26 Ocak 2012
Spahija İle Tükenişi İzlemek
Öncelikle şunu belirtelim basketbol her ne kadar sonuç odaklı olsa da ben bir takımı değerlendirirken maç sonundaki skorborda bakarak eleştirmenin biraz insafsız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kazanıp kaybetmekten ziyade sahaya konulan strateji akıl ya da taktik hamleleri eleştirmenin daha öncelikli olması lazım. Dün akşam ve aslında bu senenin önemli bir bölümünde Fenerbahçe basketbol takımı basketbol falan oynamıyor, bizim oynadığımız oyun oyuncuların o anki form durumuna göre yaptığı doğaçlamalar bütünü şeklinde yorumlanabilir. Bırakın bir Euroleague takımını üst üste iki tane antrenman yapan bir takımın bile bir hücum seti olur. Dün koskoca ilk yarıda Fenerbahçe’nin asist sayısının 1 olmasının akılla mantıkla izahı mümkün değil.
Ben bir takımın koçu olsam iki senedir o takımla minumum 70 maça, 300 civarı antrenmana çıkmış bir koç olarak böyle bir performansa tanıklık etsem maç sonunu falan beklemeden devre arası istifa ederdim. Şimdi bu bir maç iki maçtır olan bir şey değil, Fenerbahçe Euroleague’in en az asist yapan takımı, Euroleague’ i geçtim Beko Basketbol Ligi’nde bile en az asist yapan takımlardan biri. Bir takımın koskoca maçı 6-7 asistle bitirip iyi oynaması mümkün olabilir mi?.
Şöyle bir kadronuz var, bir numara oynayan iki oyuncunuz da penetreyi ve topu elinde tutmayı seven oyuncular, ikisi de yanındaki oyuncuları oyuna katma konusunda sorunlu. Buna rağmen asiste en yatkın bir numaranızı yedek guardınız Engin’i Jerrels sahaya girdiği her an dökülürken bile kullanmıyorsunuz
İki ve üç numara oynayan oyuncularınızdan asiste yatkın, arkadaşlarına pozisyon yaratabilecek tek oyuncu Emir. Emir daha çok pick and roll sonrası asist yapmayı tercih ettiği için şutörlerden ziyade uzunlara pas vermeyi seçiyor. Ancak Gist-Kaya-Vidmar’ın ortalamanın çok altında bir bitiriciliğe sahip olması nedeniyle sadece Oğuz’la bunu verimli yapabiliyor. Emir’in sahada olduğu bölümde bu bağlamda Oğuz’un sahada olması daha mantıklı ancak hem Emir hem Oğuz sahadayken ikisi de ortalamanın altında savunmacı olduğu için savunma zaafa uğruyor, Oğuz iyi bir ribauntçu olmadığı için rakibe ekstra hücum şansları da doğuyor.
Gelelim dört numara meselesine.
Geçenlerde Ntvspor’daki Euroleague programında bir istatistik verdiler. Eskiden he r on “dört numara “ pozisyonunda oynayan dört oyuncunun şut yeteneği varken yani bu oran %40 ken bu yıl bu oran %64’e çıkmış. Ayrıca Euroleague de geçen yılın en değerli oyuncu sıralamasında 4 numaraların ağırlığının arttığını belirtelim. Şimdi son yıllarda modern basketbolda önemi bu denli artmış bir pozisyonda bizim hiçbir ağırlığımız yok. Dört numara oynayan oyuncunun hem içerde hem dışarda topla buluşabilmesi nedeniyle opsiyonlarının daha fazla olması, oyun görüşü ve basketbol fundemantalinin ortalamanın üstünde olması bir takıma çok büyük bir hücum zenginliği katıyor. Gist bu özelliklerin hiçbirisine sahip olmadığı için normalde tüm takımların en verimli olduğu pozisyon bizim en verimsiz olduğumuz pozisyon oluyor.
Beş numara da zaten Vidmar’a pek top verdiğimiz yok, dolayısıyla o pozisyonu o oynarken sadece Ukiç perde yapsın diye kullanıyoruz. Oğuz girdiğinde biraz beş numara pozisyonunu hatırlıyoruz ama yukarıda da belirttiğim gibi uzunu oynatacak tek kısamız Emir olduğu için bu pozisyonu da verimli kullanmıyoruz.
Hücum opsiyonları bu kadar tıkanık , birbiriyle bu kadar koordinasyonu olmayan bir takımın asist yapması da dolayısıyla çok mümkün olmuyor. Dünkü maçı bir gözünüzün önüne getirin, Ukiç’in Bogdonaviç’in Jerrels’in hücum süresinin bitmesine beş altı saniye kala hiçbir set oynanmadan tepede savunmacısıyla kaldığı ve bir şekilde topu potaya atmak zorunda kaldıkları pozisyon sayısının haddi hesabı yok.
Pick and roll oynayamıyoruz, set hücumunda tempomuz çok yavaş ve bir numara oynayan oyuncular topu 15 saniye elinde tutuyor savunma kaynaklı fast-break de bu seviyelerde her takım iyi savunma yaptığı için kolay bulunmuyor. Spahija’nın kendisine şu soruyu sorması gerekmiyor mu bu takım geçen sene Euroleague’in en iyi üçlük atan takımıyken, bu sene nasıl oldu da Türkiye Ligi’nde Banvit Kırmızı’dan sonra en kötü üçlük yüzdesi olan bir takıma dönüştü? Üstelik takımın genel yüzdesine oranla felaket şut yüzdesi olan Lavrinoviç’in yerine ondan daha yüzdeli olan Gist ve daha kötü yüzdeli şut atan Kinsey yerine safkan şutör Bogdanoviç gelmişken.
Gelelim maç sonlarına bu konuda da yine bir flash back yapalım. Geçen seneki İstanbul’daki Valencia maçını hatırlayalım Son iki dakikaya 8 sayı önde girip Emir üst üste iki blok yapmasa kaybedeceğimizi maçını. 15 sayılardan verdiğimiz maçlara artık değinme gereği duymuyorum. Bu seneki Cantu maçını hatırlayalım yine 6 sayı önde girip 10 saniye kala geri koşarken adamlarımızı bulamadığımız ve köşeden üçlükle uzatmaya giden maçı. Bu seneki Mersin deplasmanını hatırlayalım aynı adamdan defalarca aynı üçlüğü yiyerek zorla berabere hale getirdiğimiz ve Ukiç’in son saniye basketiyle yenebildiğimiz ligin en kötü ikinci takımını, iki hafta önceki Tofaş maçını hatırlayalım son bir buçuk dakika 4 üçlük yiyip, son 12 saniye mola dönüşü çember altından turnike yediğimiz maçı, ve Kazan maçını hatırlayalım fark üç sayıyken maçın en kritik hücumunda Oğuz’un yanından yürüyerek geçen Veremenko’nun bomboş turnike atışını. Fenerbahçe maçın son anlarını o kadar kötü oynuyor ki maçı kazanma niyeti olmayan bir takım bile maçı kazanacağına inanıyor.
Düne dönelim maçın bitimine 28 saniye kala top bize geçmiş 24 saniye hücum süresi var rakip koç en az Spahija kadar tuhaf tercihler yapan bir koç olduğu için faul yapmayı seçmemiş, bu durumda yapılacak şey eğer iyi hücum edememişsen 23. saniye de topu elinden çıkarmak ribaunt mücadelesi sırasında geçecek 1-2 saniye sonrası eğer rakibin bulabilirse orta sahadan bir şut atmasını beklemek.
Biz ne yaptık? Bir basketbol takımının en yapmaması gereken şeyi; 24 saniyeyi doldurup saati durdurduk. Üstelik kalan 3.5 saniye için uygun durumda istedikleri pozisyonu da verdik, tıpkı Galatasaray maçında son hücumda bomboş üçlük pozisyonu verdiğimiz gibi. Bu hatalar tek maçlık tek anlık hatalar değil artık kalıcılaşmış kronikleşmiş bir durum. Spahija coaching olarak bu sene resmen iflas etmiş vaziyette. Hadi geçen sene Oktay Mahmudi’ye coaching olarak yenildin Mahmudi iyi koç bunu kabul edelim de bu sene maç sonunda kötü yönetimiyle meşhur Orhun Ene ve Nihat İziç’e bile yenilmenin izahı olabilir mi? Sene başındaki kadro planlamasından, oyun içindeki düzene, maç sonu yönetiminden , rotasyona bu sene gösterilen performans tam anlamıyla felaket. Maç sonunda kazanırsın kaybedersin doğruları yapıp ortaya bir plan,sistem koyarsan kimse seni eleştirmez, dün kazanmamıza rağmen sahada bir strateji, oyun aklı görebilen oldu mu?
Artık Spahija’yla gidilebilecek bir yol yok Fenerbahçe bu gruptan çıksa bile bir iki oyuncunun bir maçlık kahramanlığıyla bir basketbol mucizesiyle falan çıkabilir. Sene başında yapılan planlar iflas etmiş halde ve bu takım düzeninde başarı çok mümkün gözükmüyor.
Salon içinde bir şeyler söyleyeyim seyircinin maça etkisinin olmadığı hiçbir salon ne kadar modern olursa olsun o takıma bire şey katmaz. Bilet fiyatlarına göre maça etki edilebilecek yerlerde oturacakların orta-üst gelir sınıfına mensup olduğunu düşünürsek bu sınıftan insanların da pek tribün ve maça etki etme konusunda ehil olmadıklarını varsayarsak kısa vadede bu salon rakiplerin ve hakemlerin üstüne baskı kurma imkanı falan sağlamayacak . Zaten bence İstanbul deplasmanı hakemlerin en rahat ettiği deplasmandır, ev sahibi takım aleyhine bir tartışmalı steps kararı versen Yunanistan’da İtalya’da İspanya’da sahayı cehenneme çeviren bir seyirci varken burada seyirci marş söylemeye devam eder. 90’lardaki Türk seyiricisinin maça etki gücü sanırım 2010’ dakinden çok daha iyiydi. Yine de bu salonu kazandıran herkese teşekkür etmek lazım. Yazının tümü çok karamsar oldu farkındayım ama hissiyatım iyimser olmamı engelliyor.
> Devamı ...
18 Ocak 2012
Spahija İçin Kazan Kaynıyor mu?
Bu maçı tekil bir maç olarak değerlendirmemek gerek, iki senedir süren bir geleneğin son halkası olarak görmek daha sağlıklı bir değerlendirme yapmamızı sağlayabilir. Spahija ile Türkiye'de çıktığımız ilk maça gidelim. Efes'le Cumhurbaşkanlığı maçında 17 sayı öne geçip, birbirinin kopyasi Kerem Gönlüm-Kerem Tunceri ikili oyunlarıyla maçı vermiştik. Geçen sene Türkiye Kupası'ndaki Galatasaray maçı, İstanbul'daki Olympiakos maçı, İstanbul'da ki Valencia maçı yine ciddi farklardan son periyotta rakiplerin geri dönüşüyle sonuçlandı. Bu sene de bu özellik berdevam. Olympiakos'la deplasmandaki maç yine 15 lerden kaybedildi, içerdeki Nancy maçı bile 20 sayı öndeyken krize girdi.
Ayrıca başa baş giden maçlarda takımın performansı da feci,son Tofaş maçında 5-6 sayı önde girdik son üç dakikaya ve 6 hücumun 4 ünde 3 lük yedik, girmeyen iki topun da savunma ribauntunu alamadık, bunlar yetmiyormuş gibi 15 saniye kala topu pota altından oyuna sokan rakipten tek pasla bomboş turnike yedik, bugün yine gördük maçın en önemli hücumunda Oğuz'un yanından yürüye yürüye geçen Veremenko turnikeyi bıraktı. Takımın maç içindeki iniş çıkışları o kadar keskin ki bir yarıda 24 sayı yiyip diğer yarıda 53 sayı yemek gibi mantık sınırlarını zorlayacak şeyler yapabiliyor. Bu takımın son Efes ve Tofaş maçlarında ortalama 90 sayının üstünde sayı yediğini de belirtelim.
İkinci çeyekteki 15-0 lık seri sırasında bu sene görmediğimiz kadar iyi oynayan, savunmada iyi yardımlaşan, hücumda topu çok iyi paylaşan bir takım gördük. Kazan'ın skor opsiyonlarını iyi kilitledik, özellikle Engin girdikten sonra hücumda doğru tempoyu da bulunca fark giderek açıldı.
Maçın en kritk anının bu tür farklı önde olunan maçlarda ilk üç dört dakika olacağı bariz bir şey. 17 sayıyla devreye önde giriyorsan ev sahibi takımın en çok maça asılacağı bölüm belli, üçüncü çeyreğin başında bütün kozlarını oynayacaklardı, biz bu süreçte iki dakika da 4 faul limitini doldurup adamlara buyrun gelin dedik zaten. Hücumda saçma sapan birebirlerle top kayıpları yapıp kolay baskete izin verdik, üç dakika daha sert savunma yapsak pes edebilecek rakibe karşı ikinci yarı hiç bir direnç göstermedik. Spahija'nın molaları da bir işe yaramadı. Zaten mola dönüşlerinde Fenerbahçe momentum değiştirebilen, hücumdaki krizden bir set çizilerek çıkabilen bir takım değil.
İkinci çeyrekte farkı yarattığımız bölümde sahada olan Oğuz-Kaya ikilisi ikinci yarıda hiç bir arada oynamadı, Bogdonaviç bir yanlış şut tercihinden sonra tüm üçüncü çeyrek kenarda oturdu, Emir için artık bir şey söylemek istemiyorum, büyük oyuncu olacağı umudunu kestim, hücumdaki tercihlerinin neredeyse tamamını yanlış yapmaya başladı , şutuna kesinlikle güvenmiyor ve savunmada da felaket durumda. Keza Vidmar dan da artık yavaş yavaş umudu keselim, her maç başı 2 dakikada 2 faul, çıkılan perdelemede saçma sapan fauller ve hücumda artık kanıksadığı etkisiz eleman rolünü oynamaya devam ediyor.
Spahija'yı bu maç özelinde değil bu kadroyu kurduğu için eleştirmek gerek. Sezon başı planlaması Vidmar, Mirsad sağlıklı dönerse, Tomas dönerse Ukiç dönerse şeklinde sürekli plan değil temenni özelinde yapılırsa o takımdan F4 falan beklenmez. Geçen seneki zaaflar belliyken yapılan transferlerin ihtiyacı karşılayamadığı ve karşılamayacağı belli.
