11 Ocak 2013
Erkek Basketbol Takımı ve Pianigiani Üzerine
Sene başına bir dönelim Spahija’nın görevden ayrılmasıyla önce uzun süre coach piyasasasının creme de le cremleri Pesic-Obradoviç-İvkoviç üçlüsünün peşinden koçtuk, bunlar olmayınca kalburüstü koç olarak Pianigiani’yi tercih ettik.
Pianigiani’nin son 5 yıl Siena’ya oynattığı savunma eksenli topa baskılı basketbolu bizde de oynatabileceğini, bu doğrultuda bir takım yaratabileceğini düşünüp umutlanmıştık. Her ne kadar İtalya dışında ilk kez çıkması, Siena gibi bir küçük bir kent ve kulüpten Fenerbahçe gibi bir kulübe gelmesinin olumsuz etkileri olabileceğini düşünsem de yine de Siena performansı koça kredi vermeyi hak edecek cinstendi.
Ben bütün takım sporlarında kupaların aslında sezon sonundaki Mayıs ya da Haziran ayında değil sezon başındaki Temmuz-Ağustos döneminde kazanıldığını düşünüyorum. Yani takım mühendisliğinin yapılıp oynanılacak sisteme göre oyuncu bulunduğu ve bu oyuncular arasında kimyanın nasıl oluşturulacağının hesabının yapıldığı dönem o sezon sizin performansınızı doğrudan belirliyor.Biz ilk hatayı burada yaptık. Bo ,Andersen ve Sato koçun kafasındaki sistemin parçaları olarak transfer edildi, Batiste’in transferinin Pianigiani tarafından çok istenildiğini sanmıyorum o biraz emr-i vaki oldu İlkan hiç planda yokken piyangodan çıktı, Barış Ermiş de zaten koçla anlaşılmadan çok önce alınmıştı.
Sezona başlarken Fenerbahçe’nin pota altı rotasyonu Batiste-Andersen-Oğuz-İlkan ve Kaya şeklindeydi. Uzun süre bu acayipliğin bir şekilde giderileceğini sert bir uzun alınacağını falan düşündük ama sezona böyle başladık. Kaya’nın rotasyonda zaten hiç düşünülmediğini hesap edersek Fenerbahçe’nin pota altını emanet ettiği 4 oyuncunun hiçbiri savunmasıyla bilinen oyuncular değildi. Bu oyuncuların çok büyük bir değişim gösterip çok iyi savunma yapmalarını beklemek dışında elden gelen bir şey yoktu.
Sezon başladı Khimki İstanbul’da rahat geçirilirken o maçın bu sene seyrettiğimiz ilk ve son rahat Eurolegue maçı olduğunu bilmiyorduk muhtemelen tıpkı Mc Calebb’in sakatlığı sonrası Barış’ın Slovenya’daki son periyot performansıyla Union Olimpija’yı deplasmanda yendiğimiz maçın ilk ve son deplasman galibiyetimiz olduğunu bilmediğimiz gibi. Real Madrid maçıyla birlikte çok kısa süren iyi günlerin sona erdiğini gördük, takım ribaunt alamıyor pota altı savunması delik deşik oluyor ve hücumu da tamamen bireysellik üzerinden yapıyordu.
Zamanla oyuncular birbirleriyle alıştıkça düzelir diye umduğumuz şeyler giderek daha kötü hale geldi. Cantu ile deplasmanda oynanan maçta takım daha ikinci çeyrekte havlu attı, ligde Karşıyaka’ya karşı hücum ribauntu verme rekoru kırdığımız maçı da kaybettik, bir şekilde zor bela son Cantu maçını kazanıp Top 16 ya kendimizi attık, ligde de kendi sahamızda oynadığımız üç hedef maçI -Beşiktaş-Banvit-Galatasaray- kazasız atlattık.
Takıma takviye yapılması gerçeği çemberi koruyacak bir uzun almamız gereği ayan beyan ortadayken Batiste’i göndermeyi beceremediğimiz için uzun alamayıp Fenerbahçe resmi sitesine göre Avrupa’nın en iyi guardlarından ama ne hikmetse Pianigiani’nin Euroleague’de düşünmediği Tripkoviç’i aldık.
Top 16’daki faciayı hepimiz biliyoruz anlatmaya gerek yok , bu seviyede bir takımın bundan daha kötü savunma yapabilmesi zaten mümkün değil. Fenerbahçe öyle yanlış bir kimya oluşturdu ki hasbelkader iyi savunma yapan bir beş sahadaysa o beş hücum edemiyor, iyi hücum eden bir beş bulmuşsak da kesinlikle o beş savunma yapamıyor. Bo-Sato-Emir-Bojan-Batiste beşiyle başladığımız bir maçta savunmamızın iyi olması mümkün değil mesela. Bu beşte savunması ortalama üstü olan tek oyuncu Sato. Bojan skorer diye onu sahada tuttuk diyelim Sato da iyi savunmacı diye sahada kaldı. Barış- Ömer- Kaya ya da İlkan dörtlüsünden üçünü oyuna aldık. Bu sefer de bu takım savunmayı bir vites artırsa da hücumda tamamen kilitleniyor. Yani o kadar kötü planlanmış, yanlış kimyayla oluşturulmuş bir takımımız var ki deliğin birini kapatsan başka yerden iki delik açılıyor onu kapatsan hiç beklemediğin yerden bir delik daha çıkıyor.
Benim anlamadığım şey şu, bu takım sezona bir tane bile sert uzunu olmadan nasıl başlar, bu bir koç tercih hatası mıdır, takım mühendisliği hatası mıdır, bugün savunmanın hücuma göre çok daha geri planda olduğu NBA’ de bile potayı koruyacak oyuncu rolü bu kadar ön plana çıkmışken sadece bu vasfı çok iyi olan Ömer Aşık Houston’da onca hücum defosuna rağmen milyon dolarlık kontrat alabiliyorken nasıl olur da savunmanın, potayı korumanın neredeyse bir gurur vesilesi, namus meselesi olduğu Euroleague gibi bir yerde bir tane bile ortalama üstü sert bir uzuna kadroda yer verilmez hakikaten bunu anlamıyorum.
Pianigiani Siena’da başarılı olduğu sisteminin en kilit rolündeki Stonerook’un özelliklerine benzer özellikte sert, her yere yardıma giden bir adamı neden istemedi, istedi de yönetim boşver biz Batiste’i alalım mı dedi, pota altına sertlik katabilecek tek adam olan Vidmar’ı kiralamak koçun mu yönetimin mi fikriydi bunlara bir cevap verseler çok sevineceğim.
Oyuncuların kişisel performanslarına dair de bir şeyler söyleyeyim. Batiste transfer edildiğinde de yanlış transfer olduğunu düşünüyordum, Panathinaikos’daki son senesinde düşüş başlamıştı, hatta F4 de canlı canlı izleme şansım olduğu için de rahat söyleyebilirim Pana’nın gerek F4 de gerek Yunan ligi finalinde Olympiakos karşısında en zayıf halkasıydı. Biz Batiste’in bugününü değil geçmişini düşünüp geleceğe dönük bir transfer yaparak baltayı taşa vurduk.
Andersen Avrupa’nın hücum potansiyeli olarak en iyi 4 numaralarından biri olmakla beraber hiçbir dönem üst düzey bir savunmacı değildi ama savunmada bizdeki hali bu geçmişle açıklanamaz. Yani geçen sene mesela Siena’da asla bu kadar kötü savunma yapmıyordu.Şu an savunmada el bile kaldıramıyor, ayağını çekemediği için çıktığı her show-up da faul yapıyor, ribaunt alamıyor.İsim olarak yıllardır problem çektiğimiz 4 numara problemine ilaç olacak gibi geliyordu ama büyük bir hayalkırıklığı oldu.
Diğer bir hayalkırıklığı olarak Bo Mc Calebb’i sayabiliriz, Geçen yıl Euroleague’de en iyi beşe seçilmiş bir oyuncunun bu sene yetenekleri çalınmış gibi oynaması da açıklanamaz. Bir problemi olduğu vücüt dilinden bile belli, Siena maçının son dakikalarında sorumluluktan tamamen kaçıp topu Emir’e teslim etmesi, alamet-i farikası olan drivelerinden eser kalmaması ve geçen sene çok iyi olan şut yüzdesinin yerlerde sürünmesi ve bence en önemlisi aslında iyi bir savunmacı olmasına rağmen savunmayla yakından uzaktan ilgilenmemesiyle takımın bu halinin saha içindeki en büyük müsebbibi
Bu bireysel hayalkırıklıklarına Oğuz Ömer ve Barış’ı da katabiliriz. Özellikle Ömer Onan artık o bildiğimiz profilden çok uzak bir performans çiziyor. Ama Türk oyuncular konusunda ben koçun da hatalı olduğunu düşünüyorum. Bence yeteri kadar güvenmiyor Türk oyunculara. Barış Ermiş mesela Slovenya’da Bo’nun sakatlığı sonrası maç kazandırmasına rağmen Bremer transferi sonrası onun ardında kaldı, keza Can Maxim Mutaf galiba içerdeki Kolej maçında momentumu değiştiren oyuncu olmasına rağmen koç tarafından bir daha hiç oynatılmadı, aynı şey Kaya için de geçerli Batiste-Andersen savunmada elini bile kaldırmazken Euroleague maçlarında doğru düzgün süre bile almadı. Oğuz, Batiste ve Andersen’in döküldüğü Siena maçında 0 dakika oynayıp üç gün sonra Efes maçına ilk beş çıktı, Ömer Barcelona maçında en iyi savunduğu adam Navarro çatır çatır üçlük atarken kenarda havlu sallıyordu. Yani Türk oyuncuların da Pianigiani ile aralarında ciddi bir güven problemi olduğunu düşünüyorum.
Ne yapmalıyız şu aşamada diye sesli düşünelim. Açıkçası şu aşamadan sonra zaten Euroleague’de gruptan çıkmak imkansız. Geçen sene play –off öncesi Spahija’yı gönderip Ertuğrul Erdoğan ile yola devam etsek ciddi olarak şampiyonluk şansımız vardı, sezon ortası koç değiştirilmez deyip şampiyonluğu feda ettik, bu sene de aynı senaryoya gidiyoruz gibi. Bu kadar dibe vurmuş ve en önemlisi kaybetmeyi kanıksamış bir takımla karşı karşıyayız. Pianigiani’yle daha fazla yürümenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Ertuğrul Erdoğan-Serdar Apaydın ikilisine takımı teslim etmek şu aşamada en doğru karar olur gibi geliyor. Oyuncuların da aklının başına gelmesi için bir şeyler yapmak lazım ama alınan sonuçların çok da umurlarında olduklarını sanmıyorum.
Batiste dışındaki transferlerin kağıt üstünde yanlış olduğunu düşünmemekle birlikte Beşiktaş krizdeyken ve kadro dağılırken tam bizim aradığımız tipte iki oyuncu Bonsu ve Hawkins’i neden almadığımızı da hala çözebilmiş değilim. Devamı ...
25 Mayıs 2012
Semih Özsoy'un Aydın Örs'ün Yöneticisi Olduğu Bir Basketbol Dünyası
Hâlâ devam ediyor mu, bilmiyorum. Eskiden bir 066 masal servisi vardı telefon idaresinin.
Öyle bir hatta bile, 6 - 7 yaşındaki çocuğu bile, telefon başına koyup başlıktaki masalı dinletsek, ilk cümle bitmeden telefonu kapatırdı, "Oha ulan o kadar da değil" diye.
Ama o kadar işte. Daha doğrusu o kadardı. Yaşandı, bitti zevzekçe...
Basketbol şubesinin başına, mahmutusluca lisanında "CEO" diye okunan ancak dünyadaki benzerleriyle bir olmayan o mevki düşünüldüğünde sene 2007 idi. Bir CEO olacaktı. Her yetkiyi haiz olacaktı. Ama antrenör seçemeyecekti. Çünkü koç seçilmişti. Bu nasıl baş, bu nasıl taraktı, anlaşılamadı. Aydın Örs, bir adam kere adama yakışanı yaptı, Turgay Demirel - Mahmut Uslu ikilisinin döndürdüğü dümene uymadı ve Fenerbahçe'den ayrıldı.
Sene olmuş 2012... Değişen bir şey yok. Fenerbahçe basketbolunun başında "hesapta" başkan yetkisinde bir Aydın Örs var ama her ne hikmetse "başkanın da başkanı" yetkisinde bir Semih Özsoy bulunuyor. Fenerbahçe başkanı da herhalde bu çizelgede "başkanın başkanının başkanı" konumunda.
Bu acayip şemaya tüy diken bazıları, Fenerbahçe camiasını her dönemde kaz gibi yolmayı kendine şiar edinmiş Tolga Tuğsavul ile beraber Basketbol Şubesi Başkanı'ndan habersiz antrenör aramaya başlamışlar. Bir adam, eğer hakikaten adamsa, hele ki adı Aydın Örs ise kendisine karşı yapılan bu ikinci hatayı yapanın yanına bırakır mı? El cevap, bırakmaz.
Velhasıl-ı kelam... Güle güle, Aydın hocam. Hakkını helal et. Sen aslında bunlara hiç güvenmeyecektin de işte, adam kere adamsın, Fenerbahçe'yi çok seven insansın diye geri geldin. Canın sağ olsun. Bu sana edepsizlik yapanların hepsi unutulur. Sen sadece yüzüncü yıl şampiyonluğunun yüzü suyu hürmetine bile yüz yıl unutulmazsın.
Not : Fenerbahçe'de korkudan ya da yalakalıktan "Semih Özsoy basketboldan ne anlar?" diye soramayacak onlarca meşhur ve medyatik (!) insana da şimdiden selam olsun. Kendilerinden en kısa zamanda "Semih Özsoy, Denver Nuggets'ın başına geçse, yedi kere üst üste şampiyon olurlar" temalı yazılar bekliyoruz.
. Devamı ...
10 Mayıs 2012
Fenerbahçe Ülker: Bir Fiyaskonun Muhasebesi
Sezonun nasıl bir başarısızlıkla bittiğini biraz rakamlarla anlatmak lazım. 2006-2007 sezonundaki Ülker birleşmesinden önceki sezonda yani 2005-2006'da Fenerbahçe ligi 18 galibiyet 12 mağlubiyetle 7. bitirmiş ve play-off ilk turunda 1-0 geride başladığı seride Efes'e ilk turda 3-0 la elenmiş. O yıldan bu yana en kötü normal sezon performansını gösterdik 21 galibiyet 9 mağlubiyet ve klasmanda beşincilikle. Yine o yıldan bu yana ilk kez bu sene bırakın finali yarı final bile göremedik.
Bitmedi,2006-2007 sezonundan bu yana ilk kez aynı sezonda bir takıma iki kez yenildik bu sene. Efes ve Banvit'e karşı normal sezondaki iki maçı da kaybettik. Tarihinin en kötü basketbollarından birini oynayan Efes'e karşı biri kupa da olmak üzere 3 kez yenildik bu sene. Ligi sadece 4 galibiyetle bitiren ve bizle oynamadan önce ligde tek galibiyeti olan Bandırma Kırmızı'ya yenildik, basketbolda küme düşen Trabzon'u uzatmada, küme düşmekten son anda kurtulan Mersin B.Ş.B'sini iki maçta da son saniye basketiyle yenebildik. İlk dörtteki takımlardan sadece Galatasaray'ı Sinan Erdem'de bir sayıyla berbat oynayarak ve mucize eseri yenebildik.
