24 Haziran 2011
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (4) - Hücum

Yeni sezon başlamadan eski sezonun değerlendirmesini bitirmek gerekir. Sırada hücum oyuncuları var.
Beni Yak Kendini Yak Mamadou Niang:
Ömer Üründül tipi çağdaş yorumcular olsun, Erkan tipi çağdaş taraftarlar olsun, Claudio Maldonado tipi çağdaş takım arkadaşları olsun; hepimiz yıllardır Hakan Şükür tipi çağdaş forveti bekliyorduk bu takımda. Son yirmi yılın neredeyse her sezonuna yeni bir yabancı forvetle giren Fenerbahçe, aradığı Hakan Şükür tipi çağdaş forveti, daha Hakan Şükür parlamamışken bulmuştu aslında Frank Pingel'in şahsında ama talihsiz takımız birader. Adam daha sezon başlamadan sakatlanınca, yine elimiz kursağımızda kaldı, yine Fadıl Vokri tipi arkaik, Aygün Taşkıran tipi pırpır forvetlerle gönül indirmek, Müjdat Yetkiner'den bile daha hareketsiz golcülerden mucize beklemek zorunda kaldık.
Neyse ki bu sezonun başında Senegal çöllerinden gelip, Saracoğlu'nda bir serap gibi arz-ı endam eden aslan parçası hasretimizi dindirdi. Mamadou tam da özlediğimiz forvet özelliklerini taşıyordu, sakatlanana kadarki performansıyla da ben dahil birçok taraftarın aklını aldı ama sakatlık dönüşü bir haller oldu çağdaş forvetimize. Hakan Şükür'ün çağdaş forvetlikten, sığ yorumculuğa, oradan da haybeye milletvekilliğine geçiş yapması gibi; bizim Mamadou da içinde çağdaşlık nâmına ne varsa o korkutucu MR cihazında bırakıp, halı saha maçında aldığı her topu ezen, götünü kaldırıp geriye koşmaya erinen, halı saha ücreti kişi başına 6 lira ise cebinde her nedense bir beşlik, bir de ellilik banknot bulunduğundan her seferinde bir lira eksik ödemesine göz yumulan esnaf forvete dönüştü. Her maç en az bir kere, kimsenin akıl erdiremeyeceği numaralarla rakibi kuru bamya gibi ipe dizecekmişçesine burnunun dikine gitmese olmuyor, her maç en az on kere Alex'in koşusunu görmeyip topu ezmese içi rahat etmiyordu.
Haksızlık, vefasızlık, kadirbilmezlik sızıyor mu bu satırlardan? Eh biraz! Ama Mamadou son düzlükte kendisini "çağdaş" kılan o özelliklerine yeniden kavuşup, kıyak bir takım oyuncusu olarak performansını yeniden yükseltmeyi başardı mı? Ona da evet. O vakit hep beraber: Beni yak / Kendini yak / Mamadou Niang...
(Yeni sezona ilişkin yakası açılmadık teorim de şu: Emenike, Niang'ı kesecek.)
Semih Şentürk:
Takımın en eski oyuncusunun yarattığı çağrışımlara bakar mısınız sevgili Erfurtlular: Yedek kulübesi, nöbet, öpe öpe aşınan yüzük, genç Semih, artık yaşlı Semih. Öyle talihsiz bir adamdan bahsediyoruz ki, sezon içinde anlaştığı rivayet edilen Deportivo sezon sonunda küme düşüyor. Öyle tevekkül dolu bir adamdan bahsediyoruz ki, Niang yetmiyormuş gibi bir de Emenike'nin alındığı sezonda üç yıllık sözleşmeye imza atıyor. Öte yandan öyle kıymetli bir adamdan bahsediyoruz ki, bu takımın altyapısından yetişip, hem Van Hooijdonk'un, hem de Mamadou Niang'ın yedeği olmayı başarabiliyor.
Semih Şentürk'ün Fenerbahçe macerası bir eşik hikâyesi aslında. Ne zaman ki Semih'in bu takımın birinci forveti ol(a)mayacağını ve ömrübillah iyi bir yedek olarak kalacağını idrak ettik, işte o zaman hem biz, hem de Semih rahata erdi. Zira taraftar onunla ilgili beklentisini makûl bir düzeye çekti, o da muhtemelen makus talihini kabullenerek rahat bir nefes aldı. Bu sezon böyle rahat bir Semih Şentürk'ü, böyle rahat bir ruh haliyle izledik ve Semih her sezon olduğu gibi beklentileri karşıladı, üzerine düşeni yaptı ve aslanlar gibi yeni sözleşmesini de yapıp kenara çekildi.
Semih Şentürk yedek kulübesindeki varlığıyla bile bu takımın en önemli oyuncularından biri ve emin olun, elli yıl sonra torunlarımıza anlatacağımız futbolculardan biri olacak. "Bir Semih vardı," diyeceğiz ateş başında etrafımızda toplanmış sarı-lacivert çubuklu formalı veletlere, "maç zora girince oyuna girer imzasını atardı her daim, tilki gibi golcüydü. 35 yaşında Messi'nin yerine oyuna girip golünü yazarken bile spikerler ondan 'Genç Semih' diye bahsediyorlardı. Ruhu gençti zahir..."
Daniel Güiza:
Söz konusu Güiza ise; Masumiyet'in Bekir'i oluyor, canımızı acıttıkça daha çok seviyoruz onu. Ya da Büyük Umutlar'ın Pip'i oluyor, ne yapsak unutamıyoruz kara kaşlı İspanyol'umuzu. Bize verdiği onca ezaya rağmen, evimize gelse misafir eder, kuş tüyü döşeklerde yatırırız onu, sokakta görsek boynuna sarılır, öperiz yanaklarından, müdavimi olduğumuz meyhaneye adım atsa, ahtapotuydu, beyiniydi, börülcesiydi en güzel mezelerden bir tabak yaptırıp gönderirirz masasına, olmaz ya boş kaleye gol kaçırsa, "Olsun be Güiza," deriz, "canın sağolsun, bir dahakini atarsın." (Gerçi bu sonuncuyu dedik lan herhalde.)
Güiza belki farkında değil ama, bütün olan bitene rağmen bu kadar çok sevilmesinin nedeni, tam da Fenerli'nin ruh haline denk düşen bir adam hüviyeti taşıması. Ortası yok Güiza'nın. Topu aldığında ya mucizevî bir gol atar ya da dünyanın en basit top kaybını yapar. Sahaya çıktığında ya son yılların en iyi forvet performansını sergiler ya da "Demir Hotiç'li yıllardan esintiler" filminin baş oyuncusu olur. Aynı anda hem büyük bir umut, parlak bir cevherdir Güiza; hem de dehşetli bir facia, korkunç bir kâbus. Biz de Güiza'yı işte bu yüzden severiz, aileden biri gibi görürüz. Ayrıca bu sezon şahane bir performans sergilediğini de unutmamak gerekir. Bu sezon tüm gol rekorlarını kıran Cristiano Ronaldo, 70 dakikada bir gol atarken; Güiza her 46 dakikaya bir gol sığdırmış. Gerçekten bak...
Gökhan Ünal:
Kendisi hakkındaki düşüncelerimi transfer olduğunda yazmıştım, ne yazık ki haklı çıktım. Yerli malı haftası şerefine yapılmış bir transfer gibiydi: Yerli Güiza! Yersen...
Serinin diğer yazıları:
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (1) - Kaleciler
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (2) - Savunma
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (3) - Orta Saha
Devamı ...
8 Haziran 2011
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (3) - Orta Saha

- Gitme lan, onlar seni sevmiyo ki...
- Olsun abi, ben, "herkes benden nefret ettiği halde yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutlu olan adam"ım
Sezon devam ederken başladığım bireysel sezon değerlendirmesine orta saha oyuncularıyla devam ederken Türk futbolunun en nüktedan başkanıyla, en bilge teknik direktörünün yönetiminde müthiş bir şampiyonluk yarışı veren Trabzonspor'u gönüllerin şampiyonu ilan ediyor, saha dışı vasıtaların yardımıyla kazandığımız bu şampiyonluğun beni hiç mutlu etmediğini de itiraf etmek istiyorum. Keşke daha net gollerle şampiyon olsaydık.- Olsun abi, ben, "herkes benden nefret ettiği halde yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutlu olan adam"ım
Ahaha. Şaka lan şaka. "Fıkralarla Türkiye" ayarında bir rakiple şampiyonluk mücadelesi vermek ne zormuş arkadaş. Dünyadan soğuttunuz be insanı...
Mehmet Topuz:
Ligin 32 ya da 33. haftasıydı, bir gazetede Mehmet Topuz'un o ana kadarki tüm maçlarda doksan dakika oynamış olduğunu okuyunca rüyasında Rapaiç görmüş Mondragon gibi dehşete kapıldım, Daum'a atfedilen "Topuz futbolu bilmiyor" beyanatını hararetle savunduğum rakı sofraları geldi aklıma, sağda Stoch, solda Dia, yedek kulübesinde Mehmet Topuz'la rakip savunmaları allak bullak edeceğimize dair sezon başı hayallerimi düşünüp ürperdim. Mehmet Topuz'un saygı duyulması gereken sezon performansını elbette alkışlayacak, birkaç sezon önce Kayserispor'un her türlü hücum etkinliğinde baş rol oynamaya alışmış olan bir adamın, Aykut Kocaman yönetiminde Ömer Üründül'e bile parmak ısırtacak bir görev adamına dönüşmüş olmasını takdir edeceğiz. Şimdi, "ama Mehmet Topuz futbolu hâlâ bilmiyor" desem, "sen sanki çok mu biliyon" diye şarlarsınız haklı olarak; o zaman şöyle ifade edeyim. Mehmet Topuz çok çalışarak, çok koşarak, canını dişine takarak bu sezonun en istikrarlı oyuncusu ve şampiyonlukta pay sahibi olan bir futbolcu olmayı başarmış olabilir; ama hâlâ şut atmaktan imtina ediyor, hâlâ gereksiz top kayıpları yapıyor, hâlâ akıl almaz pas tercihlerinde bulunduğu oluyor ve pek de sevimli olmayan transfer hikâyesi hafızamın bir köşesinde Müjdat Yetkiner cüssesinde bir leke olarak nefasetini hâlâ muhafaza ediyor. Hasılı, Mourinho gibi adamsın Mehmet Topuz. Sevmesek bile kayıtsız kalamıyoruz.
