12 Ocak 2013
Transfersizlik veya Uçuruma Doğru

Futbol temelde basit bir oyun. İyi oynayan her zaman kazanamayabilir, saha dışı faktörler elbette önemlidir, hakem hataları, oyuncu grubunun psikolojisi, şans faktörü adıyla anılan bütün her şey de oyuna dahildir. Bütün bunlar da bizim oyunu büyüleyici bulmamıza neden oluyor. Ancak futbolun bir kuralı varsa onu da basitçe izah etmek mümkündür, iyi futbol iyi futbolcularla oynanır.
Formasyon, teknik taktik anlayış, antreman disiplini, tesisler, imkanlar hepsi verimi arttıran yan faktörler. Büyük kulüpleri büyük yapan şey büyük futbolculara da sahip olmasıdır. Bir ordu gibi düşünürsek elinde doğru teçhizat, modern imkanlar ve silahlar olmayan bir ordu ne kadar disiplinli olursa olsun savaş kazanma kabiliyetini de kaybeder. Tomahawkların olduğu çağda atlı birliklerle savaş kazanmak nasıl hayalse, belirli kalitenin altındaki futbolcularla da büyük hedeflere ulaşmak o kadar hayaldir.
Fenerbahçe hikayesi de temelde büyük, göz alıcı, büyüleyici oyuncuların forma içerisinde yarattıkları büyük hikayelere dayanır. Can Bartu'lar, Lefterler, Alpaslan Eratlılar, Selçuk Yulalar, Rıdvanlar büyük oyunculardır. Ekstra işler yapabilen, büyük kabiliyetler bizi kendimizden alır. Onların maç içerisindeki muhteşem çalımları, inanılmaz şutları, akıl almaz golleri bizim mutluluğumuz, sevincimiz olur. Onların hikayesi ve yaptıklar formayı da yükseltir.
Orta sınıf kaliteye sahip bir oyuncu grubuyla şampiyonlar ligi şampiyonu olamazsınız. Elinizde Xavi - Iniesta - Puyol - Messi ve daha nicesi olması sizin şampiyon olacağınız manasına gelmeyebilir ama rakiplere göre şansınızın daha fazla olduğu da açıktır.
17 maçı aklımızdan bir geçirdiğimiz zaman Fenerbahçe'nin karşı takıma bazuka gibi saldırdığı, yağmur gibi üstüne çöktüğü, fırtına gibi oynadığı bir tane maç hatırlayamıyorum. Örneğin Anelka, Tuncay, Aurelio, Appiah ve Alex'li kadronun yarattığı türden bir baskıya, etkiye şahit olamadık. Fenerbahçe hallice bir anadolu takımı gibi oynuyor ve hallice bir anadolu takımının alacağı sonuçları alıyor.
Neden? Çünkü kadro yetersiz. Bu kadar basit. Bunun iki temel sebebi var.
1- Elimizdeki oyuncu grubu psikolojik olarak yorgun. 2009 sezonundan beri bu oyuncu grubunun yaşamadı melanet kalmadı. Son maçta şampiyonluğu Bursa'ya kaybettikten sonra bu oyuncu grubunun biraz dinlenmesi ve yenilenmesi gerekiyordu. Çok önemli bir değişiklik olmadan 2010 - 2011 sezonuna başladık. Herkes için üzücü geçen bir ilk yarıdan sonra ikinci yarıda kadro inanılmaz bir başarı hikayesi yazdı. Her maç final havasında oynandı. Mucizevi maçlardan sonra (yine de pek iyi oynamıyorduk) Fenerbahçe şampiyonluğu kazandı. Oyuncu grubunun tam rahatlaması, tatile çıkması, psikolojik olarak öteki sezona hazırlanması gerekirken 3 Temmuz sürecini yaşadık. O sezonda da yaşamadığımız şey kalmadı. Haksız kararlar, her maçtan önce ortaya çıkan iddialar, iddianamenin kabulü, tutukluluk kararları, Başkan'dan ve kilit yönetim kurulu üyelerinden yoksun, transfer yapabilme gücü elinden alınmış, finansal olanakları kısıtlanmış bir kulüp büyük bir direniş gösterdi. Yine de büyük bir mücadele göstererek işi son maça kadar götürdük, son maçta şampiyonluğu kaybettik, Türkiye kupasını kazandık.