Euroleague'de Top 16 da ne yaptığımız zaten belli, gruba seribaşı başlayıp grubu sonuncu bitiren ilk takım olduk Top 16 tarihinde. Bütün bunlar sportif ve sonuça yönelik başarısızlıklar. Taraftarı asıl delirten şey kulübün bütün branşlarındaki oyuncuların ekstra çaba gösterdiği bir sezonu bu takımın büyük bir kısmının neredeyse hiç bir mücadele belirtisi, kazanma hırsı göstermeden tamamlaması. Milano'da Top 16 için ölüm kalım maçındaki rezil görüntüyü hatırlamak kafi. Kazanırsan gruptan çıkabileceğin bir maçta iddiasız bir rakibe karşı en ufak bir kazanma hırsı ve direnci göstermeden oynanan 40 dakika bu sene bu takımın oyun karakteri konusunda bize çok şey anlatmıştı zaten.
Sene başındaki Gist ve Jerrels transferleri Fenerbahçe'nin tüm sezonunu başlamadan bitirdi aslında. Oyun aklı yerlerde sürünen, karar anlarında sürekli bocalayan Ukiç'in yanına yine oyun aklı olmayan Jerrels, zaten Mirsad'ın sakatlığı ve Lavrinoviç'in gidişiyle tamamen boşalan ve uzun süre tek oyuncuyla idare edilen 4 numara pozisyonuna basketbol fundementali olmayan Gist'in alınması bu seneki felaket sonucun ipuçlarıydı.
Başta Nedim Karakaş şimdi çıkıp şanssızlıklardan, sakatlıklardan falan bahsedecektir, sakatlık öngörülemeyen bir şey değildir, oyunculara yönelik bin tane test yapılıyor, hangi oyuncunun fizyolojik olarak neyi kaldırıp kaldırmayacağı artık günümüzde gayet net olarak biliniyor. Fenerbahçeli oyuncuların yaşadığı sakatlıkların çok büyük bölümünün maç sırasında darbeye bağlı sakatlıklar değil antrenmanda meydana gelen sakatlıklar, ya da sürekli tekrarlanan kronik rahatsızlıklar olduğunu biliyoruz. Bu sakatlıkların antrenman ya da çalışma tekniğindeki bir sorundan kaynaklandığı sır değil artık. Ayrıca Mirsad'ın 35 yaşında olduğu çok ağır bir sakatlık sonrası nasıl döneceğinin belli olmadığı bir ortamda Mirsad sağlıklı döner diye 4 numara pozisyonunda koca sezonu Gist'le geçirmek de büyük bir planlama sorumsuzluğudur.
Takımla koç arasındaki bağın özellikle Top 16 macerası da bittikten sonra tamamen koptuğunu görmemek için kör olmak lazım. Buna rağmen hamle yapmak için sezonun bitmesini beklemek, koç değişikliğine gitmemek ya da radikal bir karar alıp bazı oyuncuları kadro dışı bırakmamak kulüp adına Perşembenin gelişini Çarşamba'dan belli etti.
Nisan ayında Spahija'yı gönderip Ertuğrul Erdoğan'la devam edilse bu takım en azından ilk turda rotasyona sokacak Türk oyuncusu bulamayan bir takıma elenmezdi, madem bunu yapmadınız, Spahija'yla sezon sonuna kadar gidip oyunculara koçu yem etmeyelim dediniz o halde oyunculardan birilerini kadro dışı bıraksaydınız sonuç şu ankinden yine daha iyi olurdu. Spahija bu sene koç performansı olarak dünyanın en kötü performanslarından birine imza attı bunda hiç kuşku yok, geçen sene final serisini kazanmasına rağmen orda da bu seneki yetersizliklerine dair ipuçları vermişti zaten, ama Spahija'nın kötü koç olması bazı oyunculara kafalarına göre takılma, maçları umursamama, laubali davranma hakkı vermemeli. Mesela Emir'in bu konuda artık iyiniyetli falan olduğunu düşünmüyorum. Bu seneki hali formsuzlukla, koçun yetersizliğiyle falan açıklanamaz, tamam koç felaket de arkadaş sana mücadele etme diyen de mi koç. Bu sene zaten özel antrenman yapmayı falan bıraktığını, çalışmadığını Mrsiç'in bizzat ağzından duymuştum da bu kadar da rezil bir şekilde oynanmaz ki.
Ukiç için de bir parantez açmak lazım. Şubat ayında Spahija'nın yardımcısı Ukiç'in sakatlığı dönüşü takımın düzeleceğini falan anlatmıştı bana uçakta ben de onun üzerine şunu yazmışım
...zaten umutsuzluğa kapıldığım kısım da bu nokta. Ukiç'in takımı hedefe götürebilecek mental yeterlilikte olmadığı konusunda benim artık en ufak bir kuşkum yok ama maalesef Spahija ve ekibinin bu konuda tam tersi düşündüğünü söyleyebilirim.
Nitekim Spahija sezonun son bölümünde Ukiç merkezli oynama düşüncesinden vazgeçip topu Emir'e teslim ederek aslında kendisi de bu düşüncesinin iflas ettiğini gösterdi. Ukiç lider kumaşı olan winner bir oyuncu değil, zor anlarda doğru kararlar verebilen bir oyuncu hiç değil, takımın bir parçası olarak katkı verebilecek ama takım liderliği rolü verildiğinde iflas edebilecek bir oyuncu, nitekim gördük Beşiktaş maçlarının maç sonlarında , takımı oyunun içine katmak için en ufak bir çaba sarf etmeden nasıl tek kişilik bir oyun oynadığını. Hücumda Emir'e topu vermek maçın 3 periyodu akıllı bir tercih gibi gözükse de mental olarak Emir'in de en az Ukiç kadar zaafı olan bir oyuncu olması maçın karar anlarında onun da çuvallamasına yol açtı. Banvit maçında mesela son 2 dakika 4 tane top kaybı yaptı Emir, Efes maçının sonunu yine saçma sapan oynadı, Akatlar'daki Beşiktaş maçının kaybının da bir numaralı sorumlusuydu yine son dakikalardaki felaket tercihleriyle.
Aslında tüm sezonun böyle rezil geçmesini özetleyen şey yukarıdaki iki paragrafda gizli. Zor anlarda topu emanet ettiğiniz, güçlü olmasını, mental olarak ayakta kalmasını beklediğiniz, yani lider vasıfları olması gereken oyuncular Fenerbahçe kadrosunda yok. Mirsad neredeyse tüm sezonu sakat geçirdi, liderlik özellikleri olan winner karaktere sahip tek oyuncu Ömer'in de artık bir yere kadar yettiğini görüyoruz. Hücumdaki temel sıkıntı yetenekten ziyade akıl oldu Fenerbahçe'de bu sene. Savunmada ise artık bir kulüp karakteri haline gelen dış oyuncuların topa baskı yaptığı Fenerbahçe geleneği bu sene itibariyle tarihe karıştı. Savunma yapmayı bilmeyen Gist, Bogdanoviç, Emir, Jerrels, Oğuz gibi oyuncularla Fenerbahçe sert savunma geleneğini kaybetti. Sezonun ilk yarısında eğrisi doğrusuna denk gelip Euroleague'de Top 16'ya kalabildiysek bunda en büyük pay o dönem takımda Ömer Onan'la beraber savunma yapmayı bilen ve geçtiğimiz yıllarda gördüğümüz sert, topa baskılı savunmayı yapabilen Sefolosha'nın olmasıydı. Onun gidişi ve Ömer'in sakatlığı sonrası Fenerbahçe savunması tamamen göçtü.
Peki ne yapmalı?
Öncelikle koçun kalması gibi bir ihtimal yok, bu kadar büyük bir fiyaskonun ardından koçla sözleşme uzatmak skandal olur. Hoş Fenerbahçe'de basketbolu yönetenlerin tüm sene boyunca yaptıklarına bakarsak alacakları hiç bir karar beni şaşırtmaz. 3 senedir bas bas bağırıyoruz yerli oyuncu transferi çok önemli diye, Semih'i ve Ömer'i kaybetmissin, Mirsad ve Ömer 36 ve 33 yaşına gelmiş hala doğru düzgün yerli oyuncu transferi yapmıyorsun. Geçen sene Furkan, Cevher ikilisinden en az birini mutlaka almalıydık. Hadi onları almadın bari elindeki Metecan'a Berkay'a Erbil'e süre ver. Berkay'ı tüm sene oynatsan Gist'ten daha kötü mü savunma yapardı Allah aşkına. Oktay Mahmuti geçen sene Göksenin'i play-off finalinde ilk beş başlattı, bu sene de istikrarlı olarak süre verdi, ve kısa vadede rol oyuncusu olarak adamdan yararlanmaya ve meyvelerini almaya başladı. Biz böyle rezil bir sezonda bile bu yetenekli çocuklara doğru düzgün süre vermedik.
Kimlerin transfer edileceğinden ziyade bu sene bu basketbol planlamasını yapanların da özeleştiri yapması lazım. Semih Özsoy, Aydın Örs Nedim Karakaş üçlüsünün zaten yetkilerinin ne olduğunu kimin yetkisinin nerde başlayıp nerde bittiğini şubede kimse bilmiyor. Dolayısıyla transfer planlamasından önce o yetkilerin belli olması lazım. Mesela koç tercihini kim yapacak Semih Özsoy mu son kararı verecek yoksa ondan bağımsız Aydın Örs birini mi seçecek belli değil. Bana kalırsa Obradoviç ve İvkoviç'i almak zor olsa da Pesiç'i getirebiliriz. Enkaz halindeki takımı onun kalibresinde bir koç toparlayabilir. Yerli koç gelecekse de Erman Kunter tercihim olur. Ertuğrul Erdoğan'ı da severim gelirse niye geldi demem ama bu kadar yıpratıcı, mental olarak bir çöküş yaşanılan senede mevcut oyuncuların staffda bulunan birisi olduğu için ona da güvenlerinin azalmış olabileceğini düşünüyorum.
Uyuz olduğum bir şey daha var, Twitter'da basketbol takımının fiyasko sezonu hakkında bir şeyler yazınca falan sonuç odaklı eleştirmeyelim, birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç duyuyoruz şimdi eleştirmeyin diyenler var tek tek herkese cevap vermek mümkün olmadığı için burda söyleyeyim. Bir kere şu hep destek tam destek sloganını son derece otokratik, otoriter bir slogan olarak buluyorum, dolayısıyla biz o sloganı ne olursa olsun kimseyi eleştirmemek olarak değil maç sırasında durum kötüyken takıma tavır almamak olarak yorumluyoruz böyle saçma bir şekilde hiç bir durumda eleştirmeme olarak değil. Ayrıca şunu da belirtmek lazım mesele sonuçtan ziyade erkek basketbol takımının tüm sene boyunca gösterdiği duruş. Bütün branşlardaki oyuncular bu sene ekstra çaba sarfederken, ödemeleri zamanında yapılan,dünyanın en iyi salonlarından birinde oynayan bu beyefendilerden bir kaçı hariç diğerlerinden diğer şubelerdeki meslektaşlarının çabasının %10 unu bile görmemek sapına kadar eleştiri konusudur.
Yıllardır bu takımın peşinde olan birisi olarak ben tüm sene boyunca parkede görmediğim mücadelelerinden dolayı oyunculara son derece kırgınım ve kızgınım. 5 senenin 4 ünde şampiyon olmuşuz bu sene de olmayalım ne olmuş meselesi değil şikayet ettiğimiz şey, Fenerbahçe oyuncusu 40 sezonun 39 unda şampiyon olsa da 41. sezon sahaya yüzde yüzünü koymak mecburiyetindedir. Bu sene zaten koç da kötü, sene ortasında gider, play-off da da Allah kerim diye düşünen bir oyuncu grubu varsa kimse o oyunculara saygı falan duymaz. Uzun bir yazı oldu ama mesele budur.
Devamı ...
1 Mart 2012
Basketbol Takımı Nasıl Kurtulur: Bir Uçak Söyleşisi
Şu yazıyı maçı kazanıp Top 8 e kalınca yazayım diye iki-üç gündür bekletiyorum ama maalesef beklediğim gibi Panathinaikos üzerine düşeni yapsa da son derece silik bir oyun oynayıp Armani'ye kaybettik. Top 16'nın bence en kötü basketbol oynayan takımıydık ve hak ettiğimiz bir yerde yani 4. lükle bitirdik grubu. Grubun en güçlü takımı görülen Panathinaikos'un evinde iki kez kaybettiği bir gruptan çıkamamak, üstelik kazandığımız maçlar dahil hiç bir maçta doğru düzgün basketbol oynamamak insanın içini acıtıyor. Bugünkü maç özelinde çok fazla detaya girmeye gerek yok. İlk yarı hiç oynamayan Oğuz ve ikinci yarı hiç oynamayan Vidmar la nasıl bir rotasyon uyguladığını anlamadım Spahija'nın. Oyuncuların böyle kader niteliğindeki bir maçta nasıl bu kadar isteksiz savunma yaptığının, en ufak bir fiziksel direnç ve en önemlisi karakter koymamasının nedenini de anlamış değilim.
Türkiye Kupası sırasında yıllık izinlerini basketbol organizasyonlarına denk getirmeye özen gösteren birisi olarak hem aile ziyareti hem de maçları seyredeyim diye Konya'ya gittim. Uçuş sırasında da bizim basketbol takımıyla aynı uçaktaydım.Uçak tamamen basketbolcu doluydu Aliağa Petkim ve Beşiktaş takımları da aynı uçaktaydı, kendi kendime inşallah bizim takımdan birileriyle yan yana oturup ne olacak bu takımın hali muhabbeti yaparım diye yerime doğru ilerlerken oturduğum koltuğun yanında Adam Morrison'la bizim Spahija'nın Hırvat yardımcısını gördüm ve pencere kenarına yardımcı koçun yanına oturdum.
Daha paltomu bile çıkarmadan "Merhaba siz Spahija'nın yardımcısısınız değil mi diye adamla konuşmaya başladım. Milan Vojvodiç'le İstanbul- Konya uçusu boyunca yaklaşık 1 saat 10 dakika falan hiç durmadan konuştuk. Açıkcası bu konuşmadan sonra da takımdan bir beklentim kalmadı. Öncelikle yardımcı koçun dolayısıyla Spahija'nın da kulübün büyüklüğünün son derece farkında olduğunu, kötü sonuçlara en az bizim kadar üzüldüklerine falan samimiyetle inanıyorum ama takıma dair kötü gidişin teşhisini yanlış koyduklarını düşünüyorum.
Ertuğrul Özkök gibi bir ara başlık atalım burada işte o sohbet.
İlk soru olarak koça bizim hücumda bir planımız var mı diye sordum yani birinci önceliğimiz nedir dedim, iki kelime söyledi sadece, topu paylaşmak, ben bunun üzerine kendisine Ukiç ve Jerrels gibi topu 15-16 saniye elinde tutan guardlarla bu hücum nasıl uygulanabilir ki diye sordum bunu sorunca kendisi de güldü, oyuncular üstüne konuşmaya başladığımızda bütün oyuncuların geçen seneki performansını gösterememelerinin gerekçesini özgüven kaybı olarak yorumladı. Bu seneye dairse Ukiç ve Tomas'ın tam olarak sağlıklı ve formda olduğu zaman her şeyin düzeleceğini düşündüklerini söyledi. Konuşmanın büyük bölümünün üzerinde geçtiği kişi Ukiç'ti. Ben Ukiç'in oyun lideri olabilecek mental yeterliliği olmadığını söylediğimde koç Ukiç'in geçen sene bu sorumluluğun üzerinden gelmeyi becerdiğini ve o sınavı verdiğini söyledi. Ben gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz dedim, koç Ukiç'in takımı gerçekten çok sahiplendiğini, çok büyük sorumluluk hissettiğini falan söyledi. Geçen sene baskıyı üzerinde hissettiği karar maçlarında Ukiç'in ortadan kaybolduğu Olympiakos, Valencia, final serisindeki Galatasaray deplasmanı, bu seneki Galatasaray Cumhurbaşkanlığı finalini falan hatırlattım ve siz teknik heyet olarak son top Ukiç'in elindeyken ya da kritik bir serbest atış atarken kendinizi rahat hissediyor musunuz diye sordum ? Zaten umutsuzluğa kapıldığım kısım da bu nokta. Ukiç'in takımı hedefe götürebilecek mental yeterlilikte olmadığı konusunda benim artık en ufak bir kuşkum yok ama maalesef Spahija ve ekibinin bu konuda tam tersi düşündüğünü söyleyebilirim.
