27 Kasım 2011

Oyuncular Değişir Filmin Sonu Asla 96-82



Sezon başındaki Cumhurbaşkanlığı Kupası mağlubiyetini iki şeye bağlamıştım, birincisi Galatasaray'ın maçı bizden daha çok istemesi, ikincisi Işıl'ın cezası nedeniyle Prince'in ilk beş başlaması. O gün Fenerbahçe berabet ve isteksiz bir oyun oynamasına yerli oyunculardan neredeyse hiç verim alamamasına rağmen maçı kazanacak noktaya getirmiş ve Bahar Çağlar'ın maç sonundaki ekstra şutuyla maçı kaybetmişti.

Bugün o maçı kaybetmemize yol açan iki etkende ortada yoktu, Fenerbahçeli oyuncular maçı kazanmayı rakipten daha fazla istediler ve Fenerbahçe maçlarını etkisiz eleman statüsünde oynayan Işıl da çok şükür ki cezalı değil sahadaydı

Galatasaray geçen sene de bir içerde bir dışarda skorer buluyor ama üçüncü bir oyuncuyu maça dahil edemediği için Fenerbahçe'nin daha homojen dağılan skor opsiyonlarına çare bulamıyordu. Geçen yıl Fowles ve Augustus'un yanına tüm seri boyunca üçüncü bir skorer çıkaramadılar bugün de yine Taurasi ve Tina'nın yanına üçüncü bir skor opsiyonu çıkaramadılar.
İlk periyoda çok iyi başlayıp hücumda Matoviç ve Nevriye üzerinden sayılarla öne geçsek de Taurasi ve Bahar'la Galatasaray maça tutunmayı başardı. Birsel'in hücumu iyi organize ettiği bölümde Galatasaray'ın sert ve bol temaslı savunması karşısında içerden oynamaktan taviz vermememiz bizim açımıza olumlu puandı. Özellikle Tina'nın yorulduğu ve üç faullü olduğu bölümlerde hücum ribauntlarında bir hayli etkili olduk ancak Galatasaray'ın hızlı geldiği bölümlerde adamları bulmakta zorlandığımız için kolay şutlar sonucu maç sürekli başa baş geçti. Devreyi 40-38 önde bitirirken 3 faullü Tina'dan 16 sayı yemiştik.

İkinci yarıya çok iyi başlayıp arka arkaya üçlüklerle gömülü savunmayı cezalandırdık. Tina'ya ilk bölüme göre daha iyi savunduk ve Galatasaray bütün topları Taurasi üzerinden oynamaya başladı. Maç Fenerbahçe ile Taurasi arasında bir maça dönüştü ki aslında bu bizim istediğimiz bir şeydi. Biz arka arkaya Penny'den Birsel'den Matoviç'ten üçlükler bulup hücum ritmini yakalarken Galatasaray Taurasi'yle bunlara cevap verse de hücumda diğer oyuncuların hiç sorumluluk almaması bizim işimizi kolaylaştırdı.
Son periyot yine Galatasaray'ın savunmada adam kovalamayı unuttuğu anlarda Nevriye ve Matoviç'in dışarıdan içeriye indirdiği toplarla çok kolay sayılar bulduk Angel ve Penny'le ve fark 20 yi buldu. Son beş dakika maç bitti havasına girip savunmayı başlayınca fark 2 dakikada 9 a kadar indi ancak Penny'nin üçlüğüyle 5 dakika önce biten maçı tekrar bitirdik. 96-82

Fenerbahçe ile Galatasaray arasında yıllardır farkı yaratan istatistik bu maçta da değişmedi. Fenerbahçe yerli oyunculardan çok ciddi katkı alırken Galatasaray Bahar Işıl ve devşirme Melisa Can'dan toplam 11 sayı bulmuş. Bizse Nevriye-Esmeral- Birsel'den 38 sayı bulduk. Taurasi her ne kadar yüzdeli bir şekilde 33 sayı bulsa da hücumda tamamen tek opsiyon haline gelmesi diğer oyuncuların etkisizleşmesini de beraberinde getiriyor. Galatasaray'ın maç boyunca potaya attığı 69 topun 21' ini Taurasi tek başına kullanmış ki bu epey yüksek bir oran. Ayrıca Taurasi gibi bir oyuncunun takımı bu kadar ribaunt sıkıntısı yaşarken maçı 0 ribauntla bitirmesi de ilginç.Maçın en önemli kilit noktalarından biri olan ribaunt konusunda Fenerbahçe'nin Galatasaray' ı sürklase ettiğini görüyoruz. 45-24 le ikiye katlamışız Galatasaray'ı. Nevriye'nin Tina'dan daha fazla ribaunt aldığını da belirtelim.

Objektif Galatasaraylı basketbolsever bloggerlar geçen sene Fenerbahçe'nin faul çizgisinden bulduğu sayılara kafayı takmıştı, bu sene de devam etsinler Galatasaray 10 kez çizgiye gelmiş biz 18 kez gitmişiz kesin hakemleri almışız yine. Özellikle ilk yarı takım dayak yerken çalınmayan faulleri, hele hele Taurasi'ye çalınmayan sportmenlik dışı faulü falan görmez tabii onlar.

Oyuncular değişse de filmin sonu değişmiyor. Caferağa'dan bir kez daha boynu bükük ayrılıyorlar. Şimdi "Işıl'ın performanısını tartışmamız lazım artık yaa" tadında yorumlarıyla kendilerini baş başa bırakıyoruz.
Devamı ...

12 Mayıs 2011

Diana Taurasi: Midesiz MVP



Anladık oyuncular profesyonel, buraya para için geliyorlar falan da insan her ne kadar romantik taraftar profilinin gerçek hayatta artık bir karşılığı olmadığını içten içe bilse de yine de bir yerden sonra bu oyunculardan profosyonellik değil insanlık bekliyor biraz. Kem küm etmenin gereği yok, her ne kadar Fenerbahçe yönetiminin aptalca bir kriz yönetimi söz konusu olsa bile bu Taurasi'ye olan kızgınlığımızı (nefret diye de okunabilir) gideremez. Kendisi hakkında demediğini bırakmayan, suçsuz olduğu kantıladıktan sonra bile şampiyonluğa bok atmak için kendisini dopingci diye anmaktan çekinmeyen,sitesine kutlamalar sırasında uykunuz gelmesin diye modafinil resmi koyan bir camiaya giderek ne kadar geniş bir midesi olduğunu da göstermiş oldu Diana Taurasi.

Adına taraftar dediğimiz, başarıya tapan insanların dün söylediklerinin arkasında durmasını beklemiyoruz elbet. Galatasaray taraftarının iki günde nasıl 180 derece döndüğünü görmek bizi pek şaşırtmadı. Geçen hafta basketbol takımının koçları Olin Edirne maçından sonra "bu düzenden midem bulanıyor" dedikten bir hafta sonra Antalya'ya kaybedip Olin eşleşmesinden kurtulunca mide problemini ortadan kaldırmıştı. Camia olarak mide problemlerini kolay atlattıkları için hazım sorunu yaşamalarını bekleyemeyiz.

Taurasi sürecinin başından beri işi eline yüzüne bulaştıran bizim yönetime ne demeli? Penny ile sözleşme uzattıktan sonra muhtemelen nasıl olsa Diana'yı da ikna ederiz diye düşünüp Galatasaray'ın Diana'yı alacağına pek ihtimal vermediler. Penny ile aynı kentte yaşamak için Galatasaray'a gidebileceğini muhtemelen düşünmemişlerdir. Şubede korkuluk görevini icra eden Semih Özsoy ve içimizdeki İrlandalı Didem Akın'ın stratejik dehaları sayesinde rakibe kendilerinin bile hayal edemediği büyük bir koz vermiş olduk.

Geçen yıl koçla oyuncular arasındaki gerginlik ve koçun play-off başı apar topar istifası, bu sene Diana ve Penny'nin sene ortasındaki ayrılma olaylarıyla bir menajer ne işe yarar sorusunu yüzlerce kez bize sorduran Didem Akın yüce başkanımızın icazetiyle yine görevine devam ediyor. Her şeyin en doğrusunu ve en iyisini bilen yüce başkanımız şubedeki Galatasaraylı kontenjanından silemedi kendisini.

Öldük, bittik havalarına da girmeye gerek yok, Galatasaray'la her halükarda baş edebiliriz, yıldız transfer etmekle takım olmak aynı şey değil, üstelik kontenjan problemini de göz önünde bulundurursak Galatasaray'ın sağlam bir takım kimyası bulması kolay olmayabilir, Penny, Angel Babkina, Birsel, Esmeral kısa rotasyonu kolay kolay geri adım atacak bir oyuncu grubu değil.Pota altına sağlam bir transferle dengeyi yine lehimize çevirebiliriz.

Fenerbahçe taraftarının epey bir bölümünün Penny ile sözleşmenin de feshedilmesi gerektiği yolundaki görüşlerini de anlamıyorum. Bu kadın Diana Galatasaray'da oynayacak diye daha az mı mücadele edecek maçlarda, bizim bildiğimiz Penny sahaya çıkınca babasını bile tanımaz, çıkar en iyi mücadelesini verir. Diana, Penny ile birlikte yaşamak için boğazın diğer yakasına gitti diye Penny'i linç etmeye gerek yok, Penny silah zoruyla gelmedi, bu sene de takımın en önemli oyuncusu olarak gerekeni yapar kimse merak etmesin.

Diana Taurasi doping süresince kendisine binlerce destek mesajı atan, adına geri dönmesi için internet sitesi açan, Phoneix'deki yerel gazeteye kendisine destek vermek için ilan parası verebilen insanların sevdiği renkler için oynamayı değil, kendisini dopingci diye suçlayıp, temize çıkmasına rağmen işin içinde Amerika'nın olduğunu belirten, diyet ödendiğinden bahseden kulüp için oynamayı seçmiştir. Ataşehir'deki salona ilk ziyaretinde kendisini bu kadar sahiplenen insanların nefretinin de ne büyük olabileceğini bizzat tecrübe edecek artık.
Devamı ...

19 Şubat 2011

Çarşı Yılmaz Özdil Soludur


“Two size” manşeti unutulmaz. Star Gazetesi’nin yazı işleri müdürü Yılmaz Özdil şöyle bir sayfa yapmış. Altalta iki fotoğraf. birinci fotoğrafta yerde saçlarından tutulmuş bir İngiliz yanındaki kutuda “Leeds’li holiganlara Taksim’de kafasına vura vura vatan toprağını öptürdüler” yazıyor, hemen aşağısında çimlere secde etmiş Kewell’ın resmi yanında bir kutucuk “Leeds’li futbolculara Sami Yen’in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de Two rekat.”