Spahija Tofaş maçından sonra maçı yorumlarken Gist'in sürekli yerini kaybettiğini söyledi, yahu arkadaş sen Gist'i bu takıma alırken bu adamın zaaflarını bilmiyor muydun, bu adamın ne zaman pozisyon bilgisi iyi oldu ki Tofaş maçında iyi olsun? Geçen sene Ukiç oyun içinde aklını kaybettiği için Top 16 da çuvalladık, bu sene Ukiç'in bu zaafını kontrol etsin diye aldığımız adam ondan daha kontrolsüz Jerrels. Üstelik güya savunmada sertlik getirecek diye alınan Jerrels kimi savunsa cosuyor. Efes maçında Kerem galiba 19 sayı attı, bu maç maç boyunca 1-2 topu zar zor kullanan Sameylenko 16 sayı 10 asistle hayatının maçını oynadı.
Takım içinde kimin ne rolü olduğu belli değil, oyun krize girdiğinde koçun bir şey yapabileceğine maçı tekrar dengeye getirebileceğine bir tane oyuncu bile inanmıyor. Sen koç olarak saha içindeki akıl tutulmasını önleyebilecek coaching göstermeyeceksen, maça müdahaleyi sevmeyen bir koçsan o zaman kolay kolay kontrol kaybetmeyen oyunculardan bir takım kurman lazım. Bizim kadronun mental direnci zaten felaket, işler kötü gitmeye başladığında her şey zincirleme olarak dağılıyor. İyi hücum ederken iyi savunma yapıyoruz, iki hücum saçmaladık mı savunma da düşüyor, takımın genel yapısı böyle olunca, coach da müdahale edemeyen bir coach olunca maç içinde böyle bir uçtan bir uca savruluyoruz.
Grup kuraları çekildiğinde bir aylık sürede Engin ve Mirsad'ın biraz katkı vereceği ve Ukiç'in de daha formda olacağını düşünürek Top 16 için umutluydum. Bir aylık sürede Ukiç sakatlandı ve takım her geçen gün daha kötü oynamaya başladı. Türkiye Ligi'nde Banvit'e kaybettik, Galatasaray'a karşı rezil oynayıp kazandık, Efes'e kaybettik, Tofaş'a kaybettik. Bu sürede tek iyi oyun oynayıp kazandığımız maç Hacettepe maçı oldu. Açıkcası Top 16'dan bugün itibariyle bir umudum yok, bu köprünün altından çok sular geçebileceğinin bilincinde olsam da bu kadar gel-giti Top 16 kaldırmaz. Spahija'nın da bu takıma verecek bir şeyi kalmadığını düşünüyorum. İddia ediyorum hiç bir Fenerbahçeli oyuncu başa baş giden bir maçta maçı coaching faktörüyle kazanabileceklerine inanmıyor, ayrıca coachun da geçen seneki kadar maçın içinde kaldığını ve odaklanmış olduğunu da düşünmüyorum. Muhtemelen bizim bilmediğimiz bir şeyler de vardır, ben bu basketbol şubesinde yetkinin tam olarak kimde olduğunu Aydın Örs'ün pozisyonunu, işlevini, Nedim Karakaş'ın ne yaptığını, Semih Özsoy'un tam olarak neyin sorumlusu olduğunu falan yıllardır anlamış değilim zaten. Bakalım sonumuz ne olacak?
Devamı ...
28 Aralık 2011
Top 16' da Ne Yaparız?
Dün Twitter'da istek grubu diye yazmıştım bugün çektiğimiz grubu, kura da o şekilde çıktı. Tozluparkeler gruptaki takımları gayet ayrıntılı değerlendirmiş ben de ek olarak bir şeyler söyleyeyim. Biz grubu böyle istedik diye gruptan elimizi kolumuzu sallayarak çıkacağız diye bir şey yok tabii. Sonra bana küfretmeyin ne biçim istek grubu bu diye :)
Basketbolun birbirinden farklı bin tane parametresi var, parkeye o gün hangisi yansıyacak ya da yansımayacak ona göre çok şey farkedebiliyor. Geçen sene Top 16'da bir sakatlığın, bir faulün bir top kaybının nelere mal olabileceğini deneyimledik. Zalgiris maçında bir hakem düdüğü onlara değil bize çalınsa Top 8 i garantiliyorduk, Olympiakos karşısında 5 dakika akıl tutulması yaşamasak grubu lider bitirip Final Four için Siena'yı bekliyor olacaktık falan filan.
Bu sene de yine benzer şeyler olacak. Gruptaki takımları çeşitli parametrelere göre sınıflasak çok farklı sıralamalar çıkar. Mesela takım kimyası olarak sıralama yapsak Pana, Kazan, Fenerbahçe, Armani sıralaması çıkar, oyuncu potansiyellerine göre sıralasak Armani birinci sıraya gelip Kazan son sıraya düşer, neler olup biteceğini hangi potansiyelin o gün daha çok öne çıkacağı, tecrübenin mi tutkunun mu ,kimyanın mı egonun mu o maçı kazandıracağını bilemeyiz. Gelelim rakiplere
Panathinaikos tabii ki grubun bir numaralı favorisi ama bu sene daha kırılgan bir yapıya sahipler. Yıllardır olduğu gibi Diamantidis-Batiste ikilisini temel alan ve etrafındaki rolleri iyi oturtan bir kimyaya bu sene de sahipler. Ama ne içerde ne dışarıda yenilmez değiller, bu sene Bamberg'in bile Pana'yı zorladığını, geçen sene bizim ligde ve play-off da maç vermediğimiz Efes'e yenildiklerini belirtelim. Kişisel olarak da Siena ya da Maccabi deplasmanındansa Panathinaikos deplasmanını tercih ederim. Hücum potansiyeli Siena ya da Maccabi kadar olmadığından deplasmanda iyi savunma yaparsak maçı kafa kafaya götürme şansımız fazla olur.
Deplasman demişken Top 16'da biraz içimizi serinleten şeylerden biri bizim deplasman performansımız geçen sene 8 bu sene 5 deplasman maçı olmak üzere 13 deplasman maçı yaptık. Bunlardan sadece Siena maçını başa baş oynayamadık, hadi zorlayıp Valencia maçını da ilave edelim o da 3 dakika kala falan koptu. 11 deplasmanda ki bunların içinde Barcelona Caja Laboral, Bilbao, Olympiakos gibi zor deplasmanlar olmasına rağmen maçın içinde kalmayı becerdik. Bu alışkanlığımız bu sene de gruptan çıkma konusunda en güvendiğimiz yön olacak.
Üçüncü torbadan Malaga'yı değil Kazan'ı isteme nedenim Kazan deplasmanının daha az baskı hissedeceğimiz dolayısıyla hakemlerin de daha dengeli olacağı bir ortam olması. İspanyol takımlarıyla mümkünse eşleşmemek hele hele kritik maçları onlarla oynamamak bence Euroleague'de ciddi bir şans. Unics Kazan takım kimyasını oturtmuş ama potansiyeli sınırlı bir takım. Bu sene oyununu bir aşama daha geliştiren Domercant sayesinde bu grubu üçüncü bitirdiler ama Marko Tomas'ın kendine gelmesi durumunda bizim Domercant'ı iyi savunacağımızı düşünüyorum Ömer- Marko ikilisi sayesinde.
Armani de tuhaf bir takım o atmosferde Partizan'ı ölüm kalım maçında yenebilecek kadar potansiyel barındıran ama Spirou'ya yenilebilecek kadar da dengesiz bir takım. Efes her iki maçta da bu sene elini kolunu sallayarak yendi Milano'yu. Tek tek bakıldığında Fotsis Bourosis gibi iki çok iyi uzuna sahip Mancinelli gibi çok yönlü Nicholas gibi skorer barındırmasına rağmen kimyayı bulamadılar. Ayrıca koçları Scoriolo'nun koç olarak maça müdahale konusunda zayıf kalan koçlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Tabii bu rakipler hakkında bir sürü şey söyledik ama bunların tali mesele olduğunu aslolanın bizim durumumuz olduğunu da eklemek gerek. Biz hangi seviyede olacağız, Tomas kendine gelecek mi, Mirsad hiç değilse 10 dakika katkı verebilecek mi, Oğuz sakallarını kestiğinde de iyi oynamaya devam edecek mi bunları bilmiyoruz. Yeni salonda geçen senenin ilk bölümünde Sinan Erdem'deki havayı yakalayabilecek miyiz, yoksa Ayhan Şahenk'in potaları gibi şut sokamıyoruz bu salonda diye hayıflanacak mıyız onu da bilmiyoruz. Rakiplerin ne yapıp ne yapamayacakları az çok öngörülebiliyor ama bizim durumumuz pek öngörülemiyor.
Bu grupta birinci olmak imkansız değil hele hele ilk ikiye girememek de çok ciddi bir başarısızlık olur bence. İkinci olursak saha avantaı kazanmış Barcelona ya da Maccabi 'yi elememiz mümkün olmaz, onun için gruptan çıkmak değil gruptan birinci çıkmak olarak hedefimizi koymamız ve oyuncuların da bu şekilde maçları oynaması lazım.
Galatasaray ve Efes için de bir şeyler söyleyeyim. İki takımın bir üst tura çıkacağı bir grupta bence eğer birinci torbadan kuraya girmiyorsanız birinci torbadan gelecek takımın herkesi yenebilecek bir takım olması, birinci torbadan gelen takımın daha az korkutucu olduğu bir kuraya göre daha iyidir.
Galatasaray bence bu bağlamda muhteşem bir kura çekti. Grupta birinci CSKA belli zaten, kimse onlar dan maç koparamaz şu formlarıyla. Yerel ligden aşina, yenebileceğine inandığı bir Efes ve son derece kötü bir Olympiakos'a karşı grup ikinciliği şansı hiç azımsanamayacak düzeyde. İlk maç Efes'le oynayacakları için şimdiden son maçta rakibini tırnaklayan Vujaciç'e ceza verilmesi için girişimlere başlamışlardır, bu işi iyi yaptıklarını biliyoruz. Eğer Zaza gitmese Galatasaray ciddi ciddi bu gruptan çıkabilirdi belki de. Efes'e gelince onlar için de aslında ikinci torbadan Olympiakos çekmeleri çok büyük bir şans. Bakalım ikisinden biri Olympiakos'u ilk iki dışına düşürmeyi becerebilecek mi? Devamı ...
23 Aralık 2011
Korku Tünelinden Top 16'ya
Euroleague tarihinin en fantastik grubunda Amerikalıların do or die dedikleri ölüm kalım maçına çıkarken açıkçası çok tedirgindim. Cantu’dan daha iyi takım olduğumuz gerçeğini bilmeme rağmen takımın mental açıdan hele hele Ömer Onan sahada değilken ne yapacağı konusunda zaten ileri derecede kötümser olduğum için karamsardım. Maça Bilbao maçı gibi başladık, ilk üç-dört dakika hücumda top Emir ya da Ukiç’in elinde 15 saniye kalıp kimse hareket etmeyince saçmaladık, ama savunmada sağlam duracağımızı ve karakter koyacağımızı daha ilk toptan belli ettik. Üç dört dakika geçtikten sonra ana stratejimiz olan potaya yakın atışları bulmaya başladık. Gist’in bu sene olmadığı kadar savunma konsantrasyonuna sahip olması ve potayı koruması sayesinde Cantu ‘yu içeriye sokmadık. Zaten adamların çembere gitme bir stratejileri yok, temel olarak pick and roll de Marcanota’yla içeriden ve yine pick and roll sonrası Leunen le dışarıdan şut bulmaya yönelikti bütün hücum planları.
Ukiç’in ilk periyot etkisizliğinden sonra Jerrels biraz daha potaya gitse de hücumda sadece potaya gitmeyi düşünüp hiç pas temelli oynamadığımız için skor üretmekte zorlandık. Doğru yaptığımız şey teması zorlayıp bol bol faul çizgisine gitmekti ilk yarıda. Yanlış şey ise hücumu sadece penetre etmeye indirgemek ve iç dış dengesini ihmal etmekti. İlk yarı sonunda ribauntlarda önde olmamıza ve iyi savunma yapmamıza rağmen hücumdaki bu tek boyutluluk nedeniyle skorda öne geçemedik. İlk yarıda hiç üçlük isabeti bulamadığımızı, bulduğumuz en uzun menzilli şutun Oğuz’un faul çizgisinden bulduğu şut olduğunu söylesem durumun ne kadar dengesiz olduğunu sanırım anlatmış olurum. Ayrıca ilk yarıda sadece 5 asist yaptığımızı ekleyeyim.. Üstelik bu 5 asistin 3 ünü Emir yaparken oyun kurucularımız Jerrels ve Ukiç 0 asistle ilk 20 dakikayı tamamladılar.
Üçüncü periyoda savunmada Leunen’i unutarak ve bol bol üçlük yiyerek başladık. Hücumda Ukiç topu kimseye vermeden penetre etmeye başladı. Maçın tekrarını izlerken farkettim ikinci yarının ilk üç dakikasında hücumda Ukiç dışında bir oyuncumuza neredeyse top değmemiş. Maçın kırılma anı bence bu bölümdü, Ukiç o hücumlardan iki kez boş dönse yediğimiz üçlükler sonrası maçtan kopabilirdik. Bu bölümü atlattıktan sonra maç yine eski temposuna geri döndü. Bol bol faul çizgisini ziyaret etmek hücumda tıkandığımız bölümlerde imdadımıza yetişti. Son periyotta Engin’in 5 sayılık katkısı ve Bojan’ın basket faulüyle 2 dakikada 8 sayı bularak ipleri elimize ilk kez aldık ama bir üçlük bir top kaybı sonrası basket -faulle zor kazandığımız avantajı hemen iade ettik.
Oğuz’un faul isabetleriyle tekrar hayata dönüp, Bojan’ın iki üst üste üçlüğüyle bir darbe daha vurduk ve bu sefer dönmelerine izin vermedik.
Maça dair altını çizeceğimiz en önemli faktör tabii ki Oğuz. 21 sayı 6 ribaunt ve bir Fenerbahçeli oyuncudan görmeye alışık olmadığımız 9/9 faul isabetiyle maçın yıldızıydı. İçerdeki maçlara oranla deplasmanlarda çok daha iyi oynayan Bojan ve hücumda çok doğru kararlar vermese de bir şekilde 17 sayıyı bulan Ukiç diğer önemli faktörler oldular. Ribauntlarda çok üstündük ama asıl şaşırtıcı olan faul yüzdemiz. 34 kez gittiğimiz faul çizgisinden 28 isabet bulduk daha da kritiği ikinci yarı sadece 1 tane faul kaçırdık. Bu kadar kritik bir maçı rakip kim olursa olsun stresi iyi yöneterek kazanmak zor iş o yüzden oyuncuları ve teknik kadroyu kutlamak gerek.
