15 Mayıs 2013

Muza Yenilmek: İnkarın zehirli futbol atmosferini büyütmekten başka ne faydası var?


Biri bana gelip deseydi ki, Fenerbahçe yönetimi bir gün gelecek, sahaya muz atan bir insanı yanına oturtacak ve delilleriyle birlikte esasında sahaya muz atma eyleminin ırkçılık değil de tamamen hakaret kastı ile yapıldığını anlatmaya çalışacak, yemin ediyorum inanmazdım.

İnanmamak için de çok iyi bir nedenim vardı, hangi yönetim bununla neden uğraşsın ki? Yani bir şahıs sahaya muz atıyorsa, nedeninden bağımsız olarak sahaya yabancı bir madde atmak zaten suç, bunu hakaret kastıyla yapmak başlı başına kötü, ırkçı saiklerle yaptıysa da tamamen kabul edilemez.

Bir yönetim ne yapardı? Önümüzde iki yol var. Biri ahlaki olan. Diğeri de makyevalist olan. Ahlaki olan bize diyor ki hemen bu olayı kına, arana mesafeyi koy ve bunu yapan şahısları ilgili mercilere ilet. Bu kadar basit.

İkinci stratejiye makyevalist strateji diyelim. Şöyle kurgulayalım. Kulübe saldıranlar var, yapılan eylemden bağımsız olarak kulübün bu olaydan dolayı bir zarar almaması en temel nokta. Bu halde, ne yapılabilir? İki strateji var. Birincisi olayla arana mesafe koyma, ikincisi ise olayı örtbas / inkar etme stratejisi.

Örtbas stratejisi uygulanabilir mi? Uygulanamayacağını görüyoruz. 50 kamera ile çekim yapılan, binlerce insanın olduğu bir yerde konunun gizli kalması mümkün değil. Nitekim konu da gizli kalmadı, hemen ortaya çıktı. Konunun ortaya çıkmasına neden olan resim “gerçek dışı” bir resim de olsa, nihayetinde bu şahsın yalnız olmadığını, başka insanların da sahaya muz getirdiğini ve attığını biliyoruz. Biliyoruz derken de havadan biliyor değiliz, bakın yukarıda fotoğrafı duruyor. Dolayısıyla maddeten bu konuyu örtbas etme, üstünü kapatma şansı var mı? Yok. Neden yok? Çünkü madem ki son derece makyevalist, bir savaş hukuku içerisinde hareket eden ve düşmanlarla / biz arasındaki dengeyi 0 toplamlı bir oyun olarak gören bir zihniyete sahibiz, o zaman bir rakip olduğunu da kabul etmek, bunların zarar verme kastıyla da hareket edeceğini düşünmek zorundayız. Zaten böyle düşünmüyorsak neden bu noktaya geldik? O halde, “Fenerbahçeli olmayan ve bu konuyu örtbas etmek istemeyen” insanlar da varlar, onlar da bu konuyu kaşıyacaklar, bu konuyu da ortaya çıkartacaklar. Ne yapılması lazım?

En basit ve doğru yöntem çok somut olarak önümüzde duruyor. Bir futbolcuya muz atmak hukuka aykırı mı? Aykırı. Bir futbolcuya “maymun demek” iştahı ile muz atmak daha da kabul edilemez mi? Evet edilemez. Bu edimin kendisi zaten “ırkçı” bir tandans taşıyor mu? Evet taşıyor. Irkçılık zaten “kasttan” bağımsız olarak eylemin içinde bulunuyor. Diyelim ki bu vatandaş bu eylemi sahada zerre futbolcu yokken yapmış olsun, bu halde dahi bir sorun olduğu açık mı? Açık.

O zaman sadece makyevalist güdülerle ve kendisini korumak isteyen yönetimin yapması gereken şey de somut olarak gözüküyor. Stat kamerasından gereken görüntüleri alırdı, ilgili delilleri toparlardı, yetkili merciilere bu görüntüleri verirdi. Yetmez, bu arkadaş sahaya yabancı madde attığı için kombinesini iptal ederdi, sonra da kısa bir açıklama yapardı.

“Fenerbahçe stadında ırkçı olduğu öne sürülen bu eylemlere ilişkin olarak leyhe ve aleyhe tüm deliller yönetimimiz tarafından toplanmış olup ilgilli mercilere iletilmiş ve takdiri kendilerine bırakılmıştır. Fenerbahçe kurulduğu günden bugüne kadar insani değerlerin ve ahlakın simgesi olmuş, bu değerlere gönülden inanmış, bünyesinde her zaman çok farklı milletlerden sporcuları barındırmış ve efsaneleri arasına almış bir kulüp olarak etnik, kültürel, dini hiçbir ayrımcılığın parçası olmayacağı gibi bu tip eylemlerin de her zaman karşısındadır.”