Cristian Baroni:
Fenerbahçe orta sahasında varolan dertsiz-gamsız-nemelazımcı Latin sıkıntısını ilk fark eden Zico oldu ve bu boşluğu Maldonado'yla doldurarak gönlümüze su serpti. Tam da Maldonado-Josico ekseninde serpilen gelenek devam etmeyecek mi derken transfer edilen Cristian Baroni ise adeta bir güneş gibi doğdu Saracoğlu'na. Sezonun ilk yarısında soyadıyla müsemma bir performans sergileyen Cristian, arazilerinin yönetimini hınk deyicilerine bırakıp balolarla, şenliklerle, av partileriyle gününü gün eden bir baron gibiydi hakikaten. Ama ikinci yarıda bütün takımı etkisi altına alan 88-89 ruhu ona da sirayet etti. Oyunun iki yönünü de oynayan, çağdaş orta saha profili falan diye lafa girsem, işin içinden çıkamayacağız, o yüzden Baroni'nin elinden geldiğini yaptığını ama ŞL'de iş yapacak takım istiyorsak, ona ancak Genç Semih'in yanıbaşında bir yer bulabileceğimizi belirterek bitireyim.
Emre Belözoğlu:
Bu sezon iyi bir performans gösterdi, şampiyonluk koşusunda kilit oyunculardan biriydi. Görünen o ki, ondan daha iyi orta saha oyuncuları transfer edilmedikçe kendisini çubukluyla görmeye, tolozyon başında ya da Saracoğlu tribününde "jeykıl mı olsam, hayd mı olsam" oyununu oynamaya devam edeceğiz. Kötücül olan hangisiydi lan, ben oyum işte.
Issiar Dia:
Kısa boylu, kıvrak, genç zenci; yıllardır seni bekliyormuşuz da haberimiz yokmuş be oğlum. Savunman zayıf olduğu için sezon boyu sana ısınamayan, hakkında ileri geri konuşan Medgallis ve onun gibileri boşver Issiar kardeşim. Bu kulaklar, söz konusu tatminsiz şaşkınların, sıcak yaz gecelerinde, Messi hakkında "topçu değil", David Villa hakkında "Barcelona'nın zayıf halkası", Müjdat Yetkiner hakkında da "topu oyuna sokmakta zayıf" dediğini de işitti. (Gerçi son dediklerinde haklılardı lan herhalde.) Messi demişken Issiarım, hani sen tivitır şeysinde Messi için, "bir Alex değil" yazdın ya, ondan sonra daha iyi anladık hepimiz seni ne kadar özlediğimizi. Tamam savruksun, istikrarın yok, savunman zayıf; ama o deplasmandaki Beşiktaş maçında sol kanattan yılan gibi aktın, siyah-beyazlılara feleğini şaşırttın ya, o gün yazdık adını gönlümüzün şeref defterlerine; daha da unutmadık. Bir bütün olarak bakıldığında bölük pörçüktü performansın, sürekli onbirde oynayarak bir tam sezonu kaldırıp kaldıramayacağından hâlâ şüpheliyiz. "Ama yaşım genç, olgunlaşıyorum," diyeceksin, haklısın. Süratin var, kıvraklığın var, tahmin edilemezliğin var. Bir de şu şutunu geliştirsen Dia, oyun görüşünü geliştirsen, Messi'yle kıyasladığın kaptanın kapısında yatıp "basit ve ekonomik" oynamayı öğrensen; bir beş yıl daha alkışlarız seni avuçlarımız patlayana kadar, sonra da davulla zurnayla Real Madrid'e uğurlarız, olmaz mı Issiar?
Miroslav Stoch:
Miroslav Stoch'un en çok sabrını ve küsmeyişini sevdim. Kolay değil, Chelsea kadrosunda mesai eskitmiş, yeteneği gani, istikbali Lazetic'in kafası gibi parlak bir futbolcusunuz ve Caner Erkin'in yedeği oluyorsunuz. Bu ızdıraba yürek dayanır mı, ne farkı var bunun katmerli bir Küçük Emrah filmi senaryosundan? Taş olsa çatlar, arabeskin Türkçe-Slovakça sözlükteki tarifi olarak dilbilimi literatürüne girer. Ama Stoch ne çatladı, ne patladı. Efendi gibi sırasını bekledi, sırası gelince de çiçek gibi performans sergiledi. Tam da Aykut Kocaman'ın aradığı kanat oyuncusuydu zaten. Ayağa pasa yatkın, Dia gibi topu aldığında başını öne eğip Afgan tazısı gibi seyirtenlerden familyasından değil; etrafına bakan, tarayan, seçenekleri değerlendiren ve en doğrusunu yapmaya çalışan, yeri geldiğinde içeriye kat ederek arkasındaki beke kulvar sağlayan, onu besleyen, dinamik bir takım oyuncusu. Biz Medgallis'le tolozyon başında "şut atın lan şut" diye nara atarken, feryadımızı bir o duydu. Orgamzik lezzet bakımından şampiyonluk maçını bile solda sıfır bırakan Gaziantepspor maçının kahramanı o oldu. Yakın tarihin tılsımlı Uche-Rapaiç-Van Hooijdonk-Alex zincirinde yeni halka olacağına dair umut verdi.
Selçuk Şahin:
İsmet İnönü'nün dediği gibi, yeni bir dünya kurulsa ve Türkiye o dünyanın içinde yerini alsa bile; bazı şeyler değişmeyecek. Yılmaz Vural, tam da "kariyeri bitti" dendiği anda Süper Lig'te bir takımın başına geçecek, Galatasaray yönetimi bir kriz anında Fatih Terim'i otuz üçüncü kere göreve çağıracak, ntv'de seslendirme yapan ağabeyimiz, "Fuat Akdağ'la" değil "Fuat Akdağı'yla" demeye devam edecek, Hıncal Uluç 127. kez daha sezon ortasında Fenerbahçe'nin şampiyon olacağını açıklayacak, Rıza Çalımbay 2-1 kaybettikleri bir maçın ardından yedikleri şanssız gollerden yakınacak ve Selçuk Şahin, modern bir Müjdat Yetkiner reenkarnasyonu olarak Fenerbahçe orta sahasında forma bulmaya devam edecek. Selçuk'tan nefret eden, maç boyu onu ıslıklamak için fırsat kollayan, "ben-bu-kombineye-kaç-para-saydım-sen biliyon mu"cu Fenerbahçe taraftarı ağzıyla konuştuğuma bakmayın, ben Selçuk Şahin'i severim aslında. Bu sezon da, aptalca yabancı kısıtlaması yüzünden kadro kurmanın güçleştiği maçlarda yetenekleri ölçüsünde üzerine düşeni yaptığı gibi, geçen sezon Galatasaray'a attığından bir tane de Sivasspor'a atarak nüktedan başkanla kafası güzel uşaklarına oyalanacak malzeme verdi, misyonunu yerine getirdi. Öte yandan, yeni bir dünya kurulunca, Xavi gelecek Fener'e, Gerrard gelecek, Essien ve Mascherano'nun transferleri tamamlanacak ve bu yiğidoların hepsi hücum ve savunmada oynayan yabancılara yer açmak için yedek kulübesine mahkûm olurken, Selçuk Şahin, yüzündeki o "hepiniz benden nefret ettiğiniz halde ben yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutluyum" sırıtışıyla Fenerbahçe orta sahasında arz-ı endam etmeye devam edecek. Çok yaşa Selçuk.
Özer Hurmacı:
Fener'e özgü bu ızdırap diyeceğim; diğer takımların taraftarları da çok bekledi Anadolu'dan taze gelen genconun birdenbire kabak çiçeği gibi açılmasını, takımın gediklisi olan Brezilyalı'yı bile kesecek denli etkileyici bir performans sergilemesini, her maç öncesi teknik direktöre "tatlı bir sıkıntı" yaşatmasını. Bizim takımın söz konusu kontenjanı hep doludur zaten, umut Fenerli'nin ekmeğidir, denizden çıkıp hayatımızı değiştirecek bir kadın gibi görürüz Anadolu takımından gelen parlak genci. Özer Hurmacı'da da öyle oldu, ama bu sezon itibarıyla benim sabrım taştı. Bağrıma taş basarak da olsa Özer'in künyesini dolabımda duran Tarık Daşgün klasörüne yerleştirip, Alex'in tahtını devralacak yeni çocuğu beklemeye başladım. Evet Özer şanssızdı, iyi oynadığı bir dönemde ayak bacak kırmak için maça çıkan Konyasporlu yiğidolardan birinin zalim tekmesine hedef olarak uzun bir sakatlık yaşadı. Ama ne sakatlık öncesi, ne de sonrasında; o "yetenekli ama ne yapacağını bilmeyen şaşkın orta saha oyuncusu" kimliğinden sıyrılamadı. Hep telaşlıydı, hep kararsızdı, hep mucizevi pasların peşinden koştu ve neticeye hiçbir zaman varamadı.
