31 Mart 2010

"Ntvspor'un Spordan Anladığı"



Ntvspor ilk açıldığında futbol dışı sporların bu kanalda bolca yer bulabileceğine dair derin bir umudum vardı. Spor olarak tematik bir ek kanalı olmadan bile basketbola Formula 1'e, atletizme zaman ayırabilmiş bir kanalın sadece spora odaklı kanalında bunların sayısının ve süresinin artacağını düşünmüştüm. Kurulduğundan beri bu anlamda Ntvspor tam bir hayalkırıklığı oldu. Futbol dışı programlarda bir çeşitliliği geçtim, eskiden Ntv’de zaman ayırabildikleri programların yerini bile futbol programlarıyla doldurdular. Ntvspor’un Euroleague konuşulan bir programı yok mesela, dostlar alışverişte görsün diye Beko Basketbol Ligi’nin suya sabuna dokunmadan konuşulduğu İhsan Bayülken-Murat Kosova lı bir program var sadece. Reklamları çıkarsa yarım saat ya sürüyor ya sürmüyor, voleybolda yine reklamları çıkardığımızda 15 dakika süren bir programları var Son Set diye. Fenerbahçe Acıbadem 4 gün sonra final-four oynayacekken bu 15 dakikayı da Eurochallenge üçüncüsü Avrupa Fatihi Galatasaray’a ayırmış Burcu Hakyemez dünkü programda mesela sağolsun. Böyle de gündemi takip eden bir program yani! Atletizmle ilgili bir tane bile program yok, Formula 1 ile ilgili program yok, tenis, diğer olimpik sporlar falan hak getire doğal olarak.

Haftanın 5 günü ekrana Rıdvan’ı koydun mu araya da Mehmet Demirkol’u Sergen’i kilitlersin oldu mu sana spor kanalı. Ntv ilk kurulduğunda spor haberlerinde Amerikan Buz Hokeyi maçlarının özetlerini bile verirdi. Arada sırada bile olsa Kenan Onuk hafta sonu atletizm konuşulan bir özel program falan yapardı, şimdi kapılarını tamamen kapatmış durumdalar bunlara, varsa yoksa futbol. İspanya ya da İtalya Liginden maç yayınlanmasına kimsenin bir şey dediği yok ama koskoca bir gündüz kuşağın var, bari buralara doğru düzgün diğer sporların da konuşulabildiği spor programları koyun da adınızın hakkını verin. Fuat Akdağ’dan çok nitelikli bir şeyler beklemiyorum, vizyonu bu zaten de, Murat Kosova, Erkan Arseven falan nasıl kayıtsız kalıyorlar bu duruma anlamış değilim. 7 gün 24 saat Rıdvan dinleterek araya da Burcuları serpiştirerek spor kanalı falan olunmaz biraz kendinize gelin artık.
Devamı ...

Sırt Numaraları Üzerinden Nostalji



Aslında benim Beşiktaşlı olmam da çok mümkün gibiydi. Çocukluğumun büyük bir bölümü Cihangir'de geçtiğinden, İnönü Stadı'nda atılan gollerin sokağımızdaki dörtköşe taşlara yansıyan sesleri ile büyüdüm. Bir de Juventus o yıllar çok popüler bir takımdı. Siyah beyaz, alımlı bir formanın göğsünde altın sarısı bir yıldız. Çok şık duruyordu.

Bakın şunu direkt hafızadan yazıyorum buraya: 1-Zoff 2-Gentile 3-Cabrini 4-Brio 5- Bonini 6-Scirea 7-Bettega 8-Tardelli 9-Rossi 10-Platini 11-Boniek

Bu kadroyu ve bir de yine aynı yılların Polonya milli takım kadrosunu ezbere sayıyordum. Hatta bu kadrolar uzun yıllar sonra dağılınca bile bir kadınla aşk yaparken (Papazın Çayırı'nda böyle diyorum) geç gelebilmek adına onları saydım ben içimden.

Şu an yazarken ne olduğunu bilmediğim konuyu dağıtmayacaksam eğer, 11 numara Zbigniew Boniek'i bu kadroda ayırdım hep bir köşeye. Nedense 11 numaraları sevdim ben en çok futbolda. Rummenige... Karl Heinz Rummenige... Sonra Laudrup... Bir de Beşiktaş'ın Şekerbegoviç'i mi vardı ne? Ve tabii ki Aykut Kocaman. Fenerium'dan aldığım her formanın numarası 11 oldu Aykut yüzünden.

Bak mesela 8'i o kadar sevemedim. Rıdvan çok gördü bize kendini. Sürekli sakatlıklarından 8'e ısınmaya vakit bulamadım. Hristo Stoichkov ile ne güzel de pekişirdi bu sevgim oysa.

23'ü de sevmeye fırsat vermediler. Kaçırdılar adamı, gitti. Sonra ben yalan dolan işler için açtığım mail hesaplarında hep o adamın kokain kaçakcısı bir Güney Amerikalıyı çağrıştıran ismini ve sırt numarasını kullandım. Bazen 23'ü kendi doğum yılımın son iki rakamı ile değiştirdim. Biraz duygusal bir touch vereceksem yazıya, yaşanmamış bir aşk diyebilirim o eşşek sıpasıyla olan kısa beraberliğe.

Hep sevdiklerim mi? Hayır, 2'ler var mesela. GS li İsmail var bu 2'lerden. Milli takım kampında 11 Aykut'un Selçuk'un ayağını kıran İsmail. Ama 2 sevgisizliğim GS'li İsmail'den mi, yoksa İlker Yağcıoğlu'ndan mı, onu hala bilemiyorum.

Bu nostaljiye Galatasaray'dan katacak birşey bulmakta zorluk çekiyorum. Saçını briyantinle taramış bir Metin Oktay, eski film yıldızları kadar stil sahibi olsa da yeteri kadar bir retro feeling vermiyor. Sorry... Suç belki onda değil, son 10 yılın Galatasarayındadır. Geçmişini hatırlatmak için bugün de varolmalısın.

Ha, ben niye mi Beşiktaşlı olmadım? Sevdiğim bir Galatasaraylı bunun sebebini bana söyledi. Harfine dokunmadan:

Senin içindeki kazanmacı ve lider ruhunla Beşiktaş gibi bir takımı tutman mümkün olmazdı

Devamı ...

30 Mart 2010

Maçın 16. Dakikasında Küfür Edilmeyecektir


Tribun

TRT haberi diyor ki

Turkcell Süper Lig’in 28. haftasında Ankaragücü ile Beşiktaş arasında Ankara’da oynanacak maç öncesinde, her iki takımın tribün liderleri Ankara Emniyet Müdürlüğünde bir araya geldi.

İki takımın tribün liderleri, görüşülen ve karara bağlanan konularla ilgili hazırlanan tutanağa imza attılar.

Toplantı tutanağındaki maddeler şöyle:
1. İstanbul’dan gelecek seyirciler için İstanbul Yolu’nda uygulama yapılacaktır.
2. Alkollü ve biletsiz olarak hiç kimse stada alınmayacaktır.
3. Taraftarlar birbirlerine ve hakeme küfür etmeyeceklerdir.
4. Tahrik edici, aşağılayıcı söz ve davranışlardan kaçınılacaktır.
5. Daha önce oynanan müsabakalarda meydana gelen üzücü olayların yaşanmaması için, karşılıklı olarak dostane tavır sergilenecektir.
6. Beşiktaş takım taraftarlarını taşıyan araçlar güvenli olarak stada getirilecektir.
7. Oynanacak müsabakada tedbirler üst düzeyde alınacak olup buna rağmen herhangi bir olayın olması durumunda müdahale edilecektir.
8. İstanbul’dan gelecek 1060 kişilik misafir takım taraftar kafilesi stada Kazım Karabekir Caddesi üzerinde bulunan HAVAŞ kapısından alınacaktır.
9. Tribünlerde münferit olarak meşale yakılmasına izin verilmeyecektir.
10. Tribün liderleri tribünde olan olaylardan sorumlu olacaklardır.
11. Stat çevresinde bulunan büfelerde alkollü içecek satışına engel olunacak, kulüpler de internet sitelerinde maça alkollü olarak gelinmemesi için gerekli uyarıları yayınlayacaktır.
12. Maçın 16. dakikasında Beşiktaş’a küfür edilmeyecektir.
13. Tüm tribün liderleri, müsabakanın olaysız ve barış içinde geçmesi için söz verdiklerini beyan etmişlerdir.
14. Beşiktaş ve Ankaragücü taraftarları "barış" sloganları ile hareket edeceklerdir.
Bu memlekette en ince ayrıntıyı düşünen sisteme güvenmiyorsanız neye güveniyorsunuz?
Devamı ...

29 Mart 2010

Hakiki PVH'dan Maç Yorumu


PVH

Maç sonu Lig Tv'ye söyledikleri

Maçın hakkı beraberlikti, Fenerbahçe kazandı fakat Leo Franco büyük bir hata yapınca bulduğu golle kazandı.

Guiza için üzüldüm, böyle bir maçta bu durumdayken işinizi yapmanız çok zor. Çok az şans buluyorsunuz, topla buluşamıyorsunuz. Bugün gerçekten işi çok zordu. Galatasaray'da Dos Santos iyi oynadı, Jo zorluklar yaşadı. Galatasaray forvetleri özellikle Bilica ile sorunlar yaşadı, Bilica bugün başarılı bir oyun çıkardı.

Fenerbahçe için çok önemli bir galibiyetti. Tekrar şampiyonluk yarışına girdiler, şimdi hem Türkiye Kupası hem ligi kazanma şansları var.
Devamı ...

Galatasaray'ı Yenmek Geleneğimizde Vardır



Ligin ilk devresindeki maçı, Mecidiyeköy'de izlemiştim. Maçın sonunda ''Bunlar bir de iyi oynadıklarını zannediyorlar yeaa...'' diye yorumlara tanıklık etmiştim. Uzatmaya da geerek yok, ''Galatasaray taraftarı, futboldan, Galatasarayın oynadığı futbol kadar anlamaktadır'' demek gerekli.

Sezon başında rüya takım demediler mi? "İki farklı onbir çıkarır, ikisi de şampiyonluğa oynar." demediler mi? Ekrana yansıtıp da muazzam kadroyu tartışmadılar mı?. 3. haftada 103 gollü rekoru geride bırakacakları ilan edildi, 5. haftada 15 puan farkla şampiyon olacakları ilan edildi, 7. hafta nağmağlup şampiyon olacakları ilan edildi, II. Derwall devrimi yapacaklardı.

Galatasaray-Fenerbahçe maçlarını seviyorum. Söylenenleri tek tek yutturma imkanı sunuyor. Elbet ki tek bir maç hiçbir şeyin ölçümü olamıyor fakat bunu Galatasaraylılara idrak ettirme anı o maçın ertesinde başlıyor. Sezon sonunda da diğerlerine idrak ettirme mevsimi başlıyor.

Tarafsız olmaya çalışıp da ezilmeye gerek yok. Adam gibi Galatasaray'lıyım deyip de yorumları yazmak gerek. Sen dünyayı sarı-kırmızı görürken, objektif olma çabası da neymiş! Samimiyettir ilk aradığım okuduklarımda. Keita'ya yazılanlar buram buram samimiyet kokuyordu. Bir adamı, bir takımı, bir kulübü sevmiyorsan bunu açıkyüreklilikle söyleyeceksin. Herkese eşit mesafedeyim deyip de bel altından Fenerbahçe'ye giydirme çalışmaları buram buram eziklik kokuyor. Başlayalım o halde maçla ilgili topladıklarımıza;

Anadolu takımı gibi oynamış Fenerbahçe..

Galatasaray'ın bir türlü göremediğimiz Avrupa vizyonu ve futbolunu bir kenara bırakıp da Fenerbahçe'ye giydiriyorlar. Ezeli rakibinin sahasında oynadığı futbolu korkakça buluyorlar. Karşısındaki takımı büyük takım zannedip ona göre oyun planı kurgulayanlarda hata. Karşında, büyük takım gibi oynamayan, oynayamayan bir Galatasaray var ise, ister anadolu takımı gibi oyna, ister başka dünya takımı gibi. Ne fark edecek..

Ya da mikrofonu başkalarına uzatıp, lafla gediği buluşturalım; ''Eğer bir anadolu takımı rakip sahada "avrupa" takımının tüm sezonunu çöpe attıran çaresizliklerini afişe edebiliyorsa, belki artık Galatasaray'ın da Avrupa'dan Anadoluya "düşme" zamanı gelmiştir.''

Oysa her şey Galatasaray'ın istediği biçimde gelişiyordu maç öncesinde.

* Ali Sami Yen'deki son maçta, sahaya adam atılmış ama münferit adam atıldığı için sadece para cezası ile geçiştirildi.

* Acılı Keita, Trabzon'da taraftarlara yaptığı hareketlerden sonra ne disiplin kuruluna sevk edilmiş ne de yaptırıma tabi tutulmuştu. Örneği pek tabi mevcut ama terazimiz denk değil.

* Biricik yavrucakları Emre Belözoğlu'nu Ali Sami Yen'de çubuklu forma ile görmeye kalbi dayanmayacak taraftarların duaları kabul olmuş, Fenerbahçe'nin en formda oyuncusu sahada yoktu. Bonus olarak Christian da yoktu. Fenerbahçe'nin Galatasaray'a bariz üstün olduğu orta sahası, mafiş olup meydanı Galatasaray'a bırakmıştı.

* Kutsal kase Arda Turan iyileşmiş ve kadrodaki yerini almıştı.

* Başkanlık seçimi Adnan Polat lehine sonuçlanmış ve kafalarda hiçbir soru işareti kalmamıştı.

Değişen ne oldu? Bunlara rağmen Galatasaray yenemedi Fenerbahçe'yi. Her Fenerbahçe maçı öncesi atıp tutan Galatasaraylılar unutamayacakları bir tokat daha yediler demek isterdim velakin tokat manyağı bünyeleri alışkanlık kazandığından etkisi çok çok 24 saat sürecektir.

Bünyem de Platini alıntısı arıyordu maç sonrası. Neydi o alıntımız? Hadi bir hatırlatın da keyfimiz yerine gelsin. Büyük takımlar diye başlayın bir zahmet..


Fenerin sevdiği bir şey varsa onun adı da derbidir. Fener, derbi sever. Ezeli rekabet, büyük bir farkla devam etse de, İstanbul maçlarında Fenerbahçe'nin üstünlüğü her maç sonrasında zorla da olsa kanıksatılıyor. Şimdi sizi istatistiklerle donatıp içeride dışarıda neler yaptığımızı göstermek isterdim ama bu rakamlara ilk önce Galatasaray'lıların yüreği dayanmıyor, sonrasında da herkesin bildiği şeyleri tekrar etmenin yararı yok..