Nokta. Bitti. Kimsenin diyecek bir lafı olmazdı.

Ne yapıldı? En mantıksız olan. Bir üçüncü dünya ülkesi kompleksi içerisinde inkarcı bir tutum sergilenerek eylemin esasında ırkçı bir saik gütmediği anlatılmaya ve eylem “masumlaştırılmaya” çalışıldı. Halbuki eylemin hukuki niteliğini ölçecek makam mı yönetim? Eylem yönetimin emri ve komutasıyla mı yapıldı? Fenerbahçe çalışanları mı icra etti? Profesyoneller ellerine muz alıp saha kenarında potasyum ölçümü mü yaptı? Fenerbahçe Yönetimine ne? Yönetim adı üstünde sevk ve idare eden bir kuruldan ibarettir, mahkeme olmadığı gibi hukuki somut gerçekliğe ulaşması gereken bir başka organ da değildir. Yönetim icra eder, bu icrası sırasında da koordine eder, üçüncü şahısların yaptıkları da kendisini bağlamaz. Sahaya muz atan taraftar muz atmak yerine sahaya girip fiili saldırıya kalkışsa yönetim “esasında tam da vurmak istememiş olabilir, erkenden yakaladık, belki biraz hava almaya ihtiyacı vardı” diye açıklama mı yapıyor? Hayır. Delilleri topluyor, gönderiyor. Taraftar meşale yakmaya kalksa yönetim ne yapıyor? O meşale yakanları tespit ediyor, kombinelerini iptal ediyor. Hangi saikle yakıldıysa yakılsın. Velhasıl, taraftar ile yönetim arasında bir fark var, o yüzden birinin “temsil” kabiliyeti var birinin de yok. Biri bir eylem yapınca da yönetim eskiden beri bu eylemin somut hukuki niteliğini tespit yerine, kendisinin görevini yerine getiriyor.

Fenerbahçe camiası ırkçı olamayacak kadar büyük bir camia. Şimdi yönetim neden muz atma eyleminin “hukuki” niteliğini, şahsın kastını, bu konudaki taammüdü tartışıyor? Bize ne? Bu eylem diyelim ki ırkçı bir eylem değil, bu eylemi yapıp sahaya muz atma parlak fikrini gösteren şahıs gitsin bunu anlatsın. Açmıydı, neydi, canı meyva salatası mı çekti, Eboue’nin vitamin eksikliğini keşfettiği için mi bu yola girdi, esasında zenci arkadaşları olan çok kral bir hümanist mi bize ne? Bir yönetimin uğraşacağı işler listesinde, bütün taraftarların yaptıkları eylemleri tek tek izah etmek ve gerçeği bulacak bir mahkeme gibi davranmak olabilir mi? “Hükümet istifa” gibi son derece meşru ve demokratik bir hakkın kullanımında birden bire bu eylemi yapanları “marjinalize” edecek bir söylemi internet sitesine basacak yönetim de herhalde bunun böyle olmadığını biliyordur.

Sonuçta bu inkar ve örtbas stratejisinin hem yönetimin görevi olmadığı hem de yapılacak işler listesinde bulunmadığı ortada. Evet Galatasaray camiası içerisinde birileri bu olayı Fenerbahçe adına yanlış bir algı üretmek için kullanıyor, buradan bir saldırı noktası yakalayarak gündemi değiştirmek istiyor olabilir, birileri de son derece halis duygularla ırkçılığa karşı bayrak açıyor olabilir. Rakibin tutumu da bu konuda bizi ilgilendirmiyor. Rakibin konumuna göre değil, kendi ahlak kurallarımıza göre davranmamız gereken bir alan bu. Sorun şurada, evet rakip bunu kullanabilir, bu konuda obsesif olan ve Galatasaray’ı Filistinlilerin İsrail’i gördüğü gibi görmeye başlamış olanlar da bunun hakkını vermek zorundadır. Eğer gerçekten algıladıkları dünya böyle ise o zaman o dünyaya uygun davranmak, bu konunun üstünün kapatılamayacağını fark etmek, kulübü bağlamayan bu davranışın bedellerini kulübün ödememesi için de gereken asgari hareketi ifa etmek zorundalar. O da işte yukarıda anlattığımız, çok basit bir eylem dizesi. Delilleri paylaş, kararı ilgili merciye bırak, Fenerbahçe’nin ırkçılık ile alakası olamayacağını belirt. Bitti.