Gist ve Jerrels transferleri tahmin edilebileceği gibi ilk sorduğum şeylerden biriydi. Sezon başı Pargo isminin ciddi ciddi geçtiğini, ilk hedefin o olduğunu söyledi koç, Eidson'un ise isminin çok da geçmediğini belirtti ve bütçe doğrultusunda Jerrrels'in ilk tercih olmamakla birlikte tercih edildiğini söyledi. Gist konusunda ise açıkcası beni son derece şaşırtan bir cevap aldım. Gist'i uzun süredir takip ettiklerini atletik, gelişime açık (buranın altını çizeyim) genç bir oyuncu olduğu için aldıklarını söyledi. Açıkcası Gist'in gelişime açık olduğu doğru da o gelişim 0 dan başlayacak bir gelişim olur herhalde.
Gist'in basketbolla, takım oyunuyla, maçla falan yakından uzaktan alakası yok, daha doğrudan söyleyeyim Ahmet Çakar edasıyla ukalalık gibi algılanmasın ama Gist basketbolu bilmiyor, Euroleague düzeyinde Gist'e 30 dakika süre veren bir takımdan hiç bir şey olmayacağını öngermek için de basketbol allamesi olmak gerekmiyor. Konya'da Efes maçını seyrederken Gist'in sahada olduğu dakikalarda özellikle onu izledim. Bunca yıldır basketbol izlerim boyu çok uzadı diye basketbola 18 yaşında başlamış fundemental eksiği akla zarar bir sürü basketbolcu gördüm ama Gist kadar basketbolla alakası olmayan bir oyuncu görmedim. Açık ara Fenerbahçe'ye gelmiş geçmiş en kötü yabancı olduğunu düşünüyorum, maçın başında hava atışı için oyuna alınıp daha sonra çıkarılması gereken bir oyuncuya bizim teknik heyetin gelişime açık demesi de takıma ve basketbol anlayışlarına bir kez daha kuşkuyla bakmama yol açtı.
Biz Konya'ya giderken Bandırma Kırmızı maçının üzerinden iki gün geçmişti. Ne oldu Banvit Kırmızı maçı sonrası soyunma odasında diye sordum Vojvodiç'e ? Spahija'nın oyunculara bir şey söylemediğini, bağırıp çağırmadığını herkesin çok üzgün olduğunu ve herhangi bir gerginlik yaşanmadığını söyledi, takımla Spahija arasında bir iletişim kopukluğu olmadığını da ekledi. Kazan maçının devre arasında Spahija'nın ikinci devre 0-0 gibi başlayacağız dediğini, Bojan iki hücum hatası yaptıktan sonra Marko ve Emir'i devreye sokmak istediğini ama herşeyin ters gittiğini ekledi.
Bütçe miktarının ne kadar olduğunu sorduğumda bu sene bütçenin ne olduğunu tam olarak bilmediğini Furkan Aldemir transferinde Galatasaray'ın çıktığı rakamlara çıkmamızın mümkün olmadığı için Furkan'ı alamadığımızı özellikle Ertuğrul Erdoğan'ın Furkan'ın alınması konusunda epey istekli olduğunu söyledi.
Türkiye'deki hakemlerin hiç bir standardı olmadığını söyleyip geçen seneki normal sezondaki Karşıyaka ve Galatasaray deplasmanlarındaki hakem yönetimlerini eleştirdi. İki maçın hakeminin de Murat Biricik olduğunu söylediğimde basketbolu bu kadar iyi takip ettiğime epey şaşırdı. Siz maç kaybettiğinizde bizim bir haftamız hayalkırıklığıyla geçiyor dedim, kendilerininde zaten en çok buna üzüldüklerini Fenerbahçe taraftarının kulübe duyduğu aidiyetin dünyanın hiç bir yerinde benzerine rastlamadığını falan söyledi. Ayrıca Once Brothers belgeselinden falan bahsederken Spahija ile Drazen Petroviç'in çocukluk arkadaşı olduklarını ve aynı mahallede yan yana apartmanlarda oturduklarını öğrendim.
Emir konusunda da hem koçla hem Mrsiç'le konuştum koç bu konuda da iyimserdi, Emir'in geçen senede sezona kötü başladığını ama sezon sonunda formunu yükselttiğini söyledi , Mrsiç genel olarak artık genç oyuncuların çok para kazandıkları için kendilerini geliştirmeyi çok fazla önemsemediklerini, Emir'in de özellikle Türk vatandaşı olduktan sonra ekstra idmanları bıraktığını söyledi. "Sürekli konuşup düzeltmeye çalışıyoruz ama ekstra çalışması lazım" dedi. Kendisinin 36 yaşındayken bile ekstra idman yaptığını hatırlatıp o kırık Türkçesiyle "
siz sanıyorsunuz o şutlar kendiliğinden giriyor, çalışmayla giriyor"diye de ekledi.
Bütün bu konuşmalardan çıkardığım takımın havasından gördüğüm kadarıyla oyuncuların kazanma isteği konusunda bir eksiklik yok, takıma aidiyetlerine de inanıyorum( tabii ki Gist ve büyük ölçüde Oğuz hariç) ama sahada müthiş bir organizasyonsuzluk var. Sezon başında dağıtılan takım içi rollerle, oyuncuların potansiyeli birbiriyle örtüşmüyor. Bunun yanında mental olarak takımı sürükleyecek iki oyuncunun Ukiç ve Tomas olarak görülmesi bence başlı başına çok büyük bir hata. Bugün bir kez daha gördük kü kaç yaşında olurlarsa olsun bu takımın kazanma karakteri olan iki oyuncusu Mirsad ve Ömer. Diğer oyuncuların kazanma karakterleri ve işler ters giderken ayakta kalabilme özelliği yok. Ukiç bireysel yetenekleri üst düzey bir oyuncu olabilir ama Fenerbahçe final -four u hedefliyorsa Ukiç'in mental yetenekleriyle buralara gelmesi imkansız. Gist'in niye kadroda tutulduğunu ben anlamış değilim yerine Berkay oynasa ondan eminim çok daha faydalı olur. Koçla konuşurken Fenerbahçe'nin Ömer Aşık, Semih ve Enes'i arka arkaya kaybetmesinin çok ağır bir boşluk açtığını belirtti ama Semih NBA'den geri döndüğünde Spahija'nın niye onu geri çevirdiğini sormak gerek bu durumda tabi.
Ben genel olarak karamsar biriyim ama gerçekci değerlendirildiğinde de bu sene Fenerbahçe'nin üstelik saha avantajını da kaybetmişken Abdi İpekçi'den maç kazanarak çıkabileceğini düşünmüyorum, normal sezonu 5. bitirme ihtimalimiz var ve bu ilk turda Banvit ya da Beşiktaş'la saha avantajı olmadan oynamak demek ki bu mental yetersizlikle bu takımın buralarda maç kazanmasının da çok zor olduğunu düşünüyorum. Bana kalsa Spahija'yla geç de olsa yolları ayırıp Ertuğrul Erdoğan'la devam ederim takımın tekrar lige tutunması kısa vadede böyle mümkün olabilir. İkinci seçenek sezon sonuna kadar tazminat y mali nedenler ya da prensip gereği Spahija ile devam edeceksek bu seneyi kaybetmeyi göze alıp Ukiç, Gist ve Oğuz'u kadro dışı bırakırdım. Metecan Erbil ve Berkay'la kaybederdim kaybedeceksem. Kadro planlamasından, bu takıma bu rezil transferleri yapan basketbol aklına kadar herkesin başta Semih Özsoy,Aydın Örs ve Nedim Karakaş'ın da taraftara bir açıklama borcu var onlar da bu seneki felaketin paydaşlarıdır bunu da söylemek lazım.
Devamı ...
26 Ocak 2012
Spahija İle Tükenişi İzlemek
Öncelikle şunu belirtelim basketbol her ne kadar sonuç odaklı olsa da ben bir takımı değerlendirirken maç sonundaki skorborda bakarak eleştirmenin biraz insafsız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kazanıp kaybetmekten ziyade sahaya konulan strateji akıl ya da taktik hamleleri eleştirmenin daha öncelikli olması lazım. Dün akşam ve aslında bu senenin önemli bir bölümünde Fenerbahçe basketbol takımı basketbol falan oynamıyor, bizim oynadığımız oyun oyuncuların o anki form durumuna göre yaptığı doğaçlamalar bütünü şeklinde yorumlanabilir. Bırakın bir Euroleague takımını üst üste iki tane antrenman yapan bir takımın bile bir hücum seti olur. Dün koskoca ilk yarıda Fenerbahçe’nin asist sayısının 1 olmasının akılla mantıkla izahı mümkün değil.
Ben bir takımın koçu olsam iki senedir o takımla minumum 70 maça, 300 civarı antrenmana çıkmış bir koç olarak böyle bir performansa tanıklık etsem maç sonunu falan beklemeden devre arası istifa ederdim. Şimdi bu bir maç iki maçtır olan bir şey değil, Fenerbahçe Euroleague’in en az asist yapan takımı, Euroleague’ i geçtim Beko Basketbol Ligi’nde bile en az asist yapan takımlardan biri. Bir takımın koskoca maçı 6-7 asistle bitirip iyi oynaması mümkün olabilir mi?.
Şöyle bir kadronuz var, bir numara oynayan iki oyuncunuz da penetreyi ve topu elinde tutmayı seven oyuncular, ikisi de yanındaki oyuncuları oyuna katma konusunda sorunlu. Buna rağmen asiste en yatkın bir numaranızı yedek guardınız Engin’i Jerrels sahaya girdiği her an dökülürken bile kullanmıyorsunuz
İki ve üç numara oynayan oyuncularınızdan asiste yatkın, arkadaşlarına pozisyon yaratabilecek tek oyuncu Emir. Emir daha çok pick and roll sonrası asist yapmayı tercih ettiği için şutörlerden ziyade uzunlara pas vermeyi seçiyor. Ancak Gist-Kaya-Vidmar’ın ortalamanın çok altında bir bitiriciliğe sahip olması nedeniyle sadece Oğuz’la bunu verimli yapabiliyor. Emir’in sahada olduğu bölümde bu bağlamda Oğuz’un sahada olması daha mantıklı ancak hem Emir hem Oğuz sahadayken ikisi de ortalamanın altında savunmacı olduğu için savunma zaafa uğruyor, Oğuz iyi bir ribauntçu olmadığı için rakibe ekstra hücum şansları da doğuyor.
Gelelim dört numara meselesine.
Geçenlerde Ntvspor’daki Euroleague programında bir istatistik verdiler. Eskiden he r on “dört numara “ pozisyonunda oynayan dört oyuncunun şut yeteneği varken yani bu oran %40 ken bu yıl bu oran %64’e çıkmış. Ayrıca Euroleague de geçen yılın en değerli oyuncu sıralamasında 4 numaraların ağırlığının arttığını belirtelim. Şimdi son yıllarda modern basketbolda önemi bu denli artmış bir pozisyonda bizim hiçbir ağırlığımız yok. Dört numara oynayan oyuncunun hem içerde hem dışarda topla buluşabilmesi nedeniyle opsiyonlarının daha fazla olması, oyun görüşü ve basketbol fundemantalinin ortalamanın üstünde olması bir takıma çok büyük bir hücum zenginliği katıyor. Gist bu özelliklerin hiçbirisine sahip olmadığı için normalde tüm takımların en verimli olduğu pozisyon bizim en verimsiz olduğumuz pozisyon oluyor.
Beş numara da zaten Vidmar’a pek top verdiğimiz yok, dolayısıyla o pozisyonu o oynarken sadece Ukiç perde yapsın diye kullanıyoruz. Oğuz girdiğinde biraz beş numara pozisyonunu hatırlıyoruz ama yukarıda da belirttiğim gibi uzunu oynatacak tek kısamız Emir olduğu için bu pozisyonu da verimli kullanmıyoruz.
Hücum opsiyonları bu kadar tıkanık , birbiriyle bu kadar koordinasyonu olmayan bir takımın asist yapması da dolayısıyla çok mümkün olmuyor. Dünkü maçı bir gözünüzün önüne getirin, Ukiç’in Bogdonaviç’in Jerrels’in hücum süresinin bitmesine beş altı saniye kala hiçbir set oynanmadan tepede savunmacısıyla kaldığı ve bir şekilde topu potaya atmak zorunda kaldıkları pozisyon sayısının haddi hesabı yok.
Pick and roll oynayamıyoruz, set hücumunda tempomuz çok yavaş ve bir numara oynayan oyuncular topu 15 saniye elinde tutuyor savunma kaynaklı fast-break de bu seviyelerde her takım iyi savunma yaptığı için kolay bulunmuyor. Spahija’nın kendisine şu soruyu sorması gerekmiyor mu bu takım geçen sene Euroleague’in en iyi üçlük atan takımıyken, bu sene nasıl oldu da Türkiye Ligi’nde Banvit Kırmızı’dan sonra en kötü üçlük yüzdesi olan bir takıma dönüştü? Üstelik takımın genel yüzdesine oranla felaket şut yüzdesi olan Lavrinoviç’in yerine ondan daha yüzdeli olan Gist ve daha kötü yüzdeli şut atan Kinsey yerine safkan şutör Bogdanoviç gelmişken.
Gelelim maç sonlarına bu konuda da yine bir flash back yapalım. Geçen seneki İstanbul’daki Valencia maçını hatırlayalım Son iki dakikaya 8 sayı önde girip Emir üst üste iki blok yapmasa kaybedeceğimizi maçını. 15 sayılardan verdiğimiz maçlara artık değinme gereği duymuyorum. Bu seneki Cantu maçını hatırlayalım yine 6 sayı önde girip 10 saniye kala geri koşarken adamlarımızı bulamadığımız ve köşeden üçlükle uzatmaya giden maçı. Bu seneki Mersin deplasmanını hatırlayalım aynı adamdan defalarca aynı üçlüğü yiyerek zorla berabere hale getirdiğimiz ve Ukiç’in son saniye basketiyle yenebildiğimiz ligin en kötü ikinci takımını, iki hafta önceki Tofaş maçını hatırlayalım son bir buçuk dakika 4 üçlük yiyip, son 12 saniye mola dönüşü çember altından turnike yediğimiz maçı, ve Kazan maçını hatırlayalım fark üç sayıyken maçın en kritik hücumunda Oğuz’un yanından yürüyerek geçen Veremenko’nun bomboş turnike atışını. Fenerbahçe maçın son anlarını o kadar kötü oynuyor ki maçı kazanma niyeti olmayan bir takım bile maçı kazanacağına inanıyor.
Düne dönelim maçın bitimine 28 saniye kala top bize geçmiş 24 saniye hücum süresi var rakip koç en az Spahija kadar tuhaf tercihler yapan bir koç olduğu için faul yapmayı seçmemiş, bu durumda yapılacak şey eğer iyi hücum edememişsen 23. saniye de topu elinden çıkarmak ribaunt mücadelesi sırasında geçecek 1-2 saniye sonrası eğer rakibin bulabilirse orta sahadan bir şut atmasını beklemek.
