Castiella "Real Madrid, bizim bugüne kadar sahip olduğumuz en iyi elçiliktir' der.[1] Real Madrid'in, sadece kendi dönemlerinde kazandığı Avrupa zaferlerinden değil, La Liga’daki Katalan ve Bask takımlarına karşı elde edilen galibiyetlerden de dem vurmaktadır. Barcelona’yı işgal eden komutanlardan aşırı sağcı Bernabeu'yu Real Madrid’in başkanı olarak atayan, Di Stefano gibi önemli oyuncuları Barcelona ile kontrat imzalamış olmasına rağmen takıma kazandıran bu rejim önderliğindeki Madrid kulübü, tarihindeki 32 şampiyonluğun 14'ünü kazanır. Ayni dönemde (1939-75) Barcelona ve diğer takımlar aleyhine yapılan hakem hataları keyfi ve aleni bir hal alır ve hakemlerin, rejimin subayları tarafından tehdit ve teşvik edildiği dedikoduları ayyuka çıkar. Hâlihazırda, Türkiye’de de benzer bir senaryonun birebir tekrarlandığını söylemek için henüz erken, fakat bu hikâyedeki ögelerin birçoğumuza tanıdık geldiğine eminim.
Spor Adamları: Rejimin yeni teknokratları
Ahmet Hakan, Fatih Terim için “onun öfkesi, Tayyip Erdoğan’ın öfkesinin sütkardeşidir” diyor. [2] Rastgele bir benzetme değil bu, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde rejimin ideolojik aygıtlarının izdüşümünden bahsediyor. Ayni yazıda ‘onun öfkesi, … çalışılmış bir öfkedir … [ve] kameralar tarafından acayip sevilir” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Ahmet Hakan’ın övgüler düzdüğü, iktidar şiddetinin sureti olan sahsın otoriter, buyurgan ve korkulan kişiliğidir. Dolayısıyla, muktedirler tarafından gözetilen ve kollanan bir kulüp ve onun iktidar tescilli bir rol modelidir karşımızdaki. Vasatın hayatımızı tahakküm altına aldığı bir rejimde, yeniden üretilen şiddet kültürünü benimseyen, uygulayan ve temsil eden bireylere dönüşür rol modelleri.
Hegemonya alanının genişlediği ve demokratik alanın daralıp kuraklaştığı bir mevsimde farklı yaşam sahaları ve biçimleri de baskı altında. Bu iklimin toprağı artık Fatih Terim ve türevlerini besliyor, Aykut Kocaman gibiler ise birer öteki. İşte bu sebeple, rakibe saygı, meslek ahlakına hürmet ve profesyonel hoşgörü ile işleyen bir organizmanın yaşam sahası da istilaya açık hale geliyor.
Kocaman bir Bahçe
3 Temmuz sürecinde Fenerbahçe kulübünün seyircisi ve teknik direktörü sadece bir direniş alanı yaratmadı, aynı zamanda da iftira, biber gazı ve bilumum riya ile kurulan yeni düzene de alternatif oluşturuyorlar. Futbolun, sadece bir rejim aracı değil ayni zamanda da bir mücadele alanı olduğunu gösterdiler ve örgütlü mücadelenin nadir örneklerinden birini sergiliyorlar.
Müesses nizam için şaşırtıcı olan otorite abidesi bir spor adamının ve çeşitli borsa oyunları ile şaibeli kazanç sağlayan bir kulübün yaptıkları değildir. Şaşırtıcı olan dezenformasyon ve zorba yöntemlerle yıkmaya çalıştıkları bir yaşam alanının halen ayakta olması. Kibrin işgal ettiği basın toplantıları, riyanın hâkim olduğu yeşil saha değildir şaşırtıcı olan. Kafaları karıştıran, taraftarının önünde eğilmesini bilen, rakip taraftarların bile kadirşinas sıfatlarla nitelediği, haksızlık karşısında gerekirse futbolu bırakacağını söyleyen bir teknik direktör modelidir. Haset ve kibirden medet ummayan, hakareti zül gören bir haysiyet timsalidir kimsenin aklının almadığı. Kamuoyunu katatonik bırakan da budur: Sesini yükseltmeden sadece kelimelere ve hakikate yaslanarak konuşmasını bilen bir dimağ. Mehmet Baransu ve Mehmet Ağar’la yan yana durmakta bir beis görmeyenler için Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet ile aynı karede yer almayı tercih eden bir insan ölesiye korkutucudur, çünkü kökünü toprağın derinliklerine salmış çınarlardan feyz alıyordur.
Aykut Kocaman’ın sevinç şekline bile saldırmanın küstah hafifliği ile malul yazarların anlamayacağı bazı konular var. Saygı ve haysiyeti düstur edinmiş bir insanın yapabileceği en büyük iltifattır sahadakileri alkışlamak. İnsanoğlunun en eski takdir biçimidir. Antik Yunan ve Roma’daki kamuya açık gösterilerden bu yana beğeninin en üst noktasını simgeleyen bir performansa saygı şeklidir. Mübalağadan, şaşaadan uzak yaşayan bir insanın üstüne yakışan sevinç budur. Totaliter ilahlara tapan zihniyetin bunu görememesi doğal ve bizce buraya kadar herkes kendi rolünü oynamakta.
Başarısız bir Hephaestus
Bu yazı yazıldığı sırada Aykut Kocaman’ın görev süresi 2,5 seneyi doldurmak üzere. Bu süre zarfında Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon gibi rakiplerinden daha çok gol atmış, daha çok puan toplamış ve daha çok galibiyet almış bir teknik direktördür kendisi. 20 derbi mücadelesinde kaybettiği sadece 3 maç olması da güzide karnesine eklenmeli.[3] Ligdeki istatistiklerine ilaveten Avrupa Ligi’nde grubundan lider olarak çıkan bir takımın teknik direktörünün başarısız olarak kodlanması ise kanaat mühendislerinin başarısı olarak ele alınmalı.
Aykut Kocaman’ı katıksız sevenler, güzel insanlara duydukları hasretten mustarip oldukları için seviyorlar kendisini. Çoğumuz “çalışkan ama başarısız” diyoruz onun için, istatistikleri dahi yalancılıkla suçlayarak. Durduğu yeri ve varoluş mücadelesini göz ardı etmeye teşneyiz. Çünkü Galatasaray karşısında kötü oynanmış tek bir maçın, sevdiği takım uğruna evini kaybetmiş olmasından daha önemli olduğunu düşünüyoruz. [4] Sükûnetini, cehalet; nezaketini ise budalalık olarak okumak için yırtınıyoruz, futbolun artık yeşil sahalarda oynanmadığını unutarak.
Tekrar etmekte bir beis görmüyorum, Aykut Kocaman, müesses nizamın ötekileştirmeye çalıştığı bir spor adamı ve tabana yaymaya çalıştıkları rövanşist şiddet kültürünün önündeki simgelerden biridir. Hakaret karşısında saygıyı, iftira karşısında hakikati, kibir karşısında tevazuu, şiddet karşısında mücadeleyi temsil eder. Alternatif ve dolayısıyla rahatsız edici bir rol modelidir.