Bu manşet Yılmaz Özdil’in yükselişini elbette engellemedi. Ciner Grubuna geçtikten sonra ulusalcı – muhalif yazılarıyla edindiği popülarite TMSF tarafından gruba el konulduktan sonra Hürriyet gazetesine geçmesini sağladı. Bugün hayatının madden ve manen yaşadığı bu en parlak devrinde de “Two Size” manşetini atan Yılmaz Özdil’den örnekler sunmaya devam ediyor. Diyelim, Ahmet Türk’e atılan yumruğu kutladığı veya son zamanlarda yazdığı “Hasiktir” başlıklı yazılar yazarın seviyesinin maddiyatıyla orantılı olmadığını gösteren güzel örnekler.

Müthiş bir popülaritesi var. Binlerce insan yazılarını forward emaillerle gönderirken büyük bir şevkle birbirlerine ne kadar haklı olduğunu anlatıyor. Sözlük gibi mecralarda “Kendisinin görüşlerine katılmam ama” diye başlayan yazılarda yazıları övülürken, dili “kısa ve öz”, “halkın anlayacağı türden” bulunuyor. O “korkusuzca gerçekleri söyleyen” bir yazar, Excel formatında yazdığı yazıların yekünü de “yaratıcı” esprilerle dolu, hakikati ortaya koyan birer abide. Politik olarak solda bir ulusalcı, Anıl Çeçen’in “Ulusal Sol” kitabını okuyup okumadığını bilemeyiz ama yazılarında ifade ettiği görüşleri koyabileceğimiz başka bir siyasal nokta da bulunmuyor.

Şüphesiz bizim için Yılmaz Özdil Türkiye’de sola dair ne varsa, onların tam da olmasını istemediğimiz hallerini temsil eden güçlü bir figür. Sorunumuz yazılarının kısalığı değil argümansızlığı, derdimiz gerçekleri ortaya koyması değil gerçekleri bir türlü ortaya koymayı başaramaması, bütün yazıları duygusal ironiler üzerinden yapılan yollamalar olarak tarif edilebilecekken yarım yamalak doğrular ve önyargılar üzerinden yaptığı tümevarımlarla Türkiye’de insanın insana düşman olmasını sağlayacak, diyelim etnik temeller veya dini inanışlar sebebiyle bir kısım insanları diğerlerinden daha az makbul ilan edecek fikirleri yeniden üretiyor. Bu nokta, bizim de Yılmaz Özdil ile ayrımımızın esası.

Biliyor ve açıkça söylüyoruz ki, Yılmaz Özdil hala manşet atıyor, sloganlarla ajitasyon yapıyor, yakaladığı ironileri bağladığı yerlerle bu ülkedeki müesses nizamın şiddeti övgüleyen, yaşama biçimleri üzerinden vatandaşlarını birbirinden ayıran diline omuz veriyor veya bu sistem içinde yaşayan insanların karşı karşıya kaldığı sistematik adaletsizlik ve eşitsizlikleri inşa eden tüm fikri kurumları da destekliyor.

Küçükömer’in tezlerine uzaktan bir örnek olacak şekilde, bu ülkedeki muhafazakar otoriter sağ içerikli solun önemli temsilcilerinden bir tanesi Yılmaz Özdil. Popülaritesini sağladığı siyasal iklimde oynadığı rol ne olursa olsun, makyevalist bir mantıkla bir takım gerçekleri özellikle kapatması, kendi siyasal ajandasına veya grubunun menfaatlerine uygun olduğu sürece de her türlü manipülasyonu yapabilmesiyle Yılmaz Özdil.

Sayısız örnek var, two size bunlardan biri – ve şüphesiz en önemlisi- burada açıkça suçu ve suçluyu övme var, bunun sebebi milliyetçi bir takım duygular, dolayısıyla Yılmaz Özdil için iki insanın ölümü gerçeği görülmeyebilir, buna karşın holiganların yaptığı “saygısızlık” öne çıkartılır, buna olan tepki bir şövalyelik hareketi gibi sunulabilir. Halbuki katillik, nedenlerinden bağımsız olarak, kötüdür ve objektif olarak bir insanın öldürülmesini bu şekilde lanse etmek en hafif tabiriyle rezilliktir.

Bu durum siyasal olanı hakiki olana tercih eden bir siyasal algılayış için çok önemli değil. Zira böyle bir akıl için siyasal olan yarattığı sonuçlar ve kendi değeri sebebiyle hakikatin bizatihi kendisinden önemlidir. Hakikat, siyasal amaçlar ve idealar uğrunda yeniden şekillendirilebilecek bir veri setinden ibarettir. Bir kısmı atılabilir, yeniden düzenlenebilir, törpülenebilir veya yok sayılabilir. Önemli olan siyasal amaca hakikatin uygunluğudur.

Bu tabi nihayetinde insanları vicdansızlaştırır, ahlaktan uzaklaştırır. Bu makyevalist bakış açısı en sonunda insanı hak çizgisinden uzaklaştıracak, siyasal olanı hakka üstün tutmak, nihayetinde gücü hakka üstün tutmaya da yol açacaktır. Öyle ki kamuoyu algısında veya pratikte hakkı – hakikati- belirleyebilecek gücü olan haklı da olacaktır, önemli olan güçler arasındaki çatışmadır, kim diğerine galabe çalarsa hakkı da o belirleyecektir öyleyse güçlü olmak için yapılan her şey mübahtır.

Bu tip bir uzaklaşmanın nasıl feci sonuçlara yol açabileceğini de elbette biliyoruz. Söylediklerini haktan uzaklaştırıp siyasal olana yaklaştıran ve siyasal amaçları için her edimi meşru gören bir zihniyet nihayetinde güven / itibar erozyonu da yaşayacak, sistematik olarak hakkı çiğnediği – suistimal ettiği için geniş kitlelerle bağlantısı kopacak, kendi siyasal alanında –belki bir süre- önemli bir figüre dönüşecekken o alan dışında belirleyiciliği kalmayacaktır. Bu bir şahıs için doğru olduğu gibi hükümetler için de doğru. sistematik olarak kendi amaçlarına ulaşmak için hakikati saklayan, değiştiren veya hakikati baskılamaya çalışan her iktidar hakikat tarafından yenilmeye mahkumdur, bu yalnızca bir zaman meselesidir. Ülke tarihini bilenler için bu önermenin ne kadar doğru olduğu şüphesiz daha açık.

Bu kadar Yılmaz Özdil değerlendirmesi şu cümleyi ifade edebilmek için: Popülist, hamasi, milliyetçi, şövenist muhalif Yılmaz Özdil Solu neyse Çarşı’nın da diğer taraftar grupları arasındaki yeri tam olarak o.

Çarşı’nın da aynı Yılmaz Özdil gibi söylediğini hak terazisinde tartmasına sebep olan bir vicdanı yok. Bu ülkedeki taraftar gruplarındaki yaygın takım faşizmi ve şövenist ve saldırgan bir dille kendini ifade etme biçimleri bütünüyle Çarşı’da da var. Değişen yalnızca kelimeler.

Yılmaz Özdil nasıl Türkiye’deki yaygın milliyetçi, ulusalcı, şövenist, muhafazakar, baskıcı – tahakkümcü – müesses nizam gazete yazarlarından dil oyunları, esprileri, şakaları, ironileri ile sıyrılıyorsa Çarşı’nın da yaşadığı bu türden bir ilerilik. Diyelim bu ikisinin de internet yoluyla müthiş bir popülariteye kavuşması, “Yaratıcı Beşiktaş Taraftarı” ile “Gerçekleri söyleyen keskin dilli yazar Yılmaz Özdil” sloganlarının doldurduğu alanlardan kaynaklanıyor.

Çarşı nasıl tam da Beşiktaş’ın sportif olarak inişe geçtiği bir zaman diliminde üstünlük ve farklılık arayışı içindeki Beşiktaş taraftarının yüreğine su serpen olarak övgülere boğulduysa ve kendinden bahsettirdiyse –şüphesiz bahsedilecek ondan başka da pek az şey vardı- Yılmaz Özdil de ait olduğu siyasal akımın inişe geçtiği, muhalefette kaldığı, temel ideolojisinin alabildiğine sorgulandığı bir zamanda, kendini ezilmiş / sıkışmış / baskı altında hisseden kitlelerin bahsetmeye değer bulduğu ifadelerin mimarı oldu, başka bir şey değil.

İkisinin de müesses nizam veya egemenlerle herhangi bir dertleri yok, Yılmaz Özdil için vesayet rejimi basbayağı kutsanacak, ideolojisi yeniden üretilecek veya savunulacak bir değerken, Çarşı grubu için de Demirören ve temsil ettiği başarıya odaklı, sükseli transferli, popülist söylemli, Fenerbahçe düşmanı zihniyet hemen hemen aynı şeyi temsil ediyor. Yılmaz Özdil nasıl başarısızlık, kifayetsizlik bağlamında CHP yönetimini eleştiriyor –ama günün sonunda mutlaka da onun yanında duruyorsa- Çarşı da işte o şekil yaptığı başarısızlık eksenli eleştirilerden sonra Başkanın etrafında bir güvenlik barikatı kurabiliyor. Bunları yaşadık, gördük, biliyoruz.

Son olay, Çarşı’nın eylemleriyle simgelediği her şeyin iyi bir dışavurumundan ibaret. Yılmaz’ın nasıl büyük kötüsü AKP ise ve ne olursa olsun ona zarar verecek her şeyi destekleyecek, iddiaları yalan da çıksa özür dilemeyecekse, Çarşı’nın büyük kötüsü de Fenerbahçe ve bu uğurda Taurasi gibi alanında dünyanın en iyisi bir sporcuyu yaralamak da vaka-i adiye. Elbette özür dilemeyecekler. Elbette Taurasi’nin doping kullanması ve üstünden geçtikleri Aziz Yıldırım makarası için yüzleri kızarmayacak, siyasal olarak doğru olanı yaptılar, hakiki olması gerekmiyordu ve “bu işler de böyledir zaten”

Tam da bu sebeple ben de diyorum ki, Türkiye’de takımını evinden TV izleyerek destekleyen, sonuçlar kötüye gittiği zaman gazetelerin son sayfasındaki spor yorumlarını bile okumayan taraftar dahi benim için Çarşı’nın yekününden anlamlı ve değerlidir. Zira bu taraftar, en nihayetinde insanın insana saldırmasına sebep olan bir hasmane düşmanlık dilini üretmiyor, üretilmesine sebep de olmuyor, hakkı çiğneyerek insanları bir güç savaşında zombi gibi birbirlerini yemeye yönelten beyinsiz politik makineler haline çevirmiyordur. Bu taraftar, hakkı görmezden gelerek rakibine zarar vermesi umuduyla yarı gerçek doğruları ortaya koymuyor, bir büyük kötü mitosu ile rakibini büsbütün şeytanlaştırırken onun üzerinden kendisini bir aziz gibi yansıtmıyor ve nihayetinde de öfke, şiddet, azap üçgeninde sıkışıp kalmış bir politik döngünün de unsuru olmuyor. Oysa Çarşı bunların hepsinin hem mimarı, hem görünüm şekillerinden biri hem de müsebbibi. Çarşı dili edebiyatında düşman Fenerbahçe’nin iyi yapabileceği hiçbir şey yok, Fenerbahçe’nin hakları ancak Beşiktaş’ın zararı olarak anlamlı ve o halde hepsi yok edilebilir, bu uğurda bir sporcuya dahi iftira atılabilir, hepsi kabak gibi yanlış çıksa da geri adım atılmaz. Utanma yok, sıkılma yok, hep saldırı büsbütün atak.