Biz ne yaptık? Bir basketbol takımının en yapmaması gereken şeyi; 24 saniyeyi doldurup saati durdurduk. Üstelik kalan 3.5 saniye için uygun durumda istedikleri pozisyonu da verdik, tıpkı Galatasaray maçında son hücumda bomboş üçlük pozisyonu verdiğimiz gibi. Bu hatalar tek maçlık tek anlık hatalar değil artık kalıcılaşmış kronikleşmiş bir durum. Spahija coaching olarak bu sene resmen iflas etmiş vaziyette. Hadi geçen sene Oktay Mahmudi’ye coaching olarak yenildin Mahmudi iyi koç bunu kabul edelim de bu sene maç sonunda kötü yönetimiyle meşhur Orhun Ene ve Nihat İziç’e bile yenilmenin izahı olabilir mi? Sene başındaki kadro planlamasından, oyun içindeki düzene, maç sonu yönetiminden , rotasyona bu sene gösterilen performans tam anlamıyla felaket. Maç sonunda kazanırsın kaybedersin doğruları yapıp ortaya bir plan,sistem koyarsan kimse seni eleştirmez, dün kazanmamıza rağmen sahada bir strateji, oyun aklı görebilen oldu mu?
Artık Spahija’yla gidilebilecek bir yol yok Fenerbahçe bu gruptan çıksa bile bir iki oyuncunun bir maçlık kahramanlığıyla bir basketbol mucizesiyle falan çıkabilir. Sene başında yapılan planlar iflas etmiş halde ve bu takım düzeninde başarı çok mümkün gözükmüyor.
Salon içinde bir şeyler söyleyeyim seyircinin maça etkisinin olmadığı hiçbir salon ne kadar modern olursa olsun o takıma bire şey katmaz. Bilet fiyatlarına göre maça etki edilebilecek yerlerde oturacakların orta-üst gelir sınıfına mensup olduğunu düşünürsek bu sınıftan insanların da pek tribün ve maça etki etme konusunda ehil olmadıklarını varsayarsak kısa vadede bu salon rakiplerin ve hakemlerin üstüne baskı kurma imkanı falan sağlamayacak . Zaten bence İstanbul deplasmanı hakemlerin en rahat ettiği deplasmandır, ev sahibi takım aleyhine bir tartışmalı steps kararı versen Yunanistan’da İtalya’da İspanya’da sahayı cehenneme çeviren bir seyirci varken burada seyirci marş söylemeye devam eder. 90’lardaki Türk seyiricisinin maça etki gücü sanırım 2010’ dakinden çok daha iyiydi. Yine de bu salonu kazandıran herkese teşekkür etmek lazım. Yazının tümü çok karamsar oldu farkındayım ama hissiyatım iyimser olmamı engelliyor.
> Devamı ...
18 Ocak 2012
Spahija İçin Kazan Kaynıyor mu?
Bu maçı tekil bir maç olarak değerlendirmemek gerek, iki senedir süren bir geleneğin son halkası olarak görmek daha sağlıklı bir değerlendirme yapmamızı sağlayabilir. Spahija ile Türkiye'de çıktığımız ilk maça gidelim. Efes'le Cumhurbaşkanlığı maçında 17 sayı öne geçip, birbirinin kopyasi Kerem Gönlüm-Kerem Tunceri ikili oyunlarıyla maçı vermiştik. Geçen sene Türkiye Kupası'ndaki Galatasaray maçı, İstanbul'daki Olympiakos maçı, İstanbul'da ki Valencia maçı yine ciddi farklardan son periyotta rakiplerin geri dönüşüyle sonuçlandı. Bu sene de bu özellik berdevam. Olympiakos'la deplasmandaki maç yine 15 lerden kaybedildi, içerdeki Nancy maçı bile 20 sayı öndeyken krize girdi.
Ayrıca başa baş giden maçlarda takımın performansı da feci,son Tofaş maçında 5-6 sayı önde girdik son üç dakikaya ve 6 hücumun 4 ünde 3 lük yedik, girmeyen iki topun da savunma ribauntunu alamadık, bunlar yetmiyormuş gibi 15 saniye kala topu pota altından oyuna sokan rakipten tek pasla bomboş turnike yedik, bugün yine gördük maçın en önemli hücumunda Oğuz'un yanından yürüye yürüye geçen Veremenko turnikeyi bıraktı. Takımın maç içindeki iniş çıkışları o kadar keskin ki bir yarıda 24 sayı yiyip diğer yarıda 53 sayı yemek gibi mantık sınırlarını zorlayacak şeyler yapabiliyor. Bu takımın son Efes ve Tofaş maçlarında ortalama 90 sayının üstünde sayı yediğini de belirtelim.
İkinci çeyekteki 15-0 lık seri sırasında bu sene görmediğimiz kadar iyi oynayan, savunmada iyi yardımlaşan, hücumda topu çok iyi paylaşan bir takım gördük. Kazan'ın skor opsiyonlarını iyi kilitledik, özellikle Engin girdikten sonra hücumda doğru tempoyu da bulunca fark giderek açıldı.
Maçın en kritk anının bu tür farklı önde olunan maçlarda ilk üç dört dakika olacağı bariz bir şey. 17 sayıyla devreye önde giriyorsan ev sahibi takımın en çok maça asılacağı bölüm belli, üçüncü çeyreğin başında bütün kozlarını oynayacaklardı, biz bu süreçte iki dakika da 4 faul limitini doldurup adamlara buyrun gelin dedik zaten. Hücumda saçma sapan birebirlerle top kayıpları yapıp kolay baskete izin verdik, üç dakika daha sert savunma yapsak pes edebilecek rakibe karşı ikinci yarı hiç bir direnç göstermedik. Spahija'nın molaları da bir işe yaramadı. Zaten mola dönüşlerinde Fenerbahçe momentum değiştirebilen, hücumdaki krizden bir set çizilerek çıkabilen bir takım değil.
İkinci çeyrekte farkı yarattığımız bölümde sahada olan Oğuz-Kaya ikilisi ikinci yarıda hiç bir arada oynamadı, Bogdonaviç bir yanlış şut tercihinden sonra tüm üçüncü çeyrek kenarda oturdu, Emir için artık bir şey söylemek istemiyorum, büyük oyuncu olacağı umudunu kestim, hücumdaki tercihlerinin neredeyse tamamını yanlış yapmaya başladı , şutuna kesinlikle güvenmiyor ve savunmada da felaket durumda. Keza Vidmar dan da artık yavaş yavaş umudu keselim, her maç başı 2 dakikada 2 faul, çıkılan perdelemede saçma sapan fauller ve hücumda artık kanıksadığı etkisiz eleman rolünü oynamaya devam ediyor.
Spahija'yı bu maç özelinde değil bu kadroyu kurduğu için eleştirmek gerek. Sezon başı planlaması Vidmar, Mirsad sağlıklı dönerse, Tomas dönerse Ukiç dönerse şeklinde sürekli plan değil temenni özelinde yapılırsa o takımdan F4 falan beklenmez. Geçen seneki zaaflar belliyken yapılan transferlerin ihtiyacı karşılayamadığı ve karşılamayacağı belli.
Spahija Tofaş maçından sonra maçı yorumlarken Gist'in sürekli yerini kaybettiğini söyledi, yahu arkadaş sen Gist'i bu takıma alırken bu adamın zaaflarını bilmiyor muydun, bu adamın ne zaman pozisyon bilgisi iyi oldu ki Tofaş maçında iyi olsun? Geçen sene Ukiç oyun içinde aklını kaybettiği için Top 16 da çuvalladık, bu sene Ukiç'in bu zaafını kontrol etsin diye aldığımız adam ondan daha kontrolsüz Jerrels. Üstelik güya savunmada sertlik getirecek diye alınan Jerrels kimi savunsa cosuyor. Efes maçında Kerem galiba 19 sayı attı, bu maç maç boyunca 1-2 topu zar zor kullanan Sameylenko 16 sayı 10 asistle hayatının maçını oynadı.
Takım içinde kimin ne rolü olduğu belli değil, oyun krize girdiğinde koçun bir şey yapabileceğine maçı tekrar dengeye getirebileceğine bir tane oyuncu bile inanmıyor. Sen koç olarak saha içindeki akıl tutulmasını önleyebilecek coaching göstermeyeceksen, maça müdahaleyi sevmeyen bir koçsan o zaman kolay kolay kontrol kaybetmeyen oyunculardan bir takım kurman lazım. Bizim kadronun mental direnci zaten felaket, işler kötü gitmeye başladığında her şey zincirleme olarak dağılıyor. İyi hücum ederken iyi savunma yapıyoruz, iki hücum saçmaladık mı savunma da düşüyor, takımın genel yapısı böyle olunca, coach da müdahale edemeyen bir coach olunca maç içinde böyle bir uçtan bir uca savruluyoruz.
Grup kuraları çekildiğinde bir aylık sürede Engin ve Mirsad'ın biraz katkı vereceği ve Ukiç'in de daha formda olacağını düşünürek Top 16 için umutluydum. Bir aylık sürede Ukiç sakatlandı ve takım her geçen gün daha kötü oynamaya başladı. Türkiye Ligi'nde Banvit'e kaybettik, Galatasaray'a karşı rezil oynayıp kazandık, Efes'e kaybettik, Tofaş'a kaybettik. Bu sürede tek iyi oyun oynayıp kazandığımız maç Hacettepe maçı oldu. Açıkcası Top 16'dan bugün itibariyle bir umudum yok, bu köprünün altından çok sular geçebileceğinin bilincinde olsam da bu kadar gel-giti Top 16 kaldırmaz. Spahija'nın da bu takıma verecek bir şeyi kalmadığını düşünüyorum. İddia ediyorum hiç bir Fenerbahçeli oyuncu başa baş giden bir maçta maçı coaching faktörüyle kazanabileceklerine inanmıyor, ayrıca coachun da geçen seneki kadar maçın içinde kaldığını ve odaklanmış olduğunu da düşünmüyorum. Muhtemelen bizim bilmediğimiz bir şeyler de vardır, ben bu basketbol şubesinde yetkinin tam olarak kimde olduğunu Aydın Örs'ün pozisyonunu, işlevini, Nedim Karakaş'ın ne yaptığını, Semih Özsoy'un tam olarak neyin sorumlusu olduğunu falan yıllardır anlamış değilim zaten. Bakalım sonumuz ne olacak?
Devamı ...
5 Ocak 2012
Adil Değil Aciz Basketbol Federasyonu
Ayrıca para cezası ile tecziye edilen diğer şeyler de bugüne kadar hiç bir kulübe yaptırım uygulanmayan Molten top poşetlerinin kullanılmaması, sigara içilmesi, yaka kartının gözükmemesi gibi abuk subuk nedenler. Federasyon belli ki gerekçeli kararı biraz uzatalım da etkili olsun diye düşünmüş. Şimdi ceza şöyle olmalıydı böyle olmalıydı bunu eleştirecek değilim. Eleştirilmesi gereken şey cezalarda standart olmaması. Geçen yıl Galatasaray Fenerbahçe final serisinin son maçından sonra üyeleri ve başkanı aynı olan bu kurulun verdiği cezaya bir bakalım.
Disiplin kurulu 24/06/2011 tarihili kararında rakip takım yöneticileri hakkında "küfürlü tezahürat, müsabaka bitimiyle rakip takım oyuncularına yabancı madde atma,kupa töreninin yapılmasını sağlamaya çalışan emniyet görevlilerine mukavemet ve sahaya koltuk atma, ve kupa törenini iki saat geciktirme" gibi nedenleri saymış.
Ama bunun ardından 2 maç cezayı sadece bu olaylar nedeniyle vermenin ağır olacağını düşünmüş olacaklar ki mahcup bir edayla o sezon içinde Galatasaray'a verilen diğer 10 cezayı da tek tek yazıp bu olaylar bir kere olsa neyse ama devamlılık arz ediyor deyip 2 maç ceza vermişler. Yani Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu maçtan çok daha vahim olaylar olmasına rağmen 2 maç cezayı direkt bu olaylara değil bir de bunların devamlılık arzetmesine bağlamışlar. Şöyle de diyebiliriz yani yukarıdaki sayılan olaylar olsa ama Galatasaray o sene 10 kez ceza almamış olsa muhtemelen o 2 maç da 1 maça inecekti.
Şimdi son Fenerbahçe-Galatasaray maçındaki olayların derecesiyle geçen seneki olayların derecesi aynı mıdır Allah aşkına. Ayrıca Fenerbahçe'nin bu sene 10 kez ceza almadığını da belirtelim . Aynı başkan aynı kurul iki maça da nasıl aynı cezayı verebilir. Turgay Demirel Türk Spor dünyasının Machiavelli'sidir. Çıkarı neredeyse hangi kişinin yanında olması onun çıkarınaysa onun yanında yer alır. Geçmişte Efes'e de Galatasaray'a da Fenerbahçe'ye dönem dönem mavi boncuk dağıtarak koltukta kaldı. Bu sene adalet-polis-medya eliyle kotarılan Fenerbahçe operasyonunda hedefin ne olduğunu kimin yanında durması gerektiğini kulağına fısıldamışlardır muhtemelen.
Bu basketbol federasyonu ve onun rezil başkanı eksen kaymasını kimse kulağına fısıldamadan da Türkiye'de en iyi okuyan kişi ve kurumlardan bir tanesidir. Dolayısıyla Emir' e verilen ceza, son Galatasaray maçındaki hakem yönetimi ve şu disiplin kurulu kararı bu sene Fenerbahçe'ye verilen bir mesaj aslında. Play -off zamanı eğer Fenerbahçe yönetimi ses çıkarmazsa çok daha vahim şeylerle karşılaşacağımızı belirtelim. Geçenlerde Basketfaul.com sitesinin haberini Twitter hesabında da paylaşmıştım
Haberde Fenerbahçe Yönetimi'nin Emir'e verilen 3 maç cezası için Tahkim Kurulu'na gitmek istediğini ama Tahkim Kurulu'nun yılbaşında toplantı yapamayız dediği gerekçesiyle bu başvurunun yapılmadığı haberini vermişti. İki cepheden de şimdiye kadar bir yalanlama gelmediğine göre bu haberi doğru kabul edip şu soruyu Fenerbahçe Yönetimi'ne sormak lazım. En temel hukuki hakkınız bu federasyonun Tahkim Kurulu tarafından hiçe sayılıp keyfi bir uygulamaya maruz kaldığınız halde niye dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz. Aynı şeyleri Naz Aydemir örneğinde sezon başında da yazdım. Sakat olduğu gerekçesiyle Milli Takım kampına katılmayıp kulüp tesislerine gitti diye kıza ceza verildi ve Fenerbahçe zerre kadar tepki vermedi, üstelik Naz'ın oynamadığı ve yerine oynayan pasörün felaket performansıyla damga vurduğu maçta Süper Kupa'yı da kaybettik.
Fenerbahçe Yönetimi'nin görevi hangi branşta olursa olsun genç, minik,a takım hangi oyuncu olursa olsun haklarını sonuna kadar savunmaktır. Naz Aydemir örneğinde Voleybol Federasyonu'na gösterilmeyen tepki Emir Preldziç örneğinde Basketbol Federasyonu'na da gösterilmemiştir. Böyle itiraz etmeden ses yükseltmeden boynunu eğersen her cepheden saldırı altında kalmaya mahkumsun. Geçen sene Taurasi olayında bu takımın Avrupa Şampiyonluğu göz göre göre çalındığında tepki verebilmiş, bütün ülkeyi ayağa kaldırabilmiş olsaydık, 3 Temmuz sonrası bukadar kolayca kuşatma altına alınmazdık.
Anlaşılan hala ders almamışız ve bu aptalca kararları, rezil federasyon kararlarını yüksek sesle eleştirmek yerine boynumuzu eğiyoruz. Bu basketbol federasyonun kadınlarda Galatasaray'ı Fenerbahçe'nin önüne biraz daha güçlü çıkarabilmek için yapmadığı kalmadı, önce final serisinde normal sezon galibiyetlerini taşımayı kaldırdılar, iki sene önce 0-0 başlaması gereken Mersin -Galatasaray yarı final serisini 1-1 başlattılar, bakalım bu sene neler yapacaklar.
