15 Haziran 2011

Voleybol Federasyonu için Enfes Öneriler



Voleybol federasyonu başkanından fantastik öneriler gelmeye devam ediyor. Yabancı sayısını sınırlamak için inat eden ve tepkilere aldırmayıp 2+1 sınırı getiren Erol Ünal Karabıyık, sonrasında muhteşem önerilerle kararından dönmeyip orta yolu bulmaya çalışıyor. Önce şuradaki müthiş fikirle geldiler. Diyor ki, yabancı sayısı aslında sınırsız ama Türkiye Ligi'nde 2+1 var, fakat siz ligde oynayacağınız takımla önceden anlaşıp istediğiniz kadar yabancı oynatabilirsiniz. Bu dahice fikirden sonra bugün de şuradaki fikri sunmuş:

Buna göre de takımlar sınırsız yabancı oynatacak ama her oyuncuya bir puan verilecek ve takımlar bu toplam puanı geçemeyecek. Teklifte en yüksek puan 9 ile yabancıların, sonrasında ise Türk Milli Takımı oyuncuları var 6-8 puan ile. Yani takımınızda milli oyuncu varsa cezalandırılıyorsunuz. O yıl oyuncularınızın tümü iyi oynayıp Milli Takım'a çağırılırsa gelecek sene kadroyu dağıtmak zorunda kalıyorsunuz. Sayın federasyon başkanı daha fazla yorulmasın diye birkaç fikir de biz bulduk, bunları da mutlaka değerlendirsinler.

- Takımların 6 yabancı hakkı bulunsun. Bir maç öncesi kaç yabancı oynatılacağı zar atışıyla belirlensin. Zarı federasyon başkanı atsın.

- Bir takımın daha önce milli forma giymemiş bir oyuncusu milli takıma çağırılıp maç başına 18 sayı ortalamasıyla oynarsa o takıma bir yabancı hakkı verilsin. Ortalaması 18'in altına düştüğü an yabancı dövülsün.

- Sezon öncesinde takım başkanları tavla turnuvası yapsın, turnuvanın sonucuna göre takımlara yabancı hakkı tanınsın.

- 0 + 4 + 8 kuralına geçilsin. Buna göre kulüplere sahada 0, kulübede 4, tribünde 8 yabancı bulundurma hakkı verilsin.

- Sınırsız yabancıya geçilsin, fakat yabancıların bir maçta 10'dan fazla sayı alması yasaklansın. Buna göre 10 sayı alan yabancı tribüne gönderilsin.

- 2 + 5 kuralı getirilsin. Buna göre takımların 2 yabancıyı koşulsuz oynatma hakkı bulunsun. Ayrıca bulunduracakları diğer 5 yabancı oyuncu Tufan Ersöz forması giyerek bir basketbol takımında oynarsa, oynadıkları süre kadar voleybol oynamaya hak kazansın.

- Yabancı sınırı serbest bırakılsın fakat takımlar aldıkları yabancı kadar yabancıyı federasyonun oluşturacağı havuza bağışlamak zorunda kalsın. Maçlardan önce takımlara federasyon havuzundan kurayla çekilen oyuncular dağıtılsın.

- Yabancı sınırı serbest bırakılsın fakat 20'den fazla milli formayı giyen oyuncu çok güçlü olduğu ve takımlar arası dengeyi bozduğu için lisansı iptal edilsin, sadece milli takımda oynasın, milli takımda kulüp havası oluşssun. Adeta her gün birlikte çalışıyorlarmış gibi bir ortam yaratılsın.

- Yabancılık yasaklansın. Dünya Türk olsun.
Devamı ...

24 Mayıs 2011

An gelir...


Bizim Fatih gibi fotografik bir hafızaya sahip olanlar bundan 10 yıl sonra bu şampiyonluğu hangi kareyle hatırlayacaklar acaba? Her anını zihnimize kazımak için harcadığımız çabaya rağmen bütün sezonun golleri silinse aklımızdan, hangisi zamana direnir? Gökhan Gönül’ün sezonun 2. yarısındaki çıkışı müjdeleyen Antalya galibiyetini getiren muazzam golü mü? Yoksa Alex’in TT Arena’da 87. dakikada galibiyeti getiren golü mü? Antep’in Fransiz işgaline direnircesine ortaya koyduğu mücadeleye 90+4’de noktayı koyan Andre Santos’un golü mü? Bütün sezon sırasını bekleyen Guiza’nın Semih’ten rol çalarcasına oyuna girer girmez Buca kabusundan uyandıran golü mü? Peki bu sezondan aklımızda kalan bir gol olsa, Mert Günok’un ilk yarıda Trabzon karşısında kurtardığı penaltının hatırı kalmaz mı?

Peki bundan 10 yıl sonra çocuğunuza, yeğeninize armağan ettiğiniz çubukluyu giydirip, birlikte Saracoğlu’nun yolunu tutmuşken ona bu şampiyonluğu anlatmak isteseniz, hangi “tarihi” yanını atlamaktan korkarsınız? Alex’in bütün rekorları altüst eden performansını gol ve asist krallığı ile taçlandırması mı, yoksa Aykut Kocaman’ın lig tarihinde aynı takımda hem futbolcu hem de antrenör olarak şampiyonluk mutluluğunu yaşayan ilk futbol adamı oluşu mu, yoksa Fenerbahçe’nin ilk yarının sonunda liderin 9 puan gerisine düşmüş olmasına rağmen, evinde hiç kaybetmeden ve oynadığı son 18 maçının 17’sini kazanıp şampiyonluk ipini göğüslemesi mi?

Pazar akşamından bu yana FBTV dahil bilimum spor kanalında şampiyonluk kutlamaları, özel yayınlar, röportajlar aralıksız devam ederken, hiçbir detayı kaçırmamak için sabaha karşı yayınlanan tekrar programlarını bile gözünü kırpmadan izleyen Fenerbahçeli, itiraf et televizyon karşısında öyle bir an geldi ki gözlerin doldu, koyvermemek için kendini zor tuttun. Senin “an”ın hangisi? Sivas’ta bitiş düdüğü ile beraber yedek kulübesinin sahaya doluştuğu “an” mı? Ya da Gökhan Gönül’ün sıcağı sıcağına “Bu şampiyonluğu Türkiye’nin dörtte birine armağan ediyoruz” dediği “an” mı? Peki Alex’in maç sonu şampiyonluğu kutlamak için sahaya inen eşine sarılıp onu öptüğü “an”? Takım otobüsünün Şaşkınbakkal’a ulaşınca “bu dünyayı yakarız” sloganını ete kemiğe büründüren, ellerinde meşalelerle bekleyen o mahşeri kalabalıkla buluştuğu “an”? Alex’in bir yanında Volkan, bir yanında Emre’yle şampiyonluk kupasını kaldırdığı “an”ı da hafife almamalı. Hakkını yemeyelim, Aziz Yıldırım’ın gözleri dolarak yaptığı konuşmayı “Zafer İnananlarındır” diye bitirdiği “an”da da kayıplar olmuştur.

Benim “an”ım takımın Sivas dönüşü sabaha karşı Can Bartu tesislerinde yaptığı kutlamadır. Takım binaya girmiş, girişteki lobide sarmaş dolaş seviniyor. Aykut hoca kenarda bir müddet gülerek bu şamatayı izliyor. Daha sonra herkese topluca veda edip, soldaki uzun koridorda yürümeye başlıyor. Sivas’taki bitiş düdüğünden beri hız kesmeyen şamata, kalabalık, eğlence lobide tam gaz devam ederken, kamera bir müddet uzun bir koridorda tek başına yürüyen bu adamı çekiyor. Sonra ne oluyorsa, takım bir anda tribün pozisyonu alıp, koridorda tek başına yürüyen adamın arkasından tezehürata başlıyor: “Sen Bizim Kocaman Gururumuzsun”. Tezahürat devam ederken, kamera tekrar koridoru gösteriyor, Aykut hoca yüzünde biraz mahcup biraz muzip bir gülümsemeyle geri dönüyor. Koridorun son metrelerinde hızlanıp onu bekleyen kalabalığa yumruk şovunu yapmasıyla, takımın onu sarıp sarmalaması bir oluyor. Şimdi hepsi hocalarına sarılmış, kenetlenmiş, bir aile gibi. Hilesiz, hurdasız, hesapsız kitapsız bir kenetlenme anı, ailelere has teklifsiz bir samimiyet. Hiçbir gol anı, hiçbir istatistik, hiçbir rekor, 18. şampiyonluğu şahit olduğum diğer şampiyonluklardan ayırmaya bu “an” kadar muktedir olamayacak.

Sezon başında Aykut Kocaman göreve getirildiğinde, “Devrim nereden başlar?” diye sormuş, cevabımızı da tarihe not düşmüştük:

“Bence devrim 14 yıl önce dosdoğru bir adam olduğu için, güzel futbolu galibiyetten daha çok sevdiği için, yaptığı işe ve rakibinin emeğine saygı duyduğu için, bu futbol sirkinin palyaçoları karşısında eğilip bükülmediği için Fenerbahçe’den apansız sürülen bir efsaneye iade-i itibarla başlar.

Fenerbahçe’nin jakoben cumhuriyeti belki de tarihinde ilk defa tebaasının gönlünden geçen, onların içinden çıkmış gelmiş bir futbol efsanesine bu kadar yetki vererek kendi iktidar alanını bu denli kısıtlamayı göze alıyor. Aykut Kocaman kendisine vaad edilen yetkiler verildiği takdirde, “takım” olgusuna bakışı; adalete, paylaşmaya ve yardımlaşmaya verdiği önem, yaptığı işe ve rakibinin emeğine duyduğu saygı; güzel, izleyene keyif veren futbolu galibiyetin önüne koyan başarı algısıyla, Fenerbahçe üzerinden Türk futbol kültüründe bir dönüşümün itici gücü olabilir. Endüstriyel futbol bütün soğukluğu, buyurganlığı ve acımasızlığıyla futbol müritlerinin ruhlarını iğdiş ederken, belki de devrim futbolda kimi dizilişlerin demokratik olmadığını öne sürebilen bir efsanenin bir “takım” kurmasıyla başlar. Kim bilir…”


Köprünün altından koca bir sezon aktı. Aykut hoca devre arasında NTVSpor’a konuk olduğunda, oyuncusu, yöneticisi ve taraftarıyla Fenerbahçe’nin yaşadığı ağır travmanın çaresinin bu sezon şampiyon olmaktan geçtiğini söylemişti. Takım sahaya ayak bastığında, yakasına yapışan o şuursuz ve kontrolsüz galip gelme arzusunun, kırılganlığın, özgüven probleminin önüne geçmek için geçmis sezonlardan kalan o ağır bakiyenin bu şampiyonlukla sıfırlanması gerektiğine inanıyordu. Kendi hatalarının da üstünü örtmedi, Kayseri maçı dahil yaptığı yanlışları dillendirmekten çekinmedi. O gün liderle arasında 9 puan fark varken, transferden, sakatlıklardan, zaman ya da mekan darlığından bahsetmek varken bu mütevazi ama inançlı duruşu seçmesi kaç kişide umutları yeşertmeye yetti?

Aykut Kocaman’ın hayata bakışını, duruşunu ve eylemlerini övmenin, onun teknik direktör olarak başarısızlığına hafifletici bir sebep bulma çabası olarak görüldüğü bu futbol ikliminde yazlar öylesine sıcak ve kurak, kışlar öylesine soğuk ve yağışlı ki. Daha göreve gelir gelmez, İstanbulspor’dan Ankaraspor’a uzanan kariyerinin istatistiklerini altına üstüne getirenler, “Geçmişinde önemli bir teknik adam başarısı bulunmayan Aykut Kocaman bir dönem Fenerbahçe'de başarılı futbolcu olmasından dolayı olabilecek en iyi seviyede klubün içerisinde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Sportif Direktörlük görevinden Teknik Direktörlüğe üstelik ne ilginçtir ki "karakterli adam" sıfatıyla geçebilecek yegane insan olmuştur.” buyuranlar, futbola galibiyet/mağlubiyet matrisinden bakıp, başarıyı puan, kupa, şampiyonluk aritmetiğine indirgeyenler, takım yönetmeyi teknik/taktikten ibaret sayan futbolun realpolitik üstadları geçmiş olsun, kağıdı, kalemi elinize alır, o hesaplarınızı revize edersiniz artık. 1 Mayıs günü İ.B. Beleldiye’yi 2-0 yenmenin mutluluğu kadar, basın toplantısına işçilerin ve çalışanların bayramını kutlayarak başlayan bir teknik direktöre inanmış olmanın hazzını yaşayanlar, bizlerin de gözü aydın.