Nihayetinde, hamaset ve riyanın çölünde Aykut Kocaman bir vaha değildir. Eski yaşam alanları kurutuldu ve iktidar tüm vahaları ateşe verdi. Aykut Hoca, en güzelinden bir sürgündür bu dünyada. Belki de bir hakikat sürgünü; kendi toprağından, kendi renklerinden onuru uğruna uzak kalmayı göze alabilecek olan bir mülteci. Aykut Kocaman, bir boşluğu doldurmuyor, namevcut bir dünyanın küçük prensi. O yüzden Aykut Kocaman’ın dili birçoğu için yabancı. Çünkü çığırtkan ve nadan monologların ülkesinde, futbolun has seyircileri ile kurulan sessiz bir diyalogdur o. Pirkei Avot’ta yazan ‘nihai hakikatin kelimeleri yoktur, sükût içindeki sükûttur’ [5] sözünün tecessüm etmiş hali ve Tüz efsanesinde anlatılan, göl kıyısında yaşayıp porselen bedenlere ruh nakşeden elleri yaşlı kendisi genç bir tin mühendisidir.
Dilimizi zapturapt altına alan iktidar kodlarının, hamasi simgelerin, çığırtkanlığın, hakaretin ve şiddetin dışında bir üsluba sahip her insanın kaderine hapsedilmiş yalnızlığı var Aykut Kocaman’da. Hocayı bu çölde yalnızlığa hapsedenler sadece iktidar tribünü değil, kendi taraftarı da ondan ziyadesiyle şüphe duyuyor. Gramsci 'açık havada ortaya konan insan sadakatinin krallığıdır futbol' diyor.[6] Bu sadakatin ait olduğu insanları bulması ve kendi alanlarını var edebilmesi artık biz futbol dilencilerinin elinde.
[1] Gabriel Kuhn. Soccer vs. The State: Tackling Football and Radical Politics, (2011) PM Press.
[2] Ahmet Hakan. “Fatih Terim öfkesi hakkında yedi şey”, Hurriyet (22 Kasim 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21984186.asp?yazarid=10&hid=21985054
[3] Ahmet Ercanlar. “Aykut Kocaman’ın Gerçeği”. Hurriyet (1 Kasim 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/21825640.asp
[4] Ahmet Ercanlar. “Malum Tarafin Saldirisi”. Hurriyet (17 Agustos, 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/21246451.asp
[5] Pirkei Avot. Ethics of the Fathers. (2009) Lulu. (Aslen M.O. 300’lerde yaşamış olan Hahamların sözleri ve öğretilerinden oluşan Musevilerin kutsal kitabı)
[6] Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol. (1998). Can Yayınları.
*Bu yazı için bize gönderdikleri kitaplar ile katkıda bulunan iki güzel insana teşekkürü borç biliriz: Fatih Yıldız ve Seval Çağlar. Ayrıca fikirleri ve olumlu eleştirileri ile katkıda bulunan Gözde Özen’i de burada anmak istiyoruz. Sizlersiz bu yazı asla yazılamazdı. Sağ olun, var olun.
Devamı ...
4 Kasım 2012
Acil İhtiyaç Listesi: Akıl ve Hüner

Fenerbahçe’nin mevcut kadrosunun çok derin bir yaratıcılık sorunu var, Post-Alex sonrası bu zaten beklenen bir şeydi ama bu kadar yakıcı bir sorun olacağını herhalde teknik heyet de düşünmüyordu. Aykut Kocaman’ın Alex gitmeden de kafasında olan Alex gittikten sonra artık iyice hayata geçen takımın hücum koordinasyonunu Christian’ın üzerine yıkma taktiği şu ana kadar hiçbir işe yaramadığı gibi bundan sonra da pek işe yarayacağa benzemiyor. Christian bir iki maç müthiş oynayıp yararlı işler falan yapabilir ama Fenerbahçe kadrosunda sezon boyunca oyun içi liderlik verilip, sonuca gidecek hareketleri kendisinden bekleyeceğiniz bir adam olamaz. Mental olarak da fiziksel olarak da teknik olarak da yapabileceğinden fazla bir rolü istiyor Aykut Kocaman Christian’dan. Yani iyi bir yardımcı oyuncu rolünden başrol performansı bekliyor ve Fenerbahçe’nin oyununun tıkandığı nokta da burası.
Aynı sorun geçen sene erkek basketbol takımında da yaşanmıştı, aslında fena bir oyuncu olmayan ama mental olarak oyun liderliğini ve sorumluluğunu kaldıramayan Ukiç’e liderlik rolü yükleyerek bir sezonu heba etmişti Spahija. Korkarım futbol takımının gidişi de ona benzeyecek.
İki hafta önce Fenerbahçe Bursa deplasmanında oynuyor maçtan önce bu maçtaki en becerikli ,oyun zekası yüksek oyuncu kim desek Bataglia’yı söyleriz, geçen hafta Fenerbahçe kendi sahasında Antalya ile oynuyor aynı soruyu sorsak Tita ve Assiati’yi söyleriz ama Fenerbahçe’den bir Allahın kulu için de bu adam iki kişiyi geçip bir ara pası atabilir, ya da oyun zekasıyla arkadaşlarını bir anda pozisyona sokabilir diyemiyoruz. Yıllardır Fenerbahçe’yi takip ederim bu kadar beceriden yoksun ve oyun zekası eksik bir kadro görmedim. İşin ilginç tarafı yetenek ve oyun zekası olarak eksik bir takımdan hiç değilse takım savunmasını iyi yapmasını beklersiniz ancak o da yok. Fenerbahçe rakip kim olursa olsun çatır çatır pozisyon veriyor.
Aykut Kocaman’ın vücut dili de söyledikleri de bana Marsilya maçından bu yana pek ümit vermiyor. Marsilya maçının ardından hocayı ilk kez bu şekilde abandone olmuş ve paniklemiş vaziyette gördüğümü yazmıştım ,açıkcası o maçtan sonra hocayla takım arasında bağların koptuğunu da düşünmüştüm. O maçın üstüne büyük bir Alex krizi de atlattı Aykut Kocaman ve ciddi bir şekilde yıprandı. Dünkü maçın maç sonu basın toplantısında söyledikleri de tuhaftı. İkinci yarı Fenerbahçe’nin çok defansif oynamadığını son 3-4 dakika öyle gözüktüğünü, son paslarda hata yaptığımız için pozisyona giremediğimizi söylüyor Hoca.