Bu haliyle Çarşı elbette kendi taraftar potasında önder gruplardan biri olabilir, saldırgan, şövenist, mutlakıyetçi dili elbette popülerliğe mazhar olabilir, sadece hiçbir zaman haklı olamaz ve asla da olamıyor. Şu gün Çarşı en nihayetinde bir taraftar grubu, bütün taraftar gruplarından hiçbir farkı yok ve üzerine ne kadar romantik bakış açıları geliştirmeye çalışırsak çalışalım bunlar ancak işin kozmetiği, yüzleri aynı bakıyor, sözleri aynı yere gidiyor, kutladığı düşmanlık içerisinde hep birilerinin hakkı yeniyor.

Bununla abad oluyorlar mı? İşte Yılmaz ne kadarsa o kadar. Korkunç karnesiyle, kendisinden 10 kat az okunan yazarların prestij ve belirleyiciliğinin altında, bir hükümranlıktaki tamtam sesi, başka bir şey değil.
Devamı ...

Mehmet Demirkol'un Taurasi Meselesi Konusunda Cevabı



Geçtiğimiz gün Mehmet Demirkol'un doping skandalı konusunda söylediklerini eleştirmiştik. Mehmet Demirkol bizimle temasa geçip eleştirilerimize cevap gönderdi. Bu arada Kerem Gönlüm konusuyla ilgili yazdıklarımıza göz atarken, Efes Pilsen'in İsrail'den uzman getirip oyunculara bir takım ilaçlar verildiği, bunu sadece Amerikalı oyuncuların reddettiği iddialarına sadece Mehmet Demirkol'un dikkat çekip "Efes Pilsen bunlara bir cevap versin" dediğini yazmışız vaktinde. Bunu hatırlatıp bu konuda hakkını yemeyelim.

Bize gönderdiği cevabın tamamı şöyle:

Sahibine mektup

Genel olarak bu tip cevaplar yazmak gibi bir adetim yok. Ama papazınçayırı önemsediğim, varlığını değerli bulduğum, bana umut veren bir blog... Şu hayatta karşılıklı oturup anlaşabileceğini düşündüğün birileri senin hakkında hem de ‘açık mektup!’ başlıklı ağır bir eleştiri yazmışsa bu önemlidir. Kayıtsız kalmamak gerekir...

Tabii bilgisayarın başına oturmadan, Diana Taurasi olayı patlak verdiğinde neler söyleyip yazdığıma bir baktım önce. Bulabildiğim kadarıyla söylediğim her şeyi ntv arşivinden dinledim yeniden. Çünkü şu ‘yorumculuk’ denen iş insana çok laf ettiriyor, arasıra da istemediğiniz şeyler ağzınızdan çıkabiliyor. Ya da istediğiniz kadar iyi ifade edemeyebiliyorsunuz kendinizi. Daha da kötüsü söylemediğiniz bir şey size yapışıyor. Bu kulaktan kulağa yayılıyor ve artık onu düzeltemeyebiliyorsunuz. Şikayet etmiyorum. Bu işin doğasında bu var.

Neyse konumuza dönelim:

Son programda Kerem Gönlüm’ün testinin Köln’de yapıldığını ıskalamış olmam ise çok ciddi bir hata. Ağır bir canlı yayın kazası hiç kuşkusuz. Neyse ki aynı yayın içinde bunu düzeltmek şansı bulduk. Bu benim canlı yayında yaptığım ilk hata değil. Yapmaya da devam edeceğim. Çünkü böyle bir iş hatasız yapılamaz. Doğasında vardır.

Evet! Kuşkusuz bu durum dinleyenleri ilgilendirmez. Onlar hatasızlık ister. Gerçekse başkadır. Mükemmelik insan için ulaşılabilir bir hedef değildir. Ama peşinde koşmak zorunluluğu vardır. Vasatı aşmanın, iyi olmanın temel kurallarından biridir. Bu hata kuşkusuz bana aittir. Her ne kadar canlı yayın telaşı içinde sorup soruşturmuş olsam da, yanıltılmış olsam da sorumluluk bana aittir. Ancak orada amaç Kerem’i aklamak olamaz. Bu tip bir niyet okumanın da iyi niyetli olduğunu söyleyemeyeceğim. Ne benim için ne de beraber çalıştığım pırıl pırıl gençler için...

Zira bugün bu mektupla ağır bir şekilde eleştirilen ben, daha geçen yıl bu konuda aşağıdaki yazıyı da yazdım. Hatırlarsınız, 2 Şubat 2010 tarihli Milliyet’te

Efes’ten açıklama bekliyorum


…Bakın işin başındaki adam ne diyor:
“Kerem Gönlüm’de çıkan madde kurayla çekilen iki oyuncuda da bulununca bunun tesadüflüğü ortadan kalkıyor.”
“Oyuncu da savunmasında nereden girdiğini bilmediğini söyleyerek konunun çözümüne pek yardımcı olmadı.”
“Türkiye’ye girmesi yasal olmayan bir maddenin maç günü iki oyuncuda birden çıkmasının soruşturulması gerek”.
Başkanın kimi kime şikayet ettiğini anlamadım. Soruşturmayı kim yapacak? Mevzuuyu kim aydınlatacak bilmiyorum? Ama ben kendi adıma Efes Pilsen’e, yani tutuğum şirkete sormalıyım:
Çünkü aşağıda soracağım sorular uzun süredir konuşulan artık dedikodunun önüne geçmiş bir hikayenin doğru ya da yanlış olduğunu bize gösterecek. 


1-Bu maddenin kanda sıfırlanma süresi çok kısa olduğu için tercih edildiği

2-4 kişinin organizasyonuyla İsrail’den getirtildiği

3-3. maçtan önce oyunculara avuçla şekerleme şeklinde dağıtıldığı

4-Doping listesinde olduğu söylenmediği ve ‘enerji verir alın’ diyerek oyuncuların cesaretlendirildiği

5-İki ABD’li oyuncunun bunu almayı reddettiği, diğer herkesin aldığı 

6-Kerem Gönlüm’ün aldığı maddenin doping statüsüne girdiğini çok sonra anladığı ve yıkıldığı,
yönündeki söylenti sizin de kulağınıza geldi mi?

Bu böyle konuşulurken, bizzat Federasyon başkanının açıklamaları da bu duruma tuz biber ekmişken, bize bir açıklama borçlu değil misiniz?
Yazı linki

Bütün basketbol yazarları yorumcuları vs. susarken bunu ulusal basında yazabilmiş tek adam, - eğer akli bir sorunu yoksa - yayında Kerem Gönlüm ‘hatalı’ örneğini verirken manipülasyon peşinde olamaz. Peki ne yapmaya çalışıyor olabilir?

İşte burada konuşmanın genel bağlamına bakarak tez çıkarılmalıdır. Oradaki tez, açık cümlelerle belirtildiği üzere Hacettepe’nin bu yönetimiyle bugüne kadar yaptığı tüm testlerin güvenilmez olduğudur. Çünkü bu işte mükemmelliğe çok yaklaşmak gerekir. Bir hata diğer tüm doğruları götürür. O hatayı yapan için üzülme şansımız yoktur.

Fenerbahçeli diğer sporcular

‘Fenerbahçeli diğer sporcular da doping yapmış olabilir, araştırmak gerek"
Bir diğer eleştiri konusu da bu! Hata yapıyorum tamam. Ama bu kadar ağırını yapmış olabilir miyim? 24 Aralık’ta haberler patladığında durum şuydu: O sırada daha ilk numune açılmış ortalık yangın yerine dönmüş. Taurasi’nin avukatı testi doğrulamış ve bunun haberi Spor Servisi’nde Fuat Akdağ tarafından okunuyor. Doping testi süreci devam ediyor. Teste giren 2. oyuncunun durumunun ne olduğu araştırılıyor vs.

Benim söylediğim de şu:

Bu sadece bir oyuncuda mı çıktı? Çünkü birden fazla oyuncuda çıkarsa o başka bir şey ifade ediyor.... Programın devamında bahsi geçen maddenin Kerem’in kullandığı maddeye benzediği Hürriyet’in haberinde yer alıyor.

Benim söylediğim ise şu: (Kerem - Kasun olayına göndermeyle) Fenerbahçe’nin tezi Efes’te bütün oyuncuların kullandığıydı. O yüzden söyledim bekleyip göreceğiz devamını diye. Bu haberlerin devamının gelmesi lazım. Çünkü bu iş çok ortada...”

Programın linki

Eğer başta yazdığım ve söylemekle itham edildiğim cümle buradan çıkıyorsa, benim yapabileceğim bir şey yok. Herkesin vicdanına bırakırım. Çünkü o cümle şu anlama gelir: Diğer oyunculara da bakın! Onlar da yapmış olabilir!

Kendimi beğenmiş bir adam değilim ama bu kadar da faşist kafalı olmadığımı biliyorum...

Peki bu karşılaştırmayı neden yaptım? Çok basit bir sebeple:

Çünkü Kasun’un değerleri onun doping sınırında olmadığını söylüyordu. Yani KÖLN’de yapılan testte Kasun dopingli çıkmadı. Evet, kanında bulunan Cathine maddesi insan vücudunda üretilmiyordu! Ve durum son derece garipti. Evet dışarıdan alındığı hemen hemen kesindi... Aynı maçta 2 oyuncuda birden çıkması son derece manidardı. Ama usul açısından bir sorun vardı. Yasal olarak dopingli çıkmayan ve ceza almayan Kasun’un kanında bu maddenin bulunduğu nasıl oluyor da sızdırlıyordu?

Fenerbahçe bu bilgiye ulaşarak büyük bir başarı göstermişti, kuşkusuz... Ama bunu sızdıran kimse, o da Turgay Atasü kadar kurallara aykırı davranıyordu. Şeffaflık açısından yararlı ama usul açısından sorunlu bir durumdu bu da.

En büyük skandal

Şekip Mosturoğlu’na ‘Dünya Spor tarihin en büyük skandalı’ dedirten ne?
Bunun olmayacak bir şey olması değil mi?