Gökay İravul:
Okan Alkan'ı Manisa karşısında seyredince Kaptan bile heyecanlandı, "kaç senedir şu takımdayım, ilk kez altyapıdan gelen bir çocuk forma giydi" diye mesajlar döşedi tivitır şeysinde. Okan sonra devamını getiremedi ama Aykut Kocaman sezon içinde ikinci bir sürpriz yaparak, bu kızıl saçlı çocukla tanıştırdı bizi. Görünüş itibarıyla bir Guy Ritchie filminden fırlamış ya da İngilitere ikinci liginden taze transfer edilmiş gibi duran İngiliz Gökay, top rakipteyken sakindi, soğukkanlıydı, durduğu yerin farkındaydı. Ama top bize geçtiğinde, ürkekleşiyor, inisiyatif almaktan kaçıyordu. Yine de işlerin kötü gittiği, personel sıkıntısının had safhaya çıktığı bir dönemde ortaya çıkıp, aslanlar gibi oynadı, Emre'yi yerinden edecek kahramanı bekleyen benim gibi deve kinlilere umut aşıladı.
Uğur Boral:
Ahımız tuttu herhalde, çocuk bu sene sırtını yerden kaldıramadı. Caner'le Santos'un "kim daha kötü batıracak" oynadığı ilk yarı öyle kederliydi ki, onu bile özlediğimizi hissettik. Sezonu resmî maçlarda toplam 28 dakika süre alarak tamamladı.
Kazım Kazım:
Adıyla soyadı aynı olan insanı sevemedim kara gözlüm, bu doğrultuda seni de hiçbir zaman sevemedim zaten Kazımım. Devre arasında sepetlenene kadar herhangi bir icraâtını görmedik. Meğer sen icraâtlarını Ali Sami Yen Spor Kompleksi Kodak Tiyatrosu Meysu Düğün Salonu Türk Telekom Arena'ya saklıyormuşsun, bilemedik. Sevgili hocana da kavuştun artık, enginlere sığmayıp taşarsınız beraberce. Bir de, sana zahmet Google'da, "el", "lavabo" ve "İslam Çupi" sözcüklerini birlikte aratır mısın?
Serinin diğer yazıları:
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (1) - Kaleciler
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (2) - Savunma Devamı ...
14 Nisan 2011
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (2) - Savunma

Diyorum ki bizim başkana da, nüktedan başkana da, Mourinho muhibi öbür başkana ve hattâ bizim başkanın kankası devrik başkana da hiç bulaşmadan bir yazı yazayım. Bu yazının konusu Fenerbahçeli futbolcuların 2010-2011 sezonunda gösterdikleri performans olsun; şeklimiz serbest nesir, meşrebimiz ayarında bir fırlamalık, rehberimiz ise Müjdat Yetkiner olsun. Kalecilerle başlamıştık şurada, savunma oyuncularıyla devam edelim.
Joseph Yobo:
Alex de Souza'yla birlikte yılın transferi. Uche gideli beri, savunmanın göbeğinde soğukkanlı duruşuyla gönüllere su serpecek, cansiperane müdaheleleriyle takımı oyunda tutacak, topu gevelemeden en yakınındaki adama atarak hatadan gol yeme kahrına son verecek ve saha dışında duruşuyla da aklımızı alacak Nijeryalı bir cengaver bekliyormuşuz meğer de, haberimiz yokmuş. Sezon içinde birkaç maçlık bir düşüş yaşamasına rağmen Yobo, Türk savunma oyuncularında pek rastlanmayan pozisyon alma sezileri ve sakinliğiyle aklımızı aldı; Gerson Candido de Paula'dan ve Rüştü Reçber'den (tarihimizde Barcelona'dan kiraladığımız tek futbolcu) sonra en verimli kiralık futbolcumuz olarak şimdiden tarihe geçti. Yobo'nun adının geçtiği herhangi bir cümlede Uche'yi anmayan bir Fenerli tahayyül edebiliyor musunuz? Nijerya'ya yolu düşen elini öpsün sonradan olma adaşımın, Yobo'dan ve benden selam söylesin...
Diego Lugano:
Diego Lugano'yu o kadar çok seviyorum ki, onun geçtiğimiz Dünya Kupası'nda kırmızı kart görecek ilk futbolcu olacağına dair bir oyroluk bahis bile oynadım. Bahsim tutmamış olsa da, Lugano, meşhur Denizlispor maçından sonra Fenerbahçe taraftarlığını askıya alan şuursuz bir Fenerbahçe taraftarını bile hâlâ heyecanlandırabilen az sayıda futbolcudan biri. Ben Lugano'ya bayılmıyorum, yoğun taraftarlarlık hislerimle kendimden geçtiğim anlarda bile onun gereksiz kartlar va aşırı hırsı yüzünden takımı yaktığı maçlar aklıma geliyor. (Sezonun ilk yarısındaki Eskişehir maçının devre arasında gördüğü kırmızı kartı hatırlayın mesela.) Tüm bunlara rağmen Diego Alfredo Lugano, bu sezon takımın en iyi performanslarından birini sergiliyor. Zira Yobo'nun şahsında tam da aradığı partneri bulunca, Hierro'yla Sanchiz, Müjdat'la Nezihi, karpuzla peynir, Alex'le Samet ya da İzzet Altınmeşe'yle yüzündeki ben gibi şahane bir ikili oldular. Bu ikilinin iyi iş yapması birbirlerini çok iyi tamamlamalarından ileri geliyor. Lugano'nun hamlesi var, teke tekte rakibine aman vermiyor ama pozisyon alma sezileri kuvvetli değil. Yobo gibi geri dörtlünün hangi hatta duracağı, ne zaman öne çıkıp, ne zaman geri geleceği konusunda inisiyatif ortaya koyan bir oyuncuyla birlikte olunca o da 24 karat altın gibi parlıyor. (Lugano'nun seksi fotoğrafları için tıklayın.) (Lugano'nun bir kitabın önsözünü yazmış olabileceğine inanmıyorsanız, buna da tıklayın.)
Gökhan Gönül:
Artık üretilmeyen o zarif, beyaz ambalajlı tütün mamülünden sonra Bafra'dan çıkan en güzel şey. Bir önceki yazıda, kıdeminden ötürü geleceğin kaptanlığı için Volkan Demirel'in adını vermiş olabilirim ama; Alex bıraktığı anda "kaptanı sen seç Rehavet" deseler, pazubandı kendi ellerimle Gökhan Gönül'ün koluna takar, on yedi yıllık bir sözleşme teklifini de önüne koyup, kulübün anahtarlarını kendisine teslim ederim. Şu anda memleketin, Avrupa'nın üst düzey ligleri ayarında performans veren yegâne Türk pasaportlu futbolcusu. Bu sezon sakatlıklardan kaynaklanan kısa süreli bir düşüş yaşamasına rağmen, bir sağbekin performansıyla takıma tek başına maç kazandırabileceği gerçeğini bize hatırlatmış olması bile yeter. Öte yandan, ona Daniel Alves ve Maicon gibilerinin yırtıcılığını ve kıvraklığını veren Yaradan, orta kalitesine gelince neden İsmail Kartal-İlker Yağcıoğlu aksını seçmiş onu bilemiyorum.
Andre Santos:
Andre güzel çocuktu da onu çevresi bozdu. Talipleri çoğalan genç kızın bulaşığı çamaşırı anasına yıkıvermesi gibi, Santos da ligin ilk yarısını pencerenin önünde beyaz çek defterli prensleri bekleyerek geçirdi. Aykut Kocaman'ın, kendisine şarladıktan sonra defterini dürüp göndermek yerine krizi adabıyla çözmesi ne denli takdire şayansa, Andre Santos'un ikinci yarıdaki performansı da aynı oranda etkileyiciydi. Bu sezon geleneksel hale getirdiği slalom gollerinden birini atamadı tamam ama, önündeki adamlar sürekli değişmesine rağmen hep ayakta kalmayı başararak başka türlü bir başarıya imza attı. Şimdi hem Aykut Kocaman'ın, hem de Fenerbahçe taraftarının cevap bulmak istediği soru şu: Kim oynamalı bu yavrukurdun önünde? Dia, Stoch, Niang, Özer, Caner, Uğur, Müjdat...?
Caner Erkin:
Son Eskişehir maçı bir kez daha gösterdi ki Caner aslında bir orta saha oyuncusu. Ama bu sezon ilk 11'de yer bulduğu 13 lig maçının 12 tanesinde solbek olarak görev yaptığı için onun savunmacı performansına bakmak icap ediyor. Açıkçası ona bakınca da iç açıcı bir manzara görmek mümkün değil. Benim açımdan kahır defteri doldurduğumuz ilk yarının günah keçisiydi Caner Erkin. Oyun kuramayan, üç pasından ikisini rakibe atan, orta kalitesi bakımından eski takım arkadaşı Sarbi'yi bile aratan ve sol kanatta verdiği boşluklarla birçok vasat sağ kanat oyuncusunun yıldızlaşmasını sağlayan Caner Erkin, ilk yarının en kötülerinden biriydi. Belki ileride orta saha için alternatif olabilir ama Andre Santos'un gidişine hazırlanan yönetim ve hocanın, solbeke oyuncu transfer etmeyip Caner'i oranın devamlı personeli yapma ihtimalini düşündükçe; Kadıköy'de kaleyi koruyan Mondragon gibi mahzun, Aykut Kocaman'ı marke etmek zorunda kalan Stumpf gibi derbeder oluyorum.