Ancak yapılan ne? Tam da zurnanın zırt diyeceği bir kötü iletişim stratejisi. Şunu görebiliyoruz, Fenerbahçe’ye yönelik aşırı bir sevgi ve Fenerbahçe’ye her an zarar vermeye odaklanmış düşmanlar olduğuna iman ile oluşan bir algı var. Bu algı da çok sağlıksız değil. Gerçekten de böyle bir sevgi ve gerçekten de Fenerbahçe düşmanları var. Gerçekten de birileri Fenerbahçe’ye zarar vermeye çalışıyor ve her koşulu da bunu hayata geçirmek için kullanıyor. Dolayısıyla bazıları için içerisinde hakikatin mahpus olduğu bir savaş düzlemindeyiz, bu savaş düzleminde de Türkiye’nin hallerine çok benzeyen bir şekilde doğruların bir önemi yok, yerine fayda ve zarar var. Fayda ve zararı da çok basit olarak “düşmana yarıyorsa zarar, düşmana zarar veriyorsa yarar” üzerinden algılayıp, hakikati buraya gömebiliyoruz.

Bu durum bir yerde Türkiye’nin hallerine de çok benziyor. Siyasi ortam zaten böyle. Ancak olgularla iletişimimiz de tam olarak bu reflekslerle biçimleniyor. Yani bu ülkede insanların öğrendiği temel yöntem bu. Bize ait ise reddet, karşıya ait ise üstüne git stratejisi. Örneğin AKP Uludere olayında çok başka bir iletişim stratejisi uygulayabilirdi. Nedense bunun öteki kabul ettiği muhalefete “fayda” sağlayacağına inandı ve başka bir strateji seçti. Bu strateji de neredeyse dnamıza işlemiş bir basit yöntemden ibaret. "Olayı önemsizleştir, geçiştir, geçişmiyorsa normalleştir, normalleşmiyorsa inkar et." Ne oldu? “Her kürtaj bir uludere’dir” eşiğine geldi.

Halbuki ne oldu? Bu inkar stratejisi konuyu bitirmedi, bitirme gücü olmadığını da sayısız olayda görüyoruz. Bu tarihe kadar inkar stratejisi sadece konunun büyümesine, uzamasına ve inkar edenlerin de konudan sorumlu olmasına neden oldu, olacak. Halbuki kabul etmek ve gerekeni yapmak, yapıcı ve proaktif bir iletişim kurgulamak konunun büyümesini engellediği gibi moral olarak da insanın doğru alanda kalmasına neden oluyor.

Yani ne yapılabilirdi, bizim beklediğimiz tabi moral bir davranış sergilemekti. Yani bu arkadaşın durumundan bağımsız olarak, sahaya insanların da muz attığını biliyorsak, o zaman bu olayı kınamak, bu olayın sorumlularını da ilgili mercilere vermek yeterliydi. Bitti gitti. Ne oldu? Olay uzadıkça uzadı, inkar edildi, saçma sapan bir basın toplantısı yapıldı, olay sahiplenilmiş oldu ve buradan da bir zarara uğranılmayacağı hesaplandı. Ancak zarara uğrandı.

Bakın biz bir taraftar bloğuyuz ve taraftarız, buradan da söylüyorum, elde ırkçılık kastıyla yapıldığı çok belli olan bir eylem var. Bu eylemi yapan şahıslar da Fenerbahçe ailesini temsil etmiyor. Tam tersine Fenerbahçe’nin bizim anladığımız manada temsil ettiği her değerin karşısında yer alıyor. Bir insan afrika kökenli bir oyuncuya muz atıyorsa ve burada amacı “ırkçı” bir kastta bulunmak değil de karşıdakini tahrik etmek, sinirlendirmek, onu öfkelendirmek veya düz hakaret etmek bile olsa nihayetinde yaptığı bir insanın etnik kökeni sebebiyle onu aşağılamaktır ve ırkçı bir eylemdir. Irkçılık insanlık suçudur. Bu insan oturup bu eylemi ırkçı bulmayabilir, “orospu çocuğu mu deseydim” diyerek eylemi ile sövgüyü eşitleyebilir ancak doğrudan karşıdakinin ten rengi veya etnik grubu nedeniyle bir hakarette bulunuyorsa artık o dakikadan sonra yaptığı objektif olarak ırkçıdır ve zaten ırkçılığın tanımı budur. Bu arkadaş, Sow’a bayılabilir, Webo’nun hastası olabilir yani “ideolojik olarak” bir ırkçılığı da olmayabilir ancak somut eylemi ırkçıdır. Bizim açımızdan da bu kabul edilemez, bu arkadaşın da “cinlik” zannederek yaptığı bu aptalca eylem nedeniyle mutlaka cezalandırılması gerekir.