Takımın kötü oynamasından çok Akhisar gibi bir takıma karşı Fenerbahçe gibi bir takımın teknik direktörünün ikinci yarı oynanan felaket futbolu normalleştirmesi bana daha vahim geliyor. Aykut Kocaman’a göre ikinci yarının yarım saati önde olduğu bir maçta Akhisar kalesine şut atamayan,pas yapmayla topu eveleyip gevelemeyi birbirine karıştıran bir takımın performansında bir sorun yok. Daha kötüsü ise “son pasları yapamadığımız için pozisyona giremedik” açıklaması, hak verelim bu tespit doğru ama sormazlar mı adama Hocam zaten bu kadroda son pasları verebilecek hangi oyuncu var diye?
Hatırlayacaksınız Aykut Kocaman Lig Tv’de katıldığı programda futbolcu Aykut’u o zamanki haliyle teknik direktörü olduğu şu takımda oynatmayacağını söylemişti. Bunu kendiyle barışık bir teknik adam yorumu olarak okumak mümkün ancak oyunculuğu ve golcülüğü bir hüner ve zeka alaşımı olan (şair burada Aykut Kocaman’ın oyunculuğundan bahsediyor)bir oyuncuyu bile koşu eksikliği var diye silip atabilecek bir futbol düşüncesinin dışavurumu olarak okumak da mümkün bu yorumu.
Fenerbahçe kaç kilometre koşuyor bilmiyorum hala koşu eksikliği var mı onu da bilmiyorum ama sahada sarı lacivert forma giyen bir takımın bu kadar akıldan ve hünerden yoksun bir takım olmasını içime sindiremiyorum.
Sakatlar düzelince her şey düzelecek düşüncesi de açıkcası biraz Polyannacılık, savunma belki daha dirençli olur ancak hücumda takımı bir nebze sürükleme potansiyeli olan Krasic ile Stoch bu haldeyken Fenerbahçe’nin üretememe sorunu devam eder. Aykut Kocaman transfere pek olumlu bakmıyor ama bu takım devre arasında bir yerlerden “120 ıq falan bir saha içi aklı” transfer etmezse şampiyonluk yarışından çok erken kopar.
Son söz de bu Selçuk mevzusuna dair edeyim. Birileri bir oyuncuyu aşağılayıp eleştiriyorsa onu ayıplayalım eyvallah ama performansa dayalı eleştirilere karşı birisinin iyiniyetinden, aslında çok iyi bir insan olduğundan falan bahisle karşı eleştiri yapmak çok komik oluyor. Selçuk felakaet oynuyor, yada yetersiz diyen birine karşı ama o Topuk Yaylasında ağlamıştı, ya da o emekçileri temsil ediyor falan gibi kontra savunmaların son derece saçma sapan yorumlar olduğunu düşünüyorum. Aman düşmanlara koz vermeyelim aman 3 Temmuz devam ediyor diye eleştiriden kaçınıp her türlü vasatlığı bu bahaneyle örtmeye çalışma eğilimi de son derece tehlikeli bir eğilim.
Devamı ...
8 Ekim 2012
Alex - Aykut Hoca- Aziz Yıldırım: Sistem nerede?

Bu tatminsizlik öyle boyutlara ulaşıyor ki, bir büyük kitle iletişim mekanizması içerisinde insanları kendi varlıklarından, olayları da ağırlığından kopartıyoruz.
Hiç bir sağlıklı toplumda, seri katil olmadıkça, karısını evde kör testereyle kesmedikçe, bir yere bomba koyarken yakalanmadıkça veya çırılçıplak sahaya atlayıp edep yerlerini kitleye arz etmedikçe bir tercümanın istifa etmesi manşet olmaz. Savaşın eşiğinde yaşayan, 8 milletvekili, 108 gazateci, 500'ün üzerinde üniversite öğrencisinin tutuklu olduğu, sabah Bitlis gibi bir şehrinde roketatar saldırısının gerçekleştiği bir ülkede "manşet" haber buydu.
Hiçbir sağlıklı ülkede, bunca sorun varken, Bir Başbakan işinden ayrılmış bir futbolcuyu arayarak kendisini Kasımpaşaspora davet eden bir konuşma yapmaz. Lafı uzatmayayım ama içimde de kalmasın, Başbakan niye Alex'i arıyor arkadaş? Bu memlekette sorun mu yok? Hadi aradı, Başbakan niye Türkiye'de kal diyor? Adam gidecekse gider, neticede bir futbolcu. Hadi kal dedin, Kasımpaşa'nın idari menejeri misin, kulüp başkanı mısın, teknik direktörü müsün, niye "Seni Kasımpaşa'ya alalım" diyorsun? Belki adam 8 milyon € isteyecek senede, cebinden mi vereceksin? Ne yapacaksın? Başbakanların bunlarla uğraştığı bir ülkeye sağlıklı bir ülke, psikolojisi normal bir ülke gözüyle bakılır mı?
Bu sorun hepimizde olduğu için oturduğumuz yerden karakter tasarımına başlıyoruz. Üçüncü veya dördüncü vites yok. 1 yıl içerisinde Alex ve Aykut Hoca o kadar "kahraman" ve "hain" oldularki insan şaşırıyor. Halbuki, Alex'in aynı anda temiz bir aile babası, iyi bir kaptan, lider özellikleri taşıyan bir futbolcu, heykeli dikilecek bir efsane ve sinsi, yalancı, hain, kötü insan ilişkileri olan bir hıyanet abidesi olması mümkün değil. Aykut Hoca, bir yandan Fenerbahçe aşığı, "kocaman umutlarımızın sembolü", taraftarın önünde yerlere eğilecek kadar mütevazi, Yaşar Kemal'le sohbet etmeyi seçecek, bir mayıs dolayısıyla basın mensuplarının bayramlarını kutlayacak kadar düşünceli ve arkadan iş çeviren, Alex'i kıskanan, büyüklüğü kaldıramayan, küçük, hesapçı, sinsi bir insan da olamaz.
Tembel ve ahlak yoksunu bir medya ortamının ortasında yaşıyoruz. Bu medya için "gerçekler" değil sansasyon, skandal ve bunun en ucuzu matah. Çünkü "gerçekler" sıkıcı ve kolay değişmiyor. Televizyonun başında olup reklam izlemeniz için, internet sitelerine girip "tık" sayısını arttırmanız için medya yöneticilerinin genel politikası kadın poposu resmi koymak veya üzerinde konuşacağımız, birbirimize düşman olacağımız büyük sansasyonlar imal etmek.
Çünkü aslında hiç kimsenin 7/24 bir haber ajansına ihtiyacı yok. 7/24 haber ajansları Irak savaşından sonra kuruldu, zira gerçekten de medya çağında ilk kez 7/24 takip edilebilecek bir haber vardı. Bu iş bir iş olarak tanımlanınca da artık 7/24 takip edilebilecek tiynette haber yaratılma safhasına gelindi. Amerika'da da böyle, Türkiye'de de böyle, Almanya'da da böyle. 24 saat takip etmemiz gereken bir haber olmadığı için, 24 saat izlememiz, takip etmemizi gerektirecek, ucuz, basit, skandalı yoğun "dedikodular" haber olarak sunulmaya başlandı.