Hakemleri baskı altına almanın ilk meyvelerini son maçta gördük, şampiyonluk gittikten sonra bağırıp çağırmanın hiç bir yararı yok dolayısıyla bir tepki verilecekse bu iş işten geçmeden verilmeli, bütün federasyonlara karşı sürekli savunma pozisyonunda kalarak bu kuşatma bitmez. Biraz sesinizi yükseltin artık.
Emir'in tahkim haberi için http://www.basketfaul.com/?islem=2&makaleID=12686
Galatasaray'a verilen cezanın tam metni için http://www.tbf.org.tr/tbfweb/tbfweb2.nsf/($$TBFV1_BasinBulteni_TBL_WEB_View)/9D4FD1DDF6A3C8ADC22578B90036FA15?OpenDocument
Devamı ...
31 Aralık 2011
Hezimetten Mucizeye 80-79
Bazı maçların tekrarını seyrederken bile kazanacağınıza inanmazsınız ya tam öyle bir maçtı. Bazen oluyor böyle maçlar o ana kadar berbat oynayan hiç bir ışık vermeyen takım bir an gaza gelip tamamen maçı tersine çeviriveriyor. 2001 Avrupa Şampiyona'sındaki çeyrek finalde Hırvatistan'la yaptığımız maç geldi mesela aklıma, 30 dakika rezalet oynayıp son periyota 17 sayıdan maçı çevirmiştik. Üstelik Harun'u bir numara oynatıp İbo'nun kendisinden 15 santim uzun adamı savunmak durumunda kalması gibi abuk bir düzenle yapmıştık bunu.
Maçlara geleneksel olarak kötü başlıyoruz bugün de öyle oldu, ilk periyot Galatasaray top kayıpları yapmasa sayı atamayacak gibi duruyorduk sahada. Jerrels Göksenin'in baskısından çok çabuk etkilendi ve oyundaki etkinliği bir anda sıfırlandı, şutlar yine girmemeye devam etti. Kaya'nın olağanüstü gayreti olmasa daha ilk periyottan Bilbao maçındaki gibi bir farkla yüz yüze gelebilirdik Galatasaray maçlarında 467. kez ikili oyun sonu Schumpert'in köşeden üçlüğüyle dört sayı geride girdik ilk periyot sonuna 17-21.
İkinci periyot forvetlerden ve oyun kuruculardan verim alamamaya devam ettik, hücumda sadece Oğuz üzerinden sayı bulup savunmada da basket faullere izin verince Galatasaray farkı çift hanelere kadar çıkardı. Mola sonrası savunmanın sertleşmesiyle farkı 4 e indirdik ama faul çizgisinden rezil performansımız maçı kafa kafaya getirmemize izin vermedi. Berbat bir yüzdeyle hücum ettiğimiz faul atamadığımız, üçlük yüzdemizin %10 u bulmadığı bir ilk yarıyı sadece 4 sayı geride bitirmek bizim için büyük şanştı 32-36. Eğer ilk yarı Galatasaray o kadar çok top kaybı yapmasa ve bunların sonunda kolay basketler bulmasak hücumda daha dramatik bir durum yaşayabilirdik.
İkinci yarıya Engin'in beş sayısıyla başlayıp öne fırladık, iki takımın da ilk yarı boyunca sokamadığı şutlar girmeye başladı. Engin ve Gist'in üçlüklerine Göksenin ve Lakoviç'le yanıt verdi Galatasaray. Uzunların show uplarında içeride boş kalan adamı iyi bulup farkı çift hanelerde tuttular. İki kere steps olan ama hakemin ağzına düdüğü götürüp elini kaldırmasına rağmen çalamadığı pozisyon sonunda Lakoviç'in üçlüüyle farkı tekrar 9 a çıkardılar. Hakeme tepkiler sahaya fiili müdahaleye dönünce hakem triosu herhangi bir anonsa gerek duymadan direkt soyunma odasına gitti. Tabi bu duyarlılığı geçen sene Abdi İpekçi'de de görmek isterdik kendilerinden ama burda kullanmayı tercih ettiler. Lakoviç'in aradan sonra ritmini kaybetmeden bulduğu üçlük ve Göksenin'in üçlüğüyle Galatasaray 6 sayılık farkla üçüncü periyotu bitirdi. 57-63
Son periyot seyircinin biraz daha maçın içine girmesine rağmen yine girmeyen şutlar ve Galatasaray'ın hücumdaki doğru tercihleriyle fark korundu. Son 5.30 a girerken de galiba 11 sayıyla öne geçtiler. Önce faul çizgisinden bulduğumuz sayılarla fark 6 ya indi. Savunma sertliğimiz taraftarın da desteğiyle maçta hiç olmadığı kadar arttı, Engin'in Tomas'ı bulduğu iki pozisyonda Tomas alıştığımız gibi attı şutları bu sefer ve maçta beraberliği yakaladık. Savunmada Oğuz'un doğru yardımı sonunda hücumda Engin'in bulduğu sayıyla öne geçtik, aynı Engin savunmada kazandığı topu yerdeyken hemen elinden çıkarıp Ömer'i bulunca bir kolay sayı daha bulup büyük bir avantajı ele geçirdik.
Galatasaray hücumunda Lakoviç'in önce ayağı çizgide mi değil mi tartışılan pozisyonda Ömer'e çarptırdığı topla topu tekrar kazanması ve süre dolarken bulduğu potalı üçlükle maç yine ortaya geldi. Engin'in kaçan turnikesinin ardından son hücumda topu yine sabırla çevirip bomboş şutu bulmasına rağmen Gordon'un kaçırdığı şut maçın sonu oldu. Son pozisyonda Tutku'nun Oğuz'a yaptığı pozisyona hücum faul çalınabilirdi, Spahija'nın şut girmemesine rağmen hiç bir sevinç belirtisi göstermeyip direkt hakemin üzerine yürümesi de enteresan bir durumdu.
Maça dair parentez açmamız gereken bir numaralı isim Engin. 2010 Temmuz'undan 2011 Kasım'ına kadar parkeye 1 yıl 4 ay ayak basmayan bir oyuncu olarak sakatlık sonrası şu performnasında maçın sonucundan daha çok sevindiğimi söyleyeyim. Fenerbahçe'ye gelmeden önce de çok sevdiğim bir oyuncuydu ama sakatlık sonrası artık sağlıklı dönemeyeceği konusunda da endişelerim vardı. Ukiç'in yokluğunda onun boşluğunu belki de ondan daha iyi dolduracak bir potansiyeli var. Engin 16 sayısının yanında maçı kopardığımız bölümde hücumda doğru adamı bulması, savunmada müthiş katkısıyla maçı döndüren adam oldu. Tomas da berbat başladığı bir maçta en kritik iki üçlüğü sokarak momentumu tamamen bize çeviren adamdı. Oğuz ve Gist'in 14 sayı 8 ribaunt ve 14 sayı 9 ribauntluk katkıları da önemliydi. Defolarımıza gelince Galatasaray'ın 20 asistine karşı takım olarak sadece 9 asist yapmışız. Hücumda müthiş bir organizasyon problemimiz var, Jerrels'in topu elinde 15 saniye tutması, pick and roll oynamayı bilmemesi bu organizasyonsuzluğun en önemli nedeni. 20 ye 9 asistlerde kaybedilen üçlük yüzdesinde %43 e %27 geride olduğumuz bir maçı kazanmak basketbol parametreleriyle açıklanacak bir şey değil.
Başta da söylediğim gibi oluyor böyle mucizeler. Top 16 da gruptan şu basketbolla çıkmak için mucizeden daha ötesi lazım. Vidmar'dan katkı almadan Bogdanoviç'i böyle küsüp kenarda tutarak falan bizim gruptan çıkma şansımız yok. Şu an sağlıklı olan bütün oyuncuların oyunu bir kademe yükselmeden Euroleague için ümitli olmak imkansız.
Gelelim maç dışı faktörlere, bu konuda da bir şeyler söylemek lazım.
Bu maç Galatasaray'ın basketbolda hakemler üzerinden yaptığı ne ilk ne son manipülasyon. Şimdi bu maç öncesi "Recep Ankaralı atanır mı bu maça kalkın ey ehl-i vatan" çağrısı yapan Salsabasket'deki arkadaşımız o atanmasın Engin Kennerman atansın, Murat Biricik atansın falan demiş. Kennerman geçen sene bizim Abdi İpekçi'de dayak yiyerek kaybettiğimiz maça atanmış maç öncesi yine bu objektif klik "yok Engin Kennerman Galatasaray'la davalık nasıl atanır" diye ayağa kalkmıştı, Engin Kennerman görevini yapıp maçın içine etmişti sağolsun, yine bu arkadaşımızın önerdiği diğer hakem Murat Biricik de yine kendisi dahil Galatasaraylıların hakemle kaybettik diye ağladığı geçen seneki kadınlar Play off finali son maçının hakemi.
O atansa da bu sefer başlayacaklardı "geçen sene şampiyonluğumuzu çalan hakemi nasıl atarsınız" diye. Bu adamlar utanmadan biz objektifiz ayağına böyle aptalca manipülasyonları yapıyorlar sonra da objektiflik taslıyorlar. Geçen sene kadın basketbolunda Fenerbahçe Galatasaray'dan çok daha fazla faul atıyor diye ortalığı velveleye veren Euroleague'de yabancı hakemlerin yönettiği maçlarda Fenerbahçe 20 sayıyla içerde dışarda yendiğinde ve faul sayısı bu sefer üç katı olduğunda da ses veremeyen adamlar bunlar. Seneye maçlarımızı Oktay Mahmudi yönetsin objektif bir koç diye de bir kampanya başlatabilirler dikkatli olmak lazım. Açıklasın bakalım şu hakemlerin iki tane stepsi görmesine ağzına düdüğü almasına rağmen niye o düdüğü çalamadığını.
Komik olan bir başka nokta da Galatasaray taraftarının maç sonu Oktay Mahmudi'nin nefret konulu açıklamasına hak verip fair play nutukları atmaları. Sanki geçen sene seromonisi yapılmayan maçın taraftarı bunlar değildi. Geçen sene Sinan Erdem'de son saniye basketiyle maç kaybetmemize rağmen sahaya bir şey atılmadığını ama Abdi İpekçi'de şampiyon olduğumuz maçta oyuncuların içeriye kaçmak zorunda kaldığını da Mahmudi'ye hatırlatalım. Geçen yıl maç öncesi centilmenlik çağrısında bulunup maçtan sonra muhteşem atmosferden bahseden de bugün nefret ortamından küfür yemekten bahseden de aynı Oktay Mahmudi. Mahmudi' ye de günaydın demek lazım Türk sporunda nefret ortamının yaratıldığını yeni görüyor demek ki.
Fenerbahçe taraftarı şiddete bulaşmıyor biz daha iyiyiz falan demiyorum, iki sene önce de Efes serisinde bizim seyirci seromoni yaptırmadı. Daha genel düşünelim İsviçre'nin Dünya Kupası'na gitmesine sevinmesine de izin vermedik. Ötekinden nefret edilmesi üzerine bir düzende yaşıyoruz ve 3 Temmuz sonrası artık spor alanında bir normalleşme mümkün değil. İnsanların hayatının bir parçası saydığı bir kimliği 6 ay boyunca linç edip sonra da sağduyu beklemek politik doğrucu bir istek belki ama bir o kadar da absürd.
Devamı ...
28 Aralık 2011
On Yıllar Öncesinden Bir Basketbol Derbisi
Sevgili Fatih'in aşağıdaki enfes yazısının üzerine bir şeyler yazmak kifayetsiz olur. "Eskiler..." deyince biraz daha geri yolculuk edip, böylelikle derbi öncesi kısa bir seri çıkartmış olalım dedim. Şuraya tıklarsanız haberin tamamını görebilirsiniz. Artık darısı bu cumanın başına... Devamı ...
Eskilerden Bir Galatasaray Maçı ve Henry Turner
Malum Cuma günü Galatasaray'la oynuyoruz, hafızamızın naftalin kokulu bölümünden bir Galatasaray maçını çıkarmanın zamanıdır. Tarih 2 Şubat 1996, Nasıl koydu Aykut Kocaman sloganına üç ay üç gün var daha. Ülke 90'ların çoğunda olduğu gibi kaos içinde, ben de uzun süreli bir çileden sonra 6 aydır alçıda olan ayağımı yeni yeni yere basabiliyorum.
Bir akşam üstü futbolda Galatasaray'ı basketbolda Efes'i tutan iki kişi, futbolda Beşiktaş'ı basketbolda Efes'i tutan bir kişi ve futbolda da basketbolda da voleybolda da Fenerli olan bendeniz geçiyoruz televizyonun karşısına. Sezonun ilk yarısındaki Galatasaray maçını bir sayıyla kaybetmişiz ve 90'ların genelinin aksine Galatasaray'ın kadrosu iyi bir kadro. Kimler var hemen bir sayalım, o zamanlar ter-ü taze olan Kerem Tunçeri, şimdinin karanlıklar prensi Lütfi Arıboğan, bugünün şampiyon WNBA koçu Corey Gaines, emekli veznedar tipli Eric Meek, basketbolun Sergen Yalçın'ı Levent Topsakal, ve Ömer Büyükaycan. Bir sene önce Türkiye Kupası'nı kazanmışlar (2011'de bizim hediye ettiğimiz C.başkanlığı kupasına kadar alabildikleri son kupa) ve o sezon da fena değiller. Maç da o sene açılan ve herkesin potaların sertliğinden dem vurduğu Ayhan Şahenk de.
Maçı yanılmıyorsam Kanal 6 da Sabri Ugan anlatıyor. Maç başlıyor bizim şutlar girmiyor ben hemen başlıyorum bu salonda biz şut atamayız , burda Daçka'ya bile kaybettik bu maçı da kaybedeceğiz zaten bu salon uğursuz diye mağlubiyete karşı önlem almaya, ilk yarı Galatasaray önde olunca bizim futbolda Galatasaraylı basketbolda Efesli olanlar son derece heyecanlılar.
Şutlarına en çok güvendiğimiz İbo bile çember dövüyor. Bir ara 12-14 lere kadar çıkan fark sonrasında bizim çakma Efesli Galatasaraylı elemanlar iyice havaya girip rahatlıyorlar, maçın sonlarına doğru farkı indirmeye başlıyoruz, fark bir kaç sayıya indiği sırada o gün yine sayı yükünü çeken Henry Turner'i acılar içinde yerde görüyoruz, kenara kendi başına değil arkadaşlarının kolunda geliyor, o ana kadar en skorer oyuncumuzun da sakatlanmasıyla maçtan umudu kesmişken savunma da özellikle mangal yürekli Dallas'la vitesi yükseltip İbo'nun son hücumdaki basketiyle maçı uzatmaya götürüyoruz.
10 dakikalığına da olsa baskette de Galatasaraylı olan arkadaşların o 10 dakika önceki havası gitmiş ama maçın da heyecanına kapılmış vaziyetteler. Artık her baskette gol atmış ya da yemiş kadar üzülüyorlar. Uzatmada az önce saha kenarında acı içinde kıvranan ve ayakta duramayan Henry Turner'i sahada görüyoruz, kendini iyi hissetmediği yürüyüşünden bile belli, doğru düzgün koşamıyor ama beş dakikalık bölümde arkadaşlarını yalnız bırakmıyor. Turner o üstüne bile basamadığı ayağıyla maçın en kritik anında uzatmada maçı bize döndüren blogu yapıyor.Bu hareketle iyice gaza gelen takımla birlikte maçı kazanıyoruz. 86-82
Maçtan sonra Turner'in sakatlandığı pozisyonda aslında ayak bileğinin kırıldığını ve maça öyle sakat sakat devam ettiğini, bundan sonra bi 2-3 ay oynayamayacağını öğreniyoruz. Tarih kitaplarına Henry Turner'in kırık bilekle blog yaptığı maç olarak geçiyor bu maç, yıllar sonra Henry Turner ismini duyduğumda ilk hatırladığım şey onca spektaküler smacına, olağanüstü şut fundementaline rağmen hep bu Galatasaray maçındaki kırık ayakla yaptığı bloktur.