Ben böyle bir insanla yan yana duramam. Sadece sinsilik, tahrik etme güdüsü ve hakaret kastıyla bir insanın etnik grubunu ve hassasiyetlerini hedef seçerek oradan saldırmayı içine sindirebilecek ve bunun sonuçlarını dahi hesap edemeyen bir ahlaksız aptallığın yanında durmak öncelikle insaniyet adına bildiğimiz her türlü değerin de ayaklar altına alınması demektir.

İkincisi, Yönetimler yönetmekle mesuller ve bizim yönetimin de en az yaptığı şey herhangi bir süreci yönetmek. Derbi maçından bu zamana kadar Burak'ın öldüğünü, sahada saçma sapan olayların olduğunu öğrendik. Bu noktada bu tip olayları kınamak, bunların hiçbir şekilde kabul edilemez olduğunu ifade etmek çok mu zor?

Ünal Aysal bir mektup yazdı. İçeriği nedeniyle ben teşekkür ederim. Sadece güzel değil basbayağı doğru da bir mektup. Samimiyetini hep birlikte tartışabiliriz. Ancak bugün Ünal Aysal elimize en azından arkasında durmak zorunda olacağı ve hatırlatacağımız bir söz verdi. Kamuya açık bir şekilde böyle bir söz söylemek o sözün sorumluluğunu da almayı gerektirir. Yani bu taahhüt ve sorumluluk ile kendisini bağladı. Bir kerteriz noktası verdi. Dolayısıyla hepimizin bu yüzden de teşekkür etmesi gerekir. Yarın Galatasaray Yönetim Kurulu’nun davranışları o sözlerin ışığında yargılanacak.

Biz bunun Fenerbahçe yönetim kurulu tarafından da yapılmasını isterdik. Biz isterdik ki Fenerbahçe Yönetim Kurulu da bir mektup yayınlasın, Burak’ı kaybetmekten duyduğu acıyı ifade etsin, sahada yaşanan olayların kabul edilemez olduğunu, Türkiye’nin sporda bu düşmanlık ve nefret ortamından kurtulması gerektiğini, yöneticilere ve sporculara çok büyük görev düştüğünü, rakibi incitebilecek, tahrik edecek veya suçlayacak yorumlardan / davranışlardan kaçınılması gerektiğini söylesin. İsterdik ki evimizde, kendi soyunma odamızda “al al al” yazarak el hareketi çizen bir anlayışın da maç bitince saha ortasında kutlama yapma görüntüsü altında taraftarı tahrik etmeye çalışan anlayışın da sporda yeri olmadığını, bu davranışların övgüyle, kibirle karşılanmasının da futboldaki hastalıkları arttırdığını, herkesin bu davranışlardan bundan sonra uzak olması gerektiğini, Fenerbahçe’nin de benzer tahrik ve centilmenlik dışı hareketlerde bulunan sporcularına karşı yaptırım uygulayacağını ifade etsin. İsterdik ki Volkan takım kaptanı olarak sinirlerine hakim olamadığı ve Sabri’nin üstüne yürüdüğü için nazikçe özür dilesin, bizim saha içindeki bu hareketlerimiz sonra saha dışında kavgalara, başka insanların büyük acılar çekmesine neden oluyor desin, isterdik ki Meireles çıksın ve Sabri’nin davranışı üzerine yaptıklarının kendisine yakışmadığını, tahrik altında dahi olsa bu eylemde bulunmaması gerektiğini beyan etsin. O zaman Galatasaraylı oyuncuların ve yöneticilerin de buna benzer ahlaki tavırlar takınması gerektiğini yazar, çizer, söylerdik. O zaman bizim futbolcularımızla gurur duyar ve Galatasaraylıları eleştirebilirdik. Ancak evimiz bu haldeyken, önce evimize bakmak, önce kendimizi check etmek zorundayız.

19 yaşında bir genç öldü. Tencere dibin kara seninki benden kara tartışmasının hiçbir faydalı sonuca nail olamadığını görmek için daha kaç genç ölmesi gerekiyor? Evet Galatasaray’ın tarihinde de bir çok utanılacak, kabul edilemez olay var. Bunlar bizim de aynı şeyleri yapmamız için bir neden olmamalı. Fenerbahçe daha hafiflerini de yapmış olabilir ancak üretilen bu futbol atmosferinde bedelleri başkaları canlarıyla ödüyorsa daha sorumlu, daha ahlaki davranmak da gerekiyor. Evet Galatasaray’ın da suçları var, ancak bu tek başına bizim her yaptığımızı da meşru hale getirmiyor. Tam tersine Galatasaraylılar da bu sefer bize dönüp yaptıklarımızı sayıyor ve sonu gelmeyecek bir karşılıklı suçlama ortamında, nefreti büyütüyor, düşmanlığı güçlendiriyor, atmosferi zehirliyor ve kavga ediyoruz.

