30 Mayıs 2013

Tükenmişlik sendromu


Yazıya 3 Temmuz ile başlamak pek istediğim bir şey değil ama malum kendimizi, düşüncelerimizi anlatmak için referans tarih 3 Temmuz. Öncesi sonrası ne olduğumuzu, neden ve nasıl davrandığımızı anlatmadan söylediklerimizin hepsi ön yargı ve sabit fikirler ile yaftalanıp, herkesçe farklı bir kalıba oturtuluyor.

3 Temmuz öncesi Aziz Yıldırım ve yönetimi hakkındaki düşüncelerim okyanus kıyıları gibi gel-git'ler ile doluydu. 80'lerin tamamını çocuk, 90'ların tamamını genç olarak geçirmiş bir insan olarak Fenerbahçe Spor Kulübü'nün nasıl çağ atladığına bizzat şahit oluyor, tesisleşme, stad, kurumsal yapı (buraya gülücük gelecek), dünya yıldızlarının getirilmesi, taraftar kartlar, grupsuz kavgasız kongreler derken bir yandan minnet duyduğum Aziz Yıldırım'ın, bir yandan kulübün kendi kendine geliştirdiği değer yargılarına, taraftarı müşteriye çevirmesine, etrafında kimsenin yükselmesine izin vermemesine, gidenlerin hep hain, hep kötü, hep suçlu olmalarına, kurumsallaştırmaya çalıştığı kulübün bütün krizlerini kendi çıkarıp yönetememesine ve iki dudağının arasında en önemli kararların şıp diye alınmasına içerliyor, kızıyordum.

3 Temmuz'a geldik, yeni evli başkanın, tüm Fenerbahçe camiası 5'de 5'i kutlarken, Aziz Yıldırım'ın yüzme yarışlarına gitmek için evden çıkacağı sırada sivil polisler tarafından götürüldüğünü gördük. İlk şokun ardından hemen toparlandık, bilhassa Aykut Kocaman'ın yaptığı 3 basın toplantısı ile kendimize geldik. Bu işin içinde başka bir iş vardı, durum Aziz Yıldırım değil Fenerbahçe idi, her şeyimizi bıraktık, girdik mücadeleye. Bugün başkan muhalifi olan, alexbahçeliyim diyen, Aykut Kocaman'ı istemeyen, sağcı solcu, genç yaşlı ayırmadan hepimiz Çağlayan'da biber gazı yedik. Başkanı Bırakın diye bağırdık. İddianame okuduk, argümanlar ürettik, iddia çürüttük.

Aziz Yıldırım da hapiste olmasına rağmen dayanak gücümüz oldu, yalan değil. Nazım Hikmet şiirleri, biber gazından ölen çocuğa baş sağlığı, iktidara, paralel iktidara kafa tutma, 12 Mayıs olaylarında tutuklanan taraftarlara sahip çıkma, bize bunu yapanlardan hesap sorma sözleri.....

Tam 1 yıl sonra, 4 Temmuz'a geldik, Bu süre içerisinde bizi ayakta tutan en önemli figür, bu kirli ve çirkef futbol ortamında güneş gibi parlayan Aykut Kocaman'ın nefesine nefes olacak, hesap soracak, ortalığı yakıp yıkacak dediğimiz Aziz Yıldırım, Mehmet Ağar ziyareti ile başlayan, Başbakanla aramızı bozmaya çalışıyorlar ile devam eden, Alex'i 3 dakikada gönderip Doğru mu Samet diye bağlayan, maç esnasında taraftara anons çeken, yönetimi Talat Yılmaz'lar ile dolduran, devre arası pahalı, kasada para yokmuş diye iyi futbolcu alamayan, muzcu arkadaşlarla basın toplantısı yapan ve en sonunda münferiten başlayan ve tüm stada yayılan 'Hükümet İstifa' sloganlarının marjinal kişiler tarafından yapıldığını söyleyerek, iktidara ve başbakana teslim bayrağını çekerek sezonu bitird.

Ve şimdi "benimle geldi benimle gidecek" dediğin, "Kocaman bir adam gördüm tek suçu kendine kattığı değerler yüzünden konuşamamak, cevap verememek olan" dediğin Aykut Kocaman'ı sebebini hala bilmediğimiz ama şimdiden onlarca senaryo, onlarca komplo teorisi üretilen ve Aykut Kocaman'ın konuşmayacağını çok iyi bildiğimiz için bütün suçun gidip gelip yine onun üstüne yıkıldığı günler göreceğiz.

Çalışmalar çoktan başlamış bile; Tükenmişlik sendromu, yorgunluk, transfer meselesi, Kiğılı komplosu, dış güçlerin oyunu... Sıkça kullandığım "Yav He He" cümlesine süper asistler gibi birer birer geliyor...

Mesele artık Aykut Kocaman'ın gitmesi, gönderilmesi meselesini aştı. Mesele artık Fenerbahçe'nin 3 Temmuz süreci ile yeniden inşa edilen birlik beraberliği, her beraber hesap sorma dirayeti, kurumsal yapısı, diyet ödemek yerine ceza kesenler değil antrenörü konuşturup federasyona, medyaya, kurullara ve hatta futbolcularına sessiz kalarak varlığı yokluğu belli olmayan iktidar ve cemaat torpillisi yöneticilerin doldurduğu koltuklar ve onları bir odaya doldurup yönetemeyen Aziz Yıldırım meselesidir.

Bize başkanın köpeği dediler, Aziz yıldırım'ın paralı askerleri dediler. Derdimizi anlatırız, projelerini dinleriz, belki bir ucundan tutar Fenerbahçe'yi yükseltmek için tuz atarız çorbaya diye gittiğimiz yemeği ve maç izlemeyi gizli gibi göstererek bizi karaladılar, yaftaladılar, locacı ilan ettiler. Sustuk, sesimizi çıkarmadık. İnsan önce kendini bilecek çünkü, sonra karşındakini zaten tanıyorsun.

Şimdi onlara anlatmadığımızı sana anlatıyorum, çünkü biliyorum sesimizi duyuyorsun;

Bir Fenerbahçe başkanını kongre seçer ve yine kongre gönderir. Ben sana ağzım sulanarak git deme haddine sahip değilim belki ama senin evladın yaşındaki bir taraftar olarak sesleniyorum, hani her şeyin en iyisine layık dediğin Büyük Fenerbahçe taraftarı olarak, Fenerbahçe'yi hayatının odak noktasına koymuş, sıradan biri olarak...

Şimdi hemen git başkan... Sen de biz de daha fazla üzülmeyelim...

Gözün de sakın arkada kalmasın, kimseye yedirmeyiz bu kulübü....

Çünkü burası Fenerbahçe, bizden çok adam çıkar...
Devamı ...

4 Şubat 2013

Hoca, Yönetim ve Büyük Resme Bakmak



Bu sene artık vaka-i adiye haline gelen iç saha yenilgilerinden birini daha aldık. Eskiden 40 maçlık 30 maçlık seriler yakalayan takımın bir- iki aylık süre içerisinde kendi sahasında üç kez sıradan takımlara yenilmesini hazmetmek açıkçası hiç kolay değil.
Webo transferi sonrası Aykut Kocaman tek forvetli oyun planını revize edip Webo’yu en uca Sow’u sağ kenara Kuyt’u da sol kenara atarak başladı. Taraftarın müthiş desteğiyle önceki maçlara göre daha ısırgan ve istekli bir Fenerbahçe görüyorduk ki sağolsun Volkan bu seneki felaket performansına yine acayip bir gol yiyerek devam edince yine bu sene artık alışkanlık olduğu üzere maça 1-0 geride başladık. Çok planlı ve organize olmasa da ilk yarı itibariyle Sivas kalesinde baskı kurmayı başardık birkaç net pozisyon ve kaçan bir penaltı sonrası devreye mağlup girdik. O kadar baskılı başlayamadığımız ve Sivas’ın kontra pozisyonlar bulmaya başladığı bir dakikada golü bulduk, golden sonra baskıyı daha da artırmamız gerekirken kontrolü kaybettik, son 20 dakika özellikle oyuncu değişikliklerinden sonra takımın hücum etkinliği düşerken Sivas özellikle kalecisinin müthiş isabetli uzun degajları sonrası pozisyon bulmaya başladı ve duran toptan Volkan’ın bakışları altında bir gol daha bulup şampiyonluğa dair umutların yeniden doğduğu bir günü tamamen umutsuz bir geceye dönüştürdü.
Fenerbahçe’nin bu sene ligde kötü gitmesine dair oyuncular isteksiz, koşmuyor falan gibi şeyler üzerinden kötü gidişi oyuncuların bireysel performanslarına bağlayan bir görüş var, Aykut Kocaman’ın istifasından sonra oyuncuların da bizzat bu görüşü doğrularcasına “sorun bizde” diye açıklama yapmaları ve hocaya söz vermeleri de bunu doğrular nitelikte ama sorunun sadece oyuncuların daha çok koşması ya da istemesiyle alakalı olmadığını Sivas maçında da gördük.
Fenerbahçe’nin sorunu anlık günlük bir performans sorunu değil. Bu takımın oyun aklında ve saha içi planlarında problem var. Fenerbahçe’nin ligdeki en verimli oyuncusu Sow. Webo transferi sonrası Webo’yu oynatmak için Sow’u en uçta oynayan oyuncu rolünden sağ içe deplase olarak kaleden uzaklaşan bir rolde oynatmak felaket bir tercih. Yani elinizde kaleye yakın olduğunda iş yapan ama yanında kendisine yardımcı olacak hücumcular bulunmadığı için etkisizleşen bir oyuncu varken onun yanına ya da arkasına bir oyuncu koyacağınıza Webo’yu en uca koyup Sow’u kanata çekmenin akılla mantıkla bir izahı yok.

Aykut Kocaman’ın Kuyt ısrarını da anlamak mümkün değil. Adamın form durumu bir aydır yerlerde sürünüyor ,geçen hafta Antep maçında 2-1’ i bulduktan sonra yine sahanın dökülen ismi Kuyt’ı almak yerine Sow’u oyundan almıştı bu hafta da golü atmış, morallenmiş ve kenardan ortalara en iyi kafa vurabilecek durumdaki Webo’yu oyundan alıp hiçbir şey yapmayan Kuyt’a 90 dakika sabretti. Bir de takımın birinci penaltıcısı olarak Kuyt’ı neye dayanarak birinci penaltıcı seçmişler onu da anlamadım, topla ilişkisi bu kadar problemli olan bir oyuncunun birinci penaltıcı olmasıneresinden bakarsan bak tuhaf.

Kuyt’un neden çıkmadığıyla ilişkin 2-3 ay önce de bir soru sorulmuş ve Rıdvan Dilmen Aykut Kocaman’ın Kuyt’ı takımın ve oyunun lideri olarak gördüğü için onu pek çıkarmak istemediğini söylemişti “Yüzde Yüz Futbol”da. Kuyt zaman zaman katkı yapabilecek mücadele eden fedakar oynayan bir oyuncu olabilir ama saha içi liderlik vasıflarına sahip olabilecek bir oyuncu kesinlikle değil, hele üzerine oyun planı inşa edilebilecek bir oyuncu asla değil. Zaten Aykut Kocaman’ın aklındaki oyun planında en kilit rolleri Kuyt ve Christian gibi son derece yetersiz oyunculara vermesi takımın bu halde olmasının en önemli sebebi. Rol ve görev tanımları yanlış kurulmuş bir kadroda kolay kolay toparlanamıyor. Yani şöyle düşünelim oyunun merkezinin ve aklının Oğuz, Okocha,Baliç, Revivo, Rapaiç, Hoojdonk, Alex gibi oyunculara verildiği bir gelenekten Kuyt ve Christian’ın kilit oyuncu olduğu düzene. Yorum yapmaya gerek yok

Sivas maçını bir kenara koyup büyük resimde başka sorular sormak da lazım tabi. Aykut Kocaman basın toplantısında Emre’yle ilgili “niye gitmişti niye döndü” sorusuna yanıt vermek istemediğini söyledi. Şimdi 6 ay önce Emre’nin affedilmez hatalar yaptığını söyleyerek takımdan gönderilmesini buna bağlıyorsan ve ben de basit bir taraftar olarak “hocaya saygısızlık yaptıysa iyi olmuş gitmesi” diyorsam o zaman bu adam geri dönünce benim de bu adamı gönderen merciden bir açıklama beklemem son derece doğal. Oysa ne yönetimden ne hocadan bir açıklama var. Yani Emre’nin hatası affedilmez değilse neden o zaman yollayıp yerini doldurmak için milyonlarca euro bonservis verip Meireles-Topal’ı aldık. Yok Emre’nin hatası gerçekten affedilmezse 6 ayda ne değişti de geri döndü. Fenerbahçe yönetiminin ve teknik heyetinin “biz yaptık oldu” havasında işler yapması ve taraftarı her durumda kendilerine sorgusuz sualsiz destek vermek zorunda özneler gibi algılamasından artık vazgeçmesi lazım. Bir ay boyunca bir oyuncunun peşinden koşup alamayınca Fenerbahçe’nin menfaatleri için almadık falan diye saçma sapan 90’lardaki olağanüstü hal bölge valisi açıklamaları gibi açıklama yapmaması lazım.

Benim şu transfer döneminden çıkardığım sonuç yönetimin Aykut Kocaman’ın sene sonunda her halükarda takımdan ayrılacağını düşünmesi dolayısıyla yüksek maliyetli transfer işine girmediği. Yönetimin bu sene bu takımdan bir ümidi olmadığının da bir nevi göstergesi. Açıkçası Fenerbahçe’nin sorunun iki-üç transferle çözülemeyeceğini düşünüyorum ben de. Aykut Kocaman oyunun emek ve koşu kısmını fetişleştirip hüner ve akıl kısmını ihmal edilebilir olarak değerlendirdiği müddetçe Fenerbahçe için hiçbir formasyon hiçbir transfer istenen sonucu vermeyecek.

