29 Mayıs 2013

Podcast #1


Genelde sevimsiz, konuşmayı çok sevmediğimiz şeyler üzerine söz söyleme durumunda kalıyoruz.Ülkenin spor gündemi biraz buna mecbur bırakıyor maalesef, oysa bu meselelerden önce uzun uzun basketbol ,voleybol, atletizm, tenis konuşabiliyorduk kendi aramızda da. Düzenli olarak yapmayı tasarladığımız bu ses kayıtlarında da biraz sporun masa başını adli taraflarını değil mümkün olabildiğince kendisini konuşmayı deneyeceğiz. Ne kadar başarılı olabileceğiz, ülke gündemi yine bize olması gerekeni değil mevcut olanı mı dayatacak zamanla göreceğiz. Ses kayıtlarının genelde konuşanların rızası ve haberi olmadan yapıldığı bu “gizli tapeler” ülkesinde gönül rızasıyla yapılmış ve Roland Garros,Dortmund-Bayern finali, Türkiye’de sportif direktör nedir ne yapar meselesi, ve “Biz Kazanacağız” bildirisi üzerine konuştuğumuz ses kaydını paylaşalım. Gizli tapeleri dinlemek kadar heyecan verici değil tabi ama idare edin artık.



İkinci bölüm

Devamı ...

21 Ocak 2013

Aykut Kocaman ve Yönetim: El Ele Uçuruma Doğru


Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanını bilirsiniz. Latin Amerika edebiyatına dair “büyülü gerçekçilik” akımının en kült romanıdır. Romanın başından sonuna herkesin beklediği, öngördüğü ama kimsenin engellemediği bir cinayeti anlatır. Fenerbahçe’deki durum da tam da bu minvalde ilerliyor. Takımı birazcık nesnel değerlendirebilen herkes duvara toslayacağını uzun zamandır görse bile kimsenin hiçbir şey yapmadığı ve aynı senaryonun ellinci kez yürürlükte olduğu bir maçı daha geride bıraktık.
Fenerbahçe’de bundan bir ay önce Aykut Kocaman istifa etti,sonra bir lise takımında olabilecek tuhaf olaylar yaşandı oyuncular “valla suç bizde, biz oynamadık” falan diye hocadan ricacı oldular ardından hocanın istifası arafta bir 4-5 gün geçirdik. Döndü dönüyor,ikna edildi edilecek haberleriyle bir haftayı buldu, sonra Başkan takıma mutlaka takviye yapılacağını en az 3 oyuncu transfer edileceğini (en az 3 çocuk gibi oldu bu da ) ve devre arası kampına bunların katılacağını söyledi. Aykut Kocaman devre arası kampında geri dönüşüne dair hiçbir yorum ve basın toplantısı yapmadan takımın başındaydı. İstifa gerekçesinde yorulduğunu ve enerji bulamadığını söyledikten bir hafta sonra o söylediklerinden niye geri adım attığını hangi saik ve sözlerle görevine devam ettiğini açıklamasını beklerdim ama bu durumda susmayı tercih etti kendisi .

Her şeyin berbat gittiği, sistem diziliş formasyon ne varsa olumsuz sonuçlandığı ve son 25 senenin en kötü performansının gösterildiği bir ilk yarının ardından Fenerbahçe bugün ligin gayet kötü takımlarından Elazığ önüne çıktı. Üstelik bir futbol takımını iştahlandıracak, ateşli hale getirebilecek her türlü harici etken lehimize gelişmiş, yarıştaki bütün rakipler puan kaybetmişti. Oysa Fenerbahçe ilk yarıda defalarca gördüğümüz gibi en ufak bir agresiflik ve baskı kurma belirtisi göstermeden al gülüm ver gülümle maça başlayıp iki golü yemeyi becerdi. İkinci yarıda yaradana sığınıp kaos futboluna dönerek beraberliği kurtardı. Kazanadabilirdi , eğer Elazığ biraz kontra yapabilen ya da fiziği yeterli bir takım olsa maç 4 ya da 5 e de gidebilirdi. Bunlar ikincil önemde şeyler. Mesele daha derin.

İlk yarı sonundaki puan tablosu sömestr karnesi gibi bir şey benzetme yapacak olursak. Yani bir öğrenci ilk dönem sonunda aldığı karnede hangi derslerinin iyi hangisinin kötü olduğunu görüp ona göre ikinci döneme hazırlık yapar. Fenerbahçe’nin özellikle Alex sonrası Sow’un Allah’a emanet ileride bırakılmasıyla bir hücum yetersizliği çektiği, takımın akıl ve beceri eksikliği olduğu Fizan’dan bile görülürken devre arasında bu eksikliği giderecek ne saha içi ne saha dışı tek bir hamlenin yapılmayışını nasıl açıklayacağız? Sow’a en yakın adam olarak Christian’ı oynatıp kanatlara topla ilişkileri en az Türkiye-Suriye ilişkileri kadar kötü olan Krasic ve Kuyt’ı oynatarak yaratıcılık sorununu halletmeyi düşünmek hakikaten fantastik bir öngörü.