Yazıyı barış mesajıyla bitirmeyeceğim. Buna inanmıyorum. Her alanda bu kadar fanatikleşmiş, kutuplaşmış, düşmanlaşmış ve polarize olmuş bir toplumun spor alanında da barışın gerçekleşmesi mümkün değil. Birbirinden siyasi görüşü, etnik kökeni, dini inanışı, tuttuğu takım nedeniyle nefret eden ve ötekini düşman gören insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede toplumsal kodlar da sporda barışı imkansız hale getiriyor. Ancak doğru davranabiliriz. Doğru davranmaya gayret edebiliriz. Bu gayret ve çaba sonucunda da en azından doğru bir şey yapmıştık diyebiliriz. Bu da bu atmosferde başımıza gelebilecek en büyük ödül, en azından birilerini eleştirme hakkını bizlere verir, hiçbir şey yoksa bile bu da çok değerli.
Devamı ...

25 Nisan 2012

Potkasına Güvenen Borazancıbaşı


Sonda söyleyeceğimizi başta diyelim, Loran Vayloyan'ı yedirmeyiz.

Biz kim miyiz? Yok, biz sadece "bir blog" falan değiliz. Biz bütün Fenerbahçe'yiz.

Siz Hababam Sınıfı'nda, Cilalı İbo'da veya Mavi Boncuk'ta kardeşin / dostun, ona buna yedirildiğini gördünüz mü hiç? Görmediniz. Bilin ki bu konuda da göremezsiniz.

Elli gram bozuk Türkçe'nin yanına iliştirilmiş tonlarca nefretin rengarenk sahiplerini "İt dişi, domuz derisi" diye ezer, geçeriz.

Tuttuğu takım ne olursa olsun, aklı selim hiç kimse, Loran Vayloyan'a reva görülen muameleyi hoş görmez.

Bir insanın köken tabanından, saçma sapan bir tavana doğru yükselen eleştirilere hedef olması ve ayrıca hedef gösterilerek tehdit edilmesi "nefret suçu" kapsamında değerlendirilmesi gereken birer olayken, bu derin adaletsizlik ortamında karşılaşacağımız şey büyük olasılıkla "adam sen de" boş vermişliği olacaktır ama Fenerbahçe'nin hiçbir dinamiği bu konuda susmaz.

Tarihsel süreç içinde Fenerbahçe susmayınca ne olduğunu da en iyi Loran'ı harcamaya çalışanlar bilir. Zira hiçbir şeyden çekmediler dünyada Fenerbahçe'den çektikleri kadar...
Devamı ...

16 Nisan 2012

Emre Meselesi, Tepkiler ve Bloga Dair



Gün geçtikçe Türkiye’de akıl sağlığını korumak mümkün olmuyor, dün akşam Emre’nin Zokora’ya söylediği iddia edilen şey üstüne bir kez daha gördük ki ahlaki tutum denilen şey fiile göre değil özneye göre alınıyor.

Önce şu eleştiriye yanıt vererek başlayalım, Emre’yi kimse üzerinde Fenerbahçe forması var diye sevmek zorunda değil, tıpkı arabayla adama çarpıp arkasına bakmadan olay yerinden uzaklaşan Bilica’yı üzerinde Fenerbahçe forması var diye sevmek zorunda olmadığı gibi.
Şimdi Emresever arkadaşlara şu üç zincirleme soruyu soralım

1- Emre Galatasaray’da oynarken Emre’yi seviyor muydunuz,, karakter olarak beğeniyor muydunuz, saha içindeki tavrını onaylıyor muydunuz?
2- Emre’nin Galatasaray’dan ayrılıp Fenerbahçe’de oynamaya başladığı döneme kadar karakterinin olumlu yönde değiştiğini , sahadaki davranışlarının olumlu yönde evrildiğini düşünüyor musunuz. ?
3- Emre Fenerbahçe forması giyerken Emre’nin yaptıklarını, saha içi halini, tavrını onaylıyor musunuz?

Şimdi birinci sorunun cevabı “Emre’yi sevmezdim, beğenmezdim ama Fener’e gelince değişti”yse Emre’nin Fenerbahçe’deki halini tavrını onaylamak kendi içinde tutarlı olur. Çünkü adam senin onaylamadığın halini tavrını değiştirmiştir ve sen de bu durumda tutumunu değiştirebilirsin.

Anormal olan durum şu; ilk iki soruya hayır yanıtı verip yani Emre’yi Galatasaray’da sevmediğini, Emre’nin daha sonraki süreçte çok da değişmediğini belirten birisinin üçüncü soruya evet demesi.Bu çoğunluğun yaptığı ve başlı başına tutarsız bir durum. Çünkü bir insanın onaylamadığın durumunda herhangi bir değişiklik olmazken üzerinde sarı-kırmızı yerine sarı –lacivert var diye ahlaki tutumunu değiştirmek en hafif tabirle söyleyelim tutarsızlıktır.