Dünyanın en gelişmiş doping kontrol merkezlerinden biri. Yeniden yapılandırılmış, Avrupa’nın bir çok ülkesinde yapılmayan, gereksiz, pahalı görülen bir yatırım yapılmış. Bu yeni ve olağanüstü yatırım, son derece güvenilir yöneticilerine rağmen böyle korkunç bir hata yapıyor. Defalarca WADA tarafından sınava tabii tutulmuş vs. Bu tesisten dünyada 35 tane var. Bu kadar gelişmişi en fazla 5...

İşte zaten bu yüzden Şekip Mosturoğlu haklı...

İşte size kızacak bir şey daha: Ben hala bu hatayı yaptıklarına inanamıyorum. Ama zaten, hala inanamadığım için ‘Dünya Spor tarihin en büyük skandalı’ değil mi bu!

Ben Hacettepe’ye güvenemiyorsam, sen Hacettepe’ye güvenemiyorsan söylesenize bu ülkede yaşamaya devam etmek, bu ülkede çocuk büyütmek nasıl manalı olacak. Benim tezim belli. Benim böyle bir hatayı aklımın ucunda bile geçirmememin sebebi belli! Peki siz neden hayır Taurasi olamaz dediniz?

Taurasi’nin doping yapacağına inanamadığınız için değil mi? Peki neden inanmıyorsunuz! Mesela Iverson’da çıkmış olsa aynı mı davranacaktınız? Bir milli oyuncu Kerem Gönlüm’de çıktığında hiç şüphe etmeden nasıl inandınız?

Hadi kabul edin! Benim tavrımın aynı olacağını biliyorsunuz!

Sizin tavrınızın aynı olmayacağını da biliyoruz değil mi?

Aldatılmak

Tüm bu saldırı salvoları arasında elle tutulabilir tek dayanak noktası Federasyonun sonraki testleri Köln’e gönderme kararına verdiğim tepkidir. Kimseyi vatan hainliği ile suçlamamakla birlikte, Hacettepe tarafından aldatılmanın acısını en çok bu noktada yaşıyorum. Bunun için özür dilemeli miyim? Aldatılan bir adama bir de özür mü dileteceksiniz? Peki özür dilerim...

Allah kimsenin başına vermesin aldatılmak kötüdür. Ben bu ülkeye inanıyorum. Hacettepe bizi aldattı. WADA tarafından akredite edilmiş, inanılmaz bir yatırım yapılmış, başına herkesin güvendiği bilim adamları konulmuş. Bu hatayla aldattılar bizi işte.

Öfkem bundan. Allah müstehaklarını versin!

Döngüsel Güven Şeması

Her ne olursa olsun eleştiriden almak gerekir... Hata yapmam! Özür dilemem! vs. gibi bir tavra girmem. 3.5 yaşındaki kızımdan bile özür dilemekten çekinmem. Birisinin hakkını yemiş olsam özür dilerim. Orhan Şam’dan diledim. Çünkü Galatasaray maçında olağanüstü oynadığını düşünüyordum ve aklımda dopingle bunu bağlantılandırdım. Orada özür borcu vardır.

Ama Taurasi için uzman görüşü aktarmak ve sonuçlarının ne olabileceği hakkında fikir yürütmek dışında yaptığım bir şey yok.

Dolayısıyla eleştirilere saygılıyım. Sizin mektubunuza da. Ama mektubun dibindeki edit’le ilgili bir büyük bir sorun var.

“Çevre bakanı Allianoi yok dese ona da inanacak bu dangalak” benzetmesinin yerlerde süründüğünü söylemem lazım. Doping Kontrol Merkezi bir otorite değildir. Evrensel bir uzman organizasyondur. Mesela merkezin başına geçmem için muhtemelen 7-8 yıllık bir eğitim almam ve bunun üzerine de en az 3 katı süre tecrübe kazanmam gerekir. Öte yandan Çevre Bakanı olmak için Recep Tayyip Erdoğan’ın beni İstanbul 4. sıradan aday göstermesi yeterlidir. 5 ay sonra o koltuğa oturabilirim.
Dolayısıyla benim teslimiyetim otoriteye değil bilimedir.

İşte tam da bu yüzden Dünya Spor tarihinin en büyük sakandalıdır bu! Bunu disiplin kurulunun verdiği bir cezayı tahkim kurulunun kaldırmasıyla bir tutarsak o zaman otoriteye teslimiyet gibi bir benzetme hakkı doğar. Ama öyle değil siz de biliyorusunuz... Ve bu yaptığınız ayıptır. Mesela Taurasi’ye ben böyle bir ayıp yapmadım...

Son olarak şunu da belirteyim: Fenerbahçe Spor Kulübü’nün işin peşini bırakmaması olağanüstü, alkışlanacak bir tavırdır. Ama her ne olursa olsun oyuncusunun sözleşmesini feshettiğini de unutmamak gerekir.

Bunu da hepimiz biliyoruz herhalde!

Şimdi yazdığınız mektup ve altında bu tartışmanın seviyesine hakaret sayılabilecek benzetmeyi bir daha değerlendirmenizi rica ediyorum.

Ve tabii bu mektubun altına yorum yazan, şahsımın ne zekasını ne ahlakını bırakan değerli dostları da bir daha düşünmeye çağırıyorum. Bir daha düşünün direkt olarak suçladığınız bu adam Taurasi hakkında herhangi bir yorum yapmış mı?

Tüm bu tartışmayı ülkenin en güvenilir uzman bilim kurumlarından birinin verdiği raporlar üzerinden yürütmüş biri bunu hak ediyor mu?

Ne İnönü’de toplum psikolojisiyle ölmüş anama edilen küfürleri, ne ben merkezli Nontvspor kampanyasını önemli buluyorum. Çünkü bunların haksızlığı açıktır. Ama söylemediğim şeyleri bana söylettirmeye çalışmanız (çalışmaları), garip niyet okumalar, kötü niyetle suçlanmalar hoş ve hak değil!

Neyse! muhtemelen bu yazdıklarım kimseyi ikna etmeyecektir. Ama ben de içimi dökme şansı buldum. Dedim ya şu hayatta karşılıklı oturup anlaşabileceğini düşündüğün birileri senin hakkında hem de ‘açık mektup!’ başlıklı ağır bir eleştiri yazmışsa bu önemlidir. Kayıtsız kalmamak gerekir.

Mehmet Demirkol
Devamı ...

18 Şubat 2011

Ülkenin Bozulan İmajı mı?



Şimdi Taurasi için geri dön kampanyaları yapılıyor ya, ne yalan söyleyeyim elim gitmiyor destek vermeye. Çıksam bir kahveciye gitsem, Taurasi ve Penny'i bir masada amerikano içerken görsem (uykuyu da kaçırır bu, acaba amerikanoda modafinil var mıdır? Saygın bilim adamı Turgay Atasü bunu bir araştırsın) gider yanlarına otururum, derim ki "ben Fenerbahçeliyim". Muhtemelen konu bu son olaylara gelecektir, yani gelmezse de ben getiririm. Sonra kahvesinden bir yudum alan Taurasi dönüp bana sorar "ne dersin, taraftar çok istiyor, geri dönelim mi?". Kem küm ederim, sonra başka bir soru sorar "yani bu olay çok büyük bir hata olmalı, milyonda bir olacak bir şanssızlık, bu da benim başıma gelmiştir, öyle değil mi?". Net bir cevap veremem sanırım, ama yanında "3Gli telefon varsa 2 dakika ödünç verir misin, sana birkaç haber göstereyim" derim.

Önce şu haberi gösteririm, daha geçen haftadan:

Otopsideki sperm skandalı kapandı

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, Karabulut'un iç çamaşırında tespit edilen kanla karışık sperm lekesinin, aynı gün çok sayıda kırık, iç organ ve büyük damar yaralanması bulunan N.C'nin ölü muayene ve otopsi işlemine de yardım ettiği anlaşılan otopsi teknisyeni Ahmet Şahin'in her iki muayene ve otopside aynı eldiveni kullanması nedeniyle ortaya çıktığı sonucuna varıldığı kaydedilmişti.
Sonra geçen hafta gördüğüm şu videoyu gösteririm, muhtemelen mizah için çekilmiş bir kurgu sanacaktır, gerçek olduğuna ikna etmek biraz zamanımı alır, ama vakti bol bu aralar, zaman sıkıntımız yok.



Dur, biraz eskilerden bir haber var şimdi.

Konya uçağının düşmesi ders oldu...

Kaza raporunda ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan malulen emekli olan ve düşen Konya uçağını kullanan Kaptan Pilot Alaaddin Yunak’ın da 2800 feet irtifada MDA’ya (Minimum Alçalma İrtifası) gelinmesine ve yaklaşma ışıkları ve pistin görülmemesine rağmen inişte ısrarcı davrandığı belirtiliyordu. Bu gibi durumlarda, hava trafik kontrolörlerine radar ekranında emniyet irtifasının altına inen hava aracı konusunda görsel olarak uyarılarda bulunabilen Minimum Emniyet İrtifası Uyarısı (MSAW)sisteminin havaalanlarında bulunması hayati önem taşıyor. Ancak Bakan yıldırım, kazanın üzerinden 2.5 yıl geçmesine ve raporun tavsiyeler bölümünde de yer almasına karşın, Türkiye’de halen sivil hava trafiğine açık hiçbir havaalanı/limanında MSAW sisteminin bulunmadığını bildirdi.
Ayrıca "bu raporda adı geçen EGPWS sistemi arızalı olduğu için 2007'de Isparta'da uçak düştü ve 57 insan hayatını kaybetti, biliyor musun?" diye sorardım. Bilmiyordur, öğrenmiş olur.

O da "Fakat Hacettepe bir üniversite değil mi, bir bilim kurumu değil mi? Standartları, uyduğu şartlar yok mu, çalışanların belli bir kalitesi olmasını bekleyemez miyiz?" sorusunu soracaktır.

Bu konular da yeni yeni konuşulmaya başlandı, bak bu geçen haftalardan bir haber derdim

Burası Kurtlar Akademisi, burada yılda… haberini gösterirdim.

Diğer yandan ise Anadolu’da niteliksiz tabela ve yarı-tabela üniversiteleri açılıyor, buralardaki kadro açığına da YÖK’ün genç akademisyen adaylarını Anadolu’da öğretim üyesi veya asistan olmaya zorlayan politikalarıyla çözüm bulunmaya çalışılıyor. Köklü ve/veya nitelikli üniversitelere son derece yetersiz sayıda yeni kadrolar veriliyor. Tüm bu çarpıklıklar ile koca koca profesörlerin CV’lerini deterjanla köpürtmeleri arasında bir ilişki olmalı. Türkiye’deki akademik düzeni Nihal Engin Vrana güzel özetliyor:

“Burası Kurtlar Vadisi, burada yılda 50 bin makale yayınlanıyor”.
Şimdi kendisi karar versin başına gelen milyonda bir olacak bir hata, bir şanssızlık mıymış.