Şimdi yeni salona geçiyoruz, umarım salonun açılışına 90'larda basketbolla büyüyen Fenerbahçelilerin kalplerini fetheden, futbolda Fenerliyim ama baskette Efesliyim deme ezasını bize yaşatmayan Dallas Comegys ve Henry Turner da çağrılıp bir onore edilirler. Ayağı burkulsa üç ay havuzdan çıkmayan sporcuların bile itibar gördüğü şu ülkede ayağı kırıkken maça devam eden Turner, kurşun yedikten 3 ay sonra sahalara dönen Dallas, kafası kanlar içindeyken sahaya dönmek için çırpınan İbo gibi kahramanları olan bir çocuk basketbolda da golfte de beyzbolda da başka takım tutar mı arkadaş ? Devamı ...
Top 16' da Ne Yaparız?
Dün Twitter'da istek grubu diye yazmıştım bugün çektiğimiz grubu, kura da o şekilde çıktı. Tozluparkeler gruptaki takımları gayet ayrıntılı değerlendirmiş ben de ek olarak bir şeyler söyleyeyim. Biz grubu böyle istedik diye gruptan elimizi kolumuzu sallayarak çıkacağız diye bir şey yok tabii. Sonra bana küfretmeyin ne biçim istek grubu bu diye :)
Basketbolun birbirinden farklı bin tane parametresi var, parkeye o gün hangisi yansıyacak ya da yansımayacak ona göre çok şey farkedebiliyor. Geçen sene Top 16'da bir sakatlığın, bir faulün bir top kaybının nelere mal olabileceğini deneyimledik. Zalgiris maçında bir hakem düdüğü onlara değil bize çalınsa Top 8 i garantiliyorduk, Olympiakos karşısında 5 dakika akıl tutulması yaşamasak grubu lider bitirip Final Four için Siena'yı bekliyor olacaktık falan filan.
Bu sene de yine benzer şeyler olacak. Gruptaki takımları çeşitli parametrelere göre sınıflasak çok farklı sıralamalar çıkar. Mesela takım kimyası olarak sıralama yapsak Pana, Kazan, Fenerbahçe, Armani sıralaması çıkar, oyuncu potansiyellerine göre sıralasak Armani birinci sıraya gelip Kazan son sıraya düşer, neler olup biteceğini hangi potansiyelin o gün daha çok öne çıkacağı, tecrübenin mi tutkunun mu ,kimyanın mı egonun mu o maçı kazandıracağını bilemeyiz. Gelelim rakiplere
Panathinaikos tabii ki grubun bir numaralı favorisi ama bu sene daha kırılgan bir yapıya sahipler. Yıllardır olduğu gibi Diamantidis-Batiste ikilisini temel alan ve etrafındaki rolleri iyi oturtan bir kimyaya bu sene de sahipler. Ama ne içerde ne dışarıda yenilmez değiller, bu sene Bamberg'in bile Pana'yı zorladığını, geçen sene bizim ligde ve play-off da maç vermediğimiz Efes'e yenildiklerini belirtelim. Kişisel olarak da Siena ya da Maccabi deplasmanındansa Panathinaikos deplasmanını tercih ederim. Hücum potansiyeli Siena ya da Maccabi kadar olmadığından deplasmanda iyi savunma yaparsak maçı kafa kafaya götürme şansımız fazla olur.
Deplasman demişken Top 16'da biraz içimizi serinleten şeylerden biri bizim deplasman performansımız geçen sene 8 bu sene 5 deplasman maçı olmak üzere 13 deplasman maçı yaptık. Bunlardan sadece Siena maçını başa baş oynayamadık, hadi zorlayıp Valencia maçını da ilave edelim o da 3 dakika kala falan koptu. 11 deplasmanda ki bunların içinde Barcelona Caja Laboral, Bilbao, Olympiakos gibi zor deplasmanlar olmasına rağmen maçın içinde kalmayı becerdik. Bu alışkanlığımız bu sene de gruptan çıkma konusunda en güvendiğimiz yön olacak.
Üçüncü torbadan Malaga'yı değil Kazan'ı isteme nedenim Kazan deplasmanının daha az baskı hissedeceğimiz dolayısıyla hakemlerin de daha dengeli olacağı bir ortam olması. İspanyol takımlarıyla mümkünse eşleşmemek hele hele kritik maçları onlarla oynamamak bence Euroleague'de ciddi bir şans. Unics Kazan takım kimyasını oturtmuş ama potansiyeli sınırlı bir takım. Bu sene oyununu bir aşama daha geliştiren Domercant sayesinde bu grubu üçüncü bitirdiler ama Marko Tomas'ın kendine gelmesi durumunda bizim Domercant'ı iyi savunacağımızı düşünüyorum Ömer- Marko ikilisi sayesinde.
Armani de tuhaf bir takım o atmosferde Partizan'ı ölüm kalım maçında yenebilecek kadar potansiyel barındıran ama Spirou'ya yenilebilecek kadar da dengesiz bir takım. Efes her iki maçta da bu sene elini kolunu sallayarak yendi Milano'yu. Tek tek bakıldığında Fotsis Bourosis gibi iki çok iyi uzuna sahip Mancinelli gibi çok yönlü Nicholas gibi skorer barındırmasına rağmen kimyayı bulamadılar. Ayrıca koçları Scoriolo'nun koç olarak maça müdahale konusunda zayıf kalan koçlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Tabii bu rakipler hakkında bir sürü şey söyledik ama bunların tali mesele olduğunu aslolanın bizim durumumuz olduğunu da eklemek gerek. Biz hangi seviyede olacağız, Tomas kendine gelecek mi, Mirsad hiç değilse 10 dakika katkı verebilecek mi, Oğuz sakallarını kestiğinde de iyi oynamaya devam edecek mi bunları bilmiyoruz. Yeni salonda geçen senenin ilk bölümünde Sinan Erdem'deki havayı yakalayabilecek miyiz, yoksa Ayhan Şahenk'in potaları gibi şut sokamıyoruz bu salonda diye hayıflanacak mıyız onu da bilmiyoruz. Rakiplerin ne yapıp ne yapamayacakları az çok öngörülebiliyor ama bizim durumumuz pek öngörülemiyor.
Bu grupta birinci olmak imkansız değil hele hele ilk ikiye girememek de çok ciddi bir başarısızlık olur bence. İkinci olursak saha avantaı kazanmış Barcelona ya da Maccabi 'yi elememiz mümkün olmaz, onun için gruptan çıkmak değil gruptan birinci çıkmak olarak hedefimizi koymamız ve oyuncuların da bu şekilde maçları oynaması lazım.
Galatasaray ve Efes için de bir şeyler söyleyeyim. İki takımın bir üst tura çıkacağı bir grupta bence eğer birinci torbadan kuraya girmiyorsanız birinci torbadan gelecek takımın herkesi yenebilecek bir takım olması, birinci torbadan gelen takımın daha az korkutucu olduğu bir kuraya göre daha iyidir.
Galatasaray bence bu bağlamda muhteşem bir kura çekti. Grupta birinci CSKA belli zaten, kimse onlar dan maç koparamaz şu formlarıyla. Yerel ligden aşina, yenebileceğine inandığı bir Efes ve son derece kötü bir Olympiakos'a karşı grup ikinciliği şansı hiç azımsanamayacak düzeyde. İlk maç Efes'le oynayacakları için şimdiden son maçta rakibini tırnaklayan Vujaciç'e ceza verilmesi için girişimlere başlamışlardır, bu işi iyi yaptıklarını biliyoruz. Eğer Zaza gitmese Galatasaray ciddi ciddi bu gruptan çıkabilirdi belki de. Efes'e gelince onlar için de aslında ikinci torbadan Olympiakos çekmeleri çok büyük bir şans. Bakalım ikisinden biri Olympiakos'u ilk iki dışına düşürmeyi becerebilecek mi? Devamı ...
TOP 16 Değerlendirmesi
Top 16 kuraları çekildi; Grubumuz ve Top 8 şansımız üzerine kısa bir değerlendirme yapma vakti.
Öncelikle; elbette gruptaki takımların gücü ve kalitesinden öte, takımımızın Top 8 şansını belirleyecek olan en önemli etkenin sezon başından bu yana her maç ya bir vites yükselten yada bir vites düşüren istikrarsız halinden sıyrılıp, kadro kalitesinin ve tecrübesinin hakkını veren karakterini her maç ortaya koyması olduğunu belirtmek gerekiyor.
Sezon başında, takımın 3 guardından birinin halen sakat, diğerinin sakatlığından dolayı fizik yetersizliği oluşu ve nihayet bir diğerinin ise henüz takıma alışamamasından kaynaklı hücum organizasyonlarında şuursuz ve bilinçsiz bir takım görüntüsü verilmesinden bahsettik.
Ama neredeyse sezon ortasına gelinmişken halen bu sorunun tam anlamıyla çözülememiş olmasını aynı sebeblerle açıklayamayız. Maç içerisinde takıma taktik tahtasıyla değil daha çok motivasyon katkısıyla müdahale etmeyi tarz edinen Spahija’nın 1,5 yıldır set çizmek ve çalıştırmak konularında da sınıfta kaldığı düşüncesindeyim.
Hücumda, EL standartları için dribling, pas ve penetre yetenekleriyle yaratıcılık konusunda hayli iyi seviyelerde sayılabilecek 4 oyuncuya (Ukiç – Curtis – Bogdanoviç - Emir) sahipken, halen takımın özellikle sete set hücumlarda pozisyon yaratma sıkıntısı çekip, birebir zorlamalarla potaya gitme çabasında olması sadece oyuncuların bireysel performans eksiklikleriyle, form düşüklükleriyle, fizik olarak hazır olmamalarıyla açıklanamaz.
Bu takım belli ki, hücum seti yaratma ve çalıştırma konusunda pek becerikli bir koçun elinde değil.
Bu takımın en önemli hücum silahının rakip savunmaya yerleşmeden hücum edebilmesi olduğunu biliyoruz. Ama rakip savunmaya yerleştiğinde, savunma dengesini bozacak oyunları oynayamayan bir takımın EL’de başarılı olabilmesi mümkün değil. Hızlı hücumu en iyi oynayan Maccabi’nin bile ilk 10-15 saniyede pozisyon bulup şutunu atamadığı zaman, oynadığı onlarca farklı hücum seti var. Zaten onları 2 yıldır EL’nin en iyi takımlarından birisi yapan özellik ellerindeki çok sayıda yetenekli oyuncunun herbirinin hep en verimli olabilecekleri pozisyonda şutunu bulabilmesi, takımın hep bu pozisyonları yaratabilecek hücum portföyü zenginliğini çalışarak yaratabilmiş olmasıdır.
Bence bizim açımızdan şu an en önemli eksiklik tamda bu noktada.
Zaman zaman, takımın penetre edip potaya gitme konusunda eksiklik yaşandığından bahsediliyor zaman zaman ise son yıllardan farklı olarak çok az dış şut kullanıldığından. Aslında hücumdaki iki sorunun da temelindeki sorun, hızlı hücuma çıkılamadığında durarak hücum eden anlayı yatıyor. Topsuz oyunda Ömer Onan dışında kısalar pozisyon bulmak için koşular yapmıyor, Bogdanoviç biraz daha hareketli olsa da Ukiç-Curtis-Emir hep topu bekleyen, topu eline alıp penetre etmeye çabalayan oyuncular. Oysa kısaların Ömer Onan gibi savunmacısını peşine takıp base line dan koşu yapıp, şut pozisyonu için fırsat aramadığı, uzunlarının kısalarla ikili oyunlara girmediği bir düzende penetre etmek, rakip savunmanın dengesini bozmadığı için duvara toslamak anlamına gelir. Penetreyi yapan oyuncunun bitirişinde hem pas hem şut opsiyonu yoksa o penetre kötü bir tercihdir. Ki top elinde olmayan oyuncular bu kadar hareketsiz olunca penetre eden oyuncunun ne uzunlara ne kısalara pasla hücumunu bitirme şansı pek kalmıyor. Takımın EL’deki asist istatistiklerindeki kötü ortalamanın ve yapılan asistlerin bir çoğunda Emir’in harika oyun görüşünün damgası oluşunun en önemli sebebi de budur.
Bu takım, TOP 16’dan ötesini görmek istiyorsa, hücum seti çalışmalı, penetre, dribling, asist yetenekleri olan yaratıcı oyuncularına Ömer Onan’ın topsuz koşularla pozisyon alma becerisini nasıl geliştirdiği örnek olmalı. Uzunlar hücumda sadece arkasını savunmaya yaslayıp, alçak postta top bekleme devirlerinin gerilerde kaldığının farkına varıp, hücumun her saniyesinde hareketli ve ikili oyunların içinde olmaları gerektiğinin farkına varmalı.
Bu noktada kafamızı kurcalayan önemli hadise; Spahija tarzı oyuna set çizerek müdahale etmeyen bir koça sahipken sahada koç gibi davranmaktan ziyade sadece çok yetenekli bir skorer kimliğini kendine uygun gören Ukiç’in bu takımın birinci guardı olması sorunudur.
Takımı değerlendirirken, hücumdaki eksiklere çok vurgu yaptık. Bu takımın savunmada iştahlı ve savaşçı ruhunun takımı üst tura taşıyacak en önemli silahı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Ama bu sezon pota altında boyalı alanı kapatma becerisini gösteren Vidmar’ın savunma yaparken değil her gereksiz pozisyonda faul yapan savurganlığı devam ettiği, Gist’in savunma yapmaktan anladığı şeyin rakibe blok yapmak olduğu, Oğuz ve Kaya’nın güçsüz halleri devam ettiği sürece Top 16’da uzun savunmasında sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz.
Gruptaki rakiplere gelirsek;
2. torbadan gelen PAO için bu sezon önceki sezonlara göre zayıf yorumuna mutlaka rastlayacağız. İnanmayınız; geçen sezon ilk tur maçlarından sonrada benzer yorumlara rastladık ama onlar tüm zamanların en fazla kazananı olan takımlarının kültürü ve en fazla kazanan koçlarının başarısını, EL’nin her daim kendi lehlerine olan hakem tavırlarıyla birleştirip şampiyon olmayı başarmışlardı. Düşük tempolu oyunun Avrupa’daki en başarılı temsilcisi oldukları tartışılmaz bir gerçek. Diamantidis gibi dominant ve her koşulda sakin kalmayı becerebilen bir oyun kurucu sayesinde her maçın her anında oyunun temposunu ve atmosferini kendi istedikleri düzeyde tutmayı başarabiliyorlar. Zaten onlar için başarının anahtarı tam da bu.
Diamantidis’in bu dominant karakterine rağmen, geçen yıl Barcelona deplasmanında henüz ilk periyotta 2. Faulünü alıp oyunun büyük bölümünde sahada yer almamasına rağmen o maçtan rakibi uyuta uyuta final four çıkartmış olmaları, Diamantidis gibi tüm takımın her maçın her anını istedikleri tempoda oynatma becerisini kazanmış olduğunun kanıtıydı. Onları alıştıkları düzeni maça hakim kılmaktan alıkoymak hiç kolay değil. Sadece Diamantidis değil, son 2 yıldır Diamantidis’le oynaya oynaya kendini aşan Nick Calathes, bir basketbol efsanesi Saras ve kısa boyuyla oyunbozan bir savunmacı olan top hırsızlığı konusunda sabıkalı Davis Logan’la çok dominant bir guard rotasyonuna sahipler.