Beyler bayanlar, bu da bizim aklımızı iğfal etti. Hiçbir şeyi normal karşılamıyoruz.
Bakın baştan söylüyorum, Alex'i çok severim. Üstüne döktüğüm methiyeler bu blogda duruyor. Hiçbirinden pişman değilim. Ama arkadaş, Alex'in iş akdinin feshi "hıyanet", "insafsızlık", "zulüm" bandında tartışılabilecek bir konu değil? Senede 4 milyon, 5 milyon para alan bir futbolcu kulübünden ayrılmış. Aç yok, ortada kalan yok. Futbolculuk böyle bir meslek. Hiç kimse bu meslekte kimseye 8 yıl bir kulüpte oynama garantisi veremez. Ronaldinho'lar, Johan Cruyff'lar bu şansa sahip olmadı. Her futbolcunun iş akdi feshedilebilir. Bir futbolcunun iş akdinin feshini bir zulüm hikayesi gibi anlatmak akıl ile bağdaşır iş değil. Eğer birinin iş akdinin feshine isyan edeceksem, 13 milyon işsizin olduğu bu ülkede asgari ücretle 3 çocuk büyütmeye çalışan insanlar için isyan ederim. Gerçekten isyan edilecek şey, bu insanların yaşadığı dramdır. Üst yönetimde, üst seviye işlerde hiçbir profesyonel ömrü billah orada çalışmayı nasıl garanti edemezse, kurumlar da kişilere ölene kadar çalışmayı garanti edemez. Yılda 4 milyon kazanıyorsan, iş akdinin herhangi bir zaman diliminde sona erdirilebileceğini de kabul etmen lazım. Ortada bir felaket, katastrofi filan yok. Bu seviyedeki işlerin normal prosedürü budur, böyle olur, böyle olmaya da devam edecek.
Ancak bu olayı tartışmayalım demiyorum, tartışmayı doğru zeminde yapalım diyorum. Ne Alex'in işten ayrılması, ne kulübün onla çalışmak istememesi, Alex - Aykut Hoca - Aziz Yıldırım hattındaki dedikodular ve insani bir takım sorunlar mesele değil. İnsanların karakterlerini tartışma hakkımız da yok, bizi bu tartışmaya götürecek bir olay da yok. Yok soyunma odasına girdim, yok oradan çıktım, yok bacak bacak üstüne attı, yok tweet attı üzerinden gelen "kim daha terbiyeli" tartışması lise dönemleri için makul bir tartışmadır, insanlar birbirlerine küserler, ama bu seviyede, Fenerbahçe gibi bir kurumda böyle bir olayda masaya koyacağımız argümanlar bunlardan ibaret olamaz.
Esas sorun bir kaç soru ile net bir şekilde ortaya konabilir.
8 yıl takımda kalmış, kaptanlık yapmış, takıma katkısı çok yüksek, oyun zekası tartışmasız bir oyuncuyu nasıl bu kadar pespaye bir şekilde kaybettik?
Oyuncu takımdan ayrılabilir. Takıma katkısı düşüktür, yeni sistemle uyumlu değildir, mükemmel bir futbolcudur ama antremanlara çıkmıyordur, disiplinsizdir, insan ilişkisi zayıftır, aldığı ücret fazladır, ekonomik getirisi düşüktür veya basitçe kulübün yeni şemasında kendisine yer yoktur. Evet. Ama bir oyuncuyla bu şekilde ayrılınmaz.
Futbolcular teknik direktörlerle, teknik direktörler başkanlarla, başkanlar kendi yönetimleriyle, yöneticiler maaşlı çalışanlarla, maaşlı çalışanlar karılarıyla, karıları da kuaförlerle kavga edebilir. Hayat böyle bir şey. Emek yoğun işlerin tamamında insan faktörü önemlidir. Hele bu işler spor, sanat, siyaset gibi insan unsurunun kendi üretiminin belirleyici olduğu, ikamesinin de bulunmadığı alanlarda oluyorsa, daha da büyük çatışmalara gebedir.
Senede milyonlarca dolar kazanan, gazetelerde boy boy resimleri çıkan, sokakta iki adım attığında insanların ilgisine mashar olan, bizleri güldüren ve ağlatan insanların egosu da doğal olarak güçlü olur. Niye? Çünkü o bunlara sahip ve sen değilsin. Bu insanlar 20 - 35 yaş aralığındaysa, bunca maddi imkan ve manevi destek mekanizması ile karakterleri ve kendilerine duydukları hayranlık da büyür. Normal. Adamın heykelini dikecek kadar sevebiliyorsan, onun da kendisini sevmesine kızmaman gerekir. Sen heykel dikecek kadar önemsiyorsan, o da kendisini mutlaka önemseyecektir.
Yine böyle yapıları yöneten yöneticiler de egosu güçlü insanlardır. Onlar da yüksek bir gelir seviyesine sahiptir, onlar da değerlidir, kitlenin ilgisine / sevgisine mashar olur.
Bu iki güçlü egonun karşılaşmasında çatışma çıkması beş bilinmeyenli quantum denklemi değil. Ne oluyor? Sen de çalıştığın yerde patronunla kavga ediyorsun, arkasından söyleniyorsun, kafan bozuluyor, yoruluyorsun, moralin düşüyor, motivasyon bekliyorsun. Anlaşılmayacak bir şey yok.
Ancak büyük kulüpler, büyük olmaya devam etmek istiyorlarsa, ortaya çıkması muhtemel ihtilafları çözebilecek sistemler kurarlar. Sistem tanımlanmış görevleri olan ve bu görevleri belirli bir kalitede sürekli bir şekilde sunan insan istihdam etmek demek.
Kulübün sürekli oyuncuları izleyip, onların psikolojik durumlarını analiz edip, yönetime tavsiyelerde bulunan bir psikolog ekibi var mı? Ben bilmiyorum. Halbuki bu insanların psikolojilerinin doğru yönetilmesi, desteklenmesi temel bir öncelik. Oyuncu alırken de, oyuncuyu takımda kullanırken de nasıl fizik terapistine, masöre, doktora ihtiyacımız varsa, psikologa da var. Halbuki bu kadro boş.
İki, bu seviyedeki her kulüp futbolcularla yönetim arasında bir irtibat kurabilecek ara seviye yönetici ekipleri çalıştırmalıdır. Bu insanlar futbolcuların sosyal yaşamlarını takip etmeli, yaşadıkları ülkede karşılabilecekleri çevresel sorunları çözmeli, çocuklarını okula yerleştirmeli, çocuklarının okullarında sağlıklı ve güvenli eğitim alabilmesini takip etmeli, karılarını mutlu etmeli, çocukları arada bir yemeğe götürmeli, sosyal yaşam alanlarına sokmalı, doğru arkadaşlıklar edinmelerine yardımcı olmalı, dertleşmeli, paylaşmalı, sorunlarını dinlemeli ve bazen de hata yaptıklarını söylemeli. Bu kurum içi iletişim / destek mekanizması oyuncuların insani olarak ihtiyaç duydukları ilişkilerin yönetimini yapmalı, onların kulübe zarar verebilecek bir şekilde büyümesini engellemeli. Sen 8 yıldır çalıştırdığın kaptanınla bir Hakan Bilal Kutlualp, bir Volkan Ballı ayarında ilişki kuramıyorsan bu temelde senin sistem olarak hatan olduğunu gösterir. Parasını verdiğin insanla ilişkin de iyi olmak zorunda. Yapamıyorsan, hata senin.