Fenerbahçe yönetimi için de ayrı bir parantez açmam gerekiyor. Geçen seferde yazmıştım ortada Fenerbahçe yönetimi diye bir şey yok, hareket hali Yargıtay kararı nedeniyle kısıtlanmış, bütün eylemsizliklerini devam eden hukuki sürece atfen açıklayan bir Yönetim Kurulu’muz var. Aziz Yıldırım’a muhalif olan hareketin rezilliği şu anki yönetime koşulsuz destek verilmesi anlamına gelmiyor. Ben yönetimdeki bazı isimlerin Fenerbahçe’nin bu hafta kimle oynadığını bile bilmediklerini düşünüyorum. Tamamen yine tek adama endekslenmiş her şeye karar verenin tek kişi olduğu bir yapıyla devam ediyoruz. Aziz Yıldırım’ın tek adam kültürünün mağduru olup hapislere düşmüş birisi olmasına rağmen ısrarla tek adamlığa teşne yönetim anlayışıyla devam edişini nasıl açıklayacağız ?

Fenerbahçe için toparlanma senesi olabilecek yeniden canlanma senesi olabilecek daha doğrusu olması gereken bir seneyi ne hale getirdik. Futbol takımının antrenörü istifa edip geri döndürüldü, erkek basketbol takımının antrenörünün tazminatı yüksek diye sözleşmesini feshedemedik, erkek voleybolda takıma uyum sağlamış antrenörü gönderip yerine getirdiğimiz antrenörü de gönderdik, kadın voleyboldaki koç bence tüm koçlar içindeki en zayıf halka zaten . Sene başı planlamaların neredeyse bütün branşlarda iflas etmiş olması bir yönetim başarısızlığıdır. Bütün bu sportif planlama hatalarının yanında meydanı tamamen Galatasaray’ın ele geçirmesini izlemeleri de cabası.
Ben Aziz Yıldırım’a hapisten çıktıktan sonra hapisteki tavrının dışarıda da devam edeceğini düşündüğüm için bir şans verilmesi gerektiğini düşünüyordum. Yıllardır onun tarz-ı siyasetinden şikayetçi olan sürekli eleştiren birisi olarak o gün kongre üyesi olsam sadece Fenerbahçe başkanını Fenerbahçe kongresi belirler mesajını dosta düşmana göstermek için oyumu Aziz Yıldırım’a verirdim.

Ancak başkanın yeni dönemde de eski alışkanlıklarından çok bir şey kaybetmediğini görüyoruz ve benim kendisinden artık bir umudum yok. İşin kötü tarafı yönetime ehil,birilerinin maşası gibi davranmadan Fenerbahçe’yi yönetmeye aday bir muhalefet de yok. Fenerbahçe’nin mevcut yönetime körü körüne bağlı başkanın her hareketinde hikmet arayan ve sayısı epey kalabalık gruplardan da, kulübü ele geçirmek için şeytanla bile işbirliği yapabilecek , trübünde “şike” diye bağırabilecek derecede kendinden geçmiş gruplardan da kurtulup bağsız/bağlantısız bir üçüncü yol bulması lazım. Körü körüne destek de körü körüne muhalefet de bizi uçuruma götürüyor. Artık bir devlet/cemaat projesi olduğu iyice ayyuka çıkan Galatasaray’la mücadele etmek için Fenerbahçe’nin tarihte olduğu gibi sırtını halka dayaması gerek. Ne mevcut yönetim, ne onları devirmeyi kafaya koymuş mevcut oluşum bu mücadeleyi yürütebilecek durumda.

Eğer Fenerbahçe bir üçüncü yol bulamazsa “Dinamo Galatasaray”’un şampiyonluklarında reyting yükselten figüran rolüne doğru hızla ilerliyor. Acıbadem’in durup dururken Cluj’a sponsor olması Schalke kurada çıkar çıkmaz THY’nin Schalke sponsorluğu, bedelsiz sermaye artırımları, iki sene önce meteliğe kurşun atan 70 cente muhtaç olan kulübün gözünü karartıp milyon eurolar saçarak oyuncu alması bize çok şey anlatıyor. Bunlarla sahada mücadele edebilecek bir futbol takımı ve saha dışında mücadele edebilecek bir yönetim istiyoruz . Şu an aradığımız iki şeye de ulaşılamıyor maalesef.
Devamı ...

17 Aralık 2012

Galatasaray Maçı ve Aykut Kocaman Üzerine


Oyun olarak hiçbir şey oynamadığımız bir Galatasaray maçını daha geride bıraktık, bu sene Galatasaray’a karşı en az pozisyona girebilen ve bu kadar kötü oynayan bir rakibe karşı bile tehdit yaratamayan bir Fenerbahçe izledik dün.
Süper Kupa’daki Galatasaray maçından sonra da Aykut Kocaman’ın Alex polemik odaklı Lig Tv’deki açıklamaları sonrası da hocanın koşu mesafesi fetişizminin Fenerbahçe’yi koşan ama yetenek yoksunu bir takım durumuna getirebileceği endişesinden bahsettim. Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarında oynayıp top tekniği 10 üzerinden 6 olabilecek bir tane oyuncu yok mevcut kadroda. Allahı var, hepsi koşuyorlar ama top bize geçtiği zaman akıl ve yeteneğiyle o topu kullanabilen bir tane oyuncumuz yok. İşin daha kötü tarafı Aykut Kocaman’ın bundan herhangi bir şikayeti de yok.

Sezon başından bu yana 16 maç geçmiş Mehmet Topal, Meireles ya da Christian’ın; Sow’un ya da Kuyt’un önüne rakip iki oyuncuyu geçen şöyle 20 metrelik bir ara pası attığını ve bu oyuncuların orta sahadan çıkan tek bir pasla kaleciyle karşı karşıya kaldığını gören oldu mu? Şifa niyetine böyle bir gol attık mı Allah aşkına bu sene? Tarihinin hiçbir döneminde ben bu kadar yetenek yoksunu bir Fenerbahçe orta sahası hatırlamıyorum. Osieck’in emek yoğun takım yarattığı 1993-94 kadrosunda Tayfur,İlker Cengiz,Mecnun, gibi adamların yanında bile Oğuz gibi bir oyuncu vardı. Aykut Kocaman diyor ya “teknik direktör Aykut Kocaman olsaydım futbolcu Aykut Kocaman’ı oynatmazdım” diye hakikaten ben de olsam böyle yeteneksiz orta sahadan kurulu bir takımda Aykut Kocaman’ı oynatmazdım, çünkü bir tane bile pas alamazdı.

Christian’ı Alex’in pozisyonunda oynatarak bir sezon planlaması yapmanın önünde sonunda duvara toslayacağı belli, Alex gitmişse ve senin elinde Alex’in bölgesinde oynayacak yetenekte bir tane oyuncun yoksa Alex’in pozisyonunu yok edecek bir sistemle oynatırsın takımı . Allah’ın emri mi tek forvet Sow’un arkasında Alex’in pozisyonunda Christian’ı oynatmak? Forvetin arkasında adam oynatmak yerine Sow’un yanına Kuyt’ı ya da Semih’i alarak bir düzen denersin performansı asla öngörülemeyecek Christian’dan medet ummak yerine. Tamam belki bu da tutmaz ama bir şeyi denemiş olursun yani göz göre göre hücum kısırlığı olan bir taktikle 20 maç devam etmezsin.

Aykut Kocaman koşu mesafesi, takım savunması diye diye sıradan vasat en ufak bir yetenek belirtisi olmayan oyunculardan kurulu bir takım yaratma yolunda hızla gidiyor. 10 metre ilerisine top atmaktan aciz üç tane orta sahayla Sow’u Allah’a emanet iki stoperin arasına bırakıp gol atmaya çalışan bir futbol düşüncesi olamaz. Fenerbahçe’nin bu yıl 16 maç sonunda topladığı 27 puan 1990-91 sezonunda Hiddink’le başlanan sezonda alınan 23 puandan sonra en kötü lig performansı . Kimse kusura bakmasın ama son 23 senenin en kötü lig performansını gösterip üstelik sanki işler aslında o kadar da kötü değilmiş gibi tuhaf tuhaf demeçler vermek Aykut Kocaman’a yakışmıyor.

Maç sonu açıklamalarındaki soğukkanlılığını da Hoca’nın gittikçe yitirdiğini düşünüyorum. Dünkü maçın sonunda “Pozisyona girme konusunda verimli olduğumuzu söylemek doğru olmaz ama daha verimsiz olan bugün maçı kazandı gibi tuhaf bir demeç vermiş. Ne demek daha verimsiz olan kazandı Allah aşkına Fenerbahçe kaç tane pozisyona girdi maçta ki Galatasaray daha az girmiş olsun. Yani bu kadar aciz bir oyundan rakip ceza sahasına girmeye çekinen bir takım performansından sonra hala yetersizliği görmemek bir sorun olduğunu dile getirmemek ancak kontrolü kaybetmekle açıklanabilir.

Geçen seneden beri devam eden deplasmanda hayalet gibi oynama, maça felaket başlama gibi sorunlarda en ufak bir ilerleme yok, bu mesele antrenöre sorulduğunda bu sorunun farkında olduğu ve düzeltmek için bir şeyler yaptığına dair en ufak bir ima da yok. Aykut Kocaman’ın koşu mesafesinde Avrupa düzeyine çıkaracağım diye başlattığı devrimde geldiği nokta yetenek ve mental olarak deplasmanda önce beraberliği düşünen sıkıştırırsam bir tane atarım diyen Anadolu takımı seviyesinde bir takım yaratmak oldu

Devre arasında Sow’a alternatif ya da tamamlayıcı bir forvet ve orta sahada yaratıcı ve Mehmet Topal-Meireles-Christian üçlüsünün sahada yarattığı oyun zekası açığını kapatabilecek bir oyuncu bulamazsa Fenerbahçe puan olarak lig tarihindeki en berbat sezonlarından birine imza atabilir.

Yönetime yönelikte söylenecek çok şey var o ayrı bir yazı konusu olsun ama ben taraftarla ilgili bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Fenerbahçe taraftarı artık şu sahada oynayan oyuncuları mazlumların temsilcisi, 3 Temmuz’un acısını yüreğinde hissedenlerin sahadaki tecessümü olarak görmekten vazgeçsin. İstisnasız bütün oyuncular için söylüyorum, bu oyuncular kendilerine biçilen bu rolü ve değeri hak etmiyorlar. Galatasaray’a yenilmişsin, silik bir futbol oynamışsın maç sonunda bir tane oyuncunun yüz ifadesinde gerçek bir üzüntü, samimi bir hayal kırıklığı ifadesi yok, birisi gitmiş Melo’yla sarmaş dolaş, öteki gitmiş Fatih Terim’e sarılmış, sorsan ilk olarak mağlubiyetlere en çok biz üzülüyoruz derler külahıma anlatsınlar. Galatasaray mağlubiyeti yüzünden okula gidemeyen 8 yaşında çocuğa, intihar girişiminde bulunan Kırşehirli Fenerbahçeli’ye Gökhan Gönül’ün Terim’le kucaklaştığı anı gösterip soralım bakalım “Gökhan çok üzülmüş Galatasaray yenilgisine” diye neler diyecek ?

Bir de Meireles meselesi var, çıkarken armayı öptü diye berbat oynadığı bir maçın sonunda adama kahraman muamelesi yapanların , haksızlığa karşı başkaldıran bir figür yaratmaya çalışanların acıklı halini görünce taraftarın mağduriyeti bir ideoloji olarak sahiplenmesinin ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini düşünüyor insan.
Meireles armayı öptü diye kahraman falan olmaz, geçen sene Emre örneğindekine benzer Trabzon’da suikast timi gibi etrafında dolaşan 11 adama ve seni linç etmek isteyen 30.000 kişiye karşı müthiş bir top oynarsın, çıkarken de armayı öpersin ya da 100. Yılda Ahmet Cömert’de Galatasaray’ı 36 sayıyla yenip takım kaptanı olarak İbrahim Kutluay gibi armayı öpersin o zaman kahraman deriz. Meireles gibi 3 ay önce kulübün ismini bilmeyen bir adam maçta hiçbir şey oynamayıp gördüğü kırmızı karttan sonra şirinlik kazanayım diye armayı öperse kahraman falan değil şovmen olur.

Mağduriyeti ideoloji haline getirmek dedim,( siyasal olarak Türk sağının (AKP diye okuyalım)gelenek haline getirdiğişeyin futboldaki yansıması gibi bir şeyi kastediyorum aslında daha uzun bir analoji kurmak mümkün ama girmeyeyim), Fenerbahçe taraftarının 3 Temmuz’u unutmaması ve bunu yapanlardan hesap sormayı istemesi takdir edilecek bir durum her ne kadar mevcut yönetimin kurulunun (suskunlar kurulu demek daha doğru) umurunda olmasa da ama 3 Temmuz’u unutmamak sürekli bir mağdur edebiyatıyla işini iyi yapmayan antrenörü, başkanı ya da oyuncuyu mağduriyet söylemine binaen eleştiriden münezzeh kılmak değildir. Açıkçası başkana da Aykut Kocaman’a da oyunculara da nasıl olsa her zaman sığınılacak ve taraftarın tepkisini sıfıra indirecek bir 3 Temmuz “mağduriyet ikonunun” kenarda köşede bir yerlerde beklemesinin negatif anlamda bir rahatlık sağladığını düşünüyorum. Saha içinde üstüne düşeni yapmayan insanları artık saha dışındaki bir takım gerekçelerle mazur görmeye/göstermeye ne zaman son vereceğiz.
Fenerbahçe’nin 90-91 den bu yana 16. hafta itibariyle ligde topladığı puanlar
2013:27
2012:34
2011: 30
2010:30
2009:32
2008:34
2007:34
2006:42
2005:40
2004:34
2003:31
2002:34
2001:33
2000:28
1999:35
1998:39
1997:36
1996:39
1995:30
1994:35
1993:33
1992:38
1991:23
Devamı ...