Münfetit Selçuk'un şutu neticesinde kazanılmış bir klasik Galatasaray maçında, münferit bir su şişesi yiyen Alex'e de değinmek gerekli. Alex'e değinirken Keita'yı da eşiğimize almalıyız. O su şişesi Keita'ya gelse acep, Acıbadem dahil tüm hastahaneler sponsorluğumuz işe yarayacak diye sevinmez miydi? Maç öncesi, tek istediğimiz saygı diyen büyük kaptana, Osmanlı sadrazamına denk düşen Avusturya kralı hesabı Rijkaard cevap vermişti. Kaptan'a su şişesi atan kişiler muhakkak Galatasaray'lı değildir. Münferit insanların, münferit hareketlerine, münferit federasyonun ceza vermesini beklemek ve bu harekete eğer ceza verilecekse işin eğlencesini tartışmak ise başka baharlara kalıyor.

Selçuk'un şutunu Leo Franco içeri alınca yenik sayılan Galatasaray kulübü ve futboldan parçalı anlayan taraftarlarına kalsa, Fenerbahçe'yi yenmeleri ufak bir talihsizlik sonucu gerçekleşmemiş ama bundan önce olduğu gibi, bundan sonraki senelerde de bu serilerine devam edecekler. Leo Franco hatalıydı, Morgan De Sanctis hatalıydı, Mondragon zaten hatalıydı. Ulan bu Fenerbahçe hiç mi sizi evire çevire yenmiyor. 6 defa geliyoruz 6 gol atıyoruz, 4 defa geliyoruz 4 gol atıyoruz. Kaç defa gelip, kaç gol atmamız gerekli ki ''Hak ettiniz'' diyebilesiniz? Varsa formulü yazın, seneye onu da yaparız. Bilmem kaç yıldır, bilmem kaçıncı defa, yine mi tesadüf eseri yeniyoruz.


Her derbide olduğu gibi birilerine yüklenmek ve yenilgiyi örtbas etmek gerekli. Şimdiki kahramanımız da Volkan. Topu kıçının kenarı ile yumuşattı diye ''Nerde fair play, nerdeee'' türküsü çığırıyorlar. 9 kişi kalmış takıma karşı, farklı galibiyetle öndeyken lakayıt hareketler yapan Lincoln sizin futbolcunuz ve sizin fair play anlayışınız değil miydi? Yoksa ilk yarıyı 3-0 önde kapatacakken oley çeken ve çektiren futbolcularınız ikinci yarıda 4 gol yiyip de 4-3'lük efsane maçı unutamadığı için mi fair play'den bahsediyorsunuz? Su şişesi atılırken fair play yok, Volkan'ın annesini ve sinkaflı küfürlerini sıralarken fair play yok, Volkan'ın kıçının kenarı mı seçici geçirgen fair play filtrenize takılıyor?

Her Galatasaray derbisi sonrası Geldik, Koyduk, Gidiyoruz sloganları ve ''Manita olmuş mafiş, ben is bomba..'' türküsü ile huzurlarınızdan ayrılırken, sıradaki mor menekşe şarkısını da tüm Galatasaraylı dostlarımıza armağan ediyorum.

Adnan Polat başkan olduktan sonra kulüp üyelerine seslenirken ''Bizi sportif alanda geçebilirler, tesisleşme alanında, gelir alanında, taraftar alanında geçebilirler ama kültürümüzü asla yakalayamazlar'' demişti. Beşiktaşlı duruşu yanına, Galatasaraylı kültürü objesini de lügatımıza kazandıran başkana ben de bir şeyler söylemek istiyorum. Diğerlerinden farkı, somut bir şeyler olması...

''GALATASARAY'I YENMEK, GELENEĞİMİZDE VARDIR...''

Devamı ...

Genç Keita'nın acıları



Aethewulf'un enfes maç yazısından ilham alarak Genç Keita üzerine bir dizi çeşitleme.

27 - Bir pozisyonda kendini yerde bulan Alex, yerde Keita'yla karşılaşınca utanıp ayağa kalktı.

42 - Keita, Fenerbahçe tribünlerinden gelen bir ıslıkla yerde kaldı. Oyun uzun süre durdu.

54 - Bir faul sonrası yerde kalan Keita'nın tedavisi için sahaya çağrılan sağlık görevlisi Arif Erdem'in kayınçosu çıktı. Bu haber Galatasaray kenar yönetimini de rahatlattı.

65 - Keita'nın kendisine yapılan bir faulden sonra yere düşmediğini gören hakem Cüneyt Çakır hemen oyunu durdurup Keita'nın yanına gitti. Bir an için seyircilerin ve futbolcuların yüreği ağzına geldiyse de, Fildişi Sahilli oyuncunun kendini yere bırakması ve stat hoparlöründen Keita'nın durumunun iyi olduğunun anons edilmesi üzerine herkes rahat bir nefes aldı.

70 - Altı dakika önce yapılan bir faul sonucu burnunda ödem oluşan Keita'nın hâlâ yerde olduğunu gören Selçuk, oyunun durması için topu dışarı atmak istedi. Keita'nın tedavisi Fenerbahçe'nin golünden sonra yapıldı.

82 - Şimal yönünden sert esen rüzgâr Keita'yı sersemletse de, siyahi oyuncu büyük fedakârlık örneği göstererek oyuna devam etti.

89 - Servet'in sümüğüyle yerde kalan Keita uzun süre acı içinde kıvrandı. Keita'nın "Hiç biriniz beni anlamıyorsunuz. Acı eşiğim düşükse bu benim suçum mu? Suyun damlası gelse yarıyor aq," dediği duyuldu.



Devamı ...

Galatasaray 0 - Fenerbahçe 1
TSL 28/03/2010



PAPAZINÇAYIRI - Her sene "yüzyılın derbisi" olarak lanse edilen Galatasaray - Fenerbahçe maçına bu sene bayağı rahat girdik. Emre'nin sakatlanması, Fenerbahçe'nin mevcut formu, Galatasaray defansının hali gibi normal bir derbi maçta değerlendirilmesi gereken hiç bir şey umrum değildi. Abi bir rahatım, sanki maçın sonucu bana söylenmiş, bildirilmiş, böyle banttan izleyeceğim maçı. Saat 18.30 sularında Medgallis ile sohbetleşiyoruz, "Hiç heyecanlanma, yenicez" dedim, dün gece PVH'ye de aynen bunları söyledim. Öyle bir his var içimde, sukünetten sanırsın dergaha girmişim, vecd ile dönmüş başım, huşu içerisinde zaman geçiriyorum.

Maçın ilk 15 dakikasını yolda olduğum için radyodan dinledim, kalanında da rahat rahat oturdum, gerim gerim koltuğa gerildim, rakımdan hafif hafif içip, sigaramı keyif için yaktım. Maçı seyre koyuldum. Golün gelmesini bekliyorum.

Nitekim gidişat öyle. İki takım 15 dakikalık bir anksiyeteden sonra normal düzene girip orta sahada bir ona bir öbürüne topu yuvarlamaya başladılar. Biliyorsunuz temponun sıfır düzeyinde olduğu her maçı Fenerbahçe kazanmıştır, kazanacaktır. Orta sahada pas hataları resitali izliyorsanız bilin ki sahneye konulan Fenerbahçe'nin atacağı golün introsudur. Öyle de oldu, 70. dakikada Selçuk Gerrard vari bir gol atarken yerimden kalkıp sevinemedim bile, "İyi de abi bu Fairplay'e aykırı, Selçuk 40 metreden gol attı"

Volkan'ın topu 90+3'de götüyle stop edişi tuz biber ekti, yani Allah büyük Galatasaray'lı değilim, Selçuk'tan gol yiyen bir takımı tutmak ayrı cef,a Volkan'ın götüyle top stop etmesini izlemek başka bir acı.

Maçın özeti şöyle:

0 - Fenerbahçe Sayın Özhan Canaydın'ı Saygıyla Anıyoruz yazılı bir pankartla sahaya çıktı, Galatasaray ise Kalbimizdesin Özhan Ağabey pankartını tercih etti.

7- Dos Santos topla beraber koştu, ortaladı, Bilica topa kafayla vurdu.

10- Vederson uzaktan sert vurdu, top direğin üstünden auta gitti. Vaaay dedik.

12- Keita kalp krizi geçirerek yerde yuvarlanmaya başladı hakemin yanına gelmesiyle sağlık durumu normale döndü.

23- Keita trambosit dengesi bozularak yere düştü, kan nakline ihtiyaç var derken hakem yanından koştu, iyileşerek ayağa kalktı.

38- Keita bronşitlerinden bir tanesi patladığı içi nefessiz kaldı, oksijen sentezleyemeyen futbolcunun yardımına "kalk" işareti yapan hakem yetişti, Keita ayağa kalktı.

45- İlk yarı bitti.

70- Selçuk topu sol ayağıyla aldı, sakat olan sağ ayağına çekti, kafasını kaldırdı, o sırada pembe dizliğini gördük, bu topa bir vurdu anam.. Top böyle sekti, bizim Savaş vallahi gol oldu dedi, Franco yarım yamalak uzanırken top filelerle buluştu. Selçuk gol attıktan sonra kolları açıp bir koşmaya başladı ki Ali Sami Yen tribününde yer alan kimi insanlar "insanlık onurlarının işkence gördüğü" gerekçesiyle dava açmak için beyaz kağıt arandılar.

78- Keita sol bacağından vuruldu. Sniper kurşununa hedef olan Keita yere tabut gibi düşerken hepimizin yüreği ağzına geldi, ama şükür kendisi bir süre debelendikten sonra sapasağlam tekrar ayaklandı.

85- Keita Galatasaray tarafından korunan kalenin bulunduğu yarı sahada 1942'den kalma Alman yapımı bir mayına basarak patlamanın etkisiyle yere uçtu. Yanında yer alan Fenerli futbolcu olayı hasarsız atlatırken Keita bir süre yerde yuvarlanıp gücünü toplayarak tekrar ayaklandı.

90- Hakem mucizevi bir şekilde maçı 5 dakika uzattığını bildirdi. Hangi sebeple, ne gerekçeyle kimse anlamadı.

90+1- Keita ceza sahası içinden daha önce kurşun yediği bacağıyla süper vurdu, Volkan uçarak kurtardı.

90+3- Keita böbrek nakli ameliyati olmak için 2 dakika yere uzandı, böbrek bulunamadığından ayağa kalkarak maça devam etti.

90+5- Maç bitti. Fenerli futbolcular taraftara koşturdular, Keita Daum'a savaş yaralarını gösterdi.


STAT: Ali Sami Yen
HAKEMLER: Cüneyt Çakır, Bahattin Duran, Aleks Taşçıoğlu
GALATASARAY: Leo Franco, Sabri, Neill, Servet, Caner, Mustafa Sarp, Mehmet Topal (dk.57 Arda Turan), Elano, Keita, Giovani, Jo (dk. 69 Baros)

FENERBAHÇE: Volkan, Gökhan, Lugano, Bilica, Santos, M.Topuz, Selçuk, Özer (dk. 90+1 Deivid), Vederson, Alex, Güiza (dk.87 Gökhan Ünal)
SARI KART: Mustafa Sarp, Caner, Baros (G.Saray), Mehmet Topuz, Volkan (Fenerbahçe)
GOL: Selçuk (dk.70)

Devamı ...

28 Mart 2010

Keita'ya Dost Tavsiyesi


Selcuk Keita

Ya arkadaş ben futbolsever falan değilim, Fenerbahçeseverim. Bunu anlamışsınızdır bugüne kadar 100 kere. Ama artık yaka silkiyorum bu işlerden, futbolun güzelliği müzelliği zerre umrumda olmadı bugüne kadar. "Fenerbahçe kazansın ben keyfime bakarım" derdim. Bugün deplasmanda Galatasaray'ı yeniyoruz ama ben öyle coşkulu, sevinçli falan olamıyorum, iyi oluyor tabii içten içe bir sevinç de var da soğudum ben iyice.

Keita denen futbolcu kardeşim. Galatasaray'da oynuyorsun, senle işim olmaz. İyi de oynasan keyif alacak falan değilim, ama sen şu işin aynası oldun be güzelim. Yemin ederim futboldan soğudum senin yüzünden. Fenerbahçe deplasmanda ezeli rakibini yeniyor, senin yüzünden maç hakkında yazı yazacak keyfim kalmadı. Ne biçim bir adamsın sen arkadaş? Yahu ayıp günahtır. Bak 2-3 senedir saha içinde yığılıp kalan çok futbolcu oldu, bazıları futbolu bıraktı, hayatını kaybeden bile oldu öyle. Bizim yüreğimiz ağzımıza geliyor birisi o şekilde yere yığılınca, aklımız hemen gözlerinin beyazı görünen bilincini kaybetmiş adamlara gidiyor, lanet olsun futboluna diyoruz o saniyede, içimiz yanıyor. Sen terbiyesizlik yapıyorsun Keita. Bunu sömürmeye çalışıyorsun.

İlk devre yarım metre yanından geçen suya atladın, gözüne bir şey oldu sandım, aklım çıkıyordu. Numara yapmışsın. Nasıl bir futbol karakterin var senin arkadaş? Yüzüne bir şey gelmiyor, yüzünü tutup yuvarlanıyorsun. Kart aldırınca mutlu mu oluyorsun, kazanma hırsı bu kadar mı vicdansız etti seni be abi? Soktuğum bir kartını göstermek için taklidini yaptığın adamlardan bazıları hayatını verdi, bazıları futbol oynayamıyor. Her defasında atlarken neden domdom kurşunu yemiş gibi atlıyorsun sen abi?

Şimdi "biz futbolu seviyoruz, o yüzden saha dışını yazabiliyoruz ancak" diyenler bir defa senin şu yaptıklarına tek laf etmiş değil. Her hafta okuduğum İbrahim Altınsay tutmuş "Emre kart için yere atlıyor" demiş geçen hafta. Türkiye'nin en çok tekme yiyen adamı o da. Bu iddianın yanına gözü kapalı seni yazmamış ya, tek gram hükmü kalmamış yazdığı onca şeyin. Bu korunma haline mi güveniyorsun Keita? Bıkmadın mı? Ayağına top geliyor yahu sadece, neden ağzın 5 metre açık senin? Ne yapmaya çalışıyorsun? Ayağı kırılan adamlar bağırmıyor öyle.

Yettin artık yahu, sene başı Galatasaray maçlarını izliyordum, senin yüzünden izlemeyi bıraktım. Futbol zevkimin içine ettin, vallah billah bıktım ya.
Devamı ...

Müzik Zevki - Kedimi Çaldılar



Perdix Pretioza'nın klibiyle olsun, müziğiyle olsun bu yaza damgasını vuracak şarkısına önden el vermek, tavsiye etmek, papazınçayırı'nın boynunun borcudur. Fatih Terim - In The Tabelaa ile başlattığımız liste, bu şarkıyla yeni bir boyut kazanmış oluyor.

Devamı ...

27 Mart 2010

Kahraman Nedir?



Altmış sekiz - Mexico Yaz Olimpiyatları denildiğinde herkesin aklına gelenin yukarıdaki fotoğraf olduğunu biliyorum: iki yüz metre finalinde derece yapmış [bir: Tommie Smith (usa), iki: Peter Norman (aus), üç: John Carlos (usa)] üç atletin Amerikan milli marşı çalınırken ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı gelecekleri pahasına giriştikleri protesto eylemi.

