Birey Kültü Üstüne


aziz yıldırım

Yukarıdaki fotoğraf bir Fenerbahçe – Galatasaray maçında çekildi. Aziz Yıldırım’ın devasa ölçeklerdeki fotoğrafı Telsim tribünün hemen köşesinde duruyor. Ülkenin en haşmetli kültürel hazinesinin üstünde kendi resimleri olan bir üçüncü dünya ülkesi lideri gibi. Şahsıyla kurumu birleştirmiş, sistem insanların katıldığı, yüzlerce sene mazisi olan bir tarihsel/kültürel arkaplandan ayrıştırılarak bir şahsın kişisel imgesine dönüşmüş. O bir yönetici değil, bir liderden fazlası, bir kamu hizmeti sunmuyor, o bir mutlak, yeryüzündeki yarı tanrı, bedeniyle devleti birleştiren ve her şeye muktedir bir diktatör. Her tarafa asılan, her yerde gözüken fotoğraflarda, heykellerde hep aynı mesaj var, ülke devlettir, devlet liderdir. Değerlerimizi, tarihimizi, inançlarımızı ve umutlarımızı o fotoğraf gösteriyor. Mobutu Sese Soko gibi, Mugabe gibi, Mao gibi ve Stalin gibi milyonlarca insanın yaşadığı, yüzlerce senelik tarihi olan bir toplum tek bir şahısla simgeleniyor.

1956 senesinde Nikita Kruscev’in 20. SSCB Komünist Partisi kongresinde isyan ettiği olgu bizzatihi buydu. Kruscev karışık bir süreç sonunda partinin başkanı olmuştu. Stalin öldüğünde gizli servisin başkanı olan Beria etrafında “Kurtulduk” diye dans ederken, herkesin kalbindeki heyecanı paylaşıyordu. İnsanların kafasındaki “şimdi ne olacak” sorusunun cevabı ise bir dizi politik manevra, doğru yer ve zamanda bulunmak ile stratejik bir aklın birleşmesini gerektiriyordu. Stalin’in kendisini de öldürmesinden kurtulan Kruscev hepsine sahipti, ancak parti başkanı olduğunda önünde mücadele etmesi gereken bir şey daha kalmıştı, insanların kafasındaki büyük lider, Stalin’in hayaleti.

O bu hayaletle mücadelesini birey kültü üzerine yaptığı büyük konuşma ile verdi. Sovyetler Birliği’nin başarıları tek bir kişinin kişisel ihtiras, hırs ve zekasıyla yaptığı işler değildi bu tipte başarılar ancak bir halkın büyük acılar, emekler ve maliyetler ödeyerek erişeceği türdendi. Sosyalist devrim nihayetinde bir kişiye özgülenemezdi, Lenin nasıl öldükten sonra SSCB yaşadıysa Stalin’in ölümünden sonra da yaşayacaktı, çünkü SSCB bir kişi değil, bir kurumdu. Bunu yaşatan kişinin damarlarında akan kan değil, koca bir fikirdi. SSCB şahıslar için varolmamıştı, adalet ve refaha inanan binlerce insanın kollektif ürünüydü. Şöyle diyordu Kruscev:

"Bu nasıl olabilir? Stalin bizi 30 sene boyunca yönetti ve bir çok başarılara imza attı bunu reddedebilecek miyiz? Bence bu soru ancak birey kültü tarafından gözleri umutsuzca körleştirilmiş ve hipnotize edilmiş, devrimin esansını ve Sovyet devletini anlamamış kişiler tarafından sorulabilir. Bizim tarihsel zaferlerimiz partinin organize çalışması ve halkın fedakarlığı sayesinde olmuştur, bu zaferler partinin ve halkın bir bütün olarak çok çalışmasından ve mücadele etmesinden meydana gelmiştir. Bunlar, her ne kadar birey kültü zamanında öyle gösterilmeye çalışılsa dahi, Stalin liderliğinin bir meyvası değildir.”

Konuşmadan yıllar sonra Kennedy Kruscev'e “Hiç bir hata kabul ettiniz mi?” diye sorduğunda Kruscev bu konuşmayı hatırlayarak gülecekti “Evet. 20. Parti kongresinde Stalin’in bütün günahlarını kabul ettim.”

Bizim de günahları kabul etmeye başlamamız gerekiyor.