19 Kasım 2012

Fırat Aydınus: Bir Algı Zehirlenmesi Örneği


Üç gündür Fırat Aydınus üzerinden kimbilir kaçıncı kez bir hakem kararını ülkece tartışıyoruz. Tartışılması gereken şeyin öznelerin kararlarından ziyade bir sistemin işleyişi olduğunu görmek lazım. Bu ülkenin spor kamuoyunda yaratılan algıyla beslenen, medyanın defalarca yeniden ürettiği, 3 Temmuz’la taçlanan bu algı var oldukça bu “hata olmayan hataların” sonu gelmeyecek. Buna dair bir şey söylemeden önce benim için Eskişehir maçında kırmız kart pozisyonundan bile daha enteresan bir pozisyonu hatırlatmak istiyorum. Bilindiği gibi FİFA bir yeri kanayan bir oyuncunun tedavisinin yapılmasını, tedavisinin yapılmaya gerek olmadığı durumlardaysa oyunun hemen durdurulup oyun cunun saha dışına çıkarılmasını şart koşuyor. Fırat Aydınus onca rezil kararının yanında bir dakika önce faul bile çalmadığı kırmızı kartlık bir dirsek yemiş Sezer Öztürk’ün kafasındaki kanı gösterip oyunun durmasını isteğini yerine getirmedi. Bir hakemin ruhuyla fiziğiyle o sahada olmadığının, bir hakemin kontrol kaybettiğinde ne kadar acizleşebileceğinin en veciz örneklerinden biriydi o sahne.

Şüphesiz Fırat Aydınus Fenerbahçe’ye kötülük yapmak için şer güçler tarafından laboratuarlarda yaratılmış bir hakem değil, çünkü memlekette Fenerbahçe’nin her türlü kötülüğe uğraması konusunda birini ikna etmek için öyle bilimsel laboratuarlara falan ihtiyaç yok. O kadar şirazesinden çıkmış rasyonellikle bağını kesmiş bir Fenerbahçe düşmanlığı yayan ortam var ki bırak maçı yöneten hakemi sahadaki top toplayıcıyı bile Fenerbahçe aleyhine bir şey yapmaya sevk ediyor.
Fenerbahçe’nin mütehakkim güç olduğu ve asla mağdur olamayacağı her türlü hile ve desisenin merkezi olduğu ve her türlü kötülüğü hak ettiği yönünde 3 Temmuz’dan önce başlayan 3 Temmuz’la birlikte bütün utanma sınırlarını da aşarak adeta bir heyula haline gelen bir algı var.
Bu algı ortamında futbol ortamındaki bütün özneler saygın bir yer edinmek,yerlerini korumak ya da mesleki ikballeri için bir şekilde Fenerbahçe’yle bir yakınlıkları olmadığını ispat etmek için yarışıyorlar.
Federasyon mu seçiliyor, hemen ilk haftası Fenerasyon deyip, adamları Fenerli ilan ediyorsun ve sonra o federasyon Fenerli olmadığını ispat etmek için Fenerbahçe hakkında akla mantığa sığmayacak kararlar veriyor.

“Hakemler Fenerbahçe’den korkuyor” diye bir şehir efsanesi yaratıyorsun, hakemler Fenerbahçe lehine düdük çalarken on kere düşünüyor. Son on yılda ligin en çok puan toplayan ve en çok gol atan takımı olmasına rağmen nasıl olup da bu takımın Galatasaray, Beşiktaş Trabzon ve G.Antep’den daha az penaltı atabildiğini sormamıza rağmen utanmadan hala hakemler Fenerbahçe’den korkuyor diye bir kamuoyu algısını üretmeye devam ediyorlar. Hakemler futbol ortamından kopuk yetişmiyorlar. Kimin lehine hatanın kabul edilebilir kimin lehine hatanın kariyer bitirici etkisi olduğunu en iyi koklayan da bizzat onlar.

Şimdi yakın geçmişten birkaç örnek verelim. 2005-2006 sezonunda Konyaspor-Fenerbahçe maçında Anelka’nın faullü meşhur golünün hakemini hatırlayalım. Özgüç Türkalp Fenerbahçe lehine yaptığı bu hatanın bedelini federasyonun en gözde hakemlerden biri olma yolundayken 1. Ligde ayda yılda maç yöneten bir hakeme dönüşmesiyle ödedi. Aynı yıl Samsun deplasmanında Nobre’nin düşüşüne penaltı verip Kerem’i oyundan atan ve Fenerbahçe’nin 5-0 kazandığı bir maçın sonunda lince maruz kalan Serdar Tatlı o sene sonunda sakatlığını öne sürerek hakemliği bıraktı.

Oysa aynı sene Fenerbahçe’nin hem kupadaki hem ligdeki Denizli maçlarını katleden Selçuk Dereli üst düzey maçları yönetmeye devam etti, Fenerbahçe nefretini bir şampiyonluk kaybı bile törpüleyemediği için 2006-2007 sezonundaki Türkiye Kupası yarı finali ikinci maçı olan Fenerbahçe-Beşiktaş maçında benim ömrümde gördüğüm en bilinçli ve kötü niyetli hakem yönetimini gösterip bir de Türkiye Kupasını kaybettirdi. O maçı Baki Mercimek’in nasıl olup da kırmızı kartsız tamamlayabildiği geçen yıl play-offdaki Trabzon maçında Zokora’nın Emre’ye öldürmeye yönelik tekmesine rağmen maçı nasıl tamamlayabildiği sorusuna kadar İsviçreli bilim adamlarını meşgul ediyordu. Söz Selçuk Dereli’den açılmışken yine 2004-2005 sezonunda Trabzon deplasmanında seke seke tedaviye giden Nobre’ye gösterdiği kırmızı kartı da unutmak mümkün değil.


Aynı sezon içinde Fenerbahçe lehine hata yapan iki hakemin kariyerine bakın bir de Fenerbahçe aleyhine antoloji yazacak kadar hata yapan hakemin kariyerine bakın. Biraz daha ilerleyelim Cüneyt Çakır’ın Ali Sami Yen’de bize 9 kişi tamamlattığı maçtan sonra kariyer çizgisine bakalım,Hüseyin Göçek’in iki sene önceki üç penaltı vermediği Fenerbahçe- Antep maçındaki rezil performansına, Galatasaray lehine yaptığı 50 hatayı ekleyip nasıl Fifa kokartını koruduğunu da bakalım. Ve en bariz örnek geçen sene Karabük maçında Muslera’yı haklı biçimde attıktan sonra M.H.K’nin kendisini yalnız bıraktığını söyleyip hakemliği bırakan Bünyamin Gezer’i hatırlayalım. Hakemlerin kendisinden korktuğu iddia edilen Fenerbahçe aleyhine hata yapan hakemleri yerinden oynatamazken, Ali Aydın’a düdük astıran “centilmen kulüp” Galatasaray’ın hangi görünmeyen ellerle Bünyamin Gezer’in başını yediğini de soralım .
Tabii ki her takımın lehine ya da aleyhine hata yapılıyor bu işin doğası gereği böyle. Mesele hangi takımın lehine ya da aleyhine hata yaptığınızda önünüzün açılacağının ya da kapanacağının bilincinde olmanız gerektiği. Fırat Aydınus aptal bir adam değil, Cüneyt Çakır’ın misak-ı milli içinde hangi görevleri layıkıyla yerine getirerek uluslararasılaştığını en yakından bilen hakem. Dolayısıyla Fenerbahçe aleyhine bu kadar fütursuzca karar verebilmesini bu ülkedeki hakemlerin son 10 -15 yılda nasıl önlerinin açıldığını çok iyi bilmesine bağlamamız lazım.
Galatasaray’ın 96-00 arası uluslar arası alandaki başarısı bu ülke içinde yaptıkları her şeyin üzerini örttü, aynı dönemde Ahmet Çakar da Avrupa’da en çok sayılan, görev alan hakemimiz etiketiyle Galatasaray maçlarında ülke içi çırakları (Vahap Beyaz)ile beraber kolaylaştırıcı rolünü rahatlıkla oynayabiliyordu. Bu konuda yapılan her eleştiri “adam Avrupa’da maç yönetiyor beyler” argümanıyla, hakem hatalarının Galatasaray lehine yapılması eleştirisi de “adamlar Uefa Kupasını ’da mı hakemle alıyor beyler” argümanı gibi veciz argümanlarla susturuluyordu.

Galatasaray’ın 20’nin üzerinde penaltı attığı, Burak Yılmaz’dan daha iyi kendini atan tek futbolcu Arif Erdem’in tek başına Fenerbahçe’den daha fazla penaltı kazandığı sezonları, 80 metreden penaltı çalan Vahap Beyaz’ları , Kocaeli’yle Cumhurbaşkanlığı maçının uzatmasının son dakikasında korner atmaya gidecekken dönüp hakemin penaltı verdiğini gören maçtan sonra da utanmadan penaltıydı diyen şimdinin vekili Hakan Şükür’ü, her iki maçta bir hakeme itiraz etti diye atılan Kemalettin’e rağmen hakemin anne baba ve yakın sülalesine her maç el kol marifetiyle küfredip ne hikmetse atılamayan cesur yürek Bülent Korkmaz’ı , Erol Ersoy’un ayağına basıp küfür ettiği için mahkemeye verdiği ama Haluk Ulusoy federasyonun sadece 6 maç ceza verip Fenerbahçe maçına yetişmesi sağlanan Hagi’yi görmüş birileri olarak bugün yine benzer bir senaryonun figüranlarını mı izliyoruz düşüncesini taşımayan Fenerbahçeli yoktur sanırım.

15 sene sonra hakemler açısından yine benzer bir senaryoyla yüz yüzeyiz. Bu sefer de Cüneyt Çakır ve Fırat Aydınus uluslar arası maç yönetmeleri kalkan yapılarak Türkiye içinde birtakım dengeleri değiştirmek için kullanılıyorlar. Gelebilecek her eleştiri bu adam Avrupa’da şu maçı yönetiyor diye püskürtülecek. Haluk Ulusoy bir yerlerden gülümseyip “biz iktidarda değiliz ama fikirlerimiz iktidarda” diyordur herhalde.

Bu düzen iki hakemin 5 hafta maç yönetmemesiyle, iki hafta sonra Fenerbahçe lehine bir karar verilmesiyle falan bitmez, bu ülkede söylediklerinizin ciddiye alınmasını isteyen karikatürleştirilmeyen bir gazeteci olmak istiyorsanız Fenerbahçeli olduğunuzu nasıl saklamanız gerekiyorsa, eski Fenerbahçeli bir futboluysanız şikeci olmadığınızı ispatlamak için Fenerbahçe’ye karşı iki kat koşmanız gerekiyorsa, satılmamış kaleci olmak için Fenerbahçe’den asla ve kat’a gol yememek gerekiyorsa ikbal vadeden bir hakem olmak için de Fenerbahçe lehine hata yapmayan bir hakem olmanız gerekiyor. Fırat Aydınus da bu görevi yerine getirdi, artık en az meslektaşı Cüneyt Çakır kadar önü açık.

Devamı ...

25 Mayıs 2012

Semih Özsoy'un Aydın Örs'ün Yöneticisi Olduğu Bir Basketbol Dünyası



Hâlâ devam ediyor mu, bilmiyorum. Eskiden bir 066 masal servisi vardı telefon idaresinin.

Öyle bir hatta bile, 6 - 7 yaşındaki çocuğu bile, telefon başına koyup başlıktaki masalı dinletsek, ilk cümle bitmeden telefonu kapatırdı, "Oha ulan o kadar da değil" diye.

Ama o kadar işte. Daha doğrusu o kadardı. Yaşandı, bitti zevzekçe...

Basketbol şubesinin başına, mahmutusluca lisanında "CEO" diye okunan ancak dünyadaki benzerleriyle bir olmayan o mevki düşünüldüğünde sene 2007 idi. Bir CEO olacaktı. Her yetkiyi haiz olacaktı. Ama antrenör seçemeyecekti. Çünkü koç seçilmişti. Bu nasıl baş, bu nasıl taraktı, anlaşılamadı. Aydın Örs, bir adam kere adama yakışanı yaptı, Turgay Demirel - Mahmut Uslu ikilisinin döndürdüğü dümene uymadı ve Fenerbahçe'den ayrıldı.

Sene olmuş 2012... Değişen bir şey yok. Fenerbahçe basketbolunun başında "hesapta" başkan yetkisinde bir Aydın Örs var ama her ne hikmetse "başkanın da başkanı" yetkisinde bir Semih Özsoy bulunuyor. Fenerbahçe başkanı da herhalde bu çizelgede "başkanın başkanının başkanı" konumunda.

Bu acayip şemaya tüy diken bazıları, Fenerbahçe camiasını her dönemde kaz gibi yolmayı kendine şiar edinmiş Tolga Tuğsavul ile beraber Basketbol Şubesi Başkanı'ndan habersiz antrenör aramaya başlamışlar. Bir adam, eğer hakikaten adamsa, hele ki adı Aydın Örs ise kendisine karşı yapılan bu ikinci hatayı yapanın yanına bırakır mı? El cevap, bırakmaz.

Velhasıl-ı kelam... Güle güle, Aydın hocam. Hakkını helal et. Sen aslında bunlara hiç güvenmeyecektin de işte, adam kere adamsın, Fenerbahçe'yi çok seven insansın diye geri geldin. Canın sağ olsun. Bu sana edepsizlik yapanların hepsi unutulur. Sen sadece yüzüncü yıl şampiyonluğunun yüzü suyu hürmetine bile yüz yıl unutulmazsın.

Not : Fenerbahçe'de korkudan ya da yalakalıktan "Semih Özsoy basketboldan ne anlar?" diye soramayacak onlarca meşhur ve medyatik (!) insana da şimdiden selam olsun. Kendilerinden en kısa zamanda "Semih Özsoy, Denver Nuggets'ın başına geçse, yedi kere üst üste şampiyon olurlar" temalı yazılar bekliyoruz.