Bir çift siyah deri eldivenin sağ tekini Tommie Smith, sol tekini John Carlos takar ve fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkarlar; başları kederle öne eğik, sıkılı yumrukları havada.

Peter Norman ise, sonradan dost olacağı bu iki adama destek olmak için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’ nin kokartını iğneler.

Şüphesiz anlamı büyük bir andır. Eğer bugün Amerika' nın siyah derili bir başkanı varsa biraz da bundandır.

Ama bugünlerde Mexico Olimpiyatları aklıma geldiğinde bambaşka birini hatırlıyorum; belki de günlerin anlam ve önemine uygun olarak: John Stephen Akhwari...

Olimpiyatlar, antik yunanlıların ikinciyi kayda geçirmeye gerek duymadığı müsabakalardan, 'önemli olan yarışmak' felsefesini şiar edinen oyunlara dönüşürken akılda kalan büyük kahramanlardan biri..

Yarış sırasında düşüp dizini ciddi şekilde sakatladığı halde yarışı bırakmayan, bazen koşup bazen yürüyerek sargılı sağ bacağını sürükleye sürükleye en yakın rakibinden çok sonra varış çizgisine ulaşabilen maraton koşucusu.


John Stephen Akhwari’ yi dilime dolayarak istifa anında yapılmayan transferlerden dem vuran teknik direktörler misali şimdiden minareye kılıf hazırladığım yok. Herkes bilsin ki, 30. Berliner Halbmarathon’ da büyük başkanımız Aethewulf’ un sözünü verdiği ‘üç yıl üst üste birincilik’ in ilki için Berlin caddelerinde olacağım. Benimle bir el bile bilardo oynamasa da ‘acı yok’ diyerek sonuna kadar arkamda olduğunu gösteren sayın başkanın içi rahat olsun. Eğer ilk on kilometre Afrikanın çeşitli yörelerinden gelen abilerimizi kontrol edebilirsem yarışın kalan kısmında atağa kalkarak birinciliğe ulaşacağıma inanıyorum. Bu vesile ile Papazın Çayırı’ nda dolanan diğer arkadaşalara da selam ederim.

Kendilerinden ufak bir ricam olacak: Maratoncu ablaların ortasına düşmemem için dua etsinler. Her ne kadar ‘önemli olan yarışmak’ olsa da etrafa gülücükler saçarak yanınızdan akıp giden kadın tayfasından daha moral bozucu bir şey yok çünkü.

Son olarak Banaz’ dan gelen kuru fasülyeden koklatmamak için iki gündür arayıp sormayan –ki sağdan soldan yaptığı ortaların üçüncüsünden sonra kendisine keşkek götürdüğüm kabı da getirse artık. elbet kabı boş getirmek olmaz- ama bana gerekli antreman koşullarını sağlamak için elinden geleni ardına koymayan Rehavet biraderime ve sponsorum Suratsız’ a çok teşekkür ederim.
Devamı ...

Canaydın



Biz stadda değildik, alkışlarla veda edenler arasında olamadık.

Güle güle Özhan abi, Allah rahmet eylesin, mekanın cennet olsun.

Devamı ...

26 Mart 2010

Barcelona Uçağı



"Hostes abla ortaya üçlü çektir Barca'ya" yaptırmışlar, kadıncağızın da durumu zor, işini mi yapsın, imza almaya mı düşsün, kahkaha mı atsın. Değil sahada, sokakta bile karşılaşmayacaksın arkadaş bunlarla, gördün mü yolunu değiştireceksin, iki tur döndürmeden bırakmıyorlar. (Ayrıca: Lionel Messi'nin sarhoş görüntüleri, Barcelona antremanındaki şebeklikler ve daha niceleri ile dünya futbolunun objektif takipçisi papazınçayırı yeni dönemde yine karşınızda)

Devamı ...

25 Mart 2010

Sağlı sollu ataklar - 4



PVH kardeşimiz (ki kendisi Berlin'in göbeğinde Prusya döneminden bir sarayın replikasının 500 milyon avro para harcanarak yeniden inşa edileceğini duyduğunda, 'ulan o kadar parayı harcayana kadar, başkentin takımı küme düşüyor ona baksanıza' diyerek yüzeysel futbolseverlik konusunda çığır açmıştır) memleketteki adalet dağıtımı hakkında kafasına takılanları yazmıştı geçen hafta. Ben de bunun üzerine üşenmedim, bu konunun uzmanı ve aynı zamanda benim dayım olan Banaz Postası gazetesinin köşe yazarlarından Salim Sarp'a meseleyi danıştım. Gazetecilik kariyerine başlamadan önce uzun yıllar arzuhalcilik yapan Salim Ağabey sağolsun, yazıyı okuduktan sonra engin tecrübelerinin imbiğinden süzülüp gelmiş olan şu mesajı gönderdi bana:

(Bu arada hukuk çok sıkıcı bir konu olduğu için terazi resmi yerine soyadı hukuk anlamına gelen Jude Law'un resmini koymayı uygun gördüm. Hem bizim Lugano'ya da benziyor. Yalnız çok nobran, çok somurtkan bir çocuk bu Jude, eşi dostu temel fıkrası anlatsın, yılmaz özdil yazısı falan okusun buna ara sıra, canımı sıkıyor benim.)

"Sevgili Rehavet,

PVH adlı arkadaşınız yazısında güzel konulara değinmiş. Ancak belli ki hukuk formasyonu olmayan bir arkadaş. Eğer olsaydı memleketimizin hukukî süreçlerinde yazılı olanlar kadar yazısız kuralların da hükmü olduğunu bilirdi. Örneğin:

- Futbol sahalarında ırkçılığa ceza verilmez, zira bizde ırkçılık olmaz.
- Derbi maçlar ve şampiyonluk maçları seyircisiz oynanmaz.
- Aynı sezonda iki takım birden küme düşürülmez.
- Diyarbakırspor'a karşı yapılanlar, milli ve manevî hassasiyetlerden ötürü, Diyarbakırspor'un buna mukabil yaptıkları bölgesel dengeler ve hassasiyetlerden ötürü, Yılmaz Vural'ın yaptıkları ise kendisi çok sempatik bir insan olduğu için görmezden gelinir.
- Üç büyük takımın maçlarında gerçekleşen saha olayları ne kadar şiddetli olursa olsun, bu yüzden maç tatil edilmez.

Futbol sahaları dışında da geçerli olan, fenafillah bir maddemiz de var:

- Nüvesinde milli ve manevi hassasiyetlerin izi bulunan şiddet eylemleri meşrudur, kitabına uydurabildiğiniz sürece vurun yiğitler!

Velhasıl yeğenim, vaziyet bu minvaldedir. Gözlerinden öper, zihin açıklığı dilerim.

Salim Dayın

NOT: Simav'dan çok güzel kuru fasulye geldi, şeker gibi. Manfred'le iki tas gönderiyorum, afiyetle yiyin."

Elçiye zeval olmaz Pvh, durum böyle imiş.

Kurumsallaşıyorum kurumsallaşıyorum popom yine kuru kalıyor

Şimdi bizim Fenerbahçe kurumsallaştı ya (kurumsallaşma, empati ve sinerji kelimelerini aynı cümle içinde kullananlara Ömer Üründül plaket veriyormuş), her şeyimiz yerli yerinde, oramız buramıza denk, öbür tarafımız da trompet çalıyor. Nasıl bir kurumsallaşmaksa bu gözünü sevdiğim, son günlerde kulübümüzün en haşarı ve uçarı kurumlarından biri olan resmî internet sitesinden öyle enfes kurumsallaşma numunelerine tanık oldum ki, Yiğit Yılmaz ve Canarino sağolsun. Size de anlatayım.

Birincisinde tribüne Kocaeli'den iştirak eden Yiğit Yılmaz ve arkadaşları üşenmiyor, son derece soylu bir davranış örneği sergileyerek Galatasaray'ın gerçek centilmen başkanı Özhan Canaydın'la ilgili bir pankart hazırlıyor. Hikâyenin ayrıntılarına girmeyeyim, bizim kurumsal internet sitesinin editörleri de Manisaspor maçında açılan bu pankartın fotoğrafını resmî siteye koymaya karar veriyor. Ama sonundaki GFB yazısını fotoşop marifetiyle silerek. Ciddiyete gel bey abi, kurumsallaşmaya gel...

İkinci olayımız ise Canarino'nun tesadüfen fark ettiği bir başka şahane kurumsallaşma örneği. Temel işlevi günlük gazeteleri tarayıp haber yalanlamak olan resmî sitemizin kurumsal editörleri, 9 Şubat 2007 tarihinde de yalanlayacak bir haber buluyorlar neyse ki. Efendim Vatan ve Takvim'de çıkan haberlere göre Aziz Yıldırım, Zico'yu kulüp binasına çağırmışmış da, kulağını çekip uyarmışmış da falan filan. Oysa Aziz Başkan hiç öyle şey yapar mı, mümkün mü? Neyse, resmî site bu haberi yalanlayacak ama kullanılan başlık şu: "Başkanımız görüşmedi ki." Fazla şımartılmış toraman bir veledin lüfer gibi açtığı ağzıyla, "acımadı ki acımadı ki" deyişini gözünüzün önüne getirin. Bir fark var mı arada?

Kısacası, kurumsal kulübümüzün kurum bağlamış resmî internet sitesinin vaziyeti bir Umut Sarıkaya karikatüründen hallice. Hadi şimdi hep beraber kurumsallaşalım, tesisleşelim. Kaleci Hayrettin'in çok kötü oynadığı bir Barcelona maçının ardından kendisine tutulan mikrofonlara söylediği gibi: "Tesisler süper..."

O zaman yükselerek arşa değer belki başım

Bir önceki yazıda Andriy Arşavin'in web sitesindeki şahane soru-cevap teşekkülünden söz etmiştim. Rus Rıdvanı aynı hız, adanmışlık, kibarlık ve mizah duygusuyla devam ediyor hayranlarından gelen soruları cevaplamaya. (Bu arada bir rivayete göre, web sitesinin yapım ve bakımını Rusya'da maddi durumu iyi olmayan bir arkadaşına bırakmış Arşavin ve bu yüzden hiç üşenmeyip, tek tek gelen soruları cevaplıyormuş, arkadaşına kıyak olsun diye. Eğer öyleyse iki kat sevdim seni Arşavin, hakkaten yükselerek arşa değecektir belki başın.) Birkaç Arşavin numunesi aktaralım, gelecek kuşaklara kalsın:

SORU: Andriy, "Lost"u seyrettin mi?
CEVAP: Hayır.

SORU: Piercing hakkında ne düşünüyorsun?
CEVAP: Onaylamıyorum.

SORU: İdeolojik anarşizm hakkındaki düşüncelerin neler?
CEVAP: Size kapsamlı bir cevap verebilmem için, bu konuyu etraflıca incelemem gerekiyor. Şu an için bir şey söyleyemem.

SORU: Adım Olga, 13 yaşımdayım. Futbol oynuyorum ve senin en büyük hayranınım. Ama babam futbol oynamama izin vermiyor. Andriy, söyle bana ne yapayım?
CEVAP: Babanı dinle.

Hertha takibi

Bu blogun yazarlarından Medgallis'le Hertha Berlin'e ne kadar uğursuz geldiğimize dair bir pehlivan tefrikası hazırlıyorum, onu başka yazıya bırakayım ama şunu da söylemeden geçmeyeyim. Papazın Çayırı'nda Hertha takibine iki hafta önce başladım, bizim yavrukurtlar o hafta içeride Nürnberg'e son dakika golüyle yenildi, Curva'daki apaçiler sahaya daldı, moraller dibe vurdu, Zeman dönemi Fenerbahçesi'ni bile aratır hale geldi camia. Sonra geçen hafta değinmedim Hertha'ya, bizimkiler gidip deplasmanda Wolsburg'a beş çekti. Uğursuzluğum bununla bitse iyi. Geçen hafta Sivas'ın janti hocası Muhsin Ertuğrul'dan söz edecek oldum sitayişle, adamcağız 3-4 gün sonra gözyaşları içinde istifa etti. Tüm bunlar şunu getiriyor aklıma. Yıllar önce bir başka Fenerli arkadaşla farklı ülkelerdeyiz, düzenli yazışıyoruz ve Fenerbahçe'nin vaziyeti de temel konularımızdan biri. O arkadaş bir emayilinde aynen şunları yazmıştı:

"Bende bir evliyalik bas gosterdi, bu satirlarda Tuncay in elma yanaklarindan bahsettim o hafta elmacik kemigini kirdi, besiktas taraftarindan bahsettim, maca 15 bin kisi anca geldi, bu hafta luceskunun gotunden bahsediyim de siksinler ipneyi… ekiekikikiki…"

Derbi

Şiddet aleyhtarı bir insanım, bütün samimiyetimle kardeşçe bir maç olmasını, Mehmet Demirkol'un değindiği üzere Özhan Canaydın anısına yapılacak olan saygı duruşuna iki takım oyuncularının kol kola çıkmasını istiyorum. Hakemi farklı bir gözle seyretmek istemiyor, sahada iyi top oynayan takımın kazanacağına inanmak istiyorum. Müjdat Yetkiner ruhuna bürünsün istiyorum çubuklu formalılar, farklı bir galibiyet arzu ediyorum. Uğursuzluk buraya da sirayet etmesin, artık susuyorum ve mikrofonu Ömer Üründül'e bırakıyorum.

Fenerbahçe-Manisa maçında durum 2-0'ken spiker Manisaspor'un ne yapması gerektiğini soruyor. Ömer Üründül cevap veriyor:

"Gol atmaları lazım."
Devamı ...

22 Mart 2010

şiir*



karşı yakadaki tribün terörüne inat


adam atma çalım at, gol at


galibiyet yetmez fark at


sivri sinek saz diye manken at



*:Gaziantepspor maçını izlerken Rehavet dedi federasyon kararını protesto etmek için eylem yapacaklardı, tribünden manken atsalar ya, diye...
Devamı ...

Halen Futbol Yorumcusu



Geçtiğimiz haftalarda Banu K. Yelkovan'ın yazısından sonra, Papazın Çayırı ekibinden iki şahane yazı gelmişti. Özellikle Aethewulf'un yazısından sonra Banu Yelkovan'a, sırf bu yazıyı yazdırdığı için teşekkür etmek gerekli. Her ne kadar Banu K. Yelkovan, Rıdvan'ı kastetmedim dese de, yorum olarak Papazın Çayırı'na eklese de ben de kendi adıma elimdeki Rıdvan materyalini paylaşmak istedim.