Kuralar çekildiğinde bu grubu 7-3 le birinci bitireceğimizi düşünüyordum, 6-4 le ölüp ölüp dirilerek birinci bitirdik. Top 16 ‘ya birinci gitmek otomatik olarak Cska, Real ve Barca’dan kurtulmak demek. Ama birinci gidiyoruz diye Top 16 grubunun bir numaralı favorisi olmadığımız gerçeğini de görmek gerek, üstüne koymamız gereken çok şey var, kesinlikle bir 4 numara transferinin şart olduğunu ve bu olmadan Top 16 da işimizin zor olduğunu düşünüyorum.
Tomas’ın bu bir aylık arada eski formuna biraz kavuşması, Engin’in daha iyi duruma gelecek olması belki Mirsad’dan da katkı alabilme ihtimalimiz biraz pozitif bakmamızı sağlayabilir geleceğe. Ancak Top 16 grubundan çıkmak için sakatların form bulması yetmez, mevcut oyuncuların da bir iki kademe ilerlemeleri gerek. Özellikle Vidmar ve Ukiç geçen sezon başı durumlarına yaklaşabilirlerse savunma direncimiz ve hücum akışkanlığımız bir seviye artacaktır.
Senenin en kritik maçını kazandık bir- iki gün bunun keyfini çıkaralım ama unutmadan Pazar günü kazanılması gereken çok zor bir Banvit deplasmanı olduğunu da belirtelim
Devamı ...
16 Aralık 2011
Aynı Nakarat, Aynı Son 70-80
Açıkcası bu maçın bir izahı, özrü olmamalı. Spahija maçtan sonra taraftardan özür dilemiş yine ama artık özürle açıklanabilecek şeyler değil bunlar. Bir kere sezonun en kritik maçına takımın bu kadar düşük bir konsantrasyonla çıkması kabul edilebilir bir şey değil. Maça başlarken rakibe burada kazanman imkansız mesajı vermek gerektiğini yıllardır Euroleague oynayan bu takım hala öğrenemedi mi? Maç başlıyor yediğimiz ilk beş basketin ikisi smaç, ikisi boş turnike. Aaron Jackson Ukiç'i her pozisyonda geçip pick and roll den boş adamı buluyor. Maçın başında şutların girmez, hücumda tıkanırsın falan bunu anlarım da savunmada bu kadar rezil olmanın hiç bir açıklaması olamaz. Bu takım pick and roll savunmayı ne zaman öğrenecek, hakikaten çok merak ediyorum. Maça böyle başlayıp rakibe maçı kazanacağı inancını verirsen adamların özgüveni de doğal olarak artıyor ve normalde ellerinin titremesi gereken pozisyonlarda bile sayıyı bulabiliyorlar. Şans basketbolda önemli bir faktör ama 40 dakikalık bir maçta belirleyici olmaması gerek, çok moral bozucu basketler yeseniz bile kontrolü kaybetmediğinizde top er geç sizin tarafınıza geçiyo. Üç periyot boyunca tuhaf tuhaf şutlar sokan Bilbao dördüncü çeyrekte bir ara 5 dakika sayı bulamadı. Eğer maçı biraz tahammül edilebilir bir farkla geride götürseydik o kadar tuhaf şutlara rağmen bir şekilde son bölümde tutunabilirdik. Caja Laboral deplasmanında üç periyotun sonunda da şans basketi bulduk ama şanslı bir günümüzde olmamıza rağmen adamlar pes etmedi ve son bölümde kazanmayı bildiler, bugün Mc Calebbsiz-Lavrinoviç'siz Siena son çeyrekte English'in kendi yarı sahasından attığı basketle 12 sayı geriye düştü, ama adamlar "ya bugün olmuyor ne yapsak" diye düşünmeyip oyuna devam ettiler ve yenilgisiz Barcelona'yı son periyot 12 sayı geriden gelip yenmeyi başardılar. Şu maçı Bilbao'nun şans faktörüyle ya da balıyla açıklayanlara pes etmediğiniz, omuzlarınızı düşürmediğiniz zaman o şansın dönebilen bir şey olduğunu da hatırlatmak lazım.
Biz bu tür hedef maçları kazanmak zorunda olduğumuz ve ibrenin bizi gösterdiği eşik maçlarını kaldıramıyoruz. Geçen sene bir maç kazansak gruptan çıkabilecek durumdayken son 3 Top 16 grup maçını da kaybettik. Bu tür maçlarda sakin kalmayı beceremiyoruz, sahaya akıl koymamız gereken yerde deli gibi panik yapıyoruz ve dolayısıyla daha da saçmalıyoruz. Bugün hızlı hücumda bomboş turnike atılacak 3 pozisyonda da topu kaptırıp sayı yedik, bu düzeyde tecrübeli bir takımın bunları yapması hakikaten akılla mantıkla açıklanabilecek bir şey değil. Bireysel olarak çoğu oyuncunun oyun zekaları ve mental direncinin de çok alt seviyede olması bu karar maçlarında bizi otomatikman maça geride başlatıyor. Ukiç zaten bu tür maçlarda yok oluyor, Gist'in sırf zıplama merakından her maç en az 10 sayı yiyoruz, uzunlarımızın erken faul problemine girmediği maç yok nerdeyse. Yani bireysel olarak bu kadar defonun olduğu bir yerde düzenden çıkmak da çok kolay oluyor. Hücumda akışkanlığı kaybedince savunma kaynaklı sayılar da olmayınca kendi sahamızda 70 leri zor buluyoruz.
Geçen sene topa deli gibi baskı ve müthiş dış oyuncu savunması yapan takım gitti, dış oyuncuların neredeyse şeffaf bir perde gibi geçildiği bir takıma döndük. Kinsey'in gidişi ve Tomas'ın sakatlığı sonrası oyunumuzun en önemli özelliği olan o dış adam savunması uçtu gitti, Thabo da gittikten sonra daha da kötüye dönüştü. Burda yine dikkat çekilmesi gereken şey Ukiç'in savunma performansı. Ukiç her ne kadar hücumcu olarak bilinse de ortalamanın üstünde bir savunmacıdır. Bu sene savunmayla yakından uzaktan alakası yok. Nancy maçında Ukiç'in tuttuğu adam Euroleague asist rekorunu kırdı, Caja Laboral maçında Ukiç'in adamı Prigioni bizim takımın toplam asistinden fazlasını yaptı, bugün de Aaron Jackson maçın başında Ukiç'i dağıtıp takımını istediği gibi yönetti. Raul Lopez'in olmadığı bir günde en yıpratılması gereken oyuncuyu bırakın yıpratmayı hayatının en rahat maçlarından birisini oynattık.
Şu grupta son maç öncesi hala gruptan çıkma hesapları yapmamız hakikaten insanı çileden çıkarıyor. Bu gruptan çıkacak dört takımın da Top 16 daki gruplarından çıkması mucize olur. Son maç Cantu'yu yenip Caja Laboral'in Bilbao'yu yenmesi durumunda birinci çıkıyoruz, biz yenilip Laboral de yenilirse gruptan çıkamıyoruz ki şu gruptan çıkamamak Spahija açısından özürle geçiştirlemeyecek derecede bir skandal olur. Tabii sadece Spahija için değil hedefimiz F4 deyip böyle tuhaf bir kadro kuran, sezon planlarını sakat oyuncuların dönmesi üzerine yapanların da cümleten bir şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerekir. Cantu'nun gruptan çıkmayı garantilemesi ve liderlik şansının olmaması biraz bizim avantajımıza tabi ama İstanbul'da bu takımı ancak uzatmada yenebildiğimizi ve aklını her daim kaybetme tehlikesi taşıyan gurdlara sahip olduğumuzu düşünürsek maç için diken üstünde bir hafta geçireceğiz demektir. Zaten Fenerlinin hayatı stres, haftaya yine ömrümüzden ömür gidecek anlaşılan.
İki sene önce Top 16'nın son maçında içerde Zalgiris'e Marcus Brown'un son saniye üçlüğüyle 6 sayıyla yenilip ikili averajı da kaybederek turu vermiştik bu sene de bu şutların adamı Basile'den bir son saniye basketi yiyerek elenmek Fenerbahçe'nin alamet-i farikası olan "mağlubiyeti olabildiğince trajikleştirme" geleneğine uygun olur. Bekleyip göreceğiz.
Devamı ...
17 Kasım 2011
Galibiyet Tamam, Kötü Basketbol Devam
Biraz geriye gidelim iki sene önce Tanjeviç döneminde Fenerbahçe dibe vurmuş kendi sahasında Zalgiris'e Cibona'ya maç kaybeden, Siena'dan Cska'dan 40 sayı fark yiyen bir takımdı. Türkiye Liginde kendi sahamızda Karşıyaka'dan 15 sayı fark yediğimizi Akatlar deplasmanında Beşiktaş'tan 110 sayı yediğimizi hatırlatayım. Tanjeviç'le takım arasında bütün bağlar kopmuş sahada ne yaptığı belli olmayan hücum seti olmayan bir takım vardı. Ne Tanjeviç'în oyunculara ne oyuncuların Tanjeviç'e inancı kalmıştı. Tanjeviç'in rahatsızlığı sonrası Ertuğrul Erdoğan'ın biraz daha iyi insani ilişkileri ve Ömer Mirsad gibi oyuncuların katkılarıyla şampiyonluk bir şekilde kazanıldı ve sonrasında Spahija dönemi başladı.
Geçen yıl hepimiz mental olarak enkaz devralmış, kendisinden daha güçlü bir takıma karşı kaybetmeyi birinci çeyrekte kabullenen bir takımdan Barcelona deplasmanında kazanan, Siena maçında muhteşem oynayan Olympiakos'u Atina'da yenen takıma dönüşümü görüp Spahija'nın bu zihinsel devrimi yapmasına şapka çıkardık. Öyle ki Top 16'nın son üç maçındaki acayip mağlubiyetleri, final serisinde seriyi kazansak da coaching olarak Mahmudi karşısında kaybettiğini bu mental dönüşümün önemine binaen yok saydık. Koça kredi vermek gerektiğini bu sene işlerin daha iyi gideceğini düşünüyorduk pek çoğumuz.
Bu sene Fenerbahçe Final Four hedefini resmi ağızlardan defalarca açıkladı. Transfer olarak Pargo, Eidson konuşulurken Jerrels Gist ve Bogdonaviç alındı . Bu transferlerin hele NBA'deki lock-out sonrası güçlenen Avrupa takımları arasından bizi nasıl F4 e çıkaracağını düşünsek de bi önceki sene takımın ışık vermesinden dolayı umutluyduk. Bildiğimiz kadarıyla bu transferler Spahija'nın isteği üzerine yapıldı. Sezon başladı Euroleague'de ilk bölümün yarısı ligde 4-5 maç, kupada üç maç C.Başkanlığında bir maç geride kaldı. Fenerbahçe'nin sahaya koyduğu basketbol bırakın F4'ü Türkiye Liginde yarı finali göremeyecek seviyede şu an. Geçen Bilbao maçının maç istatistiklerini verip bu maçı kazandığımızı söyleseler dalga geçiyorlar diye düşünürdüm. 20 top kaybı yaptığımız 6-7 asist yaptığımız bir maçı kazandık, bugün yine 45 dakikada 6 asist yaparak maç kazandık. Allah aşkına bir takım birlikte sadece bir antrenman yapsa bile bu kadar az asist yapar mı ?.
Ukiç mental olarak bu takımın yükünü kaldıracak bir oyuncu olmadığını kaç kez ispat edecek daha. 20 saniye kala 3 sayı öndeyken niye tam saha baskı yapılır , 10 saniye kala son hücum için Emir oyuna alınmasına rağmen top niye Ukiç'e bırakılır Spahija'nın sezon başından bu yana pek çok tercihi gibi bugün de bunları anlamadım. Geçen sene Euroleague'in en iyi üçlük yüzdesine sahip takımı bu sene şut atmaya korkar hale nasıl geldi? 70 saha içi atışın sadece 8 tanesini üçlük olarak kullanacak kadar özgüveni körelmiş mi bizim dış oyuncuların. Biz bu üç transferi neden yaptık mesela Gist'i atletikliğinden faydalanacak bir setimiz yoksa niye aldık, Bojan'a bir tane yüzü dönük şut attıramayacaksak niye aldık, Jerrels için herhangi bir nitelik belirtmeden niye aldık diye de ekleyelim.
Geçen sene Sinan Erdem'de bir Banvit maçı oynamıştık ikinci yarının ilk maçı. Türkiye Ligi tarihinde Fenerbahçe'nin oynadığı en iyi basketbolun o maç olduğunu düşünmüş ve bu takım bir senede nasıl böyle değişti diye Spahija'ya şapka çıkarmıştım. Bu hafta Telekom maçında Fenerbahçe tarihinin en kötü maçlarından birini oynadı bu seferde ters yönde de olsa aynı düşünce vardı kafamda. Geçen seneki takım nasıl oldu da bu hale geldi?
Hafta içindeki lock-out uzaması haberinin ardından Nedim Karakaş'tan takviye yapılmayacağı açıklaması geldi. Eğer bu kadroya takviye gelmeyecekse bu takımın bırakın F4 ü Türkiye Ligi için bile Efes ve Galatasaray'ın arkasında olduğunu görelim artık. Oyun kurucuları oyun kuramayan bir takımın bu sene geçen senelerden çok daha güçlü olan bir ligde şampiyon olması hiç kolay değil. Ne yapıp edip Ömer Aşık'ın geri dönmesini sağlamalı ve takımı oynatacak bir numarayı bulmalıyız. Spahija sezon başında kimya bozulmasından falan bahsediyordu ama şu aşamada takımın bir kimyaya sahip olmadığını kendisi de görüyordur. Olmayan kimya herhalde bozulmaz. Bu uzun rotasyonu ve bu transferle hedefimiz F4 demek gerçekçi değil ve bir nevi taraftarı kandırmak. Bu kadro şike söylentileri sonrası kurulsa ve zor durumdayız falan diye bir açıklama yapılsa bir nebze anlayacağım ama kadro 3 Temmuz öncesi kurulmuş Bogdonaviç ve Gist transferi 3 Temmuz öncesi yapılmıştı. Spahija neyi düşündü kafasında ne var bilmiyorum ama Euroleague'in en kolay grubundaki bu üç üst üste galibiyet aksaklıkları örterse duvara çarpmamız an meselesi olur. Fenerbahçe yönetimi ve basketbol şubesinin başında bulunan Aydın Örs dahil tüm sorumlular bu gidişin gidiş olmadığının umarım farkındadır ve iş işten geçmeden müdahale ederler.