. Devamı ...

24 Mayıs 2012

Remzi Dilli Mevzuu ve Taraftar Fikirsizliği



Yukarıdaki fotoğrafta bir adet "Fenerbahçe Basketbolu Şube Kaptanı" var.

"Lobimiz yok" diye ağlayan koca Fenerbahçe'nin, neden Galatasaray karşısında lobisiz kaldığını anlatmak için başka bir şeye gerek yok. Tek fotoğraf yetiyor.

Senelerce Aziz Yıldırım'a ve yönetim kuruluna bir eleştiri getirdik:
"Burası holding değil. Sadece cv'sinde 'İşini iyi yapıyor' yazdığı için insanlar yetkili kılınamaz. Dernek statüsünde bir spor kulübü, hele Türkiye'de belli aidiyetler çemberinin içinde kalan insanlar tarafından yönetilmeli" demeye çalıştık ama olmadı.

Aslında kabahat Aziz Yıldırım'da değildi. Bıkmadan yazacağım bir şey var:
"İletişim çağında ve kurumsallık düzeninde hareket eden camialar, ancak ve ancak fikir çarpışmalarıyla yol kat eder. Cahil cühela da olsa eleştiren insanı eğitmeye çalışmak ve ona değer vermek yerine, karşı fikri yağlı kemende layık görürseniz ileriye yürüyemezsiniz. Tahammülsüzlük arttıkça, yanınızdaki dalkavuklar "Siz ileriye gitmiyorsanız, biz nasıl arkanızda kalıyoruz efendim" diyerek, "iş bilen" aferistler haline gelir."

Devamdaki yazının tarihi 2009 ve hâlâ değişen bir şey yok.



Bizim yaşımız daha otuz. Dante gibi ömrün ortasına geldiğimizi zannetmek (ve daha erken gitmek) için bile bir kaç sene geçmesi gerek. Fakat yaşımız kadar uzun süredir akıl baliğ Fenerbahçeli olan büyüklerimiz var. Seneler önce, bunlardan herhangi birisini çevirip "Remzi Dilli Fenerbahçe'de görev alacak" desek, tumturaklı bir "Hadi lan oradan" yerdik herhalde. Israr edip "Vallahi abi, hem de Basketbol Şubesinin Kaptanı olacak" diye eklesek bu sefer de "Siktir git lan başımdan. Asabımı bozma benim" çekerlerdi.

Oldu... Sadece Çelik değişse umursamazdık ama devir de değişti ve Remzi Dilli; Galatasaray formasıyla Fenerbahçe taraftarına dil uzatan, Beşiktaş'tan ayrılırken arkasından bir sürü şey söylenen Remzi Dilli, Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin kaptanı oldu.

Lafa gelince 30.000.000 mensubu olduğunu söylediğimiz, koskoca Fenerbahçe camiasının, Şube Kaptanı olabilecek nitelikte bir "Fenerbahçeli"bulamamış olması acıdır. Fenerbahçe, bu ülkede yapılmış bir sevda ihtilalidir ama son yıllarda mecaz anlamından sıyrılıp, asli manasına kavuşmuş, evlatlarını yemeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Daha az acı olan ama aynı oranda can acıtanı ise yüksek görevlere layık görülen insanların Fenerbahçe değerlerini ve hassasiyetlerini hiç bir zaman önemsememesidir. Aynı Remzi Dilli gibi...

Bir Fenerbahçe Şube Kaptanı düşünelim.

Sorumlusu olduğu takımın maçında, tribünde kendisine destek / rakibine baskı unsuru olan taraftara çıkarılan onlarca zorluğa gıkını bile çıkartmayacak.

Uzatmada son karara bakılan bir maçta bütün rakip, malzemecisinden oyuncusuna masa hakemine yüklenirken, ellerini kavuşturup, olan biteni izleyecek.

Saçma sapan sözlerle "Nasılsa geliyor taraftar. Kastır % 100 zamla 10 Liralık bileti gitsin. Vermeyen de girmesin" düşüncesinin arkasında duracak, ama tepkiyi görünce tornistan edecek.

Sporcusuna, hem de kız basketbol takımı oyuncularına edilen ana avrat küfürlere, elini göğsüne götürüp, eyvallah diyerek karşılık verecek. Ve dayanamayıp isyan eden, kendi oyuncusuna kızacak.

Bunun gibi "-ecek, -acak" ile biten yapılmışlara bir çok madde eklenebilir...

Biz "Fenerbahçe mezhebi bu kadar geniş bir camia değildir" diye düşünürken, Remzi Dilli senelerce görevde kaldı. Bugün "çok gecikmiş" bir hamle ile gönderilmesine sevinmek istiyoruz. Bununla beraber, peşinden ne geleceğini bilmemek de var. Bir ağabeyimizin trajikomik cümlesindeki gibi"Şubedeki Galatasaraylı kontenjanının boş kalacağına inanasımız gelmiyor" ama atılan isabetli bir adımdır. Bundan sonra hayırlısı olsun...

Gelelim ilgili ikinci konuya.

Fenerbahçe'nin, yine son yıllardaki, en büyük sıkıntısı "Fikirsiz Bir Camia" olma yolunda koşar adım ilerliyor olmak. "Remzi Dilli ve Şube Kaptanlığı"konusu, bunun en net örneklerinden birisidir.

Geçmiş dönemde, Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı ile yakınen ilgilenen taraftarların, Remzi Dilli'ye yönelttiği eleştiriler blok bir itiraz ile karşılandı. Başka konularda da emsali görülen bu tepkinin ana fikri şuydu:

"Yöneticiler ne yaparlarsa yapsınlar, haklıdırlar"

Dünya üzerinde, yaptığı bütün işler ve aldığı bütün kararlar "doğru" olan ne birey, ne de kurum vardır. Bu sanrıya kapılan her unsur, yönettiği ya da içinde bulunduğu yapıya zarar vermeye mahkumdur. Yüzyıllarını tebaa olarak geçirmiş Türkiye coğrafyası insanlarının "Ben bilmem, o bilir. Bize laf düşmez" anlayışına sahip olmasını anlamak hiç de zor değil. Fakat bu düşünce tarzının içerisinde, yanlışları dile getirmeye çalışıp, alternatif üretenlere saldırarak onları "Hain" ilan etmek noktasında ısrarcı olmanın anlaşılır bir yanı yok.

Daha dün, Remzi Dilli'nin görevde olmasını "Doğru"olarak değerlendirenlerin tek bir dayanağı vardı:
"Yönetim Kararı"

Aynı insanlar bugün Remzi Dilli'nin görevden alınmasının da "Doğru" olduğunu söylüyor. Ve yine tek bir dayanakları var:
"Yönetim Kararı"

Bu işte bir yanlışlık var.

Rahmetli Uğur Mumcu'nun "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz" sözü geliyor insanın aklına. Bugün"Fenerbahçe" olarak çok daha kötü bir durumla karşı karşıyayız. Koşar adım "Bilgi sahibi olmak istemeyen, dolayısıyla fikir de yürütemeyen; sadece ve sadece icra makamının aldığı kararların arkasında sorgusuz sualsiz duran toplum" olma yolunda Fenerbahçe camiası. Bu en başta "Yönetim Kurulu'na" yapılan bir kötülük ve saygısızlıktır. Her şeyin üstesinden gelebiliriz, ama bunun altından kalkamayız.
Devamı ...

22 Mayıs 2012

Kararımızı Görüşmeler Neticesinde Duyuracağız


Yeni bir gelişmedir, tarihe not düşelim.

Ne diyor Fenerbahçe resmi sitesindeki haber?

Bayan Voleybol Takımımızın CEV Şampiyonlar Ligi'ne katılım daveti almaması ile ilgili olarak kulübümüz Türkiye Voleybol Federasyonu ve CEV ile görüşmelerini devam ettirmektedir. Bu durumun düzeltilmesi adına yürütülen görüşmelerden alınacak sonuca göre kulübümüz tavrını belirleyecek ve kararını kamuoyu ile en kısa sürede paylaşacaktır.

Hiç lafı eğip bükmeye gerek yok.

Erol Ünal Karabıyık nam Fenerbahçe düşmanı şahsın planlarının sonunda işin geldiği yeri yeni mi öğrendiniz de açıklama yapıyorsunuz?

Yeni öğrendiyseniz rezalet.

Yeni öğrenmediyseniz de yeni görüşüyorsanız daha büyük rezalet.

Haydi hayırlı işler.

. Devamı ...

20 Mayıs 2012

İçindeki "Hizmet" Aşkı Bambaşka Olanlar



Talat "The Ben Divan Başkanı'yım. Sen kimsin?" Yılmaz
&
Ahmet "The Gelinin Babasından Fenerbahçe'ye Bir Yönetici" Ketenci

Bir an için bu isimlerin, Aziz Yıldırım dışında birisi tarafından Fenerbahçe yönetimine aday gösterildiğini düşünelim.

Herhalde cumartesi günkü "kongre" adlı nümayişin üzerine bir de bu olsa, kızılca kıyamet kopardı. Ama şimdi hiçbir şey olmadı.

Yaşananları satranca benzetenler, düşmanı tartmaktan söz edenler, dönemsel bir hareket olduğunu dillendirenler ve neler neler. Şüphesiz bir şeyler biliyorlar.

Lâkin bizler öyle her şeye hakim kimseler değiliz. 27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ı ve aralardaki teşebbüslerin arka planını yıllar sonra, o da nispeten, kitaplardan, belgesellerden öğrenen normal halk gibi, dünyadan haberi olmayan normal Fenerbahçelileriz.

O yüzden merak ediyoruz ve soruyoruz.

Aç parantez; Aziz Yıldırım'a değil bu soru. O mahpustur. Çeken bilir. Çekene şahit olan da bilir. Mesela ben o kabilden, 14 aylık bir şeyler bilirim askerliğimin geçtiği Askeri Cezaevi'nin yüzü suyu hürmetine.

Hani o aylardır esip gürleyenler, kongreden sonra susanlar var ya. Şimdi dili taharet musluğunun yakın arkadaşına kaçanlar hani. Soru onlara.

Madem böyle olacaktı, o kadar fırtına neden koptu?

Bir soru da 3 Temmuz'un temkinli kanaat önderlerine:

Başbakan'ın "terörist" dediklerine "serseri" derken, miting organize eder gibi yapıp sonra "Taksim'e çıkmayın" derken, tam gaz üzerimize gelinirken "Aman siyasilere sert çıkmayın. Süreç lehimize işliyor" derken, bu zamanların altını mı yapıyordunuz ablalarım ve abilerim?

Helal olsun hepinize!

Devamı ...

19 Mayıs 2012

Sanat Sanat İçindir. Fenerbahçe Halk İçindir.



Sanatın ne için olduğu hususu "Geyik Top 10" listesindeki yerini siyasiler sayesinde daha bir sağlamlaştırırken, Fenerbahçe kongresi bugün Fenerbahçe'nin ne olduğunu ortaya koydu.

Büyük bir kısım yönetim kurulu üyesinin dut yemiş bülbüle dönmesine, Yüksek Divan Kurulu Başkanı Yüksel Günay'ın "mızrağa çuval dikme" uğraşına ve korkudan titreyen Divan Başkanı Talat Yılmaz'ın sisteme muhalefet eden insanları susturma çabasına rağmen Fenerbahçe kongresi ayağa kalktı ve "Fenerbahçe'nin karşısına cümbür cemaat de gelseniz fark etmez. Siz kimsiniz de bize zulmediyorsunuz?" dedi.

Bugün Fenerbahçe, bu savaşı mütarekeye falan gerek kalmadan, açık ve seçik kazanmıştır. Bütün cephe komutanlarına ve savaşçılara selam olsun.

"Ulan nasıl olsa bizi içeri almadılar. Bize dokunmasınlar da yüz bin yaşasınlar" diyen muhalefet.

"Şimdi yönetimdeyiz diye bizi de içeri almasınlar lan. Kaçabilirsem kaçayım, kaçamazsam da ses etmeyeyim" diyen yöneticiler.

"Ben aldığım paraya bakarım aga. Eski kaptanmışım falan gılırımda olmaz" diyen kolpadan efsaneler...

"Taksim'e çıkın. Yok yok, bizi emniyete çağırdılar. Sakın çıkmayın" diyen sürekli tornistan şuursuz kitle koordinatörleri (!)

"Siyasi süreç bizim lehimize işliyor. Fenerbahçeli dediğin sağduyulu davranır. Saçmalamayın sakın" diye racon kesen 3 Temmuz sonrasının meşhur ve kıtıpiyos kanaat önderleri.

Hiçbiri duruma uyanamadı. Uyansa da korktular, cepheye gelemediler. Oysa vakt erişti, Fenerbahçe camiası "Gayrık yeter" dedi. Bir kere dendiğine göre, İsrafil'in sûrunu urma, mahlûkatın yerinden durma zamanıdır. Artık toprağın nabzı başlayacak, hepimizin nabızlarında atmaya. Ne kendi nefsimizi koruyacağız, ne düşmanı kayıracağız! Dağları yırtıp ayıracağız! Kayalar kesip, yol eyleyeceğiz âb-ı hayat akıtmaya. Aynı o destandaki gibi.

Ve Gülbank'taki gibi... Adüvden korkmadık, korkmayız hiçbir zaman!

buraya sonuç kısmı Devamı ...

13 Mayıs 2012

Fenerium'un Yeni Ürününü Kaçırmayın, Üzülürsünüz.



Maraton tribün girişi önünde dizilmiş, gazdan kıvranan Fenerbahçe taraftarına gülerek bakan polisler...

Dün akşam şahit olduğumuz bu görüntü benim için Galatasaray'ın Şükrü Saracoğlu'nda kupa kaldırmasından daha üzücüydü.