Bekir İrtegün:
Hayatta mucizelere inanmalıyız. Belki bir gün başka bir galaksi keşfedilecek, Türkiye dünyanın en müreffeh ülkesi olacak, Müjdat Yetkiner pilates yaparak 27 kilo verecek, Hagi'nin tercümanı Türkçe öğrenecek, Alex yeniden saçlarını uzatacak, Mehmet Topuz frikikten gol atacak ve belki, belki bir gün kardeşlerim, Bekir İrtegün ilk 11'de oynadığı bir karşılaşmayı sarı kart görmeden tamamlamayı başaracak. Bekir İrtegün'ün futbolunu beğeniyorum desem yalan, ama seviyorum yine de bu çocuğu. Muhabbetimiz geçen sezon 76 dakika boyunca kurdeşen döktükten sonra Bekir İrtegün'ün kafa golüyle 1-0 kazandığımız Kasımpaşa maçında başlamıştı. Bütün yeteneksizliğine, kazmalığına ve kasaplığına rağmen Bekir İrtegün'de, Fenerbahçe'ye yakışan bir güleryüzlülük, bir adanmışlık, çocukçasına bir heyecan görüyor ve kötü performansını rağmen, kanaât notu kullanarak iyi bir karneyle onu eve gönderiyorum. Öte yandan, 9 maçta ilk 11 oynayıp 6 tanesinde sarı kart görmek de Lugano'yu bile kıskandıracak bir başarı olsa gerek. (Bu cümleyi yazdıktan sonra açtığım istatistikler suratıma tokat gibi çarpıyor ve Lugano'yu, Bekir gibi bir çömezle kart yarışına soktuğum için utanıyorum. Yüzdeye vurunca 22 maçta 10 sarı kartla the winner is Diego Alfredo.)
Bilica:
Bilica'nın bu sezonki performansıyla ilgili konuşacak bir şey yok. Her zaman olduğu gibi transferde geç kalarak Şampiyonlar Ligi şansımızı heba eden yönetim sağolsun, Yobo gelene kadar elinden geleni yaptı Bilica. (Deplasmandaki Young Boys maçının ilk 11'ini şuraya yazayım da gelecek kuşaklara kalsın bir ibret vesikası olarak: Volkan - Bekir, Önder, Bilica, A.Santos - Kazım, Emre, Cristian, Stoch - Alex, Gökhan Ünal) Yobo geldikten sonra da, kaybettiği yerini ve gençliğini, kadehlerindeki dudak izlerinde aradı zahir. Ben Bilica'nın geçen sezon arkeoloji bilimine yaptığı katkıdan sonra gönderilmesinden yanaydım. Ama bunun ardından aç bir akbaba sürüsü gibi üstüne çöken medyanın, onun cahilliğinden tutun da eşcinselliğine ("not that there's anything wrong with that") kadar deşelemedik yerini bırakmamış olması, yeniden bir sempati kırıntısı oluşmasına neden oldu içimde. Futbolculuğuyla ya da kişiliğiyle Fenerbahçe'de yeri olmayan bir oyuncu ama yine de, dip çizgide kıçını rakibe dayayarak attığı röveşataları şimdiden özlediğimi saklayacak değilim. Medgallis'le bütün maç Bilica'nın röveşatasını bekler, görünce bir rutinin daha gerçekleştiğini görüp rahatlayan emekli amcalar gibi kıs kıs güler ve çaylarımızdan okkalı bir yudum daha alıp gönül rahatlığıyla maçın geri kalanını seyrederdik. Hem Şevçenko'nun penaltısını kurtarmış bir adamdan söz ediyoruz sevgili Erfurtlular. Buyrun bakın.
Okan Alkan:
Oysa Büyük Kaptan, ne güzel yazmıştı tivitır şeysinden: "Mutluyum… Çünkü 6 yıldır ilk defa altyapıdan gelişen bir genç gerçek bir şans bularak kariyerine başladı." O akşam Kaptan gibi biz de çok mutluyduk. Hep umutla yolunu gözlediğimiz, bir gün patlayacak diye rakı masalarında uğruna zar attığımız nice Can Aratlar, Olcan Adınlar, Gürhan Gürsoylar, Özgür Çekler, Bilal Kısalar sahada değil elimizde patlarken; biz de hep altyapıdan çıkıp hayatımızı değiştirecek, Müjdat Yetkiner'i bile bize unutturacak o futbolcuyu bekliyorduk. İşte bu uzun bekleyişin orta yerinde, Manisaspor karşısında sağ kanadı Tem otoyoluna çeviren o çocuk çıkınca Kaptan gibi biz de heyecanlandık. Ama bir sonraki hafta Kayseri deplasmanında da forma giyen Okan Alkan'ı bir daha ne duyan oldu ne gören. Aykut Kocaman, Gökhan'ın sakat olduğu maçlarda bile Okan Alkan yerine Bekir İrtegün'e görev verdi ve o Mardinli çocukla ilgili akılda kalan yegane şey Şubat ayında eski menajer Volkan Ballı'nın söyledikleri oldu. Ballı, Aykut Hoca'nın Okan Alkan'a haklı olarak çok kızgın olduğunu söyleyerek, "Türkiye´de genç oyuncularda sık rastladığımız davranış bozuklukları"ndan dem vuruyordu ne yazık ki. Ama umut Fenerli'nin ekmeğidir, ben en azından 2018 yılına kadar Okan Alkan'ın patlama yapmasını bekleyeceğime dair söz veriyorum.
İlhan Eken:
Fenerbahçe formasıyla ilk 11'de yer aldığı ilk iki maçın Young Boys ve PAOK maçları olması, onun değil transfer planlaması yapmayı beceremeyen yönetimin suçuydu. Herhangi bir çiğliğini görmedik, kalan futbol hayatında başarılar dileriz.
Hasan Erbey:
Türkiye Kupası'ndaki anlamsız Gençlerbirliği maçında toplam bir dakika forma giyen 1991 doğumlu bu kardeşimiz, artık 1991 doğumlu kardeşlerimizin de Fenerbahçe'de ve diğer takımlarda forma giymekte olduğunu bana hatırlattığı için kendisine kızgınım. 2000'li yıllarda doğmuş olan çocukların da Fenerbahçe forması giymeye başladığı günlerde, bu klavyeyi duvarda parçalayıp düzenli bir işe girmeyi, bir lokalin müdavimi olmayı, akşamları düzenli olarak bir duble rakı içmeyi, TRT 4'ü favori kanallarım arasına dahil etmeyi ve geceleri döşeğe gitmeden önce müthiş bir dikkatle hava durumunu seyretmeyi planlıyorum.
Müjdat Yetkiner: Bu sezon hiçbir maçta forma giymemesine rağmen hafızalardaki performansıyla yine göz kamaştırdı ve taraftarın gönlündeki yerini perçinlemiş oldu.
Devamı ...
29 Mart 2011
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (1) - Kaleciler

- Volkan Abi kurtarma artık gözünü seveyim. Nüktedanların diline düşürecen beni...
Diyorum ki bizim başkana da, nüktedan başkana da, Mourinho muhibi öbür başkana ve hattâ bizim başkanın kankası devrik başkana da hiç bulaşmadan bir yazı yazayım. Bu yazının konusu Fenerbahçeli futbolcuların 2010-2011 sezonunda gösterdikleri performans olsun; şeklimiz serbest nesir, meşrebimiz ayarında bir fırlamalık, rehberimiz ise Müjdat Yetkiner olsun. Kalecilerle başlıyoruz...
Volkan Demirel: Bu sezon henüz götüyle top durdurmamış olmasına rağmen, Fenerbahçe'deki en iyi sezonunu geçiriyor belki de. 26 lig maçının 24'ünde ve Avrupa maçlarının tamamında (böyle yazınca sanki bir sürü Avrupa maçı yapmışız gibi oluyor, bozmayın) oynamış. Birkaç yıl önce sorsanız, "Volkan olgunlaşır, durulur mu?" diye, mağrur bir dublaj Türkçesiyle, "Bu Hagi'nin tercümanının Türkçe öğrenmesinden bile daha zor dostum, anlıyor musun" diye cevap verirdim ama Volkan Demirel olgunlaşıyor, duruluyor, hatalarından arınıyor ve birkaç yıl sonrasının takım kaptanlığına şimdiden göz kırpıyor. Üstelik, bu sezon Sevilla'daki o geceyi hatırlatan arabesk hatalarını da tekrarlamadı. Volkan'ın ve diğer Türk futbolcuların performansındaki Aykut Hoca etkisini de gözardı etmemeli. ("Evlendi de ondan" diyecekler de vardır, ondan emin değilim. Ben neredeyse yedi yıldır evliyim, hâlâ olgunlaştığım, hatalarımı minimuma indirdiğim, herhangi bir yerde kaptanlığa göz kırptığım falan söylenemez.)
Fehmi Mert Günok: Bizim yedek kaleci film artisti gibi çocuk değil mi? Maşallahı var. Yıllar evvel minibüste kulak misafiri olmuş bir arkadaş. İki ihtiyar mahalle camisine atanan yeni imamdan söz ederken, bir tanesi, "Çok da yakışıklı maşallah. Yumurta gibi çocuk," diyesiymiş. Mert Günok'u fazla seyredemediğimiz için diyecek şey bulamıyor insan. Üçü lig, ikisi kupa beş maçta oynadı. İki gol yemesine rağmen deplasmandaki Trabzon maçı da dahil olmak üzere ben beğendim Fehmi Mert kardeşimi. "Fenerbahçe'nin geleceği emin ellerde," desem Lig TV'de vakit doldurmak için yayınlanan stüdyo programı hissiyatına bürünüp, despresyonun eşiğinden döneceksiniz; iyisi mi burada keseyim ben.
Serkan Kırıntılı: Fener'e geldi diye sevinmedim ama o kadar da kötü kaleci değil yahu bu çocuk. Talihsizliği sezon içindeki minör krizin doruğa eriştiği Buca maçında kalede olmasıydı. Deniz Barış'ın gidişinden sonra, şöyle sessiz sedasız bir günah keçisi bulamayan, "futbolcu-ıslıklayıcı, oyuncu-seçici, ben-bu-bilete-kaç-para-saydım-sen biliyon mu"cu taraftarın da yeni sevgilisi oldu. Bundan sonra işi zor Fener'de. Üçüncü kaleci olarak bir sezon daha geçirdikten sonra Manisaspor'un falan yolunu tutar.