Bitirirken Ömer Onan'a bir parantez açayım. Şu kulubün bütün sporcuları arasında Alex'le beraber en büyük karaktersin. Allah seni başımızdan eksik etmesin diyelim kaptan Devamı ...
19 Ekim 2011
Emir Durdu Böyle Oldu
İkinci çeyreğe Spahija Jerrels Bogdanoviç ve Oğuz'lu beşle başlayıp Ukiç ve Emir'i aynı anda kenara çekti. Jerrels- Bogdonaviç kaynaklı 4 top kaybıyla peiyodun ilk bölümünde topu potaya atamadan geri döndük. Teletoviç'in devreye girmesiyle Caja Laboral skorda ve oyunda dengeyi sağladı. Periyotun ortalarında Gist ve Vidmar'ın içerideki etkinliğiyle skor kısırlığını aştık ve Vidmar'ın tipiyle ilk yarıyı 2 sayı önde bitirdik.
Üçüncü periyota pota altını savunamayarak başladık, Teletoviç bomboş pozisyonlarda iki üç smaç vurdu. İkili oyunlardaki yüzyıllık zaafımız tekrar zuhur etti. Savunmada Sefolosha ve Ömer'in kişisel gayretleriyle ufak ufak hareketlenme yaşasak da son periyoda Caja Laboral 5 sayı önde girmeyi başardı.
Son periyot ikinci periyot felaket oynayan Jerrels'in iki üçlüğüyle maç tekrar kafa kafaya geldi ama özellikle ikili oyun savunmasında Oğuz'un yavaş ayaklarını iyi değerlendiren Prigioni arkadaşlarını beslemeye devam etti.Sefolasha'nın kaçırdığı iki faulle beraberliği yakalama fırsatını kaçırdıktan sonra Ribas'ın 1/2 siyle umutlansak da savruk bir hücum sonrası Ömer'in eline gelen maçı eşitleme fırsatı potanın içinden çıktı ve maçı kaybettik.
Maçı kazanabilirdik uzatmaya da gidebilirdi sonuçtan ziyade oyun üzerinden bir şeyleri eleştirmek daha doğru olur. Bir kere şunu belirtmek lazım Caja Laboral hiç de iyi durumda değil ve biz kendi sahamızda öyle müthiş bir rakibe değil iyi basketbol oynamayan bir rakibe yenildik.
En dikkat çekici şey maç boyunca takım olarak sadece 5 asist yapmamız. Fenerbahçe'nin bir hücum aklı olmadığının en net göstergesi bu sayı. Tek başına Prigiooni Fenerbahçe'den daha çok asist yapmış daha da trajiği tek başına Prigioni bizim yaptığımız asistten daha fazla top çalmış. Ukiç'i akıl tutulması yaşamakla eleştiriyoruz ama onun bu anlarını doldurabilsin diye aldığımız Jerrels'in oyun aklı Ukiç'ten daha kötü. Bugün her ne kadar iki üçlükle maçı kafa kafaya getirse de çok sağlıklı tercihler yapabilecek bir oyuncu izlenimini yine ve yeniden vermedi. Emir felaket oynadı ve bence bu düzende Emir'in kötü oynadığı bir maçı bizim kazanmamıza imkan ihtimal yok.
Spahija son çeyrekte Oğuz savunmada dökülürken ve Vidmar son derece iyi bir maç çıkarırken Vidmar'ı yanında tutmayı tercih ederek yine yaptı yapacağını. Oğuz'un 22 dakika süre aldığı bir maçta Vidmar 17 dakika süre almış. Ayrıca 30 saniye kala rakip 2 sayı öndeyken niye taktik faul yapılır onu da anlamış değilim. Geçen Galatasaray maçında da aynı şeyi yapmıştık.
Oyuncular açısından da şöyle bir mental problem var başa baş giden bir maçı kazanabileceklerine pek inanmıyor bence Fenerbahçeli oyuncular. Yani faul kaçırma, şut kaçırma dolayısıyla bu mental problemin göstergesi diye düşünüyorum.
Daha önce de belirtmiştim Fenerbahçe' nin bu kadrosu Euroleague final -four hedefleyen bir takımın kadro kalitesinin çok altında. Takımın çok ciddi defoları var, hücumda akıcılık kolay kolay giderileceğe benzemiyor ve bu uzun rotasyonuyla kalburüstü takımları yenmek neredeyse imkansız. Takımdaki rolü itibariyle takım lideri olabilecek iki oyuncu Ukiç ve Emir'in bu rolü kaldırma konusunda bu sene başı itibariyle pek ışık vermedikleri de ortada.
Takım kötü durumda daha fazla bir arada oynayarak belki düzelebilir ama Spahija da felaket durumda o nasıl düzelecek bilmiyorum. Devamı ...
4 Mart 2011
Top 16: Rüyadan Kabusa
Fenerbahçe'nin şöyle bir özelliği var: Bütün mağlubiyetleri ya da başarısızlıkları ne kadar trajik hale getirilebilecekse o kadar trajikleştiriyor. Basketbol şubesi de bu konuda futbol takımıyla yarış içerisinde. Zalgiris maçını kaybettiğimiz gün onca eksiğe, hakemlere rağmen yapılan mücadeleyi takdir etmiş ama kalan iki maçı kaybedeceğimizi düşünmüştüm. Sonuçta Olympiakos maçını 12 sayı öne geçip sonra aklımızı kaybederek, Valencia maçını da en kolay şeyleri bile yapamayarak kaybettik. 3'te 3'le rüya gibi başlayan grup 3'te 0'la kabusa dönüştü.
Dünden beri bir tecrübe masalıdır gidiyor. Fenerbahçe'nin Olympiakos'un arkasında kalması ya da Olympiakos yenilgisi tecrübe farkıyla açıklanabilir belki ama Valencia'nın geride kalmasının ya da Valencia maçını kaybetmesinin nedeni tecrübe olamaz. Valencia Fenerbahçe'den ne oyuncu ne takım bazında daha tecrübeliydi. Ama oyunda akla ihtiyaç duyulan her anda sahaya akıl koyabilen onlar oldu.
İnsanlar sene başı Vidmar'ın performansını gördükten sonra onun sakatlığı sonrası haklı olarak çok hayıflandılar, keza son üç maçta Mirsad'ın da yokluğunun önemini gördük ama bence son üç maçta en çok aradığımız şey Engin Atsür oldu. Ukiç'in birdenbire aklını kaybeden bir oyuncuya dönüşmesi, Saras'ın kelimelerle açıklanamayacak absürtlükteki oyununu görünce her zaman sakin kalmayı ve oyun aklını korumayı beceren bir oyun kurucu olan Engin'in ne büyük bir eksiklik olduğunu fark etmiş olduk.
Takımdaki tuhaflık Olympiakos maçıyla başlamadı, 1.30 dakika kala 6 sayı öndeyken kazanılmayan Zalgiris maçından önce Türkiye Kupası'nda da takım ciddi bir şekilde aklını zaman zaman kaybedeceği sinyali verdi. Banvit maçının son iki dakikasında sayı atamadık, 5 sayı öndeyken maçı son topu Banvit kullanamadığı için kazandık, Galatasaray'a karşı 21 sayı öne geçip farkın 5'e kadar inmesini izledik ki Ukiç'in farkı 7'ye çıkaran hücumunun da doğru bir hücum olduğu söylenemez ve Beşiktaş maçında da yine bitmiş maçı krize sokmayı başararak kazandık. Son oynanan Oyak Renault maçında da ligin en kapasitesiz takımına karşı 15 sayı öne geçip maçı veriyorduk neredeyse. Son bölümde Oyak 1/10 gibi acayip bir yüzdeyle serbest atış atmasa maçı kaybedecektik.
Uzun bir süredir belli bölümlerde aklını kaybeden bir takım var. 40 dakikalık bir basketbol maçında bir basketbol takımı düzenden çıkabilir, kötü hücum eder, savunması düşer, o gün işler iyi gitmez falan bunların hepsi mümkün. Bizim son bir aydır sahada yaptığımız şey tamamen başka bir şey. Yani maçın bir bölümünde resmen stop ediyoruz, Olympiakos maçında farkın yavaş yavaş inmeye başladığı bölümde Ukiç'in nasıl hücumu yönlendirdiğine bir bakalım. Topu alıp potadan 10 metre uzakta 20 saniye topu elinde tutup, şut kullanmak ya da elinde patlasın diye birine vermek. Maç sonuna kadar bunu yaptı. Zalgiris ve Valencia maçlarında Saras ikili oyunlarını savunmak için sert bir şekilde show up'ı yarı sahaya kadar çeken savunmacıları bir kez olsun cezalandırmadı. Israrla top kaybı yapmayı sürdürdü. İşin tuhaf tarafı mola alarak falan da aklı başına gelmedi takımın. Mola bütün bu maçlarda bir pansuman işlevi görmedi.
İşin bu kısmında Spahia'ya da değinmek lazım. Spahija kimya sağlama konusunda elit bir koç yani sezon başı planlamayla takım kimyası yaratma konusunda son derece mahir olduğunu Valencia'da Rytas'ta ve bizde de gösterdi. Bu konuda diyecek bir şey yok ama maça müdahale konusunda yeterince etkin olmadığı kesin. Dün Pesiç'in mola dönüşleri Valencia'nın kaptırdığı momentumu hemen geri aldığını gördük. Aynı şey bizim mola dönüşleri sonunda bir türlü olmadı, Spahija'nın molaları ne rakibin momentumunu kırıcı bir etki gördü ne de kendi hücum akışkanlığımızı geri getirici.
Mola dönüşü takımın ne yaptığı bence bir koçun takım ve oyun üzerindeki hakimiyetinin en iyi göstergesidir. Bu konuda David Blatt'ın üzerine kimse yok zaten. Rus milli takımı ya da Maccabi'nin bir Davit Blatt molası sonrasında yüzde 90 olasılıkla hücumdaysa sayı bulduğunu savunmadaysa sayı yemediğini görürsünüz. Pesiç de o tarz bir koç ve açıkcası grup sıralaması biraz da gruptaki coaching sıralamasını yansıtıyor.
Top 16'da çok küçük değişkenler bizim lehimize olsa gruptan çıkmıştık, Zalgiris maçında hakemler biraz adam gibi maç yönetse, Zalgiris 39 yerine 35 serbest atış atsa, dün özellikle ilk yarı kaçırdığımız bomboş atışlar ya da sokamadığımız serbest atışlardan bir kaçı girse, son üç maç Saras yerine Erbil oynasa falan gibi bin tane şeyden bir tanesi olsa Top 8'e girmiştik. Bir diğer üzücü tarafsa Final 8'de gelebilecek en iyi rakiple oynayacak olmaktı. 8 takım içinde belki de en sorunlusu, en kırılganıyla oynayacaktık. Bütün bunları bir çırıpıda unutup geleceğe bakalım demek zor. Bu senenin acısı epey bir içimizi sızlatmaya devam edecek.
Peki seneye ne olur? Seneye soru işareti olan bir sürü belirsizlik var. En önemlisi sakatların tam kapasiteyle dönüp dönmeyeceği, Engin'in iki sezon öncede sezonu kapattığı bir sakatlığı oldu dolayısıyla sakatlık riski çok fazla. Vidmar'ın bu ameliyattan sonra 2.12'lik birisi olarak kolay kolay eski ritminde olmayacağı ve Mirsad'ın da 35 yaşında olduğunu düşünürsek gelecek sene planlamasının da çok sağlam ayaklar üstünde olmayacağını görmek lazım. Bence yapılması gereken şeyler Saras'la Mayıs sonu itibariyle vedalaştıktan sonra delici (ama deli olmayan) Ukiç ve Engin'in arkasında kalmayı dert etmeyecek bir guard bulmak ki böyle bir guardı dışarıda aramaktansa Erbil'i üçüncü guard olarak kadroda tutmak gerektiğini düşünüyorum. İkinci olarak May'i ipadiyle birlikte yolcu edip orta mesafe istikrarlı şutu olan ribauntçu bir dört numara getirmek (mesela Fotsis gibi), Chuck Eidson'la ilgilendiğimiz haberleri zaten çıktı onla daha da ilgimizi artırmak, ve Oğuz'dan umudu kesip Furkan'ı ne pahasına olursa olsun almak. Ömer Onan'ın yaşını da göz önünde bulundurup Türkiye'de onun yapabildiği etkiyi yapmaya en yakın aday olan Sinan Güler'i de Efesten koparmayı deneyebiliriz belki ekstradan.
Seneye yeni salonda mümkünse nicelik olarak aynı ama nitelik olarak artan bir basketbol seyircisiyle Euroleague yolculuğu muhtemelen Beckett'in izinden giderek tekrar deneyip tekrar yenilip daha iyi yenilerek devam edecek. Biz de daha iyi yenilgilerin hikayesini anlatmaya devam edeceğiz.
Devamı ...
22 Şubat 2011
Deja vu
Başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş Fenerbahçe Kadın Basketbol takımı 1-8 eşleşmesinde gelebilecek en güçlü ve kendisininde çeyrek final belalısı Spartak karşısında ilk bir iki dakikalık bocalama olsa da çok iyi girdi maça. Bu sene Euroleague'in en iyi savunmacısı seçilmesi gereken Hacettepe'nin katkılarına rağmen ilk yarı çok iyi savunma yapan, özellikle kısaları çok iyi savunup Bird ve Prints ikilisini kilitleyen Fenerbahçe hücumda da Nevriye ve Matoviç'e sırtını verip bir anda öne fırladı. Uzunlar arası mücadeleyi kazanınca ilk periyotu 25-12 önde kapadık. İkinci periyot Spartak hücumda biraz toparlansa da savunmada sürekli bir adım geride kaldılar ve Fenerbahçe skor olarak çift haneli farkları korudu periyot boyunca. İlk yarıyı da 16 sayı farkla 47-31 önde kapatmayı başardık.
Geçen yıl çeyrek final ikinci maçında son periyota 15 sayı önde girip Spartak forması giyen Hacettepe gazisi Taurasi'nin 39 sayısıyla kaybettiğimiz Spartak maçını düşündüm devre arasında ama bunun bir kez daha tekerrür edebileceğini düşünmemiştim.