Bu takımın yaratıcılık ve oyun zekası probleminin saha içi çözümü yok bu takımın şu kadro yapısıyla özellikle kendi sahasında dominant oynayabilmesinin tek şartı ileride basıp orda kaptığı toplarla pozisyon bulabilmek. Fenerbahçe’nin kanatlarda Kuyt-Krasiç ortada Salih-Christian ikilisinin olduğu ve kontrol oyunu oynamaya çalıştığı bir maçı kazanması neredeyse imkansız. Yani bu sistem defalarca denenmiş ve tutmamışken hala bunda ısrarın mantığı nedir, Aykut Kocaman kaç fiyaskodan sonra vazgeçecek bu düşünceden ?

Fenerbahçe’nin sorunu anlık, günlük haftalık bir performans sorunu değil,bu kadronun kuruluşu itibariyle bir sorunu var, Aykut Kocaman’ın kafasındaki futbol düşüncesi pas oyunuysa (artık onun ne olduğunu da bilmiyorum) bu kadronun onu yapmasına imkan yok, daha önce de söyledim Fenerbahçe yetenek olarak ligin kötü takımlarından birisi, daha önce ara pası verebilecek futbolcu yok diyordum hadi onu geçtim, Fenerbahçe onbirinde 20 metreden top attığınızda topu tek hamlede kontrol edebilecek futbolcu yok neredeyse, Kuyt’ın Krasic’in Caner’in Topal’ın hatta Sow’un topu kontrol ederken topun ayaklarından bir metre açıldığı 50 tane pozisyon saymak mümkün.

Orta saha oyuncularının hücum verimliliği yetersizken hücum üretkenliğini sağlayacak iki kanatı da takımın topla ilişkisi en zayıf oyuncuları Kuyt ve Krasic’e teslim edince Fenerbahçe hücumda tamamen işlevsiz bir hale dönüyor. Oysa kendi sahanda nispeten güçsüz bir takımla oynuyorsun daha üç gün önce bütün momentum rakipteyken Semih’in yanına Sow’u alınca Bursa gibi bir rakibe karşı oyunu bu sene belki de ilk kez domine etmişsin, oradaki maçta da Kuyt ve Krasic dökülmüş ama üç gün sonra Kuyt ve Krasic aynı yerlerde sahada ve Fenerbahçe yine o kontrol delisi onbiriyle tek forvet olarak maça çıkıyor.

Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’de yarattığı en büyük tahribat takımın büyük takım reflekslerini kaybetmesi. Saldıran değil kontrol eden, agresif değil ölçülü, yetenekli oyuncuların sisteme adaptasyonunu beceren değil sıradan oyuncuların sistemin lideri yapıldığı bir düzeni yarattı ve bu düzenin sonunda da herhangi bir ışık yok. İşin daha berbat tarafı Aykut Kocaman'ın maç sonrası basın toplantılarında da aklıselim sahibi mantıklı halini uzun süredir kaybetmesi. Eskiden iyi oynamadığımız bir maçtan sonra bunu net olarak söyleyebiliyordu ama bu sene Marsilya’yla 2-2 biten maç sonundan bu yana maç sonu basın toplantılarında da sahada oynanmış ve bitmiş oyunu artık okuyamadığını düşünüyorum. Elazığ maçından sonra da olayı yine şanssızlık şaka gibi şeylere bağlamış, yani kusura bakmasın ama ortada ölmüş enkaz haline gelmiş bir takım varken hala ameliyatta bir sorun olmadığını düşünen bir Karadeniz fıkrası figürü gibi davranıyor artık basın toplantılarında. Zaten kendisi bu oyunun dolayısıyla sistemin tıkandığını düşünse devre arasında oyun sisteminde bir takım değişikliklere giderdi herhalde, gitmediğine göre ilk yarıdaki rezalet tabloyu oyuncuların günlük formsuzluğuyla falan açıklıyor olsa gerek.

Saha içi yetersizliklerin yanında saha dışı yetersizlikler için de bir şeyler söylemek lazım.Zaten geçen olağan yönetim kurulu seçiminden bu yana Fenerbahçe yönetimi diye bir şey yok ortada. İnternet bildirisi yayınlamak için toplanan başka da bir icraat yapmayan bir yönetim kurulu ve geldiğimiz noktada geçen hafta “biz Fenerbahçe’nin günlük gideri –geliri nedir bilmiyoruz” diyen bir Fenerbahçe başkanı var. Daha birkaç sene öncesine kadar Türkiye’nin en sağlam ekonomik yapısına sahip olduğunu bizzat söyleyen başkan kendisi değilmiş gibi geçen haftaki Divan toplantısında kulübün gelirinin giderinin belli olmadığını ve bu işlerin artık profesyonelce yapılması gerektiğini belirtti. (Sahi 14 yıldır kulübü bakkallar federasyonu mu yönetiyor) Dolayısıyla dün dediğinden yüz seksen derece bir şeyi bugün söyleyebilen bir yönetimimiz olduğu için bu üç transfer sözünü de biz öyle demek istememiştik üç transfer derken erkek voleybol kadın voleybol ve erkek basketbolda yaptığımız transferleri kastetmiştik diye de bir açıklama yapabilir. Bir Allah’ın kulu da dün bunu diyordunuz bugün böyle diyemezsiniz diye eleştirmiyor nasıl olsa.