Bağış Erten 23 Mayıs 2011 tarihli Radikal’deki köşesinde “Ama bu şampiyonluğa tek bir imza atılacaksa o da Aykut Kocaman’ındır. Bu ülkede ilk defa tevazu şampiyon olmuştur. İlk defa egolar, özgüvenler değil makullük kazanmıştır. Sırf bu bile kutlamaya değer.” diyor. Nefret dilinin çatallaştığı, şakacı(?) yöneticisinin rakibini kesirli matematik problemleriyle ötekileştirdiği, taraftarının kendini “Osmanlı tohumu” ilan edip, pankartlarla rakibininkini sorabildiği bir coğrafyada, her spor dalında başarılı olmanın yalnızlaştırıcı etkisiyle başetmek zor, çeken bilir. Bir sezon boyunca maruz bırakıldığımız bu baskı, nefret ve ötekileştirmenin afakanından kurtulmanın yolu futbol kültürünün klişeleri epik destanlara ve onun saldırgan imgelerine sarılmaktan değil Aykut Kocaman’da ve hatta Alex’te, Gökhan Gönül’de vücut bulan tevazunun şampiyonluğuna sahip çıkmaktan geçiyor.
Devamı ...

10 Mayıs 2011

Anadolu'da İşlemeyen Yasalar



Geçen hafta Trabzon'da açılan pankartın yeni yasaya aykırı olduğu için indirilmesi istendiğini, fakat yetkililerin indirmeye yanaşmayıp "şehirde infial çıkar" dediğini duymuşsunuzdur. Bu, o ortamı bilmeyen veya hatırlamayanlar için en başta inanması zor bir iddia olabilir. Hiç inanılmayacak bir tarafı yok oysa. Daha önce gözümüzün önünde gerçekleşen, daha önce televizyonlarda gözümüze sokulan ve "bu nedir?" sorusu sorulmayan sorumsuzluk yine yapılmış. Aşağıdaki görüntüler 5 sene öncesinden


İstanbul'da maça gitmeye alışkın bir taraftar için fantastik görüntülerdir. Polislere tavır alan, hatta bayrak direğiyle vuran, "git ulan başımdan" yapan bir taraftar görürseniz 5 saniye sonra tepesinde 10 tane çevik kuvveti horon teperken bulursunuz İstanbul'da. Tribünde "git başımdan" diyerek kafasına sopa vurmayı geçtim, "bir izin verin koltuğuma yürüyeceğim" demeniz bile dayak yemenizle sonuçlanabilir. Trabzon'da ve diğer birçok Anadolu şehrinde işler böyle yürümüyor. Bursa'da durum nedir ayrıntılarıyla bilmediğimden bir şey iddia etmek istemiyorum ama bu hafta Bursa'da yaşananların da benzer bir tarihi olabilir.

Bu görüntülerdeki maçlardan galiba bir sene sonra ben de Trabzon deplasmanına gitmiştim. Kafama düşen elim kadar mermerden kafama koyduğum koltuk sayesinde kurtulmuştum. Kafasına gelen taşla yaralanan en az 10 kişi vardı ve maç sonu Trabzon emniyeti tarafından Trabzonspor taraftarıyla aynı anda çıkarıldığımız için toplam 100 kişi yarım saat boyunca binlerce Trabzonlunun arasında bırakılmıştık. Maç boyu yandaki tribünde maçın tek saniyesini bile izlemeden bize taş atan taraftarlar kabak gibi görünüyordu. Bizim tribünde bulunan emniyet amirinin yanına gidip "şuradaki iki adamı görmüyor musunuz? En az 500 tane taş attılar sabahtan beri, bari stadın dışına çıkarın" dediğimde "Şimdi onları çıkarırsam yarın bana haritayı gösterip yer beğendirirler" cevabı almıştım. Dışarıda otobüslerin çevresinde sıralanan polisler taş yağdıran binlerce insanı tiyatro seyreder gibi seyrediyordu, müdahale etmeyi geçtim "yapmayın" diye bir ricada bulunan bile yoktu.

Geçen hafta da aynı şey olmuş. Neyse ki bu sefer bayrak yakmak, insan yaralamak, kafa yarmak yerine aptalca bir pankarta izin verilmiş. Tabii "şehirde infial çıkar", "Yarın beni sürerler" bahaneleri arasında her hafta yeni şiddet yasası çıkarmak, Bursa'da yapılanları "çok çirkin, olmamalı, bunlar terörist" diye kınarken daha geçen hafta olanı normalmiş gibi anlatmak futbol kamuoyunun tipik iki yüzlülüğü ve sahteliğinin bilmem kaçıncı tekrarı.

Göz göre göre, taşkınlık yapılır diye suç olduğunu bildiğiniz bir pankartı indirmeyecek, abileriniz kızar diye statta bayrak yakanları hoş görecek ve sporda şiddet diye ağlayacaksınız. Lisanslı bir sporcu kendisiyle alakasız bir takımı elinde bir belge, bilgi olmadan şikeyle suçlayacak ve siz "hafta içi psikolojisi bozuldu" diye bu adamı savunacaksınız ve Bursa'daki şiddeti görünce "Böyle olacaksa futbol hiç oynanmasın, ne kaybederiz" diyeceksiniz. Bariç'e, Aygün'e yapılan saldırılara "Magnumla mı atılmış" diyecek, Fenerbahçe'nin kupadan ihracını haklı bulacaksınız ve Bursa'daki şiddeti kınayacaksınız. Fenerbahçe takımı ve taraftarının Trabzon'da her sene uğradığı, silahların bile karıştığı saldırıları tek kelime bile yazmayacaksınız ve "Bursa'da sonunda bunlar da oldu" diye gözyaşları dökeceksiniz. Hadi ordan!
Devamı ...

9 Mayıs 2011

Sahaya Yabancı Madde Atan Güvenilir Futbolcu



Bunun daha önce geyiğini yapmıştım, "futbolcunun birisi sahaya yabancı madde atsa ne olur?" demiştim. Gerçek oldu. Karabükspor kalecisi 61 numaralı Bülent Ataman bir pozisyonu protesto etmek için ayakkabısını sahaya fırlattı. Önce tribünden atılmış gibi görünse de Telegol'e bağlanan Bülent, kendisi söyledi: "Yoo normal bir tepki oldu da ayakkabım bağlı değildi, dördüncü hakemle orada yanlış anlama oldu, belki kart gösterebilirdi hakem, sağolsun göstermedi." Ne anlatmak istediği tam belli olmasa da belli ki şakacılık kaleci Bülent'e de bulaşmış, ayakkabısı bağlı değilmiş o yüzden sahaya fırlamış.

Daha sonra yaptığı açıklamalar daha şahane. Önce şunu söylüyor "Trabzonluyum, Trabzonsporluyum ne var bunda, ne var?" Trabzonspor'la oynayan bir takımın oyuncusunun maçın bitiminden 5 dakika sonra "Fenerbahçeliyim" dediğini düşünün. Bir de o takımın 2 hafta sonra Fenerbahçe ile maçı olduğunu düşünün. Üstüne şunu da söyledi "Fenerbahçe saha içinde formda, ama saha dışında da formda. İki tarafta da iyi oynuyorlar. Bizim takımı karıştırdılar, yok teşvik, yok Deumi, yani Fenerbahçe demeyelim de basın yazdı." Açık seçik "Fenerbahçe saha dışında da iyi oynuyor" dedi, bunun ne anlama geldiği çok açıkken bir cümle sonra "Fenerbahçe'yi karıştırmayalım da basın yazdı" diyor. Deumi bu sezon oynadığı en iyi maçlardan birini çıkarmışken bu iddiaları dillendiren orta sıra takımı taraftarları ne diyecek bilemiyoruz. Bu iddianın bile Fenerbahçe'ye ihale edilmesi hangi akla mantığa sığıyor onu da bilemiyoruz. Bülent'in bir cümlesi diğerini tutmuyor zaten.

Emenike'yi de dolaylı yoldan suçladı. "Bugün sahaya çıkan -ama sahaya çıkmayan değil- herkes şerefiyle mücadele etti." Böyle Emenike'yi suçladıktan sonra kendisine Emenike hakkında sorulan soruya "Ben bir şey demedim, kamuoyunun takdirine bırakıyorum dedim." diyordu. Heyecanlı ergenler gibi bir insanı şikeyle, şaibeyle, şerefsizlikle suçlayıp sonra "ben demedim, ama anlayana..." diyor. Kendi ağzıyla "Emenike 1 hafta idmana çıkmadı ama oynamasını bekliyorduk" diye fantastik bir cümle daha kurdu. Her cümlesinde ayrı bir çelişki. En sonda da sürpriz olmayan şekilde "Anlayan anladı..." diyerek bitirdi cümlelerini.

Bugün Karabükspor kadrosunda yedek kaleci olarak bulunan Bülent, Trabzonsporlu olduğunu ifade ediyor. Daha sonra maç içinde sahaya ayakkabı fırlatarak tarihe geçiyor. Fenerbahçe'yi hiçbir iddia bile dillendirmeden şike yapmakla, saha dışı olaylarla suçluyor. Bir takım arkadaşını bir hafta idmana çıkmamasına rağmen maça çıkmadığı için şikeyle suçluyor. Bu insan 2 hafta sonra Trabzonspor'a karşı da kadroda olacak, belki oyuna girmesi gerekecek. Bu insanın "anlayan anladı" seviyesindeki iddialarına güvenip Fenerbahçe'yi suçlayabilen insanlar var. Yani elimizde şu var, bu takımın bir oyuncusu resmen Trabzonsporlu olduğunu duyuruyor, bu oyuncu sahaya ayakkabı fırlatıyor, bu oyuncu üstelik kadroda. Bunlar gerçek, bunlar yaşandı. Diğer taraftan kanıtsız, belgesiz, desteksiz bir iddia var ve ona inanmak istiyorlar. Kimse bütün bunlara bir ses etmiyor ama geçen hafta sakatlanıp maçı bırakan ve bir hafta idmana çıkmayan başka bir oyuncuyu Fenerbahçe tarafından satın alınmakla suçluyorlar. İyi ki maça çıkıp bir gol falan kaçırmadı. Yoksa bu densizliğin ne sınırı ne limiti kalacaktı.
Devamı ...

2 Mayıs 2011

Nükteli Saçmalama



Sadri Şener'in Trabzonspor-Gaziantepspor maçı sonrası Sabiha Gökçen Havalimanı'nda sorulan bir soruya verdiği yanıt: "Penaltıyı çıkar o zaman 2-0 yenmiş olalım, olur mu?" Aynı insan geçen hafta Bucaspor-Fenerbahçe maçından sonra "Hakemle ilgili tepkiler penaltıda doğru. Gökhan'ın ikinci sarı kart alması doğru, yapacak bir şey yok ama 3 puanı alıp gidiyor. Biz de bunu burada bol bol konuşuyoruz" diyordu. Çıkar penaltıyı 4-3 kazanmış oluruz değil mi nüktedan başkan, şakacı insan, futbol komedyeni? Konu Fenerbahçe olunca komedyenliğinin zirvesine ulaşan şakacı başkan, haftalık açıklamasını eklemeyi de ihmal etmedi tabii.

Önce Fenerbahçe'nin basına istediğini yazdırdığını ve kamuoyunu yönlendirdiğini iddia etti. Daha sonra yine klasik mazlum edebiyatına başladı. Bu edebiyat Fenerbahçe'nin yer aldığı son 3 şampiyonluk yarışında işe yaramıştı, aynı taktikle devam etmeye karar vermiş başkan. Elle tutulur bir iddiası olmasa da 1 ay boyunca mazlum olduğunu söylemeye devam edecek. Yalnız devamında yine ağzından baklayı çıkardı, "Bundan sonra yapacak bir şey yok, dua edeceğiz. Bundan sonra 3 tane maç var. Belli olmaz, oynayacak takımlar enteresan çünkü" dedi. Takımlar neden enteresan, ne olacak? Ne ima ediyorsun? Neden açık konuşmuyorsun?

Bu hafta statlarında açtıkları pankartla işi iyice nefrete döküp Fenerbahçe nefreti pazarlayarak şampiyonluğa nasıl susadıklarını kanıtladılar. Başta Trabzonspor başkanı, bütün Trabzonspor camiası nefret pompalıyor. Her hafta söylem değiştirerek, her hafta birilerini suçlayarak bu yarışı nasıl götüreceklerini defalarca gösterdiler. Yukarıda alıntı yaptığım röportaj Telegol programındaydı. Devamında Trabzonspor kafilesiyle birlikte gelen bir insan "Bülent Uygun, Tolunay" diye bağırarak, ne olduğu tam anlaşılamayan hakaretlerle bağırarak Telegol ekibine saldırdı. O sırada maçın hakemi Cüneyt Çakır da havalimanının kapısındaydı ve tüm olan bitene şahit oldu. Bu tür saldırılar da sıradanlaşıyor.