İkinci yarı resmen uyuyarak başladık, yediğimiz bütün sayılar o kadar kolay basketlerdi ki çoğu pozisyonda el bile kalkmadı. Alan savunmasına dönen Spartak'a karşı uzunlar dominasyonunu yitirince kısaların şut ve penetre katkısı da gelmeyince fark 5-6'lara kadar düştü bu periyotta. Hücumda Horakova'nın potaya bakmaması, Anete'yi iyi tutmaları ve Angel'in felaket performansı takımı hücumda kilitledi. Üçüncü periyot Spartak geri dönüş sinyalini güçlü biçimde vermiş oldu 64-59. Bir devrede 31 sayı yiyen Fenerbahçe savunması bu periyotta 28 sayı yedi. Savunmanın nasıl dramatik düştüğünü gösteriyor bu veri.
Son periyotta Spartak'ın momentumu eline geçirisini biz teleizyondan Ratgeber kenardan beraber izledik. Nevriye, Matoviç ikilisinin ayakta duracak hali kalmayınca hücumda potaya bakan kimse kalmadı ve bitime 6 dakika kala Spartak öne geçti. Sue Bird ve Prints'in ikinci yarı inisiyatifi tamamen almaları sonucu Spartak hücumu akışkanlığı sağladı. Şutlar girmeye başladı,geniş rotasyon avantajı sonucu ribauntlar ve savunma sertliğinde öne geçildi ve Sue Bird'in maça nokta koyan üçlüğüyle avantaj cepte Moskova'ya dönüldü. 78-86
Nevriye'nin 24 Matoviç'în 20 sayısı uzunlardan hücumda verim aldığımızı gösterse de kısaların felaket performansı ve yorgunluk ipimizi çekti. İlk yarı üst düzey savunma yapıp 31 sayı yiyen bir takımın ikinci yarı savunmada el bile kaldıramayacak duruma düşmesi çok ilginç. İkinci yarı 55 sayı yedik. Ratgeber Nevlin ve Sutton Brown'u hiç kullanmayarak uzunların tükenişini kenardan izledi. Sezon başından bu yana neredeyse 40 dakika oyunda kalan iki uzunumuzun enerjisinin bitmesiyle de havlu attık maç sonunda. Angel'in felaket hücum tercihleriyle, top kayıplarıyla ve hiç güven vermeyen şut stiliyle gecenin Ratgeber ile beraber en büyük hayalkırıklığı olduğunu belirtelim.
İkinci maç Cuma günü Moskova'da. Açıkçası oyuncuların da çok umutlu olmadığını düşünüyorum Moskova'daki maç için. Maç sonunda Aziz Yıldırım'ın federasyona ve doping merkezine serzenişi ve "zaten bu takımın bugün kaybedeceğini biliyorduk" anlamına gelen tuhaf açıklamasından sonra oyuncuların da ikinci maç için çok motivasyon hissedebileceklerini sanmıyorum.
Velhasıl yine final-four eşiğinde bir Rus takımına elenmeyle yüz yüzeyiz. Bu kaçıncı deja vu?
Devamı ...
16 Şubat 2011
Canınız Sağolsun
Bu sene bizim basketbol şubesinin başına gelmedik kalmadı, olabilecek daha ne kaldı bilmiyorum, sezon sonuna kadar tüm takım hastalanıp karantinaya falan alınabilirler en kötü. Ukiç'in kötü oynadığı her maçta ya kaybettik ya zor kazandık bu yıl. Onun rolünü Greer üstlendiğinde ne olup bittiğini Sieana deplasmanında görmüş ve Greer'i yollamıştık. Bugün Saras da Ukiç'in rolünü hiç mi hiç oynayamadı. Normal süresinden fazla sahada kalınca ve yardımcı rolden ana role geçince kayboldu. İkili sıkıştırmalardan çıkma konusunda çok ciddi problem yaşadı maçın başında. Hücum ribauntlarındaki etkinliğini bizim uzunların verimsizliğiyle bireştiren Zalgiris ilk periyodu 4 sayıyla önde geçti 15-11
İkinci periyot Emir'in hücumdaki sorumluluk alması ve Zalgiris'in top kayıpları sonucu bulduğumuz Kinsey basketleriyle 4 sayılık bir farkla öne geçtik ama uzunlardan en ufak bir hücum katkısı gelmeyince iç-dış dengesini tamamen yitirdik hücumda. Oğuz'un Marjanoviç'ten ürküp potaya bakmaması, savunmada ucuz fauller sonucu maç başa baş bir şekilde devam etti ve ilk yarıyı Oğuz'un potayı hatırlamasıyla bir sayıyla önde kapattık. 30-31
Üçüncü periyotta hücumda hiç bir şey üretemeden ve uzunlardan yeterince katkı alamadan karşılıklı top kayıplarıyla devam etti maç. 4 sayı geriye düşsek de Emir ve Ömer'in hücum katkılarıyla bir kez daha dengeye getirdik maçı. Tam momentumu ele almıştık ki Lavrinoviç'in önce top kaybı sonra faulü ve teknik faulüyle Zalgirisi bir kez daha dengeye getirdi maçı. 49-49
Son periyotta Ömer ve Emir yine sürükledi hücumda takımı, Zalgiris faul çizgisi dışında sete sette kolay sayı bulamasa da hakemlerin her temasa düdüğü çok kolay çizgiye götürdü onları. Ömer'in üçlüğüyle son 2 dakikaya 6 sayı önde girsek de bu sene maç sonu oynama konusundaki yeteneksizliğimiz bir kez daha devreye girdi. Hücumda Ömer, Emir ve Saras'la üçlükleri kaçırıp 1 sayı geriye düştük. Sean May'in basket faulüyle maçı kazanmak için fırsatı ele geçirsek de Kalnietis'in turnikesi maçı tekrar beraberliğe taşıdı. Oğuz'un berbat pası sonucu yaptığı top kaybı sonucu son hücüm onlara kaldı. Jankunas'ın üçlüğü girmeyince maç uzatmaya gitti. 69-69
Uzatmaya da fena başlamadık aslında, Ömer'in üçlüğüyle son 2.30'a 3 sayı öne girsek de Pocius'un son saniyedeki tuhaf atışının basket olması ve bir de faulle sonuçlanmasıyla momentum yine gitti. Bir sonraki hücumda Klimavicus'un süre dolarken attığı şut da girince basketbol tanrıların tarafı iyice belli oldu. Emir'in boş şuru kaçırması ve May'in ribauntu alamamasıyla işimiz taktik faullere kaldı. Son hücumda Emir'in ribaunt aldıktan sonra dışarı çıkmak yerine iki sayılık atmasıyla da kazanma şansımız ortadan kalktı. 85-84. Pocius'un şutunda ayak çizgideydi üçlük verdiler, Ömer'in üçlük gördüğümüz şutu ise iki sayı olarak geçerli oldu.
Bunca tersliğin aksiliğin üstüne takımı mağlubiyet nedeniyle eleştirmek acımasızlık olur. Son dakika oynama konusunda daha önceki maçlarda da problem yaşadık bunun sürmesi can sıkıcı. Saras ve Lavrinoviç'in felaket oyunu, Oğuz'un maçın büyük bölümünde saçmalaması, oyuna doğrudan katkı veren oyuncu sayısını çok azalttı. Tomas'ın da muhtemelen sakatlandığı için ikinci yarı hiç oynamaması ile son periyot oyuna girebilecek oyuncu kalmadı nerdeyse. Emir'in maç sonundaki hataları ya da kaçırdığı şutları yorgunluğa bağlıyorum. Bu sene 30 dakikanın üzerinde oynamamıştı hiç bugün 32 dakika sahada kaldı. Son bölümde Saras'a dönmek yerine Emir ve Kinsey aynı anda sahada olsa belki daha iyi olacaktı ama Spahija da Saras'ın bir şeyler yapacağını umdu haklı olarak.
Maçın en dikkat çekici istatistiği 39 kez serbest atışına gitmesi Zalgiris'in biz sadece 11 kez. Bu kadar dramatik fark olması oyunla falan açıklanamaz, hakemlerin ciddi bir baltalaması var. Euroleague hakemleri bize kesinlikle saygı falan göstermiyorlar. Olympiakos'la çekişirken şu maça Yunan hakem Christodolu'yu atamak da zaten nerden baksan tuhaf bir şey.
Ribauntlarda yenildiğimiz, uzunlardan doğru düzgün katkı almadığımız, Saras'ın berbat oynadığı bir maçta Emir ve Ömer'in müthiş çabası da galibiyete yetmedi maalesef. Çok ciddi bir avantaj kaçırdık. Olympiakos'u yenmemiz gerekecek artık, bu sakatlarla bu şanssızlıkla bu hakemlerle ve bu uzunlarla Olympiakos'u yenmemiz çok zor. Basketbol tanrıları bu sene bizim Top 8'e kalmamızı istemiyorlar, bakalım onlara da meydan okuyabilecek mi bu karakterli takım. Mağlubiyet hele böyle ucu ucuna kaçan mağlubiyet çok can sıkıcı olsa da bu takıma canınız sağolsun demekten başka diyecek bir şey yok.
Ntv için diyecek bir şeyler var ama, yahu dünyanın parasını kazanıyorsunuz, çok mu zor maçı anlatacak kişileri deplasmana götürüp monitöre mahkum etmemek, bu neyin tasarrufudur, bir önemseyin artık şu Euroleague'i, delirtmeyin insanı.
Devamı ...
4 Şubat 2011
Kraliçeler Çeyrek Finalde
Maça dair teknik taktik bir şey söylemek anlamsız. İlk periyotta bitirdik zaten, eğer ilk yarı normalde yapmadığımız top kayıplarını yapmasak devre skoru 40-20 yerine 50-15 falan gibi iyice abuk bir sonuç bile olabilirdi. İkinci yarıda son bölüm dışında gevşemeden farkı sürekli 20 sayının üzerinde tutarak 22 sayı farkla 73-51 galip döndük. Takım bunca badire atlattıktan, en büyük yıldızlarını kaybettikten sonra yine o alıştığımız karakteri gösterdi. Penny ve Taurasi'li takıma göre daha savunmacı bir kimliğe bu kadar kısa sürede geçiş yapmak çok büyük bir coaching başarısı.
Ratgeber'i tebrik etmek lazım, bu süreci sancısız, hasarsız yönetebildiği için. Yıllardır Euroleague'de zaten çeyrek final görüyoruz ve yıllardır saha avantajına sahip olmadan genellikle Rus takımlarından birine kaybediyoruz. En son 2007'de çeyrek finalde ev sahibi avantajını ele geçirmiş ancak Ros Casares'e üçüncü maçta yediğimiz son saniye şutuyla final four'un kıyısından dönmüştük. Şimdi Spartak-Baretta Familia galibiyle final four mücadelesi vereceğiz. Bu sene hazır 12'de 12 ile giderken artık şu şeytanın bacağını kırma zamanı geldi. Fenerbahçe kimle eşleşirse eşleşsin söylenen klişeyi söyleyelim "Spartak eski Spartak değil". Geçen yıl kulüp başkanın ölümü, Taurasi'nin gidişi, Lauren Jackson'un sakatlığı derken geçen yıllardaki kadar korkutucu değiller ama yine de tehlikeliler.
Galatasaray taraftarı hakkında da bir şeyler söylemek gerek. Fenerbahçe eşleşmesi belli olduğunda tuhaf bir şekilde çok sevindiler. En aklı başında bildiğimiz Galatasaraylı basketbolseverler bile "Halcon, Ekaterinburg falan gelse şansımız %20 olurdu ama Fener'e karşı en azından bu oran % 45, % 55 oldu" diye yorum yapıyorlardı. İki takım arasında son oynanan 37 maçın 33'ünü kaybetmiş bir takım taraftarı olarak bu ne iyimserlik mi demek lazım bu ne yaman çelişki mi demek lazım anlamadım. En azından bu seri sonrası Birsel ile Işıl'ı kıyaslama işini bırakırlar inşallah kendi akıl sağlıkları için. Eurocup'da dandik takımlarla oynayıp Avrupa şampiyonu olduk demeye benzemiyor buralarda oynamak.
Biz taraftarlara kazansalarda kaybetseler de her maç Fenerbahçeliliğimizle gurur duyacağımız mücadeleyi yaşatan kraliçelerimize bir kez daha tebrikler. Yolun sonu kupa olsun.
Devamı ...
3 Şubat 2011
Geç Uyanış Zor Galibiyet
Pota arkasında oturan Engin, Kinsey, Vidmar, Kaya ve sahada hafta boyunca antrenman yapmamış Ömer'le birlikte Euroleague'in en sert beşlerinden biri olabilecek oyuncu kadrosundan yoksun başladık diyebiliriz maça. Hücumda durağan, savunmada topa baskıyı unutmuş bir şekilde sıfır konsantrasyonla maça girince, daha doğrusu giremeyince ilk beş dakikada 10 sayı geriye düştük. Saras ve Mirsad kenardan gelip uyuyan takımı uyandırdılar. Saras hücumda ipleri aldı Mirsad ribauntları toparladı ve arka arkaya üç üçlükle maçta öne geçmeyi başardık, berbat başladığımız maçta 22-19'la ilk çeyreği önde geçtik.
İkinci çeyrek geriden gelmenin moraliyle farkı açabilecekken Zalgiris kısalarını iyi savunamayınca skorda tutundu Litvanyalılar. İlk periyotun sonunda arka arkaya giren üçlüklerden sonra bu çeyreğe kaçan üçlüklerle başladık. Serbest atışlarda da potayı dövünce maçı kopartacak farkı ele geçiremedik. İlk yarının son iki-üç dakikasında o ana kadar felaket oynayan Ukiç, üst üste iki basket bulup kendine geldi. Spahija, Ukiç'i ısınmışken oyunda tutmak isteyip Saras-Ukiç'i bu sene ilk kez bir arada oynattı son 1.30 dakikada. Hücumda akışkanlığı arttırmak için yapılan bu hamle savunmayı biraz gevşetince pek işe yaramadı ve Collins'in son saniye üçlüğüyle ilk yarı 41-41 sona erdi.
İkinci yarıya geleneksel Marko Tomas üçlüğüyle başlayıp 5 sayı öne geçsek de Zalgiris hemen 6-0'lık bir seriyle yanıt verip momentumu almamıza izin vermedi bir kez daha. Zalgiris, savunmasını bu bölümde sertleştirip ikili oyunlarla sayı bulmaya başladı. Biz 3. çeyreğin sonlarına doğru hücumda tamamen kontrol dışına çıktık ve 4 sayı farkla geriye düştük. Hücumda potadan püskürtüldüğümüz bölümde Ukiç'in üçlüğü nefes almamızı sağladı. Son iki dakika savunmada biraz vidaları sıktık ve üçüncü çeyreği 4 sayı farkla önde geçtik.