Saha içindeki her yetersizliğe Aykut Kocaman’ın iyi insan olmasıyla saha dışındaki her yetersizliğe Aziz Yıldırım’ın 3 Temmuz’da maruz kaldığı muameleyle yanıt veren de ciddi bir Fenerbahçeli kitlesi var. Yani birisinin performansına ya da oyun aklına yönelik somut eleştiriyi tamamen bağlamından çıkarıp başka bir düzlemde tartışmanın en basit yolunu seçiyorlar. Aykut Kocaman’ın 3 Temmuz sürecindeki katkılarına, duruşuna saygı duymak , ya da Aziz Yıldırım’ın 3 Temmuz’da uğradığı muameleye karşı durmak ayrı şey , onların saha içi ve saha dışı yetersizliklerini eleştirmek ayrı şey. Yani oyuna dair ya da yönetimsel bir şeyi eleştirdiğim zaman ısrarla bir kişilik vurgusu yapılarak, Fatih Terim’in bir pozuyla Aykut Kocaman’ı kıyaslayıp oradan bir güzelleme çıkararak falan bir savunma ve sahiplenme biçiminden artık sıkıldım. Belki ben iflah olmaz bir kötümser olduğum için karanlık düşünüyorumdur ama geçen gün şahit olduğum bir olayı da naklederek bitireyim ki taraftarın gözünde Aykut Kocaman algısının maalesef nasıl yaralandığının net bir göstergesi olsun.

Cuma günü sinemada filmin başlamasını beklerken arkadamda oturan 16-17 yaşında üç cocuk futbol sohbeti yapıyorlardı,ben de kulak misafiri oldum. Fenerli olanlardan birisi telefonundan Twitter’da Belhanda ile ilgil bir haber okudu ve Belhanda gelirse belki bir şeyler yaparız dedi , yanındaki Galatasaraylı çocuk “oğlum siz de Aykut Kocaman varken sizden bir şey olmaz diye yanıt verdi. Onun yanındaki diğer Fenerli biraz da iç çekerek “oğlum biz de Aykut Kocaman’dan umutlu değiliz ama ya bu Belhanda iki sene önce Alex’in yaptığı gibi 28 gol falan atar da bir mucize olur diye umutlanıyoruz işte”diyerek diyalogu bitirdi

Neyse inşallah Belhanda ya da başka adlı bir mucize gelir de bu çocuklara umutlarının gerçek olduğunu gösterir ama daha olası senaryo sene başından beri göstere göstere gelen bir Kırmızı Pazartesi felaketi gibi geliyor bana.

Devamı ...

17 Aralık 2012

Galatasaray Maçı ve Aykut Kocaman Üzerine


Oyun olarak hiçbir şey oynamadığımız bir Galatasaray maçını daha geride bıraktık, bu sene Galatasaray’a karşı en az pozisyona girebilen ve bu kadar kötü oynayan bir rakibe karşı bile tehdit yaratamayan bir Fenerbahçe izledik dün.
Süper Kupa’daki Galatasaray maçından sonra da Aykut Kocaman’ın Alex polemik odaklı Lig Tv’deki açıklamaları sonrası da hocanın koşu mesafesi fetişizminin Fenerbahçe’yi koşan ama yetenek yoksunu bir takım durumuna getirebileceği endişesinden bahsettim. Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarında oynayıp top tekniği 10 üzerinden 6 olabilecek bir tane oyuncu yok mevcut kadroda. Allahı var, hepsi koşuyorlar ama top bize geçtiği zaman akıl ve yeteneğiyle o topu kullanabilen bir tane oyuncumuz yok. İşin daha kötü tarafı Aykut Kocaman’ın bundan herhangi bir şikayeti de yok.

Sezon başından bu yana 16 maç geçmiş Mehmet Topal, Meireles ya da Christian’ın; Sow’un ya da Kuyt’un önüne rakip iki oyuncuyu geçen şöyle 20 metrelik bir ara pası attığını ve bu oyuncuların orta sahadan çıkan tek bir pasla kaleciyle karşı karşıya kaldığını gören oldu mu? Şifa niyetine böyle bir gol attık mı Allah aşkına bu sene? Tarihinin hiçbir döneminde ben bu kadar yetenek yoksunu bir Fenerbahçe orta sahası hatırlamıyorum. Osieck’in emek yoğun takım yarattığı 1993-94 kadrosunda Tayfur,İlker Cengiz,Mecnun, gibi adamların yanında bile Oğuz gibi bir oyuncu vardı. Aykut Kocaman diyor ya “teknik direktör Aykut Kocaman olsaydım futbolcu Aykut Kocaman’ı oynatmazdım” diye hakikaten ben de olsam böyle yeteneksiz orta sahadan kurulu bir takımda Aykut Kocaman’ı oynatmazdım, çünkü bir tane bile pas alamazdı.