Fenerbahçeliler, bu kez adliye önünde değil, her maç koşarak geldikleri yerde polisten işkence gördüler ama narin yerini "yönetici" koltuğuna koymuş bir tek kişi çıkıp da "Yetmedi mi bu taraftara yaptığınız?" demedi, diyemedi.

Hadi, 3 Temmuz'un ortaya çıkardığı o "Aman Taksim'e çıkmayın, bak başkan kızar haa" tiplerini ya da "Sakın siyasilere bulaşmayın, bak süreç aleyhimize işler haa" oynaklarını bir tarafa koyalım. Onların tabiatı o. Kendini ringin bir ucundaki iplerden, diğerine sallayan Amerikan güreşçileri onlar.

Ben üç şeyi merak ediyorum:

1. Fenerbahçe halkının ekserisi, bu yönetime "yönetim" muamelesi yapmaya devam edecek mi?
2. Önümüzdeki kongrede kürsüden çıkıp bu korkaklara "Allah layığınızı versin" diyecek kimse olacak mı?
3. Kongre günü salon dolaylarına taraftar gelirse, yine geçenlerde olduğu gibi Fenerbahçe Yönetimi (!) çevik kuvvet otobüslerini çağıracak mı?

Fenerium'a bir öneri ile kapatalım. Gaz maskesi satın, paranın anasını bellersiniz. Teşekkürler Fenerbahçe yönetimi. Taraftarını her nerede düdüklüyor ya da düdüklettiriyorsan... Devamı ...

11 Mayıs 2012

Armanın Gururu Küçük Melekler


"Fenerbahçe maça genç takımla çıktı. O zaman Galatasaray da A takımla oynamasın"

Hayır, bu değil. Galatasaray kadın voleybol şubesini Fenerbahçe taraftarı yönetmediğine göre tasarruf kendilerinin.

Ya "Fenerbahçe karşısında senelerdir alamadıkları bir galibiyet için önlerindeki tek fırsat budur" ya "Bizim gençler Fenerbahçe'nin gençleri karşısında iş yapamaz" diye düşünmüşlerdir ya da hepsi birden. Sonuçta 15 yaşındaki kızların karşısına neredeyse tam bir A takım kadrosuyla çıkmakta sakınca görmemişlerdir. Yakışır.

Yakışır yakışmasına da... O zaman, Sayın Orkun Darnel beyefendiye bir soru sormak gerekir. Ne diyordu Çiçek Abbas'ta Şakir, Abbas'a? Hah! Havan kime yabancı?


Maçın başlamasına kısa bir süre kalmış. Ön sırada oturan bir çift, "dürüst insan" yerine koyup soruyorlar kendisine "Neredeyse A takım ile çıkacak gibisiniz. Neden böyle?" diye.

Başlıyor anlatmaya:
"O altyapıdan, bu altyapıdan, şu altyapıdan, bunlar genç, şunlar yıldız, onlar küçük"

Bir soru daha geliyor:
"E, hadi onlar öyle. Deniz ne? Calderon da mı altyapıdan?"

Cevap en katı yürekliyi merhamete sevk edecek cinsten:
"Efendim, oynamayacaklar da, kadroyu doldurmak için sahaya çıkardık da, esasen çok eksiklerimiz var da, Eczacı'nın karşısına bile bir sürü oyuncudan yoksun çıkacağız da"

Sonuç herkesin malumu.

Sonuç deyince skor anlaşılmasın.

3-0'lık kayba rağmen günün kazananı Fenerbahçe kız voleybol takımıdır.

Maç bittiğinde tribünde onları tezahürata çağıran bir taraftarları vardı.

Karşı taraf ise eğdi başını, kimsesiz soyunma odasına gitti. Ha, belki Florya'da karşılayanlar olur. Bilinmez.

Teşekkürler kızlar. Tarih sizi bu rezil sürecin kahramanları arasına yazdı bile.
Devamı ...

7 Mayıs 2012

Aziz Yıldırım Tek, Siz Hepiniz



Kısa yazılara devam...

Öncesinde yaşananlar çoktan geride kaldı.

Sonrası ise sonra düşünülür ama şu süreçte "Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım" konusunun "taraftar" bölümü, tek cümleyle bağlanabilir artık.

Kulübün resmi sitesinde yapılan açıklamada yazılı tek cümle:
Fenerbahçe taraftarına reva görülen uygulamalar "vatan hainlerine" bile gösterilmeyen sertliktedir.

Anlatmaya çalıştığımız, yönetime "Yapın" dediğimiz budur. Takıntı, patoloji falan değil. Özgürlüğünden yoksun bir tutsak iken dahi kitleye ve tabii kendine güç vermeye çabalayan Aziz Yıldırım'ın, yönetim kurulunu cebinden çıkartacağı tespitini yapıyoruz. Üzüntüsünü yaşıyoruz.

Adam içeride, taraftar dışarıda savaşıyor. Saracoğlu'na gelmeyenler, deplasmana gitmeyenler, Çağlayan'a koşmayanlar, sokakta çarpışmayanlar, hasılı saklananlar utansın!
Devamı ...

5 Mayıs 2012

Beş Paralık Vicdanı Olmayan Bir Yönetim Kurulu



Uzun yazılacak hal yok artık. Her şey kestirmeden...

Hakan Dinçay'ı ayırıyorum. Sabiha Gökçen'de Abdullah Paşaoğlu ile beraber polisin içine dalalı iki ay olmadı. Keza Ali Koç'un da değme tribüncü halleri malûm.

Ama onun dışında kalan, bir bütün olarak Fenerbahçe yönetim kurulu, dün geceki haksızlık ve zulümden sonra Şair Neftî'nin aşağıdaki ikiliğini alıp... Ceplerinde gezdirsinler.

Dalak, ciğer, işkembe, böbrek, beyin ver şurdan
Aman unutma sakın, beş paralık da vicdan!


Hadi boncuk gibi dizilin de basın toplantısı yapın şimdi. Sosyal statü kazanıp, ihale kapmaktan başka bir yöneticiliğinizi görmedik nasılsa. Ha, bir de başkanla, taraftarı satıyorsunuz her fırsatta. Hayırlı işler bey abiler!

Devamı ...

25 Nisan 2012

Potkasına Güvenen Borazancıbaşı


Sonda söyleyeceğimizi başta diyelim, Loran Vayloyan'ı yedirmeyiz.

Biz kim miyiz? Yok, biz sadece "bir blog" falan değiliz. Biz bütün Fenerbahçe'yiz.

Siz Hababam Sınıfı'nda, Cilalı İbo'da veya Mavi Boncuk'ta kardeşin / dostun, ona buna yedirildiğini gördünüz mü hiç? Görmediniz. Bilin ki bu konuda da göremezsiniz.

Elli gram bozuk Türkçe'nin yanına iliştirilmiş tonlarca nefretin rengarenk sahiplerini "İt dişi, domuz derisi" diye ezer, geçeriz.

Tuttuğu takım ne olursa olsun, aklı selim hiç kimse, Loran Vayloyan'a reva görülen muameleyi hoş görmez.

Bir insanın köken tabanından, saçma sapan bir tavana doğru yükselen eleştirilere hedef olması ve ayrıca hedef gösterilerek tehdit edilmesi "nefret suçu" kapsamında değerlendirilmesi gereken birer olayken, bu derin adaletsizlik ortamında karşılaşacağımız şey büyük olasılıkla "adam sen de" boş vermişliği olacaktır ama Fenerbahçe'nin hiçbir dinamiği bu konuda susmaz.

Tarihsel süreç içinde Fenerbahçe susmayınca ne olduğunu da en iyi Loran'ı harcamaya çalışanlar bilir. Zira hiçbir şeyden çekmediler dünyada Fenerbahçe'den çektikleri kadar...
Devamı ...

20 Nisan 2012

Hanedan Sürüyor ve "Galatasaray Yok"


13 yıl önce 19 Nisan 1999' da bir gün önce DSP genel seçimleri kazanmış, memleket seçim atmosferini kazasız belasız atlatmıştı. Evde kimsenin olmadığı bir Pazartesi akşamı geleneksel basketbol maçı seyretme pozisyonuma geçmiş (yere üç dört tane yastık koymak suretiyle uzanarak televizyona bir metre mesafede) 2-0 dan 2-2 ye getirdiğimiz serinin son maçını Avni Küpeli'nin rezil anlatımıyla izlemiştim. Clarisa Davis'in coştuğu maçı kazanmış kadın basketboldaki ilk şampiyonluğumuzu kazanmıştık. Maçın sonunda sevinçten elime ne geçtiyse oraya buraya attığımı, kanepenin üstüne hoplayıp zıpladığımı, maç bitiminde bir arkadaşın eve uğraması sonucu "bu odaya ne oldu böyle" demesiyle farketmiştim.

O maç kişisel Fenerbahçe taraftarlık tarihimde en çok sevindiğim maçlardan biri olarak hala benim için özel bir yere sahiptir. O galibiyetin ve şampiyonluğun tekil bir galibiyet olmadığını kadın basketbolunda çağ açıp çağ kapattığını bugün bir kez daha gördük Bugün 7 si üst üste 10. kez şampiyon oldu taraftarın kendilerine verdiği adla potanın kraliçeleri.

Şöyle bir kişisel istatistiğim var, benim televizyondan izleyemediğim Galatasaray kadın basketbol maçlarını kaybediyoruz, son üç Türkiye Kupası finalini de bir şekilde izleyemedim ve kaybettik, Salı günü İstanbul B.B voleybol maçına gidersem kadın basketbol maçını kaybederiz diye burnumuzun dibine kadar gelen erkek voleybol takımının maçına gitmeyip basketbol maçını izleyeyim dedim, voleybol maçına bir buçuk saat kala bir arkadaşım arabayla evin önüne geldiğini söyleyince ona da söyledim "abi dedim voleybol maçına gidersek kadın basketbol maçını izleyemem ve kaybederiz" Neyse sonuçta arkadaş benim gerekçemi mantıklı bulmadı, eve kadar gelmişken onu da kırmak olmaz diyerek voleybol maçına gittik salona, telefonla skor takip ettik ve maçı kaybettik beklediğim gibi. Yani 3 .maçtaki sorumluluğu üzerime alıyorum.

Bugün maçın son periyotuna kadar oynadığımız oyun benim totemi de sorgulamama yol açtı. Benim televizyondan izlediğim bir maçı kaybedecek miyiz acaba diye şüpheye düşmedim değil ama sonunda bir şekilde kazanmayı becerdik.

Maçın başında yine klasik olarak içeriyi besledi Galatasaray topu hızlı bir şekilde getirip hemen Fowles la buluşturdular, Taurasi düzen içinde kalarak bu içeriyi besleme işini çok iyi becerdi. Biz Angel'in dağınık başladığı Birsel'in iyi oynamadığı bölümde Matoviç'in basketleriyle skorda tutunmaya çalışsak da dış şutları da iyi yüzdeyle atan Galatasaray karşısında 10 sayı geride bitirdik ilk periyodu 24-14

İkinci periyot Esmeral ve Zane'nin girmesiyle savunmamız biraz toparlandı, ribaunt aldığımız pozisyonlarda Cappie'nin hızlı bitirdiği hücumlarla farkı erittik. Esmeral ve Cappie'den bulduğumuz üçlüklerle skoru başa baş getirip periyot bitimine 2 dakika kala 40-41 öne geçmeyi de başardık. O sırada oyuncu değişiklikleri sonucu yine ritmi kaybedip 7-0 lık bir seri yedik ve devreye 47-41 geride girdik.

İkinci yarıya da çok iyi başladığımız söylenemez,Fowles'in etkinliği ikinci yarı itibariyle ilk yarıdaki gibi olmasa da Taurasi üçlüklerle canımızı epey yaktı. Angel ve Cappie'nin zaman zaman Taurasi'yle kişisel çekişme içine girip düzen dışına çıkarak yaptığı tercihler hücumda ritmi bir türlü bulamamıza yol açtı. Bu bölümde farkı 13 sayıya kadar çıkardı Galatasaray. Çeyreğin sonunda Cappie'nin üçlüğüyle fark 10 sayıya düştü 72-62

Son periyota da karşılıklı basketlerle başladı iki takımda. 6 dakika kalana kadar Galatasaray 10 sayılık farkı korudu. Diana Taurasi ne atsa sokmaya devam ediyordu ama Galatasaray'ın içerideki etkinliği epey azalmış durumdaydı. Matoviç-Zamane değişikliği bu bölümde maçın kaderini değiştirdi. Birsel savunmada topu getiren Işıl'a baskıya, Galatasaray'ın pas bağlantılarına Zane uzun kollarını sokmaya başladı. Angel hücumda devreye girdi farkı azaltmaya başladık. Angel'in getirip attığı üçlüğün ribauntunu alan Birsel'in Cappie'yi bulması ve onun üçlüğüyle farkı 3 e kadar indirdik 3 dakika kala. Şaziye'den bir ekstra üçlük yememize rağmen moral olarak oyundan düşmedik, Angel'in basketi ve Zane'nin hücum ribauntundan bulduğu sayıyla maçı tekrar kafa kafaya getirdik.