Bizim çocukluk yıllarımızda aileler çocuklarının futbolcu olmasını pek istemiyordu. Şimdiki gibi değildi, şimdi ''aman futbolcu olsun'' diyorlar. Ama benim bir şansım vardı. Ben 12 yaşındayken babam rahmetli olmuştu, ama annem benim futbolcu olmamı istiyordu. Şortlarımı formamı hep o hazırlardı. Tabii, bu arada iki abimin de futbolcu olması benim de bu yolu seçmemde en büyük etkendi. Abilerimden büyük olanı Denizlispor'da profesyonel futbolcuydu. Babam işçi emeklisiydi. Annem örgücülük yapıyordu. Yoksul bir aileydik.

Ben ortaokulda ve lisede okurken hem atletizm yapıyordum hem de Nazilli Sümerspor'da bir yaş büyüğüm olan abimle beraber futbol oynuyordum.

O dönemlerde antrenörüm Mehmet Ali Hoca olsun, Osman Hoca olsun birçok insanın bende emeği vardır. Ama Nazilli'de oynarken Kemal Dirikan diye bir antrenörüm vardı, eski futbolcu, vaktiyle Beyoğluspor'da oynamış. Dirikan, Muğlaspor teknik direktörü ve aynı zamanda orman mühendisiydi. Bir gün geldi, benim antremanımı izledi, sonra maçımı izledi. Beni Muğlaspor'a transfer etmek istedi. İlk atılımım budur. Bana güvendi, ''Liseyi de orada okursun, çok büyük futbolcu olacaksın'' dedi.

Muğlaspor hem amatör takım, hem genç takım, hem de profesyonelliğe oynayan bir takımdı. İkinci lige terfi maçları vardı. O zaman 3. lig yoktu. Sonuçta beni 25 tane futbol topu karşılığında Muğlaspor'a transfer etti.

Hatta beni transfer ettiği ilk gün ''Yahu bula bula bu adamımı aldın'' dediler ona. Ben o zaman 50-51 kiloydum çünkü. Onlara da ''Bu adam Türkiye'nin en büyük futbolcusu olacak'' dedi. Bana çok güvendiğini söyledi. Böylece Kemal Hoca 1980'de beni ailemden aldı, Muğla'ya götürdü.

Muğla'da ormancılara ait lojmanda kalıyordum. Orada amatör, genç, profesyonel takımda oynamaya başladım. 76 maç oynadım. Hatta ilk hazırlık maçlarında beni oynatmadı. İlk resmi müsabakadan önce kadro bir açıklandı herkes şaşırdı, ben de şaşırdım; kadrodaydım. Heyecandan ayakkabımı bağlayamamıştım, geldi ve ayakkabımı kendisi bağladı. ''Bugünden itibaren Türkiye'nin en büyük futbolcusu sensin, bu sözümü unutma'' dedi. Sonuçta bana o güveni verdi ve o gün ben dört gol attım, orta saha oyuncusuydum. Müthiş bir sezon geçirdim.

Sezon bittiğinde, ki o yıl liseyi de bitirmiştim, Muğlaspor'la şampiyon olup ikinci lige çıktık. Amatör ve genç takımlar da şampiyon olmuştu. Kemal Hocam ''Sen artık burayı aştın, gitmen lazım'' dedi. Ben kalmak istiyordum. Hatta evinde gitmemek için hüngür hüngür ağladım. O zaman ikinci ligde Antalyaspor vardı ve birinci ligde Boluspor vardı. İkisi de beni istiyordu. Boluspor'un iyi olduğu yıllardı. Antalyaspor çok daha fazla para vermesine rağmen ''Hayır, sen birinci ligde oynaacak futbolcusun'' diyerek beni kendi elleriyle Boluspor'a teslim etti. Ağlayarak gittim aslında.

Kemal Hoca beni takımla beraber hem de tek olarak çalıştırırdı. Beni maçlara psikolojik olarak, teknik olarak hazırlardı. Bana hep bir baba gibi davranırdı. Evine götürürdü, evinde kaldım, yemeğimi yedirirdi. Geceyarılarına kadar benimle uğraşırdı. Mesela ''Arkadaşınaayak içiyle sert pas vereceksin, vurdun mu top tun diye ötmeli'' derdi. Ben hızlı ve sert pas vermenin önemini ilk olarak ondan duydum, ondan öğrendim.

Sonuçta beni 17 yaşındayken ''en büyük sensin'' diye doldurdu doldurdu, birinci lige çıkardı. Benden başka özel olarak ilgilendiği başka futbolcular da vardı. Mesela sonradan Fenerbahçe'ye gelen Serkan Balcı'yı Bodrum Yalıkavak'tan alıp yetiştirmiştir. Boluspor'da oynayan Ertan'ı da o keşfetmişti. Çok futbolcu kazandırdı. Teyenek avcısıydı.

Benim hayatımda Kemal Hoca'nın büyük yeri vardır, benim kahramanım Kemal Dirikan Hoca'dır. Bu günlere geldimse bunda en büyük emeği geçen kişi odur.

Rıdvan Dilmen

Eski milli futbolcu. Nazillispor'da futbola başladı. 1979'da Muğlaspor'a 1980'de Boluspor'a, 1983'te Sarıyer'e, 1987'de Fenerbahçe'ye transfer oldu. Sürati ve oyun zekasıyla kendini gösterdi, ama saktlıklarla boğuştu. 1994-1995'te futbolu bıraktı. Antrenörlük yaptı. Halen futbol yorumcusu.

Buraya kadar yazılanlar Rıdvan'ın kaleminden çıkmıştır. Sizin Kahramanınız Kim? isimli, NTV Yayınlarından çıkmış kitabın içinde okumuştum, evvel zaman içinde.

Saygılar...
Devamı ...

21 Mart 2010

Reklam


Global Advocacy Days from David Hepburn on Vimeo.


Bugün hala dünyada 27 milyon insan köle olarak çalıştırılıyor. http://www.notforsalecampaign.org/ adresinde detaylı bilgi bulunmakta.

Devamı ...

20 Mart 2010

Fenerbahçe 1 - Gaziantepspor 0
TSL 20/03/2010



NTVSPOR ve Ajanslar
Fenerbahçe, ligin ilk yarısında fırtına gibi esmiş ve 8’de 8 yapmıştı. Bu fırtınayı durduran Gaziantepspor olmuştu. İkinci yarının ilk 8 haftası ise kabus gibiydi. Herkes için hem de. Daum’dan Güiza’ya kadar herkes için. Bunu döndürmek için son şanstı bu. Yoksa bırakın şampiyonluk gemisini, ilk 3 bile uzaklarda bir hayal olarak kalacaktı.

Oyunun başında gördük ki Dani Güiza, bu maça kafayı takmış. Artık Acar Baltaş’la mı geçirmiş haftayı bilemem. Ama hevesini anlamak pek de zor değil. Onun enerjisi takımı ne kadar itecek? Alex de geri geldi. Özer pek sevmese de sol açıkta.

4. dakikada soldan ceza alanına giriyor Andre Santos. Serdar Kurtuluş arkadan geliyor. “Hemşerim nereye gidiyorsun?” der gibi çekiyor kolundan. Hakem Kuddusi Müftüoğlu, bu müdahaleyi yeterince sert bulmuyor. 11’de Olcan’ın kale önünde iyi dokunamadığı top, Gaziantep’in ilk yarı boyunca heyecanlandığı tek top. 19’da Andre Santos ve Serdar Kurtuluş yine bir penaltı kokusu yayıyorlar ortalığa. Serdar’ın eli Santos’un formasında. Müftüoğlu ters açıda kalıyor.

Fenerbahçe’nin pozisyonsuz ama enerjik futbolu 32’de gole dönüşüyor. Hem de ne gol! Ceza alanının sol dışında topla buluşuyor Güiza. Ölçüp biçip diğer köşeye gönderiyor topu: 1-0. Kaleci ne yapsın? Emre yine devre sonunda delleniyor. Sarı kartın ardından ikinci yarıya başlatmıyor onu Daum. Malum haftaya derbi var.

Maçın ikinci yarısında Fenerbahçe bir türlü o maçı koparacak golü atamıyordu. Evet önemli olan 3 puan ama pek rakibe rahatsızlık vermeyen Gaziantep’in atabileceği bir kaza golünde bir çuval incir berbat olabilirdi. Konuk takım, ilk maçın kahramanı Julio Cesar ve her daim süper yedek Mehmet Yozgatlı ile güçlenmişti ikinci devre. 90’da Olcan’ın uzaktan şutu gözleri bir kapattırdıysa da Volkan doğru yerdeydi.

Artık zirvedeki takımların bahanesi var kötü futbol için. Son haftalarda önemli olan 3 puanmış. Yahu hangisi acaba 3 puanın önemli olmadığı (!) haftalarda harika futbol oynamış? Fenerbahçe, derbi öncesinde yine zirveye tutundu. Peş peşe 3. maçtır gol yemiyor Daum’un takımı. Bu ve Güiza’nın geri dönüşü galiba Fenerbahçe için sevindirici gelişmeler.

FENERBAHÇE: 1 - GAZİANTEPSPOR: 0
Stat: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, Erhan Sönmez, Nihat Mızrak
Fenerbahçe: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Lugano, Bilica, Andre Santos, Mehmet Topuz (Dk. 84 Deivid), Deniz, Emre (Dk. 46 Selçuk), Özer (Dk. 71 Vederson), Alex, Güiza
Gaziantepspor: Mahmut, Serdar (Dk. 89 Ahmet), Tolga, Deumi, Ivan, Murat, Zurita, Erman (Dk. 56 Julio Cesar), Olcan, Jorginho (Dk. 63 Mehmet), Beto
Gol: Dk. 32 Güiza (Fenerbahçe)
Sarı kartlar: Dk. 42 Emre, Dk. 61 Lugano (Fenerbahçe), Dk. 62 Zurita, Dk. 88 Murat (Gaziantepspor)
Devamı ...

Adalet Temel'in Mülküdür



Futbolun hayata benzediği falan yoktu da biz futbolu çoktan kendimize benzettik, o yüzden şimdi rahat rahat "futbol fena halde hayata benziyor yaaaa" muhabbeti yapabiliriz. Daha bir ay olmadı, ülkede bir savcı başka bir savcıyı tutuklattı, onun üzerine diğer adalet insanları araya girdi onu görevden attı, tutuklanan savcı serbest bırakıldı. Onun üzerine siyasiler hakimleri suçladı. Bu basbayağı anormal bir durum, muz cumhuriyeti olmayan herhangi bir ülkeyi derinden sarsar. Oysa bunun üzerinden 5 gündem maddesi daha atlattık biz sağ salim, bize koymuyor evelallah.

Adalet duygusu kalmayınca insanların tutunacak bir şeyi de kalmıyor. Savcıların savcıları tutuklamaya başladığı, o savcıları hakimlerin kovduğu bir ülkede kime, nasıl güveneceksiniz? Kime neyi şikayet edeceksiniz? O adalet duygusu zedelenince aramanın da anlamsızlığı kalmıyor mu? Öyle olunca tüm fırsatçılığınızla yandaş toplamaya çalışmanız, bir gün demokrat numarası yapıp ertesi gün insanları ülkeden sürmekle tehdit etmeniz kime batıyor? Batmaz kimseye, insanların adaletin vicdanla değil yandaşlıkla, fırsatları değerlendirmeyle sağlanacağına inandığı ülkede batmaz.

Futbolda adaletsizlikler oluyormuş, çok mu? Hiç değil. Galatasaray'ın almadığı cezadan şikayet ediliyor, neden ediliyor ki? Bugüne kadar yaşadıklarımızdan anlamadık mı derbiyi seyircisiz oynatmayacaklarını? Bugüne kadar yaşadıklarımızdan anlamadık mı adaletin o terazinin içinde değil de satranç tahtasında dağıtıldığını? Dün de İBB-Diyarbakırspor maçının cezası açıklandı? Şaşırdık mı, hayır. Halihazırda küme düşmüş bir takım olmasa başka karar verileceğini bilmiyor muyduk? Biliyorduk. Bugüne kadar ne zaman bilmiyordunuz ki?

Fenerbahçe 2007'de kendi sahasındaki son maçında seyircisiz oynama cezası aldı da şampiyonluk maçı olunca tarafsız saha yapılıp İzmir'e verilmedi mi? Sadece Galatasaray'a mı oluyor sanıyorsunuz? Anelka'nın gol attığı Beşiktaş-Fenerbahçe maçı seyircisiz oynatılacakken o ceza da kaldırılmadı mı? Şimdi de Diyarbakırspor. İlk yarıda talimatta ırkçı tezahuratla ilgili madde bulunmasına rağmen Bursaspor-Diyarbakırspor maçından sonra madde unutulmadı mı? O maçtan sonra Bursaspor'a verilecek ağır bir ceza "milli hassasiyetlerimizi zedeler" diye sorumluluktan kaçılıp verilmeyince bugüne yol hazırlanmadı mı? Şimdi de kitapta açık seçik yazan kurala göre Diyarbakırspor küme düşürülmeliyken bir şekilde yanından dolanıp o da atlatılmadı mı? Bir sezonda futbolsuz küme düşürülen iki takım "ligin imajı"na zarar vermez miydi?

Sadece futbolda mı oluyor sanıyorsunuz? Kerem Gönlüm gelecek sene Dünya Şampiyonasında oynayabilsin diye kendi yazdıkları kuralı inkar edip 1 sene ceza verildi. Galatasaray'ın sahtekarlığı ortaya çıktı, bütün yöneticilerin cezası kaldırıldı, yine kendi elleriyle yazdıkları maddeye göre düşürülmesi gereken takım düşürülmedi, sonra Fenerbahçe çok büyütmesin diye en alakasız maçlarda yenik sayıldılar ve o olay da kapandı.

Bu ülkede teknik adama taş geldi, oyun devam etti, federasyon başkanı "magnumla ateş mi ettiler" dedi. Bu ülkede sahaya atılan koltuk ve şişelerden top hareket edemez oldu, hakem soyunma odasına gitti, oyunu devam ettirdiler. Diyarbakır'da insanlar taş atarken "magnumla ateş mi ettik yahu" demezler mi? Neden o maçı tatil edip hükmen mağlubiyet veriyorsunuz demezler mi? Fenerbahçe taraftarı Manisa'da olay çıkardı diye sahası kapatıldı, aynı olaylar bu sene Ankaragücü-Galatasaray maçında çıkınca Galatasaray ceza aldı mı? Beşiktaş stadındaki cinayet münferit değil miydi? Ortak organizasyon mu karar verdi çocuğun öldürülmesine? Bakın senelerce tahkim kurulu başkanlığı yapan yani adalet dağıtan Türker Aslan ne demiş

İki kişinin kavga etmesinin bu kadar büyütülmesini anlamıyorum. Toplu bir olay değil. Maç bitmiş‚ 20 dakika sonra olay oluyor. Bir bıçak veya başka kesici aletle yaralanma yok. Eğer böyle bir şey olmuş olsaydı‚ tribüne kesici bir cisim aldığı için Galatasaray´ın sorumluluğu olurdu.
Yani bu adalet dağıtıcısına göre bir insan sadece kesici, patlayıcı aletle yaralanabilir, linçle, yumrukla, tribünden atılarak yaralanamaz. Yani Beşiktaş stadında çocuk silahla değil de 4 kişi tarafından linç edilerek öldürülseydi bir ceza verilmesine gerek kalmayacaktı.