Christian’ı Alex’in pozisyonunda oynatarak bir sezon planlaması yapmanın önünde sonunda duvara toslayacağı belli, Alex gitmişse ve senin elinde Alex’in bölgesinde oynayacak yetenekte bir tane oyuncun yoksa Alex’in pozisyonunu yok edecek bir sistemle oynatırsın takımı . Allah’ın emri mi tek forvet Sow’un arkasında Alex’in pozisyonunda Christian’ı oynatmak? Forvetin arkasında adam oynatmak yerine Sow’un yanına Kuyt’ı ya da Semih’i alarak bir düzen denersin performansı asla öngörülemeyecek Christian’dan medet ummak yerine. Tamam belki bu da tutmaz ama bir şeyi denemiş olursun yani göz göre göre hücum kısırlığı olan bir taktikle 20 maç devam etmezsin.

Aykut Kocaman koşu mesafesi, takım savunması diye diye sıradan vasat en ufak bir yetenek belirtisi olmayan oyunculardan kurulu bir takım yaratma yolunda hızla gidiyor. 10 metre ilerisine top atmaktan aciz üç tane orta sahayla Sow’u Allah’a emanet iki stoperin arasına bırakıp gol atmaya çalışan bir futbol düşüncesi olamaz. Fenerbahçe’nin bu yıl 16 maç sonunda topladığı 27 puan 1990-91 sezonunda Hiddink’le başlanan sezonda alınan 23 puandan sonra en kötü lig performansı . Kimse kusura bakmasın ama son 23 senenin en kötü lig performansını gösterip üstelik sanki işler aslında o kadar da kötü değilmiş gibi tuhaf tuhaf demeçler vermek Aykut Kocaman’a yakışmıyor.

Maç sonu açıklamalarındaki soğukkanlılığını da Hoca’nın gittikçe yitirdiğini düşünüyorum. Dünkü maçın sonunda “Pozisyona girme konusunda verimli olduğumuzu söylemek doğru olmaz ama daha verimsiz olan bugün maçı kazandı gibi tuhaf bir demeç vermiş. Ne demek daha verimsiz olan kazandı Allah aşkına Fenerbahçe kaç tane pozisyona girdi maçta ki Galatasaray daha az girmiş olsun. Yani bu kadar aciz bir oyundan rakip ceza sahasına girmeye çekinen bir takım performansından sonra hala yetersizliği görmemek bir sorun olduğunu dile getirmemek ancak kontrolü kaybetmekle açıklanabilir.

Geçen seneden beri devam eden deplasmanda hayalet gibi oynama, maça felaket başlama gibi sorunlarda en ufak bir ilerleme yok, bu mesele antrenöre sorulduğunda bu sorunun farkında olduğu ve düzeltmek için bir şeyler yaptığına dair en ufak bir ima da yok. Aykut Kocaman’ın koşu mesafesinde Avrupa düzeyine çıkaracağım diye başlattığı devrimde geldiği nokta yetenek ve mental olarak deplasmanda önce beraberliği düşünen sıkıştırırsam bir tane atarım diyen Anadolu takımı seviyesinde bir takım yaratmak oldu

Devre arasında Sow’a alternatif ya da tamamlayıcı bir forvet ve orta sahada yaratıcı ve Mehmet Topal-Meireles-Christian üçlüsünün sahada yarattığı oyun zekası açığını kapatabilecek bir oyuncu bulamazsa Fenerbahçe puan olarak lig tarihindeki en berbat sezonlarından birine imza atabilir.

Yönetime yönelikte söylenecek çok şey var o ayrı bir yazı konusu olsun ama ben taraftarla ilgili bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Fenerbahçe taraftarı artık şu sahada oynayan oyuncuları mazlumların temsilcisi, 3 Temmuz’un acısını yüreğinde hissedenlerin sahadaki tecessümü olarak görmekten vazgeçsin. İstisnasız bütün oyuncular için söylüyorum, bu oyuncular kendilerine biçilen bu rolü ve değeri hak etmiyorlar. Galatasaray’a yenilmişsin, silik bir futbol oynamışsın maç sonunda bir tane oyuncunun yüz ifadesinde gerçek bir üzüntü, samimi bir hayal kırıklığı ifadesi yok, birisi gitmiş Melo’yla sarmaş dolaş, öteki gitmiş Fatih Terim’e sarılmış, sorsan ilk olarak mağlubiyetlere en çok biz üzülüyoruz derler külahıma anlatsınlar. Galatasaray mağlubiyeti yüzünden okula gidemeyen 8 yaşında çocuğa, intihar girişiminde bulunan Kırşehirli Fenerbahçeli’ye Gökhan Gönül’ün Terim’le kucaklaştığı anı gösterip soralım bakalım “Gökhan çok üzülmüş Galatasaray yenilgisine” diye neler diyecek ?