Şöyle bir örnek de verelim Emre’yi falan unutalım. Saha içinde X , Y ye ırkçı bir şey söylemiş diyelim, hangi tepkiyi veririz bu durumda. X’in yaptığı kötü bir şeydir deriz, peki bu X’in yerine Emre gelince yani özne değişince fiilin ağırlığı nasıl azalıyor. Özne belirsizken fiilin doğru olmadığını söyleyen insanlar özne belirginleşince bu tutumlarından nasıl bu kadar kolay vazgeçiyorlar. Tersini de düşünelim ki asıl toplumsal ikiyüzlülük de burada. Aynı şeyi Emre Zokora’ya değil de Burak Yobo’ya yapsaydı bugün Fenerbahçeliler nasıl davranacaktı. Olayın faili Baros olsa Galatasarlılıar nasıl davranacaklardı, olayın mağduru Eboue olsa nasıl davranacaklardı.

Bu sorularla içtenlikle şu yanıtı vereyim, özne değiştiği için tutumları da değişecekti. Türkiye’de genel, günlük hayata sinen ve aslında çoğu insanın farkında bile olmadığı bir ırkçı söylem var, bu zaman zaman hedef değiştirip kimi zaman Kürtlere kimi zaman Ermenilere, siyahilere, eşcinsellere dönük olarak ortaya çıkabiliyor. İşin daha kötü tarafı bugün Emre üzerinden sanki ırkçılık karşıtıymış naraları atanların pek çoğunun da aslında derdi ırkçılık falan değil.

Olayın failinin Fenerbahçeli olması ya da Fenerbahçe’ye bu yolla saldırmak için ırkçılık gibi en aşağılık suçu bile araçsallaştırmakta beis görmeyen bir zihniyetin egemen olması. Mesele şu ortada tavır alınması gereken bir durum varsa bu adamın üzerindeki formaya bakarak alınmaz, üzerinde Fenerbahçe forması var diye birine yönelik nefret geliştirmek ne kadar patolojikse üzerinde Fenerbahçe forması var diye birisini kusursuzlaştırmak, yaptığına mazaret bulmaya çalışmak da o kadar patolojiktir ve aynı zihniyetin ürünüdür. Şunu da belirtelim, birisi size küfretti diye adama ırkçı söylemle yanıt vermek mazeret falan değildir.

Biz bu blogda her türlü ötekileştimenin karşısında olduk, bundan şikayet ettik, özellikle 3 Temmuz sonrası neredeyse devletin bütün kurumlarının ortak söylemiyle Fenerbahçe taraftarının ötekileştirilmesine ,bunun üzerinden bir nefret söyleminin öznesi yapılmamıza isyan ettik. Dolayısıyla bundan şikayet eden bir taraftar grubunun, siyahları aşağılayan bir söylemi sahiplenmesi, mazur sebepler bulmaya çalışması başta 3 Temmuz sonrası kendi duruşuna zarar verir. Emre şöyle ceza alsın defolsun gitsin falan diye mastürbasyon malzemesi yapmaktan ziyade alınacak tutum bu davranışın ve söylemin kabul edilemezliği ve Fenerbahçe’nin kendi iç disiplin hükümlerini oyuncunun savunmasını da alarak uygulamasıdır.

Zamanında şunlar şunlar da şöyle yaptı diye döküm verip bu olayı normalleştirme çabasına falan girmemek gerek. Gandhi’nin şu sözünü hatırlatmakta fayda var , “göze göz bütün dünyayı kör eder” Galatasaray’ın aynı durumda ne yaptığı, Trabzon’un ne yaptığı beni zerre kadar ilgilendirmez, nitekim Trabzon’da ki ırkçı hezeyenlardan nasıl şikayet ediyorsak aynı durumu kendi renklerimizle gördüğümüz zaman da aynı şikayeti yapmak mecburiyetindeyiz. Galatasaraylıların Fatih Terim gibi bir adama imparator demeleri kendilerinin ahlaki pozisyonunu gösterir, ya da Trabzon'daki örgütlü linçci-faşist tutumdan kimsenin rahatsız olmaması bu ülkenin ikiyüzlülük politikasını gösterir. Aynı ikiyüzlü tavrı bizim gösterme gibi bir lüksümüz yok.