Adalet dağıtıcımız bu işte. Gelecek hafta ne olur diye adalet dağıtılmasına mı şaşıracaksınız? Ülke kurulduğu günden beri böyle olmamış mı? Başımızı ne yana çevirsek aynısını görmüyor muyuz?

Kimse futbolu kabahatli bulmasın, memlekete ayna tutuyor o. Yıllardır politik meseleleri tartışıyoruz. Türban serbest bırakılırsa kesin mahalle baskısı olur; Kürtlere hak tanınırsa Çerkezi, Lazı da ister; Ermenilere bir göz kırparsak toprak da isterler diye tartışılıyor 100 senedir memlekette. Futbolun adalet dağıtanları bir sonraki hamleye göre adalet dağıtmış, çok mu? Neye kızıyorsunuz?
Devamı ...

19 Mart 2010

Münferit



PFDK Galatasaray'a ilişkin cezaları açıkladı, karara göre Galatasaray, taraftarının neden olduğu saha olayları, çirkin ve kötü tezahürat ile yayın yetkisi olmayan TV kuruluşunun çekim yapması fiillerinden toplam 185.000 TL para cezasına çarptırıldı. Yukarıda yer alan görüntülerden açıkça izlenebileceği gibi tribünde saldırıya uğrayan, darp edilen ve en nihayetinde tribünden düşen / atlayan bu şekilde yaralanan taraftar için ise hiç bir ceza almadı. Bir başka ifadeyle güvenlik görevlilerinin yetersizliği, o adamın oraya nasıl çıktığı, orada nasıl dayak yediği, sonra nasıl düştüğü, kafasına koltukların nasıl yağdığı bunlar "münferit" olaylar herhangi bir ceza gerektirmiyor.

Dolayısıyla çiftdüşün yöntemini artık daha iyi anlıyoruz.

1) Fenerbahçeli taraftarlar bir basketbol müsabakasında saha içine girerse bu "barbarlık", Galatasaraylı taraftarlar sahaya girerse bu "o kadın tahrik etti"

2) Fenerbahçeli taraftarlar sahaya su şişesi atar veya saha olayları yaparsa "barbarlık" ve "saha kapatma cezası", Galatasaraylılar yaparsa "iyi oldu", "hak etmişlerdi"

3) Fenerbahçeli bir sporcu kokain kullandığı için kulüple ilişiliği kesilirse alakasız bir şekilde Fenerbahçe "dopingci", başka takım oyuncuları doping maddesi kullanırsa "meyva çayı", yine bir başka takımın oyuncusu cezalı olduğu maçta kendi takım arkadaşının forması ile sahaya çıkar ve kural ihlali yaparsa bu halde "hafif bir ceza"

4) Fenerbahçeli taraftarlar herhangi bir taraftarı stadda darp ederse "saha kapatma", Galatasaraylılar darp ederse "münferit"

Şu Fenerbahçe medyası, Hıncal Uluç'un deşifre ettiği "Kutsal İttifak", Medya- Fenerbahçe - Federasyon ne kadar güçlü, Fenerasyonun kolları nasıl her yere uzanmış, komplo teorileri nasıl gün gibi doğru ve gerçek görüyorsunuz herhalde.

PFDK'yı tebrik ediyor, bundan sonra tribünde dayak yiyecek bütün vatandaşlara da bu münferit olaylara fazla kafayı takmamaları gerektiğini bir kere daha açıkça söylemek istiyorum.
Devamı ...

18 Mart 2010

Pick'n Roll Yapmak Gol Atmak Kadar Zor mudur?



Bu uğursuz salonda dünkü Daçka maçından önce oynadığımız son maç olan Asvel maçından bu yana basketbol takımıyla ilgili yazmayı gereksiz bulmuştum. Zira o gün yaşanan, bir mağlubiyetten öte mevcut kadronun artık tükendiğinin açık bir işaretiydi. Artık kenar yönetimiyle köprüleri tamamen atmış, kaybetmeyi hiç umursamayan ve bir devrin sonuna gelindiğini bas bas bağıran bir oyuncu grubu vardı sahada. Bu kadar umursamaz bir gruba takım diyebilmek bile pek mümkün görünmüyordu.


Aylar sonra aynı salonda yine yine canlı izledik takımı. Küçük salonda benche bu kadar yakınken kadronun tükendiğini, koçla köprülerin artık bir daha asla biraraya gelmemek üzere atıldığını daha net görebiliyorsunuz.

Tamam kabul, Euroleague'den elendikten sonra tüm sezonun tek hedefi Efes'le oynanacak final serisi haline geliyorken bu maçlara konsantre olmak zor. Üstüne üstlük bu salon ve potalar yıllardır başa bela. Bir de sizi desteklemeye gelen taraftar sayısı neredeyse sahadaki oyuncu sayısıyla eşit durumda. Motivasyonu bir anda dip noktalara çekecek bu etkiler dışında koçunuz tüm maç boyunca hiç bir molada tek bir set dahi çizip koymuyor önünüze, kenar yönetiminizle kulüp yönetimi bu maçı hiç iplemiyor belli. Koçun maça gelmeyen yöneticilerden tek farkı fiziken o salonda olması. Ama bu varlık öylesine bir varlık ki, son molaya kadar taktik tahtası oturduğu koltuğun altında öylesine duruyor, bir kez olsun tutup iki çizik attırmıyor üzerine. Sadece son molada yardımcı hoca Ertuğrul yalandan bir tavırla tahtayı eline alıyor. Maçı kazanabilmek adına tek bir hamle, tek bir uyarı yapmaya dahi üşenen bir koçun yönettiği takımdan böylesine gazı kaçmış bir ortamda kazanma azmi göstermesini bekleyemiyorsunuz.

Dünkü maçı iplememe haline başka gerekçelerde bulabilirsiniz. Tanjeviç'in artık eleştirmenin bile gereksizleştiği rotasyon hızının oyuncuların ritm kazanmasını engelleyen, dolayısıyla tek tek her oyuncunun verimini düşüren bir faktör olduğunu söyleyebiliriz, yerel ligde takımın diğer takımlara karşı önemli bir üstünlüğü olan bölgede; uzun oyuncu rotasyonunda onlarla sert ve geliştirici mücadeleler içine girişecek uzun kadrosuna sahip takım sayısının çok az olması sebebiyle uzun oyuncuların kendilerini sınayıp, geliştirecek ortam bulamamalarını da düşünebiliriz.

Gerekçe bulmaya çalıştıkça zorlar, buluruz ama hiç bir gerekçe dünkü berbat oyunu açıklamaya yetmiyor. Basketbol mücadele ve fizik yeterliliğin, savunma direncinin sonuca yetenek, beceri üstünlüğü kadar etkileri olan bir oyun. Dolayısıyla kendinden daha dar ve yetersiz kadrolara karşı kaybetmek çok şaşırtıcı değil. Ama tüm maç boyunca hücumda ikili, üçlü oyunlarla ve yardımlaşmayla bulduğunuz sayıların toplamı 3 ü 4 ü geçmiyorsa, bu takımın kıtanın sayı bulmanın en zor olduğu ligde Euroleague'de 3 sezondur mücadele eden hatta turlar atlamış olan bir takım olduğuna inanmak gerçekten çok güç oluyor.

Maçtan dönerken, Marko'yla takımın toplam kaç asist yaptığını konuştuk. 2-3 tane geldi aklımıza. Onların tümü de Preldziç'in hiç bir perdeleme yardımı almadan içeriye yaptığı penetreleri bitiren asistleriydi. Maç sonrası yine Marko'nun yazısından öğrendim ki toplamda 9 asist yapmış takım. Berbat bir istatistik ama istatistikten de ötesi var. İstatistiğe geçen rakam 9 olsa da, sanırım bunların 3-4 tanesi hücümda şuursuzca top çevirirken, sıkışıp topu boşta gördüğü takım arkadaşına atan oyuncuya yazılmış asistlerdir. Şutu atan pası aldıktan sonra topu yere vurmadan şutunu atıyor ve sayıyı buluyorsa bu pas istatistiğe asist olarak geçiyor sonuç olarak.

Oysa tüm maç boyunca hiç bir hücumda yardımlaşma yoktu. Ne uzunların perdelemesi ne kısaların içeriye top indirmeye çalışması, ne de fast break organizasyonları.Mahalle arasında tek pota maç çeviriyormuşcasına, topu eline alanın önündeki savunmacısını bire birle geçip sayı bulmaya çalışmasına dayanan çağdışı bir basketbol anlayışını icra etmekten utanmayan, lig sonuncusu karşısında madara olurken bu gidişe isyan etme gereği hissetmeyen bir kadronun ve sahadaki rezilliği tebessüm ederek karşılayıp tek bir kez olsun maça müdahale etmeyen bir koçun tükenişin, iflasın ve 3 sezon içerisinde taş gibi takımın pasta kreması kıvamına getirilişinin son perdesini oynadıkları garip bir maçtı dün oynanan.

Koskoca maçta tek bir pick'n roll yapılmadı mesela, uzunlar kısaları hiç perdelemeyle boşa çıkarmadılar. Tek bir hücum organizasyonu yoktu takımın.
Takımın koçu, ''bana kazan kaldırıyorsanız çıkın ne yapıyorsanız yapın'' der gibiydi, sahadaki oyuncular ise ne giydikleri formaya, ne oynadıkları oyuna ne de kendi kariyerlerine saygı bile duymuyor gibilerdi.

Üzücü olan 3 yıldır git gide artan bir bütçeye rağmen gelindi bu hale. 3 yıldır masallar anlatılıp göz göre göre sebeb olundu bu erezyona. Avrupa'nın sayılı uzunları olacaklar denilen altın bir kuşak bir arpa boyu yol katedemeyip, bu takımın mevcut potansiyeliyle kendisi için esas mücadele alanı olan Euroleague'in sıradan oyuncuları haline geldiler.

Fazla lafa zaten gerek yok; 3 yıl önce rakiplerine kan işeten bir savunma direncine sahip olan sahaya yansıttığı karakteri direnç ve kazanma arzusu olan bir takımın Euroleague'de final four oynayacak bir takımın temellerini atıyoruz masallarıyla erezyona uğratılmaya başlanmasından 3 sezon sonra sezonun en önemli maçında Zalgiris Kaunas karşısına çıktığında o maçı kazanmaya çalışan tek oyuncusu takıma 1-2 gün önce katılmış olan Ukiç oluyorsa zaten sezona orada nokta konulmuş demektir.
Devamı ...

Sağlı sollu ataklar - 3



Yahu bırakın da, Aziz Yıldırım yalakalığıyla en son suçlanacağım yerlerden birinde, Papazın Çayırı'nda doya doya bir sınırsız yabancı hakkı savunusu yapayım. Diyeceksiniz nereden çıktı bu? Türk futbolunun geleceği hakkında kaygılandığım, ligimizin ve futbolumuzun nurlu ufuklara koşması için ne gibi önlemler alınması gerektiğine kafa yorduğum için falan değil elbette; sırf kemiksiz 30 milyon TL'ye patlayan Mehmet Topuz'u seyrederken çektiğim eziyetten, 19 Mayıs'ta kabir azabı gibi geçen o 90 dakikadan ötürü.

Yabancı oyuncu sınırlamasının kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Hem de öyle İngiltere'deki gibi şu kadar maç milli olma şartı falan da getirilmeden. Türkiye kalitesiz yabancı cenneti olacakmış, umurumda değil. Zira bu piyasanın bir dengeye erişmesi için, yurt dışındaki muadilleri senede 100 bin avroya 'Allah bereket versin' derken, bizim Türk futbolcular deve yüküyle para kazanarak yattığı için, sırf Türk diye Topuzlara, Kâzımlara, Gökhan Ünallara, Vedersonlara verdiğimiz paraya acıdığım için. Diyeceksiniz ki, parası senin cebinden mi çıkıyor kardeşim? Valla diğer takımları bilmiyorum da, Fenerbahçeliysen eğer aynen öyle oluyor kardeşim. Yönetim kombinesiydi, formasıydı, kanarya kanatlı yağmurluğuydu, dergisiydi, gazetesiydi, 55 liralık kale arkası biletiydi derken; fitil fitil getiriyor burnumuzdan dermansız Mehmet Topuz'a ödenen paraları.

Yabancı sınırlaması kalkınca bir iki üç daha fazla Josico gelecek diye düşünüp nifak sokmayın şu gül gibi ortamımıza. Ben, 'takımı yabancı oyuncuyla dolduralım, kupaları birer birer nah alalım' demiyorum, 'hele şu piyasa dengeye gelsin, sırf lacivert pasaportunun yüzü suyu hürmetine, futbolun temel kurallarından bihaber olan adamlara çil çil avroları yedirmeyelim' diyorum.

Thomas Doll Doll Doll

Laf Gençlerbirliği maçından açılmışken kıymetli Erfurtlular, Gençler'in hocası Thomas Doll'un atkıları, ceketleri, bir bütün olarak stili sizin de dikkatiniz celb ediyor mu? Üstad sanki maç biter bitmez Tunalı Hilmi'de sergi açılışına katılacak, elinde şampanyasıyla sarı lülelerini sallayarak günümüz modern sanatı hakkında ahkâm kesecekmiş gibi durmuyor mu? Tamam iki dirhem bir çekirdeksin de Thomasım, sen de bizim gibi 80'leri yaşamadın, Antalya sahillerini şenlendiren zevksizlik abidesi Alman turistlerin tavukgötü saç modelini sen de gururla taşımadın mı bir zamanlar? (Aha da belgesi. Bir de şu var ki, buna bismillah çekmeden bakmayın derim.) Eee o zaman afran tafran kime? Sen de çıksana Herr Daum gibi, Bay Karaman ya da Bay Kurtar gibi şöyle tiril tiril eşofman takımınla, karıştırmasana kafamızı.

Muhsin Bey

Tabii iki dirhem bir çekirdek hocalar bahsine gireceksek, Sivas'ın janti hocası, Afrika kıtasının en meşhur Türk'ü Muhsin Ertuğral'ı da unutmamak lazım. Takım küme düşecek ama Muhsin Hocam, Yavuz Turgul'un filmindeki adaşı gibi briyantinli saçları, dar kesim takımları, şık atkılarıyla, tane tane verdiği güzelim demeçlerini soğukkanlılıkla sürdürüyor. "Pazartesi hocaları hiç kaybetmezler!" özdeyişi de Muhsin Ertuğral hocamızındır, unutmayalım. Yeri geldi, evimizden bir diyalog aktararak kapatayım bahsi. Pazar akşamı maç özetleri izleniyor:

SPİKER: Maçtan önce Mehmet Özdilek, Muhsin Ertuğral'a başarılar diliyor.
EVİN KADINI: Tiyatro yaşamında mı?