Bir de Meireles meselesi var, çıkarken armayı öptü diye berbat oynadığı bir maçın sonunda adama kahraman muamelesi yapanların , haksızlığa karşı başkaldıran bir figür yaratmaya çalışanların acıklı halini görünce taraftarın mağduriyeti bir ideoloji olarak sahiplenmesinin ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini düşünüyor insan.
Meireles armayı öptü diye kahraman falan olmaz, geçen sene Emre örneğindekine benzer Trabzon’da suikast timi gibi etrafında dolaşan 11 adama ve seni linç etmek isteyen 30.000 kişiye karşı müthiş bir top oynarsın, çıkarken de armayı öpersin ya da 100. Yılda Ahmet Cömert’de Galatasaray’ı 36 sayıyla yenip takım kaptanı olarak İbrahim Kutluay gibi armayı öpersin o zaman kahraman deriz. Meireles gibi 3 ay önce kulübün ismini bilmeyen bir adam maçta hiçbir şey oynamayıp gördüğü kırmızı karttan sonra şirinlik kazanayım diye armayı öperse kahraman falan değil şovmen olur.

Mağduriyeti ideoloji haline getirmek dedim,( siyasal olarak Türk sağının (AKP diye okuyalım)gelenek haline getirdiğişeyin futboldaki yansıması gibi bir şeyi kastediyorum aslında daha uzun bir analoji kurmak mümkün ama girmeyeyim), Fenerbahçe taraftarının 3 Temmuz’u unutmaması ve bunu yapanlardan hesap sormayı istemesi takdir edilecek bir durum her ne kadar mevcut yönetimin kurulunun (suskunlar kurulu demek daha doğru) umurunda olmasa da ama 3 Temmuz’u unutmamak sürekli bir mağdur edebiyatıyla işini iyi yapmayan antrenörü, başkanı ya da oyuncuyu mağduriyet söylemine binaen eleştiriden münezzeh kılmak değildir. Açıkçası başkana da Aykut Kocaman’a da oyunculara da nasıl olsa her zaman sığınılacak ve taraftarın tepkisini sıfıra indirecek bir 3 Temmuz “mağduriyet ikonunun” kenarda köşede bir yerlerde beklemesinin negatif anlamda bir rahatlık sağladığını düşünüyorum. Saha içinde üstüne düşeni yapmayan insanları artık saha dışındaki bir takım gerekçelerle mazur görmeye/göstermeye ne zaman son vereceğiz.
Fenerbahçe’nin 90-91 den bu yana 16. hafta itibariyle ligde topladığı puanlar
2013:27
2012:34
2011: 30
2010:30
2009:32
2008:34
2007:34
2006:42
2005:40
2004:34
2003:31
2002:34
2001:33
2000:28
1999:35
1998:39
1997:36
1996:39
1995:30
1994:35
1993:33
1992:38
1991:23
Devamı ...

26 Eylül 2012

Ümit Özat Meselesi ve Ataerkil Futbol


Kadınlar futboldan anlamaz temalı son polemik bir kez daha bu memlekette kadın olmanın ne kadar zor bir durum olduğunu bir kez daha göstermesi açısından ibretlik bir durum oldu. Stüdyoda haşa kadın kelimesi kullanmadan hijyenik bayan vurgusuyla meramını anlatmaya çalışan, her cümlesinde yıllardır etrafımızı kaplamış ataerkil cümleleri inkar edilemez bir hakikatmiş gibi vurgulayan, bunun yanında hakkında konuştuğu kişinin yüzüne bakmamaya ve ısrarla sen vurgusuyla hitap etmeye devam eden bir kabalıkla muhatabını değersizleştirdiğini sanan tipik ataerkil kibrin son temsilcisi olarak gördük Ümit Özat’ı.


Mesele kadınların futbolu anlayıp anlamaması değil, kadınların herhangi bir konuda yetersiz bulunduklarında doğrudan cinsiyet kimliğine saldırmanın erkekler tarafından nasıl bu kadar kolay yapılabildiği. Bu sadece futbola dair bir şey de değil. Bugün herhangi bir erkeğin göreviyle ilgili bir yetersizlik vurgusuna erkekliği karıştırılmazken kadınların göreviyle ilgili bir yetersizliği hemen kadınlığına bağlama, buradan kadınlara yönelik bu toprakların köküne kazınmış misojeninin bütün araçlarından yararlanma temayülünü görürüz.

Ümit Özat da kadınları ayrımcı bir zihniyetle kategorileştirmiş toplumsal cinsiyet kalıplarının fena halde etkisinde kalmış ve bunu son derece normal gören birisi olarak kendine göre kadınların müdahale etmemesi gereken özerk erkek alanları olduğunu düşünüyor. Muhtemelen Ümit Özat’a göre bu özerk alanlardan biri ve kendince en önemlisi futbol, futbola dair bir söylemin içinde bir kadın sesine/görüşüne tahammül edememesi futbolun ataerkilliğin en önemli kalelerinden biri olduğunun da bir ispatı aslında.