Elimizdeki oyuncu grubu 20 - 30 yaş aralığında genç insanlardan oluşuyor. Olağanüstü hal şartları altında geçen 3 sezondan sonra bu insanların psikolojik olarak aşınması normal. Bu sezon ilk yarıda yaşanan etkisizlikte bunun da elbette payı var.
2- Kadro daraldı. Lugano, Andre Santos, Niang, Emenike gibi isimler kadrodan ayrıldı. Bu sezon Alex ve Emre de gitti. Şampiyonluğu getiren kadronun daha da geliştirilmesi gerekirken, mevcut seviyeyi sağlayan temel oyuncular da takımdan ayrıldı. Yerine gelenler ise aynı seviyeyi gösteremedi.
Şimdi eldeki kadro yaratıcı gücü kısıtlı, ekstra işler yapma becerisi eksik, mücadele kabiliyeti de sınırlı bir kadro.
Orta sahamız Baroni, Topal, Meireles, Kuyt, Caner yetersiz. O kadar yetersiz ki, Aurelio, Appiah, Tuncay, Anelka ve Alex'li kadro mevcut kadroyu darma duman ederdi.
Orta saha bu kadar yetersiz olduğu için de Fenerbahçe'nin hücum organizasyonu temelde tek bir şeye dayanıyor "mucize vuruş". Baroni, Stoch, Meireles akıl almaz bir şut çekecek de gol olacak. İkinci varyasyon ise "topu Sow'a at, sow çalım atsın, şut çeksin, rövaşata vursun, bacaklarından bir mucize çıkarsın da gol olsun"
Sorun defansımız değil, orta sahada direnç gücü düşük olduğu için rakipler haldır haldır geliyor, defans da elinde geldiği kadar direniyor. Her oyuncunun sahada bir kaza yapma hakkı vardır, kazalar bir maçın sonucunu belirleyebilir (Bekir'in Galatasaray maçında attığı türden ters bir kafa) ama bir sezonun sonucunu belirleyemez. Çünkü kaza tanımı gereği her maç tekrarlanmaz, istatiksel olarak düşük olarak gözlenen bir durumdur. Buna karşın hata her maç gözlenebilir. Hatayı yaratan, onu ortaya çıkartan koşullar değişmedikçe futbolcular hata yapar. Rakip zaten karşı takımı hataya yöneltmek, hata olanağını arttırmak, daha fazla hata yapmasına sebep olmak için de elinden gelen her şeyi yapmak zorundadır. Maçı kazanmanın yolu, sizin yaptıklarınızın karşı tarafı çaresizliğe, hataya, beceriksizliğe zorlamaktan geçer.
Orta saha bu kadar güçsüz ve dirençsiz olduğu için sürekli kendi yara sahasına çekilmiş, burada öncelikli olarak defans yapan bir takım da hata yapacaktır. Bunun aksi mümkün mü?
Yani orta saha oyunun iki yönü için de yetersiz. 11 oyuncunun tam 5 tanesini ayırdığımız bir bölüm bugün beklentinin çok altında fayda üretiyor. Yetersiz.
Orta sahanın göbeğinde olup takımın direnç gücünü arttırması ve oyunun pozitif tarafına katkı vermesi beklenen Meireles ve Topal çok efendi, çok tatlı iki insan. Ama ne rakibi korkutacak bir halleri var, ne de orta sahada rakibi boğacak bir havaları.
Kuyt muhteşem bir aile babası. Saha içerisinde hakikaten inatçı, hırslı, çalışkan bir insan. Ama teknik kapasitesi yetersiz. Rakip oyuncuları arkasına alıp sürükleyemiyor, çalım atarken zorlanıyor, pasları istediği yere gitmiyor, orta açamıyor. Mücadeleci yanıyla bulduğu goller ve hırsı dışında takıma katkısı zayıf. Caner, Stoch, Krasic ise takıma katkıları düşük, her biri birbirinden farklı meziyetlere sahip ancak maçı alıp sürükleyebilecek (Örneğin Rapajic kadar bile sürükleyecek) nitelikten yoksunlar.