Rus Rıdvan'ı Arşavin

Sağlı sollu ataklar dizimizde kör topal, Adapazarı işi bir bilinç akışı yöntemiyle ilerliyoruz, Allah sonumuzu hayır eyleye. Arşavin meselesi de diyalog aktarmaktan çıktı. Faal futbolcular içinde Rıdvan Dilmen'e en çok benzettiğim topçu olan güzel kardeşimiz Andrey Arşavin, web sitesinde okurlardan gelen sapır saçma sorulara oturup cevap veriyormuş. Okumak isteyenler için sorular ve cevapları şurada ama ben en sevdiğim cevabı aktarmak isterim buraya:

SORU: Merhaba Andrey, ben de senin gibi futbol oynamak istiyorum.
CEVAP: Oyna o zaman.

Fildişi Sahili ile Türkiye kardeş ülke olsun

Gerçi sonradan yalanlandı ama ben istiyorum Guus Hiddink'in Dünya Kupası'nda Fildişi Sahili'ni çalıştırmasını. Dünya Kupası'na hazırlık niyetine Türkiye'yle de bir maç ayarlarsa Fildişi Sahili federasyonu, bir taşla iki kuş meseline yeni bir boyut kazandırır Guus hocamız. Düşünsenize, tek maçla iki takımı da görmüş, tartmış, oyuncuların form durumu hakkında bilgilenmiş olacak. Mesela ilk devre Türkiye'yi, ikinci devre Fildişi Sahili'ni yönetebilir. Sonra mesela kardeşlik vurgusunu arttırmak adına Kader Keita, bir devreliğine Türkiye forması giyebilir. Hiddink maç sonunda Fildişi Sahili televizyonuna onların durumunu, bizim muhabirlere de Türkiye'nin durumunu anlatabilir. İktisat tahsilimiz bir boka yaramadı bari dandik ekonomi yazarlarının kullanmaya doyamadığı o aptal klişeyle bağlayayım lafı: Tam bir kazan-kazan durumu değil mi sevgili Erfurtlular? (Gerçi kazan deyince benim aklıma keşkek, löp et, helva falan geliyor ama.)

Hiddink demişken, adam Ağustos'ta gelecek diye federasyonu tefe koyanları da anlamıyorum. Öyle ya da böyle adamlar gitmiş, piyasanın en iyi milli takım hocalarından birini, daha dokuz ay önce Chelsea'nin başında Şampiyonlar Ligi maçına çıkan bir hocayı getirmiş. Bizimkiler hâlâ 'vay efendim Ağustos'ta mı gelinirmiş' diye şarlıyorlar. Sanki Fatih Terim Mart ayında iş başı yaptı da dağları deldik, turnuvaları fethettik a.q.

A.Q. ne lan?

Az önceki paragrafın son kelimesini yazarken ben utandım, siz okurken bana sövdüyseniz üzülmem. Son zamanlarda sık sık gözüme çarpmaya başladı bu a.q., özellikle internet gençliğinin jargonuna yerleşmiş. O nasıl şey lan öyle? Ya hiç küfretmeyin, ya da adam gibi amına koyiim deyip geçin. A.Q. neymiş? Batmak üzere olan uyanık bir Rizeli müteahhitin İstanbul'un en siktiriboktan yerinde yeni orta sınıfları kandırıp üç beş daire satayım diye uydurduğu o sikindirik site isimlerine benziyor.

"AQ Evleri, gelin size de koyalım!"

Tamam tamam bitiriyorum

Müjdat Yetkiner'den hâlâ bahsetmedin, ne oluyoruz diyen münafıklar olacaktır elbet. Ben o zaman size Barcelona'nın Müjdat Yetkiner'i olan Messi'den bahsedeyim. Haftasonu Valencia maçını, Çarşamba akşamı da Stuttgart maçını izledim Barça'nın. Uyuyanları uyarmak, uyandırmak istiyorum. Lan oğlum dünyanın muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi futbolcusuyla aynı zaman diliminde yaşadığımızın, onun maçlarını izleyerek yaşlandığımızın farkında mısınız?
Devamı ...

16 Mart 2010

Lacivert, süet ayakkabılar



Şimdilerde saçımın rengi kumral, biraz da uzamaya bırakınca kıvrılıyor. Küçükken böyle değildi ama. Sapsarı ve düz saçlarım vardı. 70'li yıllardaki uzun saç modasını valid’anım bana uygun görmüştü görmesine ama otobüste, sokakta insanların ‘’maşallah ne güzel kız’‘ demeleri acaip sinirimi bozuyordu.

Belki de bu yüzden Fenerbahçeli oldum.

Ayakkabıcı dükkanına annemle girdiğimizde gözüme ilk ilişen bir çift kırmızı süet ayakkabı olmuştu. Onları beğendiğimi söyledim ama herhalde annemle dükkan sahibi kaş ve göz ile anlaşarak beni o kırmızı ayakkabılardan vazgeçirme uğraşısı içine girdiler. Türk toplumu, sarı saç ve kırmızı süet ayakkabılara 80'lere girmeye az kala dahi hazır değildi.

Bir sürü eften püften gerekçeler sürüldü önüme. Aynı model ayakkabının lacivert olanını bana kabul ettirme uğraşıydı bu. Herhalde yarım saat falan dil döktüler ikisi beraber. En sonunda dükkan sahibi beni teslim aldı.

‘’Lacivert olanlar çok daha şık. Hem bu Fenerbahçenin de rengi...’‘

Fenerbahçe’nin yalnızca adını biliyordum, renginden falan haberim yoktu. 5 saniye kadar düşündüm zannedersem. ‘’Tamam, peki’‘ dedim. Ayakkabıları aldık ve dükkandan çıktık. 4 veya 5 yaşındaydım.

30 yılı devirmişim şimdi Fenerbahçeli olarak. Bazı şeyler kılpayı gerçekleşip, hayata tamamen farklı bir yön verebiliyor demek ki.

Futbol din mi afyon mu bilmiyorum. Belki de her ikisi. Sosyologlar insanın her zaman bir yere, bir topluluğa ait olma ihtiyacı hissettiğini söylüyorlar. Milliyetçiliğin kökünün kazınamamasının en masum sebebi bu olsa gerek.

Topluluk psikolojisinden, kollektivizmden ayrı tutmaya çalıştım kendimi hep. Ama yalnızca bir rastlantı neticesi Fenerbahçeli oluşumu yıllarca en fanatik şekliyle yaşadım, kalabalıklar içinde.

Futbolu sevmek hiç kolay değil. Yemek saatini, iş gezilerini, evine misafir edeceğin insanları, hatta seks yapacağın zamanı fikstüre göre ayarlıyorsun. Yok, abartı değil, cidden maç saatine göre yaşantını düzenliyorsun.

İddialı bir takımı tutmak daha da harap edici. Koyu bir Beşiktaş taraftarı olan ortağımla sıkıntılı bir maç sonrası bakıştık. ‘’Şimdi böyle güzel de, 70 yaşına geldiğimizde de bu stresi, siniri aynen yaşayacak mıyız?’‘

Birbirimize birşey demedik ama evet, herhalde yaşayacağız...

Papazın Çayırı'nda bu ilk yazım. Bunun şerefine bir de henüz basına sızdırılmamış bir transfer haberini vereyim. Kaynağım çok sağlam. Ama sonra asparagas çıkar, bilemem.

Cumartesi günü, Nihat Özdemir’in işlettiği Sabiha Gökçen’e özel bir uçak indi diyor. İçindeki yolcusu da Samuel Eto’o dan başkası değil. 4 saatliğine Türkiye’ye geldi yanında bir kadınla. Eşi mi kız arkadaşı mı bilmiyorum.

İsterseniz ‘’geçti borun pazarı...’‘ deyin, isterseniz heyecenlanın. Yalnız bu haber tutarsa da iyi bir atlatma yapmış olacak Papazın Çayırı.
Devamı ...

Papazınçayırı'nda Bu Hafta: İnek Şaban



Kemal Abi'yi hayırla yad ederken, Fenerbahçe - Galatasaray maçıyla açılışını yaptığı güzel güldürü ile perdeyi aralayalım. Bir de, arşivde kalsın. Ara ara bakar, tekrar tekrar izleriz.

Devamı ...

Bilelim - Öğrenelim



Radikal "Ali Sami Yen'deki vahşet derbiyi seyircisiz mi oynatacak" manşetini atmış, ben de merakla bekliyorum, ne olacak. Cemal Nalga'ları filan gördükten sonra elbette normal bir şey ummak için hiç bir sebep yok ama, en azından bilelim bir taraftarı damdan aşağı atarsak ne kadar ceza alacağımızı.

Devamı ...

15 Mart 2010

Oynatmıyorum



Suçlu Zico'muydu yani? Şampiyon olamadık, çeyrek finale çıktık, biz buralardan "Ei, ei, ei, Zico o nosso rei" diye yazarken, onu nasıl göndereceğini düşünen profeyşınıllar yeni kumpaslar kurmayı planlıyordu çoktan. Peki suçlu Aragones mi? Yani adamı Avrupa Kupasını kaldırdıktan sonra binbir güçlük alıp getiriyorsun, sonra Xavi'li Iniesta'lı kadrodan eline veriyorsun Josico'nun türlü çeşit esprisini. Bu mahdumiyetler silsilesinde yıllar sonra kulüp takımı yönetmiş hocadan çift kupalı şampiyonluk ve nutellalı ekmek beklemek normal mi? Olacak şey mi? El hak, olmayacak duaya amin dedin mi her şey Şebnem Ferah, her yer "sil baştan başlamak lazım"

Bizim sokakta yoktu da, milli kahramanlarımızdan biri göbekli, bir boka yaramaz ama top sahibi o çocuk. Yani mahalleye giriyor bu kimsenin kendisiyle müşerref olmadığı hırbo, bütün melanetler kendisinde cisimleşmiş, çirkin tipi, uzun dişleri, koca göbeği, götünden düşen şortu ve elinde topuyla, diyor ki "hadi oynayalım." Sen topa bir vuracaksın, bir iki koşturacaksın diye heyecanlanadur, bu evlad-ı na şeref olmadık düzenlemeler yapıyor, kaleye mi geçmiyor, faul mü yapmıyor, aynı zamanda hem hakem hem futbolcu hem de midende ağrı mı olmuyor? Bini bir para. Takımın en iyisi kaleye mahkum, takımın en kötüsü forvette, böyle yanlış bir düzen. Hadi maçta yenilmiyorsun diyelim, çünkü bu tosuncuk yenilgiyi kabullenmiyor, kendi hanesine kafadan 5 gol yazıyor, yendiğinden de keyif alamıyorsun. İşin ahlakı kaçmış, arkadaşın maçtan sonra diline doluyor seni, "oğlum nasıl maraza çıkardınız" diye. (Bu maraza lafını 6 yaşındaki veledin kullanması mümkün değilse de, götlük yaptınız diye yazmaya elim varmadı kendime)

Tamam kardeşim top senin anladık, anladık anlamasına da bu işten bizim alacağımız keyif, bir mahalle maçı yapmanın mutluluğu da mı senin? Yani elbirliğiyle yekten, güzel bir çalıma hep beraber mesut olamayacaksak, top senin hanende kalsın, biz uzaktan bakıp çekirdek çitleyelim, gazoz açtıralım. Mesele o değil ki Ramiz dayı, mesele, top değil, o topla oynanan oyunda oynayacak olanlar. Mesele Ezel, o insanlar olmasa, o oyunun da topunda anlamı olmayacak olması. Mesele mutlu olmak değil kardeşş, ş'leriniz kurusun, mesele birlikte mutlu olmak. İşe anlam veren bu.

Fenerbahçe de top değil be kardeş? Yani olmamalı. Hani aldın eline, canım çektiğince oynarım, istediğime gel istediğime git derim, 55 Liradan çaktığım bileti gönlüm isterse 20'ye indiririm, bir gün tribünlerle kavga ederim öbürsü gün soyunma odasına girer azizsilinlerim ile olmuyor, olmayacak.

Güzel kardeşlerim,

Şu olmuyor olmayacağı yazdım da aklıma geldi, şurası bir miting meydanı olsa, alkış cümlelerini öyle peşpeşe dizerim ki, gayya kuyusunun karanlığı bile aydınlanır gözlerinizde. Öyle biliyorum bu telleri. Mamafih hiç bu konuşmalarda kullanılmayacak kelimeler anlatılıyor gerçekleri.

Sorunumuz şu, tek başına bir çocuk ile karşı karşıyayız ve top nasıl olduysa onun koltuk altında kendine bir yer bulmuş. Bu çocuk, belli ki duygusal, belli ki istekleri var, belli ki heyecanlı, kalbi şevki kırıldı mı, herkesi kırıyor, o anın heyecanıyla bir takım çözümler arıyor. Matematiği zayıf, türkçesi kötü, tarihten kalmış, bu işler öyle olmuyor cümlesine de bir türlü intibak etmiyor, hep bir umut deniyor dolanıyor, diyor ki halkın anlayacağı dilden "Bir de böyle deneyelim."

Deneme yanılma güzel ama ampirizm fizik deneyi yapıyorsan işlevsel. Milyon insanın kalbini pusula niyetine dercettiği bir takım ile böyle oynanmaz ki? Kalbimiz buğzediyor, kar bora fırtınadan göz gözü görmüyor, mesele yek ve tek, Rıdvan gerçeği çok kısa fasediyor "iyi futbol iyi futbolcularla oynanır"

Bak canım kardeşim, Cristian, Andre Santos gözünün nuru olsun, bu takımın kalitesine kalite katan arkadaşlar mı şimdi? Veya Fenerbahçe forması Bilica'ya yakışıyor belki amma Bilica bir türlü o formanın içine sığamıyor, hep düşüyor, hep üstünde bol duruyor. Takım Çarşamba pazarı gibi. Vederson, memleketimin has evladı ben elbette elini sıkarım, yanağını da mıncıklarım velakin sol bek dediğinin evrensel kıstası Hakan Tecimer değil ki? Orta sahada Emre Alkibiades'imiz olmuş var gücüyle vuruyor amma, önündeki ardındaki el belde, toptan mayın diye kaçarken bacak kasları yalnız laktik asit üretmekte, top kaleye hasret, seyirci "basan koşan pres yapan" ekibe.

Top senin yahu tamam, al oyna oynamasına da şunu izlerken, iki de biz mutlu olalım, yani Fenerbahçe'ye verecek 200 milyon dolarımız yok diye de bunca eza çektirilmez ki? Diyelim amcamızın yok o kadar parası, diyelim bir türlü kotaramadık şu ihale işlerini, Genelkurmay Başkanımız ise ancak televizyondan izlediğimiz bir sima, bu bizim suçumuz değil ki? Biz de şurada izliyor, cepten yettiğince formamızı alıyor, bu tarihin bir parçası olmaktan kendi kendine mutlu bir hayatı sürdürüp götürüyoruz işte. Bazen harçlığımızdan arttırıyor, bazen dolmuşumuzdan otobüsümüzden kesiyor, olmadı televizyon başından uzaktan izliyor ama hep bir heyecanla diyoruz ki bizim çocuklar kazansın. Bonservis bedellerini Juan Figer'e komisyonu ayırıp verdiğimizden değil, sarıyla laciverti gördük mü Kadıköy dolaylarında "bizim çocuklardan" biliyoruz hepsini. Hani Zeki Rıza'yı bizim efsane sayışımız gibi, öyle duygusal, basbayağı irrasyonel bir aidiyetler yekünü.