Futbola dair inşa edilen bu ataerkil söylem öyle egemen bir söylem ki bu cinsiyetçi kalıpların mağdurları olarak gözüken kadınlar bile statlarda bizzat o dilin kendisiyle konuşuyorlar. Rakibi yenmenin sikmek/sokmak/koymak gibi fiillerle ve mutlaka cinsellikle alakalı başka argo tabirlerle dile getirilmesi, yenilen rakibi aşağılamak için kadınsı rol ve sözlerin kullanılması artık o kadar insanlara normal geliyor ki bu durumun tuhaf olduğunu söylemek tuhaf karşılanıyor. Mesela Galatasaray’ı Fenerbahçe’nin karısı olarak görmenin nasıl bir zihinsel yapıya tekabül ettiğini ben anlamıyorum. Yani Fenerbahçe’nin Galatasaray’a üstünlüğünü Fenerbahçe’ye eril kimlik verip Galatasaray’ı kadınsılaştırmanın bizzat sosyal hayatta kadını değersizleştiren bir dile hizmet ettiğini göremiyor mu bu insanlar?


Yine son derece aklı başında insanların 4-5 farkla kazanılan bir futbol maçından ya da 20 sayıyla biten bir basket maçından sonra “abi adamlara tecavüz ettik uvvv” niye ergen nutukları atmalarının da aslında patolojikleşmesi gereken kavram ve sözcüklerin sıradanlaşmasına ve normalleşmesine hizmet ettiğini unutmamak lazım.
Her gün kadın cinayetleri işlenilen, bu çağda berdel haberleri gelen, tecavüzün neredeyse normalleştiği bir ülkede futbolun ve futbola dair dilin de bu kadınları değersizleştiren/talileştiren büyük söyleme bir lojistik destek sunduğunu söylememiz lazım. Ben Galatasaray galibiyetleri sonrası rakibi kadınsılaştırıp güya dalga geçen ve aşağılayan şeyler görmekten açıkçası utanıyorum.

Madalyonun bir de öteki yüzü var, futbol programlarında genel izleyici kitlesinin erkek olması hasebiyle bazı programlarda sırf erkeklerin gözü okşansın diye sadece birkaç anons yapan ama aslında bir dekor malzemesi olarak rol biçilen kadınların olduğu da bir sır değil. Gerçi daha kötüsünü de görüyoruz, Habertürk’deki Tarihin Arka Odası’nda üç erkeğin her hafta tarih konuşurken arada programdaki kadını hobi niyetine aşağıladıkları rezil bir programın yanında spor programındaki bu metalaşma masum kalabilir. Tabii bu metalaşma rolüne bilerek- isteyerek katılan, bu talileşme/dekorlaşma statüsünden hiç rahatsız olmayan kadınların olması da bizzat bu toplumsal düzenin mağdur rolünde olanlar için bile içselleştirildiğinin göstergesi.

Kadınlara dair rol/davranış/meslekleri belirleyip “sizin doğanız buna uygun, siz diğer alanlara fazla burnunuzu sokmayın” demek, bütün ceza kanunlarını, eğitim politikasını, sosyal hayatı bu kurgulanmış toplumsal cinsiyet rollerine göre inşa etmek ideolojiden azade kendi kendine oluşmuş bir gelenek falan değildir. Kadınlara dair en özel mesele olan kürtaj konusunda , tecavüze uğradığı zaman ne yapacağında, kaç çocuk yapması gerektiği konusunda her halta müdahil olan bir erkek egemen sistemin kadınlara bu konu sizi ilgilendirmez diyeceği tek bir alan olamaz.

Ümit Özat’a dair hissiyatımla bitireyim, Fenerbahçe’deyken kendisini severdim, çok yoğun eleştirilen, dalga geçilen bir oyuncuyken kalıcı olmasına, işine saygısına falan son derece saygı duyardım. Ankaragücü teknik direktörüyken Fenerbahçe maçında hakemin haklı bir ofsayt düdüğü sonrası ana avrat küfür ettiğinde, ve maç öncesi, sonrası açıklamaları yüzünden kendisine olan sevgim/saygım epey bir azalmıştı. Bu son “Kurtlar Vadisi terk” pozlarıyla kendisi hakkındaki son sempati kırıntılarımı da bitirdi. İngiltere’de kadın hakemi cinsiyeti nedeniyle aşağılayan spikerler gibi bir kadını alenen aşağıladı diye mesleğini kaybetmeyeceği bir ülkede yaşadığı için son derece şanslı kendisi. Yaşadığı ve pek çok kadının cehennemi olan bu “ataerkil cennetin” kıymetini iyi bilsin.
Devamı ...