Trabzon şehrinde 2000 kişi tarafından linç edilmeye çalışılan 2 otobüs insandan birisi olarak bu hakemlerin, basın mensuplarının Trabzon'da neler yaşadığını tahmin etmem veya neden çekindiklerini anlamam zor değil. Zamanında rakip takım sporcularını getiren otobüse bile fiziki saldırıda bulunmuş bir taraftar grubu var. Rakipler arasında kavga, saha olayı hep görüyoruz ama rakip takımı getiren otobüsün camlarının indirildiğine ilk kez orada şahit olduk. Silahların, taşların, mermerin, linçin kelimelerden daha fazla konuştuğu bir şehir. Fenerbahçe'yi "günahkar takım" ilan etmeleri de ironik. Binlerce insanın hayatını etkileyen eylemler yapıp daha sonra insanları günahkarlıkla suçlayan aşırı dinci örgütler gibiler. Böyle bir ortamda yandaş edinmenin tek yolu olarak nefret pompalamayı görüyor olmaları garip değil. Türkiye'de insanlar fanatiktir, hayatları futbol olan çok insan vardır ama tuttuğu takım şampiyonluğu kaybetti diye kendini öldüren başka takım taraftarı yoktur.

Bu kadar uçlarda yaşayan, başarı ihtimalini görünce körleşen bir camia ile şampiyonluk yarışına girmek gerçekten yıpratıcı. Her hafta başka bir gariplikle karşılaşıyoruz artık, işin iyice çivisi çıktı. Aşırılığı, fanatikliği, sınırları aşan eleştiriyi herkes yapmıştır, fakat ne olursa olsun bu tür eylemler genel bir destek görmez, spor camiası samimi olmasa bile bunları kınar. Bu sene yapılanlar ise nüktedanlık olarak algılanıp en ciddi ithamlar karşısında bile kahkahalar atılıyor. Aynı takımın kalecisi aynı hatayı Trabzonspor'a karşı yapmasına rağmen Volkan Babacan'dan bir özür bile dilemediler. Herkesin gözü önünde insanları hedef gösteriyorlar. Üstelik bir taraftar sitesi, blogu falan değil, bütün Türkiye'nin gözünün içine bakarak bir kulüp başkanı yapıyor bunu. Bu hale getirilen bir ortamda sezonun kazasız belasız bitmesi şampiyonluktan daha önemli oldu. Şu 3 hafta bitsin kurtulalım artık, uzaktan izlerken bile geriliyor insan.
Devamı ...

2 Mart 2011

Babadan Oğula Sansürcü Bunlar



Daha 3. senemiz dolmadı ve "yazacağımız başka şeyler vardı fakat birçok insan okuyamadığı için sansür konusunda yazıyoruz" ana fikirli ikinci yazı oldu bu. Cumhuriyet tarihi sansüre, yasaklamaya, insanları mağdur etmeye alışık. Biz de mağdur olmaya alışığız. Yakın tarihimizde basın emekçilerine yapılan zulümlere bakınca bu mağduriyetimiz onlarınkinin yanında sözünü etmeye değmeyecek kadar ufak kalıyor. Yine de insan, tamamen haksız yere cezalandırılınca büyük öfke duyuyor. Bu karar, bu mağduriyet durup dururken ortaya çıkmış değil elbette. MEB, kendi sitesine koyduğu bir belgeyle Türkiye'de basın sansürünün tarihini özetlemiş. Bugün gelinen nokta bir kültürün sonucu, o kültürün de her dönem aşağıdaki örneklerde olduğu gibi mağdurları oldu.

1946: Derginin (Marko Paşa) siyasal düzlemlere uzanan eleştirel içeriği ve 60.000'lere ulaşan tirajı, siyasi iktidarların baskılarına neden olur. Sürekli kapatılan dergi, birinci sayfasından “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9'da toplamaya başlarlar.” şeklindeki açıklama yazılarıyla dikkati çeker. Dergi daha sonra sırasıyla Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba, Medet gibi adlarla yayınına devam eder. Derginin Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'den sonra en önemli yazarı Rıfat Ilgaz'dır. Üç yazar toplam 8 yıl, 2 ay, 15 gün hapse mahkûm oldular ve cezaevinde yattılar.

1954–1960 yılları Türk basın tarihinde sonu gelmeyen davalarla dolu bir dönemdir. Yalnız dört yıllık süre içinde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılır, bunlardan 238’inin mahkûmiyetine karar verilir. 1959–1960 yıllarının gazetelerini duruşma haberleri ve tutuklanan gazetecilerin resimleri kaplar. Yeni Sabah ve Milliyet gazeteleri kapatılır.

60 darbesinin ardından tutuklanan ilk gazeteciler Aziz Nesin ve İhsan Ada olur. 18 Mayıs 1961 tarihinde Birinci Şube’nin iki memuru gazeteye gelerek Aziz Nesin ile İhsan Ada’yı gözaltına aldı.

12 Mart 1971’de komutanların muhtırasıyla Adalet Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılmasına yol açan bunalımla Türkiye sıkıntılı bir ortamda girer. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Nihat Erim’in güvenoyu almasının üzerinden üç hafta bile geçmeden 11 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatılır. Ardından da Ant dergisi ile Bugün ve Yeni Sabah gazetelerinin süresiz olarak kapatıldığı ilan edilir.

1981, 1982 ve 1983 yıllarında çok sayıda gazeteci hakkında dava açıldı, tutuklama kararı verildi. Gazeteciler hakkında açılan soruşturma ve dava sayılarının gazetelere göre dağılımı şöyledir: Cumhuriyet 28, Tercüman 27, Hürriyet 14, Milliyet 14, Milli Gazete 4, Dünya 4, Akşam 3, Son Havadis 3, Hergün 2, Arayış 2, Hayat 2, Nokta 2, Yankı 1, Demokrat 1, Politika 1, Adalet 1, öteki yayın organları 75.
Bu dönem içinde gazeteci, yazar, çevirmen ve sanatçılara verilen mahkûmiyet kararının toplamı da 316 yıl, 4 ay 20 gün hapistir.

Gazeteciler Cemiyeti’nin raporlarına göre 1991 yılının ilk 11 aylık döneminde gazeteler ve gazeteciler için 73 dava açıldı. 1991 yılında 77 gazete ve dergi toplatıldı. Toplatılma gerekçesi genellikle, “bölücülük ve sınıf farkı yaratma” oldu. Basın Konseyi’nin aynı yıl için hazırladığı raporda ise 21 olayda 44 gazetecinin saldırıya uğradığı belirlendi. 1992–1993 yıllarında öldürülen gazeteci sayısı 19’a ulaştı.

14 Subat 2011: TİB bünyesinde 2007’de kurulan İnternet Daire Başkanlığı’na yılda ortalama 90 bin dolayında ihbar geliyor. Daire, bugüne kadar resen (idari) ya da yargı kararıyla 7 bin dolayında internet sitesini kapattı.
Devamı ...

19 Şubat 2011

Mehmet Demirkol'un Taurasi Meselesi Konusunda Cevabı



Geçtiğimiz gün Mehmet Demirkol'un doping skandalı konusunda söylediklerini eleştirmiştik. Mehmet Demirkol bizimle temasa geçip eleştirilerimize cevap gönderdi. Bu arada Kerem Gönlüm konusuyla ilgili yazdıklarımıza göz atarken, Efes Pilsen'in İsrail'den uzman getirip oyunculara bir takım ilaçlar verildiği, bunu sadece Amerikalı oyuncuların reddettiği iddialarına sadece Mehmet Demirkol'un dikkat çekip "Efes Pilsen bunlara bir cevap versin" dediğini yazmışız vaktinde. Bunu hatırlatıp bu konuda hakkını yemeyelim.

Bize gönderdiği cevabın tamamı şöyle:

Sahibine mektup

Genel olarak bu tip cevaplar yazmak gibi bir adetim yok. Ama papazınçayırı önemsediğim, varlığını değerli bulduğum, bana umut veren bir blog... Şu hayatta karşılıklı oturup anlaşabileceğini düşündüğün birileri senin hakkında hem de ‘açık mektup!’ başlıklı ağır bir eleştiri yazmışsa bu önemlidir. Kayıtsız kalmamak gerekir...

Tabii bilgisayarın başına oturmadan, Diana Taurasi olayı patlak verdiğinde neler söyleyip yazdığıma bir baktım önce. Bulabildiğim kadarıyla söylediğim her şeyi ntv arşivinden dinledim yeniden. Çünkü şu ‘yorumculuk’ denen iş insana çok laf ettiriyor, arasıra da istemediğiniz şeyler ağzınızdan çıkabiliyor. Ya da istediğiniz kadar iyi ifade edemeyebiliyorsunuz kendinizi. Daha da kötüsü söylemediğiniz bir şey size yapışıyor. Bu kulaktan kulağa yayılıyor ve artık onu düzeltemeyebiliyorsunuz. Şikayet etmiyorum. Bu işin doğasında bu var.

Neyse konumuza dönelim:

Son programda Kerem Gönlüm’ün testinin Köln’de yapıldığını ıskalamış olmam ise çok ciddi bir hata. Ağır bir canlı yayın kazası hiç kuşkusuz. Neyse ki aynı yayın içinde bunu düzeltmek şansı bulduk. Bu benim canlı yayında yaptığım ilk hata değil. Yapmaya da devam edeceğim. Çünkü böyle bir iş hatasız yapılamaz. Doğasında vardır.

Evet! Kuşkusuz bu durum dinleyenleri ilgilendirmez. Onlar hatasızlık ister. Gerçekse başkadır. Mükemmelik insan için ulaşılabilir bir hedef değildir. Ama peşinde koşmak zorunluluğu vardır. Vasatı aşmanın, iyi olmanın temel kurallarından biridir. Bu hata kuşkusuz bana aittir. Her ne kadar canlı yayın telaşı içinde sorup soruşturmuş olsam da, yanıltılmış olsam da sorumluluk bana aittir. Ancak orada amaç Kerem’i aklamak olamaz. Bu tip bir niyet okumanın da iyi niyetli olduğunu söyleyemeyeceğim. Ne benim için ne de beraber çalıştığım pırıl pırıl gençler için...

Zira bugün bu mektupla ağır bir şekilde eleştirilen ben, daha geçen yıl bu konuda aşağıdaki yazıyı da yazdım. Hatırlarsınız, 2 Şubat 2010 tarihli Milliyet’te

Efes’ten açıklama bekliyorum


…Bakın işin başındaki adam ne diyor:
“Kerem Gönlüm’de çıkan madde kurayla çekilen iki oyuncuda da bulununca bunun tesadüflüğü ortadan kalkıyor.”
“Oyuncu da savunmasında nereden girdiğini bilmediğini söyleyerek konunun çözümüne pek yardımcı olmadı.”
“Türkiye’ye girmesi yasal olmayan bir maddenin maç günü iki oyuncuda birden çıkmasının soruşturulması gerek”.
Başkanın kimi kime şikayet ettiğini anlamadım. Soruşturmayı kim yapacak? Mevzuuyu kim aydınlatacak bilmiyorum? Ama ben kendi adıma Efes Pilsen’e, yani tutuğum şirkete sormalıyım:
Çünkü aşağıda soracağım sorular uzun süredir konuşulan artık dedikodunun önüne geçmiş bir hikayenin doğru ya da yanlış olduğunu bize gösterecek. 


1-Bu maddenin kanda sıfırlanma süresi çok kısa olduğu için tercih edildiği

2-4 kişinin organizasyonuyla İsrail’den getirtildiği

3-3. maçtan önce oyunculara avuçla şekerleme şeklinde dağıtıldığı

4-Doping listesinde olduğu söylenmediği ve ‘enerji verir alın’ diyerek oyuncuların cesaretlendirildiği

5-İki ABD’li oyuncunun bunu almayı reddettiği, diğer herkesin aldığı 

6-Kerem Gönlüm’ün aldığı maddenin doping statüsüne girdiğini çok sonra anladığı ve yıkıldığı,
yönündeki söylenti sizin de kulağınıza geldi mi?

Bu böyle konuşulurken, bizzat Federasyon başkanının açıklamaları da bu duruma tuz biber ekmişken, bize bir açıklama borçlu değil misiniz?
Yazı linki

Bütün basketbol yazarları yorumcuları vs. susarken bunu ulusal basında yazabilmiş tek adam, - eğer akli bir sorunu yoksa - yayında Kerem Gönlüm ‘hatalı’ örneğini verirken manipülasyon peşinde olamaz. Peki ne yapmaya çalışıyor olabilir?