Baroni orta sahanın göbeğindeki bir oyuncu için çok yumuşak, forvet arkası mevkisi için de çok yeteneksiz. Bir anadolu takımı için iyi bir oyuncu olabilir ama Fenerbahçe standartının altında.
Velhasıl sorunumuz orta saha.
Karabükspor maçından sonra yaşanan olayları hatırlayın.
Futbolda dün yok. Hatta bu ülkenin hiçbir alanında zaten bir dün yok. Sadece başarı var. Kazanmak var. Geri kalan her şey "kazandıktan" sonra. Hem kazanıp hem de iyi bir insansanız, başka meziyetleriniz de varsa bunlar güce sahip olanın daha randımanlı övülmesi, kalplere sinmesi için birer argüman oluyor. Kimsenin kazanamayan ancak iyi bir insana baktığı filan yok.
İnsanlar 3 temmuz sürecini filan hatırlamıyor. Onlar geçti. Eskide kaldı. Yeni bir sezon açıldı ve insanlar kazanan bir takım görmek istiyorlar. 3 Temmuz sürecinde ortaya çıkan direnişin de asli sebebi ne bizim yazdıklarımız, ne mahkemenin hataları ne başka bir şey. Bunların hepsi krediyi büyüten, anlayışı güçlendiren, insanların daha fazla tahammül göstermesine neden olan motivasyon unsurları. Bunları küçümsemiyorum. Çok önemli. Saha içinin de ayakta durmasına neden olan olaylar. Ancak birinci unsur, ana faktör 3 temmuz sürecinde de arenaydı.. Takım kazandı. Yendi. İnsanları motive etti. Kazanabildiğini gösterdi. Hikaye bütün bu haksızlıklara rağmen kazanan ve ayakta durabilen bir kulübün başarısı üzerinden toplumsallaştı. Fenerbahçe lige 15. haftada havlu atsaydı geçen sene yaşadıklarımızı yaşayamazdık. Spartaküs arenada habire yenilseydi, öyle bir isyan başlatamazdı.
Bugün kazanamayan, tatmin etmeyen takım Fenerbahçe adına kara senaryoları da güçlendiriyor. İçimizdeki muhalif unsurlar, dış unsurlar, lobiler diye giden bir dolu dezavantajın istediği senaryonun hayata geçmesi saha içindeki skorlarla güçleniyor.
Fenerbahçe, Fenerbahçe gibi olacaksa, kendisine biçilen gömleği yırtacaksa bunu önce saha içinde yapacak.
Bu da basitçe şu demek, transfer yapmak zorundayız. Orta sahaya en az üç oyuncu alınması lazım. Bu oyuncuların da takıma yüksek katkı veren, ortalama takım kalitesini daha üst bir seviyeye çıkartacak adamlar olması lazım. Bu kadar basit.
Fenerbahçe rakibe baskı kuran, rakibi saha içinde dağıtan, iyi futbol oynayan bir takım olursa, sene sonunda yönetim de ayakta kalır, Aykut Hoca da.
En üzüldüğüm nokta şu, bu kadronun tüm yetersizlikleri nihayetinde Aykut Hocanın hesabına ciro ediliyor. İstifa sürecinden sonra bazı garantilerle geri döndüğünü biliyoru. Eğer kadro kalitesi arttırılmazsa Aykut Hocanın geleceğinin aç kurtlar arasına gönderilmiş bir kuzudan farkı yok. İçeriden dışarıdan parça parça edecekler. Kimse Fenerbahçe'nin kadro analizini filan yapmayacak. Modern çalışma yöntemleri, nasıl bir insan olduğunu da konuşmayacak. Takımın kaybettiği tekrar tekrar anlatılacak. Bütün mazeretler sonuç karşısında geçersiz sayılacak.
Futbolcuların Karabükspor maçından sonra verdiği sözün de hatırlanacağı filan ummak hata. Kadronun her maç elinden geleni yaptığı varsayılacaktır. Kadroyu sene ortasında dağıtmak da mümkün olmadığına göre bu kadroyla devam edeceğiz ve sonuçlar da teknik direktör ve yönetime yönelecek her türlü saldırının meşru bahanesi olacak.
Daha açık anlatayım.
Bu sene Fenerbahçe için final senesi.
Unutulsa da tepemizde Yargıtay'ın kılıcı sallanıyor. Türkiye'de hukukun sadece hukuk dinamikleri içerisinde hareket etmediğini hepimiz biliyoruz.