Volkan Babacan: Kendisi hâlâ Fenerbahçe'nin futbolcusu. Nüktedan başkan kendisiyle ilgili yorumunu yaptı biliyorsunuz; Süleyman Hamid kardeşimiz sağolsun ertesi hafta da söz konusu yorumun sağlamasını.
Devamı ...
19 Mart 2011
Hazım Hazım

Hazımsızlık ve şişkinlik sebepleri nelerdir?
Dispeçsi yani diğer adıyla hazımsızlık karın bölgenizin biraz üstüne hafif ağrı, erkenden doyma, hafif mide bulantıları ve bölgede fazlaca şişkinlik ve gerginlik olarak ifade edilen bir tür hastalıktır.
Hazımsızlık şikâyetleri oldukça yaygın olan ve nerdeyse herkesin bir dönem hayatında yaşadığı bir rahatsızlıktır.
Asıl sorun bazı insanlarda hazımsızlık sürekli olan bir rahatsızlıktır veya kısa aralıklarla sürekli tekrar eder.Hazımsızlık rahatsızlığının bazı nedenleri:
• Yemek borunuzda reflü hastalığı var ise sık sık hazımsızlık yaşayabilirsiniz.
• Safra kesesinde problem varsa hazımsızlık şikâyetleriniz artabilir.
• Pankreas hastalığı hazımsızlık rahatsızlığını tetikleyebilir.
• Mide ülseri veya bazı kanser türleri hazımsızlık hastalığı ile belirti gösterebilir.
• Romatizma hastalığı yüzünden romatizma ilaçları kullanıyorsanız bu ilaçlar yan etki olarak hazımsızlığa neden olabilir.
Bunların dışında ülkemizde adından ve varlığından pek bahsedilmese de Helikobakter pylori mikrobunun hazımsızlığa nende olduğu düşünülmektedir. Zira bu mikrobu tedavi ile vücuttan temizledikten sonra hazımsızlık şikâyetlerinin kesildiği görülmüştür.
Hazımsızlık çekenlere bazı öneriler:
• Yemek alışkanlıklarınızı değiştirerek hazımsızlığa kesinlikle neden olduğu bilinen besinlerin yemek listenizden çıkarın.
• Yağ oranı yüksek besinlerden uzak durun.
• Akşam en geç 8 den sonra yemek yemeyin.
• Spor alışkanlığınız var ise asla spor öncesi karnınızı doyurmayın.
• Sigara kullanıyorsanız bırakın veya azaltın.
• Alkolden kesinlikle uzak durun, özellikle aksamları alkol asla tüketmeyin.
(http://www.genelsaglikbilgileri.com/hazim-ve-hazimsizlik/)
---------------------------------------
Özellikle son maddeye dikkatinizi çekmek isterim kıymetli Papazın Çayırı okurları. "Alkolden kesinlikle uzak durun ve özellikle akşamları alkol asla tüketmeyin." Meşhur muharrir Aethewulf'un da isabetle temas ettiği üzere, "Rakı şişede durduğu gibi durmaz."
Bu vesileyle Cuma akşamı, Ali Sami Yen Spor Kompleksi Kodak Tiyatrosu Maydonoz Şovlend Mor Menekşeler Çocuk Yuvası Türk Telekom Arena'da oynanan karşılaşmayı 2-1 kazanan Fenerbahçe'yi de kutlamak isterim. İdeal bir dünyada, Alex de Souza parti kursa, tek başına iktidar olur.
Konsantrasyon
Kırmızı tuborgla mavi efesin yeniyetmeliğimize en kıvrak çalımları attığı, sorumluluğu az neşesi bol doksanlarda bir gün, Gocausta adını verdiğimiz SLX'in köhür köhür öten motoruna aldırış etmeksizin kendimizi Simav'ı çevreleyen dağlarda mukim bir dağ evinde bulmuş idik. Tuborglarımızla intikal ettiğimiz dağ evinde kendi başına demlenen, dertlerini birbirine ekleyip Simav'dan Marsilya'ya yol eyleyen sempati yumağı bir ağabeyle karşılaştık. Suratı mençıstır-yunaytıd kırmızısıydı, göbeği müjdat-yetkiner azametinde, muhabbetinde ise belli belirsiz bir rdıvan-dilmen tınısı... Bütün iyi hislerimizle kucakladığımız, hakkında minyatür oyuncaklarını piyasaya sürüp paraya para dememek üzere yakası açılmadık hayaller kurduğumuz o pancar suratlı ağabeyimiz Galatasaraylı çıkmasın mı? Laf döndü dolaştı, bir masum mor menekşeye geldi. O dönem hem memlekette, hem Evropa'da cakası yerinde olduğu halde Fenerbahçe'ye bir türlü diş geçiremediği için takımından bir türlü memnun olamadığını açıkyüreklilikle itiraf eden Simavna kadısı Ayyaş Bedrettin ağabeyimiz, unutamadığımız o beyanatı en sona saklamış meğer. Rakıdan okkalı bir yudum, iç çekiş, uzaklara bakış; sonra en benim diyen Fenerli'yi bile içlendirecek bir sesle:
"Fener maçlarında bi' şey oluyo birader bizimkilere. Konsantre mi olamıyo nedir amına kodumun çocukları?"
Devamı ...
16 Aralık 2010
Ankaragücü 2 - Fenerbahçe 1 STSL 12/12/2010

PAPAZIN ÇAYIRI - Ankara'da kar başlayınca aklımız Alex'in, kırmızı topu Park tarafındaki ağlara tıkıverdiği o karlı Gençlerbirliği maçına gitti ama, kazın ayağı öyle değilmiş. Fener'in yalancı baskıyla bunalttığı bir devrenin ardından Stanislav Sestak'la iki kere gelen Ankaragücü iki tane atarak ızdıraba ızdırap kattı.
Papazın Çayırı'nın kendi çapındaki işbölümü uyarınca, Fenerbahçe'nin yaptığı resmî maçları raporlamak komşum, yoldaşım ve de maç arkadaşım Medgallis'in işi. Ama Fenerbahçe kaybettiği zaman dış dünyayla olan bağlarını koparan ve futbolla ilgili hiçbir şeyi duymak ve bilmek istemeyen Medgallis için, böylesi maçlardan sonra siteye maç yazısı girmek Alex'in mevkiinde Ali Bilgin'i izlemekten bile daha azap verici, daha yeisli bir faâliyet halini alıyor. İşin kötüsü Medgallis böylesi maçların yazısını girmeyi ihmal edince, Medgallis'ten bilmemkaç deniz mili uzaklıkta olsa da muhtemelen benzer bir azap denizinde yüzmekte olan Pvh dayanamıyor ve üç gün sonra da olsa o maçın yazısını giriyor. Böyle olunca Medgallis Pvh'ye karşı mahcup oluyor, Fenerli iş arkadaşına, ev arkadaşına ve cümle arkadaşına karşı mahcup oluyor, Papazın Çayırı okuyucuları haftanın maçını sitede göremeyince kazan kaldırıyor, Müjdat Yetkiner ve Müjdat Yetkiner yaradılışlı cümle Fenerli rakıya asıldıkça göbekleri günden güne büyüyor, dünyanın çivisi dübelinden çıkıp korkutucu biçimde sallanmaya başlıyor...
Lafın kısası (maç yazısının ikinci paragrafına geçtin daha maçtan bir satır bahsetmedin, bir de üstüne 'lafın kısası' diyerek artistlik yapıyosun) Fenerbahçe'nin Pazar akşamı Ankaragücü'ne 2-1 yenildiği maçı da mahallemizin devasa bahis bürosunun çarşaf gibi ekranlarında Medgallis'le birlikte izledik. Maç bittiğinde, içinde bulunduğu karanlık ruh hali yüzünden o maçın yazısını "siksen" yazmayacağının farkında olan Medgallis, aramızdaki dostluğu kötü emellerine alet ederek, "Hacı ben bugün siksen maç yazısı yazmam, sen yazsana Pvh'ye ayıp olmasın," dedi. Ben salak da, sanki dünyanın en sorumluluk sahibi, en iş bitirici, en Atkinson insanıymışım gibi, "Tamam abi ben yazarım eve gidince," dedim. Bunu derken de gerçekten eve gittiğimde maç yazısını yazacağıma inanıyordum. Bombok bir ruh hali ve süklüm püklüm bir suratla eve gittim ve tabii ki maç yazısını yazmadım, yazmadığım gibi gece 4:30 civarında Medgallis'e bir meyil atarak, aynen şu ifadeleri kullandım:
"hacı ben görevimi yapamadım yav.. eve geldim dolap kurmakla uğraştık.. sonra da çeviride kalan yerleri yapıp onu göndermekle uğraştım.. yarın da eski işyerinden çağırdılar, oraya gitcem.. yarın akşama yapabilirim en erken.. kusuruma bakma"
Pvh'nin sabrının ne zaman taşacağına dair endişeli bekleyiş sürerken, koskoca Pazartesi ve Salı günleri de geçti ve Ankaragücü maçının yazısı siteye girilmedi. Papazın Çayırı'ndaki bu ölüm sessizliğini bozan ise yine Medgallis oldu. Anlatması çok uzun sürecek olan çeşitli sebeplerden ötürü, yaklaşık beş yıldır tanıdığım Medgallis'le ilk kez bu kadar erken bir saatte, Çarşamba sabahı 9:30 civarı bir araya geldik. (Onu en son bu kadar erken saatlerde görüşüm, 75 yaşında manyak bir emekli öğretmenin Pazar sabahı saat 10'da gerçekleşecek olan halı saha maçı daveti vesilesiyleydi.) Neyse, Çarşamba sabahı Medgallis yüzsüzlüğü ele alarak, Ankaragücü maçı yazısını yazmamış olduğumu kısa süren sohbetin arasında bir yerlere sıkıştırıverdi. Hesapça, ben yazıyı yazınca, sanki bütün dünya elini açmış Rehavet'in yazdıklarını bekliyormuş gibi, "Bakın Rehavet'e işte böyle sike sike yazı yazdırdım," diye caka satacakmış. Neyse; ben de salak da, sanki dünyanın en sorumluluk sahibi, en iş bitirici, en Atkinson insanıymışım gibi, "Abi tamam ben yazcam onu bu gece, sen gün içinde Pvh'ye haber ver, yazmasın kesinlikle," demiş bulundum.