3.torbadan EL’den çok Eurocup’ta görmeye alışkın olduğumuz geçen yılın Eurocup şampiyonu Unics Kazan geldi. Sezonun çıkış yapan ekiplerinden birisi oldukları doğru ama ilk tur gruplarında ligin bu sezon en zayıf iki takımı olan Prokom ve (üzülerek söylüyorum) U.Olimpija vardı. Bir diğer rakibi Galatasaray’ın EL’deki ilk sezonunu oynadığını düşünürsek bu çıkışa övgü düzmek konusunda temkinli davranmak gerekir.
Geçen yılın Eurocup kadrosuna önemli takviyeler yaparak EL’ye giriş yaptılar. Herhalde en önemli hamleleri Domercant gibi ritmini bulduğunda durdurulması çok güç bir hücum silahı olan ve yetenekleri kadar fizik gücüyle de rakip savunmaya zorluk çıkartan çok yönlü ve çok inatçı bir hücum gücünü kadrolarına katmış olmalarıydı. Domercant’ın bu sezon kendileri için çok kıymetli olan Siena deplasmanı galibiyetindeki katkısı müthişti. Onu durdurmak kolay değil.
Kazan’da koç Pashutin’in hücum planı öncelikle iyi bir savunmacı olan ama sayı opsiyonu fazla olmayan Samoylenko’yı topu getiren ve dağıtan oyuncu olarak kullanmak ve birebirde çok başarılı iki Amerikalı kısa Terrell Lydal ve Henry Domercant’la sayı bulmak üzerine kurulu. Domercant potaya yaklaşıp atmayı, Lydal içeriye doğru ilk adımı atıp sonra geriye çekilip şut atmayı daha çok seviyor. Her ikisi de sahadayken çok önemli bir hücum gücüne sahip oluyorlar. Bizim eski dost Lynn Greer bizdeki gibi orada da henüz ritmini bulamamış görünüyor. Yine de onun bir anda maçın seyrini değiştirecek hucüm hamleleri yapacak hücum potansiyelie sahip olduğunu biliyoruz. Kazan 1 ve 2 numaralardaki yetenek zengini oyunculara karşın 3 numarada daha sıradan ama yine de faydalı oyunculara sahip. Kelly McCarty maç içerisinde pek suya sabuna bulaşmaz görünen ama maç sonu istatistiklerine baktığınızda her şeyi biraz yapmış oyuncu olarak göze batar. 4 numarada eski Galatasaray’lı Mike Wilkinson şutör uzun olarak bize ters gelebilecek bir isim, Veremeenko ise hem hücumda pota altı oyunlarını iyi bilen hemde savaşçı kişiliğiyle ribauntlarda etkili olan bir oyuncu. Pivot pozisyonunda blok tehtidi güçlü bir ikilileri var. Jawai geçen yıl Partizan’da bu yıl Kazan’da gördüğümüz kadarıyla fiziğini kullanabildiği ölçüde pota altında etkili olabilen bir oyuncu. Potaya yaklaştırılmadığı sürece sorun yok, Aleksev Savresenko ise 2.15’lik bir oyuncuda olabilecek tüm defolara ve tüm ekstra özelliklere sahip.
Kazan özellikle iki skoreri Lydal ve Domercant’in omuzlarında yükselen bir takım. Özellikle EL’nin en uzak deplasmanında işler kolay olmayacaktır.
4. torbadan gelen rakibimiz için ne öngörülebilir bilmiyorum. Transferin en hareketli takımlarından biriyken yerel liglerinde hem Siena hem Cantu’nun gölgesinde kaldılar, EL’de hiçte beklenen başarıyı gösteremediler. Ama yine de acaba bu geniş ve yetenekli oyunculardan kurulu kadro Top 16’da patlama yapar mı düşüncesini taşımıyor değiliz. Koçları Scariolo’nun hatırı sayılır bir Eurocup kariyeri var ama EL kaderi toplama takımları adam etmeye çalışmak oldu. Gruplarda sadece 4 maç kazandılar, felaket kötü savunma yaptılar. Bir türlü oturmayan hücum düzenleri var. Daha fazla bir şey söylemeyelim. Scariolo bu takımı toparlayabilirse 4. Torbadan bu takımın gelmesine lanet okuruz. Ama zor.
Devamı ...
16 Aralık 2011
Aynı Nakarat, Aynı Son 70-80
Açıkcası bu maçın bir izahı, özrü olmamalı. Spahija maçtan sonra taraftardan özür dilemiş yine ama artık özürle açıklanabilecek şeyler değil bunlar. Bir kere sezonun en kritik maçına takımın bu kadar düşük bir konsantrasyonla çıkması kabul edilebilir bir şey değil. Maça başlarken rakibe burada kazanman imkansız mesajı vermek gerektiğini yıllardır Euroleague oynayan bu takım hala öğrenemedi mi? Maç başlıyor yediğimiz ilk beş basketin ikisi smaç, ikisi boş turnike. Aaron Jackson Ukiç'i her pozisyonda geçip pick and roll den boş adamı buluyor. Maçın başında şutların girmez, hücumda tıkanırsın falan bunu anlarım da savunmada bu kadar rezil olmanın hiç bir açıklaması olamaz. Bu takım pick and roll savunmayı ne zaman öğrenecek, hakikaten çok merak ediyorum. Maça böyle başlayıp rakibe maçı kazanacağı inancını verirsen adamların özgüveni de doğal olarak artıyor ve normalde ellerinin titremesi gereken pozisyonlarda bile sayıyı bulabiliyorlar. Şans basketbolda önemli bir faktör ama 40 dakikalık bir maçta belirleyici olmaması gerek, çok moral bozucu basketler yeseniz bile kontrolü kaybetmediğinizde top er geç sizin tarafınıza geçiyo. Üç periyot boyunca tuhaf tuhaf şutlar sokan Bilbao dördüncü çeyrekte bir ara 5 dakika sayı bulamadı. Eğer maçı biraz tahammül edilebilir bir farkla geride götürseydik o kadar tuhaf şutlara rağmen bir şekilde son bölümde tutunabilirdik. Caja Laboral deplasmanında üç periyotun sonunda da şans basketi bulduk ama şanslı bir günümüzde olmamıza rağmen adamlar pes etmedi ve son bölümde kazanmayı bildiler, bugün Mc Calebbsiz-Lavrinoviç'siz Siena son çeyrekte English'in kendi yarı sahasından attığı basketle 12 sayı geriye düştü, ama adamlar "ya bugün olmuyor ne yapsak" diye düşünmeyip oyuna devam ettiler ve yenilgisiz Barcelona'yı son periyot 12 sayı geriden gelip yenmeyi başardılar. Şu maçı Bilbao'nun şans faktörüyle ya da balıyla açıklayanlara pes etmediğiniz, omuzlarınızı düşürmediğiniz zaman o şansın dönebilen bir şey olduğunu da hatırlatmak lazım.
Biz bu tür hedef maçları kazanmak zorunda olduğumuz ve ibrenin bizi gösterdiği eşik maçlarını kaldıramıyoruz. Geçen sene bir maç kazansak gruptan çıkabilecek durumdayken son 3 Top 16 grup maçını da kaybettik. Bu tür maçlarda sakin kalmayı beceremiyoruz, sahaya akıl koymamız gereken yerde deli gibi panik yapıyoruz ve dolayısıyla daha da saçmalıyoruz. Bugün hızlı hücumda bomboş turnike atılacak 3 pozisyonda da topu kaptırıp sayı yedik, bu düzeyde tecrübeli bir takımın bunları yapması hakikaten akılla mantıkla açıklanabilecek bir şey değil. Bireysel olarak çoğu oyuncunun oyun zekaları ve mental direncinin de çok alt seviyede olması bu karar maçlarında bizi otomatikman maça geride başlatıyor. Ukiç zaten bu tür maçlarda yok oluyor, Gist'in sırf zıplama merakından her maç en az 10 sayı yiyoruz, uzunlarımızın erken faul problemine girmediği maç yok nerdeyse. Yani bireysel olarak bu kadar defonun olduğu bir yerde düzenden çıkmak da çok kolay oluyor. Hücumda akışkanlığı kaybedince savunma kaynaklı sayılar da olmayınca kendi sahamızda 70 leri zor buluyoruz.
Geçen sene topa deli gibi baskı ve müthiş dış oyuncu savunması yapan takım gitti, dış oyuncuların neredeyse şeffaf bir perde gibi geçildiği bir takıma döndük. Kinsey'in gidişi ve Tomas'ın sakatlığı sonrası oyunumuzun en önemli özelliği olan o dış adam savunması uçtu gitti, Thabo da gittikten sonra daha da kötüye dönüştü. Burda yine dikkat çekilmesi gereken şey Ukiç'in savunma performansı. Ukiç her ne kadar hücumcu olarak bilinse de ortalamanın üstünde bir savunmacıdır. Bu sene savunmayla yakından uzaktan alakası yok. Nancy maçında Ukiç'in tuttuğu adam Euroleague asist rekorunu kırdı, Caja Laboral maçında Ukiç'in adamı Prigioni bizim takımın toplam asistinden fazlasını yaptı, bugün de Aaron Jackson maçın başında Ukiç'i dağıtıp takımını istediği gibi yönetti. Raul Lopez'in olmadığı bir günde en yıpratılması gereken oyuncuyu bırakın yıpratmayı hayatının en rahat maçlarından birisini oynattık.
Şu grupta son maç öncesi hala gruptan çıkma hesapları yapmamız hakikaten insanı çileden çıkarıyor. Bu gruptan çıkacak dört takımın da Top 16 daki gruplarından çıkması mucize olur. Son maç Cantu'yu yenip Caja Laboral'in Bilbao'yu yenmesi durumunda birinci çıkıyoruz, biz yenilip Laboral de yenilirse gruptan çıkamıyoruz ki şu gruptan çıkamamak Spahija açısından özürle geçiştirlemeyecek derecede bir skandal olur. Tabii sadece Spahija için değil hedefimiz F4 deyip böyle tuhaf bir kadro kuran, sezon planlarını sakat oyuncuların dönmesi üzerine yapanların da cümleten bir şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerekir. Cantu'nun gruptan çıkmayı garantilemesi ve liderlik şansının olmaması biraz bizim avantajımıza tabi ama İstanbul'da bu takımı ancak uzatmada yenebildiğimizi ve aklını her daim kaybetme tehlikesi taşıyan gurdlara sahip olduğumuzu düşünürsek maç için diken üstünde bir hafta geçireceğiz demektir. Zaten Fenerlinin hayatı stres, haftaya yine ömrümüzden ömür gidecek anlaşılan.
İki sene önce Top 16'nın son maçında içerde Zalgiris'e Marcus Brown'un son saniye üçlüğüyle 6 sayıyla yenilip ikili averajı da kaybederek turu vermiştik bu sene de bu şutların adamı Basile'den bir son saniye basketi yiyerek elenmek Fenerbahçe'nin alamet-i farikası olan "mağlubiyeti olabildiğince trajikleştirme" geleneğine uygun olur. Bekleyip göreceğiz.
Devamı ...
17 Kasım 2011
Galibiyet Tamam, Kötü Basketbol Devam
Biraz geriye gidelim iki sene önce Tanjeviç döneminde Fenerbahçe dibe vurmuş kendi sahasında Zalgiris'e Cibona'ya maç kaybeden, Siena'dan Cska'dan 40 sayı fark yiyen bir takımdı. Türkiye Liginde kendi sahamızda Karşıyaka'dan 15 sayı fark yediğimizi Akatlar deplasmanında Beşiktaş'tan 110 sayı yediğimizi hatırlatayım. Tanjeviç'le takım arasında bütün bağlar kopmuş sahada ne yaptığı belli olmayan hücum seti olmayan bir takım vardı. Ne Tanjeviç'în oyunculara ne oyuncuların Tanjeviç'e inancı kalmıştı. Tanjeviç'in rahatsızlığı sonrası Ertuğrul Erdoğan'ın biraz daha iyi insani ilişkileri ve Ömer Mirsad gibi oyuncuların katkılarıyla şampiyonluk bir şekilde kazanıldı ve sonrasında Spahija dönemi başladı.
Geçen yıl hepimiz mental olarak enkaz devralmış, kendisinden daha güçlü bir takıma karşı kaybetmeyi birinci çeyrekte kabullenen bir takımdan Barcelona deplasmanında kazanan, Siena maçında muhteşem oynayan Olympiakos'u Atina'da yenen takıma dönüşümü görüp Spahija'nın bu zihinsel devrimi yapmasına şapka çıkardık. Öyle ki Top 16'nın son üç maçındaki acayip mağlubiyetleri, final serisinde seriyi kazansak da coaching olarak Mahmudi karşısında kaybettiğini bu mental dönüşümün önemine binaen yok saydık. Koça kredi vermek gerektiğini bu sene işlerin daha iyi gideceğini düşünüyorduk pek çoğumuz.
Bu sene Fenerbahçe Final Four hedefini resmi ağızlardan defalarca açıkladı. Transfer olarak Pargo, Eidson konuşulurken Jerrels Gist ve Bogdonaviç alındı . Bu transferlerin hele NBA'deki lock-out sonrası güçlenen Avrupa takımları arasından bizi nasıl F4 e çıkaracağını düşünsek de bi önceki sene takımın ışık vermesinden dolayı umutluyduk. Bildiğimiz kadarıyla bu transferler Spahija'nın isteği üzerine yapıldı. Sezon başladı Euroleague'de ilk bölümün yarısı ligde 4-5 maç, kupada üç maç C.Başkanlığında bir maç geride kaldı. Fenerbahçe'nin sahaya koyduğu basketbol bırakın F4'ü Türkiye Liginde yarı finali göremeyecek seviyede şu an. Geçen Bilbao maçının maç istatistiklerini verip bu maçı kazandığımızı söyleseler dalga geçiyorlar diye düşünürdüm. 20 top kaybı yaptığımız 6-7 asist yaptığımız bir maçı kazandık, bugün yine 45 dakikada 6 asist yaparak maç kazandık. Allah aşkına bir takım birlikte sadece bir antrenman yapsa bile bu kadar az asist yapar mı ?.
Ukiç mental olarak bu takımın yükünü kaldıracak bir oyuncu olmadığını kaç kez ispat edecek daha. 20 saniye kala 3 sayı öndeyken niye tam saha baskı yapılır , 10 saniye kala son hücum için Emir oyuna alınmasına rağmen top niye Ukiç'e bırakılır Spahija'nın sezon başından bu yana pek çok tercihi gibi bugün de bunları anlamadım. Geçen sene Euroleague'in en iyi üçlük yüzdesine sahip takımı bu sene şut atmaya korkar hale nasıl geldi? 70 saha içi atışın sadece 8 tanesini üçlük olarak kullanacak kadar özgüveni körelmiş mi bizim dış oyuncuların. Biz bu üç transferi neden yaptık mesela Gist'i atletikliğinden faydalanacak bir setimiz yoksa niye aldık, Bojan'a bir tane yüzü dönük şut attıramayacaksak niye aldık, Jerrels için herhangi bir nitelik belirtmeden niye aldık diye de ekleyelim.
Geçen sene Sinan Erdem'de bir Banvit maçı oynamıştık ikinci yarının ilk maçı. Türkiye Ligi tarihinde Fenerbahçe'nin oynadığı en iyi basketbolun o maç olduğunu düşünmüş ve bu takım bir senede nasıl böyle değişti diye Spahija'ya şapka çıkarmıştım. Bu hafta Telekom maçında Fenerbahçe tarihinin en kötü maçlarından birini oynadı bu seferde ters yönde de olsa aynı düşünce vardı kafamda. Geçen seneki takım nasıl oldu da bu hale geldi?