Üç, bu seviyedeki her kulübün teknik direktörüne geniş bir ekip kurma şansı verilmeli. Üç kişiyle, 4 kişiyle olacak işler değil. Kulübün kendisine bağlı bir organizasyon takımı olmalı, basın müşavirliğinin yanı sıra teknik direktörün basın danışmanı olmalı, imaj danışmanı olmalı, yaratıcı içerik üretecek metin üretim ekipleri kurulmalı, hukuk danışmanı olmalı, psikoloğu olmalı, oyuncu takip ve izleme komiteleri kurulmalı, özel kalemi olmalı, ülke içerisindeki imajını güçlendirecek ve kamuoyuyla iletişimini sağlamlaştıracak, onun organizasyonlarını belirleyecek, yapacak ve onu bir iletişim aracı olarak kullanacak bir ekibi olmayan teknik direktör, 7/24 medya çağında köpekbalıklarının ortasına atılmış bir parça kırmızı etten başka bir manaya gelmez. Kardeşim Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsunuz, insanların nasıl bir fanatizm seviyesinde olduğunu, kamuoyu algısının nasıl üretildiğini, medyanın nasıl polarize olduğunu ve medya araçlarının propaganda aracı olarak algı üretimi için nasıl kullanıldığını görüyorsunuz. Doğru iletişim metotları ve strtejilerini uygulayamazsanız, çökmeye mahkumsunuz.
Dört, Fenerbahçe kendisine artık bir başkanlık katı kurmalı. Aziz Yıldırım her şeyden sorumlu insan değildir. Aziz Yıldırım'ın da bunu anlaması lazım. Her işi iyi yapamıyor. Her işi en iyi yapacak insan da kendisi değil. Aziz Yıldırım en iyi sekreter, en iyi faks çeken adam, en güzel görüntüleri bulacak kameraman, mali tabloyu en iyi takip edecek maliyeci, birinci sınıf bir inşaatçı, adına kürsü kurulacak bir hukukçu, müthiş bir hatip, benzersiz bir medya iletişim dehası değil. Nasıl kulübün masörü varsa ve o bu işi diğer herkesden iyi yaptığı için belirli bir ücretle istihdam edilip, o işi yapma sorumluluğu veriliyorsa, hayattaki başka diğer işler de personel istihdam etmeyi gerektirir. Aziz Yıldırım bu kadar kolay ulaşılan, soyunma odasına girip çıkan, oradan inşaata giden, oradan basına elini kolunu sallayarak çıkan bir insan görüntüsü veremez. Vermeyi tercih ettiğini biliyoruz, hakkı olmadığını da anlamamız lazım. Aziz Yıldırım'ın artık hukukçulara, medya iletişim danışmanlarına, 7/24 yanında olacak stratejik kararlar verecek ve bunları yönetecek danışmanlara ihtiyacı var. Daha önemlisi Aziz Yıldırım'ın da artık kendisini modern ekiplere emanet etmeye ihtiyacı var. Bunu Amerikan Başkanı yapıyor, Başbakan yapıyor, TOBB Başkanı, TÜSİAD Başkanı yapıyor. Salak mı bu adamlar? İş yapmayı mı bilmiyor? İletişim, siyasi strateji, kurum yönetiminden mi anlamıyorlar? Hayır. Bir insan bu kadar yoğun bir programda, bütün bu kamusal yönü olan ve hayatının gidişatını belirleyen her işi kendi yapamaz, sağlıklı karar alamaz, yorulur, disiplini bozulur. Bir insan bu işlerle bizzat kendi uğraşırsa, yöneticilik yapmaya vakti kalmaz. Eğer generaller siperlere gidip tüfekle ateş ederse, askere komutanlık edemez. Bizim Başkan'a ihtiyacımız var, eğer o inşaatçılık, idari menejerlik, teknik direktörlük ve gazetecilik yaparsa, Başkanlık yapmaya vakti kalmıyor demektir. Sözün gücünü iyi kullanmak, kitleyle dorğu bir şekilde iletişim kurmak, doğru pozisyonlamayı yapmak ve yönetmek için bu ekipler kuruluyor. Türkiye'de yetişmiş insanlar da var. Böyle bir ekip kurulması atla deve de değil. Fenerbahçe futbol takımına, en iyi futbolcuları, en iyi teknik direktörü, en iyi kondisyoneri layik görüyorsan, Fenerbahçe Başkanı da en iyi ekiplerle çalışmak zorunda.
Beşincisi, kardeşim her işi Başkan yapamaz. Başkan bu kadar kolay ulaşılabilir bir insan da olamaz. Yönetim nerede? Belirli yöneticilerin, bazı alanları yönetmesi ve bu sorunları halletmesi gerekir. Alex kadro dışı bırakılmış, duştan çıkıp başkanın yanına çıkıyor. Bu rezaletin daniskası. Fenerbahçe Başkanına kimse böyle langır lungur çıkamaz. Arada yönetici yok mu? Gitsin onlarla görüşsün, sorununu anlatsın, ara kademelerin çözemeyeceği büyüklük ve ehemmiyetteki sorunlarla Başkan muhatap olsun.
Altı, olay patladığı andan itibaren kriz yönetimi sıfırın altında. Alex bir tweet attı ve hepimiz altında kaldık. Halbuki böyle bir olay olduktan sonra medya ile görüşülür, doğru bilgilendirme yapılır -nasılsa öğrenecekler- bunun medya iletişimi planlanır, kim nereye ne zaman çıkacak ve ne diyecek sorusu belli olur.. Konu hakkındaki politika oluşturulur ve hareket edilir. Bu işi kendi haline bırakırsanız, sonuçta o tweet döner, sonra başka bir olay olur, sonra başka bir olay olur ve sizin muhalifleriniz bu süreçleri kullanarak işi yönlendirirler. İki artı iki dört. Medyayla zaten iyi ilişkileri olmayan, medyada sevilmeyen, temel medya yöneticilerinin hepsiyle bir çok bakımdan sorunlu bir kulübün bu süreci kendi haline bırakması, kendisini medyanın insafına bırakması demektir. Böyle bir şansımızın olmadığını anlamak için daha kaç kriz yaşamamız lazım?