İşte burada konuşmanın genel bağlamına bakarak tez çıkarılmalıdır. Oradaki tez, açık cümlelerle belirtildiği üzere Hacettepe’nin bu yönetimiyle bugüne kadar yaptığı tüm testlerin güvenilmez olduğudur. Çünkü bu işte mükemmelliğe çok yaklaşmak gerekir. Bir hata diğer tüm doğruları götürür. O hatayı yapan için üzülme şansımız yoktur.

Fenerbahçeli diğer sporcular

‘Fenerbahçeli diğer sporcular da doping yapmış olabilir, araştırmak gerek"
Bir diğer eleştiri konusu da bu! Hata yapıyorum tamam. Ama bu kadar ağırını yapmış olabilir miyim? 24 Aralık’ta haberler patladığında durum şuydu: O sırada daha ilk numune açılmış ortalık yangın yerine dönmüş. Taurasi’nin avukatı testi doğrulamış ve bunun haberi Spor Servisi’nde Fuat Akdağ tarafından okunuyor. Doping testi süreci devam ediyor. Teste giren 2. oyuncunun durumunun ne olduğu araştırılıyor vs.

Benim söylediğim de şu:

Bu sadece bir oyuncuda mı çıktı? Çünkü birden fazla oyuncuda çıkarsa o başka bir şey ifade ediyor.... Programın devamında bahsi geçen maddenin Kerem’in kullandığı maddeye benzediği Hürriyet’in haberinde yer alıyor.

Benim söylediğim ise şu: (Kerem - Kasun olayına göndermeyle) Fenerbahçe’nin tezi Efes’te bütün oyuncuların kullandığıydı. O yüzden söyledim bekleyip göreceğiz devamını diye. Bu haberlerin devamının gelmesi lazım. Çünkü bu iş çok ortada...”

Programın linki

Eğer başta yazdığım ve söylemekle itham edildiğim cümle buradan çıkıyorsa, benim yapabileceğim bir şey yok. Herkesin vicdanına bırakırım. Çünkü o cümle şu anlama gelir: Diğer oyunculara da bakın! Onlar da yapmış olabilir!

Kendimi beğenmiş bir adam değilim ama bu kadar da faşist kafalı olmadığımı biliyorum...

Peki bu karşılaştırmayı neden yaptım? Çok basit bir sebeple:

Çünkü Kasun’un değerleri onun doping sınırında olmadığını söylüyordu. Yani KÖLN’de yapılan testte Kasun dopingli çıkmadı. Evet, kanında bulunan Cathine maddesi insan vücudunda üretilmiyordu! Ve durum son derece garipti. Evet dışarıdan alındığı hemen hemen kesindi... Aynı maçta 2 oyuncuda birden çıkması son derece manidardı. Ama usul açısından bir sorun vardı. Yasal olarak dopingli çıkmayan ve ceza almayan Kasun’un kanında bu maddenin bulunduğu nasıl oluyor da sızdırlıyordu?

Fenerbahçe bu bilgiye ulaşarak büyük bir başarı göstermişti, kuşkusuz... Ama bunu sızdıran kimse, o da Turgay Atasü kadar kurallara aykırı davranıyordu. Şeffaflık açısından yararlı ama usul açısından sorunlu bir durumdu bu da.

En büyük skandal

Şekip Mosturoğlu’na ‘Dünya Spor tarihin en büyük skandalı’ dedirten ne?
Bunun olmayacak bir şey olması değil mi?

Dünyanın en gelişmiş doping kontrol merkezlerinden biri. Yeniden yapılandırılmış, Avrupa’nın bir çok ülkesinde yapılmayan, gereksiz, pahalı görülen bir yatırım yapılmış. Bu yeni ve olağanüstü yatırım, son derece güvenilir yöneticilerine rağmen böyle korkunç bir hata yapıyor. Defalarca WADA tarafından sınava tabii tutulmuş vs. Bu tesisten dünyada 35 tane var. Bu kadar gelişmişi en fazla 5...

İşte zaten bu yüzden Şekip Mosturoğlu haklı...

İşte size kızacak bir şey daha: Ben hala bu hatayı yaptıklarına inanamıyorum. Ama zaten, hala inanamadığım için ‘Dünya Spor tarihin en büyük skandalı’ değil mi bu!

Ben Hacettepe’ye güvenemiyorsam, sen Hacettepe’ye güvenemiyorsan söylesenize bu ülkede yaşamaya devam etmek, bu ülkede çocuk büyütmek nasıl manalı olacak. Benim tezim belli. Benim böyle bir hatayı aklımın ucunda bile geçirmememin sebebi belli! Peki siz neden hayır Taurasi olamaz dediniz?

Taurasi’nin doping yapacağına inanamadığınız için değil mi? Peki neden inanmıyorsunuz! Mesela Iverson’da çıkmış olsa aynı mı davranacaktınız? Bir milli oyuncu Kerem Gönlüm’de çıktığında hiç şüphe etmeden nasıl inandınız?

Hadi kabul edin! Benim tavrımın aynı olacağını biliyorsunuz!

Sizin tavrınızın aynı olmayacağını da biliyoruz değil mi?

Aldatılmak

Tüm bu saldırı salvoları arasında elle tutulabilir tek dayanak noktası Federasyonun sonraki testleri Köln’e gönderme kararına verdiğim tepkidir. Kimseyi vatan hainliği ile suçlamamakla birlikte, Hacettepe tarafından aldatılmanın acısını en çok bu noktada yaşıyorum. Bunun için özür dilemeli miyim? Aldatılan bir adama bir de özür mü dileteceksiniz? Peki özür dilerim...

Allah kimsenin başına vermesin aldatılmak kötüdür. Ben bu ülkeye inanıyorum. Hacettepe bizi aldattı. WADA tarafından akredite edilmiş, inanılmaz bir yatırım yapılmış, başına herkesin güvendiği bilim adamları konulmuş. Bu hatayla aldattılar bizi işte.

Öfkem bundan. Allah müstehaklarını versin!

Döngüsel Güven Şeması

Her ne olursa olsun eleştiriden almak gerekir... Hata yapmam! Özür dilemem! vs. gibi bir tavra girmem. 3.5 yaşındaki kızımdan bile özür dilemekten çekinmem. Birisinin hakkını yemiş olsam özür dilerim. Orhan Şam’dan diledim. Çünkü Galatasaray maçında olağanüstü oynadığını düşünüyordum ve aklımda dopingle bunu bağlantılandırdım. Orada özür borcu vardır.

Ama Taurasi için uzman görüşü aktarmak ve sonuçlarının ne olabileceği hakkında fikir yürütmek dışında yaptığım bir şey yok.

Dolayısıyla eleştirilere saygılıyım. Sizin mektubunuza da. Ama mektubun dibindeki edit’le ilgili bir büyük bir sorun var.

“Çevre bakanı Allianoi yok dese ona da inanacak bu dangalak” benzetmesinin yerlerde süründüğünü söylemem lazım. Doping Kontrol Merkezi bir otorite değildir. Evrensel bir uzman organizasyondur. Mesela merkezin başına geçmem için muhtemelen 7-8 yıllık bir eğitim almam ve bunun üzerine de en az 3 katı süre tecrübe kazanmam gerekir. Öte yandan Çevre Bakanı olmak için Recep Tayyip Erdoğan’ın beni İstanbul 4. sıradan aday göstermesi yeterlidir. 5 ay sonra o koltuğa oturabilirim.
Dolayısıyla benim teslimiyetim otoriteye değil bilimedir.

İşte tam da bu yüzden Dünya Spor tarihinin en büyük sakandalıdır bu! Bunu disiplin kurulunun verdiği bir cezayı tahkim kurulunun kaldırmasıyla bir tutarsak o zaman otoriteye teslimiyet gibi bir benzetme hakkı doğar. Ama öyle değil siz de biliyorusunuz... Ve bu yaptığınız ayıptır. Mesela Taurasi’ye ben böyle bir ayıp yapmadım...

Son olarak şunu da belirteyim: Fenerbahçe Spor Kulübü’nün işin peşini bırakmaması olağanüstü, alkışlanacak bir tavırdır. Ama her ne olursa olsun oyuncusunun sözleşmesini feshettiğini de unutmamak gerekir.

Bunu da hepimiz biliyoruz herhalde!

Şimdi yazdığınız mektup ve altında bu tartışmanın seviyesine hakaret sayılabilecek benzetmeyi bir daha değerlendirmenizi rica ediyorum.

Ve tabii bu mektubun altına yorum yazan, şahsımın ne zekasını ne ahlakını bırakan değerli dostları da bir daha düşünmeye çağırıyorum. Bir daha düşünün direkt olarak suçladığınız bu adam Taurasi hakkında herhangi bir yorum yapmış mı?

Tüm bu tartışmayı ülkenin en güvenilir uzman bilim kurumlarından birinin verdiği raporlar üzerinden yürütmüş biri bunu hak ediyor mu?

Ne İnönü’de toplum psikolojisiyle ölmüş anama edilen küfürleri, ne ben merkezli Nontvspor kampanyasını önemli buluyorum. Çünkü bunların haksızlığı açıktır. Ama söylemediğim şeyleri bana söylettirmeye çalışmanız (çalışmaları), garip niyet okumalar, kötü niyetle suçlanmalar hoş ve hak değil!

Neyse! muhtemelen bu yazdıklarım kimseyi ikna etmeyecektir. Ama ben de içimi dökme şansı buldum. Dedim ya şu hayatta karşılıklı oturup anlaşabileceğini düşündüğün birileri senin hakkında hem de ‘açık mektup!’ başlıklı ağır bir eleştiri yazmışsa bu önemlidir. Kayıtsız kalmamak gerekir.

Mehmet Demirkol
Devamı ...

18 Şubat 2011

Ülkenin Bozulan İmajı mı?



Şimdi Taurasi için geri dön kampanyaları yapılıyor ya, ne yalan söyleyeyim elim gitmiyor destek vermeye. Çıksam bir kahveciye gitsem, Taurasi ve Penny'i bir masada amerikano içerken görsem (uykuyu da kaçırır bu, acaba amerikanoda modafinil var mıdır? Saygın bilim adamı Turgay Atasü bunu bir araştırsın) gider yanlarına otururum, derim ki "ben Fenerbahçeliyim". Muhtemelen konu bu son olaylara gelecektir, yani gelmezse de ben getiririm. Sonra kahvesinden bir yudum alan Taurasi dönüp bana sorar "ne dersin, taraftar çok istiyor, geri dönelim mi?". Kem küm ederim, sonra başka bir soru sorar "yani bu olay çok büyük bir hata olmalı, milyonda bir olacak bir şanssızlık, bu da benim başıma gelmiştir, öyle değil mi?". Net bir cevap veremem sanırım, ama yanında "3Gli telefon varsa 2 dakika ödünç verir misin, sana birkaç haber göstereyim" derim.

Önce şu haberi gösteririm, daha geçen haftadan:

Otopsideki sperm skandalı kapandı

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, Karabulut'un iç çamaşırında tespit edilen kanla karışık sperm lekesinin, aynı gün çok sayıda kırık, iç organ ve büyük damar yaralanması bulunan N.C'nin ölü muayene ve otopsi işlemine de yardım ettiği anlaşılan otopsi teknisyeni Ahmet Şahin'in her iki muayene ve otopside aynı eldiveni kullanması nedeniyle ortaya çıktığı sonucuna varıldığı kaydedilmişti.
Sonra geçen hafta gördüğüm şu videoyu gösteririm, muhtemelen mizah için çekilmiş bir kurgu sanacaktır, gerçek olduğuna ikna etmek biraz zamanımı alır, ama vakti bol bu aralar, zaman sıkıntımız yok.



Dur, biraz eskilerden bir haber var şimdi.

Konya uçağının düşmesi ders oldu...

Kaza raporunda ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan malulen emekli olan ve düşen Konya uçağını kullanan Kaptan Pilot Alaaddin Yunak’ın da 2800 feet irtifada MDA’ya (Minimum Alçalma İrtifası) gelinmesine ve yaklaşma ışıkları ve pistin görülmemesine rağmen inişte ısrarcı davrandığı belirtiliyordu. Bu gibi durumlarda, hava trafik kontrolörlerine radar ekranında emniyet irtifasının altına inen hava aracı konusunda görsel olarak uyarılarda bulunabilen Minimum Emniyet İrtifası Uyarısı (MSAW)sisteminin havaalanlarında bulunması hayati önem taşıyor. Ancak Bakan yıldırım, kazanın üzerinden 2.5 yıl geçmesine ve raporun tavsiyeler bölümünde de yer almasına karşın, Türkiye’de halen sivil hava trafiğine açık hiçbir havaalanı/limanında MSAW sisteminin bulunmadığını bildirdi.
Ayrıca "bu raporda adı geçen EGPWS sistemi arızalı olduğu için 2007'de Isparta'da uçak düştü ve 57 insan hayatını kaybetti, biliyor musun?" diye sorardım. Bilmiyordur, öğrenmiş olur.