Bu büyük günahların en büyüğü Aziz Yıldırım’ın etrafını saran büyük birey kültüdür. Aziz Yıldırım göreve başladığı tarihten itibaren hem tesis hem de finansal olarak yaptıklarıyla takıma çağ atlatmıştır. Onun liderliği zamanında Fenerbahçe mazisinin çok ötesinde sportif başarılar elde etmedi, ancak 20. Yüzyıl futboluna hızlı bir geçiş yaptı. Kurum büyük bir plan, program ve humma içerisinde modernleşerek endüstriyel futbolun yükselen yıldızlarından biri oldu. Üstünde UEFA şampiyonluğunun oynanacağı Şükrü Saraçoğlu Stadı, milyonlarca dolarlık geliriyle rakiplerini imrendiren Fenerium, ülke çapına dağılmış dernek ve kulüp binaları, sosyal tesisler, otel projeleri ve amatör branşlara yapılan büyük yatırımlar yıllarca sebatla yapılan çalışmaların göz kapatılamayacak ödülleridir. Bu finansal devrim futbol takımını da etkiledi. Werner Lorant’lar gibi talihsizlikler bir kere atlatıldığında, Mustafa Denizli, Daum, Zico ve şimdi Aragones ile devam eden saygın ve başarılı teknik direktörler, Pierre Van Hooijdonk, Ortega, Anelka, Roberto Carlos ve Alex gibi zirve isimler ile takım son 5 sezonda üstüste başarılar elde etti. Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali hala hepimizi heyecanlandırmaktadır.

Ancak bütün bunlar taraftarın zihinsel devrimi olmasaydı mümkün olmazdı. Çocukluğum Fenerbahçesi başarısızlıkları görmüş ve bunlara tahammülsüzlüğünü belli etmişti. Fenerbahçe böyledir, her sezon şampiyon olmak ister, hep zirvede olmak ister. Bir gün belki Sultanın izninde kurulan ve Dolmabahçe orjinli Bereket Spor Kulübü ile Sultan’ın okulunun takımı Galatasaray’a karşı Anadolunun simgesi olan, basit, küçük devlet memuru ve bir öğrenci tarafından kurulan Fenerbahçe’nin Türkiye’nin sosyolojik çevresi –halk- ile olan ilişkisini de detaylı inceleriz. Ancak şimdilik Fenerbahçe’nin halkın sonsuz başarı ve zafer isteğinin yöneldiği kurumlardan biri olduğunu söylemekle yetinelim. Fenerbahçe böyleydi. Kaybedilen maçların sonunda futbolcuların hep eşşek olduğu, taraftarın beraberliğe bile müsamasının bulunmadığı, hep en iyi, en şaşalı transferlerin beklendiği sistemsiz, bol gelgitli, heyecanlı bir kulüp. Diğerleri Avrupaysa Fenerbahçe Rio Karnavalı kadar renkli, Güney Amerika kadar medcezirli, Türkiye gibi başarıya susamış bir çevre ülkesini yansıtıyordu.

Bu değişti. “Hep destek tam destek” sloganı yalnızca Fenerbahçe taraftarının takımına olan yüksek sadakatı ve sevgisini göstermez, aynı zamanda zihniyet değişiminin de sembolüdür. Bu slogan şu inançtan doğmuştur, “Eğer istikrar olursa, eğer tesisleşme ve finansal güçlenme sağlanırsa, o zaman daha iyi takımlar kurulacak, bu daha düzenli ve iyi takımlar da istenilen başarıları elde edecektir. Bir sezon şampiyonluk kaçırılabilir, bir sezon herhangi bir başarısızlık gelebilir ancak sistem istikrarlı bir şekilde devam ettikçe bir sonraki yıllar hep bizim olacak.”

Hep destek, tam destek bu açıdan bakıldığında sonsuz ve sürekli başarı açlığının yarattığı büyük bir ideolojidir. Mevcut olan “başarı, hemen şimdi” ideolojisinin “Başarı, her zaman” a dönüştüğü büyük bir atmosfer kaymasıdır. Bu belki Türkiye’nin benzer yıllarda koalisyon hükümetlerinin yarattığı düzensizlikler, büyük ekonomik krizler, varlık yıllarını izleyen iflas yılları, kimsenin önünü göremediği yüksek enflasyon rakamlarının yarattığı belirsizliğin tahrip ettiği bir halkın psikolojisinin tek bir kuruma yöneltebildiği sessiz heyecanı veya sosyolojik etkisidir, her halükarda gerçek değişmez, Fenerbahçe taraftarı evrim geçirmiştir. “Üç büyüklerden Tek büyüğe” dönüşüm isteği ve “Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak” inancıyla taraftar destek kelimesine verdiği anlamı yeniden üretmiştir.