Son 2 dakikada ise hakikaten acayip şeyler oldu. Önce Birsel miss-match i iyi değerlendirip Fowles'a faul yaptırtıp faul çizgisinden beraberliği yakaladı. Sonra Işıl'dan maçın en kritik topunu çalıp Zane'ye asisti yaptı. Angel'e çalınan uydurma faulle Galatasaray skorda eşitliği yakaladı. Angel'la hücumdan boş dönsek de Taurasi'ye yapılan ikili sıkıştırmalar sonucu üst üste iki top kaybından 4 sayı bulup molayı aldırdık Galatasaray'a. Şaziye'den bir üçlük yiyip rakibi tekrar umutlandırsak da Angel'in basketi sonrası maçı kopardık. Taktik faulleri de iyi değerlendirip maçı kazanmayı başardık. 86-96

Son çeyrek skoru pek akıl alır gibi değil 34-14 üstün bitirmişiz maçın karar periyodunu, Maçın dönüm noktası o zamana kadar savunmada hiç bir sertlik göstermeyen takımın Dikeloukas'ın aldığı teknik faul sonrası birdenbire savunmayı hatırlaması oldu. Zane'nin özellikle son 5 dakikadaki efsanevi performansı maçın en önemli bireysel performansıydı. Angel zaman zaman dengesini kaybetse de maç sonunda mental olarak ayakta kaldı, Taurasi'ye yaptığı akıl almaz bloktan sonra Taurasi'nin oyundan epey koptuğunu da belirtmek lazım. Cappie yine kritik isabetlerle 29 sayı 4 ribaunt 3 asistle tamamladı maçı. Angel kötü bir saha içi yüzdesiyle de olsa 24 sayı 9 ribaunt 3 asistle bitirdi. Maçı getiren Zane Tamene 19 dakikada 12 sayıyla savunmadaki kilit rolüne hücum performansını da ekledi. Birsel de kötü başladığı maçın sonunu iyi oynadı 10 sayı 8 asist ve 5 ribauntla katkıda bulundu takıma.

Fowles'un 23 sayı 11 ribauntu, Taurasi'nin 32 sayı 8 asist 4 ribauntuna Şaziye'den de 14 sayılık ekstra bir katkı gelmesine rağmen Galatasaray maç sonunda Taurasi'nin pilinin bitmesiyle inisiyatifi Fenerbahçe'ye bıraktı. Maçın son üç dakikasında Fenerbahçe'nin bulduğu 6 sayı Galatasaray'ın üst üste yaptığı 3 top kaybı sonucu oldu. Taurasi'nin 8 top kaybı Galatasaray adına dikkat çekici bir faktördü. Fenerbahçe'nin kötü oynadığı bir bölümde bile topun kıymetini bilmesi ve maçı sadece 3 top kaybıyla bitirmesi de maçı döndürmesinin en önemli nedenlerinden biriydi.
Sonuçta yıllardır türlü kepazelikle uğraşan, her yıl kendisi şampiyon olmasın diye statü değiştirilen bir ligde 7. kez üst üste şampiyon olmayı başardı bu takım. Dünyanın en önemli oyuncularından üçüne sahip olmak da yetmedi Galatasaray'a. Takım kimyasının bireysel performansları her zaman yeneceğini bir kez daha ispat etti Fenerbahçe.

Maç sonu Abdi İpekçi'de maçı münferit olarak izlemiş ve hiç bir tahrik edici eyleme girişmemiş Fenerbahçe taraftarının karokola götürülüp ifadesinin alınması da bu sene Emniyet' in Fenerbahçe taraftarına yaptığı kimbilir kaçıncı abukluk. Caferağa'da bireysel olarak maç seyreden Galatasaraylılara bir şey yapılmazken aynı şeyi yapan Fenerlilere uygulanan bu çifte standardı nasıl açıklayacak acaba İstanbul Emniyeti. Yine bu vesileyle her türlü durumda başımıza vicdan polisi kesilen, romantikliği, solculuğu, objektifliği kimseye bırakmayan adamların tek laf etmemesi de bizi şaşırtmadı. Şu ülkede haksızlığa maruz kalan Fenerbahçeli olduğunda yaşanılan suskunluk kadar derin bir suskunuk bulmak zor. Siz haksızlığa karşı sırf olay Fener'in başına geliyor diye susmaya devam edin biz de dünyanın en güzel isim tamlamasını bir kez daha haykırmaya. "Şampiyon Fenerbahçe". Son olarak ünlü düşünür Cappie Pondexter'in da dediği gibi "Galatasaray yok"

Devamı ...

16 Nisan 2012

"A.... Kodumun Fenerlileri" Diyebilen Bir Futbolcu ve Hoşgörü



Büyük Kaptan Emre Belözoğlu'nun zamanında söylemiş olduğu ve televizyon kameralarına aynen yakalanan bir cümleyi "." ile sansürlemek haddimize değil ama kusura bakmasın artık.

Herkesin Fenerbahçeliliği öğrendiği büyükleri vardır. Ha keza, sürüp giden hayatın içinde teorik, tribünde ise pratik olarak feyiz alınan ağabeyler / kardeşler mevcuttur.

İşte bunların bizim payımıza düşenleri Fenerbahçeli olmayı, her zaman için "başka bir şey" olarak betimlediler, öyle gösterdiler. Bu başkalığın içerisinde tabii ki "hoşgörü" de vardır ama ders alana ve hatalarını tekrar etmeyene...

Buna istinaden sonda söyleyeceğimi başta yazayım:

Emre, Türkiye spor tarihinin en büyük mücadelesini veren Fenerbahçe'ye yakışmıyor. Mesele dünden beri konuşulan "nigga" falan değil. Emre ahlaksızdır. Bu kadar net. Ahlaksızlığa gösterilen toleransa "Yeter" demek, güzel bir Fenerbahçeliliktir.

Küfür kötü bir şey değil.

Baba Hakkı'ların, Lefter'lerin küfürlerini yıllar sonra "hatıra" başlığı altında dinlerken "ehe ehe" diye gülmemizin sebebi, bu insanların küfrü karşıdakine kafir muamelesi yapmak için değil, eğlenmek ya da dozunda bir siniri boşaltmak için kullanıyor olması.

20. yüzyılın ilk yarısına ait insanlık profilini geri getirme çabasında değiliz. Sadece ahlaksızlığını Fenerbahçe'ye gelmeden önce defalarca ispat etmiş birisi hakkında hâlâ "Bu maçta olay çıkartmaz" veyahut da "Bu adam kendi takım arkadaşına karşı çirkinleşmez" denemiyorsa, bu insan neden ısrarla Fenerbahçe'de forma giyiyor, bunu merak ediyoruz.

"E, ama yerli oyuncu. İyi de bir yerli oyuncu. Biz oynatmayalım da rakipler mi alsın?"

Alsın anasını satayım. Hani kupa büyüklüğü değildi, bizim büyüklük?

Tam 4 sene önce yazdığım bir yazıyı kopyalayacağım aşağıya.

Emre Fenerbahçe'ye geldiğinde hissettiklerim, şimdi hissettiklerim ile aynı paralelde.

Biz bu hayatta Fenerbahçe'ye o ya da bu şekilde "gözümüzün içine baka baka" küfreden kimseyi affetmemeyi öğrenerek büyüdük. Bu saatten sonra huy değiştirecek değiliz. Mecburiyetlerden ötürü katlanılan durumlar karşısında hiç değilse "Bu da olmaz artık" demek, Fenerbahçe'ye borcumuzdur.


Emre Belözoğlu Fenerbahçe’de. Bu rezilliği de gördük sonunda.

Kimse sporculardan ve yöneticilerden kuruluş yıllarının adanmışlığını beklemiyor.

Kulüp binası yanarken pijamalarıyla içerideki hatıraları kurtarmaya dalan kaptanlar‚

İstanbul´un en varlıklı ailelerinden olduğu halde yazları kulüpte kalarak etrafı silip süpüren idareciler‚

Kulübün suyu borcundan dolayı kapanacak diye çoluğunun çocuğunun rızkını su parasına veren oyuncular‚

Kulüp zorda diye sahip olduğu hanın odalarını bir bir satıp sonunda emekli maaşıyla kalacak kadar seven yöneticiler yok artık.

Ama...

Fenerbahçe‚ sadece kazandığı kupalarla taraftarını memnun etmek ile görevli bir kulüp değil. Benim nazarımda Fenerbahçe‚ yaptığı her şeyle yukarıda saydığım insanların ruhlarını da şad etmeli. Fenerbahçe defaten kapanmaktan‚ yokluklar içerisinde erimekten kurtulduysa bu sevgi ve adanmışlık sayesinde kurtuldu.

Şimdi, “günümüz gerekleri” diye bir aldanmışlığın peşinden gidip de bütün bu değerleri bir kez daha sularda boğmanın bize kaybettireceklerini görmek bu kadar zor mu?

Bu sporcunun saha içerisinde‚ oynadığı takımın tribünlerini de zaman zaman dahil ederek yaptıklarını unutmak bu kadar kolay mı olmalı?

Her fırsatta haklılığından dem vurduğumuz meşhur ve muteber sporcu özelliklerinden ´ahlak´ı bize karşı sergilemek bir yana dursun; Fenerbahce dendiğinde küfürden başka cümle kurmayan bir adamı Fenerbahçe´de görmek hiç iç acıtmayacak mı?

Hangimiz şirketimizde ya da evimizde‚ kendimize / ailemize ağız dolusu küfür etmiş birisini gönül rahatlığıyla ağırlayabilir‚ onunla teşrik-i mesaide bulunabiliriz? El cevap: Ancak midesiz olanlarımız.

Yazıklar olsun. Fenerbahçelilik değerleriyle, bütün maneviyatımızla oynadığınız yeter artık.

Cem Karaca’nın dediği gibi:
Bizi siz delirttiniz.
Evet, evet.
Siz, siz.

Devamı ...

15 Nisan 2012

Cappie' den Galatasaray Yok Performansı 98-93


Perşembe akşamından daha coşkulu bir taraftar önünde maça iyi başladık. Angel-Şaziye eşleşmesini iyi değerlendirip kolay basketler bulduk, içeriyi kullandıklarında Fowles'la sayı bulsalar da kısalar kötü şut atınca hücum ribauntu vermeyip hızlı pas temposu sonucu bulduğumuz sayılarla 10 sayılık bir farkı yakaladık. 8.dakikada Angel'e çalınan ikinci faul ve hemen ardından gelen teknik faulle ritmimiz kayboldu, Taurasi'nin çizgiden bulduğu sayılar sonrası periyot sonu yakaladığımız farkı koruyamadık ve Galatasaray farkı 3 e kadar indirdi. 21-18

İkinci çeyrek Galatasaray tamamen içeriden bulduğu sayılarla direnmeye devam etti, Taurasi'nin ikili sıkıstırmaların hepsini asistle cezalandırması sonucu gerek Fowles gerek Tina kolay sayılar buldular. Hücumda Angel'in faul problemi sonucu kaybettiğimiz ritmi yine yakalayıp Matoviç ve Tamene ikilisinin üretimleriyle 5-6 sayılık farkı yakaladık. Periyot sonunda kolay pozisyonları değerlendirebilsek ve basit top kayıpları yapmasak fark çift hanelere çıkabilirdi ancak ilk yarıyı 4 sayıyla önde kapatabildik. 42-38. İlk yarıda Galatasaray'dan yediğimiz 38 sayının 28'ini iki uzundan yedik, Taurasi 2/9 la yine kötü şut atsa da özellikle Fowles'a yaptığı asistlerle Galatasaray hücumuna yön veren isim oldu.

İkinci yarıya Angel'in yokluğunda hücumda tüm sorumluluk Cappie'ye kaldı, Uzunları kullanmaya devam eden Galatasaray'a dışarıdan destek hiç beklenmeyen bir yerden Işıl'dan geldi. Birsel'in top kayıplarından bulduğu turnikelerle morali yerine gelen Işıl'ın hücumda bulduğu sayılarla Galatasaray maçta dengeyi sağladı. Bu bölümde Cappie'nin de son derece yüksek yüzdeyle oynayıp savunmanın tamamen düştüğü bölümde hücumda bir tıkanıklığa izin vermediğini belirtelim. Üçüncü periyotta Galatasaray'ın iyi oynamasına rağmen bir türlü skorda üstünlüğü ele geçirememesinin de maçın psikolojik olarak kırılma anlarından olduğunu söyleyebiliriz. Bir siz atın bir biz atalım havasında oynanan üçüncü periyotun büyük bir kısmı sonrası son 10 dakikaya 63-63 berabere girdik.

Dördüncü periyotun başında savunmayı tekrar hatırlayıp Galatasaray'a kolay sayı fırsatı vermezken hücumda Cappie'ye Angel'in de eşlik etmesiyle 4 dakikada 10 sayılık bir fark elde ettik. Tina ve Fowles kaynaklı sayılara karşı Angel ve Nevriye ile yanıt verip farkı koruduk. Son iki dakikaya da 10 sayılık farkı koruyarak girdik. Rahat bir galibiyet beklerken bütün taktik faulleri sokmamıza rağmen Galatasaray'ın bulduğu arka arkaya üçlükler maçı bir türlü bitirememize yol açtı. Bu bölümde Taurasi'den iki Prince'den bir tane üçlük yedik. 7 saniye kala farkı 3 e kadar indirmeyi başardılar.Cappie'nin bir kez daha faul çizgisinde hata yapmaması sayesinde maça noktayı zor da olsa koymayı başardık 98-93


Maçın yıldızı tartışmasız Cappie'ydi. "Galatasaray yok" söylemini eyleme döktü 29 sayıyla. Özellikle işlerin iyi gitmediği üçüncü periyotta Angel'in yokluğunda skorda geriye düşmemizi engelleyen isimdi. Savunmada ilk maçtaki kadar efektif olduğunu söyleyemeyiz, ama ikinci yarı hücumdaki performansı şahaneydi. Nevriye uzun zaman sonra hayata döndü 11 sayıyla. O görmeyi özlediğimiz orta mesafe şutlarını maçın kırılma noktalarında göndermeyi başardı Galatasaray potasına. Angel da faul problemi nedeniyle sadece 23 dakika oynayabildiği maçı 20 sayıyla kapattı. Şaziye'yle eşleştiğinde de Bahar'la eşleştiğinde de Galatasaray savunmasının başına bela oldu. Orta mesafede iyi şut attığı bir gün Angel'i tutmak mümkün değil. Matoviç de ilk maçın aksine skora ciddi katkı yaptı bu maç, 17 sayı 5 ribaunt ve 5 asistle takımın hücumunun en önemli parçası olduğunu bir kez daha gösterdi.