O da "Fakat Hacettepe bir üniversite değil mi, bir bilim kurumu değil mi? Standartları, uyduğu şartlar yok mu, çalışanların belli bir kalitesi olmasını bekleyemez miyiz?" sorusunu soracaktır.

Bu konular da yeni yeni konuşulmaya başlandı, bak bu geçen haftalardan bir haber derdim

Burası Kurtlar Akademisi, burada yılda… haberini gösterirdim.

Diğer yandan ise Anadolu’da niteliksiz tabela ve yarı-tabela üniversiteleri açılıyor, buralardaki kadro açığına da YÖK’ün genç akademisyen adaylarını Anadolu’da öğretim üyesi veya asistan olmaya zorlayan politikalarıyla çözüm bulunmaya çalışılıyor. Köklü ve/veya nitelikli üniversitelere son derece yetersiz sayıda yeni kadrolar veriliyor. Tüm bu çarpıklıklar ile koca koca profesörlerin CV’lerini deterjanla köpürtmeleri arasında bir ilişki olmalı. Türkiye’deki akademik düzeni Nihal Engin Vrana güzel özetliyor:

“Burası Kurtlar Vadisi, burada yılda 50 bin makale yayınlanıyor”.
Şimdi kendisi karar versin başına gelen milyonda bir olacak bir hata, bir şanssızlık mıymış.

Bu ülkenin imajının bozulması meselesini pek dert edinmeyelim bence biz. Ülkenin imajı bozulurken gerçeği gün yüzüne çıkıyor. İhmal, kasıt, komplo, iftira, sorumsuzluk, baştan savmacılık, kayırmacılık, rüşvet, şike, hile... Ne ararsan var bu ülkede. İnsanların hayatına, sporcuların kariyerine, gençlerin geleceğine kast ediliyor. Haftada bir başımıza gelen musibetleri şanssızlık diye adlandıracaksak hepsini hak ediyoruz. Turgay Atasü bu kadar ağır bir rezaletin üzerine hâlâ çıkmış sağda solda demeçler veriyor. Bilimin saygınlığını yere atıp üzerinde tepinen insanlar var ülkede. Şerefiyle, emeğiyle sabah akşam çalışan bilim adamının, emekçinin hakkını da yiyorlar. Ne uluslararası spor camiasında, ne akademide beş paralık saygınlığımız kalmayacak yakında. Bu adamlara göz yuman, işledikleri suçları bile affeden sistem, yöneticiler, insanlar her şeyin sorumlusu. Siz de saygın bilim adamınızı gazete köşelerinde, televizyonda, forumlarda, bloglarda yüzünüz kızarmadan alkışlamaya devam edin, yeter ki Fener'e kara çalınsın.
Devamı ...

17 Şubat 2011

Mehmet Demirkol'a Açık Mektup



Not: Mehmet Demirkol daha sonra bu konuda bir cevap gönderdi bize, buradan ulaşabilirsiniz.

Sayın Mehmet Demirkol,

Üşenmedim, bugün NTVSpor'da söylediklerinizi dinledim, kelimesi kelimesine şöyle demişsiniz

Hacettepe ismine güvenemeyeceksek Türkiye'de neye güveneceğiz ki? Asıl önemlisi ben şimdi Kerem Gönlüm'ün doping yaptığını nereden bileceğim? O çocuğu da öldürdük mahvettik. Ben şimdi doping yapanlara yapmadı gözüyle bakıyorum, Kerem Gönlüm'den de özür diliyorum.
Programın devamında "bu merkezde profesör, hoca yok mu? İnsan biraz araştırır" dediniz. Bu konuyu nasıl Kerem Gönlüm'e bağladınız bilmiyoruz. Taurasi'ye o kadar laf edip "Fenerbahçeli diğer sporcular da doping yapmış olabilir, araştırmak gerek" dediğinizi de hatırlıyoruz. Bunlara rağmen "Hacettepe bizi yanılttı, Fenerbahçe'den ve sporculardan özür diliyorum" bile diyemediniz. Aklınıza ilk gelen Kerem Gönlüm olmuş ve ondan özür dilediniz. Halbuki internette 3 saniyede yapacağınız bir aramayla şu haberi bulabilirdiniz:

Haber linki

Kerem bu kez yandı Beko Basketbol Ligi Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker play-off final serisi 5. maçından sonra yapılan idrar testinde WADA'nın yasaklı maddelerinden "cathene" tespit edilen Kerem Gönlüm, Türkiye Basketbol Federasyonu’na 20 Ağustos tarihinde verdiği dilekçe ile B numunesinin açılmasını talep etmişti.

Türkiye Basketbol Federasyonu'na dilekçe ile başvuran Kerem Gönlüm, A numunesine itirazının bulunmadığını ancak B numunesinin açılmasını talep etmesinin ardından, Köln Laboratuarı oyuncumuzun bu başvurusunu değerlendirerek, numunenin 3 Eylül 2009 tarihinde açılmasına karar vermişti.
Gördüğünüz gibi Kerem'in testleri Hacettepe değil Köln'de yapıldı. Amacınız ne bilmiyorum. Başkasının hatası yüzünden yanıldığınızda bile açık yüreklilikle özür dilemeye utanıp olayı Kerem Gönlüm'e getiren ses, olayın mağduru Fenerbahçe'yi yine bir konuda kabahatli çıkarmak için bilinç altına yerleşmiş adamın sesi mi? Yetkililere, gazetecilere "önce insan bir araştırır" demeden önce 3 saniyelik bir arama yapmanız çok mu zor?

Konu Fenerbahçe olunca neden bu kadar sorumsuz ve ön yargılısınız? Programın devamında "Düzeltelim, Kerem'in testleri Köln'de açılmış" denince neden "kulüpçülük yapmayın" diye çıldırıyorsunuz? Hata ortaya çıkınca aklınıza ilk Kerem'in gelmesi, Taurasi'den özür dilerim bile demeden Kerem'den özür dilerim demeniz, sonra sizin de hata yaptığınız yüzünüze söylenince "fanatiklik yapmayın" diye çıldırmanız ne kadar tutarlı? Bekliyor olacağız. "Başkasının hatası nedeniyle Fenerbahçeli kadın basketbolcuları haksız olarak suçladım, hepsinden ve Fenerbahçe camiasından özür dilerim" diyeceksiniz. İşinize gelince "fanatiklik yapmayın", işinize gelince "Fenerbahçe bu işlerin altında" yok artık. Programın sonunda da "Özür dilemeyeceğim tabii ki Hacettepe'ye güvenmeyeceğim, kime güveneceğim" dediniz. Programın başında "Kerem Gönlüm'den özür dilerim" demenizin sebebi neydi peki? Özetle şöyle soralım; amacınız ne?

Bu olayların asıl sebebi 10 yıldır çıkmayan madde 1 ayda 4 sporcuda çıktığında dahi, sırf Fenerbahçe zarar görüyor diye "neler oluyor yahu" bile demeyen sizsiniz. Öyle yok artık.

Saygılar.



Aethewulf Editi:

Mehmet Demirkol Döngüsel Güven Şeması

Argumentum ad verecundiam, bir otorite tarafından ifade edildiği için bir beyanatın doğru olduğuna dair inançtan kaynaklanan mantık yanılsaması anlamına geliyor. Basitçe A kaynağı P'nin doğru olduğunu söyler, A kaynağı otoritedir, o halde P doğrudur.

Örnekle, Çevre Bakanı Allianoi'nin varolmadığını söyler, Çevre Bakanı bu konuda otoritedir dolayısıyla Allianoi yoktur.

Halbuki bir ifadenin doğru olup olmadığını belirleyen şey beyanatı veren otorite değil, o ifadenin öncülleri, dayandığı deliller, vesikalar, veriler ve mantık örgüsüdür. Bunlar da denetlenmelidir.

Mehmet Demirkol bu antik mantık yanılsamasını bir adım ileri götürerek otorite "Koca" ise ona "güvenmeyi" doğal sayıyor ve onun ifadesi kontrol edilmeden o ifade esas alınarak ortaya konulmuş bütün ifadelerin de bu sebeple sorumluluk sahibi olmadığını, bu ifadenin sahiplerinin herhangi bir şekilde başkalarına verdikleri zararlar sebebiyle sorumluluk taşımayacağını ifade ediyor. Bir başka deyişle bir otorite bize örneğin Mehmet Demirkol'un bir kapkaççı olduğunu söylerse biz de bu "Koca" otoriteye sonsuz bir itimad duyarak kendisine kapkaççı diyebiliriz ve bundan dolayı hiç bir sorumluluğumuz olmaz. Bunun ne kadar yanlış bir mantık olduğu da örnekle apaçık ortaya çıkıyor.

Ancak Mehmet Demirkol döngüsel güven şemasının bir başka sorunu, bu isme adını veren döngüselliğe zemin hazırlaması. Çevre Bakanı Allianoi'nin var olmadığını söylüyor, o bu konuda bir otorite o halde Allianoi yok. Ancak "Koca" TMMOB açıkça Allianoi var diyor, demek ki Allianoi var. Bu iki iddia aynı anda doğru olamayacağına göre döngüsel olarak bir otoriteden diğerine doğru sıçrama yapmamız gerekir. Önermenin doğru olup olmadığını belirleyen şey, otoriteler hiyerarşisi olacaktır. Yani Çevre Bakanı bu konuda daha yetkilidir dolayısıyla doğru olan Allianoi'nin var olmadığıdır buna karşın Çevre Bakanı şahıs olarak konu hakkında TMMOB'dan daha az uzmandır, o halde TMMOB'un dediği doğru olmalıdır, ancak Çevre Bakanı TMMOB kaynaklarına da erişebilir o halde Çevre Bakanı'nın dediği doğrudur, TMMOB Çevre Bakanı'nın sahip olmadığı yeni bilgiler almış olabilir o halde TMMOB daha doğrudur - ad infinitum.

Bu mantıkla herhangi bir konuda gereken araştırmayı yapmayan bir şahıs sonsuza kadar akıl yürütmesi yapacak, önermenin doğruluğunu otoriteye bağladığı için birbiriyle çatışan iki otorite beyanatı vuku bulduğunda asla doğru önermeyi yapamayacaktır.

Ah tabi bütün bunlar özür dilemesini gerektirmez, araştırmasını yapmamış olabilir, erken konuşmuş olabilir, karşılaştırma zaafiyeti olabilir, önermesi yanlışlandıktan sonra geri adım atmak zorunda kalmak gücüne gitmiş olabilir yine de özür dilemeyecek. Çünkü o "koca" Mehmet Demirkol ve "koca" Hacettepe'ye güvenmeyecek de ne yapacak?
Devamı ...

16 Şubat 2011

Rezil Olanların Sıralı Listesi



Ünal Özüak'ın görsellerini google'da aratınca Hıncal Uluç fotoğrafları çıkıyor. Google algoritması hâlâ zamanının 100 sene ilerisinde. Şimdi rezil olanların sıraya dizilmiş listesi var. Bunlar dün yedikleri naneleri yarın reddedecek adamlar. Uğraşır internetten bile yazdıkları yazıları kaldırtırlar, o yüzden kabak gibi yazılarının fotoğrafları dursun. Bu adamların sabahtan akşama kadar Taurasi'den, Penny'den, Fenerbahçe taraftarından, hatta Aziz Yıldırım'dan özür dilemesi, hatta affedilmek için yalvarması lazım. Bir daha nefret kusarken iki kere düşünecekler, rezil olarak nefret kusmayacaklar. Bu utanç nedeniyle biz affedene kadar yazarlığı bırakacaklar. Bugün çıkmış hâlâ "Fenerbahçe rakip kaleciyi satın alıyor" yazabiliyorlar. Bugün basbayağı rezil olan adamlar, isminiz burada bu aşağıdaki yazılarla beraber duracak: Hıncal Uluç, Ünal Özüak, Zeki Çol, Atilla Gökçe. Sonsuza kadar bu utançla anılacaksınız.





Devamı ...

15 Şubat 2011

Bir Mağlubiyet Nedeni Olarak Negatif Enerji



"Finalden 2 gün önce MHK Başkanı Metin Şahin’i arayarak Engin Kennerman’ı istemediğimizi söyledim. Kendisi bize negatif bir enerji veriyor. Banvit maçında Chatman’a teknik faul çalarak oyuncumuzun motivasyonunu düşürdü. Finale atanmamasını istedik ama Metin Şahin uyarımızı dikkate almayıp bize hakemlerin maçı iyi yöneteceğini söyledi. Sonuçta da yaptığı kritik 2-3 hatayla maçın kaderini etkiledi. Biz Engin Kennerman’ı maçlarımıza istemiyoruz."