Bu değişiklik en çok yönetime yaradı. Taraftar elbette şampiyonluk bekliyordu, büyük transferlere her zamanki kadar açtı ancak yönetime bir kredi uzatıyordu. Zaman veriyordu. Taraftar projeler istiyor, tesisleşme karşısında alkışlarını esirgemiyor ve yönetim bunları yaptıkça desteğini sunuyordu. Tek bir oy farkıyla kazanılan liderliğin en büyük rakibin UEFA kupasına uzandığı yıllara denk gelmesi bu atmosferi daha da besledi. Rakip bu kupadan sonra finansal krize girdiğinde Fenerbahçe güçleniyordu. Taraftar Fenerium’dan ürün almanın kulübü finanse etmek, kulübü finanse etmenin daha iyi bir stad, daha iyi futbolcular ve başarılar getireceği bir döngünün başlangıcı olduğunu anlamıştı. Artık koca bir pazar vardı. Taraftar kulüp ürünlerine dikkat ediyor, statta kopya ürün kullananları uyarıyor, herkes birbirine orjinal Fenerium logolarını gösteriyor ve desteğini asla esirgemiyordu. Heyecan diğer rakiplerin bu değişimi ve çağın gereklerini anlamaması karşısında daha da arttı. Rakipler klasik şekilde yönetilip finansal darboğazlara girerken sportif başarı da yok oluyor, Fenerbahçe yavaş ama emin adımlarla yükseliyordu. 2000 senesi işte böyle geldi. “Efsane” geri dönüyordu.

Efsanenin böyle emin adımlarla dönüşü, taraftar – yönetim ilişkisini de değiştirdi. Artık yönetim kendini ispatlamış ve politikasının doğruluğunu görmüştü, taraftarsa aştığı psikolojik eşiğin farkındaydı. İstikrar lazımdı. Devamlılık önemliydi. Yönetimi kısa vadede eleştirmek bir şeye yaramıyordu, kulübün başına yeni bir yönetim geliyor, yeni yönetim yenib ir takım kuruyor, o sene kaybediliyor, taraftar gene beklenti içerisinde kalıyor ve başarısızlığı tadıyordu. Önce stadın ve sonra tüm Fenerbahçe camiasının şemali değişti. Artık Cumhuriyet ve onun halkı sessiz bir şekilde yeni dönemi karşılarken, hedeflerinin büyüklüğü ve benzersizliğini idrak ediyordu. İktidar, yalnız muktedir değildi, sonsuz bir destek ve koruma halesiyle çevrelenmişti.

Bugünlerde yapılan her eleştiriye “Dün başarılıyken bugün başarısız olunca Aziz Yıldırım neden eleştiriliyor” ile başlayıp “tesisler, stad, amatör branşlar” ile devam eden büyük savunu güdüsünün temeli budur. Yıldırım normal bir iktidarın hesap verme, eleştirilme, başarısızlık karşısında kamuoyunu bilgilendirme gibi temel yönlerinden münezzeh olmuştur. O stadda portreleri bulunan, biat edilen bir Reis’e dönüşmüştür. Başarısızlıkları eleştirilemez, yaptıkları sorgudan muaftır, onun geçmişi ve yaptıkları ancak sessiz bir kabulle karşılanmalıdır.

Oysa ki gerçek olan bu değil. Fenerbahçe Aziz Yıldırım’dan önce de büyük bir kulüptü ve ondan sonra da böyle olacak. Fenerbahçe bir şahıs değildir, bir kişinin varlığına indirgenemez, o milyonların gönlüğünü verdiği renklerden de fazlasıdır, o 1920’lerin bir halk hareketidir, sosyal bir başkaldırı cemiyetidir, 30’ların yükselen yıldızı, 40’Ların yeni rüyası, 50’lerin ve 60’lerin sosyal değişimlerinin modernleştiği büyük, kozmopolit, etnik ve dini bariyerler arası bir kültürdür. Varlığı nesiller arasında bağlantı kurar, dedelerin hikayeleri torunlara geçer. Zeki Rıza Sporel’ler, Lefter’ler, Alparslan’lar, Cemil’ler ve sayısız kahramanı ile güzel ve iyi hikayelerin kaynağı olduğu gibi, ortak bir ruhun, kitlelerin paylaştığı bir aidiyetin sembolüdür. Fenerbahçe ne bir şahıs, ne de yalnızca bir spor kulübüdür, üstünden hikayeler anlatılan ve kimi değerlerin insanların gözünde billurlaşmasını sağlayan sosyolojik bir olgudur.