Son periyotta Ukiç'in yavaş yavaş inisiyatifi ele alması ve Emir'in sürekli potayı zorlamasıyla oyun olarak üstünlüğü ilk kez ele geçirdik Tomas ve Ukiç'in üçlükleriyle 10'a kadar nihayet çıkarabildik farkı bitime 5 dakika kala. Savunmada Mirsad ve Oğuz'la içeride aradığımız sertliği ancak maçın sonunda bulup Zalgiris'in alamet-i farikası olan top kayıpları da bu bölümde ortaya çıkınca Delininkaitis'in ekstra üçlüğüne rağmen Emir'in maç sonu performansıyla zor da olsa kazanmayı başardık. 80-72
Maçın momentumunu değiştiren iki oyuncu var. İlk periyotta maça berbat başlamışken oyuna girip bildiğimiz Mirsad gibi oynayan Mirsad. İkincisi de son periyotta hem savunma hem hücumda kapıyı tamamen kapatacak hamleleri yapan Emir. Mirsad'ın 13 sayı, 14 ribauntu; Emir'in 13 sayı, 4 ribaunt, 3 asist, 2 top çalması; Tomas'ın ve Oğuz'un 15 sayısı bizim tarafta göze batan rakamlar. Bu kadar kötü oynadığımız bir maçta bile sezon başından beri istikrarlı bir şekilde yaptığımız skorda eşit dağılımı yapabiliyoruz ki bu bardağın dolu tarafı.
Ama bugün bardağın boş tarafı çok daha fazlaydı. Zalgiris gibi potansiyeli belli bir takıma karşı basketbol aklından yoksun bir şekilde oynadık. Tabii ki sakatların ciddi bir etkisi var bu oyunun böyle olmasında ama parkede geçen seneki Fenerbahçe'yi gördük belli bölümlerde. Ukiç ilk yarı neredeyse sahada yoktu. Lavrinoviç zaten Allah'a emanet. Pota dibindeki boş pozisyonları bile bitiremedi, savunmada çok kolay faul aldı, oyunda kaldığı her bölümde ribaunt açısından problem yaşadık yine.
Kaya ve Vidmar'ın yokluğunda pota altı sertliğini tamamen kaybettik. Bugün Zalgiris yerine etkili uzunları olan bir takımla oynasak en az 15 sayıyla kaybetmiştik. Üçlük yüzdemiz yine bizi ne olursa olsun maçta tutmayı sağlayan bir yüzde. % 48 le üçlük atmışız. Korkunç faul yüzdemizden yüksek bir oran. 9/22 ile de galiba Euroleague faul atamama rekorunu kırmışızdır.
Normal Euroleague sezonunda en az top kaybı yapan takım olarak top kaybı sayımız Top 16'da yükseldi. İlk iki maça oranla biraz azalmış gözüksede top kaybı yapmakla nam salmış bir takımdan daha fazla top kaybı yapmamız enteresan. 14 top kaybımıza karşın Zalgiris'in 13 top kaybı var.
Hakemler açısından yine evsahibi avantajı diye bir şey söz konusu olmadı. Steps ya da çizgi ihlali çalmaya kendini adamış psikopat ruhlu La Monica'nın acayip düdükleri yine damga vurdu maça. Eskiden hücum faul çalmayı kovalayan Memduh Öğet vardı bizim ligde, La Monica'nın da hücumdaki takıma top kaybı yazacak bir şey çalma merakı var; yıllardır aynı, aptalca pozisyonlarda top taşıma, steps falan çalar. Hazır Bartelemou salondayken bizim başkan futboldan alışık olduğu gibi soyunma odasına girip La Monica'nın bir hatırını sorabilir diye umdum ama İtalyanca engeline takılmıştır muhtemelen.
Haftaya Perşembe'ye kadar yani Türkiye Kupasına kadar maç yok. Euroleague'deki Zalgiris deplasmanı da 15 gün sonra. Kinsey, Kaya ve Ömer'in bir an önce sağlıklı bir şekilde dönmesi için iyi bir süre. Bugünkü gibi oynarsak ikinci bölümdeki üç maçı da kaybederiz. Zalgiris deplasmanı bu senenin en önemli maçı. Galibiyet, Olympiakos'un Valencia'da kazanması halinde Top 8'i garantilemek demek. Spahija iki maçtır sallanan takımı diriltecektir bundan şüphem yok ama bu uzun rotasyonu bu sezonun herhangi bir yerinde başımıza iş açacak böyle giderse.
"Ah Vidmar ah" bu sene her Fenerlinin en çok kullandığı ünlem cümlesidir herhalde. Son söz Ntv'ye. Euroleague'in resmi yayıncısı Ntv, Olympiakos-Valencia maçını vermek yerine Barcelona'nın gazozuna oynadığı maçı vererek bir kez daha spor kanalıyla yakından uzaktan alakası olmadığını dosta düşmana gösterdi. Bu yıl Final Four'u bile canlı vereceklerinden şüpheliyim belki Barcelona'da düzenleneceği için futbol maçı falan sanıp yayınlayabilirler. Futbol kadar başınıza taş düşsün Fuat Akdağ ve ekibi, ne diyeyim size?
Devamı ...
1 Şubat 2011
Avrupa'da da Cimbom'a Aynı Tarife
İkinci yarı ilk periyotun kopyesi gibi başladı. Angel'in pota dibini fazlasıyla zorlaması ve faul çizgisinden bulduğu sayılarla çift haneli farkları bir kez daha yakaladık. Nevriye'nin orta mesafeden müthiş yüzdeli şutlarıyla hücumda istediğimiz ritmi yakaladık. Savunmada Fowles üç saniyenin çok uzağında top aldığı ve Augustus'u da iyi kontrol ettiğimiz için hücum opsiyonları bitti Galatasaray'ın. İlk sayılarını 6.30 dakika geçtikten sonra atabildiler ki bu sırada fark 15'i bulmuştu. Tuğba ve Augustus'un üçlükleriyle biraz umutlansalar da Birsel'in son saniye basketiyle üçüncü çeyrekte maçı kopartacak farkı çoktan yakalamıştık bile. 58-42
Dördüncü çeyrekte de Nevriye ile bulduğumuz kolay basketler, Gintare'nin savunma zaafından bulduğumuz pota dibi sayılarla fark 20'ye kadar çıktı. Augustus ve Fowles'un da moral olarak bitmesiyle oyunda kontrol tamamen bize geçti. Galatasaray ancak 37. dakika itibariyle faul çizgisinden bir sayı bulabildi. Potadan püskürtüldüklerinin en net göstergesi de buydu herhalde. Savunmada ipleri farka rağmen gevşetmeden maçın son dakikalarını geçirdik ve 77-58'le seride 1-0'ı yakaladık.
Yıllardır Galatasaray'la Fenerbahçe arasındaki farkı yaratan yerli oyuncular yine iş başındaydı bugün. Nevriye 12/18'le 24 sayı, 6 ribaunt yapıp maçı koparan oyuncuydu. Bir diğer müthiş performans bu sene ligdeki Galatasaray maçının da kahramanı olan Birsel'e ait. 11 sayı, 2 asist, 2 ribaunt ve 3 top çalmanın çok ötesinde oyuna kattığı akıl ve sakinlikle farkı yaratan isimlerden biriydi. Matoviç 14, Angel 13 sayıyla çift haneleri bulan diğer oyuncularımız oldu. Maçtan önce pota altında Fowles'dan çekiniliyordu ancak Fenerbahçe'nin tamamen ona odaklanan savunması sonucu tüm maç boyunca sadece 6 top kullanabilen Fowles 6 sayı atabildi. Yaptığı top kaybıysa attığı sayıdan bir fazla "7". Ana skor opsiyonu denize dökülen Galatasaray'da Augustus, çoğu ilk yarıda olmak üzere 19 sayıyla ayakta kalmaya çabalasa da bir kişiyle bu seviyelerde maç kazanmak imkansız.
Faul çizgisinden 17/18 atıp Galatasaray'ı sadece 6 kez faul çizgisine gönderdik ki Galatasaray gibi skor sıkıntısı çeken bir takıma kolay sayı şansını hiç vermediğimiz gösteriyor bu istatistik. Mental olarak bugün Galatasaray'a bizimle baş edemeyecekleri mesajını çok net verdik özellikle ikinci yarıda. Oyun kontrollü oynandığında ve savunmada yerleşimi iyi yaptığımızda sete sette bize sayı bulmaları çok zor. Augustus ve Fowles dışındaki oyuncuların özellikle hücumda çok ciddi bir özgüven sorunu var. Cuma günü gevşemeden Abdi İpekçi'de Galatasaray'ı bu sene dördüncü kez yenip seriyi üçüncü maça bırakmadan bitirmek lazım.
Kraliçelerimizin defalarca olduğu gibi bizi yanıltmayacaklarını umuyoruz.
Devamı ...
28 Ocak 2011
Ömer Getirdi, Emir Bitirdi
Bir an önce maçı koparma hevesi ve gerginliğiyle maça girdik. Arka arkaya iki üçlükle öne fırlasak da içeriyi iyi kullanan ve hücum ribauntlarında etkinliğini hissettiren Valenica, skor olarak hep yakın kalmayı başardı. Kinsey'in yokluğunda Tomas'ın da erkenden ikilemesi yüzünden topa baskıyı yeterince yapamadık. Ömer'in ve Emir'in hücumda takımı sürüklemesiyle skoru kolay ürettik ama kendi potamızda da kolay sayılar görmeye başladık. Kolay basketi biz bulmak üzereyken yaptığımız top kayıpları farkın açılmamasına yol açtı ve ilk periyodu 21-20 önde kapattık.
İkinci periyot momentumu ele geçirdiğimiz ve tokatı atıp geçebileceğimiz bölümlerde yine çok basit top kayıpları yaptık. Clever ve Martinez'in orta mesafe şutlarıyla maça tutunmaya çalışan Valencia'ya karşı Mirsad'ın oyuna girmesiyle ribauntlarda dengeyi sağlayıp 7 sayılık bir avantajla devre sonuna girsek de Valencia farkın yine çift hanelere çıkmasına izin vermedi ve ilk yarı 37-33 sona erdi.
Üçüncü çeyrek Marko Tomas, Olympiakos maçının ikinci yarısındaki gibi başladı. Arka arkaya üçlüklerle farkı 9'a kadar çıkardık. Valencia bir kez daha geri gelmeyi becerdi. De Colo ile Martinez'in hücum ve Lischuk Javtokas'ın savunma katkısıyla skorda eşitliği tekrar yakaladılar. Sürekli skor olarak önde kalsak da bir türlü farkı 5-6 sayının ötesine çekemedik. Üçüncü periyodu da 2 sayı farkla, 54-52 önde kapadık.
Dördüncü periyot Ömer'in yine sazı eline aldığı savunmada birkaç top çalmayla kolay sayılar bulduğumuz bölüm sonrası bir kez daha hamle yapıp son 3-4 dakikaya 8 sayı önde girmeyi başardık. Artık kapıyı kapatıp maçı 6-10 sayı civarında bir farkla kazanabilecekken Valencia'nın bir kez daha gelmesine izin verdik. Son hücumlarda Emir'in ve Ukiç'in yanlış tercihleriyle son topta Valencia'ya kazanma şansını versek de Emir, son saniyede üst üste yaptığı iki blokla Martinez'e dur deyince maçı 75-73 kazanıp ikide ikiyi cebimize koyduk.
İyi oynamadığımız, 17 top kaybı yaptığımız, 18 hücum ribaundu verdiğimiz, rakibin bizden 15 kez daha fazla topu potaya gönderdiği bir maçı kazanmak aslında mucize. Üçlük yüzdemiz istatistik hanesinde bize üstünlük sağlayan yegane bölümlerden biri. Olympiakas maçındaki yüzde 80'den sonra bu maçta da yüzde 50 üçlük attık.(9/18)
Beş numara pozisyonunda oynayan iki oyuncumuz Kaya ve Oğuz'dan toplam sadece 4 sayı bulduk ki bu bizim uzunların ne kadar etkisiz kaldığının göstergesi. Oğuz ve Lavrinoviç aynı anda sahadayken neredeyse net ribauntumuz yok. Savunmada topa baskıyı hiç yapamadık maçın büyük bölümünde, dış adamlara daha önce alışmadığımız kadar boş şut verdik. Takım olarak bir oyuncuya bağlı olmadan skorun eşit dağıldığı bir takım olmamız çok iyi ama bu sistem içinde bazı oyuncuların kilit rolünü görmemizi engellememeli.
Bu takımın rahat maç kazanması için verim alması gereken bir numaralı oyuncu Ukiç. Bu sene Ukiç'in olmadığı Siena ve Karşıyaka maçlarını kaybettik, Ukiç'in rotasyon olmadığı için son periyotta dağıldığı Galatasaray maçını da kaybettik, yani Ukiç'in bu denli verimsiz olduğu bir maçı ilk kez kazanıyoruz diyebiliriz.
Ömer Onan'a artık parantez açmak falan az, heykelini dikmek lazım. Şahane bir oyun konsantrasyonuyla bildiğimiz savunmasına hücumda da öldürücülüğünü ekledi bu sene. Sene başından bu yana üçlük çizgisinin uzamasına rağmen ligde de Euroleague'de de %50' nin üzerinde üçlük atması mantık ve matematik dışı. Kaptanın bu performansına şapka çıkaralım.
Maçın ikinci kahramanı Emir'in Dikembe Mutombo'yu hatırlatan iki blogu da bu haftanın Top 10'unda bir numaradaki yerini alacaktır. Emir şu savrukluğunu biraz azaltsa, oyun zekasına bir de soğukkkanlılığını ekleyebilse Avrupa'nın en iyi çok yönlü oyuncusu olabilir, yine de sene başındaki verimsizliği düşünülürse bu seviyelerde bu denli katkı vermesi süper.
Uzunlarımızdan Mirsad dışında vasatı aşan bir performans gelmedi ama Oğuz'a bir çift sözüm var; Senin 33 yaşındaki kaptanın kendini yerden yere atarken sen de bir zahmet şu ayaklarını kaldır be Oğuz. 17 dakikada sadece 2 ribaunt alır mı 2.10 boyundaki bir adam?
Hakemlere gelirsek deplasmanda Barca ve Olympiakos maçlarını kazanmış bir takım olarak hala hakemlerden gerekli saygıyı görmüyoruz. Zaten taraftar olarak hakem üzerinde bir etkimiz yok, kıyamet koparılacak düdüklerde düşük yoğunluklu bir uğultu çıkıyor sadece. Resmen Valencia'yla deplasmanda oynuyormuşuz gibi düdük çalındı, hele ikinci yarıda devamlılık diye basket faul çalınan bir pozisyon var ki tam anlamıyla skandal.