Bugün Çarşamba gecesi, saat 22:45 ve ben Ankaragücü maçının yazısını artık yazıyorum:
PAPAZIN ÇAYIRI - Ankara'da kar başlayınca aklımız Alex'in, kırmızı topu Park tarafındaki ağlara tıkıverdiği o karlı Gençlerbirliği maçına gitti ama, kazın ayağı öyle değilmiş. Fener'in yalancı baskıyla bunalttığı bir devrenin ardından Stanislav Sestak'la iki kere gelen Ankaragücü iki tane atarak ızdıraba ızdırap kattı.
Fener iyi de başladı aslında. Mehmet Topuz daha 2. dakikada sağdan aktı, nadiren yaptığı bir şeyi yapıp bakarak ortaladı ama Beni Yak Kendini Yak Mamadou Niang elleyemeyince top tıngır mıngır auta gitti. 6. dakikada geçen sezonki maçı hazırlayan Cristian Baroni, Atakule civarından yaradana sığınıp vurdu ama geçen sezonki golü yiyen Kırıntılı'nın bizim yedek kulübesinde olduğunu unuttu. Senecky bu topu kornere çeldi.
12. dakikada Niang, kulübede endişeli gözlerle maçı izleyen adamın futbolculuk zamanlarını hatırlatan şahane bir plase çıkardı yayın gerisinden, şerefsiz top yarım metre aşağıdan gitmeye gönül indirmeyip direği tokatladı.
Aralarında Emre gibi isitisnaların da olduğu beyaz formalı güzel çocuklar, ilk yarının devamında sağdan soldan vurmaya devam etse de anlamlı bir gol pozisyonu çıkmadı.
Ankaragücü 62. dakikada ilk kez ileriye çıkan Klukowski'nin soldan yaptığı ortaya arka direkte dokunuveren Sestak'la golü buldu: 1-0.
74. dakikada aynı Sestak, yarı sahasından aldı, sabahın üçünde Eskişehir yoluna hız yapmaya çıkmış Çankaya bebesi gibi yaya kadar seyirttikten sonra, Fenerliler'in sabahtan beri yapamadığını yapıp köşeye bıraktı topu. Aksi gibi top da sarıydı: 2-0
Sonlara doğru bir ara gözümüz öbür ekrana kaydı, günahımız kadar sevmediğimiz Ronaldo'nun frikik golünü izleyip takdir ettiğimiz o an, Pazar akşamının belki de tek ferahlık verici ânıydı. Doksan artı bilmemkaçta Beni Yak Kendini Yak Mamadou Niang'ın attığı gol de, gol krallığı listesindeki öylesine bir rakamdan öteye gidemedi. Fenerbahçe, Ankara'da kaybetti!
ANKARAGÜCÜ: 2 - FENERBAHÇE: 1
Stat: Ankara 19 Mayıs
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Mehmet Şahan Yılmaz, Mehmet Cem Hanoğlu
Ankaragücü: Senecky, Uğur, Rajnoch, Zewlakow, Klukowski, Turgut (Dk. 64 Mehmet), Kağan, Adem, Gabric (Dk. 58 Theo), Güven, Sestak (Dk. 84 Metin)
Fenerbahçe: Volkan, Gökhan Gönül, Lugano, Yobo, Caner, Mehmet, Emre, Cristian (Dk. 74 Stoch), Alex (Dk. 74 Semih), Dia, Niang
Goller: Dk. 62, 74 Sestak (Ankaragücü), 90 3 Niang (Fenerbahçe)
Sarı kart: Dk. 82 Emre (Fenerbahçe)
Devamı ...
24 Eylül 2010
Bizim başkan ve bizim Murat

Bizim başkan acayip. Hani her ailenin bir tane soğuk sudan nem kapan aksi büyüğü vardır; düğünde, nişanda, bilemedin cenazede illâ ki bir kıllık çıkarır etrafındaki herkese zehir eder "okazyon"u (samting layk det), onun kurumsallaşmış versiyonu. "Kurumsallaşmak" yaz 1907'ye gönder, "Geliyor düğün alayı / Eski başkanlar çeksin halayı" melodisi cebine gelsin. Daha ne! Üstüne de bir damacana Fenerbahçe Su içersin, senden kralı olmaz...
Bizim başkan öyle acayip ki, insan kendini Ali Şen'i savunmak zorunda hissediyor bizim başkan yüzünden. Dün akşam Entivi'de sarman yaradılışlı, tekir sıfatlı, sevimli sunucu Mirgün Cabas'ın programına bağlandı bizim başkanın düşmanı eski başkan. Cabas, en cabas haliyle bir an önce mevzuya gelecek ama bizim eski başkan, "Önze ben sana bi soru sorayım Mürgün," deyip, Cabas'a adının ne anlama geldiğini sordu. Bizim başkanla, bizim eski başkan arasındaki temel fark bu herhalde. Bir kere, bizim şimdiki başkan bu programa hayatta bağlanmaz, bağlanırsa da hayatta Mirgün'ün adının anlamını falan sormaz. Bizim başkan Mirgün Cabas'a, Mirgün diye hitap etmekten de imtina eder zaten. İlla ki bir soru soracaksa da, şunu sorabilir mesela: "Rüştü seni de aradı mı Mirgün Bey?"
Bizim başkanı eleştirince hemen karşına dikilirler: Stat yaptı!
Tamam kabul, bizim başkan stat yaptı! Ben nasıl ve neden Fenerbahçeli olduğumu tam olarak hatırlamıyorum. Ama çocukluğumun Fenerbahçe'nin maddî varlığından çok uzaktaki bir İç Ege şehrinde geçtiğini, sarı-lacivert çubuklu formayı giyen 11 futbolcuyu canlı canlı görmek için 20 yaşına gelmem gerektiğini ve buna rağmen Sümüklü Firdevs'in kayınbabasının evinde kiralık otururken, sokaktan görünen birinci kat balkonumuzun duvarlarına herkes görsün diye dönemin gazete ve dergilerinin hediye ettiği posterleri gururla astığımı hatırlıyorum. Sezonun ilk haftasında yanılmıyorsam Rizespor'a şimdiki hocamız Aykut Kocaman'ın sonradan oyuna girdiği bir maçın ikinci yarısında beş attıktan sonra mahallenin tozlu sokaklarında muzaffer bir ordu komutanı gibi volta atarken, üç katlı, bok sarısı boyalı evlerinin önüne oturmuş sevinçten ağlayan Murat'ı görüp yanına gittiğimi, radyodan dinlediğimiz maçtan az önce çıkmışçasına maç yorumu yaptığımızı da iyi hatırlıyorum. Bunları çok iyi Fenerli olduğumu söylemek için de anlatmıyorum, çok iyi Fenerli olsam çubukluyu görmek için 20 yaşıma kadar beklemezdim belki de. Bunları şunun için anlatıyorum:
Bizim başkan stat mı yapmış? Murat'a ne! Murat'ı ilgilendirmiyor ki stat, beni ilgilendirmiyor, o şehrin çöplükten hallice arsalarında Buyday Bazarı'nın arkasındaki Cinibiz Tuhafiye'den alınmış taklit sarı-lacivert formalarıyla cirit atan, mahalle maçlarında en güzel golleri Rıdvan cismine bürünerek atan, en güzel pasları Oğuz zarafetiyle çıkaran, en güzel gol kutlamalarını Schumacher vakurluğuyla icra eden çocukları ilgilendirmiyor ki. Fenerbahçe'yi İstanbul'dan, Kadıköy'den, o çok modern ve muhteşem para kazandıran stattan, o fabrika intizamıyla çalışan Fenerium'dan ibaret mi sanıyorsunuz siz? Şimdi nasıl bilmiyorum ama eskiden öyle değildi. Eskiden benim büyüdüğüm şehirde ve bu memleketin başka şehirlerinde ömürlerinde bir kez bile Kadıköy'ü görmedikleri halde bir ömür boyu Fener sevdasından vazgeçmeyen divâneler vardı. Onları Fener'e meftûn eden takır takır para getiren Fenerium değildi, her sene rekorlar kıran kürek takımı da değildi, Türkiye'nin en güzel stadı da değildi. Onlar Fener'in top oynayışına hastaydı.
Farkında mısınız, Fener top oynamıyor kaç senedir? Ve biz Fener'in istikrarlı biçimde top oynamıyor oluşunu, Fener'in istikrarlı biçimde aynı adam tarafından idare edilişine bağladığımızda; bize gelip stat diyorlar, kurumsallaşma diyorlar, şirketleşme diyorlar, amatör şubeler diyorlar...
Fener top oynamıyor arkadaşlar, Fenerium isterse yılda 500 milyon dolar ciro yapsın. Fenerium'un cirosu, Fenerbahçe sezonun ilk maçında Rizespor'a beş çektiği için kapının önüne oturup ağlayan Murat'ı ilgilendirmiyor. Fenerbahçe stadının localarının kapının önünde oturup ağlayan Murat'a bir faydası yok. Murat şimdi nerededir, ne yapıyordur bilemesem de; o stadın kale arkasında oturduğu koltuğa ödediği 66 TL'nin Mayorka'daki evinde keyif çatan Christoph Daum'un cüzdanına girdiğini bile bile o Beşiktaş maçına gitmezdi herhalde. Gitse bile Niang'ın golünden sonra ağlamazdı.