22 Eylül 2012

Arena, Gladyatörler ve bir kısım Taraftar



Şikayetçiyiz futbolun bu hal-ipür melalinden. Bu ligin marka değerinin abartıldığına inanıyoruz. Federasyon’un ve Kulüpler Birliği’nin yayın gelirleri yüzünden yayıncı kuruluşa bu kadar teslim olmasına karşıyız. Milyonlarca futbolseverin şifreli yayın yüzünden kahvehanelere doluşmasından, artan bilet fiyatları yüzünden alt ve orta sınıf futbolseverin statlardan sürülmesinden, sponsorlara teslim edilmiş “arena”ların mutenalaştırılmasından muzdaribiz. Futbol metalaştıkça statları arenalara, futbol emekçilerini gladyatörlere, bizleri de müşterilere çeviren sisteme isyandayız. Hele ki 3 Temmuz’dan bu yana bu kulübü siyasi ikballerine cirolamak isteyenlere karşı bayrak açmış “itaatsizler”iz biz. Ama tahammülümüzün de bir sınırı var. Eğer bu takım Marsilya ile kendi sahasında 2-2 berabere kalıyorsa tavrımızı koymasını da biliriz: Aykut Kocaman istifa!



İşte bu kadar kolay aslında. Bir gün, hem de şampiyonluk yarışının düğümlendiği bir maç öncesinde, elma ile armutu ayırdedebildiği kadar iyi futbolcu ile kötüsünü ayırdetmekten aciz bir başkan gelir ve sırf size bir türlü kanı ısınamadığı için, sizin ve sizinle birlikte en az sizin kadar günahsız bir arkadaşınızın biletini kestiğini söyler. Öyle kolaydır işte. Bütün istikbaliniz kariyerine genç yaşında manav olarak başlamış bir zengin adamın iki dudağının arasındadır işte. Kanı ısınmamıştır size. Ötesi yok. Ne heykelinizi vardır Yoğurtçu Parkı’nda, ne de sizin için o manavdan hesap soracak otuz küsür bin taraftar. O forma ile son maçınız olduğunu bile bile çıkarsınız o maça ve iki kafadar attığınız birer golle takımınızın o maçı 2-1 kazanmasını sağlayıp, şampiyonluğun kapısını açarsınız. Ne maçın öncesinde ne de sonrasında bu haksızlığa dair tek laf duyulmaz ağzınızdan. Maç sonu uzatılan mikrofona söylediğiniz aklımızda, elinizin altında twitter olsa ne gam.


Futbol hayatınızın sonunda oyuncusu olduğunuz bir kulübün teknik direktörü olursunuz. Ne var ki kulübün sahipleri tası tarağı toplayıp kaçınca, koca bir sezon boyunca santim santim batan bir geminin kaptanı olmak durumunda kalırsınız. Deplasmana kalkacak otobüsün parasının çıkışmadığı, takım menajerinin futbolculara yemek pişirdiği bir takımda hem de. Sonrası çeşitli “Anadolu” takımları. İmkanlar (aslında imkansızlıklar) ve hayaller ( belki de hayal kırıklıkları). Sonra bir gün apansız koparıldığınız takıma teknik direktör olursunuz. Hem de hiç haddinizi bilmeden. Halbuki muadilleriniz, (Fatih Terim, Mustafa Denizli, Şenol Güneş, Ertuğrul Sağlam) önce kendilerini Avrupa liglerinin kalbur üstü takımlarında ispatlamış, sonra ligimizin bu “büyük” takımlarına büyük mutluluklar yaşatmışlardır. Siz ki bir “Anadolu” takımını bile şampiyon yapamamış bir teknik direktörsünüz, haddiniz midir Fenerbahçe’ye teknik patron olmak. Görev sürenizin ilk yılında takımı şampiyon yaparsanız şayet, bilin ki bu taraftar soyadınızdan ilhamla her türlü tezahüratı imal etmeye muktedirdir. Olmayan deneyiminizin panzehiri yoktan var ettiğiniz başarılardadır. Ve bilin ki başarıdan anladığımız en azından şampiyonluktur. Az bizi kurtarmaz, çoğun kadrini bilmeye ehil değiliz.


Şampiyonluğun kutlamaları bitmeden, 3 Temmuz’da patlak veren sözüm ona şike soruşturması ile takımınızın en değerli oyuncularını kaybedersiniz, yerlerine kısıtlı imkanlarla, son dakika transferleriyle yeni isimler gelir. Takımınızın Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı elinden alınır. Ananızın ak sütü gibi helaldir oysa. Kulübün başkanı ve bazı yöneticileri mahpustur. Ortada konuşmaya yanaşan bir yönetici yokken, çıkar oyuncularınızın emeğini savunursunuz. Türk spor tarihinde hiç bir takımın kıyısından bile geçmediği bir travmanın ertesinde takımı bir arada tutan isim olursunuz. Öyle ki bir oyuncunuz neden golden sonra hocasına koştuğu sorulduğunda “Son dönemde onun bize yaptıklarını adama babası yapmaz” diye özetler. O sezonu şampiyonluğu son maçta, yarım puanla kaçırır takımınız ama sezonu oyunculuk döneminizde sizin bile şahit olamadığınız Türkiye Kupası ile kapatıp, taraftarın artık içinin almadığı sığ ve kaba istihzalar silsilesine son verirsiniz.