Salsabasket'in haberine göre Beşiktaş yöneticisi Hasan Bozkurter böyle buyurmuş. Futbolu anlamak kolay olduğu için penaltımızı vermedi, ofsaytı çalmadı diye hakem eleştirebiliyorlar ama basketboldan anlamadıkları için olayı meteafizik boyuta çekmiş Hasan Bozkurter. Engin Kennerman negatif enerji veriyormuş,bir sonraki adımda da kendisinden Aziz Yıldırım hakemleri yoga kursu altında hipnotize edip Beşiktaş aleyhine kararlara yol açıyor gibi bir ifade beklemek lazım. Chatman 'ın psikoloisi adamın parasını 2 ay ödemeyip bir ay ödemenizden, kadro dışı bıraktıktan bir hafta sonra kurtarıcı olarak geri çağırmanızdan falan bozulmuş olmasın. Kovduğu adamla kol kola basın toplantısı yapabilecek trajikomiklikteki Beşiktaş yönetimine yakışır açıklamalar. Durmak yok s.açmalamaya devam Devamı ...

6 Şubat 2011

Öpmedim ki Öpmedim ki



Torres, "Liverpool armasını hiç öpmedim ki" demiş. Hemen tanıdık geldi tabii. Büyük yetenek Kazım da aynısını söylemişti. Torres'in takdir edilecek tarafı, kıvırmaya çalışmadan "benim amacım çıkıp gol atmak, profesyonel futbolcuyum, gol atıp arma öpen de var ama benim amacım kulübe faydalı olmak, gol atmak" demiş. "Benim dayım zaten Londralı, ayrıca çocukken Chelsea kombinem vardı" da diyebilirdi. O kadar da değil diye düşünmüştür, düşünebilen bir adam neticede.

Devamı ...

10 Ocak 2011

Turgay Atasü İstifa Et



Geçtiğimiz haftalarda TFF Doping Kurulu Başkanı ve TBF Sağlık Kurulu Başkanı sıfatlarıyla Prof. Dr. Turgay Atasü'nün açıklamaları Anadolu Ajansı tarafından verildi. (Açıklamalar burada) Hatırlarsak "Taurasi'nin B numunesinde de bir değişiklik olmaz. Ben bugüne kadar böyle bir değişiklik görmedim. Çünkü bu testleri gerçekleştiren laboratuvar, pozitif çıkan sonuçları bir kaç kez tekrarlıyor. Taurasi bu duruma göre normalde 2 sene ceza alır. Dünya basketbolunun zirvesinde biri ama ne yapalım, o da kullanmasın" demişti ve ülkede hukuk ve düzenin olmadığını bir kez daha bize hatırlatmıştı.

Çok geçmeden kendisine destek gelmiş. Şaşırtıcı değil tabii ki. Dünya algıları Fenerbahçe'nin lehine her şeye zırlayıp aleyhine her şeyi coşkuyla alkışlamak olan amaçsız insanlardan bahsediyoruz. Yine de bu kadar açıkça hukuk çiğneyen bir harekete destek olabilmeleri ya olayları kavramakta sıkıntı çektiklerini ya da gerçekten nefretle beslenen ve hukuk, adalet umursamayan insanlar olduklarını gösteriyor. Çok da ciddiye alınmaması gereken bu tipleri bir tarafa koyup asıl meseleye gelelim.

Doping kontrolleri bir kurala bağlıdır ve süreci bellidir. Buna göre A numumesi pozitif çıkan bir oyuncu B numunesinin de incelenmesini talep edebilir ve ancak bundan sonra hakkında kesin karar verilebilir. Taurasi ister dünyanın en etkili doping ilacını kullanıyor olsun, isterse bu ilacın kaçakçılığını yapıyor olsun; karar veren kurumlarda çalışan insanların süreç tamamlanmadan hüküm verme hakkı yoktur. İsterse 1 milyon B numunesinde sonucun hiç değişmemiş olduğunu görsün, Prof. Dr. Turgay Atasü böyle bir kural varsa o testin sonucunu beklemek zorundadır.

Bu yapılan açıklamanın, kendi göreceği davanın detaylarını haberlerden öğrenen bir hakimin davaya girmeden "Evet, cezası belli gibi zaten, tanıkları dinlesek de değişeceğini sanmıyorum" demesinden bir farkı yoktur. Turgay Atasü, açıklamasıyla hukuğu çiğnemiştir. Bu yapılanın savunacak hiçbir yanı yok. Taurasi'nin B numunesinde sonucun değişmemesi, sonucunda kulüple sözleşmesinin iptal edilmesi tamamen alakasız konulardır. Sonuç belli olmadan ve kurul toplanıp oyuncunun savunması alınmadan kararı ve cezayı kendince belirlemesi akla, mantığa sığacak bir davranış değil. Bu yapılan açıklama sonrası Turgay Atasü'nün hatasız olduğunu savunmak için de en hafif tabirle cahil cesaretine sahip olmak gerek.

Yönetimimiz kulübün hakkı çiğnendiğinde sessiz kalıyor, yine öyle olacaktır. Aslında Turgay Atasü görev başındayken TBF'ye her türlü baskı ve tehdidi yapmaları ve bu işin peşini bırakmamaları gerekiyor fakat biliyoruz ki böyle bir uğraşları olmayacak. Ülkenin spor kurumlarında çalışan bir tane aklı başında insan varsa Turgay Atasü'nün bu açıklama sonrası görevde kalmasının saçmalık olduğunu bilir ve görevden aldırmak için elinden geleni yapar. Her türlü çamura bulaşmış TFF ve TBF'den de böyle bir hamle beklemek de hayalcilik. Ülkenin tepesinden dibine kadar her yerinde hukuksuzluk, haksızlık, rüşvet, kayırma var. Spor takımlarını takip etmek bile mide bulantısından başka bir işe yaramamaya başladı.
Devamı ...

4 Ocak 2011

"Olaylar, ancak Sporda Şiddet Yasası'nın çıkması ile önlenebilir"



Başlıktaki cümleyi Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener kurmuş. Cadı avı başlıyor. Bırakın Avrupa'da, Dünya'da olan biteni, Türkiye'de spor tarihinden haberi olmayan insanların yöneticilik yaptığı kurumlardan ancak böyle bir yasa beklenirdi. Yasada korkunç maddeler var. Bunlar şurada özetlenmiş. Bazıları çok tanıdık geliyor. Örneğin "Seyirciler artık üzerinde TC kimlik numarası olan elektronik ortamda üretimiş biletlerle maça girebilecek." Margaret Thatcher'ın 80'lerin sonunda İngiltere'de aldığı önlemler. Holiganizmi hapis cezası tehdidiyle önlemek de onlarda aşırılmış bir fikir. Bu fikirleri uygulayanlar neden 90'ların ortalarında vazgeçildiğine de bakmış mıdır? Sanmıyorum.

* Koro halinde küfürlü tezahüratta bulunanlara 6 aydan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılabilecek.

* Irkçı, etnik aleyhte tezahürat yapanlar 1 yıla kadar hapis cezası alabilecek.

* Biletsiz maça girenler 1 yıla kadar hapis cezası alabilecek. Alkollü gelenlere ise 3 yıla kadar hapis cezası.
"Galatasaray ile Fenerbahçe U-17 takımlarının oynadığı müsabaka sırasında meydana gelen olaylar ve genç futbolcuların dayak yemesi bardağı taşırdı" cümlesinin korkunçluğu geçen ay oynanan Beşiktaş - Bursaspor maçını da hemen anımsatıyor. O maçta binlerce polisin yanında gidip rakip taraftarları bıçaklayan insanlar vardı. Hemen o maçtan sonra bu yasa teklifi ilk kez dillendirilmeye başlandı. En son da U17 maçını bahane ederek pek itiraz görmeden çıkaracaklar.

Üniversitede yurtta kalırken öğrenci temsilcisiydim ve yurtta kalan öğrencilerin şikayetlerini yönetime iletiyordum. Bir gün taleplerimizi istemişlerdi, biz de öğrencilerle konuşup okul yönetimine iletmiştik. Kızların erkek, erkeklerin kız yurtlarına girmesini yasaklayan kuralın yurt yönetmeliğinden çıkarılmasını talep etmiştik, savunmamız da çok basitti "biz üniversite öğrencisiyiz." Buna karşı pek bir itiraz üretemediler, üç dört kere toplandık ve her defasında bir bahaneyi duyuyorduk, sonunda yumurtladılar "öğrenci velilerine gösterecek bir kuralımız olmalı, öyle istiyorlar, siz yine istediğinizi yapın, biz göz yumuyoruz zaten." Bunun uygun bir çözüm olamayacağını, bir kişi bile bu kural nedeniyle ceza alırsa açık bir haksızlığa uğrayacağını söyledik, tabii ki dinlemediler.

Bu yeni yasa da şekilsel olarak bu anlattığıma çok benziyor. Küfür etmek gibi bir suça "3 yıla kadar" ceza önerilmesini caydırıcılık olarak açıklayıp, çok aşırı durumlar dışında uygulanmasının zor olacağını, bu yüzden çok da itiraz edilmemesi gerektiğini söyleyeceklerdir. Caydırıcılık için uygulanması mümkün olmayan kural koymak kuralsızlığı ve faşist baskıyı hukuk postuna sokup uygulamaktır. Koro halinde küfür etmek nedir, nasıl tanımlanır, suçluları nasıl bulunur, 300 metre ilerideki bir kamera küfür ettiğinize nasıl emin olabilir gibi sorular arasında biliyoruz ki taraftarlık ve şiddet denilince suçlu ve masumu ayırmak konusunda bir çabaları yok zaten.

Maça giden herkesin bildiği gibi orada bulunmanız polis tarafından dövülmeniz, gaz yemeniz, göz altına alınmanız için yeterli. Geçen sene Trabzon maçından sonra yanında çocuklarıyla gelen aileleri bile döven, 5 sene önce Manisa'da suçlu suçsuz herkesi darp eden, geçen sene Fenerbahçe'nin 3 tribün grubundan rastgele insanları göz altına alarak onların tribün aktivitelerini durduran polis koro halinde küfür edenleri tespit edip adil cezalar verecekmiş. 3 kişilik bir arkadaş grubunuzla kaçan gole aynı anda "hasssss" refleksi vermeniz bile koro halinde küfür sayılabilir. Bu durumda 2 yıl hapis cezası alırsanız kimse hakkınızı da savunmaz çünkü maganda bir holigansınızdır.

Bu yasanın saçmalığı da tam olarak burada başlıyor. Her tecavüz, cinayet olayında bilincini yitirip idam geri gelmeli diye bağıranlar gibi en ağır cezayla infaz ederek sorunun çözüleceğini düşünüyorlar. Oysa önerdikleri şey bu cezaları hak etmeyenleri, hatta masumları bile geri dönülemez cezalarla cezalandırıp hayatlarını karartmak. Özellikle pis adamlar olarak resmedilen taraftarlar söz konusu yasaların hedefi olunca masumla suçluyu ayırt etmek konusunda pek istekli de olmayacaklar. Bunun örneklerini daha önce defalarca gördük.

Bir de bu iki yüzlülük feci halde mide bulandırıyor. Şiddete ve küfüre karşı yasa çıkarıyoruz diyenler daha geçen ay doğmamış bebeği öldüren polis şiddetinin ne kadar faydalı olduğundan bahsediyor, kendisine şikayet eden çiftçiye "terbiyesizlik yapma lan" diyordu. Bütün dünyada otoriteye yönelik bir eleştiri olan yumurtayı bile şiddet aracı ilan edip polis gazı ve dayağını düzen sağlamak için gereken bir araç olarak gördüğünü söylüyordu. Daha geçen sene alakasız bir ülkede alınacak alakasız bir karar nedeniyle ülkedeki kaçak göçmenleri topluca kovacağını söylüyordu. Bu imza atan eller geçen aylarda terör örgütlerinde sünnetsizlerin yer aldığını dillendiriyordu. Şimdi ırkçılık ve şiddete karşı önlem alıyoruz diyorlar. Bu yasalar neyi önleyecek hakikaten, ülkede düzen yeniden mi kurulacak? Yasaya imza atan bakan sünnetsizler diye müslüman olmayan halkları terörle ilişkilendirdikten bir gün sonra taraftarlar yabancı bir oyuncuya "sünnetsiz pipiler Türkiye'den ne bekler" tezahuratı yaparsa ırkçılıktan ceza mı alacaklar?
Devamı ...