Bir söz de Twitter’da Emre’nin hareketine cephe aldık diye bize etmediği küfür kalmayan, bizi hain olmakla, Fenerbahçeli olmamakla suçlayan insanlara.
Kimse eleştiriden münezzeh değil dolayısıyla bizim fikirlerimize, tutumumuza yönelik eleştirinin başımızın üstünde yeri var, küfürleri falan da kişisel olarak çok önemsediğimi söyleyemem. Beni en çok inciten şey Fenerbahçeli olmamakla itham edilmek. İnsan bunu söylerken azıcık utanır, 3 Temmuz’dan bu yana özellikle ilk haftalarda medyada bir tane Fenerbahçe haklarını savunan haber yapılamazken, saatlerce uykusuz kalıp acabaları, şüpheleri dile getiren, kendi işinden gücünden zaman ayırıp Uefa kararlarını, tüzüklerini çeviren, İtalya’daki Yunanistan’daki şike soruşturmasını örnek gösteren medya dezenformasyonunu bertaraf etmek için çırpınan sanki bu blogdakiler değilmiş gibi, Trabzon'da kafasına tuğla yiyen, Ankara'ya erkek voleybol takımının yanına deplasmana giden, Sapanca'da kürek takımını yalnız bırakmayan, Naz'ın, Arslan'în altyapıdaki Merve'nin emeğini derdini , başkanından, KTÜ'lü öğrencilere kadar her Fenerbahçelinin hakkını gücü yettikçe dili döndükçe savunan bu blogdakiler değilmiş gibi Emre’nin yaptığı kötüdür dediğimiz için bizim Fenerbahçeliliğimize laf edecek kadar acizleşmeyin.

Sanki takipci sayımız artsın ya da eksilmesin gibi bir gayemiz varmış ya da bundan bir rant sağlıyormuşuz gibi bizi takip etmeyeceğini falan söyleyen arkadaşlara da Allah selamet versin diyelim. Fikirlerimizin daha çok insana ulaşması bizi memnun eder, ama bizi kalabalık bir kitle takip ediyor diye ortayolculuk yapacak, inanmadığımız şeyleri tepki almayalım diye savunacak kadar çapsız insanlar değiliz.
>
Devamı ...

2 Nisan 2012

"Trabzon'da Irkçılık Tehlikesiz ve Serbest mi ?


Türkiye epey uzun bir zamandır yedi gün 24 saat polis gözetiminde bir ülke, Mobese kameralarından yetkisiz telefon dinlemelere, fişlemelerden, medya manipülasyonuna Big Brother'in 2012 deki bölge sorumluluğunu uzun zamandır Emniyet Genel Müdürlüğü üstlenmekte. Tahakküm altında bir medya buldukları ve servis ettikleri her şeyi ayet niyetine yazan köşe yazarları ve gazetecileri de emir eri olarak kullandıkları için artık polis gündelik hayatın efendisi rolünü iyice pekiştirdi.

Tabii stadlar ve salonlar da bu mütehakkim zihniyetten fazlasıyla payını alıyor. İki ay önce Konya'da Efes -Fenerbahçe maçına girerken çantamı arayan polis fotograf makinesinin içindeki pili çıkarmamı istedi, nedenini sordum, sahaya atabileceğimi söyledi, epey bir tartışmadan sonra fotograf makinesi pillerini salona atacak kadar manyak biri olmadığıma ikna oldular, yine iki hafta önce Dünya Salon Atletizm Şampiyonası girişinde polis bu sefer bozuk paraları salona alamayacağını söyledi, herhalde yüksek atlama sırasında Anna Çicerova'ya niye geçemedin şu 2,29 u diye sinirlenip kafasına bozuk para atabileceğimi falan düşündüler, ordaki polise de yarışlar için kalkıp Çanakkale'den gelen birinin bir atletizm müsabakasında niye bozuk para atabileceğini anlatmaya çalışsam da başarılı olamadım, biraz dışarı çıkıp bozuk paralarımı kamufle edip öteki kapıdan girerek Türk Emniyetini atlatmış oldum.

Atletizm yarışlarında bile izleyiciyi otomatik olarak holigan gören bir zihniyetin yıllardır futbol maçlarını nasıl cehenneme çevirdiğini biliyoruz. Bırakın protesto içermeyi en yalın anlamlı pankartları bile topluyor polis, en ufak bir gerekçe falan göstermeden Bekçi Murtaza zihniyetiyle talimat böyle diye pankartı alıyorlar. Geçenlerde Galatasaraylı bir arkadaş Türk Telekom Arena'da küçücük çocuğun kartona yazdığı G ve S harflerine bile polisin örgütsel döküman gibi muamele yaptığını içeriye almamak için binbir bahane ürettiğini yazdı.