Nevriye hayata döndü dedik Esmeral'de de bir kıpırdama belirtileri görüyoruz, şu boş üçlükleri soksa ve bir numara oynadığı dönemlerde biraz saati kontrol etse çok daha iyi olacak. Birsel sahada çok uzun süre kalmanın da etkisiyle yorgunluğa bağlı hatalar yaptı, kaybettiği üç top da Işıl'ın boş turnikesi olarak döndü,kafaca bitmiş olan Işıl'ı da kendine getirdi bu top kayıpları.

Galatasaray'da 20 sayı ve üzerinde üç oyuncudan katkı almasına rağmen Caferağa'da bir mağlubiyete daha engel olamadı.Taurasi'nin 25 sayı 9 asist 4 ribauntu, Tina'nın 20 sayı 6 ribauntu ve Fowles'in 24 sayı 6 ribauntu galibiyete yetmedi. Işıl'dan kendilerinin bile beklemediği 13 sayı 5 ribaunt 5 top çalma 2 asist gibi bir katkı almalarına rağmen Cappie ve Angel'i savunamayınca mağlubiyet kaçınılmaz oldu.

Geçen maç olduğu gibi toplam ribauntlarda 34-26 üstünlük sağlamışız ama geçen maç üstün olduğumuz hücum ribauntu sayılarında 11-6 Galatasaray üstünlüğü var bu sefer. Top kayıplarında da 17-10 la 7 fazla top kaybetmişiz. Aslında ilginç bir istatistik de şu: Galatasaray ikilik ve üçlük atış olmak üzere toplam bizim potaya topu 78 kez atarken biz sadece 56 kez rakip potaya topu atabilmişiz. Yani bizden 22 kez fazla atış imkanı bulmuşlar. Bu seviyede bu kadar ciddi bir fark olmasına rağmen maçı kazanmamızın nedeni çoğu taktik faul olmak üzere 27 kez gittiğimiz serbest atış çizgisinden 25 isabet bulmamız.

Maçın hakemlerine gelelim, İsmail Aydın berbat bir hakem olduğunu iki hafta önceki Fenerbahçe-Banvit maçında zaten bir kez daha göstermişti, bu maçta da yine rezilce düdükler çaldı, Angel'a çaldın teknik faulü mimik ve el kol hareketi yaptın diye tamam anladık arkadaş da topu üzerine atan Taurasi'ye niye çalamıyorsun aynı teknik faulü.
Taurasi maçta 15 tane falan faul yapmasına rağmen iki tane taktik faulle maçın son saniyesinde ancak 5 faule ulaşabildi. Üstelik çıkarken hakemin düdüğünü de şöyle bir el attı ama yine teknik faul gelmedi kendisine. İki maçtır Fowles'a bir tane hücum faul çalınmaması da bir acayip.

Bazı durumlarda Galatasaray aleyhine çalamadıkları düdükleri direkt eyyam kokan telafi düdükleriyle mesela Taurasi'nin üç atış olması gereken faul pozisyonunda atış vermemeleri, ya da Tamane'nin Fowles'in eline vurduğu pozisyonu çalmamaları gibi pozisyonlarla dengelemeye falan çalıştılar akılları sıra. Ne olduğu anlaşılmayani bir başka durumda da maçın bitimine 7 saniye kala Taurasi'nin Cappie'ye yaptığı taktik faul sonunda oyuncular şöyle birbirlerine karşı bir horozlandılar ama daha sonra birbirlerinin arkalarına bir iyiniyet jesti olarak bir vurdular. Hakem önce karşılıklı teknik faul çaldı ama sonra sanırım bu teknik faulü diğer hakemin olayı izah etmesiyle geri aldılar. Cappie'ye o pozisyonda ikinci teknik faul çalınsa diskalifiye olacak ve ertesi maç da cezalı olacaktı. Gerçi maçın canlı anlatımını yapan TBF'nin internet sayfasında o pozisyonda Taurasi'nin taktik faulünden sonra Cappie'ye de bir faul çalındığı yazdı ama hakemin ne çaldığı hala muamma. Karşılıklı teknik faul yerine karşılıklı faul mü çaldı acaba diyeceğim ama oyun durmuşken karşılıklı faul de olmaz.

Şimdi seri Abdi İpekçi'ye taşınacak Salı günkü maçı yine çok ciddi oynamamız lazım. 2-0 önde olabiliriz ama yine kazandığımız bir şey yok. Bundan sonraki maçın yine 0-0 başlayacağını unutmadan ve kesinlikle 2-0 ın rehavetine girmeden bu seriyi bitirmek lazım. Galatasaray şu an bizi yenebileceğine inanmıyor, onları hiç uyandırmadan seriyi bitirip kupayı Abdi İpekçi'de kaldırabiliriz. Abdi İpekçi'de muhtemelen hakemler Cappie ve Angel'in üzerine fazla gidip aptalca fauller çalacaklardır, onların deplasmanda sakin kalması çok önemli, Biz eğer üçüncü maça iyi başlarsak ve oraya kazanmaya gittiğimiz inancını maçın başında verebilirsek Galatasaray'ın baskı altına girmesi kaçınılmaz. Az kaldı bir galibiyet daha alıp uzanalım 7. üst üste şampiyonluğa.

Taurasi maç sonunda yine kendine yakışanı yapmış, dünyanın en iyi oyuncusu olabilirsin çirkeflikte de bir numarasın. Gerçi geçen sene üç hafta üst üste doping kontrolüne girip bu sene sezon başından beri bir kez bile doping kontrolüne girmeyince, hakemlerin yüzüne top atıp düdüğünü ağzından alıp teknik faul yemeyince kadın nasıl olsa ne yapsam ceza almayacağım özgüvenini yaşıyor dolayısıyla tribüne hareket çekmesine falan bir ceza verilemeyeceği özgüveniyle parmak da kaldırır ayak da kaldırır çok şaşırmamak gerek. Üçüncü maçın hakemlerini merak ediyorum. İsmail Aydın kozu da yetmeyince zulalarındaki en değerli tetikçilerden Murat Biricik'i bekliyorum bakalım yanına da şöyle bir Türkiye Kupası'nı Galatasaray'a kazandıran Fatih Arslanoğlu fena olmaz.




Devamı ...

13 Nisan 2012

Finalin İlk Raundu Bizim 75-69


Ceyhun Yıldızoğlu beklenildiği gibi iki kuleli düzenle başladı maça, Fenerbahçe ise Tamane'yle değil Nevriye- Matoviç ikilisiyle bu ikilinin karşısında durmaya çalıştı. İlk periyot Angel'in çabukluk ile acelecilik arasında gidip gelen tercihleri ve Matoviç'e top indirememe gibi iki nedenden dolayı her zaman ki hücum temposunun ötesinde bir Fenerbahçe vardı sahada. Galatasaray daha çok Fowles'dan Tina'ya indirdiği toplarla skorda önde kalmayı başardı. Fenerbahçe ana hücum stratejisini işletemediği bu çeyrekte Cappie ve Angel'in biraz da bireyselliğe dayalı sayılarıyla skorda tutunmayı başardı. 15-17

İkinci çeyrek Fowles-Tina ikilisinin etkinliğinin biraz düşmesi ve rotasyon gereği tek tek kenara gelmeleri nedeniyle Galatasaray içerden aldığı skor katkısını bulamamaya başladı. Tamane ve Esmeral'in girmesiyle savunmada sertleşip hücumda yavaş yavaş ritmimizi bulmaya başladık. Taurasi'nin kötü şut tercihleri sonrası içerden gelmeyen skor katkısı dışarıdan da gelmeyince Galatasaray hücumu tıkandı. Hücumda Fenerbahçe'nin ritim yakalamaya başladığı tehlikesini gören Ceyhun Yıldızoğlu alan savunmasına geçti ancak Birsel iki hücumda bu savunmaya cezayı çekince Fenerbahçe skorda 6-7 sayılık bir üstünlük sağladı. Devre sonunu Angel biraz iyi oynasa çift hanelerde bitirebilirdik ama kolay bir basket bulacağımız hücumda üç turnike kaçırıp Taurasi'den transition hücumda üçlüğü yiyince fark 3 e kadar düştü.


Tamane, Esmeral Angel ve Cappie'nin gavurların tabiriyle söyleyelim "fresh" olduğu bölümdeki savunmamız ikinci çeyrekte sadece 13 sayı yememizi sağladı. Fowles ve Tina kaynaklı sayıların gelmemeye başlaması seri öncesi de belirttiğimiz üzere Galatasaray'da oyunun hemen kişiselleştirmesine yol açtı. Önce Taurasi sonra Prince bu bölümde organizasyon dışı top kullanmaya başladılar, bu da bizim ekmeğimize yağ sürdü. İlk yarıyı 33-30 önde kapattık.

Üçüncü çeyreğe de içeriden iki hücumda dört sayı yiyip skorda geriye düşerek girdik. Birsel'in organizasyonuyla içeride biraz Matoviç'i beslemeyi başladık. Angel ve Cappie'nin sayılarıyla farkı yenien 6-8 sayı civarına çektik. Taurasi'nin 3 faulle kenara gelmesinden sonra Prince Galatasaray'ın hücumdaki tek opsiyonu haline gelmeye başladı. Son bölümde farkı 10 sayıya kadar çıkarsak da Prince'in son saniye üçlüğüyle son çeyreğe biraz olsun moralli girdi Galatasaray 54-47

Son periyota Şaziye'nin üçlüğüyle başlayıp farkı 4 e çektiler, Hücumda Tamane'nin ikinci periyottaki ribaunt hakimiyetini kaybetmesi sonucu ikinci üçüncü hücum şanslarıyla ayakta kaldılar, Fenerbahçe hücumu yine ritmini kaybetmişken Birsel köşeden bulduğu üçlükle bir kez daha oksijen takviyesi yaptı. Fowles'in içerden hücum ribauntlarından bulduğu sayılar ve Tina'nın orta mesafe şutları sayesinde Galatasaray 2 dakika kala farkı bir sayıya kadar indirmeyi başardı. Son iki dakikada o ana kadar aslında çok iyi yapmadığımız penetre yapmayı akıl ettik. Angel ve Cappie ile faul çizgisinden bulduğumuz sayılarla skorda önde kalmayı başardık. Cappie ve Angel'in iki orta mesafe basketi sonucu 3 sayı önde girdik son dakikaya. Cappie topu elinde fazla tutunca 24 saniye süresini eritip Galatasaray'a bir şans verdik ama Bahar'ın şutu sonrasında Cappie'nin Işıl'ın elinden söküp Angel'e verdiği pas sonucu bulduğumuz turnike maçın sonunu ilan etti. 75-69

Maç genelinde bir kez daha gördük ki Fenerbahçe Galatasaray'dan daha derli toplu, planlı ve düzenli olan takımdı.Dönemsel olarak bize üstünlük sağlayabildikleri iki uzunlu sistemi de aslında net ribaunt sonrası hızlı gelerek çok kolay cezalandırabiliriz, bir kaç sefer yaptık bunu ama daha fazlasını da yapabiliriz. İki uzunlu oynayınca ve dışarıda da Taurasi'yi tercih edince Galatasaray'ın delici ve penetreci özelliği olan tek kısası Prince'i kullanamaması onların hücum akışını bozuyor ve sadece içeriden tehdidi olan bir takım haline getiriyor. Atlamamamız gereken bir konuyu da yeri gelmişken söyleyelim Galatasaray'ın dışarıdan tek tehdidi olan Taurasi'yi Cappie'nin şahane bir şekilde savunması, penetrelerine kesinlikle izin vermemesi ve serbest atış çizgisine hiç getirmemesi, ayrıca hücumda da onu çabukluğu sayesinde faul problemine sokması maçın anahtarlarındandı.

Maçın akışını değiştiren oyuncu yine geçen F8 maçında olduğu gibi Tamane'ydi. Onun oyuna girmesiyle oyunun momentumu tamamen bize geçti, 13 sayı 8 ribauntla çok ciddi bir katkı yaptı tavşan adımlı uzunumuz, İkinci olarak yine kritik yerlerde sorumluluk alan ceza şutlarını sokan Birsel'i söyleyebiliriz. 14 sayı ve 5 asistle şahane bir performans sergiledi. Angel biraz savruk, biraz dengesiz olsa da 20 sayı 9 ribaunt 4 asistle maçın hem sayı hem ribaunt lideri oldu bizim tarafımızda. Angel'in da Şaziye'yi 5 faulle kenara götürdüğünü ekleyelim.

Özellikle Galatasaray'ın Türk rotasyonundan birini faul problemine sokmak stratejik açıdan son derece önemli, Şaziye oynasa ne olur oynamasa ne olur falan diye düşünebiliriz ama Şaziye çıkınca onun yerine biri girmiyor, mutlaka sahada iki üç kişinin de pozisyonu değişiyor, bu maçta bile bunun faydasını gördük, aslen 3 numara olmayan Bahar Şaziye 5 faulle çıkınca üç numaraya geçti, maçın en kritik topunu pozisyonu gereği o kullanmak zorunda kaldı, yine maçın en kritik hücumunda ayakları Angel'a göre çok yavaş kaldığı için faul yaptı ve iki kolay sayı bulduk son dakikada. Yani aslında önemsiz gözüken bir küçük ayrıntı bizim lehimize ciddi fark yarattı.


Matoviç ve Nevriye'den beklediğimiz katkının gelmediği 10/17 ile sezonun en berbat faul yüzdesiyle faul attığımız bir maçı kazanmak aslında oyunumuzun seviyesinin bir kademe daha yükselmesiyle ikinci maçı da kolaylıkla alabileceğimizin bir göstergesi. Toplam ribaunt sayılarında 41-36 ile Galatasaray'ı geçmemiz, bu zamana kadar başımızın belası olan hücum ribauntu konusunda 13-12 üstün olmamız maçın ilginç istatistiklerindendi. Ancak her ne kadar toplam ribauntlarda bir sorun yaşamamış gözüksek de son 5 dakikada fazlasıyla verdiğimiz hücum ribauntları yüzünden maçı kafa kafaya getirdiğimizi de unutmamak lazım.