Fenerbahçe futbol takımı kötü yönetiliyor arkadaşlar ve Murat'ın oğlu o bok rengi boyalı, üç katlı evin önünde oturuyorsa hâlâ, onu atletizm şubesinin üstün başarılarıyla ya da Fenerium'un cirosuyla falan kandıramazsınız. Murat takımın neden top oynamadığını, takımın neden bu halde olduğunu, neden şampiyon olamadığını sorar. Cevap niyetine Rüştü'nün sağa sola telefon ettiğini söylerseniz de Fenerli olmaz, olacaksa da tam sizin istediğiniz gibi bir Fenerli olur. Fenerbahçe'yi yönetenlerin hiçbir suçu olmadığına, etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğuna, sürekli bize engel olunduğuna, medyanın, federasyonun, diğer takımların, hatta bizzat eski başkanlarımızın bile bize düşman olduğuna inanır. Ama buna inanan bir Murat, kapının önünde oturup ağlamaz...
Diyeceksiniz ki şimdi, biz Aziz Yıldırım ne yapsa beğenmeyeceğiz... Böylesine kurumsallaşmış bir kulübe laf ederek büyük günah işliyoruz. 15 yıldır yapılanları görmezden geliyoruz. Vefasızlık ediyoruz, kadirbilmezlik ediyoruz.
Hepsi doğru! Doğru da, 100. yıl marşının FB TV'de dönen klibinden Tuncay'ı çıkarmışlardı hatırlıyor musunuz? Bak o benim içimde kalmış işte...
Devamı ...
16 Haziran 2010
Yapma Dunga! Yapma Dunga!

Sevgili Dunga Hocam,
Sana ülkende "O Alemao" yani "Alaman" dediklerini biliyorduk da, Alamanlar'ın bile 82 model Brezilya gibi top oynadığı şu turnuvada gördük ki, gerek oynattığın futbol, gerek seçtiğin topçular, gerekse de giydiğin paltoyla sen artık "Alamanlık" haline de aşama atlatmış, o güzelim Brezilya'yı sersem sepelek bir takım haline getirmişsin. Ama bu mektubu yazma sebebim başka hocam, onu en sonunda söyliycem.
Hocam ben, yazlık çay bahçelerinde, kıraâthanelerinde, meyhanelerinde, kalabalık ailelerin bir araya geldiği nohut oda bakla sofa evlerinin salonlarında Brezilya'nın desteklendiği, "Berezilya acar takım canım," yorumlarının yapıldığı, Türkiye'nin gidemediği turnuvalarda Brezilya'nın ikinci takım yerine desteklendiği bir ülkenin çocuğuyum. Ben 86'da Maradona sağolsun, kısa donumla Arjantin'e meyil vermiş olabilirim, ama hocam, bu sana, o dünya güzeli sarı formayı giyen çocukları böyle gölgesinden korkar gibi top oynayan bir pısırıklar sürüsü haline getirme hakkını vermez.
Dunga Hocam, zaten gömlek meselesinden aramız bozuktu biliyorsun. Artık hangi semt pazarından, hangi batık Sümerbank deposundan aldığın bilinmez o zevk düşmanı paltonla, yedek kulübesinde sünnet çocuğu gibi durmuş maçı izlerken, ben de elimdeki kadroya baktım hocam. İyi aile çocuğu Kaka bir yana, tarihte hangi Brezilya takımının orta sahası bu kadar renksiz, bu kadar al-verci, bu kadar bülent-akın, bu kadar maldonado, bu kadar sade suya tirit adamlardan oluşmuştur acaba. Şu isimlere bak hocam: Elano, Felipe Melo ve Gilberto Silva. İlk ikisi gittikleri ülkede bütün bir sezonu al verle geçirip en bidon transfer listelerinde başa oynamış, üçüncüsü de muhtemelen maçtan önce 78. yaşını kafasında kırılan yumurtalarla kutlayıp, bastonuyla maça gelmiş bir arkadaş.
Senin ülkende Ronaldinho diye bir futbolcu varsa, beş değil otuz beş kilo fazlası olsa yine kadroya alacaksın hocam. Neymar diye genç bir yetenek ortalığın tozunu atıyorsa, Adriano diye alkolik, göbekli, psikolojik sorunlu ama domuz gibi kuvvetli ve çita gibi kıvrak bir golcün varsa, Pato diye henüz sabi sübyanken AC Milan Huzurevi takımında ilk 11 oynayan bir başka golcün varsa; bunlardan hiç değilse birini alacaksın hocam o kadroya. Bizi bu kavruk Saffet Sancaklı modeli Luis Fabiano'ya mahkûm etmeyeceksin. Hayır hiç birini almıyorsun, bari Alex de Souza'yı, o da olmadı, bizim tercüman Samet'i çağır hocam kadroya. Bir cümlelik demeçten, yarım gazete sayfası beyanat çıkaran o kıvırcık saçlı çocuk, senin orta sahalardan daha yaratıcı, daha kıvraktır vallahi...
Oynattığın futbolu beğenmeyen Brezilyalı yorumculara şarlıyorsun hocam, "mühim olan sonuç" diyorsun, "1989 yılında, Copa America'yı 30-40 yıldır, Dünya Kupası'nı ise 20 yıldır kazanamıyorduk, ondan sonra 1994 ve 2002'de DK'yı, dört kere de Copa America'yı kazandık" diyorsun. Kazanmayıver be hocam, ondan önce de gönülleri kazanıyordun, fena mı? Bak bizim bir lafımız var, "Rakı içenler öldü de, su içenler ölmedi mi?" deriz bütün gamsızlığımızla. Sal gitsin be Dunga hocam, bırak Brezilya, bildiğimiz Brezilya gibi oynasın da, kaybederse kaybetsin. Bak şu güzellere, şu derya kuzularına; Felipe Melo'ya ya da Luis Fabiano'ya benzeyeni var mı hocam aralarında?

Hocam saklamayayım, bir de korkum var. Hani bizim Fenerbahçe yönetimi hoca konusunda hiçbir açıklama yapmıyor ya; geçen Medgallis kardeşimle konuşurken, acaba dedik, Zico'nun geldiği sene olduğu gibi Dünya Kupası'nda takım çalıştıran bir hocayla anlaştılar da turnuvanın bitmesini mi bekliyorlar. Bunun üzerine Löw geldi aklımıza heyecanlandık, Eriksson geldi, aman aman dedik. Bugün Brezilya maçını seyrederken başka bir şey daha geldi aklıma Dunga hocam, birden buz kestim televizyon başında, kendimi Kuzey Kore'de yaşayan bir rejim aleyhtarı gibi hissettim. Telaffuz etmek bile zor geliyor hocam, söyle lütfen, "yok öyle bir şey" de, cevabî mektubunla beni rahatlat... Eğer doğruysa da, İlker Yasin vurgusuyla üç kere:
"Yapma Dunga, yapma Hayrettin, yapma Aziz..."
Devamı ...
11 Haziran 2010
My to aj tak dneska vyhram*

Dünya Kupası başlıyor, İspanya'yı ya da Almanya'yı falan tutacak değiliz ya, hepimiz Slovakyalıyız bu turnuvada. Slovakya taraftarlığımızın Miroslav Stoch'un transferiyle ilgisi olduğunu iddia eden aymazlar, kendinibilmezler, sütü bozuklar varmış. Onların haddini bildirmeye geldim buraya.
Tamam Çekler'le Slovaklar lâvukçasına ayrılmaya karar verdiklerinde, çocukluğunda eve misafirliğe gelen örgü süveterli dayılarla, baklava deseni yelekli eniştelerin, "Yoksa siz Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız? Ehehehüüüheheh..." esprilerine hedef olmuş bir kuşağın mensupları olarak bizim de canımız sıkıldı. Dertlendik tasalandık. Rakı sofralarındaki sessizliklerin orta yerinde, kavun çekirdeğinin göbeğine bakarak, "Ulan biz de süveterli dayılığa terfi ettiğimizde hangi espriyi yapacağız yeğenlerimize?" diye kederlendik. Ama asla ve kataâ (bunun sonundaki çift "a" Samanyolu TV'de bir zamanlar "Fıkıh Penceresi" adlı programı sunan muhterem amcamızın "fıkıh" telaffuzundaki gibi okunacak) Stoch'la alâkalı değildir Slovakya'nın renklerine gönül vermiş olmamız.
Bir kere Slovaklar, Slovakça konuşur ve Slovakça'da anlam veremesek de kâğıt üzerindeki görünüşüne meftûn olduğumuz şahane harfler vardır. Sözgelimi adında bir "Ď", ne bileyim bir "Ĺ", bir "Ť", şöyle çengeli güzel bir "Š" gördüğünüz adama siz de hasta olmaz, "ulan bu herif kesin ya yazardır, ya da besteci" demez misiniz. Şahsen benim adım Deniz değil, Ďéňíž olmuş olsaydı, şimdi yazılarımı "Papazın Çayırı" yerine "L'Atelier du roman"da yayınlatıyor olur, Dünya Kupası yerine Kundera'nın son romanı konusunda fikir bildiriyorum olurdum Allahıma. (Cümlelerini 'Allahıma' diye bitiren adama bırak "L'Atelier du roman"ı, "Banaz Postası"nda bile ekmek vermezler Allahıma.)
Yalnızca dili değil huyu da güzeldir Slovak kardeşlerimin. Bak mesela Juraj Jánošík'e. Slovak edebiyatının ve vikipedyanın yalancısıyım, kendisi 17. yüzyılda soyluların yolunu keser, onlardan aldığını yoksullara dağıtırmış. Sonradan Yorkshire ormanlarında Robin Hood diye bir çapulcu çıkıp, bunu taklit etmeye başlayınca hemen haber uçurmuşlar Juraj abiye, o hiç istifini bozmadan, "Biliyorum o genci. İstidadlı çocuktur, ellemeyin," demiş. Sonra eklemiş: "55 TL'ye kale arkası bileti satılan anasını sattığımın dünyasında, beni değil de Aziz Yıldırım'ı taklit etse daha mı iyiydi?"