Şimdi yurdun bir kesiminde her halta karşı hassas olan, pankartlarda mesaj verilmesine sinirlenen yüce Türk polisinin Trabzon şubesi ne hikmetse bu güzide kentimizde devlet-millet kaynaşmasına örnek teşkil ediyor. Daha önce deplasman tribünlerinde Trabzonluların taş ve kaya parçalarına maruz kalmış ve polisin taş ve tuğla atanlara eşlik ettiğini, gözetim yetkisinden onları seyretmeyi anladığı örnekleri defalarca yaşamış arkadaşlarımız var. Dolayısıyla dün sahaya atılan bıçağın nasıl olup da stada sokulduğuna falan şaşırmamak lazım zira Trabzon polisinin gürbüz delikanlıları arkasından sıvazlayıp, ihtiyaçlarını karşılaması ülkemiz için yeni bir olay değil.

Meselenin asıl özü olan şu yukarıdaki resimdeki pankarta gelelim. "Papazın Çayırından Kanuni'nin Memleketine Hangi Yüzle Geldiniz" Şimdi bu pankartı polisin görmeme şansı yok, izin verdiklerine göre bu pankarttaki ırkçılığın ya farkında değiller ya da bu sıradan faşizmin Trabzonspor tribününün ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirmişler demek ki. Trabzon taraftarının da hakkını yemeyelim daha önce bize defalarca "hardcore ırkçılık" örnekleri verdikleri için bu damıtılmış ırkçı tondaki pankart biraz hafif kalmış olabilir. "Ayağa kalkmayan Ermeni olsun diye tezahürat yapılan, beyaz berelerle arz-ı endam edilen, Oğuz Sarvan'ı protesto yürüyüşünde "Ermeni Oğuz'a Trabzon'da soykırım" sloganı atılan "Yasinlerle çıktık yola, Ogünler çok yakında" diye hakem protesto eden bir güruhtan böyle bir pankartı beklemek de son derece normal. Hatta diğer örneklerdeki kadar açık ırkçılık yapılmadığını belirtip ırkçı tonda mevsimsel bir düşüş olarak bile bu gelişmeyi kutsayacak "objektif manyaklar" çıkacaktır, Ne de olsa hedef Fenerbahçe her şey mübah objektiflere göre.

Daha 5 sene önce bu güya Papazın Çayırı vurgusuyla gayrimüslümleri aşağılayan, bu pankartı asan şehirde bir rahip öldürüldü, yine bu kentte arkasında bütün dünyanın bir örgütü gördüğü ama yüce Türk yargısının "valla biz örgüt bulamadık" dediği bir cinayetin temelleri atıldı. Yapılan linç girişimlerinin, ikide bir ayaklanan milli manevi kalkışmaların haddi hesabı yok. Irkçılığın yabancı düşmanlığının artık milli bir spor haline geldiği bir yerde bu pankarta nasıl izin verilir. Küçücük çocuğun G ve S harfinden hassasiyet üreten bir zihniyet böyle ırkçı bir ton taşıyan pankarta niye izin verir ?

Bu ne dokunulmazlıktır, bu kentin milli manevi hassasiyetleri nasıl bir hassasiyettir ki İstanbul'daki salonda, Ankara'daki tribünde kuralcı kesilen, anında herşeye müdahale eden, üç tane slogan duysa biber gazına sarılan polislerin bu statta basiretleri bağlanır. Gözü önünde rakip tribüne taş atan adamları keyifle izleyip, ırkçılığın ağababasını yapanlara en ufak bir girişimde bulunmazlar.

Bu kentte öteki olarak görülen her şeye karşı nasıl büyük bir öfke ve hoyratlık olduğunu sosyolojik genellemelerle ya da stad folklorundaki ırkçı söylemle falan açıklamak yersiz. Sümela Manastırı'nı bir kez ziyaret ederseniz o güzelim fresklerin kazınılıp üstüne Trabzonspor'un 1983-1984 kadrosunun yazanlardan ötekine saygı falan değil dünkü gibi bir pankart bekleneceğini zaten anlarsınız.

Son söz de solcu-objektif geçinip yaban ellerde St. Pauli, Livorno kovalayıp bu topraklarda hedef Fenerbahçe olunca solculuğunu da objektifliğini de askıya alanlara, biliyoruz ki şu pankart karşısında da daha önceki rezilliklerde olduğu gibi tek laf etmeyecekler, "ırkçılık kötü şey ama adamlar Fenerbahçe maçında yaptılar ya boşver" diye Livorno güzellemelerine, St Pauli aşklarına devam edecekler. En az Trabzon'daki sistematik rezil ırkçılık kadar, öznesi Fenerbahçe diye ilkelerini bir kenara bırakıp sus pus olan bu adamlar da bu rezil ülkenin daha da rezilleşeceğinin yürüyen göstergesidir.
Devamı ...