Yedi, taraftarın da biraz sakin olması lazım. Bu kadar kolay ikiye ayrılacak, Alexciler Aykutcular üzerinden birbirine düşecek, birbirini hainlikle ve ağza alınmayacak laflarla suçlayacak bir kitle olmak sağlıklı değil. Tek bir olay üzerinden, binlerce başka iyi ve güzel olayın üstünü çizerek asalım, keselim, siktirsin gitsin noktasına gelmek kulübe hem zarar veriyor hem de zaten sıhhat durumumuz hakkında şüphe uyandırıyor. Bugün Alex'i kaybettik, aynı anda Aykut'u çok üzdük, Aziz Yıldırım'ı daha radikal haraketlere sürükledik, birbirimize düştük, sevgi bağlarını yok ettik. Sonuçlar, yaptıklarımızın doğru olmadğını gösteriyor. Böyle bir olayı doğru yorumlayıp, pozisyon alamayan ve kendini bu hale düşüren bir kitlenin belki sesi gür çıkar ama etkileme gücü olmaz. 3 Temmuz gibi bir süreci efsane olacak bir dayanışma ve isyan ruhuyla geçirmek duygusal hasletlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ancak bu ruhu kendisini sürekli kulübün üzerinde sallanan bir demokles kılıcı haline getirir ve her olayı skandal bir komplonun uzantısı, hainlerin yeni oyunu, büyük bir savaşta atılmış fantastik bir adım olarak tanımlamak da iletişimi baştan engelliyor. Hayatta sadece hainler ve efsaneler yok. Esasında bunlar hiç yok, doğru ve yanlış hareketler yapan insanlar var. Roma'nın sahibi kitledir ve kitle sürekli kan isterse en sonunda yöneticiler verecek kan yoksa da birilerini kesip kitlenin önüne atmayı öğrenirler. Sürekli olay beklentisi içerisinde olursanız o olaylar mutlaka yaratılır. Biz de buna kulübe destek olmak değil, kaos bağımlılığı deriz ve bu sürecin de kulübe zarar verdiğini söylemek zorunda kalırız.
Alex gider, Aykut Hoca gider, Aziz Yıldırım da gider. Kulüpler kişilerle kaim değil. Ancak bu olaylar, kurumların eksiklerini görerek kendilerini yenileyebielcekleri bir alan olmalı. Ben daha güçlü bir Fenerbahçe istiyorum. Ben kişilerin "bizzat kendi yaptıkları" ile değil, bir lider olarak kuruma yaptırdıkları ile övündüğü bir Fenerbahçe istiyorum. Ben sosyal hayat içerisinde olan, Bitlis'te çocuklarla, Batman'da insanlarla oturan, İstanbul'da zor durumda olanların yanında olan, mazlumların arkasında, zalimlerin karşısında kendisini konumlamış, finansal durumu yüksek, kamuoyu iletişimi güçlü, sadece spor alanında değil ama sosyal hayatın her alanında söyleyecek sözü olan ve bu sözleri söyleyen, medya tarafından karanlık dehlizlerine yuvarlanmak yerine medyayı bir araç olarak kullanıp kendi düşüncelerini aksettirebilen, tıkır tıkır çalışan bir sistem istiyorum. Bunu kurabildiğimiz gün, Fenerbahçe sadece sahada kazanmayacak, Fenerbahçe kalpleri, gönülleri ve düşünceleri de kazanacak.
O kadar zor değil, başarmak için bir kaç küçük adım bekliyor sadece.
Devamı ...
22 Eylül 2012
Arena, Gladyatörler ve bir kısım Taraftar

Şikayetçiyiz futbolun bu hal-ipür melalinden. Bu ligin marka değerinin abartıldığına inanıyoruz. Federasyon’un ve Kulüpler Birliği’nin yayın gelirleri yüzünden yayıncı kuruluşa bu kadar teslim olmasına karşıyız. Milyonlarca futbolseverin şifreli yayın yüzünden kahvehanelere doluşmasından, artan bilet fiyatları yüzünden alt ve orta sınıf futbolseverin statlardan sürülmesinden, sponsorlara teslim edilmiş “arena”ların mutenalaştırılmasından muzdaribiz. Futbol metalaştıkça statları arenalara, futbol emekçilerini gladyatörlere, bizleri de müşterilere çeviren sisteme isyandayız. Hele ki 3 Temmuz’dan bu yana bu kulübü siyasi ikballerine cirolamak isteyenlere karşı bayrak açmış “itaatsizler”iz biz. Ama tahammülümüzün de bir sınırı var. Eğer bu takım Marsilya ile kendi sahasında 2-2 berabere kalıyorsa tavrımızı koymasını da biliriz: Aykut Kocaman istifa!
İşte bu kadar kolay aslında. Bir gün, hem de şampiyonluk yarışının düğümlendiği bir maç öncesinde, elma ile armutu ayırdedebildiği kadar iyi futbolcu ile kötüsünü ayırdetmekten aciz bir başkan gelir ve sırf size bir türlü kanı ısınamadığı için, sizin ve sizinle birlikte en az sizin kadar günahsız bir arkadaşınızın biletini kestiğini söyler. Öyle kolaydır işte. Bütün istikbaliniz kariyerine genç yaşında manav olarak başlamış bir zengin adamın iki dudağının arasındadır işte. Kanı ısınmamıştır size. Ötesi yok. Ne heykelinizi vardır Yoğurtçu Parkı’nda, ne de sizin için o manavdan hesap soracak otuz küsür bin taraftar. O forma ile son maçınız olduğunu bile bile çıkarsınız o maça ve iki kafadar attığınız birer golle takımınızın o maçı 2-1 kazanmasını sağlayıp, şampiyonluğun kapısını açarsınız. Ne maçın öncesinde ne de sonrasında bu haksızlığa dair tek laf duyulmaz ağzınızdan. Maç sonu uzatılan mikrofona söylediğiniz aklımızda, elinizin altında twitter olsa ne gam.
Futbol hayatınızın sonunda oyuncusu olduğunuz bir kulübün teknik direktörü olursunuz. Ne var ki kulübün sahipleri tası tarağı toplayıp kaçınca, koca bir sezon boyunca santim santim batan bir geminin kaptanı olmak durumunda kalırsınız. Deplasmana kalkacak otobüsün parasının çıkışmadığı, takım menajerinin futbolculara yemek pişirdiği bir takımda hem de. Sonrası çeşitli “Anadolu” takımları. İmkanlar (aslında imkansızlıklar) ve hayaller ( belki de hayal kırıklıkları). Sonra bir gün apansız koparıldığınız takıma teknik direktör olursunuz. Hem de hiç haddinizi bilmeden. Halbuki muadilleriniz, (Fatih Terim, Mustafa Denizli, Şenol Güneş, Ertuğrul Sağlam) önce kendilerini Avrupa liglerinin kalbur üstü takımlarında ispatlamış, sonra ligimizin bu “büyük” takımlarına büyük mutluluklar yaşatmışlardır. Siz ki bir “Anadolu” takımını bile şampiyon yapamamış bir teknik direktörsünüz, haddiniz midir Fenerbahçe’ye teknik patron olmak. Görev sürenizin ilk yılında takımı şampiyon yaparsanız şayet, bilin ki bu taraftar soyadınızdan ilhamla her türlü tezahüratı imal etmeye muktedirdir. Olmayan deneyiminizin panzehiri yoktan var ettiğiniz başarılardadır. Ve bilin ki başarıdan anladığımız en azından şampiyonluktur. Az bizi kurtarmaz, çoğun kadrini bilmeye ehil değiliz.