Bu ülkenin imajının bozulması meselesini pek dert edinmeyelim bence biz. Ülkenin imajı bozulurken gerçeği gün yüzüne çıkıyor. İhmal, kasıt, komplo, iftira, sorumsuzluk, baştan savmacılık, kayırmacılık, rüşvet, şike, hile... Ne ararsan var bu ülkede. İnsanların hayatına, sporcuların kariyerine, gençlerin geleceğine kast ediliyor. Haftada bir başımıza gelen musibetleri şanssızlık diye adlandıracaksak hepsini hak ediyoruz. Turgay Atasü bu kadar ağır bir rezaletin üzerine hâlâ çıkmış sağda solda demeçler veriyor. Bilimin saygınlığını yere atıp üzerinde tepinen insanlar var ülkede. Şerefiyle, emeğiyle sabah akşam çalışan bilim adamının, emekçinin hakkını da yiyorlar. Ne uluslararası spor camiasında, ne akademide beş paralık saygınlığımız kalmayacak yakında. Bu adamlara göz yuman, işledikleri suçları bile affeden sistem, yöneticiler, insanlar her şeyin sorumlusu. Siz de saygın bilim adamınızı gazete köşelerinde, televizyonda, forumlarda, bloglarda yüzünüz kızarmadan alkışlamaya devam edin, yeter ki Fener'e kara çalınsın.
Devamı ...

17 Şubat 2011

Mehmet Demirkol'a Açık Mektup



Not: Mehmet Demirkol daha sonra bu konuda bir cevap gönderdi bize, buradan ulaşabilirsiniz.

Sayın Mehmet Demirkol,

Üşenmedim, bugün NTVSpor'da söylediklerinizi dinledim, kelimesi kelimesine şöyle demişsiniz

Hacettepe ismine güvenemeyeceksek Türkiye'de neye güveneceğiz ki? Asıl önemlisi ben şimdi Kerem Gönlüm'ün doping yaptığını nereden bileceğim? O çocuğu da öldürdük mahvettik. Ben şimdi doping yapanlara yapmadı gözüyle bakıyorum, Kerem Gönlüm'den de özür diliyorum.
Programın devamında "bu merkezde profesör, hoca yok mu? İnsan biraz araştırır" dediniz. Bu konuyu nasıl Kerem Gönlüm'e bağladınız bilmiyoruz. Taurasi'ye o kadar laf edip "Fenerbahçeli diğer sporcular da doping yapmış olabilir, araştırmak gerek" dediğinizi de hatırlıyoruz. Bunlara rağmen "Hacettepe bizi yanılttı, Fenerbahçe'den ve sporculardan özür diliyorum" bile diyemediniz. Aklınıza ilk gelen Kerem Gönlüm olmuş ve ondan özür dilediniz. Halbuki internette 3 saniyede yapacağınız bir aramayla şu haberi bulabilirdiniz:

Haber linki

Kerem bu kez yandı Beko Basketbol Ligi Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker play-off final serisi 5. maçından sonra yapılan idrar testinde WADA'nın yasaklı maddelerinden "cathene" tespit edilen Kerem Gönlüm, Türkiye Basketbol Federasyonu’na 20 Ağustos tarihinde verdiği dilekçe ile B numunesinin açılmasını talep etmişti.

Türkiye Basketbol Federasyonu'na dilekçe ile başvuran Kerem Gönlüm, A numunesine itirazının bulunmadığını ancak B numunesinin açılmasını talep etmesinin ardından, Köln Laboratuarı oyuncumuzun bu başvurusunu değerlendirerek, numunenin 3 Eylül 2009 tarihinde açılmasına karar vermişti.
Gördüğünüz gibi Kerem'in testleri Hacettepe değil Köln'de yapıldı. Amacınız ne bilmiyorum. Başkasının hatası yüzünden yanıldığınızda bile açık yüreklilikle özür dilemeye utanıp olayı Kerem Gönlüm'e getiren ses, olayın mağduru Fenerbahçe'yi yine bir konuda kabahatli çıkarmak için bilinç altına yerleşmiş adamın sesi mi? Yetkililere, gazetecilere "önce insan bir araştırır" demeden önce 3 saniyelik bir arama yapmanız çok mu zor?

Konu Fenerbahçe olunca neden bu kadar sorumsuz ve ön yargılısınız? Programın devamında "Düzeltelim, Kerem'in testleri Köln'de açılmış" denince neden "kulüpçülük yapmayın" diye çıldırıyorsunuz? Hata ortaya çıkınca aklınıza ilk Kerem'in gelmesi, Taurasi'den özür dilerim bile demeden Kerem'den özür dilerim demeniz, sonra sizin de hata yaptığınız yüzünüze söylenince "fanatiklik yapmayın" diye çıldırmanız ne kadar tutarlı? Bekliyor olacağız. "Başkasının hatası nedeniyle Fenerbahçeli kadın basketbolcuları haksız olarak suçladım, hepsinden ve Fenerbahçe camiasından özür dilerim" diyeceksiniz. İşinize gelince "fanatiklik yapmayın", işinize gelince "Fenerbahçe bu işlerin altında" yok artık. Programın sonunda da "Özür dilemeyeceğim tabii ki Hacettepe'ye güvenmeyeceğim, kime güveneceğim" dediniz. Programın başında "Kerem Gönlüm'den özür dilerim" demenizin sebebi neydi peki? Özetle şöyle soralım; amacınız ne?

Bu olayların asıl sebebi 10 yıldır çıkmayan madde 1 ayda 4 sporcuda çıktığında dahi, sırf Fenerbahçe zarar görüyor diye "neler oluyor yahu" bile demeyen sizsiniz. Öyle yok artık.

Saygılar.



Aethewulf Editi:

Mehmet Demirkol Döngüsel Güven Şeması

Argumentum ad verecundiam, bir otorite tarafından ifade edildiği için bir beyanatın doğru olduğuna dair inançtan kaynaklanan mantık yanılsaması anlamına geliyor. Basitçe A kaynağı P'nin doğru olduğunu söyler, A kaynağı otoritedir, o halde P doğrudur.

Örnekle, Çevre Bakanı Allianoi'nin varolmadığını söyler, Çevre Bakanı bu konuda otoritedir dolayısıyla Allianoi yoktur.

Halbuki bir ifadenin doğru olup olmadığını belirleyen şey beyanatı veren otorite değil, o ifadenin öncülleri, dayandığı deliller, vesikalar, veriler ve mantık örgüsüdür. Bunlar da denetlenmelidir.

Mehmet Demirkol bu antik mantık yanılsamasını bir adım ileri götürerek otorite "Koca" ise ona "güvenmeyi" doğal sayıyor ve onun ifadesi kontrol edilmeden o ifade esas alınarak ortaya konulmuş bütün ifadelerin de bu sebeple sorumluluk sahibi olmadığını, bu ifadenin sahiplerinin herhangi bir şekilde başkalarına verdikleri zararlar sebebiyle sorumluluk taşımayacağını ifade ediyor. Bir başka deyişle bir otorite bize örneğin Mehmet Demirkol'un bir kapkaççı olduğunu söylerse biz de bu "Koca" otoriteye sonsuz bir itimad duyarak kendisine kapkaççı diyebiliriz ve bundan dolayı hiç bir sorumluluğumuz olmaz. Bunun ne kadar yanlış bir mantık olduğu da örnekle apaçık ortaya çıkıyor.

Ancak Mehmet Demirkol döngüsel güven şemasının bir başka sorunu, bu isme adını veren döngüselliğe zemin hazırlaması. Çevre Bakanı Allianoi'nin var olmadığını söylüyor, o bu konuda bir otorite o halde Allianoi yok. Ancak "Koca" TMMOB açıkça Allianoi var diyor, demek ki Allianoi var. Bu iki iddia aynı anda doğru olamayacağına göre döngüsel olarak bir otoriteden diğerine doğru sıçrama yapmamız gerekir. Önermenin doğru olup olmadığını belirleyen şey, otoriteler hiyerarşisi olacaktır. Yani Çevre Bakanı bu konuda daha yetkilidir dolayısıyla doğru olan Allianoi'nin var olmadığıdır buna karşın Çevre Bakanı şahıs olarak konu hakkında TMMOB'dan daha az uzmandır, o halde TMMOB'un dediği doğru olmalıdır, ancak Çevre Bakanı TMMOB kaynaklarına da erişebilir o halde Çevre Bakanı'nın dediği doğrudur, TMMOB Çevre Bakanı'nın sahip olmadığı yeni bilgiler almış olabilir o halde TMMOB daha doğrudur - ad infinitum.

Bu mantıkla herhangi bir konuda gereken araştırmayı yapmayan bir şahıs sonsuza kadar akıl yürütmesi yapacak, önermenin doğruluğunu otoriteye bağladığı için birbiriyle çatışan iki otorite beyanatı vuku bulduğunda asla doğru önermeyi yapamayacaktır.

Ah tabi bütün bunlar özür dilemesini gerektirmez, araştırmasını yapmamış olabilir, erken konuşmuş olabilir, karşılaştırma zaafiyeti olabilir, önermesi yanlışlandıktan sonra geri adım atmak zorunda kalmak gücüne gitmiş olabilir yine de özür dilemeyecek. Çünkü o "koca" Mehmet Demirkol ve "koca" Hacettepe'ye güvenmeyecek de ne yapacak?
Devamı ...

Faili Meçhul Taurasi Suikasti - Gün gün


Kim hedef gösterdi, kim pişirdi, kim vurdu, kim kutladı? Faili meçhul Taurasi suikastini PVH ile kronolojik bir grafik haline getirdik. Hiç unutmayalım, hesap versinler diye. Burada

Devamı ...

Timsah Derisi Kızarmaz


Türk Futbolunun Amerika Birleşik Devletleri Fenerbahçe. Bizim medyamız başka yöntem bilmiyor, önde olanı ancak komplo teorileri ile ifade ediyor. Bizim insanımız başka yol bilmiyor, rakibine ancak kara çalabiliyor. Biraz yukarıda olanın karşılaştığı iftiranın, yalanın haddi hesabı yok. AKP seçimlerde 20 milyon oy alır, sebebi belli uluslar arası oyunlar, ABD, Soros, AB, Yahudiler bir de kömür. Olan olay ve olguları somut verilerle doğal hayata en uygun şekilde açıklama gibi bir şey bilmiyoruz. Diyelim 42 milyon insanın katıldığı bir seçimde, sosyolojik parametreler, ekonomik göstergeler, bireylerin yaşama alışkanlıkları, diğer partilerin durumu hepsi hava civa, ABD destekledi aga.