Hafta içindeki lock-out uzaması haberinin ardından Nedim Karakaş'tan takviye yapılmayacağı açıklaması geldi. Eğer bu kadroya takviye gelmeyecekse bu takımın bırakın F4 ü Türkiye Ligi için bile Efes ve Galatasaray'ın arkasında olduğunu görelim artık. Oyun kurucuları oyun kuramayan bir takımın bu sene geçen senelerden çok daha güçlü olan bir ligde şampiyon olması hiç kolay değil. Ne yapıp edip Ömer Aşık'ın geri dönmesini sağlamalı ve takımı oynatacak bir numarayı bulmalıyız. Spahija sezon başında kimya bozulmasından falan bahsediyordu ama şu aşamada takımın bir kimyaya sahip olmadığını kendisi de görüyordur. Olmayan kimya herhalde bozulmaz. Bu uzun rotasyonu ve bu transferle hedefimiz F4 demek gerçekçi değil ve bir nevi taraftarı kandırmak. Bu kadro şike söylentileri sonrası kurulsa ve zor durumdayız falan diye bir açıklama yapılsa bir nebze anlayacağım ama kadro 3 Temmuz öncesi kurulmuş Bogdonaviç ve Gist transferi 3 Temmuz öncesi yapılmıştı. Spahija neyi düşündü kafasında ne var bilmiyorum ama Euroleague'in en kolay grubundaki bu üç üst üste galibiyet aksaklıkları örterse duvara çarpmamız an meselesi olur. Fenerbahçe yönetimi ve basketbol şubesinin başında bulunan Aydın Örs dahil tüm sorumlular bu gidişin gidiş olmadığının umarım farkındadır ve iş işten geçmeden müdahale ederler.
Bitirirken Ömer Onan'a bir parantez açayım. Şu kulubün bütün sporcuları arasında Alex'le beraber en büyük karaktersin. Allah seni başımızdan eksik etmesin diyelim kaptan Devamı ...
19 Ekim 2011
Emir Durdu Böyle Oldu
İkinci çeyreğe Spahija Jerrels Bogdanoviç ve Oğuz'lu beşle başlayıp Ukiç ve Emir'i aynı anda kenara çekti. Jerrels- Bogdonaviç kaynaklı 4 top kaybıyla peiyodun ilk bölümünde topu potaya atamadan geri döndük. Teletoviç'in devreye girmesiyle Caja Laboral skorda ve oyunda dengeyi sağladı. Periyotun ortalarında Gist ve Vidmar'ın içerideki etkinliğiyle skor kısırlığını aştık ve Vidmar'ın tipiyle ilk yarıyı 2 sayı önde bitirdik.
Üçüncü periyota pota altını savunamayarak başladık, Teletoviç bomboş pozisyonlarda iki üç smaç vurdu. İkili oyunlardaki yüzyıllık zaafımız tekrar zuhur etti. Savunmada Sefolosha ve Ömer'in kişisel gayretleriyle ufak ufak hareketlenme yaşasak da son periyoda Caja Laboral 5 sayı önde girmeyi başardı.
Son periyot ikinci periyot felaket oynayan Jerrels'in iki üçlüğüyle maç tekrar kafa kafaya geldi ama özellikle ikili oyun savunmasında Oğuz'un yavaş ayaklarını iyi değerlendiren Prigioni arkadaşlarını beslemeye devam etti.Sefolasha'nın kaçırdığı iki faulle beraberliği yakalama fırsatını kaçırdıktan sonra Ribas'ın 1/2 siyle umutlansak da savruk bir hücum sonrası Ömer'in eline gelen maçı eşitleme fırsatı potanın içinden çıktı ve maçı kaybettik.
Maçı kazanabilirdik uzatmaya da gidebilirdi sonuçtan ziyade oyun üzerinden bir şeyleri eleştirmek daha doğru olur. Bir kere şunu belirtmek lazım Caja Laboral hiç de iyi durumda değil ve biz kendi sahamızda öyle müthiş bir rakibe değil iyi basketbol oynamayan bir rakibe yenildik.
En dikkat çekici şey maç boyunca takım olarak sadece 5 asist yapmamız. Fenerbahçe'nin bir hücum aklı olmadığının en net göstergesi bu sayı. Tek başına Prigiooni Fenerbahçe'den daha çok asist yapmış daha da trajiği tek başına Prigioni bizim yaptığımız asistten daha fazla top çalmış. Ukiç'i akıl tutulması yaşamakla eleştiriyoruz ama onun bu anlarını doldurabilsin diye aldığımız Jerrels'in oyun aklı Ukiç'ten daha kötü. Bugün her ne kadar iki üçlükle maçı kafa kafaya getirse de çok sağlıklı tercihler yapabilecek bir oyuncu izlenimini yine ve yeniden vermedi. Emir felaket oynadı ve bence bu düzende Emir'in kötü oynadığı bir maçı bizim kazanmamıza imkan ihtimal yok.
Spahija son çeyrekte Oğuz savunmada dökülürken ve Vidmar son derece iyi bir maç çıkarırken Vidmar'ı yanında tutmayı tercih ederek yine yaptı yapacağını. Oğuz'un 22 dakika süre aldığı bir maçta Vidmar 17 dakika süre almış. Ayrıca 30 saniye kala rakip 2 sayı öndeyken niye taktik faul yapılır onu da anlamış değilim. Geçen Galatasaray maçında da aynı şeyi yapmıştık.
Oyuncular açısından da şöyle bir mental problem var başa baş giden bir maçı kazanabileceklerine pek inanmıyor bence Fenerbahçeli oyuncular. Yani faul kaçırma, şut kaçırma dolayısıyla bu mental problemin göstergesi diye düşünüyorum.
Daha önce de belirtmiştim Fenerbahçe' nin bu kadrosu Euroleague final -four hedefleyen bir takımın kadro kalitesinin çok altında. Takımın çok ciddi defoları var, hücumda akıcılık kolay kolay giderileceğe benzemiyor ve bu uzun rotasyonuyla kalburüstü takımları yenmek neredeyse imkansız. Takımdaki rolü itibariyle takım lideri olabilecek iki oyuncu Ukiç ve Emir'in bu rolü kaldırma konusunda bu sene başı itibariyle pek ışık vermedikleri de ortada.
Takım kötü durumda daha fazla bir arada oynayarak belki düzelebilir ama Spahija da felaket durumda o nasıl düzelecek bilmiyorum. Devamı ...
13 Ekim 2011
F4 Hayali Spahija Gerçeği
Biraz sinirim geçtikten sonra yazayım dedim ama o zaman da otosansür uyguluyormuşum gibi hissediyorum o yüzden sinirim geçmeden yazayım. Geçen seneki Cumhurbaşkanlığı maçını bir hatırlayalım. Efes'e karşı 15 sayı öne geçip daha sonra maç sonuna doğru yine 11 sayı öndeyken Ukiç'in penetreyi unutması ve Spahija'nın maç sonunda yanlış beşte ısrar etmesi nedeniyle maçı son topta kaybetmiştik.
Efes'e karşı son topta kazanırsın kaybedersin bu sorun değildi ama takımın son 4-5 dakika aklını kaybetmiş hali can sıkıcıydı. Spahija ile bir sene geçti. Fenerbahçe farkı açtığı maçlarda kapıyı kapatamama olayının şahikalarını yaşamaya devam etti. Geçen seneye gidelim içerideki Valencia maçını son 3 dakika 10 sayı öndeyken Emir'in son saniye bloguyla kazanabildik, Olympiakos'a karşı 3. çeyrek sonunda 13 sayı öndeyken skorboard 40. dakikayı gösterdiğinde 15 sayı fark yemiştik. Galatasaray'a karşı Türkiye Kupası yarı finalinde farkı 20 ye kadar çıkarmış son iki dakikada farkın 3 e kadar inmesini hep beraber izlemiştik. Finalde Beşiktaş'a karşı yine 15 farkı bulmuş maç sonunu krize sokmuştuk.
Bu kadar örnek yeter herhalde bu takımın oyun aklı zaman zaman kayboluyor bu sahada Ukiç'le başlayan kenarda da Spahija'nın eşlik ettiği bir eylemsizlik geleneği oldu neredeyse. Geçen sene Fenerbahçe kadrosuyla diğer takımlar arasında çok ciddi bir kalite farkı vardı. Dolayısıyla bu tür akıl kayıplarının bedeli ağır ödenmedi ama Euroleague' de bedelini ödedik bunların.
Bu sene takım kurulurken Ukiç'i yedekleyecek onun aklını kaybettiği zamanlarda takımı rayına oturtabilecek bir oyuncu birinci öncelikti. Üç sene önce Marqus Green'le başlayan tuhaf transferler Greeer le devam etmiş, Saras'la çare bulunmaya çalışılmış ama tutmamıştı. Bu en zayıf karnımıza bu sene Hakan Demirel ve Curtis Jerrels'i alarak başladık. Jerrels'i az çok tanıyoruz. Hücumda zaten ipleri elinde tutan inisiyatif alabilen bir adam değil ama bugün savunmada da Ender yanından geçerken eskortluk yapma dışında hiç bir şey yapmadı. Hakan Demirel hakkında bir şey söylemeye gerek duymuyorum Şimdi benim anlamadığım bir şey var. Ukiç üst seviye basketbol için ciddi mental handikapları olan bir oyuncu olmasına rağmen diyelim bu takımı Final 4' a taşıyabilecek bir birinci guard olarak düşünülüyor. Üç senedir bu adamın yanına ısrarla bir tane doğru düzgün adam alınamaz mı.
Elinde Kinsey gibi burayla uyum sağlamış takımın 40 yıllık oyuncusu gibi oynayan sırtında deli gibi ağrı olmasına rağmen yüzde yüzünü sahaya yansıtan bir oyuncu varken en büyük rakibine bunu kaybetmek, Kaya'ya dünyanın parasını verip Furkan'ı alamamak da Fenerbahçe'nin bu seneye başlarken ki vizyonunu gösteren şeyler aslında.
Nedim Karakaş ne diyor "şu an eksiğiz ama bir ay sonra Engin ve Mirsad döndüğünde iki ay sonra da Tomas döndüğünde iyi olacağız". Şimdi sezon ortasında beklenmedik bir sakatlık sonrası hedeflerin şaşmasını anlarım da sene başında 2.5 yıldır basketbol oynamayan birinin ve 35 yaşında çapraz bağları kopmuş bir oyuncunun yüzde yüz dönmelerine bel bağlayan bir oluşumun hedefinin Final 4 olduğuna kimse beni inandıramaz. Fenerbahçe'nin bu uzun rotasyonu Euroleague'in ortalama sertliğinin altında Oğuz ve Kaya neredeyse etkisiz eleman, Vidmar'ın sertliğine bakıyoruz sadece. Gist de bir takım özellikleri olmasına rağmen oyun bilgisi son derece sınırlı bir uzun. Dolayısıyla bu sene söylenen Final Four hedefi gerçekci değil romantik bir hedef.
Gelelim kaybedilen Galatasaray maçına Vidmar'ın tüm ikinci yarı niye oynamadığını bilmiyorum muhtemelen sakat olmasaydı Spahija böyle bir delilik yapmazdı deyip geçelim. Şimdi Spahija Türkiye'ye geldiğinden beri bu Galatasaray'la 10. kez oynuyor. 9 maçta Galatasaray maçı kazansa da kaybetse de en etkili oyuncusu her zaman Andriç ve Schumpert olmuş, İki tane temel hücum seti var bu takımın birincisi Tutku-Andriç pick and roll ü, ikincisi yine bu pick and roll sonrası yardım gelirse Schumpert'in üçlükleri. Şimdi Fenerbahçe ve Spahija 9 maçtır aynı şeyi yapan takıma karşı tek bir çözüm hamlesi getirmemiş, değişik hiç bir şey denememiş, çatır çatır pick and rollerden sayıları yemeye devam etmiş. Burda koça kardeşim sen nasıl rakip çözümlüyorsun diye sormayacak mıyız ?
Schumpert 4 faulle oynarken 5. faulünü alması için bir kez onun adamından post up oyunu oynamadık. Adama 5. faulü aldırsak en büyük hücum tehdidini yok edeceğiz halbuki ama geçen yıldan devam eden sahada aklını kaybetme hali devam ediyor. Fark 7 sayıya çıkmış ve tam doğru beşi bulmuşken Spahija'nın Ukiç ve Bogdonaviç'i kenara almasıyla Galatasaray'a buyurun bizi yakalayın demesi saçma sapan hücumlar, alan savunmasına karşı üçüncü saniyede top kullanmak Jerrels'in şutuna zerre kadar güvenmemesi hepsi birleşince zorla adamlara maçı veriyorsun. Uzatmada fark 2 ye inmişken 31 saniye kala taktik faul yapılması ya da yaptırılması da takımın bir saha içi akıl eksikliği olduğunun en önemli göstergesidir.
Spahija bazı maçlardan sonra oyunculara çok sert mesajlar veriyor biz de taraftar olarak bunu takdir ediyoruz ama artık bir özeleştiri yapma zamanı da kendisi için geldi. Şu Galatasaray maçını bir koç ne kadar kötü yönetebilirse o kadar kötü yönetti. Biraz kendisine de çekidüzen versin.
Şimdi o faul girseydi bunları söylemeyecektin diyenler falan da olabilir Spahija'nın ve takımın eleştirdiğim bütün yönleri geçen seneden tevarüs eden şeyler dolayısıyla tek maçla mahkum etme falan değil. Ayrıca faul meselesine de değinmek lazım. Her oyuncu faul kaçırır ama bir takımda top elinde çizgiye gittiğinde bu adam 2/2 atar düşüncesi taraftara hissettirecek oyuncular olması lazım.Geçen sene sadece bunu düşünebildiğimiz Saras vardı. Allah aşkına Ukiç çizgiye gittiğinde bu adam kesin ikisini de sokar düşüncesi kimin kafasında vardı. Ukiç en kritik yerde geçen sene Abdi İpekçi'deki final serisinde de faul kaçırdı zaten mental olarak bir üst seviyeye çıkma konusunda buralarda tökezliyor, aynı şekilde Emir'de geçen sene uzatmaya giden Karşıyaka maçında kaçırdı bu sene Avrupa Şampiyonası'nda Almanya maçında kaçırdı burda da uzatmada kaçırdı. O da kendisini en üst sınıfa çıkaracak zihinsel sıçramayı zaten buralarda yapamadığı için hala çok iyi oyuncu ama winner statüsünü kazanamadı.
Şu kesin Fenerbahçe maç sonlarını çok kötü oynuyor. Geçen sene uzatmada kazandığımız sadece İstanbul'daki Erdemir maçını hatırlıyorum. Zalgiris'e Karşıyaka'ya Galatasaray'a uzatmada kaybettik. Üstelik bu üç takımla da aramızda çok ciddi kalite farkı olmasına rağmen. Bu takımın resmi söylemi Final Four olabilir ama bırakın Final Four 'u son beş senedir ilk kez TBL 'de şampiyonluğun bir numaralı favorisi olarak lige başlamıyoruz. Bugün pek çok bahis sitesi bu maçta Galatasaray'ı favori göstermiş ve haklı da çıkmışsa Spahija'nın ve Fenerbahçe'yi yöneten basketbol aklının bir şeyleri gözden geçirmesi şart.
Şimdi takımı eleştirince hep destek tam destek sloganını hatırlatanlar falan var. Bir kere o sloganı son derece tehlikeli ,eleştiriyi bozgunculukla özdeşleştiren bir söyleme kayabilecek otoriter bir slogan olarak gördüğümü ve doğru bulmadığımı belirteyim. Biz Fenerbahçe kaybettiğinde daha az Fenerli olmuyoruz ya da eleştirdiğimizde sevgimiz, desteğimiz azalmıyor. Eleştirinin de sevgiye dahil olan bir kavram olduğunu idrak edersek sanırım hayatımız çok daha çekilir hale gelecek. Devamı ...