Fenerbahçe yönetimlerinin görevi ise Fenerbahçe’yi daha ileri götürmektir. Bu yönetimin yönetimde kaldıkça her sene daha iyisini yapmasını gerektirir. Buna dilersek iktidarın laneti diyelim, yönetim buna kaderlenmiştir. Doğrular yaptıkça alkışlanacak, yanlışları eleştirilecek ve kamuoyunun gözü sürekli hep aynı beklentiyle üstünde olacaktır. Geçmiş kimsenin umrunda değildir. Vefa duyarız, şükran duyarız, teşekkür ederiz ancak yeni bir sınır boyunu hep bekleriz.

Dolayısıyla Fenerbahçe yönetimi tarihler bugünü her gösterişinde eleştirilmelidir ve eleştirilmeye de açık olmalıdır. Eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Önümüzdeki sorunların çözümü ve Fenerbahçe’nin daha iyiye gitmesi ancak bu açık ve şeffat eleştiri sürecinden sonra olacaktır, bir şahsın kutsanmış ve putlaştırılmış portresine sonsuz biat ile la yuhti kişiliğine inançla tapınmak devletlere yaptığını kurumlara da yapar, onları batırır.

Bu büyük bir sorun olarak taraftarın Aziz Yıldırım’ı “Führerleştirme” sürecini gösteriyor ancak sorun Aziz Yıldırım’ın da kendisinin Führer olduğuna biat etmesiyle başlıyor. Aziz Yıldırım her yaptığı doğru, makul, adil bir kimse olduğuna inandıkça daha da fütursuzlaşıyor, daha da büyük hatalar yapıyor. Her yaptığının yalnızca kendisinin yapmış olmasıyla olabilecek en doğru hareket olduğuna inanan biri yalnız hata yapmaz, somut olarak da yapılabilecek en büyük hataları yapar. Onun eleştiri ile gelen akıl verenleri, alternatif yolları gösterenleri, somut durumu derinlemesine tahlil eden bir kamuoyu yoktur, o yalnız, tek başına, herkesin sürekli alkışladığı bir karar verme sürecine dönüşmüştür. Bu süreç yanılır ve büyük yanılır.

Zico’nun gönderilmesi, Emre transferi, Josico, takımın kanat problemine bir türlü çare bulunmaması, Kale, Defans ve neredeyse her yerde kendini gösteren kadro darlığı, elden kayıp giden yeteneki futbolcular, Selçuk İnan ve Uğur İnceman gibi potansiyellerin kaçırılması işin pratik hayattaki yönüyse, Zico’ya yapılan muamele, İbrahim Kutluay’ın el oğlu gibi bir televizyon programında yerin dibine sokulması, Ümit Özat’ta hep beraber yaşadıklarımız kulübün simgelediği değerleri de erozyona uğratmaktadır. İş öyle bir hale gelmiştir ki taraftar neye şaşıracağını şaşırmıştır, Ümit Özat’a yapılan vefasızlık canları sıkarken, yapılan kötü transfer tercihleri duygusuz ancak real sorunlara uygun çözümler getiren yönetim imajını da zedelemektedir. Bu tek adam diktasına dönüşmüş iktidar modeli önüne bir sepet yumurta gibi attığı transferlerle Zico’dan “yürüye yürüye şampiyonluk” beklerken, futboldan betondan anladığı kadar anlayan bu adamın kurduğu takımın mesuliyetini almaya da gönlü yok gibidir. Bunca sorun arasında GFB’ye saldırması, taraftar gruplarıyla mücadelesi sessiz bir stadın yarattığı psikolojik maliyetler olarak da karşımızda durmaktadır. Toptan bakınca yönetim yalnız hata yapmamaktadır, çok ve büyük hatalar yapmaktadır.