İktidar bloğu tarafından Fenerbahçe için arzu edilen bir gömlek var. Rasim Ozan Kütahyalı'nın deyişiyle "Aziz Yıldırım'ın gidişi Mübarek gibi Kaddafi gibi olacak" diye anlattıkları bir senaryo bu.
İktidara rağmen birilerinin oturduğu değil bizzatihi iktidarın yönetimini belirlediği bir Fenerbahçe talep ediliyor. İçeride de göreve talip, bunun için mücadele eden, bu yolda bir çok girişimde bulunan bir grup var.
Medya, iktidar, iç muhalefet ve daha bir dolu unsur bu senaryoda rol alıyor.
Saha içerisinde başarılı olmuş bir Fenerbahçe bu senaryonun gerçekleşebileceği şartları yok eder. Kazanan, yenen, güzel futbol oynayan bir Fenerbahçe insanları birleştirir, muhalefeti sessizleştirir, diğer unsurların hareket edebileceği alanları daraltır.
Başarısız bir Fenerbahçe de bu senaryoyu güçlendirir. İnsanlar mutsuz olur, tribünler birbirine girer, yönetimin psikolojisi bozulur, destek azalır, Yargıtay da kararı bu şartlarda verir.
Bu sene başarısız olunursa Aykut Hoca da Aziz Yıldırım da göreve devam edemez.
Yani Fenerbahçe için başarı şart. Başarı için de iyi bir kadro kurmak gerekiyor. Transfer dönemindeyiz. Takıma iyi transfer hava kadar, su kadar lazım.
Karabükspor maçından sonra yönetim sahneye çıktı en az üç transfer dedi. Her bedeli ödeyeceğini söyledi.
Bugün mali konulardan filan bahsedecek halimiz yok. Radikal dönemler radikal kararlar gerektirir. Önümüzde 6 ay ve tek cephe var. Savaşı kazanacaksan her şeyinle orada olacaksın. Mali duruma savaştan sonra bakarız. Şampiyon olamamanın, Şampiyonlar Ligine katılamamanın bedeli, bugün yapılacak transferlerden daha fazla.
O yüzden yönetimin artık harekete geçmesi lazım. Gele gele geldiğimiz nokta Belhanda transferi ve Mehmet Topal'ın stopere kaydırılması ise bunu kimse izah edemez.
İyi oynayan kazanır. Futbolcular kadar teknik direktörün de yönetimin de iyi oynaması lazım. Karşı taraf gücünü her gün arttırırken, hareketsizlik, sessizlik, suskunluk bizi sadece geriye götürüyor.
Duvara tam hız gidip ya kurtarırsak diye düşünmeye, tavla oynamaya, işi mucize maçlara, güzel zarlara bırakmaya gerek yok. Duvara çarpmak istemiyorsak, gerekeni yapalım. Bu kadar basit.
Devamı ...
14 Aralık 2012
Çöl Sürgünü: İktidarın Kıskacında Futbol ve Aykut Kocaman

“Futbolu göz ardı eden diktatör az bulunur” [Simon Kuper]
Şiddetin bin bir şekli hükmediyor artık dilimize ve fiziki hayatımıza. Görsel ve işitsel medyanın tuali kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir zulüm ile boyalı. Biber gazı kokan bir gündemimiz, lalüebkem muhaliflerimiz ve işinden, sevdiklerinden ve hayatından sürülen on binlerce mağdurumuz var. Tutuklu olan sadece içerideki gazeteciler, öğrenciler, subaylar ya da Kürtler değil, dışarıda tutuklu bir halk var; tecrit edilen hakikatler ve dile gelmeyen bilumum ruhsal ve bedensel işkenceler mevcut.
Muhalefet, artık yasaklı bir dil. Konuşulması engelli konu, kişi ve kurumlar var. Dile getirilmesini geçin, işaret edilmesi bile muktedirlerin infiali ile karşılanan hadiseler mevcut ve hâkim rejim kendini averaj değerler ve kibirli bir pervasızlık olarak dayatmakta. Ülke lideri, ana muhalefeti 'bahtsız bedevi' ilan ediyor, muhalefet lideri kalkıp çöldeki kutup ayılarından dem vurabiliyor. Her alanda baş gösteren bir zihin kuraklığı dayatıyor kendisini. Bağımsız akıl ve vicdanın cenaze namazına buyurun. En önde saf tutanlar, siyasi ve sosyal iklimimizi esir alan haset, iftira, kibir ve hamaset.