Seride ilk maçı kazanmak önemliydi ama zaten Galatasaray'ın Caferağa'ya gelirken ki hedefinin bir maç kazanmak olduğunu düşünürsek henüz kazanılmış hiç bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Savunmada ciddiyetimizi koruyup Cappie ve Angel'in penetre yeteneklerini efektif kullanabilirsek ikinci maçı da alıp dev bir adım atabiliriz. İkinci maç Matoviç'den ekstra bir performans bekliyorum bu maçta fena sinirlendi ve sinirlendiği zaman performansı yüzde yüz artıyor. İkinci maç Cumartesi 18:00 de 2-0 la Abdi İpekçi'ye yolcu ederiz umarım takımı.
Devamı ...

10 Nisan 2012

Fenerbahçe-Galatasaray Final Serisine Bir Bakış


Türkiye Kadınlar Baksetbol Ligi’nde üst üste üçüncü kez bir Fenerbahçe Galatasaray serisi sonunda şampiyon belli olacak. Son iki sene serileri 3-0 ve 3-1 lik skorlarla geçip şampiyon olmuştuk. Geçen sene kağıt üzerinde favori değilken Taurasi ve Penny’i hesapta olmayan bir şekilde kaybetmişken, saha avantajı rakipteyken herşeye rağmen şampiyon olmayı başarmıştı kızlar. Galatasaray’ın kadrosu geçen seneye oranla bireysel olarak baktığımızda biraz daha güçlendi, her ne kadar kimya olarak bir türlü sahada potansiyelini yansıtamasa da isim olarak geçen seneden daha iyi ve geniş bir rotasyona sahip oldukları söylenebilir.

Bizde ise geçen seneki dar rotasyon bu sene de devam ediyor, tüm sezonu neredeyse 7 kişiyle oynadık, üstelik standart katkısı olan ve final serilerinde bunca zamandır farkı yaratan üç Türk oyuncudan ikisi Esmeral ve Nevriye belki de kariyerlerinin en kötü performanslarını sergilediler son bir ay içerisinde. Final 8 de Penny’nin sakatlanması da takımın oyun aklının bir anda bir seviye aşağı inmesini beraberinde getirecektir.

Fenerbahçe’nin Galatasaray’a göre artılarını değerlendirelim biraz, bir kere seriye saha avantajına sahip olarak başlamak oyuncuların özgüveni açısından son derece önemli, Caferağa’da son yıllarda Galatasaray’ın futboldaki Kadıköy fobisi gibi bir fobisi oluştuğunu da göz önüne alırsak küçümsenmeyecek bir psikolojik avantaj olarak görülebilir. İkincisi uzun süredir bir arada oynama alışkanlığı ve Galatasaray’ın Türk rotasyonuna kıyasla bizimkilerin bu seviyelerde daha sakin ve soğukkanlı kalabilmesi de önemli bir avantaj. Üçüncü üstün olduğumuz nokta hücum olarak Galatasaray’ın tersine bireysellikle değil daha çok post bölgesini merkez olarak kullanıp pas kanallarıyla baskete gitme gibi bir stratejiyi mükemmel bir şekilde uygulamamız. Fenerbahçe F8 ‘e kadar Avrupa’nın en iyi hücum eden takımıydı son bir aylık dilimde sezonun ilk bölümündeki ritimden biraz kopuk gözükse de hücum olarak Galatasaray’dan daha düzenli ve akıcı olduğu söylenebilir.

Galatasaray’ın takım olarak bize üstün olan taraflarını da değerlendirelim. Bir kere bizden daha iyi bir savunma yaptıklarını söyleyebiliriz, oyunun belli dönemlerinde Fenerbahçe’nin vidaları sıktığı bölümler oluyorsa da maç ve sezon geneline baktığımızda Galatasaray savunmasının bize oranla daha istikrarlı olduğunu görebiliriz. İkinci olarak serinin en kilit faktörlerinden biri olan ve Fenerbahçe’nin en zayıf karnı diyebileceğimiz ribaunt konusunda Galatasaray’ın Fowles ve Tina’yı da birlikte kullanabileceğini düşünürsek ribaunt kaynaklı ikinci şans sayılarının da önemli bir tehdit olduğu gözüküyor. Nitekim Türkiye Kupasında Galatasaray adına kazanılan maçın da en önemli parametresi hücum ribauntu sonrası bulunan sayılar olmuştu.

Yapısal üstünlük-eksiklik boyutundan biraz parke içinde neler olabileceğine geçelim. Fenerbahçe sezon başında kaybettiği Cumhurbaşkanlığı maçında da son kaybedilen Türkiye Kupası’nda da Tamane’yi çok aradı, Son olarak F8 deki maçta da gördük ki Galatasaray’ın dominant uzunlarına karşı pota altında bir numaralı savunma opsiyonu Tamane olmalı. Penny’nin sakatlığı olmasa bizim koç acaba Tamane’yi final serisinde tercih edecek miydi bilinmez ama final serisini Fenerbahçe kazanacaksa Zane’nin bu seriyi iyi oynaması ve Fowles-Tina ikilisine karşı ayakta kalabilmesi kilit nokta olacak. Ceyhun Yıldızoğlu belli bölümlerde sahada bulunan yabancılardan Prince’den vazgeçip Tina ve Fowles’u birlikte kullanma yoluna gidebiliyor. Özellikle ikisinin birlikte oynadığı dönemlerde net savunma ribauntu alabilirsek rakipteki iki uzunun ağırlığından yararlanıp Angel- Birsel –Cappie organizasyonuyla çok kolay sayılar da bulabiliriz, eğer ribauntu alamazsak ve ikinci üçüncü şansları verirsek ya da ikili sıkıştırmalar sırasında birbirlerine pas verebileceği pozisyonları engellemezsek ibre Galatasaray tarafına dönebilir.


Yazının başında Galatasaray’ın kimyasının oturmadığından bahsettik aslında bu final serisinde bizim en büyük kozumuzun bu olduğunu düşünüyorum, savunmada sertlik düzeyini biraz yükselttiğimiz anda Galatasaray sistem dışına çok kolay çıkabilen bir takım, son maçta ikinci yarı başında savunmamız biraz iyileştiğinde içeriyi beslemeyi tamamen unuttular ve Taurasi tek başına oynamaya başladı, Caferağa’daki sezonun ilk yarısındaki maçta da aynısı olmuştu, Taurasi takımdan kopuk tek başına hücumda sorumluluk almıştı, eğer içeriye top indirmezlerse gerek Prince gerek Taurasi hücumu tamamen kendi başlarına oynamaya elverişli oyuncular ve tek kişilik bir performansla da bizi yenmeleri çok zor. Onun için o bağlantıyı yani içerden dışarıya ve dışarıdan içeriye verilecek pas bağlantılarını iyi savunmak çok önemli.


Bizim açımızdan da şöyle bir tehlike var, diyelim bunu yaptık ve Taurasi oyunu tek başına oynamaya başladı ve attıklarını da sokuyor, bu durumda biz de de gerek Cappie gerek Angel oyunu kişiselleştirmeye ya da rövanş duygusuyla oyunu bireyselleştirmeye yatkın ve yüksek egolu oyuncular, böyle olası bir durumda Taurasi’yle bir meydan savaşına girmeyip düzen içindeki rollerine sadık kalmaları çok önemli,bizim hücumumuz bireyselliğe dayalı olmadığı için eğer topu Angel’in eline verip beklersek hücumda hiçbir şey üretemeyiz. Dolayısıyla Taurasi’nin dönemsel kişisel performansının arttığı bölümlerde Angel ve Cappie’nin kesinlikle bireysel zorlamalarla ona yanıt verme telaşına kapılmamaları lazım.
Taurasi ve Prince savunmalarına gelirsek bu iki oyuncuyu normalde Penny ve Birsel’le savunuyorduk. Prince’in ilk adımı Birsel’e göre çok daha hızlı olduğu için çok kolay geçip boş turnikeyi bulabiliyor, son maçta belli dönemlerde Angel’la tutmayı denedik Prince’i. Kadroda şu an Penny olmadığı için Angel’in Prince yerine Taurasi’yi savunması daha mantıklı olur. Cappie de Prince’i savunur. Birsel de bu bölümde iki numara olarak kim oynuyorsa Işıl ya da Melisa Can hücum tehditleri diğer iki oyuncua göre daha az olduğu için onu savunur.

Uzunlarımız zaten zebellah gibi iki uzunla uğraşacakları için savunmada kısaları kolay geçirip onlarla baş başa bırakmamız çok önemli. Yoksa şeffaf bir dış savunma yapıp her penetrede potaya kadar gitmelerine izin verirsek uzunlar direkt faul problemine girer. Tersi de geçerli özellikle Angel’in hücumdaki deliciliğinden ve atletizminden yararlanıp rakip uzunları faul problemine sokabileceğini de es geçmeyelim. Oyunun bazı bölümlerinde Şaziye ile falan eşleşirse her pozisyon potaya gitmesi şart.

Angel’in ayrıca faul problemine de çok dikkat etmesi lazım bazen saha içinde duygularına çabuk yenilebiliyor, geçen seneki final serisindeki performansını bu seneye yansıtırsa herşey bizim için daha kolay olur. Cappie’nin Mersin serisinde gösterdiği performans da son derece umut verici. Rusya yılları bildiğimiz deliciliğinden biraz bir şeyler götürmüş olsa da özellikle şut performansına çok ihtiyacımız var.

Galatasaray’ın bize karşı oyunun karar dönemlerinde tıpkı son iki maçta olduğu gibi alan savunması yapacağı zaten malum. Türkiye Kupası’nda alan savunmasına felaket hücum etmiştik F8 de ikinci yarı başında Birsel dış sutları çatır çatır sokunca alan savunması iflas etmişti. Bireysel şut performansı yine belirleyici olacaktır bu dönemlerde ,Esmeral sakatlık sonrası hiç kendine gelemedi, Cappie ve Birsel’in bulacağı dış şutlar rakibin bu en büyük savunma kozunu elinden alacaktır.
Nevriye konusunda da bir şeyler söylemek lazım son bir 1-2 aydır bildiğimiz Nevriye performansından çok uzak oynuyor kaptan. 0 sayıyla 2 sayıyla maç tamamlayıp peynir ekmek gibi soktuğu orta mesafe şutlarını potaya değdiremediği maçlar oldu bu dönemde, gerek bel sakatlığı gerekse sözleşme uzatmamasının bu performansa neden olduğu şeklinde söylentiler de var bilmiyorum ne kadar doğrudur ama Nevriye’nin final serisinde eski haline yaklaşması lazım, orta mesafede onun ve Matoviç’in şut ve pas tehdidi bizim temel hücum stratejimizin dayanak noktası.

Günlük değişkenler, bir hakem kararı, Şaziye’nin bulacağı ekstra iki üçlük, Kübra’nın iki pozisyon iyi savunması falan gibi küçük detaylar kazananı kaybedeni belirleyecek. İki takım arasında bu sezon oynanan 5 maçın 3 ünü biz 2 sini onlar kazandı. Üst üste 7. Kez şampiyonluk ve saltanatın devamı için Perşembe günü 20:00 de bir kez daha Caferağa’da yolculuğa başlıyoruz. Sakatsız keyifli ve kazananın sarı-lacivert olduğu bir seri dileğiyle

Devamı ...

7 Nisan 2012

CAS Davası Köprüsünde Ayıya Dayı Demek



Yönetmek zor zanaat. Fenerbahçe'yi yönetmek hele, hepten zor. Hükümetinden, bürokratından üzerine gelen çığın altından kalkmak mecburiyeti, bir süre sonra yerini "hemen her yöneticide" boş vermişliğe bırakır. Vücudu ham insanın, istemsiz, saçma sapan koşan ayakları gibi.

CAS davasına dair dedikodular dolanıyor ortalıkta. Ne olur, bilinmez. Açıklama gelmeden galeyana gelmenin lüzumu yok ama açıklama galeyan gerektirecek gibi olursa geri de durmamak gerek.

Uzun uzadıya yazmayacağım. Yalnızca, haber düşünce, senelerdir aklıma kazınan bir teoriyi paylaşmak istedim. Kemal Tahir'in "Esir Şehrin Mahpusu" kitabında, Binbaşı Arif Bey üzerinden roman kahramanı Millici Abi Kâmil Bey'e anlattığı bir hikayenin son kısmı.

Fenerbahçe yönetiminin ayıya dayı demeyeceğini, dik duracağını, taraftarını da arkasına alıp yükleneceğini umarak. Umut, fakirin ekmeği...

Köprüyü geçene kadar, ayıya neden dayı, diyorsunuz? Köprünün başını ayı tutmuş gibi geliyor. "Ayıyı tepeleyip geçmek zor! Dayı deyip sıyrılmak kolay," diyorsunuz. Girdiğiniz yolda köprü bir tane olsa, belki haklısınız! Girdiğiniz yol: Politika... Durmadan köprü geçeceksiniz. Güç yetirebildiğinize aklınız yatsa, ilk köprüde ayıya dayı demezdiniz! Daha birinci köprüde, kolaya kaçtığınızı gören namuslu insanlar, sizi bırakacak. Tevfik Fikret'ten kopup Ali Kemal'le kalıyorsunuz! Ayıların arasında büsbütün güçsüz giriyorsunuz. Her köprüyü geçtikçe, arkanızda ayıların tuttuğu köprüler bırakmaktasınız. Peki biraz ilerde, dört yanınızı çepeçevre kuşatan ayıların istediklerini, nasıl yapmamazlık edebileceksiniz? Bir zaman sonra artık paralanmayı göze almanın bile faydası kalmayacak. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, ayılara yem olmayı başından kabullenmek demektir.
Devamı ...