Şimdi okyanusu geçtik önümüzde iki kağıt üzerinde kolay maç var. Bu iki maçı kayıpsız geçip Olympiakos ve Valencia'nın birbirlerini yemesini bekleyeceğiz. Biz iki Zalgiris maçını kazanıp bu iki takımdan biri de bu iki maçta tulum çıkarırsa 4. maçlar sonunda gruptan çıkmayı garantileyebiliriz. İkisi de birer maç kazanırsa son iki maçtan bir galibiyet çıkarmamız gerekebilir. Olympiakos'la burdaki maç da, Valencia'yla deplasmandaki maç da hiç kolay değil. Son olarak da Murat Kosova'ya bravo. Maçın bütün heyecanını sesine yansıtmayı bu kadar becerebildiği için.
Devamı ...
21 Ocak 2011
İtinayla Destan Yazılır
Barcelona deplasmanından sonra Olympiakos'u da deplasmanda yenmeyi başardık. Bu galibiyetin anlamı çok büyük ve tüm Avrupa'ya da müthiş bir mesaj verdik. Biz F4'ün en ciddi adaylarından biriyiz kardeşim diye vurduk yumruğu. Kendi sahasında en son 20 maç önce bir formalite maçını kaybetmiş olan takıma karşı Top 16 deplasman galibiyeti büyük iş. Bütün oyuncuların ve teknik kadronun alınlarından öpmek lazım. Maçın ilk yarısında Saras'ın top kayıpları ve kolay hücum ribauntları olmasa 5-6 sayılık üstünlük yakalayabilirdik. Ukiç ve Tomas'ın hücumda kontrolü ele almasıyla skorda öne geçsek de özellikle Oğuz ve May'in sahada olduğu bölümdeki ribaunt zaafiyeti ve Lavrinoviç ile Kaya'nın faul problemi yüzünden fark açılamadı. Rakibin korkulan kısa rotasyonunu iyi savunup etkinliklerini minimize etsek de bizim hatalarımızdan sayılar bulan Olympiakos ilk yarıyı berabere kapamayı başardı.
Üçüncü çeyrek ilk yarıda kötü yüzdeli üçlük atan Olympiakos, yüzdesini normalleştirince, Marko Tomas'ın hücumda mükemmel performansına rağmen içeriden bir katkı gelmeyince 5 sayı geriye düştük. Kaya'nın saçma sapan bir teknik faulle 5'lemesi, Oğuz'un hücumdaki etkisizliği ve hakemlerin her temasa düdük çalması verilerini üst üste koyunca rüzgarın Olympiakos tarafından geldiği düşünülebilirdi. Üçüncü periyotun sonunda Ukiç'in kontrolü tekrar sağlaması ve Ömer'in üçlüğüyle son çeyreğe 3 sayı geride girdik. Son çeyrek ilk yarı boyunca hayalet bir performans sergileyen Sean May'in katkısı, savunmada özellikle kısa-uzun pick and rolllerini müthiş savunan Lavrinoviç'in gayreti ve Ömer'in destansı performansıyla son 4 dakikaya dört sayı önde girdik. Ukiç'i dinlendirmek için oyuna giren Saras'ın üçlüğüyle momentumu tamamen lehimize çevirdik. Emir'in kritik hücum ribauntu sonrası bulduğu sayı ve son saniyede tıpkı Barca deplasmanında olduğu gibi Ömer'in basketiyle Pire'den müthiş bir galibiyetle döndük. 70-84.
İlk yarı 13 top kaybı yaptıktan sonra ikinci yarı sadece 6 top kaybettik. Saras ilk yarı felaket başlasa da ikinci yarıda ilk yarıdaki oyunun gölgesinden sıyrılmayı başarıp en krtik şutu soktu. Sean May ilk yarı ruh gibi dolaşırken en çok ihtiyaç duyduğumuz yerde skor katkısı verebildi. Ömer yorgun gözüküp kötü başlasa da muazzam bir performansla son periyoda damga vurdu. Bu oyuncular ve genel olarak takımında kötü durumdan ayağa kalkmayı becerebilmesi de takdire şayan. 8/10 gibi mantık ötesi bür üçlük yüzdesiyle oynadık, bence en kritik noktalardan biri de Olympiakos'dan daha fazla sayıda faul çizgisine gitmemiz. Spanoulis gibi faul aldırma konusunda doktora yapmış bir adamı sadece 4 kez serbest atış çizgisine gönderip rakibin kolay sayı bulmasını da önlemiş olduk.
Parantez açmamız gereken daha doğrusu Hırvatistan büyükelçiliğinde toplanıp sevgi gösterisinde bulunmamız gereken üç Hırvat Tomas, Ukiç ve koç Spahija'yı da kutlamak lazım. Takım iyi gitmiyorken, ve zaman zaman sistem tıkanırken Ukiç'in de Tomas'ın da sorumluluk alması takımı sahiplenmesi ve karakter göstermesi tüm takımı da canlandırdı. Ukiç'in 17 Tomas'ın 19 sayısını not edelim.
Bir not da Ntvspor için söyleyelim. Bilindiği gibi Euroleague yayın hakkını alıp maç yayınlamama gibi bir politika güdüyorlar ve bu saçmalığı Top 16'da da devam ettiriyorlar. Barcelona-Maccabi maçını banttan vermeye bile tenezzül etmeyen bir Euroleague yayıncısı nasıl olur anlamak mümkün değil. Neyse Real Madrid'in İspanya Kupası maçını vereceğiz diye bizim maçı bile banttan verebilirlerdi, buna da şükretmek lazım. Futbolla kafayı bozmuş sözde spor kanalı rolünü iyice içselleştirdi Ntvspor. Aynen devam.
Devamı ...
24 Aralık 2010
Cholet Maçı: Bildiğimiz Mirsad, Özlediğimiz Emir
Başarı olunduğu için salona teşrif eden 4-5 bin kişiden mahrum ama resmi rakama göre 10245 kişi gibi hiç de azımsanamayacak bir seyircinin önünde, Barcelona ve Siena maçları gibi felaket bir başlangıç yaptık. Lavrinoviç'in iki boş üçlüğü sokamaması ve savunmadaki felaket pozisyon hatalarıyla bir anda 10 sayı öne fırladı Cholet. Oğuz Savaş ve Mirsad'ın girmesi ve Ukiç'in kontrolü ele almasıyla 4 dakikalık uyuma seansından çıkan takım çeyrek sonunda Mirsad'ın ve Kinsey'in basketleriyle yakalamayı başardı ve ilk çeyrek 16-16 geçildi. Bu çeyrekte yediğimiz 16 sayının 12'si ilk dört dakika içindeydi. Ömer'in Mejia üzerindeki savunması, Mirsad ve Oğuz'un içeride kontrolü sağlamasıyla ikinci çeyrek savunmamız oturdu, ara sıra Falker alamet-i farikası olan hücum ribauntu sezgisiyle ekstra sayılar kazandırsa da çok canımızı yaktığı söylenemez. Hücumda akışkanlığı sağlayıp Emir'in şahene asistleriyle farkı açmaya başladık ve ilk yarıyı 38-30 önde kapattık.
İkinci yarının başında Lavrinoviç'i boyalı alanda kullanmayı akıl edince arka arkaya 8 sayı bulduk Litvanyalı oyuncunun elinden. Mirsad asist, top çalma, skorun yanına bir de şahane blok ekleyip maçı tamamen bizim lehimize çevirip kenara geldi. Üçüncü çeyreğin sonlarına doğru 15'ten 20'ye doğru çıkan fark, Emir'in geçen senelerdeki kimliğini hatırlaması, Kaya-Oğuz ikilisinin pota altından bulduğu kolay sayılarla 30'u buldu ve maç 93-61 sona erdi.
Maçın yıldızı tabii ki bütün arkadaşları uyku modundayken girip takımı ateşleyen Mirsad. 10 sayı, 8 ribaunt, 3 asist, 3 top çalma ve 1 blokla istatistik kağıdının her tarafını doldurdu. Beni oyundan ve sonuçtan çok bu maça dair mutlu eden şey Emir'in performansı oldu. 11 sayı ve 11 asistlik double double ile sezon başından bu yana bir türlü ritim bulamayan halinden kurtulup geçen yıllardaki yapabildiklerinden bir kesit sundu bize. Cholet'in en iyi yaptığı şey olan hücum ribauntlarında 18-11 geride olsak da onları 21 top kaybına zorlayarak bu açığımızı kapattık. Hücumda Ukiç'in devreye girmesiyle takımın bütün dişlileri yerine oturdu. Takım olarak yaptığımız 28 asist bu seviyede müthiş bir rakam, takım olarak toplam 125 verimlilik puanı da çok etkileyici. Bu rakamlar bu sene Euroleague'de ulaştığımız en iyi rakamlar. Üç dört maçtır sallanan takımın böyle bir performansla ayağa kalkması son derece sevindirici.
Top 16 bu seviyeden bir iki adım daha sert bir atmosfere sahip olacak. Real Madrid ve Cajo Laboral'ın gruplarında ikinci olmaları sonucu onlarla eşleşmeyecek olmamız sevindirici, aynı şekilde üçüncü torbadaki en belalı takım olan Barcelona ile de ilk grupta oynadığımız için eşleşme durumumuz söz konusu değil. Benim için ideal grup birinci torbadan Panathinaikos, üçüncü torbadan Zalgiris ve dördüncü torbadan da Virtus Roma. İdeal de olsa ölüm grubuna düşsek de Top 16'da kullanabileceğimiz sert bir uzuna kesin olarak ihtiyacımız var. Lavrinoviç bugün sadece 2 ribaunt aldı ve savunma sertliği çok düşük düzeyde. Kaya dışındaki diğer uzunlar da sertlik konusunda çok gerideler. Her ne kadar Oğuz bu maç fena olmasa da Sean May'in neden alındığını anlamış değilim. Ne oyun içi sertliği var, ne ribauntçu diyebileceğimiz bir adam ne de kalın bir vücudun avantajlarını savunmada kullanabilen bir yapısı var. Onun yerine biraz uzun ve hiç değilse ribaunt alabilen bir uzun almamız çok daha yerinde olurdu.
19 Ocak'a kadar 25 gün gibi bir süre var ve bu süre içerisinde ligde de zor maçlar oynayacağız, şu mübarek Cuma gecesinden başlamak üzere Ukiç'in sakatlanmaması için dua etmemiz lazım, Ukiç'siz sıradan bir takıma dönüyoruz, üstelik Ukiç'in yerine kaydırılan oyuncuların ana rolündeki verimini de kaybediyoruz Ukiç'in yerini kompanse etmeye çalışırken. İyi bir kura şansı ve sakatsız belasız bir dönem sonrası op 8 tabi ki imkansız değil ama yine de işler zor.
Devamı ...
17 Aralık 2010
Taraftarın Halleri ve Siena Maçı Üzerine
Biz Fenerliler ömrümüzünden on yıl götüren uğursuz günleri çokça yaşamış olmaktan mıdır bilinmez, hayata biraz karamsar bakarız. Bir mağlubiyet hayatımızı karartır, her şeyden umudu kesip geçmişle ilişkimizi koparıp siyahları kuşanırız. İki hafta önce Moskova'daki Dinamo Moskova karşısında 3-0 kaybedince birden herkes bu takımla finalin hayal olduğu, Gamova'sız takımın bir hiç olduğunu falan söyleyip karamsarlığı kuşanmıştı. Aynı takım bir hafta bile geçmeden Dinamo'yu İstanbul'da dağıtıp kara bulutları bir sonraki mağlubiyete kadar dağıtırken Perşembe gecesi Siena maçından sonra yine sarı lacivert gözleri siyah gözlükler örttü. Bu sefer de erkek basketbol takımından bir şey olmayacağı, Barcelona'yı herkesin yendiği, bu takımla büyük hedeflerin hayal olduğu falan konuşuldu.
Başarı bizim spor geleneğimizde bir kültür değil bir kült. Dolayısıyla başarıyı sistemli bir çabadan çok mucizeler destanlar üzerinden tanımladığımız için kıymetini de bilmiyoruz. Doğru tanımlamadığımız için bir anda beklenti müthiş yükseliyor sonra destanın mucizenin olmadığı bir günde de o beklenti aksi yönde bir yoksaymaya, bunlardan bir şey olmaza dönüşüyor. Geçen sene kadın voleybol takımının oynadığı Şampiyonlar Ligi finali sonrası bu yıl herkes aynı yere ulaşmaya kesin gözüyle baktığı için ilk mağlubiyette yer yerinden oynadı. Aynı şekilde Barcelona ve Siena galibiyetleri sonrası beklenti birden yükselip herkes Final Four konuşmaya başladığı için yine son derece doğal iki mağlubiyet sonrası takımdan bir halt olmaz noktasına gelindi.
Siena maçı özelinde Ukiç'siz ve Engin'in de olmadığı bir rotasyonla zaten bu maçı almamız imkansızdı. Sadece bizim değil Siena'yı herhangi bir Euroleague takımının sahasında yenmesi şu aşamada mümkün değil. Takımda bir düşüş olması çok doğal, sezon başındaki o dönemi zaten tüm seneye yaysak gidip Mayıs sonunda Lakers'le NBA finalini oynardık. Top 16 için yeni bir transfer yapılmayacağını Spahija açıkladığına göre takım içinde bir takım şeylere çözüm bulmaya çalışacağız şu bir aylık süre içerisinde. Herkesin de bildiği üzere sene başından beri takımın seviyesi çok yüksekteyken bile formsuzlukları dikkat çeken Emir ve Lavrinoviç'in düzelmesi için bir şeyler yapmak lazım. Greer sene başında olumlu gözüküyordu ama dün daha birinci dakikada avantajlı olduğu bir topta yere atlamayıp Mc Calebb'in topunu çalmasını seyretmesi ve o ilk beş dakikadaki "benim burda ne işim var hali" Spahija'yı çıldırtmış olmalı. Maç sonrası Spahija'nın bazı oyuncularla tekrar konuşup durumlarını gözden geçireceğiz demecindeki bazılarına muhtemelen Greer de giriyor olmalı.