İnanılmaz bir komplo teorisi hazinemiz var. İster İslamcı, ister Kemalist ister milliyetçi olsun herkesin kendi meşrebince açıkladığı doğa üstü olaylar, büyük güçler ve hinliklerle bezenmiş hikayeler. Türkiye’yi sabetayistler yönetir, ABD’yi Yahudiler, Turgut Özal yeşil kuşak’ın ürünüdür, AKP’yi ABD iktidara getirir, bunları da herkes bilir. Anasını satayım sanki memleketin yarısı CIA Ortadoğu masasında görevli, bu ülkede wikileaks gibi gerçek komploların ifşasına bile dayanamayanlar var. Bunu dahi yetersiz buldular ve bir komplo teorisi ile izah ettiler. Şurada bir takım insanlar rasyonel açıklamalar yapmaya çalışıyorlar, diyelim ekonomik, sosyolojik parametreleri izaha kalkışıyorlar, sınıf çatışmasından, yerel ve uluslarararası dinamiklerden bahsediyorlar kimsenin dinlediği yok. ABD, İsrail, Uluslar arası Yahudi, Sabetayistlerden mürekkep bir dille her olana bir izahat getirmek mümkün.

Fenerbahçe, Türk Futbolunun Amerikası. Bir türlü ekonomisinden, taraftar kitlelerinin genişliğinden, sosyolojik alt yapısından, kadrosundan velhasıl futbol sahasındaki sonucu belirleyen gerçek durumlardan bahsedemiyoruz. Hıncal Uluç gibi adamlar, efendim Beşiktaş’ı futbolun Filistini zanneden yazı erbabı, Açız diye ferrarisinde ağlayan Hasan Şaş gibi büyük dehalar, Adnan Aybabalar, Tamburacılar, Ermanlar 10 senedir büyük bir Fenerbahçe – Aziz Yıldırım komplo teorisi yaratarak milyonlarca insanın aklına tecavüz ettiler.

10 senedir Fenerbahçe Ulusoy gibi apaçık Galatasaraylıların da dahil olduğu tüm federasyon yönetimlerini tek elden yönetiyor. 10 senedir Aziz Yıldırım hakemleri bağlıyor, hakemler ya korkularından ya akçeli ilişkilerden buna ses çıkarmıyor, medya zaten Fenerbahçeli, masa başı oyunlarını bir türlü kamuya izah etmiyor, Allah’a şükür Hıncal gibi değerli yazarlarımız var, bir bakışta çözdükleri bütün bu komploları da halkımıza bildiriyor. Sayısız blog, binlerce forumcu, on bin internet gazetesi okuyucusu her Allah’ın günü bu hikayeyi bize anlatıyorlar. Diyelim aynı dönemde Kerem Gönlüm’ün doping kullandığı açıklansın mesele değil “Fenerbahçe gündem değiştirmeye çalışıyor” diyelim Keita uçan yumruk atıyor “Roberto Carlos arkadan çekmiş” oluyor, diyelim Arda kol hareketi yapsın mühim değil. Şu ülkede Volkan’ın götüyle top durdurması kadar konuşulmadı bir Cemal Nalga olayı.

10 yıldır Fenerbahçe’nin üzerinde şaibe senaryoları döndürülmeyen tek sezon yok. Hıncal kaç kere Fenerbahçe’nin şampiyon olacağını iddia etti, nasılsa hakemler ondan yanaydı, medya da harı veriyordu, şampiyonluk kaçınılmazdı. Aziz nasılsa “masa başı işlerini” öğrenmişti. 10 yıldır Fenerbahçe 4 kere şampiyon oldu. Her sezon hakemleri bağlayan, federasyonu kafa kollayan, medyayı parmağında oynatan Fenerbahçe –üstelik karşı takımlardan oyuncuları da satın almasına rağmen- ancak mazlum, aç bilaç Galatasaray kadar şampiyon olabilmiş. Kimse utanmıyor. Bir kere Hıncal çıkıp da “özür dilerim” demedi, bir kere bir forumda yahu biz böyle bir şey iddia ettik ama yanlış çıktı diyen bir Allah kulu yok. Sezon sonunda Fenerbahçe’nin şampiyon olamamasını karnaval tadında kutlayan kitle, sezon başında bir kere daha başlıyor aynı operaya, “Aziz, Hakemler, Medya”

Şimdi şunu kabul etmek lazım Beşiktaş ve Galatasaray çok kötü yönetiliyor. 10 Sezondur fecaat gibi yönetiliyor. Beşiktaş’ın da Galatasaray’ın da gelir gider dengesi öyle kötü ki bilançolarına bakan herhangi bir iktisat / maliye mezunu sekte-i kalpten terk-i diyar edebilir. Her sezon boktan transferler ile kulüplerin parası çarçur edilirken, taraftarın beklediği başarı bir türlü gelmiyor. Taraftarın beklediği başarı aynı zamanda borsadaki yatırımları da, kulübün ticari gelirlerini de etkiliyor, Avrupa kupalarında da önemli bir başarı olmayınca turnuvalardan elde edilen gelirler de düşük oluyor. Kötü bir borç sarmalı. Herhangi bir kulüp yönetimi bu ülkede kendi taraftarına karşı şeffaf değil bunu biliyoruz. Çıkıp valla kusura bakmayın kulübü borca sokuyoruz, kötü transferler yapıyoruz, bayağı başarısız bir yönetimiz diyecek halleri de yok. Bu ülkede kötü yöneticilerin alışkanlığı hamaset. Türkiye Cumhuriyeti 80 senedir kötü yönetiliyor, hiçbir hükümet çıkıp da kamu maliyesini dengeleyemedik, rasyonel bir kamu yönetimimiz yok, verimli değiliz, uluslar arası piyasalardan kredi bulmakta zorlanıyoruz, dünyada en düşük sermaye yatırımı alan ülkelerden biriyiz, geçtim sermaye birikimimiz konusunda bile ciddi bir araştırma yok, eğitim sistemimiz fecaat insanlarımıza nitelik kazandıramıyoruz, ülkemizdeki demokrasi seviyesi çok düşük dolayısıyla verimli yönetimin önemli bir baskı unsuru yok filan demiyor. Gelsin iç ve dış odaklar, gitsin uluslar arası mihraklar, bölücüler, şeriatçılar, ajanlar, James Bond filmi gibi hikayelerle her yönetici korunaklı mazlum alanına çekilirken, bu asil ve güzel ülkenin üstünde oynanan oyunlar nedeniyle hayatımızın böyle zehir gibi olması izah ediliyor.

Yıldırım Demirören bu konuda bir efsane. 7 sezondur, Beşiktaş taraftarı kötü yönetimden başka bir şey görmedi. Şaşılacak şey değil bu 7 sezon Beşiktaş yönetiminin dış güç olarak Fenerbahçe’yi tam manasıyla hedef tahtasına oturttuğu döneme tekabül ediyor. Fenerbahçe dış güç, Beşiktaş üstünde oyunlar oynuyor, mazlum Beşiktaş’ın hakkı yeniyor. Hayır kadro kötü olduğundan değil, hayır Beşiktaş kötü yönetildiğinden değil, bütünüyle masa başı oyunlardan. İkrah ettik be kardeşim. Her sezon powerpointli, envai çeşit yöneticili “Beşiktaşlılık duruşu” temasının en az 4 kere geçtiği suya sabuna tirit metinlerin Genelkurmay Başkanı basın açıklaması ciddiyetiyle okunduğu toplantılardan midemize artık ağrı giriyor. En büyük taraftar grubundan en yüksek dereceli yöneticisine şu edebiyatı yapmaktan sıkılmadılar. Alenen söylüyorum, Türk solu dergisi ayarındaki futbol izahatlarından bunaldık, midemiz bu yemeği artık kaldırmıyor, kimse de ciddiye almıyor.

Taurasi olayından kimse utanmayacak mı? Bu ülkeye gelmiş en değerli sporculardan bir tanesine alenen iftira attılar. Turgay Atasu; Erdem beyden öğreniyoruz “Asil” bir Beşiktaşlı, bu olayı sahiplendi sayısız açıklama var. Medyada yazılanları okuyunca içimize kramp giriyor. Biliyoruz ki şu olayda bir Fenerbahçeli “prof” bunu Beşiktaşlı veya Galatasaraylı sporcuya yapsa “Aziz Yıldırım talimat verdi, Galatasaray’ın Beşiktaş’ın önünü kesmek için hatalı rapor düzenletti, sporcuyu kulübünden kopardı, böylece kulübünün başarısını garanti altına aldı” türevinden envai çeşit komplo teorisini sunacak adamların yekünü şimdi dillerine mil çekilmiş gibi sessizliğe girecek. Hıncal hariç, o Kayseri maçında şike olduğunu iddia ediyor.

Ortega’dan öğrendik, yanlış testlerin sorumlusunun Fenerbahçe olduğunu, Galatasaray yenilgisinin üstünü kapatmak için bu olayı gündeme getirdiğini iddia edenler bile var. Böyle bir iddiayı bir insan nasıl ifade eder? Nereden biliyorsun? Fenerbahçe yönetim kurulu toplantılarına mı katılıyorsun? Bunun bilgisi nedir, nereden alınır, bir insan böyle bir akıl yürütmesini, bu kadar kötü düşünmeyi nasıl başarır? Dopingin olması bile önemli değil, Fenerbahçe menfaatlerineyse var bu işin altında bir çapanoğlundan mürekkep bir güdük zihniyetle hayatını geçirip, hırsından, kifayetsizliğinden öfke küpüne dönmüş absürd adamların mantıklarıyla hepimiz uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Yeter.

Fenerbahçe kimsenin şamar oğlanı olmak zorunda değil. İftiradan, yalandan, hakaretten, suçlamadan mürekkep bir dil gerçeği değiştirebilir mi? Gerçeğe karşı bu kadar saygısız ve öfkeli olan insanların sözlerinden bir spor kültürü bina edilebilir mi? Milyonlarca dolarlık bütçelerle oluşmuş takımlarının kendilerinin beşte biri bütçeli takımlara hababam yenilmesinden hicap duymayan, bütün bunları hakemlere, federasyona ve neticede Fenerbahçe’ye bağlayan, başarısızlığının sebeplerini kendinde değil de hep dışarıda arayan bir ergen psikolojisiyle durumları izah eden insanlardan mürekkep bir spor kültürü diyelim evrensel bir başarıya imza atabilir mi? Buyrun hepsi nal topluyor. Fenerbahçe Voleybolda, Basketbolda uluslar arası standartlarda başarılara imza atarken, onların kulüpleri ancak Fenerbahçe’yi uzaktan izliyor. İşte iftiralar, yalanlardan mürekkep analizlerle tetkik edilen Türk futbolunun hali ortada, bu ülkede Avrupa’da Şubat ayını gören kulüp yok. İkinci sınıf takımlar gelip gelip bizim ligimizin birincilerini, ikincilerini tokatlıyor. Fenerbahçe’nin en kötü yönetildiği branş olan Futbol branşı da bu dediklerimizden muaf değil, basbayağı yanlış politikalardan şampiyonlar ligi çeyrek finalisti bir takımdan Young Boys’a elenen bir garabet yarattık. Tesellimiz bunu komplo teorileri ile izah etmeyecek kadar aklımızın başında oluşu.