21 Aralık 2010

Dayan Ordinaryüs, Hayata da Diren



28 Şubat '62 tarihli Milliyet gazetesi diyor ki "Lefter, futbolun nankör tabiatına da mağlup olmayan nadir futbolcudur. Seneler geçse de Lefter'in oynadığı futbolun unutulmayacağını iddia edenler için çıkış noktası budur... Seneler, Lefter'in hayatında renkli ve uzun bir hikaye yazmaya devam etmektedir. Lefter Fenerbahçelidir..."

Futbola direndiğin gibi nankör hayata da diren, renkli ve uzun hikayen daha da yazılsın Fenerbahçeli Lefter. Dayan Ordinaryüs Lefter.


Devamı ...

22 Kasım 2010

Murat Murathanoğlu'nun Enes Kanter Yazısı



Konu Fenerbahçe olunca geliştirdiği bütün bilişsel kapasiteyi bir kenara bırakıp nefret makinesine dönüşen bataklık sinekleri yine sahnede. Bu sefer konu Enes Kanter. NCAA, Enes'e yapılan ödeme belgelerini istiyor, Fenerbahçe gönderiyor; NCAA, Enes'in amatör statüsünü kaybettiğine karar veriyor ve oynamasına izin vermiyor. Bu konuda ne Enes'ten ne temsilcisinden "Fenerbahçe yalan beyan yapıyor" gibi bir iddia da duymadık. Buna rağmen "17 yaşında çocuğun geleceği" gibi ucuz duygusallıkla Fenerbahçe'yi karalamaya çalışıyorlar. Usulsüzlük ve hile damarlarında geziyor olmalı ki Fenerbahçe usulsüzlük yapmadığı için Fenerbahçe'yi suçlayacak kadar ileri gidiyorlar. Geçen hafta Murat Murathanoğlu basketbolseverler.com sitesinde bir yazı yazmış. Meselenin başından sonuna bütün ayrıntıları var, bilmiyorsanız okuyun öyle konuşun. Yazı aşağıda.

Orijinal kaynağı için tıklayın.

Enes İçin

Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:

- ‘”Allah’ım benimle konuş!'’ dedi.

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde en son şarkısını söylüyordu, ama adam çayırkuşuna kulak vermedi ve devam etti yakarmaya:

- ‘’Allah’ım benimle konuş!'’

Az sonra hava kapandı, gök gürültüsü ve şimşekle birlikte yağmur yağmaya başladı. Fakat adam dinlemedi, yakarmaya devam etti:

- ‘’Allah’ım! Seni görmeme izin ver!'’

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını adamın evine kadar taşımaya başlamıştı. Fakat adam bu manzaraya aldırmadı bile. Her gün gördüğü bir şey değil miydi bu?

Yalvarmaya devam etti:

- ‘’Bana bir mucize göster Allah’ım!'’

O böyle yalvarırken, yakınlardaki evlerden birinden yeni doğmuş bir çocuğun ağlayışları geliyordu kulağına, ama adam bunu da farketmedi.

üzüntüden ağladı adam:

- ‘’Allah’ım, cevap ver bana! Burada olduğunu bilmemi sağla.'’

O sıra, bir kelebek adamın koluna kondu ama adam öbür eliyle kelebeği iteleyip kovdu ve ağlamaya devam etti:

- ‘’ Allah’ım neden bana cevap vermiyorsun?'’


Biz Enes Kanter’in maçlarını sabaha karşı anlatacağımızı birkaç yıldır biliyorduk. Ancak bu maçların NCAA’lerde değil de NBA’de olacağını hep düşünüyorduk. TBF’nin 12 Dev Adam Basketbol Okullarında (12 DABO) Enes, Ankarada’ki Samanyolu Kolejinin dikkatini çekti ve eğitim hayatını orada sürdürdü. Fenerbahçe Ülker ise Enes Kanter’i önemli diyebileceğimiz bir bonservis bedeli ödeyerek transfer etti. Enes’e İstanbul’da evini, okulunu, kılık kıyafetini, kitaplarını, yediğini ve içtiğini üstlendi. Bunun dışında da banka kayılarına göre yaklaşık $ 160.000 ödeme yaptı.

Enes Kanter, Fenerbahçe altyapısında yetişip, çok genç yaşta A Takıma kadar yükselen ve NCAA’lerde oynamak isteyen ilk oyuncu değil. Doğuş Balbay ki şu anda Teksas Longhorns Üniversitesinde son sınıf talebesi Akademik All-Amerikan seçilme olasılığı bile olan gerçek bir sporcu-öğrenci. Doğuş, tıpkı daha önce Engin ve Emre Atsür’ler gibi yıllarca büyük fedakarlıklar yaparak okul ve basketbolu bir arada götürmek için çabaladı ve NCAA’de sporcu-öğrenci olmanın temellerini okul hayatı başladığından beri planladı. Doğuş Balbay okul birincisi olarak lise eğitimini noktaladı. Fenerbahçe kendi altyapısında oynarken Doğuş’a da benzer maddi destek verdi. TBF kurallarına göre bir takım kendi altyapısında yetişen bir oyuncu ile 23 yaşına kadar kontrat imzalayabilir. Fenerbahçe ne Doğuş Balbay’a ne de Enes Kanter ile kontrat imzalamadı. İkisi de 23 yaşına gelmeden kulüpten ayrılıp NCAA’lerde oynamak istediklerini belirttiler. Doğuş eğitimini ve basketbolunu NCAA’lerde devam ettireceğini belirttiğinde NCAA yetkilileri Fenerbahçe’den Enes için istedikleri bilgilerin aynısını Doğuş içinde istedi. Fenerbahçe o zamanda doğruyu söyledi, Enes için de doğruyu söyledi. Ev, okul, yemek, içmek gibi ihtiyaçlar dışında Fenerbahçe’nin Doğuş Balbay’a ödediği para NCAA’lerce “makul” bulundu ve Doğuş 11 maç ceza alarak NCAA kariyerini başladı. Enes’e ödenen para ise “fazla” bulundu ve $ 33.000 gibi belki profesyonel sporcular için büyük denilmeyecek, ama “amatörce” spor yapan ve normal işlerde çalışan vatandaşlar için hiç de küçümsenmeyecek bir miktar “amatör” sınırının aşılmasına neden olmuştu. Fenerbahçe Ülker yönetimi Doğuş’un gerçekten okumak için NCAA’lere gideceğini, Enes’in ise Fenerbahçe Koleji’nden devamlılık ve zorluk açısından problem yaşamamak için Doğa Koleji’ne geçtiğini ve okula pek takılmadığını da bilmelerine rağmen iki oyuncusu arasında hiçbir ayırım yapmadı.

Bu açıklamayı yazmamın sebebi, Fenerbahçe Ülker ile ilgili ABD basınında hiç de hoş olmayan bazı görüşlerin yer alması. Eskimoları buz satabilecek kadar bazı konularda “uzman” Kentucky coach’u John Calipari’nin “Eski Kulübü onu geri istiyor. Onu geri istemeleri için 4 milyon nedenleri var.” diyor ve genelleme yaparak Fenerbahçe Ülker’in başka niyetleri olduğunu, Enes Avrupa’ya döndüğü takdirde başka bir kulübe onu satıp 4 milyon dolar, euro veya lira kazanacağını ima ediyor. Tabii istediği bir oyuncuyu almak için her etik dışı yolu Calipari bilebilir, ama buradaki kuralları pek bilmiyor. Enes Avrupa’da eski kulübü dışında başka bir ülkenin takımına giderse bir yetiştirme bedeli ödenecek. Mesela Partizan şu anda NBA’de çaylak sezonunu yaşayan Semih Erden’i transfer ederken Darüşşafaka’ya 90.000 Avro yetiştirme bedeli ödemişti. Fenerbahçe Ülker de Semih alırken Sırp takımına $ 300.000 bonservis bedeli ödemişti. Enes Kanter’in gideceği kulüp ile Fenerbahçe anlaşamazsa, geçici lisans çıkartılıyor ve bu arada da FIBA iki kulüp anlaşsın diye aracı oluyor ve anlaşma sağlanmazsa kendisi bir yetiştirme bedeli belirliyor. Bugüne kadar belirlenen en büyük yetişme bedeli $ 300.000 civarında. Yani bence Calipari 4 milyon ile 300.000 arasındaki farkı herhalde hesap edebilecek seviyede matematik biliyordur. Üstelik bu sözlerin ardından yıllarca Fenerbahçe Kulübünün desteğini görmüş, ekmeğini yemiş Enes veya babası Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç Dr. Mehmet Kanter’in “Coach sen ne diyorsun? İlk olarak kurallardan bihabersin, ikincisi de Fenerbahçe öyle bir kulüp ki o ödenecek para spor bütçesinin arasında okyanusta bir damla deniz suyu gibi kalır.” demelerini beklerdim. Ama demediler. Hatta Mehmet Bey “Eğer Enes Kentucky'de oynayamazsa Fenerbahçe bu sayede yetişen tüm genç ve yetenekli jenerasyonlara "İstediğimi yaparım' mesajı vermiş olacak” diyebiliyor. Mehmet Bey gözünüzü sevim. Fenerbahçe’nin böyle bir amacı olsaydı, Doğuş Balbay da bu gözdağını fazlasıyla verirdi ve Enes’e sıra bile gelmezdi.

Enes’in bu girişimlerinde danıştığı akıl hocaları mutlaka vardır. Enes’in yaklaşık iki yıldır NBA Mock Draftlerinde (Tahmini draft) nerede seçileceğini bilmeleri gerekirdi. Enes dört yıl üniversitede eğitim görüp sonra NBA Draftine gireceğini söyleyeceğine 2011 NBA Draftine gireceğini söylediğinden dolayı da tıpkı Türkiye’de olduğu gibi eğitim konusunda çok ısrarcı olmadığı anlaşılıyor. Zaten ilk beş sırada seçilecek bir oyuncunun Kentucky vitrinine ihtiyacı olmadığı gibi Calipari ve Kentucky’nin Enes’e ihtiyacı var. Yahoo sports yazarı Marc Spears en son Draft tahminlerinde Enes’i 10.uncu sıraya koyuyor ve “Kentucky’de oynamadığı takdirde değerinin artacağını düşünüyorum.” diyor. Aylarını prep okulu arayışında boşa geçiren Enes bu yılı da boşa geçirirse o zaman gerçekten 10.uncu sıralara kadar düşebilir. Buna rağmen Spears’ın böyle bir yorum yapması ilginç değil mi?

Biz Enes’in ABD’de oynadığı basketbolun ve yeteneklerinin konuşulmasını isterdik. John Calipari’den “Onu oğlum gibi seviyorum.” gibi inandırıcı gelmeyen cümlelerle veya basketbolu bırakınca hayranı olduğu “The Undertaker” lakaplı profesyonel güreşçi gibi bir güreşçi olmayı hedeflediğini yazan yazılarla veya isminin bu tür araştırmalarda gündeme gelmesiyle değil. Enes’in yazının başında yer alan yazar Ravinde K. Kamani’ye ait hikayeyi dikkatle okumasını isterim. Birisinin ona yol göstermesini, akıl vermesini, ne yapması gerektiğini göstermesini istiyorsa şu son aylarda başından geçenleri bir daha hatırlasın.

İlk durağı olan ve çok iyi bir basketbol programına sahip Oak Hill Academy’nin coach’u Steve Smith ise niye Enes’i kabul etmediğine değinerek, “Ben 26 yıldır buradayım. Doğru olanı yapmaya çalışırım. Yaşı tutuyordu ve müthiş bir oyuncuydu, ama programımı riske atamazdım. Benim için para alıp, almadığı önemli değildi. Eurolig oynamış ve para almamış hiçbir oyuncu görmedim. Avrupa’da Eurolig oynamış birisi buraya gelip lise takımında oynayamazdı.” demişti.

İkinci durak Las Vegas’daki basketbolda yine en iyi prep okullarından birisi olan Finley Prep School’un coach’u Michael Peck’in Enes’i niçin kabul etmediğini dile getirirken, “Takımımda profesyonel bir oyuncu alamazdım. Kevin Durant şu anda bir lise takımında oynayamaz.” demişti.

Üçüncü durak ise West Virginia’da yer alan Mountain State Prep okuluydu. İlk iki okul kadar basketbolda isim yapmamıştı ve belki onların risk edeceği daha azdı ama coach Rodney Crawford, diğer iki okuldakiler gibi sonunda Enes’i almadı.