Fenerbahçe’nin ihtiyacı olan şey, yeni ve büyük bir sınır boyudur. Yeni bir liderlik anlayışına ihtiyacımız var. 10 senelik bir iktidarın yarattığı tahribattan etkilenmemiş, Fenerbahçe imajını zedeleyen büyük iletişim sorunları yaşamamış, yeni ve büyük bir proje ile Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu hedefini koyan, tesisleşme ve finansal yönden güçlenme hamlelerini devam ettirecek, kurumsallaşmayı –birey kültü yaratmak- anlamında değil kurumsal, istikrarlı, profesyonel yönetim olarak kavrayacak, takımın transferlerini ihtiyaçlara göre teknik direktörün belirleyeceği şekilde yapacak, başkanın basın sözcüsü gibi sürekli medya önünde olmasındansa kurumsal gelişmeyi CEO’ya bırakıp denetleyecek, halkla iletişimi bu disiplini bilen ekiplerce yönetecek yeni bir yönetime, daha modern bir iktidara.

“Hep destek tam destek” sloganı özünde Fenerbahçe’ye yönelmiştir, Aziz Yıldırım nam ve hesabına açılmış açık bir çek değildir. Bu slogan hep bir sonraki başarıyı istemekten vazgeçenlerin değil, başarılar için sabredebilecek, yeni hayaller ve büyük projeler isteyen kitlelerin ideolojisini simgelemektedir. Bu kelimeler Fenerbahçe’yi Türkiye Ligi Şampiyonu görmekle yetinenlerin değil, onu Türkiye’de de tek yapacak büyük ve uluslar arası başarıları arzulayanların, Arsenal’le, Manchester United ile, Juventus ile her manada rekabet etmek isteyenlerin sloganıdır. 10 senelik bir iktidar insanların heyecanlarını alır, tutkularını köreltir, rekabetsizlik ortamı hayalleri kısarken bu slogan değişimi de dikte etmektedir. Her şeyi yıkarak değil, teşekkür ederek, bugüne kadar yapılanları geçmişe gömerek değil, miras gibi saklayıp üstüne çıkarak, eskileri geliştirip, eksikleri giderip, daha büyük bir hayal için daha cesur projeler ortaya koyarak.

Bugün birey kültü bizim potansiyelimizi kısıtlamakta, tek bir adamın dudaklarına kilitlenmiş akıllarımız hayallerimizi küçültmekte, proje beklentileri “belki yaparlar “ umuduna evrilmekte, bir kamuoyunun yaratabileceği bütün faydalar ise nahoş ve sessiz bir “ne değiştirecek” umarsızlığında kaybolmaktadır.

Birey kültünü yıkma sebebimiz budur, daha iyiye gitmek için, daha büyük başarılar için daha büyük umutlar için, yeni ve derin bir heyecan için değişim ancak böyle başlayacak. Şimdi “Büyük biraderin” fotoğraflarına bakın, gözlerinde artık geçmiş var, bizeyse gelecek lazım.


8 comments:

  1. oralardaniyivurur dedi ki...

    Büyük Birader benzetmesine bayıldım..
    kitabın sonunda Büyük Birader'in aslında var olup olmadığının (kitap anlatılırken) kesin olmadığı görülüyor..
    Big Brother is Watching you.

  2. Adsız dedi ki...

    "Bir gün belki Sultanın izninde kurulan ve Dolmabahçe orjinli Bereket Spor Kulübü ile Sultan’ın okulunun takımı Galatasaray’a karşı Anadolunun simgesi olan, basit, küçük devlet memuru ve bir öğrenci tarafından kurulan Fenerbahçe’nin Türkiye’nin sosyolojik çevresi –halk- ile olan ilişkisini de detaylı inceleriz."

    bu durumu bir incelesek mi deriz. hatta hemen.yaziyi okumayi bitirmeden daldim baliklama.. affola.

  3. Efsane Maraton dedi ki...

    böyle bir yazı için ne denilebilir ki? şapka çıkartıcaksınız şapkaa

    “Hep destek tam destek” sloganı özünde Fenerbahçe’ye yönelmiştir, Aziz Yıldırım nam ve hesabına açılmış açık bir çek değildir.