Çok utanmaz, çok arlanmaz insanlar var karşımızda ve bu insanlara edep, haya öğretecek değiliz. Diyelim turnosol kağıdı gibi hayatımızın ortasına giren Defne olayında veya 19 yaşında bir genç kızcağızın tekmelenmesinde duruşu da görüşü de belli olan insanlara bizler futbol üzerinden hayata dair bir şey öğretemeyiz. Ama somut gerçeği hatırlatmak hakkımız, 10 sezondur her şeyi yöneten mutlak güç Fenerbahçe nasıl 4 kere şampiyon oldu? Deriniz timsah derisi mi hiç kızarmıyor?
Devamı ...

16 Şubat 2011

Rezil Olanların Sıralı Listesi



Ünal Özüak'ın görsellerini google'da aratınca Hıncal Uluç fotoğrafları çıkıyor. Google algoritması hâlâ zamanının 100 sene ilerisinde. Şimdi rezil olanların sıraya dizilmiş listesi var. Bunlar dün yedikleri naneleri yarın reddedecek adamlar. Uğraşır internetten bile yazdıkları yazıları kaldırtırlar, o yüzden kabak gibi yazılarının fotoğrafları dursun. Bu adamların sabahtan akşama kadar Taurasi'den, Penny'den, Fenerbahçe taraftarından, hatta Aziz Yıldırım'dan özür dilemesi, hatta affedilmek için yalvarması lazım. Bir daha nefret kusarken iki kere düşünecekler, rezil olarak nefret kusmayacaklar. Bu utanç nedeniyle biz affedene kadar yazarlığı bırakacaklar. Bugün çıkmış hâlâ "Fenerbahçe rakip kaleciyi satın alıyor" yazabiliyorlar. Bugün basbayağı rezil olan adamlar, isminiz burada bu aşağıdaki yazılarla beraber duracak: Hıncal Uluç, Ünal Özüak, Zeki Çol, Atilla Gökçe. Sonsuza kadar bu utançla anılacaksınız.





Devamı ...

Faili Meçhul Taurasi Suikasti Hakkında Sorular



O kadar sinirliyim ki ne söylenebilir ne yazılabilir böyle bir durumda bilmiyorum. Sporda bir insana yapılabilecek en büyük suçlamayı yapıp hem sporcunun hem kulübünün kaderiyle oynayıp sonra pardon demek nasıl bir şeydir, hangi hakka hukuka adalete sığar? Taurasi olayının başından bu yana bu işte bazı gariplikler olduğunu düşünmekle birlikte bir komplo olmadığını ve Taurasi'nin farkında olmadan böyle bir şeyi kullandığını düşünüyordum. Bugün ortaya çıkan gelişmelerden sonra bunun masum bir hata olduğuna kesinlikle inanmıyorum.

Fenerbahçe yönetimi işi gücü bırakıp tamamen bu olayın nasıl olduğu konusunda çaba sarfetmeli. Ben bir Fenerbahçe taraftarı olarak şampiyonluktan, başarıdan çok bu formayla mücadele eden sporcuların haklarının ve dolayısıyla Fenerbahçe'nin haklarının savunulmasını önemsiyorum. Şu soruların yanıtları verilmeden ve sorumluluar ortaya çıkmadan bu olayın üstü kapatılamaz.

- Taurasi olayından bir hafta sonraki maçta doping testine girmek için çekilen kurada Penny ve Horakova'nın çıkması bir tesadüf müydü?

- Penny ve Horakova'nın testleri Köln'de değil de Hacettepe'de yapılsaydı sonuç yine aynı mı çıkacaktı?

- 10 yıldır hiç bir doping testinde çıkmayan modafanil bir ayda 4 kez çıkınca bu doping merkezi çalışanları bir anormallik olduğunu düşünüp sonuçlardan hiç şüphe duymadılar mı?

- Ortada B numunesi bile yokken "Taurasi'nin cezası 2 yıl olacaktır, tabii ki almadım diyecek yalan söylüyor" diyen Turgay Atasü hakkında kulübün yapacağı bir şeyler yok mu?

- Fenerbahçe Avrupa'da Galatasaray'a elenseydi bunun hesabını kim verecekti?

- Federasyon böyle bir rezaletten sonra Kadınlar Ligi'nin sonucunu tescil edebilecek mi?

- Türkiye'nin Dünya Kadınlar Basketbol Şampiyonasına adaylığının oylanacağı bir dönemde bu olaylardan sonra bunu kazanma şansı kaldı mı? Bu durumun sorumlularına ne yapılacak?

Aziz Yıldırım'dan ve Fenerbahçe yönetiminden Fenerbahçe taraftarının beklentisi Kerem Gönlüm olayında olduğu gibi geri adım atmaması, yok "Türkiye'nin prestiji", yok "kulübün menfaati" falan demeden bu sürecin altında yatan şeyleri, olaya karışan kişi ya da kuruluşları ortaya çıkarmak zorundalar. Penny'i de Taurasi'yi bu taraftardan çalanlar bunun hesabını verecek. Bütün bunlardan sonra geri dönüşleri mümkün müdür, dönerlerse yerlerine alınan oyuncuların durumu ne olur bilmiyorum ama bu iş aydınlanmazsa Taurasi üzerinden Fenerbahçe'ye zarar vermek isteyen her kimse ya da neyse gereken yapılmazsa bu taraftar asla bunu unutmayacak.
Devamı ...

10 Ocak 2011

Turgay Atasü İstifa Et



Geçtiğimiz haftalarda TFF Doping Kurulu Başkanı ve TBF Sağlık Kurulu Başkanı sıfatlarıyla Prof. Dr. Turgay Atasü'nün açıklamaları Anadolu Ajansı tarafından verildi. (Açıklamalar burada) Hatırlarsak "Taurasi'nin B numunesinde de bir değişiklik olmaz. Ben bugüne kadar böyle bir değişiklik görmedim. Çünkü bu testleri gerçekleştiren laboratuvar, pozitif çıkan sonuçları bir kaç kez tekrarlıyor. Taurasi bu duruma göre normalde 2 sene ceza alır. Dünya basketbolunun zirvesinde biri ama ne yapalım, o da kullanmasın" demişti ve ülkede hukuk ve düzenin olmadığını bir kez daha bize hatırlatmıştı.

Çok geçmeden kendisine destek gelmiş. Şaşırtıcı değil tabii ki. Dünya algıları Fenerbahçe'nin lehine her şeye zırlayıp aleyhine her şeyi coşkuyla alkışlamak olan amaçsız insanlardan bahsediyoruz. Yine de bu kadar açıkça hukuk çiğneyen bir harekete destek olabilmeleri ya olayları kavramakta sıkıntı çektiklerini ya da gerçekten nefretle beslenen ve hukuk, adalet umursamayan insanlar olduklarını gösteriyor. Çok da ciddiye alınmaması gereken bu tipleri bir tarafa koyup asıl meseleye gelelim.

Doping kontrolleri bir kurala bağlıdır ve süreci bellidir. Buna göre A numumesi pozitif çıkan bir oyuncu B numunesinin de incelenmesini talep edebilir ve ancak bundan sonra hakkında kesin karar verilebilir. Taurasi ister dünyanın en etkili doping ilacını kullanıyor olsun, isterse bu ilacın kaçakçılığını yapıyor olsun; karar veren kurumlarda çalışan insanların süreç tamamlanmadan hüküm verme hakkı yoktur. İsterse 1 milyon B numunesinde sonucun hiç değişmemiş olduğunu görsün, Prof. Dr. Turgay Atasü böyle bir kural varsa o testin sonucunu beklemek zorundadır.

Bu yapılan açıklamanın, kendi göreceği davanın detaylarını haberlerden öğrenen bir hakimin davaya girmeden "Evet, cezası belli gibi zaten, tanıkları dinlesek de değişeceğini sanmıyorum" demesinden bir farkı yoktur. Turgay Atasü, açıklamasıyla hukuğu çiğnemiştir. Bu yapılanın savunacak hiçbir yanı yok. Taurasi'nin B numunesinde sonucun değişmemesi, sonucunda kulüple sözleşmesinin iptal edilmesi tamamen alakasız konulardır. Sonuç belli olmadan ve kurul toplanıp oyuncunun savunması alınmadan kararı ve cezayı kendince belirlemesi akla, mantığa sığacak bir davranış değil. Bu yapılan açıklama sonrası Turgay Atasü'nün hatasız olduğunu savunmak için de en hafif tabirle cahil cesaretine sahip olmak gerek.

Yönetimimiz kulübün hakkı çiğnendiğinde sessiz kalıyor, yine öyle olacaktır. Aslında Turgay Atasü görev başındayken TBF'ye her türlü baskı ve tehdidi yapmaları ve bu işin peşini bırakmamaları gerekiyor fakat biliyoruz ki böyle bir uğraşları olmayacak. Ülkenin spor kurumlarında çalışan bir tane aklı başında insan varsa Turgay Atasü'nün bu açıklama sonrası görevde kalmasının saçmalık olduğunu bilir ve görevden aldırmak için elinden geleni yapar. Her türlü çamura bulaşmış TFF ve TBF'den de böyle bir hamle beklemek de hayalcilik. Ülkenin tepesinden dibine kadar her yerinde hukuksuzluk, haksızlık, rüşvet, kayırma var. Spor takımlarını takip etmek bile mide bulantısından başka bir işe yaramamaya başladı.
Devamı ...

24 Aralık 2010

Fenerbahçe'nin İdeolojik Aygıtları ve Taurasi Meselesi



50 yıl sonra iletişim fakültelerinde “2000’li Yılların Başında İletişim Felakati: Bir Vak’a Çalışması Olarak Fenerbahçe” diye bir doktora ya da master tezi yazılması lazım. Köşe başındaki büfenin bile internet sitesine sahip olduğu, en ücra ilçedeki devlet dairesinin bile vizyonumuz, misyonumuz diye bir takım şeyleri taahhüt ettiği bir çağda Fenerbahçe’yi Pravda gazetesi gibi yönetenler yüzünden milyonlarca insan gerçeğe dair doğru düzgün hiçbir şeyi Fenerbahçe’nin bizzat kendisinden öğrenemiyor. Bilindiği gibi kulübün dergisi,radyosu televizyonu ve internet sitesi var. Yani 20 milyon civarında taraftarına (pardon müşteri diyecektim) hitap edebileceği her türlü platform mevcut. Ayrıca bildiğimiz üzere bu kulüp sık sık sadece futbol kulübü olmadığını spor kulübü olduğunu da vurgulayan bir kulüp. Ama gelin görün ki futbol dışındaki branşlarda kulüp kaynaklı bilgi edinmek neredeyse imkansız.