Şimdi tabi insan kendi çocuğunun hayrını ister. Farz-ı misal her velinin "ciğeri kan ağlar" evladı disipline gittiğine, matematikten 1'i karnesinde gördüğünde. Şimdi bizim çocuklar neden hep disiplinde bey amca? Neden bizim çocukların karnesinde kombine ataklardan 1, takım savunmasından 0, kanatlardan 1,5'dan 2 yazıyor? Okul taksidini güzel ödüyorsun da, Allah bin bereket versin, bu çocuk niye bir türlü 5'leri çakamıyor?

Bu top bu sokakta niye ortada duruyor, bizim çocuklar çekirdek çitliyor, sen mutsuz, ben mutsuz, külli ümmet bedbin sıkıntılı duruyoruz?

Yahu tamam top senin de sokak değil, okul senin ama öğrenciler değil, bu tesisler hep senin olsun ama bayrak değil.

O sebeple, beyamca, güzel kardeşim, topu artık bırakma vakti gelmedi mi? Sen uzaktan izle biz oynayalım, sen dışarıdan bak az, biz iki çalım atalım, bir kere de sen kaleye geç, top filelerle buluşsun biz de mutlu olalım.

Hani her sene şampiyonluk kesin değil ama, bir değişiklik zamanı da geldi geçiyor, biz seni güzel analım, sen de bizi güzel bil, el sıkışarak ayrılalım.
Devamı ...

14 Mart 2010

Kupaların Kupası Eurochallenge Kupası


Voleybol

Burcu Hakyemez NTVSPOR'da Burcu kontenjanından voleybol programı yapan eski bir voleybolcu. Arada sırada Ntvspor'un internet sitesinde de yazı yazıyor. Kendisi eksik olmasın 12 Mart Cuma günü bir yazı yazmış; başlığı "Galatasaray ve Fenerbahçe Acıbadem'in Avrupa başarısı".

Burcu Hanım için Şampiyonlar Ligi ile Eurochallenge Cup arasında pek bir fark yok, yani ikisi de aynı derecede büyük başarı. Kendisinin hakkını yemeyelim Galatasaray Fenerbahçe'den daha zorlu rakiplerle oynadı da yazabilirdi. İki takımında voleybola yatırım yapması bu başarıyı ve voleybola ilgiyi getiriyormuş Burcu Hanım'a göre. Bunu bir kez daha belirtelim Challenge Cup'daki final four'la Şampiyonlar Ligi final four'unun bırakın aynılaştırılması aynı yazıda bile bahsedilmesi ayıptır. Futbolda Şampiyonlar Ligi'yle Balkan Kupasını aynılaştırmakla eşdeğerdir. Burcu Hanım hem yazının başlığında hem içeriğinde bu saçma aynılaşmayı yaptığı gibi takımların isimlerinden bahsederken de hem başlıkta hem yazıda Galatasaray'a öncelik tanımış.

Burcu Hanım'ın bahsettiği gibi tüm gözler önce Eurochallenge Final Four'una çevrilecekse Galatasaray'ın olası bir şampiyonluğu Fenerbaçe'nin finalistliğinden daha başarılı olarak lanse edilmeye başlanacaktır o zaman. Geçen seneki Uleb Cup şampiyonluğunda olduğu gibi medya nasıl sanki bu ülkede bayan basketbolunu domine eden Fenerbahçe değilmiş gibi bir anda Galatasaray'ı 3. sınıf bir kupa kazandığı için baştacı ettiyse bu sene de aynı taktik voleybolda uygulanacak demek ki. Burcu Hanım da ilk tuğlayı koyarak bu güzelim manipülasyon sürecinin harcını koymuş olmuş bu yazıyla. Kardeşinin oynadığı takım inanılmaz zor takımların oynadığı birinci sınıf ülkelerin varını yoğunu ortaya koyduğu Eurochallenge kupasını alacak kolay değil, heyecanlanmakta haklı kendisi.
Devamı ...

13 Mart 2010

Bir Almana Duygusal Yaklaşmak


Daum Hocam

"Bir Almana duygusal yaklaşmak ne kadar rasyonel olur o da merak konusu" (13 Mart 2010 - Lig TV'nin Melihlerinden bir tanesi). Almanya'ya gittiğimde ilk gördüğüm manzara havalimanının bir kapısında bekleyip kapıdan geçen sarışın Almanlara Türkçe laf atan ve söyleneni anlamayınca geri dönüp bakan kurbanlara bakarak ahahaha diye gülen üç adet bıyıklı abiydi. O zaman biraz kızmıştım fakat Melih (galiba Şendil olanı?) bugün bizi aydınlattı "Bir Almana ne kadar duygusal yaklaşılabilir ki?"

Rakibimizin hocası da Almandı gerçi, yerinde zıp zıp zıplıyordu, yine temkinli olmakta fayda var, duygusal yaklaşmamak gerek Almanlara. Şimdi ben de duygusal yaklaşmak istemiyorum fakat sayın Daum bu sene beni hayal kırıklığına uğrattı. Hayal kırıklığına uğramak içinde duygusallık barındırıyor, yerine başka bir kalıp aradım fakat bulamıyorum, bay Daum kusura bakmasın kendisine duygusal yaklaşacağım, Almanlığına aldırmadan.

Tranfer yapılmaması, sakatların çok olması, bazı oyuncuların istenilen düzeyde oynayamaması hep bahane fakat elinde çok daha kısıtlı bir kadro varken bu takıma ilham veren ve yoktan şampiyonluk yaratan bir hocanın çaresizce kulübede oturmasına kızmıyor, hüzünlü gözlerle bakıyorum. Yine duygusal yaklaştım, pek rasyonel olmadığım ortada, zaten hâlâ maç yazısı yazan her Fenerbahçelinin rasyonelliği pek kısa olmayan bir süre önce çöpe attığını iddia ederim, çok net ederim hiç karşı çıkan olmaz bile.

Şimdi o orta sahadaki verimsizlik mesela. Rahatsız etmiyor mu hocam seni? Cristian her geçen hafta oyun içinde daha da kaybolan bir oyuncu. Gençlerbirliği de öyle orta sahaya hükmediyor falan değil. İzlemişler Fenerbahçe'nin mıymıymıy paslaşmasını, Fenerbahçe orta çizgi civarında sağdan sola, soldan sağa verirken elbet kaybediyor, alır gideriz demişler. Baskı da yaptıkları yok. Böyle olunca orta saha ikilisi Cristian-Emre değil de Emre-Özer olsa, Emre-Topuz olsa, bir de onu denesek mesela? Cristian sakatlanınca mesela yerine Deniz alınmasa? Özer oraya girse, ya da sol tekeri patlamış araba gibi ortaya çeken Topuz istediği yerde cirit atsa da sağa Özer alınsa nasıl olurdu? Alex yokken anlıyoruz tabii belki daha sağlam adamlar basan bir orta saha olsun deniyor da, şu maçta Deniz miydi maçı çevirecek adam mesela?

Yoksa her hafta ikişer gol yiyorduk, boşver verimli orta sahayı, gol yemeyelim mi diyorsun hocam? Şimdi ilk devredeki o Kasımpaşa maçında yaptığını hiç anlamamıştım hocam. Hâlâ toparlanamadın ama sen? Ne olacak hocam bu hâl? Ben şimdi bütün suçu sana ihale ediyormuş gibi oldum, öyle değil hocam. Senden çok daha suçlu adamlar oturuyor kulübün tepesinde. Yalnız hakikaten sana güvenen çok adam vardı, bir tanesi de bendim. Hayal kırıklığına uğradık hocam, sen daha başka bir hocaydın. Şimdi böyle rakı masasında karşına oturmuş dertleşiyorum gibi oldu Daum hocam, "ben Almanım bana böyle duygusal yaklaşma" dersen boynum kıldan ince. Almana saygımız sonsuz hocam, Almana saygıda kusur etmeyiz. Canın sağolsun hocam.
Devamı ...

Gençlerbirliği 0 - Fenerbahçe 0
TSL 13/03/2010


NTVSPOR ve Ajanslar
Turkcell Süper Lig'in 25. haftasında Fenerbahçe, Ankara temsilcisi Gençlerbirliği'ne konuk oldu. İki takımın da hücumda etkisiz kaldığı maçta gol sesi çıkmadı ve Gençlerbirliği ile Fenerbahçe 1'er puanla haftayı noktaladı. Deplasmanda oynamasına rağmen karşılaşmaya daha iyi başlayan taraf Fenerbahçe oldu. Konuk ekip Vederson, Deivid ve Bilica ile yakaladığı pozisyonları gole çeviremezken, başkent ekibi de hücumda çoğalamadı ve ilk devre 0-0 tamamlandı.

İkinci yarının ilk bölümünde iki takım da kontrollü oyununu sürdürdü. Gençlerbirliği savunmasının kilidi çözmek için Semih, Özer'i oyuna alan sarı lacivertli ekip, istediği pozisyonları yakalayamadı.

Karşılaşmanın 80. dakikasında Gökhan Ünal'ın ceza sahası içinden yaptığı kafa vuruşunda top direğe çarparal auta çıktı.

Kalan bölümde iki takım da skoru değiştiremezken, maç da golsüz eşitlikle sona erdi.

Bu sonuçla Fenerbahçe puanını 49'ye yükseltirken, Gençlerbirliği de 32 puana çıktı.

NOTLAR
Böyle Fenerbahçe son 6 lig maçında 12 puan kaybetti. Son 6 lig maçında sadece 1 kez galip gelebilen sarı-lacivertli ekip, 3 beraberlik ve 2 yenilgi elde etti. Fenerbahçe’nin son 9 resmi maçta 1 galibiyet, 4 beraberlik ve 4 yenilgi alması kötü bir dönemden geçtiğinin göstergesi.

Fenerbahçe bu sezon ligde 2. kez gol atamadı. Sarı-lacivertli ekip ligin ilk yarısında Beşiktaş’a karşı 3-0 yenildiği maçtan sonra Gençlerbirliği deplasmanında gol bulamadı.

Gençlerbirliği son 10 lig maçında sadece hükmen bir galibiyet alabildi. Son 6 lig maçında 2 beraberlik ve 4 yenilgi ile sadece 2 puan toplayabildi.

MAÇTAN DAKİKALAR
7. dakikada Gökhan Ünal, kendi çabasıyla getirdiği topu, penaltı noktası üzerindeki Mehmet'e aktardı. Bu futbolcu da sağdan bindirme yapan Deivid'i gördü. Brezilyalı oyuncunun sert vuruşunda top üstten dışarı gitti.

20. dakikada Gökhan Gönül'ün sağ taraftan yaptığı ortada Gökhan Ünal'dan seken topla arka direkte buluşan Vederson'un kötü vuruşunda, meşin yuvarlak, farklı bir şekilde yandan auta çıktı.

22. dakikada Orhan'ın ters kafa vuruşuyla penaltı noktası üzerinde topla buluşan Bilica, topa vurmakta gecikince, takımını mutlak bir golden etti.

Karşılaşmanın ilk yarısı golsüz berabere tamamlandı.

İKİNCİ YARI
49. dakikada Mehmet'in hatasıyla topu önünde bulan Aykut'un sert şutunda, kaleci Volkan Demirel, topu kornere çeldi.

53. dakikada Fenerbahçe kalesi üst üste iki tehlike yaşadı. Harbuzi ceza alanı içinde Orhan pasıyla topla buluştu. Harbuzi'nin sert şutu, araya giren Deivid'den döndü. Ceza alanı dışında topla buluşan Cem Can'ın sert vuruşunda da kaleci Volkan Demirel soluna yatarak, topu iki hamlede kontrol etti.

58. dakikada Mehmet'in ön direğe gönderdiği topa Semih vurdu, ancak meşin yuvarlak üstten dışarı çıktı.

61. dakikada Emre'nin yaklaşık 25 metreden attığı sert şutta top, az farkla üstten auta gitti.

80. dakikada Vederson'nun sol taraftan penaltı noktası üzerine gönderdiği topa Gökhan Ünal vurdu, meşin yuvarlak yan direkten döndü.

90 artı 4. dakikada Özer'in sağ taraftan arka direğe gönderdiği topu Gökhan Ünal Lugano'ya aktardı. Bu futbolcunun kötü vuruşunda meşin yuvarlak farklı bir şekilde üstten auta çıktı.

Karşılaşma golsüz beraberlikle sona erdi.

GENÇLERBİRLİĞİ: 0 - FENERBAHÇE: 0
Stat: 19 Mayıs
Hakemler: M.Kamil Abitoğlu, Selçuk Kaya, Serkan Akarca
Gençlerbirliği: Serdar, Orhan, İlhan, Mahmut, Aykut, Cem Can (Dk. 82 Kerem), Tozo, Vranjes, Sandro, Harbuzi (Dk. 85 Serkan), Mustafa (Dk. 82 Kahe)
Fenerbahçe: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Lugano, Bilica, Baroni (Dk. 65 Deniz ), Andre Santos, Deivid (Dk. 57 Semih ), Mehmet, Emre, Vederson (Dk. 80 Özer ), Gökhan Ünal
Sarı kartlar: Dk. 37 Aykut, Dk. 45 Orhan, Dk. 64 Harbuzi (Gençlerbirliği), Dk. 75 Emre (Fenerbahçe)
Devamı ...

12 Mart 2010

Efsane Belirleme Komitesi


komite

Yoğun ihtiyaç üzerine kurulan Efsane Belirleme Komitesi bu akşam İsviçre'nin Cenevre kentinde toplandı. Bir tarih profesörü, iki beden eğitimi hocası, bir talk-show sunucusu, iki emekli futbolcu, bir Feng Shui uzmanı ve bir adet blog yorumcusundan oluşan komite daha ilk toplantısında çok önemli kararlara imza attı. Komite adına açıklama yapan 28 senelik beden eğitimi hocası Sadık Hakkı "efsane dediğin belli olmalı, birkaç adam sayınca işte bunlar efsane, kalanları tırt denilebilmeli, her kafasına esen efsane belirliyor" açıklaması yaparken alınan kararların da bir listesini okudu. İşte komitenin aldığı karara göre bundan sonra efsane olacak futbolcularda aranan özellikler:

1. En az 8 sene aralıksız Fenerbahçe forması giymesi.
2. 4 aydan uzun sakatlık veya ceza süreciyle takımdan ayrı kalmaması.
3. Fenerbahçe kariyeri boyunca ikiden fazla kırmızı kart görmemesi.
4. Orta isabetinin asgarî % 55 olması.
5. En az bir kavgada araya girip takım arkadaşlarını korumuş olması.
6. Kariyeri boyunca maç sonlarında düzgün diksiyonla demeçler vermesi.
7. Demeçlerindeki kelime sayısı toplamının en az 10.000'e ulaşmış olması.
8. Sözleşme zamanları pazarlık yapmaması, boş sözleşme imzalaması.
9. Emekli olup yorumcu olursa sürekli Fenerbahçe en iyi takım demesi.
10. Fenerbahçe'nin rakiplerini veya oynadıkları futbolu övmemesi.
11. Fenerbahçe altyapısından yetişmesi.
12. Fenerbahçe kariyerinden önce veya sonra Galatasaray veya Beşiktaş'la adının anılmaması.
13. Yabancı olmaması, Türk çocuğu olması.
14. Teknik direktörlük yapmaması, yapmışsa Avrupa şampiyonluğu kazanması.