Şampiyonluğun kutlamaları bitmeden, 3 Temmuz’da patlak veren sözüm ona şike soruşturması ile takımınızın en değerli oyuncularını kaybedersiniz, yerlerine kısıtlı imkanlarla, son dakika transferleriyle yeni isimler gelir. Takımınızın Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı elinden alınır. Ananızın ak sütü gibi helaldir oysa. Kulübün başkanı ve bazı yöneticileri mahpustur. Ortada konuşmaya yanaşan bir yönetici yokken, çıkar oyuncularınızın emeğini savunursunuz. Türk spor tarihinde hiç bir takımın kıyısından bile geçmediği bir travmanın ertesinde takımı bir arada tutan isim olursunuz. Öyle ki bir oyuncunuz neden golden sonra hocasına koştuğu sorulduğunda “Son dönemde onun bize yaptıklarını adama babası yapmaz” diye özetler. O sezonu şampiyonluğu son maçta, yarım puanla kaçırır takımınız ama sezonu oyunculuk döneminizde sizin bile şahit olamadığınız Türkiye Kupası ile kapatıp, taraftarın artık içinin almadığı sığ ve kaba istihzalar silsilesine son verirsiniz.
Gelelim 2012-2013 sezonuna. Bu sezon ligde henüz 4 maç oynadık. 4’te 4 yapan bir takım yok ve liderin 2 puan gerisindeyiz (Hayır, olmasak ne olur. Daha sadece 4 maç oynandı). Şampiyonlar Liginde ise ön eleme maçlarında Spartak Moskova’ya elendik. “Spartak Moskova ciddiye alınması gereken, Şampiyonlar Liginde iş yapabilecek, güçlü bir takım” demecinizden sonra S. Moskova’nın deplasmanda oynadığı Barcelona maçında 2-1 öndeyken, Messi çıkıp Barcelona’yı kurtarsın diyen kaç “futbolsever” varsa, bu ülkenin futbol aklının derinliği onların sayısına ters orantı yapılıp ölçülür işte. Bırakalım başkalarının liglerini de gelelim geçen Perşembe günü Avrupa Liginde oynadığımız son maça.
Aykut Hoca’nın taktiği yanlıştı diyenler olabilir. Oyuncu tercihleri yanlıştı diyenler de olabilir. Hatta şu ve ya bu oyuncu kötü oynadı diyenler de olabilir. Bu tip eleştirilerin en sarih örneklerinden birini bizim blogda yayınlanan Fatih’in son yazısında, diğerini ise Eurosport’ta yayınlanan Alper Öcal’ın yazısında bulabilirsiniz. Hemfikir olmak zorunda değilim, ama biliyorum ki zihin açacak bir yapıcı bir tartışmanın yolunu açıyor o yazılar. Ancak maç boyunca zaman zaman bazı oyuncuları yuhalayıp, maç sonunda Aykut Hoca’yı istifaya davet edenler için aynı şeyi söylemek çok zor.
Özellikle 3 Temmuz’dan bu yana yerleşik düzene, onun dinamiklerine ve bunlardan nemalanan aktörlere karşı bayrak açan, Fenerbahçe’nin bir kupalar yekününden daha fazlası olduğunda ısrar eden taraftarın, grubun ilk maçında en iddialı rakibiyle son saniyede yediği golle berabere kalan takımının hocasını istifaya davet etmesi büyük çelişkidir. Bir hoca aynı zamanda hem takımı galip geldiği müddetçe galibiyetten daha anlamlı “kocaman” ümitlerin sahibi olmakla taltif edilip hem de daha sezonun başında gelen beraberlikte istifaya davet edilen adam olamaz.
1997 yılından bu yana bu takım 16 defa teknik direktör değiştirdi. 15 senede 16 teknik direktör. İçlerinde dünya çapında kariyere sahip Löw, Aragones, Daum gibi isimlerin yanı sıra Mustafa Denizli, Rıdvan Dilmen, Turhan Sofuoğlu gibi Türk futbolunun önemli isimleri de var. En çok dayananı 3 sene görevde kalabildi. Onun da kovulma sebebi son maçta takımı şampiyon yapamamak. Peki bu arena daha kaç gladyatörün kellesini istiyor? Daha ne kadar kan dökülürse bu tezahüratın müsebbibleri huzur bulacak?
Belki çok daha önemli bir soru: eğer gelen beraberlik sonunda takınılan tavır arenada gladyatörün kellesini isteyen “müşteri”ninkinden daha anlamlı değilse nerede kaldı 3 Temmuz’dan bu yana sürdürülen mücadelenin o düzene meydan okuyan devrimciliği? Eğer bu takımın stada gelen taraftarı, son 2 senede yaşananları, bütün olımsuzluklara rağmen gelen başarıları ve uğruna soyadından ilhamla tezahüratlar ürettikleri bu başarının baş mimarını bir kalemde silip, kendini galibiyete – hadi gönül düşürüp en azından güzel oyuna- para ödeyen bir müşteriye indirgeyip, henüz 5 – 6 bilet önce parasını ödeyip geldiği maçta kendisine unutulmaz mutluluklar yaşatan adamı da istifaya davet edebiliyorsa, o sözümona futbolun kurulu düzenine meydan okuyanların da bu uğurda yaptıkları kadar yıktıklarını da konuşması gerekir. Fenerbahçe’de devrimin kendi çocuklarını yeme potansiyeli de bu tartışmadan hareketle başa bir yazının konusu olsun.
Devamı ...
9 Eylül 2012
Aykut Kocaman Röpörtajına Dair

Hocanın röpörtajda değindiği en önemli şey Alex mevzusunu kendi açısından değerlendirdiği bölümdü. Alex'e Spartak maçı için kendisini kullanmayı düşünmediğini 10 gün önce söylediğini Alex'in bu duruma fiili bir tepki göstermediğini Hoca'nın ağzından öğrendik. Aykut Kocaman ayrıca Gaziantep maçındaki "Aykut söyle Alex nerede" tezahüratını da organize ve planlı bir eylem olarak gördüğünü beyan etti. Benim anladığım kadarıyla Aykut Kocaman, Alex'in attığı tweet ve sonrasındaki spekülasyon ortamı ve tribün tepkisinin Fenerbahçe'ye karşı dışarıdan bir "görünmez el" tarafından planlandığını düşünüyor.