10 gün önce Kadınlar Eurolegue’deki Sopron maçı için televizyon karşısına geçtiğimizde Taurasi’nin maç kadrosunda olmadığını gören herkes bir açıklama bekledi. Maçı anlatan spiker ve yorumcu da bunun üzerine herhangi bir bilgi paylaşımında bulunmadılar. Maçtan sonra Ratgeber’in Macar basınına “bu konu hakkında bir şey konuşmak istemiyorum” demeci yansıdıktan sonra Fenerbahçe forumlarında türlü, çeşitli iddialar ortaya atıldı. Kulüpten iki-üç gün boyunca tek bir açıklama bile gelmedi. Geçen hafta bu söylentilerin yoğunlaşması üzerine Antu’daki Diana Taurasi başlığı kapatıldı. Yönetimin Diana ve Penny’nin Noel için Amerika’ya gittiğini lütfedip bildirmesi üzerinden çok geçmeden dün Ümit Avcı’nın haberi patladı.

Haberi dün saat sabah 8 de gördüm, bir iki saat içinde kulüpten bir açıklama bekledim ama onlar öğleye doğru gerizekalı bir gazetenin Fatih Terim haberini yalanlayan bir metin yayınladılar sadece. Internet sitesinde bu işlere bakan arkadaş günde birden fazla yalanlama yazamadığı için Taurasi meselesi hakkında bir şey söylenmedi herhalde. Kadın basketbol takımının en önemli oyuncusu hakkında ortaya atılan iddianın gündeme düşmesinden yaklaşık 28 saat sonra Fenerbahçe bir açıklama yapmayı aklına getirebildi. Olay doğrulanırken bu olayın medyaya sızdırılmasının da etik olmadığı vurgulanarak ve sürecin tamamlanmasının bekleneceği vurgulanarak bir metin duyuruldu kamuoyuna.

Oyuncunun haklarının korunmasından bahsetmiş kulüp ama sen bu iddiaya karşı zaten 24 saatten fazla suskun kalarak bizzat kendin oyuncunun haklarını koruma konusunda acziyet göstermişsin zaten, kimi suçluyorsun diye sorarlar adama. Herhalde kulüp doping testinin pozitif çıktığını en az bir 15 gündür biliyordu ki Taurasi maç kadrosuna girmedi ligde ve Euroleague’de. Neden şimdiki açıklamayı 15 gün önce yapmayı tercih etmediler de Taurasi’nin oynamamasını dinlendirme amaçlı ya da tatil amaçlı gibi gerekçelerle açıkladılar? B numunesi 4 Ocak'ta değil de 24 Ocak'ta açıklanacak olsa Taurasi’nin Lotos ve Ekaterinburg maçlarında neden oynamadığı konusunda başka yalanlar mı söyleyeceklerdi?

Fenerbahçe taraftarının bilgilendirilmeye en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda yönetimin ne ilk ne son ortadan kaybolması. Denizli’de de Saraçoğlu’nda da şampiyonluk kaybedildikten sonra ortadan yok olanlar, taraftarı sukunete davet edebilecek kadar bile feraset gösteremeyen adamlar bir kez daha kriz yönetimi konusunda sınıfta kaldı. Fenerbahçe’nin iletişim kanalları başkanın tek adamlığını meşrulaştırmak dışında bir misyon üstlenmiyorlar. Dün FB TV de haber bülteninde haber seslendirirken başkanın isminin önüne “Sayın” ifadesi getirildiğini farkettim, daha önce hatırlamıyorum böyle bir vurguyu. Haber bülteninde Kulüpler Birliği Toplantısında Sayın Aziz Yıldırım şöyle dedi diye bir ibare çok garip değil mi? Kuzey Kore Devlet Televizyonu mu bu kanal bu kadar bir kişiyi kültleştirmek üzere yayın yapsın.

Tuncay gittiğinde şampiyonluk klibinden Tuncay görüntülerini çıkaracak kadar "1984" ruhu sinmiş bir kanaldan da iletişim için değil ancak propaganda için yararlanılabilir zaten. Fenerbahçe'nin iletişim organları aslında iletişim organı olarak değil Aziz Yıldırım diktatörlüğünü meşrulaştıran -Althusser'den ödünç olarak söyleyelim- ideolojik aygıtlar olarak görülmeli, hatta yönetimle organik bağı olmasa da Antu da buna dahil.

Taurasi cephesine gelelim. Sporcu kullandığı maddeyi doktor önerisiyle mi aldı yoksa doktor kontrolü dışında kafasına göre mi aldı bunu bilmiyoruz. Çıkan maddenin ağırlıklı olarak uyku düzeni bozukluğu şikayetlerini giderici bir madde olduğunu öğrendik Federasyon açıklamasıyla. Her ne olursa olsun; sorumsuzluk oyuncuya ya da doktorlara kime ait olursa olsun bunun acısını Avrupa Şampiyonluğu hayalleri kuran biz gariban Fenerbahçe taraftarı çekeceğiz.

Doping testi yapılan yerin daha önce WADA(Dünya Anti-Doping Ajansı) tarafından belli kriterleri sağlayamadığı için uyarılan bir yer olmasını da not edelim. Belki bu testin doğruluğu konusunda haklı bir şüphe duymamızı sağlayabilir ama B numunesinin A numunesinden farklı bir şekilde çıkması ihtimali yüzde bir bile değil. Dolayısıyla sonuç hakkında iyimser olmak için hiçbir neden yok. Taurasi’nin avukatının “10 senedir girdiği doping testlerinde bir şey çıkmadı” savunması da saçma. Marion Jones’in de kanında yasak maddeye rastlandığında 10 senedir hiçbir doping testi pozitif çıkmamıştı zaten. Taurasi’nin bilerek performans artırıcı bir madde kullanmayacağını herkes biliyor, ama bu onun sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Hayatını bu işten kazanıyorsan azami özen göstereceksin aldığın bütün ilaçlara; yediğin, içtiğin her şeye.

Geri zekalılar için not: Aziz Yıldırım Efes’in küme düşürülmesini istemişti şimdi ne yapacak diye yorumlar görüyorum. Efes Pilsen oyuncularından doping testine giren iki oyuncuda da vücuda doğal yollarla girmesi imkansız olan bir maddeye rastlandı, dolayısıyla aklı selim sahibi her insan böyle bir tesadüf olamayacağını düşünerek bunun organize bir olay olduğu kanısındaydı. Tekil bir sporcudaki yasaklı maddeyle organize ve takım olarak dopingi aynı kefeye koyabilmek ve buradan Fenerbahçe’ye çamur atmak, kusura bakmayın ama, geri zekalılıktan başka bir şey değil.
Devamı ...

24 Kasım 2010

Taurasi & Birsel: Rusya'nın Fethi



Maçın sadece dördüncü çeyreğini seyredibildiğim ve geri kalanını internetten canlı istatistikle takip edebildiğim için teknik analiz tarafına girmeyeceğim. Eğer maçı izlemeyen bir basketbolsever varsa Birsel'in son periyotta bitime 5 dakika kala girip neler yaptığını mutlaka izlemeli. Takım hücumda tıkanmışken birisi imkansız iki üçlük, ölmüş bir topu canlandırıp asiste çevirme, yine çıkmak üzere olan bir topu takıma kazandırma, iki savunma ribauntu ve maç sonundaki iki faul atışı... Bu 5 dakikalık sekansta yaptıklarını Lebron, Kobe falan yapsa jeneriklere konu olurdu herhalde.

Ekaterinburg'u deplasmanda üstelik 67 sayıda tutarak yenmek büyük iş. İstediğimiz zaman savunmayı da üst düzey yapabileceğimizi gösterdik bugün, Final Four için çok güçlü bir mesaj verdik. Büyük ihtimalle final four'a kadar oynanacak iki eleme için de saha avantajını ele geçirdik. Taurasi sadece hücumuyla, sahanın her yerinden skor bularak değil savunmasıyla da büyük oyuncu olduğunu gösterdi. Yeni sevgilinin eski sevgiliyi (Cappie) ikinci yarıda sadece iki sayıda tutması, her potaya gidişinde duvar örmesi takdire değerdi. Geçen sene kadın voleybol takımının deplasmandaki Dinamo Moskova galibiyeti nasıl bir devrimin başlangıcı olduysa Ekaterinburg galibiyeti de Fenerbahçe kadın basketbol takımı için Avrupa Şampiyonluğuna giden yolun ilk kilometretaşı olarak görülebilir. Bu kızlar kulüp tarihinin en büyük mutluluğunu yaşatacaklar bu sene inşallah. Bravo kraliçeler. Pazar günü 19:30'da Caferağa'da Galatasaray galibiyetiyle taçlandıralım bu zaferi.
Devamı ...

12 Mayıs 2010

Taurasi Fenerbahçe'de



Uzun zamandır kesin gibiydi ama resmen açıklanmadan yine de sevinmeyelim diye tedbirli bir iyimserlikle bekliyorduk gelişmeyi. Dün namağlup gelen şampiyonluğun ardından bugün Diana Taurasi’nin transfer haberiyle Fenerbahçe taraftarı ikinci bir şampiyonluk kazanmış gibi sevindi büyük ihtimalle. Dünyada herhangi bir spor dalında bir numara olan bir sporcu ilk kez Türkiye’ye geliyor. Bunun sembolik anlamı çok büyük. Gamova da çok dominant bir oyuncuydu kendi dalında belki ama en iyi olup olmadığı tartışılır; ancak Taurasi’nin basketbolun Messi’si olduğu konusunda sanırım bütün otoriteler hemfikir.

Fenerbahçe kadın basketbolda yıllardır çeyrek finallerin kapısından döndüğü senelerden sonra nihayet o beklediğimiz bir adımı daha atmaya karar verdiğini gösterdi böylece. Seneye açık açık Avrupa Şampiyonluğu hedefini telaffuz edebiliriz. Birsel, Esmeral,Penny, Taurasi gibi bir dış rotasyonuna eğer Nevriye’nin yanına Taurasi kalitesinde bir uzun alabilirsek yıllardır Rus takımlarından çekinen bir takımdan, Rus takımlarının çekindiği bir takıma dönüşeceğiz. Kadınlarda hem voleybolda hem basketbolda Avrupa’nın tepesinde olacağımız seneler başlıyor. Hayırlı olsun.
Devamı ...