Bu şartları sağlayan adaylar iki hafta içinde komiteye başvurursa uzun ve yorucu bir değerlendirmeden sonra resmi efsaneler açıklanacak ve "7 ay oynadı efsane oldu yeeeaaa" çilesi sona erecek. Hepimizin gözü aydın, çok yaşa komite.
Devamı ...

11 Mart 2010

Final Four'a Gidiyoruz


FB Acibadem

Fenerbahçe tarihinin Avrupa'nın en üst düzey kupasındaki ilk final-four'una nihayet ulaşabildik. Avrupa Şampiyonluğu için kurulan takım belkide Türk spor tarihinin en dominant takımı haline geldi. Türkiye Ligi, Türkiye Kupası Şamiyonlar Ligi'nde üç kulvarda tek bir mağlubiyet almadan ve bütün maçlar dahil edildiğinde sadece 3 set vererek bu seviyeye gelmek inanılmaz bir başarı. Şimdi bu seviyeye geldikten sonra artık kupa için iki maç kaldı geriye. Bu sene Rus takımlarının bir üst seviyesinde olan İtalyan takımlarından Asystel Novara ve Scavolini-Bergamo ikilisinden biriyle final oynayacağız Cannes'i geçersek. Geçen sene şu anki kadromuzdan çok daha zayıf bir takımla CEV Cup Final Fourunda karşılaşmış ve kaybetmiştik Novara'ya. Vakıfbank eşleşmesinde gördük ki Novara Vakıfbank'ı kolay elese de bizden daha iyi bir takım değil. Scavolini'de ilk grup aşamasında Vakıfbank'ın grubundaydı ve izlediğimiz maçları göz önünde bulundurursak onlardan da iyi durumdayız. Cannes'in hiç bir maçını izlemedim ama bu iki İtalyan takımından daha iyi bir kadroları yok. İki sene üstüste şampiyonlukları var Kupa 1'de 2002 ve 2003'te. O yıllardaki dominasyonları yok son yıllarda ama evsahibi avantajı voleybolda tehlikeli bir şeydir. Beklenmeyen bir performans gösterebilirler.

Final-Four'un bir numaralı favorisi biz gözüküyoruz. Cannes, Novara ve büyük ihtimalle üçüncü takım olarak gelecek Scavolini Pesaro bizim kadar domine ederek gelmediler bu seviyeye. Tek korkum bu sene 5 seti geçtim 4 setlik bir maçı bile zor oynamamız. Eczacı'yla süper kupa ve Vakıfbank'la ligin ilk yarısındaki maç 4 set sürdü. Sadece Dinamo Moskova maçı 5 sete uzadı. Dengimiz bir takımla oynadığımızda maçın başa baş gitmesi durumunda bu duruma oyuncuların nasıl tepki verebileceğini bilmeyecek olmamız bir dezavantaj olarak görülebilir. Takımda son derece tecrübeli oyuncuların olması, defalarca buraları yaşamış "winner" oyuncuların olması bu durumla baş edebilmemiz konusunda bize yardımcı olacaktır yine de.

Bu arada Galatasaray bayan voleybol takımı da Eurochallenge Cup'da Final-Four oynayacak. Şimdi bu kupayı kazanırlarsa(ki rakiplerinin adını sanını Avrupa Voleyboluyla en ilgili kimsenin duymuşluğu bile yoktur) muhtemelen bizim hiç bir halttan anlamayan spor basını Galatasaray'ı yine Avrupa Şampiyonu ilan edecektir. 5.sınıf bir kupada 5. sınıf rakipleri yenerek elde edilen bir kupaya utanmadan Avrupa'nın en büyüğü falan demeye başlarlar. Geçen sene bayan basketbol takımının Eurocup gibi üçüncü sınıf bir kupada şampiyon olmasını Avrupa Şampiyonluğu diyerek veren Euroleague ile Euro Cup arasındaki dağlar kadar seviye farkını umursamayan bilgisiz medya ve taraftarından bu senede aynı saçmalığı bekliyoruz.

Umalım ki Final Four'a yükselmeyi yıllardır hak eden ama kah yönetimin transfer konusundaki son hamleyi yapmaması kah statünün azizliği kah son salise basketiyle yıllardır Final-Four'un bir adım ötesinde kalan Fenerbahçe Bayan Baketbol takımı da voleyboldaki hemcinslerinin başlattığı geleneği gelecek yıl devam ettirsinler. Erkeklerden umudumuz yok onlara Allah selamet versin ...

TRT'ye de bir çift laf edelim. İki haftadır bizim voleybol maçının saatleriyle Ermeni tasarısı oylamaları çakışıyor. TRT'de bu haberleri vereceğim diye ekranın neredeyse yarısını kaplayan bir çerceve koyuyor. Bin tane kanalın var git onlardan ver çok önemli buluyorsan haberi yok illa vereceğim diyorsan alt yazı geç, nedir bu maç yayınının içine etmek? 3-4 Nisan'da Ermeni tasarısı görüşmeyi planlayan meclis varsa da uyaralım. Final-Four maçları nedeniyle erteleyin kardeşim şu görüşmelerinizi de adam gibi maç seyredelim!
Devamı ...

Ah be Ekrem Bey...



Ulan arkadaş, bir kere de bizim ayaklar gol atmada usta olsun be. Bak Efes, neredeyse 30 yıl önceki reklamında ulusal karakterimizi, hem de bu pek güzel bir şeymişçesine Adapazarı kabağı gibi serivermiş orta yere. Elin ayakları gol atmada, paten kaymada, şunda bunda usta; Ekrem Beyinkiler bakkala gidip bira almada. Neyse Dünya Kupası yaklaşıyor, Ekrem Bey gibi istif etmeye başlamak lazım şimdiden...

Foto: Milliyet Arşivi, 1982


Devamı ...

9 Mart 2010

Sağlı sollu ataklar - 2



Yahu bu Andre Santos iyi çocuk hoş çocuk da, Fenerliyiz diye, safız diye, yiyor bizi arkadaşlar. Eleman Sivas maçında Alp disiplinine çıkmış kayakçı gibi aktı, golünü yazdı; o golün hatrına sonraki on maç boyunca 'ulan bu adam sahada ne yapıyor' diye sormadık hiç birimiz. Şimdi geldi, ligin belki en kritik maçında yine yaptı slalomunu, yine yazdı enfes golünü, on maç daha gider artık eli belinde. Ayrıca, takımın en iyi oynayan adamının Emre olması sizin de siniriniz bozmuyor mu? Bir tek ben mi kaldım lan yoksa?



Bu hakemlerle bu lig...

Yönetim kurulu ve başkan kendi özeleştirisini yapana kadar hakem muhabetti yapmayacağım, hakem muhabetti yapan Fenerliler'e de kulak asmayacağım. Takımı, gözden düşmüş Avrupalı forvetler için rehabilitasyon merkezine çevirenler, sırf altından dere geçiyor diye 55 liraya kale arkası bileti sattıkları stadyumun zeminini düzeltemeyenler, üç sene şampiyonluk sözü verip milletin ağzına bir kovan Anzer balını çaldıktan sonra, İslam Çupi'nin o uhrevi anlamlar kazanmış sözünü kendi başarısızlıklarının bahanesi niyetine kirletenler yapsın önce özeleştirisini, ondan sonra hakem konuşmaya başlarız. Ne yazık artık Erman da yok karşılarında...

Müdürü yuhlayın

Deniz'i ve Selçuk'u yuhaladınız ne oldu? İBB maçında onların yerine girenler maçı kurtardı değil mi? Daum'un mecburiyetten üç maçta üç değişik yerde oynatıp dolap beygirine çevirdiği Deniz Barış da, Selçuk Şahin de, Daniel Güiza da ve hatta Ali Bilgin ya da Maldonado bile, yeteneksiz oldukları ya da kötü oynadıkları için yuhalanmayı hak etmez. Müdürün işe aldığı adamın kapasitesi sınırlıysa, o adama değil müdüre şarlarsınız. İBB maçında Deniz Barış'ın ofsayt olduğu için sayılmayan golü, hayatımda en çok sevindiğim Fenerbahçe gollerinden biriydi. Sırf o, nerede oynarsa oynasın elinden geleni yapmaya çalışan adamın onuru kurtulsun, akşam evine gidip rahat uyku uyusun diye. 'Bizim uykumuz ne olacak?' diye soruyorsunuzdur muhtemelen. Onu bana, Deniz Barış'a ya da Güiza'ya değil; müdüre soracaksınız... Takımın bu sezonki en önemli maçında sahaya onbir futbolcuyu zar zor topluyorsak, bu Deniz Barış'ın suçu değildir.

Rıdvan meselesi

Oğlum bir de her Rıdvan muhabbeti açıldığında ortaya çıkıp, "İki sene top oynadı, şu kadar sene yattı" adamları var ya, onlarla nasıl geçineceğiz, kurulmakta olan şu medeniyetin hangi tuğlasını birlikte koyup, hangi sıvasını birlikte vuracağız. Ah benim güzel kardeşim, zavallı Rıdvan hasta yatağından kalkıp, koltuk değnekleriyle mi çıkacaktı o çok sevdiği yeşil sahalara? Rıdvan'ın sakatlıklarından bazılarının yeterince iyileşmeden oynadığı için tekrar nüksettiğini bu kadar mı çabuk unuttuk? Kendine bakmıyormuş. Valla kendine bakan adamlar Pele gibi, Platini gibi sonradan lacileri çekip, kodamanlarla poz veren düzen adamları oluyor. Bakmayanlar da Maradona oluyor, George Best oluyor. Tercih sizin...

Es-Es Bando

Sağlı sollu yükleniyoruz madem, Eskişehir'in bandosu dikkatiniz çekiyor mu ey Erfurtlu Fenerliler. Hele de o İspanyol havalarını çaldıkları anda tribünler de eşlik etmiyor mu o ezgilere, kendinden geçiyor insan, Eskişehirli olası geliyor. Neymiş efendim Premier Lig seyircisi türkü söylemezmiş, ıslıkla rakibi boğarmış, alkışla da destek verirmiş. Ulan güzel kardeşim, bırak isteyen ıslık-alkış takılsın, isteyen de türküsünü söylesin. Nasıl bir şeymiş bu marazi Evropa aşkınız, ne bitmek bilmez ızdırapmış bu Evropa-Türkiya karşılaştırmalarınız. Takıma en iyi desteği ıslık-alkışla verirmişsiniz. Yahu ben belki takıma destek vermekten çok şarkı-türkü söylemeye, eğlenmeye, omuz omuza durmaya, o dayanışma hissinin tadını çıkarmaya, kendi sikik, bungun, beyaz ya da mavi yakalı ama her durumda iki yakası bir araya gelmeyen hayatımın acısını çıkarmaya geliyorum tribüne. Sana ne! Bak ne güzel bandosuyla, atkısıyla, kaşkoluyla, marşıyla, şarkısıyla coştukça coştu Es-Es tribünü. Spikerin sesini kıs, tribünü dinle. Helal olsun Selamsız Bandosu kılıklı o amcalara ve onlara eşlik eden onbinlere. İllâ ki 'işte Pürömiyerlik bu' diyene mi meftun olacağız, işte Süperlik de bu, kendi kusuruyla güzel...

Diyar-Bursa

Süperlik övgüsünün üstüne Diyarbakır-Bursa maçına dalarak, kendi kendimi sabote edeyim müsadenizle. Başka yere görüş verdim, kısaca aktarıvereyim buraya da: İlk yarıda Bursa'da oynanan maçtan sonra bir avuç sağduyulu insanın ısrarla, neredeyse kendilerini yırtarcasına bu olaylara, Diyarbakır taraftarına yapılan haksızlığa dikkat çekmesi boşuna değildi. Zira Türkiye ikili karşıtlıkların hüküm sürdüğü, cepheleşmenin geçer akçe olduğu, taraf olmayanın bertaraf olduğu bir ülke. Hal böyle olunca, ilk maçta mağdur olan Diyarbakırspor'un taraftarı da şah iken şahbaz oluyor ve yıllar önce Altay maçında ortaya konan "o" senaryodan medet umar hale geliyor. Her tarafımız öyle kokuyor ki, tüm bunların üstüne bir Diyarbakırlı da kalkıp, "benzer senaryoların ortaya konduğu birçok maç izledik bu ülkede ve hiç biri tatil edilmedi" dese, en şiddet aleyhtarı olanımızın bile buna verecek cevabı yok. Hiçbir şeye değilse, bir milat olmasına yarasın bari...

Hertha takibi

Sağlı sollu ataklar uzun ömürlü olursa, yaşadığım kentin takımına, yani Hertha Berlin'e de iki satır yer vereyim diyorum her yazıda. Bu sezon tabii, not bareminde iç güveysinden hallice mertebesine bile erişemedik, Medgallis'le birinci hafta kazandığımız Hannover maçına giderek kuruttuk takımı. Daha da iflah olmadı, kendine gelemedi bizim mavili yavrukurtlar. Bu hafta da Hamburg deplasmanından elimiz boş, götümüz yaş döndük afedersiniz... Kaybedilen her maçtan sonra "Artık bu işin şakası yok, bir an önce kendimize gelmemiz lazım," diyen Sivassporlu futbolcular gibi bizimkiler de.. Düşünsenize, Sivas küme düşmüş, bizim Çakmak Yasin, Bank Asya maçlarından sonra hâlâ, "Artık bu işin şakası yok," diye açıklamalar yapıyor.

Müjdat nerede?

Yazının sonuna geldik, hâlâ Müjdat Yetkiner'in adı geçmedi diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Buyrun o zaman Canarino kardeşimizin bloğuna bağlayalım sizi, bakınız 81-82 kadrosunun çift banka reklamlı kadrosuna, Müjdat Yetkiner'in bıyıksız dönemleri de olmuş.

Laf dağılacak ama bizim yan tarafta Dünya Kupası tarihinin 20 bıyıklı futbolcusuyla ilgili bir link verildi. Medgallis'in isteği üzerine o konuya da eğileyim diyorum yakında. O zamana kadar, siz şunu düşünün:

Eskişehirsporlu futbolcu Koray Aslan formasının arkasına neden K.A. yazdırmış? Kafka göndermesi mi var, Orhan Pamuk'un 'Kar' romanına atıf mı, ne oluyoruz lan? "İşte Süperlik bu" dediysek, bunu da demedik...

Devamı ...