Totaliter Rejimlerin Reklam Panosu
Müesses nizamın yeni sahipleri, kendi rol modellerini de yaratma pesinde. Kendi iktidarlarının vitrinini süsleyen kukla aktörler. Bu aktörlerin basarisi nizamin bekası için elzem. Çünkü sunduğunuz modelin cazibesi ve sürdürülebilirliği olmalı ve bunu kitlelere yayabilmek adına da stadyumlardan büyük ve futboldan güçlü bir reklam alanı bulunmamakta. Her müstebit rejim, sporu, ideolojik bir alana dönüştürmeye meyillidir. Kendi şubelerini, kendi elçilerini tayin edip desteklerler. Kitlelerin afyonu değildir futbol, fakat totaliter rejimler için ideal bir reklam panosudur. Kendi destekledikleri takımların, insanların ya da kliklerin başarısı iktidarın logosu ile sunulur. Rol modelleri ordusuna aday bulmak zor değildir. 3 Temmuz sürecinde, iftira ile itibarsızlaştırma gibi muktedir stratejilerini benimseyen, geliştiren ve uygulayan kurum ve insanlara bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Düşene tekme yapıştırmak için kuytu köşelerde bekleyen o karanlık suretlerden bahsediyorum; karşınızda önünü ilikleyip, arkanızdan hakaretler savuranlardan. Nihayetinde, Türkiye’de futbol, siyasi iktidarın kölesi, stadyumlar ise arenası.
Bu sözlerin altını doldurmak adına İspanya’daki Faşist Franco rejiminin açıktan destek verdiği Real Madrid ve sabote etmeye çalıştığı Barcelona kulüpleri ile ilişkisine bakmakta fayda var. 1939’da işgal ettiği Barcelona şehrinin güzide kulübünü kapatamayacağını anlayan Franco, kulübün yönetimine kukla idareciler getirerek kontrol altına almaya çalışır. Buna rağmen, anti-faşist İspanyollar ve Katalan Halkı, kulübü, Franco rejimine karşı direnişin sembolü olarak görüp desteklerler. Aynı dönemlerde, Franco rejiminin Dış İsleri Bakanı Fernando Maria Castiella "Real Madrid, bizim bugüne kadar sahip olduğumuz en iyi elçiliktir' der.[1] Real Madrid'in, sadece kendi dönemlerinde kazandığı Avrupa zaferlerinden değil, La Liga’daki Katalan ve Bask takımlarına karşı elde edilen galibiyetlerden de dem vurmaktadır. Barcelona’yı işgal eden komutanlardan aşırı sağcı Bernabeu'yu Real Madrid’in başkanı olarak atayan, Di Stefano gibi önemli oyuncuları Barcelona ile kontrat imzalamış olmasına rağmen takıma kazandıran bu rejim önderliğindeki Madrid kulübü, tarihindeki 32 şampiyonluğun 14'ünü kazanır. Ayni dönemde (1939-75) Barcelona ve diğer takımlar aleyhine yapılan hakem hataları keyfi ve aleni bir hal alır ve hakemlerin, rejimin subayları tarafından tehdit ve teşvik edildiği dedikoduları ayyuka çıkar. Hâlihazırda, Türkiye’de de benzer bir senaryonun birebir tekrarlandığını söylemek için henüz erken, fakat bu hikâyedeki ögelerin birçoğumuza tanıdık geldiğine eminim.
Spor Adamları: Rejimin yeni teknokratları
Ahmet Hakan, Fatih Terim için “onun öfkesi, Tayyip Erdoğan’ın öfkesinin sütkardeşidir” diyor. [2] Rastgele bir benzetme değil bu, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde rejimin ideolojik aygıtlarının izdüşümünden bahsediyor. Ayni yazıda ‘onun öfkesi, … çalışılmış bir öfkedir … [ve] kameralar tarafından acayip sevilir” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Ahmet Hakan’ın övgüler düzdüğü, iktidar şiddetinin sureti olan sahsın otoriter, buyurgan ve korkulan kişiliğidir. Dolayısıyla, muktedirler tarafından gözetilen ve kollanan bir kulüp ve onun iktidar tescilli bir rol modelidir karşımızdaki. Vasatın hayatımızı tahakküm altına aldığı bir rejimde, yeniden üretilen şiddet kültürünü benimseyen, uygulayan ve temsil eden bireylere dönüşür rol modelleri.