Sonra Vladimir Weiss var, hocamız. Bak resmine, çipil gözleriyle tam bir Slovak değil mi kendisi. Hani Hollywood'un kafamıza kaktığı Doğu Bloku ülkesinden gelen acımasız gizli servis elemanı prototipine kalıbı kalıbına uymuyor mu Weiss amcamız? Kulübeden kalkıp leş bir Doğu Avrupa aksanıyla İngilizce konuşarak, "Lânet olası Paraguaylılar. Canları cehenneme!" diyecekmiş gibi durmuyor mu. Hem sülaleden topçu bu zürriyetine kurban olduklarım. Vladimir Abimiz'in babası 1964'te Avrupa'nın tozunu attıran Çekoslovakya milli takımında oynuyormuş. Oğlu da bizim Slovakya kadrosunda zaten. Biz Güven Sazak döneminde yapılan 189 transferden biri olan Ogün Altıparmak'ın oğlu Batur Altıparmak için boşuna dualar ettik, Batur Abi sonradan menajer olup bizi kazıklamaya kalktı ama Vladimir'in oğlu öyle değil. Manchester City'nin altyapısında oynuyor ve "tesadüf eseri babasının sınıfına düşen öğretmen çocuğu" psikolojisinin yarattığı o çaresizlik hissiyle kıvranmasına rağmen görev verildiğinde çıkıp efendi gibi topunu oynuyor. (Yok lan ben değilim o. Bizim peder Kız Meslek Lisesi'nde çalışıyordu. Ara sıra kantine gidip beleş tost yer, kızlara bakardım.)
Dünya Kupası'nda Slovakya'yı destekleyecek olmamızın sebepleri bu kadarla kalsa iyi. Diğerlerini maçlar başlayınca anlatıcam anlatmasına da, bunca lafın üzerine Slovakya aşkımızı hâlâ Stoch'a bağlayan varsa, onlar ya kör-sağır-dilsizdir ya da Haldun Üstünel'dir. İşte her dinleyişte göğsümüzü kabartan milli marşımız:
Tabii Fenerbahçeliler olarak Stoch transferini sevinç ve şaşkınlıkla karşıladığımızı da söyleyelim. Uğur Boral'ın yerine Miroslav Stoch gelince insan kendini kaybedip, böyle yazılar yazabiliyor.
SON NOT: Bu yazı Aethewulf'un özel isteği üzerine yazılmıştır. Konuyu o sipariş etmedi ama mecburiyetin pençesindeki kim olursa olsun, bir dediğini iki etmemek boynumuzun borcudur. Kolay gelsin...
* "Bu maçı alacaz başka yolu yok" demekmiş. Lukas Gajdos'un yalancısıyım.
Devamı ...
13 Mayıs 2010
Ne pis insanmışsınız arkadaş

Yahu tamam, eğer olursa, gümbür gümbür gelen bir şampiyonluk olmayacağını, takımın o eski zamanlarda Amazon gibi yıkıp geçen Fenerbahçe olmadığını, kimi maçı şansla, kimi maçı rakibin hatasıyla, kimisini de haybeye kazandığımızı biz de biliyoruz. Sezon başından beri yazıp çiziyoruz burada, takımı eleştiriyoruz, hocayı tefe koyuyoruz, moraller dibe vurduğunda topçulara da iki çift laf geçirip yükümüzü azaltmaya çalışıyoruz.
Ama siz ne utanmaz arlanmaz, ne karanlık beyinli, ne habis ruhlu, ne komplocu adamlarmışsınız lan. Köpükler saçan ağızlarınızla atmalara doyamadığınız o bok kalıntıları, çöplüğünüzden kazıdığınız o çamur süprüntüleri, o metan gazından patlamak üzere olan komplo teorilerinizle; her fırsatta çakmaya, laf sokmaya bayıldığınız Hıncal Uluç'la aynı noktada buluştuğunuzun, birbirinize ne kadar çok benzediğinizin bilmem farkında mısınız?
Hadi diyelim Leo Franco'yu, Murat Şahin'i, İveşa'yı, Serkan'ı, Hüseyin Göçek'i, İller Bankası'nın pasör çaprazını, Banvitspor'un yüksek gardını, Tokatspor'un malzemecisini, Federasyon'un çaycısını, MHK'nın odacısını ve dıdısının dıdısını Aziz Yıldırım satın almış olsun. Hadi diyelim Fenerbahçe parayla, tehditle, güçle kendi maçlarını halletmiş olsun. Ulan zavallı aymazlar, Beşiktaşlı futbolcuların, Gaziantep deplasmanında gözüne projektör tutulmuş tavşan gibi sahada gezinerek maçı kaybetmesini de mi Aziz Yıldırım sağladı? Trabzon deplasmanında yakaladıkları pozisyonları heba etsinler diye Galatasaraylı forvetlere para mı yedirdi Aziz Yıldırım? Bursaspor, Olimpiyat Stadı'nda İBB'nin dipdiri futbolu karşısında burçak yemiş tosun gibi soruturken de mi Aziz Yıldırım vardı perde arkasında?
İlk yarıdaki Beşiktaş maçında durum 0-0'ken gül gibi penaltımız gitti, hakem hatasıdır dedik, ses etmedik. İkinci yarıdaki maçta yarım düzine gol pozisyonu var, sağır sultanın gözü de kör değil ya maçı hak eden tarafın hangisi olduğunu görüyor. Ondan sonra vay efendim, hakemi, federasyonu satın almışız. Maçta çıkıp aslanlar gibi oynarsın, rakibi domine eder, sağlı sollu yüklenirsin de, sonra boktan bir hakem kararıyla üç puanı kaptırınca anlarım isyan etmeni.
Sonra neymiş, bir değil, iki değil, üst üste üç maçta kaleci satın almışız. Ah benim aymazım, ah benim körüm. Seyrettin mi sen o maçları? Hem Kasımpaşa, hem Eskişehir, hem Ankaragücü maçında baştan sona üstün oynayan takım Fenerbahçe, rakiplerin 270 dakikada neredeyse hiç gol pozisyonu yok, bu sezon hak etmeden, şansa kazandığı maçlar da oynayan Fenerbahçe bu üç maçı da anasının ak sütü gibi helal ederek kazanmış. Sen hâlâ bana kaleci diyorsun. Hayır duyan da o hata yapan kalecilerin her biri, birer Lev Yashin, birer Gordon Banks, birer Dino Zoff sanır. Sen de tanıyorsun işte bu adamları, ben de tanıyorum; herkes biliyor hataya ne kadar meyilli olduklarını. Öyle olmasa zaten Fener artığı Rüştü'yü ya da kör Franco'yu değil; o bok attığın, hakaret ettiğin adamları geçireceksin kalene.
Daha da uzatmaya lüzum yok aslında. Allah aşkına bir kenara çekilin, suyu bulandırmayın da, doya doya, tadını çıkara çıkara şampiyonluğa giden takımımızı izleyelim. Darb-ı mesel kulağınıza küpe olsun:
"Merdi kıptî şecaâtin arz ederken, sirkatîn söyler."
Bunu beğenmediyseniz kolayı var:
"Kişi kendinden bilir işi."
Devamı ...
19 Nisan 2010
Bilica'yı Fenerbahçe'de istemiyorum

Son sözü baştan söyleyeyim. Tomas'ı Fenerbahçe formasını yere çaldığı için takımdan uzaklaştıranlar, Fenerbahçe formasına çok daha büyük bir saygısızlık yapan, o formaya atfettiğimiz bütün değerleri kramponunun ucuyla penaltı noktasının dibinden kazıyan Bilica adlı şahsı bir an önce takımdan göndermelidir. Başka Fenerliler'i bilmem ama ben böyle galibiyet de, böyle şampiyonluk da istemiyorum!
Şahane bir ilk yarı oynamışız. Maçta farka gidecek kadar net pozisyonumuz var. O pozisyonların hepsini futbolcularımızın zekasıyla, yeteneğiyle, mücadelesiyle bulmuşuz. Beşiktaş'ın verilmeyen ve verilen penaltıları dışında gol pozisyonu yok ve ben centilmenlik yoksunu, terbiye yoksunu, sorumsuz bir şark kurnazı yüzünden bu galibiyete sevinemiyor, takımımın iyi oynadığı ve kazandığı bir maçın ardından boğazımda bir yumruyla kalkıyorum televizyonun başından.
Hakemi, federasyonu, yıldırımları, demirörenleri siz tartışın, zaten bütün hafta konuşulacaktır. Ama benim derdim formayı kirleten o adamla. Ben rakip futbolcuya saygı duyan, futbol dışı yollara sapmayan, ucuz şark kurnazlıklarına meyil vermeyen, kazansa da kaybetse de o formanın zarafetine, haysiyetine, biricikliğine gölge düşürmeyen futbolculardan kurulu Fenerbahçe'yi sevdim ve böyle bir Fenerbahçe görmek istiyorum sahada. Penaltı noktasında kazı çalışması yaparak maç kazanmaya çalışan işgüzarları, kendini yere atan sahtekârları, yıllar geçtiğinde tarihin indinde hiçbir hükmü kalmayacak üç götü boklu puan için sarı-lacivert çubuklu formayı kirletenleri, kendi küçük hesaplarına alet edenleri, kazanmak için her yolu mübah görenleri takımımda istemiyorum.
Beşiktaş galibiyetini bana ve eminim birçok başka Fenerbahçeli'ye zehir eden Fabio Bilica bir an önce Fenerbahçe takımından uzaklaştırılmalıdır! Şampiyonluk böyle gelecekse de gelmesin, Meleklerimiz bize yeter!
Devamı ...