    şu cümle bütün yazının özeti gibi olmuş aslında. keşke bunu çoğunlukta anlayabilse ama zor. diğer tespitlerde doğru. 10 yıllık iktidarın insanların heyecanını alması, kurumsallaşma adı altında bireyselliğe dönüş, tek adamlık ve hiçbirşeyi sorgulayamama...

    aslında problem birazda bizde. bizde dünden razıymış meğer bazı şeylere, tek adamlığa. zamanında derneklerin, grupların bitirilmesi, fenerbahçe'nin menfaatleri adına kimsenin ses çıkarmaması acaba çok sesliliğide, fenerbahçe cumhuriyeti dediğimiz olguyada mı bitirdi?(yanlış anlaşılmasın, gruplar dönemini savunmuyorum, beyin cimnastiği sadece) misal, mayısta kongre var ve böyle devam ederse aziz yıldırım belkide ilk defa bir kongreye bu kadar güçsüz girecek ama karşısına çıkacak bir kişi bile olmayacak. hakan bilal mi saadetin saran mı? kulube adım bile atamıyorlar. tahir kıran zaten başlı başına incelenmesi gereken bir durum olma yolunda ilerliyor. vaziyet böyle oluncada aziz başkan kendinden sonra gelecek adamı belirleme yoluna gidiyor. yarın öbür gün aziz yıldırımın işaret ettiği kişi başkan olursa aziz yıldırım'ın diktatörlüğü biter mi yoksa perdenin arkasından devam mı eder?

  4. aethewulf dedi ki...

    @umur: big brother benzetmesinin bir yanı da gene kitapta en çok ilgimi çeken husustu. big brother'a yalnız itaat etmemiz değil, onu sevmemiz de gerekiyordu. bugün belki bu yönüyle, sevmemizin zorunlu olduğu bir mutlak lider profiliyle de, aziz yıldırım hakkında tekrar düşünmek gerek.

    @iskoc: fenerbahçe, galatasaray ve beşiktaş'ın sosyolojik kökenleri ve halkın bu kurumlarla ilişkisini de ele alan bir yazı gerçekten çok heyecan verici olur. ancak önce olgu'nun fenerbahçe ile türkiye tarihi arasındaki korelasyonu gösteren analizini beklemek lazım. onun kalibresindeki bir iktisatçı bize pek göremediğimiz bir perspektif kazandıracaktır.

    @efsane maraton: aziz yıldırım'ın arka plana geçişi putin - medvedev ikilisi gibi bir dualite mi yaratır yoksa darth sidious - darth vader tipi bir yeni dönem mi diye düşünmedim değil. her halükarda gözüken olasılıklar arasında bahtımıza imperial march çalması heyecan vermiyor. (imperial march'ı çok severim, bu tamamen ayrı)

  5. oralardaniyivurur dedi ki...

    @athewulf: umarım kitabın sonundaki "he loved big brother" alıntısı gerçek olmaz (Türkçe baskısındakini bilmiyorum ne yazıyor, bende ingilizcesi mevcut["Büyük Biraderi sevdi", Winston 101 numaralı oda da işkenceye maruz kaldığından sonra yazarın söylediği son söz.]).. Gerçi sevmeyene işkence yapılmıyor kitaptaki gibi, daha çok TKcı, SSScı, veya HBKcı etiketleri takılmakta..

  6. Ortega dedi ki...

    Abi bu tarz yazılar antu forumlarına atılmasın mümkünse.. okuyan eden herkese tavsiyedir :D

  7. PVH dedi ki...

    Ortega ne demek istediginin farkindayim, ben de okudum bir iki gun once. Isin ilginc tarafi su ki bu yazida hakaret, kufur, iftira yok. Bu yazida bir fikir var. Bu fikre karsi olanlar vardir elbet, ama bir sebebi olmali. Bir insan bu kadar satiri okuyup bir saniye icinde "sacmalik bu, zirvalamis" diyebiliyorsa kafasinda oyle bir neden olmali ki, burada yazilanlari bir saniye icinde anlamsiz kilsin. Madem boyle bir neden var onu duymak isteriz, sonra yazi sacmaysa yine o belirtilir ama bir neden olmali. Tek bir gorusu yaymaya calisan bir blog da degil ki bu. Gercekten sacma bir yazi oldugunu dusunenler keske buradaki butun iddialari curuten bir yazi yazip onu yorum veya mailla gonderseler. Onu alir ayri bir yazi olarak yayinlariz. Yoksa sabaha kadar oynariz
    - sacma bu yazi, zirva
    - sen sacmasin, sus
    - bu ne lan, sacma iste olm
    - konusma lan bi sacmalarim sacmayi gorursun

    ne gececekse artik elimize. Bir de gfb ile ilgili bir satiri alip "iste yazinin gercek amaci bu" yazan olmus ki bana neseli saniyeler yasatti. aethewulf kim gfb kim yahu ahahaha.

  8. Okulacik dedi ki...

    Bir dönemin sonuna geliyoruz....

Yorum Gönder