Hegemonya alanının genişlediği ve demokratik alanın daralıp kuraklaştığı bir mevsimde farklı yaşam sahaları ve biçimleri de baskı altında. Bu iklimin toprağı artık Fatih Terim ve türevlerini besliyor, Aykut Kocaman gibiler ise birer öteki. İşte bu sebeple, rakibe saygı, meslek ahlakına hürmet ve profesyonel hoşgörü ile işleyen bir organizmanın yaşam sahası da istilaya açık hale geliyor.
Kocaman bir Bahçe
3 Temmuz sürecinde Fenerbahçe kulübünün seyircisi ve teknik direktörü sadece bir direniş alanı yaratmadı, aynı zamanda da iftira, biber gazı ve bilumum riya ile kurulan yeni düzene de alternatif oluşturuyorlar. Futbolun, sadece bir rejim aracı değil ayni zamanda da bir mücadele alanı olduğunu gösterdiler ve örgütlü mücadelenin nadir örneklerinden birini sergiliyorlar.
Müesses nizam için şaşırtıcı olan otorite abidesi bir spor adamının ve çeşitli borsa oyunları ile şaibeli kazanç sağlayan bir kulübün yaptıkları değildir. Şaşırtıcı olan dezenformasyon ve zorba yöntemlerle yıkmaya çalıştıkları bir yaşam alanının halen ayakta olması. Kibrin işgal ettiği basın toplantıları, riyanın hâkim olduğu yeşil saha değildir şaşırtıcı olan. Kafaları karıştıran, taraftarının önünde eğilmesini bilen, rakip taraftarların bile kadirşinas sıfatlarla nitelediği, haksızlık karşısında gerekirse futbolu bırakacağını söyleyen bir teknik direktör modelidir. Haset ve kibirden medet ummayan, hakareti zül gören bir haysiyet timsalidir kimsenin aklının almadığı. Kamuoyunu katatonik bırakan da budur: Sesini yükseltmeden sadece kelimelere ve hakikate yaslanarak konuşmasını bilen bir dimağ. Mehmet Baransu ve Mehmet Ağar’la yan yana durmakta bir beis görmeyenler için Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet ile aynı karede yer almayı tercih eden bir insan ölesiye korkutucudur, çünkü kökünü toprağın derinliklerine salmış çınarlardan feyz alıyordur.
Aykut Kocaman’ın sevinç şekline bile saldırmanın küstah hafifliği ile malul yazarların anlamayacağı bazı konular var. Saygı ve haysiyeti düstur edinmiş bir insanın yapabileceği en büyük iltifattır sahadakileri alkışlamak. İnsanoğlunun en eski takdir biçimidir. Antik Yunan ve Roma’daki kamuya açık gösterilerden bu yana beğeninin en üst noktasını simgeleyen bir performansa saygı şeklidir. Mübalağadan, şaşaadan uzak yaşayan bir insanın üstüne yakışan sevinç budur. Totaliter ilahlara tapan zihniyetin bunu görememesi doğal ve bizce buraya kadar herkes kendi rolünü oynamakta.
Başarısız bir Hephaestus
Bu yazı yazıldığı sırada Aykut Kocaman’ın görev süresi 2,5 seneyi doldurmak üzere. Bu süre zarfında Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzon gibi rakiplerinden daha çok gol atmış, daha çok puan toplamış ve daha çok galibiyet almış bir teknik direktördür kendisi. 20 derbi mücadelesinde kaybettiği sadece 3 maç olması da güzide karnesine eklenmeli.[3] Ligdeki istatistiklerine ilaveten Avrupa Ligi’nde grubundan lider olarak çıkan bir takımın teknik direktörünün başarısız olarak kodlanması ise kanaat mühendislerinin başarısı olarak ele alınmalı.