Açıkcası Lavrinoviç yanında sert bir uzun olmadan çekilmesi zor bir oyuncu, hücumdaki katkısı üst düzey bir oyuncu olduğu için savunmadaki defolarını tolere edilebiliriz diye düşünüyordum ama hücumda da o bildiğimiz Lavrinoviç potansiyelinin yarısını bile sergileyemiyor. Rakibin el bile kaldıramadığı bomboş üçlükleri bile atamıyor. Kariyerinin hiç bir döneminde bu kadar kötü bir üçlük yüzdesi olduğunu tahmin etmiyorum. Emir konusunda da artık ümitvar cümleler kurmak pek mümkün değil. Bodiroga kumaşı gördüğümüz, all-around çocuk bu sene bambaşka birine dönüştü. Siena maçında top bile süremeyen hali, Barcelona maçındaki potaya değmeyen turnikelerini falan gördükçe hüzünleniyor insan. Daha 6 ay önce final serisinde en kritik anlarda bizi kurtarsın diye eline top verilen bir adamdan bu hale evrilmesi çok can sıkıcı.
Bardağın dolu yanını görürsek Cholet'i yenip ikinci torbadan Top 16'ya girmek de ciddi bir başarı aslında. Kurada üçüncü torbadan gelebilecek en güçlü takım Barcelona'yla eşleşmeyecek olmamız da ciddi bir avantaj. Eğer üç ya da dördüncü torbadan gelecek Caja Laboral'den de kurada kurtulursak fena bir grupta yer almamış oluruz. Top 16 öncesi sakatların iyileşmesi, yeni sakatların olmaması ve Engin'in bir an önce takıma dönmesi için de dua edelim. Top 16'da çok ufak detaylar belirleyecek kazananı kaybedeni, o yüzden Ukiç'in yokluğu bu aşamada tolere edilebilir ama Top 16'daki bir sakatlığın telafisi yok.
Bizde taraftar olarak şu ifratla tefrit arasında gidip gelen ruh halimizden biraz olsun sıyrılıp başarı odaklı takım desteklemeyi bırakıp renk odaklı desteğe devam etsek her şey daha güzel olacak. Taraftarlık başarılar üzerinden kibirlenip onu bunu küçük görmekle değil, başarıların emek karşılığında geldiğini bilip sahaya elinden geleni koyan sarı lacivert formanın yanında yer tutmaktır. Devamı ...
9 Aralık 2010
Barcelona Maçı
Maça hücumda düzensiz ve savunma sertliğini unutmuş olarak başlayınca Barcelona bir anda öne fırladı. Ukiç'in hücumda istediğini yapamaması ve Tomas'ın top kaybıyla biz sayı atamadıkça Barcelona kolay sayılarla ilk molayı erken aldırttı bize. Mola dönüşü Greer, Ukiç değişimi sonrası içerde önce Oğuz'u sonra May'i kullanmaya başlayıp burdan faul düdükleri çıkardık. Kinsey biraz olsun Barcelona'nın içeriye drive'i engelleyen savunmasını deldiği için sayı bulsak da tamamen uzun oyuncu kaynaklı sayılarla skor bulan Barcelona, 21-14 önde bitirdi ilk çeyreği.
İkinci çeyrek yine çember dövmeye devam ettik. Rubio ile her hücumda istediğini yapan taraf yine Barcelona'ydı. İçeride en ufak bir sertlik gösteremedik. Kaya'nın sakatlanması sonucu da sahadaki tek sert uzun da kenara geldi. Fark çift hanelere bu bölümde çıktı ve devre sonuna doğru 14 sayı farkı görüp ilk yarıyı da 12 sayı geride kapadık. İlk yarının özeti için Barcelona uzunlarının bizim uzunları denize dökmesiyle sonuçlandı diyebiliriz.
İkinci yarı Ukiç'in önderliğinde hücumda Ömer ve Kinsey'in de devreye girmesiyle 7-0'lık bir seriyle başlayıp farkı kapattık. İkili oyun savunmamız yine kötüydü bu çeyrekte de. N'Dong'u bomboş topla buluşturup kolay sayı bulmaya devam ettiler. Üçüncü çeyrek hücumdaki iyi performansla 23 sayı bulsak da son çeyreğe 5 sayı geride girdik. Dördüncü çeyreğe Tomas'ın arka arkaya basketleriyle başlasak da maç boyunca başımızın belası olan pick and roll'lerden sayı yemeye devam ettik. Tomas'ın üçlüğüyle ikiye kadar indirsek de farkı önce Ömer'in fark 4 sayıyken Rubio'ya yaptığı saçma sapan faul ilk kırılma oldu. 4:30 dakika kala 9 sayı geride olmamıza rağmen bir hamle daha yapıp 6-0'lık seriyle farkı 3'e indirdik. Lakoviç, Kinsey mücadelesine faul çalan İtalyan hakemin kararıyla da ikinci kırılmayı yaşayıp maçı verdik. Sekiz sayının altında kaybedip olası ikili averajda avantajın bizde kalmasını sağladık, Sinan Erdem'de lig ve Euroleague de ilk mağlubiyetimizi de almış olduk. 69-75.
Maça bir türlü giremememiz ve sürekli geriden gelme psikolojisiyle oynamamız kırılma anlarında biraz elimizin ayağımızın dolaşmasına neden oldu. Bugün şunu gördük; hücumda Ukiç'in kötü olduğu dönemde sayı bulma opsiyonlarımız çok sınırlı ve savunmada Lavrinoviç'le sertlik sağlamak bu seviyede mümkün değil. Kaya'nın sakatlığı ciddi olsaydı Top 16 bizim için tamamen formaliteye bile dönebilirdi. Barcelona'nın ilk çeyrekle birlikte kolay pota altı sayıları bulması onların atış yüzdesini ve özgüvenlerini artırdı. Eğer ilk beş altı dakikanın senaryosu başka olsa, yani kolay basketler bulmayıp bir kaç dış şuta zorlayabilseydik,bizim için maçın gelişimi muhtemelen çok başka olurdu.
Barcelona'nın 4 uzunundan 45 sayı yemişiz. Bizim 5 uzundan bulduğumuz sayı 27, Vidmar'ı gerçek anlamda en çok aradığımız maçtı. Barcelona'daki maçı hatırlarsak; ne N'Dong'un ne Peroviç'in ne Vasquez'in pota altında bugünkü gibi cirit attığını görmüştük. Barcelona'yı dışarıya püskürtebildiğimiz için kazanmıştık o gün. Rubio bu sene ilk kez bu kadar efektif oynadı, nerdeyse geçen yıl Nisan ayından bu yana ilk kez istediği oranda pick and roll oynadı. 10 asist 10 sayıyla double double yaptı. Bizim tüm takım olarak yaptığımız asist sayısı 12. Lakoviç pick and roll oynadığında uzunun onu kovalamasını show-up'u biraz sürdürmesini anlarım da şutunun kötülüğünü dünya alemin bildiği Rubio'nun şutunu niye bu kadar önemseyip uzunun onu riske etmesini sağlayamadık anlamıyorum. Tam momentum bize geçmek üzereyken o kadar kolay sayılar yiyince mental olarak da sağlam kalmak zor oldu. Barcelona bu maça iyi konsantre olmuş, 8 sayıyı yakalamak için bilerek kaçırılan iki serbest atışa kadar 18/18 faul yüzdesi bunun göstergesi. Üstelik bu faullerin büyük bölümünü de uzunlar ve şut mekaniği problemli olan Rubio kullandı.
Hakemler hakkında da bir çift kelam edelim. ULEB'in hakemler konusunda mide bulandırıcı bir sicili var. Lakoviç-Kinsey pozisyonuna Atina'da Telaviv'de ya da Vitoria'da faul falan çalamazlar, burada çalıyorlar işte. İtalyan takımını da yakından ilgilendiren maça İtalyan hakem veriyorlar, bunu söylesek de diyecekler ki ama Cibona-Siena maçına da Recep Ankaralı'yı verdik. Maça çıkıp çıkmayacağı belli olmayan bir takımla oynarken istersen üç tane Hırvat hakem ver ne olacak ki? Ama bu işler böyle. Yunan, İspanyol egemenliğini kırmak mümkün değil, çok da takılmamak gerek, sonuçta bir yerlere geleceksek buralardan da geçmemiz lazım.
Sonuç olarak yumruk yiyip havlu atmamamız, inatla geri dönmeye çalışmamız sonuçtan bağımsız olarak sevindirici. Şu maç geçen sene olsaydı ikinci yarı fark 30 olurdu. Ama Vidmar sonrası yumuşayan uzun rotasyonu, pamuk helva kıvamındaki Lavrinoviç ve Emir'in telaşlı hali pek de düzeleceğe benzemiyor.
Devamı ...
6 Aralık 2010
Barcelona Maçı Öncesi Bir Kaç Not
Geçen yıl birisi, Fenerbahçe'nin İstanbul'da Barcelona'yla oynanacağı bir maçta bahis sitelerinin Barcelona aleyhine handikap vererek bahis oranları açıklayacağını söylese hepimiz gülerdik. Maçta yeneriz yeniliriz ama Barcelona karşısında favori gösterilmenin keyfini yaşamak lazım.
Perşembe akşamı Sinan Erdem'de ağırlayacağımız takım geçen yıl Avrupa'nın altını üstüne getiren takımdan form olarak çok aşağılarda. Geçen yıla göre oyuncu kaybetmemesine hatta Sırbistan Milli Takımından bildiğimiz Kosta Peroviç'i eklemesine karşın Barca bu sene geçen yılla alakası olmayan bir performans sergiliyor. Oyuncuların hiç biri geçen yılki performanslarını sergileyemedi. Üstüne önce Basile sonra Mickael ve Navarro'nun sakatlıkları eklenince o hücumdaki akıcı savunmada püskürtücü takımın yerine başka bir takım geldi. Son lig maçında Asefa Estudiantes karşısında devreyi neredeyse sadece 20 sayı atarak tamamlayacaklardı.
Formsuz da olsa Barcelona Barcelona'dır. Eğer Navarro oynamazsa dışarıdan skor bulma konusunda Barcelona büyük problem yaşayacaktır. 2 ve 3 numara pozisyonundaki Ingles, Grimau, Sada üçlüsünden hiç biri kendi pozisyonunu yaratabilen oyuncular değil. Rubio'nun şutu zaten felaket. Tek istikrarlı skor opsiyonu olan Lakoviç oyunda olduğu bölümlerde Lakoviç'i Ömer ve Kinsey ikilisiyle tutup Ukiç'i iki numarayı savunmaya kaydırırsak Lakoviç'i de ısındırmadan püskürtmüş oluruz.
Barcelona'nın geçen yılki başarısındaki en önemli unsurlardan biri 4 numara pozisyonundaki opsiyonlarıydı aslında. N'dong ve Peroviç gibi iki saf 5 numaraları olmasına rağmen Barcelona'nın hücum düzeninde 5 numaralar vazgeçilmez ya da öncelikli konumda değiller. Morris-Mickael ve Lorbek'in kısaların drivelerinden sonra dışarıdan bulduğu yüksek isabet oranlı şutlar Barca'nın en önemli silahıydı. Mickael'in olmaması Lorbek'in felaket performansı ve bu oyunculara pozisyon yaratacak iki önemli oyuncu Navarro'nun sakatlığı ve Rubio'nun hayalet kıvamında gezinmesi sonucu bu özelliğini tamamen kaybetti Barcelona.
Arada sırada Rubio-Fran Vasquez'in ikili oyunu dışında bu sene işler bir opsiyonları yok hücumda. Bu veriler doğrultusunda Barcelona'nın bize 70 sayı üzerinde atması zor, bunu aşmaları için kendi düzenlerinin dışında ekstra bir şeyler olması lazım, bu da bizim hatalarımızdan kaynaklanan basit sayılar olabilir ancak. Eğer biz top kaybı performansımızı geçen maçlardaki ortalamalarda tutarsak ve Ukiç sezon başından bu yana takındığı aklı selim sahibi guard rolünü bu maçta devam ettirebilirse bu maçı kaybetmemiz zor. Her ne kadar rüya gibi bir sezon geçirsekde bizim de bazı problemlerimiz var, sakatlıklar tabii ki en önemli handikapımız ama oyun içi sıkıntılarımız da mevcut.
Hücumda rakipler alan savunmasına döndüğünde zaman zaman kontrolü kaybedebiliyoruz. Bu dönemde net şutör eksikliği başımızı ağrıtabilir. Alan savunmasını tepeden cezalandırabilecek Lavrinoviç'in felaket şut yüzdesine uzun zamandır uzun mesafeli şutları güvensizce atan Kinsey de eklenirse buralarda sorun yaşarız. Kariyerinin en iyi dönemlerinden birini yaşayan Ukiç ve Ömer'e alan savunmasını cezalandırıcı rolünde de ihtiyaç duyacağız.
Kaya iki maçtır iyi bir çizgide bu maçta da asla dışarıya püskürtülmeden içeriden potaya gitme konusunda ısrarcı olması lazım. Lavrinoviç dışarıda da oynamayı seven bir uzun olduğu için Kaya'nın pota altındaki mücadelesi kilit önemde. Şu an Barcelona'dan daha iyi durumdayız, taraftarın da müthiş desteğiyle Sinan Erdem'den galip çıkarsak grubu ilk ikide bitirmeyi garantileyeceğiz. İki kere Barcelona'yı yenmiş bir takım olarak da Barcelona'daki Final- Four'un hayalini yüksek sesle telaffuz edebiliriz sanırım maçtan sonra.
Devamı ...
27 Kasım 2010
İspanyol Hakem Kolonisi
Euroleague’de bu hafta maç istatistiklerine bakarken dikkatimi çekti. Çarşamba ve Perşembe günü toplam 12 maç oynanmış, bu maçların beşi İspanyol takımların maçı. Yani bu maçlarda kural olarak bir İspanyol hakemin görev yapması imkansız. Kalan 7 maçın 6'sında ise en az bir İspanyol hakem var. Ayrıca bizim maçta maçın 3 hakeminden 2'si İspanyol, yani 7 maçta 7 İspanyol hakem var. Cholet - Siena maçı, 7 maç içerisinde İspanyol hakemin olmadığı tek maç. Uleb'deki İspanyol ağırlığı sır değil ama bu kadar üst düzey bir organizasyonda hakemlerin tamamen bir ülkenin dominasyonunda olması acayip bir durum. Futbolda Şampiyonlar Ligi’nde o hafta oynanan 7 maçta 7 İspanyol hakem olsa herkes "bir ne oluyor?" diye sorar ama basketbol olunca kimsenin farkında olmadığı bir detay olarak kalıyor. Avrupa basketbolu bu hakem mevzusunu halletmeden asla saygın bir yere gelemeyecek.
Devamı ...