Dördüncü durak ise Kaliforniyadaki Stoneridge Prep Simi Valley oldu. Okullardaki basketbol seviyesi gitgide düşüyordu, ama Enes Kanter sonunda onu kabul edecek bir okul bulmuştu. Arada geçen zaman kaybı, ABD’yi bir uçtan öbür uca kadar gidip gelmek, bu dönemlerde Enes’e kim baktı, yol parası, yemek parası, otel parası, gezme parası.. Bunlar hiç gündeme gelmedi ve kendisine kariyeri açısından pek fayda sağlamasa da en azından Enes birkaç aylığına basketbol oynayacak bir yer bulmuştu. Rekabet düşük seviyedeydi, Enes devleşti. Ama oyununu geliştirme açısından ne kazandı?

Bu arada Eylül 2009 da Enes prep okulu bitirip, NCAA kariyerine Washington Üniversitesinde başlayacağını açıkladı. Washington coach’u Lorenzo Romar “O zaman bize gelen bilgiler şu andaki bilgiler değildi. Onun bir profesyonel takımda maçlara çıktığını biliyorduk ve bizim okula girebilecek test skorlarını aldığı takdirde bir miktar maç cezası alıp sezonun ikinci yarısında forma giyebileceğini düşünüyorduk.” dedi. Enes o teste girmeden Kentucky’e gideceğini açıkladı.

Enes 2011 NBA Draftinde seçilmeyi planlıyordu ve 2009 Avrupa Şampiyonasında Milli Takım’da yer almayarak büyük bir fırsatı kaçırdı. Şampiyonaya fırtına gibi giren, ancak cezalı Kerem Gönlüm’süz olan Milli Takım’da bir de Ersan Ilyasova sakatlanınca ilk beşteki dört numaralı pozisyon son iki maçta Barış Hersek’e kaldı. Enes herkese kendini göstermek için müthiş bir sahneyi kaçırmıştı.

2010 Dünya Şampiyonası Türkiye’deydi, ancak John Calipari Enes’in Ağustos ayında Kanada’da oynayacağı üç maçlık özel bir turnuvada oynayacağından dolayı Milli takım için izin vermedi. NCAA turnuvaya günler kala Enes’in o turnuvada oynayamayacağını açıkladı ve Türkiye’nin gümüş madalya kazandığı 2010 Dünya Şampiyonası treni de gitti.

Şimdi de bu sezona fırtına gibi giren Euroleague’in tek namağlup takımı olarak dikkat çeken Fenerbahçe Ülker’de genç uzun Gaspar Vidmar sakatlandı ve altı ay oynayamayacak. Fenerbahçe’nin uzun rotasyonunda mutlaka Enes’in özelliklerini taşıyan bir uzuna ihtiyacı var.

Enes kelebek koluna kondu.

MURAT MURATHANOĞLU

Devamı ...

18 Eylül 2010

Güle Güle Naci Ağabey



Hani hep kendisi anlatıyordu "Fenerbahçe işte bu yüzden büyüktür" diye, Fenerbahçe'yi bizzat varlığıyla büyük yapan insanlardan birisiydi. Bugün dilden dile dolaşan, Fenerbahçeliliğin gururu olmuş birçok gerçeği onun dilinden öğrendik. Barış abi burada hem o anıları hem de hislerini anlatmış, üzerine çok bir şey eklemeye lüzum yok. Nur içinde yatsın.
Devamı ...

4 Eylül 2010

Bambaşka Kafalar



Haber: Sinan Vardar: Adnan Polat kıskançlık yapıyor. Şöyle diyor

Açıklamayı şaşırarak okuduğunu söyleyen Sinan Vardar, “Bu sıralar Adnan Polat ile Aziz Yıldırım’ın arası iyi herhalde. Ve son dönemde Galatasaray ile Fenerbahçe arasında bir yakınlaşma var. Adnan Polat’ın şampiyonluk için yaptığı yorum bana kıskançça geldi. Adnan Polat kıskançlık yapıyor” dedi.
2 sene önceki haber: Fenerbahçe bize rakip olamaz. Şöyle diyor

Beşiktaş Kulübü Genel Menajeri, "En önemli rakibimiz Galatasaray’dı. Onları İnönü Stadı’nda yenerek büyük bir engeli aştık. F.Bahçe yarışta bize rakip bile olamaz. Zafere giden yolda çok dikkatli olmalıyız" dedi.
Daha var:

Haber: Basketbolda "devşirme" kavgası!. Şöyle diyor

Fenerbahçe Ülker takımında yabancı statüsünde oynayan Emir Preldzic'in, artık Türk olarak yer alacağını anlatan Hasan Bozkurter, ''Düne kadar yabancı kontenjanındaydı, artık Türk oldu. Haksız rekabet doğdu. Onlar yabancı sayısını artırabilecekler. Bu durumun da Türkiye'ye faydası yok'' dedi.
4 yıl önceki haber: Marcio oldu Mert. Şöyle diyor

Sezer'in önceki akşam imzaladığı kararın ardından Brezilyalı oyuncuya Mert Nobre ismiyle nüfus cüzdanı çıkartıldı. Ligde Türk statüsüyle oynayabilecek olan Nobre önümüzdeki günlerde de yeni pasaportunu alacak.
Nobre'nin millilik sayısı: 0 (yazıyla SIFIR), Türkiye'ye faydası: 0 (yazıyla SIFIR).

Herkes eleştirebilir ama siz değil. Komik olmayın.
Devamı ...

3 Haziran 2010

Yabancı Sınırı 6+2+2+3+4+Maldonado Olsun



Türk futbolunda bir şeylerin değişmesi için artık gözümüzü açmamız lazım. "Biz neredeyse kendi kendimize oynayıp eğleniyoruz, ligimizi bizden başka umursayan yok" diyen spor yazarlarına tokat gibi cevap TFF'den geldi ve artık her maç tribünde 2 yabancı oturacak. Bakalım yabancılar maçımızı hangi gözle izleyecekler, tribündeki varlıkları futbolumuza muhakkak bir güç, ışık, zeka, kuvvet katacak. Yalnız bu değişiklik yeterli değil. Benim önerim şu; 6 yabancı sahada, 2 yabancı kulübede, 2 yabancı tribünde, 3 yabancı maç saatinde diskoda, 4 yabancı maç günü kendi ülkelerinde ve bir adet Maldonado. Diskodaki yabancılar kaybedilen maçlar sonrası taraftarın "Biz kahroluyoruz, onlar diskoda eğleniyor" şikayetinde kullanılacak. Ayrıca yönetim çok sıkışırsa "Oyuncumuz maçı izliyordu" diye açıklama yapacak fakat oyuncunun diskodaki resimleri çıkacak ve bu sefer "Arkadaşlar, oyuncu bizi kandırdı, yalan söylemiş, gereken yapılacak" diyerek dikkati başka yöne çekebilecek. Maç günü ülkelerine gönderilecek 4 yabancı kaybedilecek maçlar sonrası disiplin eksikliğinden ve takımın sahipsizliğinden şikayetçi olmak için kullanılacak; "Adamın umrunda değil abi, tatilini yapıyor". Her takıma bir Maldonado ise kötü oyuncu örneği ve kadro yetersizliğine dair konuşmalarda referans sıkıntısı yaşanmaması için şart. Gördüğünüz gibi devrim niteliğinde bir çözümle daha geldim, bunların neden dikkate alınmadığını anlamak güç.
Devamı ...

4 Mayıs 2010

Lige Erken Havlu Atanların Hüzünlü Öyküsü



Şimdi üç büyüklerimizden iki tanesi ligin bitmesine bir ay kala havlu attı ya, hatta ikisinin ipini de çeken Fenerbahçe oldu ya... Türkiye Ligi yine oluverdi Fenerbahçe ve diğer takımın şampiyonluk yarışı. Diğer takıma her maç için 3 puan yazılıyor, Fenerbahçe'nin oynayacaklarına nasıl gaz vereceklerini şaşırıyorlar ya... Geçen hafta Eskişehir maçından önce "Bak Rıza hocam sana bu adamlar seneler önce 'iki ekmek bir süt' pankartı açmıştı, ona göre git Kadıköy'e" yazısı bile gördük ya... Şimdi bu çaresizliğe, bu âcizliğe isim mi bulalım, örnek mi verelim? Örnek vermekten zorlanmıyoruz zaten, ezelî rakiplerimiz sağ olsun.

Birincisi şurada, Adnan Polat'ın açıklaması. Bir takım nedenler sıralayıp "Bu nedenlerle de Bursaspor'un şampiyon olmasını istiyoruz" diyor. Daha geçen hafta maç yaptınız, bu haftaya kadar rakibinizdi, belki dolaylı olarak oynayacağınız maçlar Bursaspor'u veya Bursaspor'un oynayacağı takımları da etkileyecek. Bu açıklamayı hangi mantıkla yaparsınız? Ses çıkaran yok tabii, şu lafı Aziz Yıldırım'ın ettiğini düşünün bir. Temiz futbolcu köşe yazarlarından tek tek bu konu hakkında yazı bekliyor olacağım fakat ligimiz Fenerbahçe ve diğer takımın ligine döndüğü için onlar İngiltere ve Almanya'daki heyecanlı lig mücadelesinden bahsedecektir. Adnan Polat'ın açıklamasına çok da şaşırmamak lazım aslında. Daha önce de "Beşiktaş kupayı alsın Galatasaray şampiyon olsun" dediklerini duyduk Bay Demirören'le kol kola girip.

Temiz futbol demişken tabii ona da değinmeden edemiyor. Kurdukları rüya takım ve modern zamanların total futbolunu yaratan teknik adamların Allahı şampiyonluğa bir ay kala havlu attı. Bir suçları yok elbette, suçlu futbol düzeni olmalı. Bakın ne diyor "Hakem hataları sürekli bir takım lehine, diğer takımların aleyhine oluyorsa kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Rakip takımlarla oynanan müsabakalarda futbolcuların, kalecilerin performanslarına bakıyoruz, orada rahatsızlıklarımız var. Arzu ettiğimiz gerçek anlamda pırıl pırıl, tertemiz bir lig olduğunu söyleyemiyorum." Rakip takımla oynanan müsabakada kaleciniz 30 metreden Selçuk'un topunu içeri aldı, bence de bir zahmet sıkıntın olsun. Daha 30 saniye önce bitmemiş ligde alakasız iki takımın şampiyonluğu hakkında konuşan Sayın Polat temiz futbolcu oluverdi bakın. Arkasında da objektif, dünya futbolunu yakından takip eden, Fransa ikinci ligi takımlarının bile kalecilerini sayacak futbol uzmanları var, haklı da bulunur elbet. Dert etmeyin.

Diğer tarafta kopyası var. Kopyası da demeyelim, taklidi. Retorik uzmanı olduğunu sanan ama beşinci sınıf milliyetçi terminolojiden ürettiği söylemleri kullanan bir adam. Onun açıklaması da burada. O da diyor ki "Beşiktaş, futbolun aydınlık yüzüdür. Beşiktaş, sahada kazanmaya inanan tüm diğer takımların ve sporseverlerin önündeki tek 'büyük' örnektir. Türk futbolunda rekabeti gölgeleyenler, mücadeleyi saha dışına taşıyanlar yok olmaya mahkumdur." Ligden ümidi kesince "gönüllerin şampiyonu" pankartı açıp "haysiyet, emek" tezahuratlarına sarılan camiasının taraftarıyla paralel tabii, çok şaşıracak bir şey yok. Türkiye'nin en ünlü mafya liderini yurt dışına kaçıran, telefon kayıtlarıyla oyuncularının şike yaptığı ortaya çıkan, rakibi sindirmek için sahanın ortasında 'parmak atan' futbolcularına sahip çıkan, galibiyeti müjdelemek için beyaz çarşaflara kan püskürten fakat onurlu, haysiyetli, eşitlikçi, emekten yana bir camianın başkanı. Ne mutlu ki lige bir ay kala havlu attılar ve bu güzel sıfatları bir arada kullanma fırsatı buldular.

Lig yine Fenerbahçe ve diğer takımın mücadelesi ligine döndü. Bundan böyle akıl almaz şeyler duyacağız. Bursaspor'un şampiyonluğunun Türk futboluna çağ atlatacağını, futbolun kirli olduğunu, hakemlerin Fenerbahçe'yi yarışa ortak ettiğini, Ümit Özat'ın intikam alması gerektiğini, Trabzonspor'un 1996'yı unutursa haysiyetine ihanet edeceğini duyacağız. Daha şimdiden ligdeki yerleri belli, sıfır kupayla sezonu kapatmayı garantilemiş camialardan başka bir şey beklemeyin. Onlar ve arkalarındaki sürü için lig, Fenerbahçe yenilince temiz ve güzel. Bursaspor şampiyon olursa yine öyle olacak zaten, o güne kadar Avrupa Ligi özetlerini kaçırmamaya devam.

"Onların oynadığı futbolsa bizimki ne? Bu lig bitmiş zaten."
Devamı ...