Burada kilit mesele Alex'in bu görünmez el tarafından dolduruşa getirilip böyle bir tavır takınması mı yoksa bizzat bu el tarafından planlanan operasyonda Alex'in inisiyatifi kendisinin alarak araçsal bir rol üstlenmesi mi? İkinci durum olduğunu düşünüyorsa Alex'in kadroda bir saniye kalması gibi bir şeyi düşünmek mümkün olmadığından belli ki ilk seçeneği düşünüyor. Yani Fenerbahçe üzerinde tartışma açmak isteyen bir grup vasıtasıyla Alex'in hocaya karşı dolduruşa getirildiğini düşünüyor.
Fenerbahçe'nin 3 Temmuz sonrası normalleşmesi epey bir zaman alacak bu gidişle. Kulüp öyle düşmanca bir muamelenin içinden geçti ki artık her görüş ayrılığı bir tehdit, her husursuzluk büyük bir komplo işareti gibi algılanıyor camia tarafından. Kulüp içi iletişim kanallarının çalışmaması, yönetimin yine tek adamlı bir monoblok olarak gözükmesi, ve yönetim kurulu üyelerinin son derece düşük profilli kişiler olması, ve kulüp muhalefetinin de ayan beyan değil bir yeraltı örgütlenmesi şeklinde olması nedenleri biraraya gelince Fenerbahçe bir spor kulübü değil Bizans İmparatorluğu haline geliyor. Bu normalleşmeyi nasıl sağlayacağız bilmiyorum o ayrı bir yazının konusu biz geçelim hocanın diğer açıklamalarına.
Aykut Kocaman'ın Alex'siz Fenerbahçe kurgusundaki en önemli gerekçelerinden biri Fenerbahçe'nin koşu mesafesinin Avrupa'nın elit takımlarından daha geride olması. Uzun vadede box to box oyuncu tipinin Fenerbahçe'ye hakim olacağını öğreniyoruz hocanın söylediklerinden. Hoca, koşma ve sprint mesafesinin önemini vurguladıktan sonra bunu fetişleştirmediğini de söylüyor, yani hem koşan ama hem de oyunun iki yönünü oynayabilen oyuncular istediklerini,ikisinin de eşdeğer önemde olduğunu belirtiyor. Hocanın söylediği teorik olarak doğru olabilir ama Fenerbahçe'de Alex'in oynamaması takımın fiziksel direncini diyelim %20 arttırırken takımın zekasını %50-%60 azaltıyor. Hoca Alex'siz bir takım yaratmak istiyorsa Alex'in oyun zekasının Christian, Topuz Selçuk ya da Meireles ile kapanmayacağını da hesap etmek zorunda.
Hocanın Spartak maçına dair söyledikleri de bir hayli tartışmalı. Aykut Kocaman Barcelona dışındaki hiç bir takımın Fenerbahçe'nin ikinci maçın ikinci yarısında yaptığı gibi Spartak'ı baskı altına alamayacağını söylüyor. Son 45 dakika ofansı düşündüğü zaman Spartak'ı baskı altına alabilen takımın neden 135 dakikalık bölümde son derece çekingen bir oyun oynadığını sormamız lazım Hoca'ya. Ayrıca strateji olarak Alex'siz oynanması düşünülen bir eşleşmede Fenerbahçe'nin etkili olduğu tek bölümün neden Alex'li bölüm olduğu da açıklanmaya muhtaç. Aykut Kocaman röpörtajda Spartak maçını çok önemsediğini, kaybedilen Galatasaray Süper Kupa finali ve ligdeki beraberliğin bu maça dair hesaplar yüzünden olduğunu belirtti. Ben burada Hoca'nın ciddi bir hata yaptığını düşünüyorum.
Bazen o an uğraştığımız şeye o kadar yoğunlaşırız ki onu bağlamından çıkarıp olduğundan daha önemli görürüz.Her doktorun uzmanlaştığı üstünde yıllarca çalıştığı alanı tıpın en önemli alanı olarak görmesi gibi. Bir hedefe içinde ezeli rakibinizle oynadığınız maçı feda edecek derecede odaklanmak o rakibi gözünde büyütmeyi/abartmayı da beraberinde getirir. Aykut Kocaman'ın Spartak maçını bu denli önemli görmesi Spartak'ı da gözünde büyütmesine yol açmış ve maça dair planlarını da tamamen rakip odaklı olarak yapmış. Ben Spartak'ın Aykut Kocaman'ın gözünde büyüttüğü kadar iyi bir takım olmadığını düşünüyorum. Daha genel olarak söyleyeyim her hangi bir branşta rakibe bu kadar odaklanmanın, kendi yapabileceklerinden ziyade rakibin kapasitesiyle ilgilenmenin sorunlu bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. İki senedir Galatasaray maçlarında yaşadığımız temel problem de bu. "Biz Galatasaray'a karşı ne yaparız" dan ziyade "Galatasaray bize karşı ne yapar" sorusunun daha baskın olması hocayı proaktif konumdan sürekli muhafazakar bir konuma sürüklüyor.
Hoşuma giden bir ayrıntıyı da belirteyim. Aykut Kocaman'ı oyunculuğunda bile bu kadar iddialı konuşurken görmemiştim, Takıma ve oyunculara güveninin sözde değil gerçekten içten olduğunu ifadesinden anlamak mümkün.Umarım bu güven duygusunu takıma da aşılayabilmeyi başarır.
Kimse eleştiriden muaf değil Aykut Kocaman da herkesin teknik direktör olduğu bu memlekette yaptıkları ya da yapmadıklarıyla eleştirilecek, bu gayet doğal. Fenerbahçelinin özen göstermesi gereken şey artık varlığından, 7/24 saat çalıştığından emin olduğumuz bir linç cephesinin değirmenine su taşıyacak şeyleri yapmamak. Antrenörü eleştirirken onu itibarsızlaştırmak için tetikte bekleyen bir cepheye lojistik destek sağlamamak.
Takım hakkında da hocanın sezon başı performansı hakkında da son derece karamsardım, ama Aykut Kocaman'ın iddialı hali ve 1,5 ay içinde takımın üst seviyeye çıkacağından gayet emin konuşması benim gibi kötümser birisinde bile temkinli iyimserliğe yol açtı. Aykut Kocaman ismini ilk duyduğumda 7 yaşında bir Antalya-Konya şehirler arası otobüsünde şöförün yanında bir taburede radyodan anlatılan maçı dinliyordum. Rize'de ilk yarı 0-0 bitmiş ikinci yarı oyuna giren Aykut 4 gol atmış ve biz 5-0 kazanmıştık. Şaşaalı 88-89 sezonunun ilk maçıydı. Yani Hoca'nın ismi de cismi de duruşu da 7 yaşından beri her daim bir umut vadetmiştir benim için. Umarım hayalindeki Fenerbahçe'yi gerçeğe dönüştürür.
Devamı ...