Aykut Kocaman’ı katıksız sevenler, güzel insanlara duydukları hasretten mustarip oldukları için seviyorlar kendisini. Çoğumuz “çalışkan ama başarısız” diyoruz onun için, istatistikleri dahi yalancılıkla suçlayarak. Durduğu yeri ve varoluş mücadelesini göz ardı etmeye teşneyiz. Çünkü Galatasaray karşısında kötü oynanmış tek bir maçın, sevdiği takım uğruna evini kaybetmiş olmasından daha önemli olduğunu düşünüyoruz. [4] Sükûnetini, cehalet; nezaketini ise budalalık olarak okumak için yırtınıyoruz, futbolun artık yeşil sahalarda oynanmadığını unutarak.
Tekrar etmekte bir beis görmüyorum, Aykut Kocaman, müesses nizamın ötekileştirmeye çalıştığı bir spor adamı ve tabana yaymaya çalıştıkları rövanşist şiddet kültürünün önündeki simgelerden biridir. Hakaret karşısında saygıyı, iftira karşısında hakikati, kibir karşısında tevazuu, şiddet karşısında mücadeleyi temsil eder. Alternatif ve dolayısıyla rahatsız edici bir rol modelidir.
Nihayetinde, hamaset ve riyanın çölünde Aykut Kocaman bir vaha değildir. Eski yaşam alanları kurutuldu ve iktidar tüm vahaları ateşe verdi. Aykut Hoca, en güzelinden bir sürgündür bu dünyada. Belki de bir hakikat sürgünü; kendi toprağından, kendi renklerinden onuru uğruna uzak kalmayı göze alabilecek olan bir mülteci. Aykut Kocaman, bir boşluğu doldurmuyor, namevcut bir dünyanın küçük prensi. O yüzden Aykut Kocaman’ın dili birçoğu için yabancı. Çünkü çığırtkan ve nadan monologların ülkesinde, futbolun has seyircileri ile kurulan sessiz bir diyalogdur o. Pirkei Avot’ta yazan ‘nihai hakikatin kelimeleri yoktur, sükût içindeki sükûttur’ [5] sözünün tecessüm etmiş hali ve Tüz efsanesinde anlatılan, göl kıyısında yaşayıp porselen bedenlere ruh nakşeden elleri yaşlı kendisi genç bir tin mühendisidir.
Dilimizi zapturapt altına alan iktidar kodlarının, hamasi simgelerin, çığırtkanlığın, hakaretin ve şiddetin dışında bir üsluba sahip her insanın kaderine hapsedilmiş yalnızlığı var Aykut Kocaman’da. Hocayı bu çölde yalnızlığa hapsedenler sadece iktidar tribünü değil, kendi taraftarı da ondan ziyadesiyle şüphe duyuyor. Gramsci 'açık havada ortaya konan insan sadakatinin krallığıdır futbol' diyor.[6] Bu sadakatin ait olduğu insanları bulması ve kendi alanlarını var edebilmesi artık biz futbol dilencilerinin elinde.
[1] Gabriel Kuhn. Soccer vs. The State: Tackling Football and Radical Politics, (2011) PM Press.
[2] Ahmet Hakan. “Fatih Terim öfkesi hakkında yedi şey”, Hurriyet (22 Kasim 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21984186.asp?yazarid=10&hid=21985054
[3] Ahmet Ercanlar. “Aykut Kocaman’ın Gerçeği”. Hurriyet (1 Kasim 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/21825640.asp
[4] Ahmet Ercanlar. “Malum Tarafin Saldirisi”. Hurriyet (17 Agustos, 2012)
http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/21246451.asp
[5] Pirkei Avot. Ethics of the Fathers. (2009) Lulu. (Aslen M.O. 300’lerde yaşamış olan Hahamların sözleri ve öğretilerinden oluşan Musevilerin kutsal kitabı)
[6] Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol. (1998). Can Yayınları.
*Bu yazı için bize gönderdikleri kitaplar ile katkıda bulunan iki güzel insana teşekkürü borç biliriz: Fatih Yıldız ve Seval Çağlar. Ayrıca fikirleri ve olumlu eleştirileri ile katkıda bulunan Gözde Özen’i de burada anmak istiyoruz. Sizlersiz bu yazı asla yazılamazdı. Sağ olun, var olun.
Devamı ...