Gelelim 2012-2013 sezonuna. Bu sezon ligde henüz 4 maç oynadık. 4’te 4 yapan bir takım yok ve liderin 2 puan gerisindeyiz (Hayır, olmasak ne olur. Daha sadece 4 maç oynandı). Şampiyonlar Liginde ise ön eleme maçlarında Spartak Moskova’ya elendik. “Spartak Moskova ciddiye alınması gereken, Şampiyonlar Liginde iş yapabilecek, güçlü bir takım” demecinizden sonra S. Moskova’nın deplasmanda oynadığı Barcelona maçında 2-1 öndeyken, Messi çıkıp Barcelona’yı kurtarsın diyen kaç “futbolsever” varsa, bu ülkenin futbol aklının derinliği onların sayısına ters orantı yapılıp ölçülür işte. Bırakalım başkalarının liglerini de gelelim geçen Perşembe günü Avrupa Liginde oynadığımız son maça.


Aykut Hoca’nın taktiği yanlıştı diyenler olabilir. Oyuncu tercihleri yanlıştı diyenler de olabilir. Hatta şu ve ya bu oyuncu kötü oynadı diyenler de olabilir. Bu tip eleştirilerin en sarih örneklerinden birini bizim blogda yayınlanan Fatih’in son yazısında, diğerini ise Eurosport’ta yayınlanan Alper Öcal’ın yazısında bulabilirsiniz. Hemfikir olmak zorunda değilim, ama biliyorum ki zihin açacak bir yapıcı bir tartışmanın yolunu açıyor o yazılar. Ancak maç boyunca zaman zaman bazı oyuncuları yuhalayıp, maç sonunda Aykut Hoca’yı istifaya davet edenler için aynı şeyi söylemek çok zor.


Özellikle 3 Temmuz’dan bu yana yerleşik düzene, onun dinamiklerine ve bunlardan nemalanan aktörlere karşı bayrak açan, Fenerbahçe’nin bir kupalar yekününden daha fazlası olduğunda ısrar eden taraftarın, grubun ilk maçında en iddialı rakibiyle son saniyede yediği golle berabere kalan takımının hocasını istifaya davet etmesi büyük çelişkidir. Bir hoca aynı zamanda hem takımı galip geldiği müddetçe galibiyetten daha anlamlı “kocaman” ümitlerin sahibi olmakla taltif edilip hem de daha sezonun başında gelen beraberlikte istifaya davet edilen adam olamaz.


1997 yılından bu yana bu takım 16 defa teknik direktör değiştirdi. 15 senede 16 teknik direktör. İçlerinde dünya çapında kariyere sahip Löw, Aragones, Daum gibi isimlerin yanı sıra Mustafa Denizli, Rıdvan Dilmen, Turhan Sofuoğlu gibi Türk futbolunun önemli isimleri de var. En çok dayananı 3 sene görevde kalabildi. Onun da kovulma sebebi son maçta takımı şampiyon yapamamak. Peki bu arena daha kaç gladyatörün kellesini istiyor? Daha ne kadar kan dökülürse bu tezahüratın müsebbibleri huzur bulacak?


Belki çok daha önemli bir soru: eğer gelen beraberlik sonunda takınılan tavır arenada gladyatörün kellesini isteyen “müşteri”ninkinden daha anlamlı değilse nerede kaldı 3 Temmuz’dan bu yana sürdürülen mücadelenin o düzene meydan okuyan devrimciliği? Eğer bu takımın stada gelen taraftarı, son 2 senede yaşananları, bütün olımsuzluklara rağmen gelen başarıları ve uğruna soyadından ilhamla tezahüratlar ürettikleri bu başarının baş mimarını bir kalemde silip, kendini galibiyete – hadi gönül düşürüp en azından güzel oyuna- para ödeyen bir müşteriye indirgeyip, henüz 5 – 6 bilet önce parasını ödeyip geldiği maçta kendisine unutulmaz mutluluklar yaşatan adamı da istifaya davet edebiliyorsa, o sözümona futbolun kurulu düzenine meydan okuyanların da bu uğurda yaptıkları kadar yıktıklarını da konuşması gerekir. Fenerbahçe’de devrimin kendi çocuklarını yeme potansiyeli de bu tartışmadan hareketle başa bir yazının konusu olsun.


Devamı ...

16 Nisan 2012

Emre Meselesi, Tepkiler ve Bloga Dair



Gün geçtikçe Türkiye’de akıl sağlığını korumak mümkün olmuyor, dün akşam Emre’nin Zokora’ya söylediği iddia edilen şey üstüne bir kez daha gördük ki ahlaki tutum denilen şey fiile göre değil özneye göre alınıyor.

Önce şu eleştiriye yanıt vererek başlayalım, Emre’yi kimse üzerinde Fenerbahçe forması var diye sevmek zorunda değil, tıpkı arabayla adama çarpıp arkasına bakmadan olay yerinden uzaklaşan Bilica’yı üzerinde Fenerbahçe forması var diye sevmek zorunda olmadığı gibi.
Şimdi Emresever arkadaşlara şu üç zincirleme soruyu soralım

1- Emre Galatasaray’da oynarken Emre’yi seviyor muydunuz,, karakter olarak beğeniyor muydunuz, saha içindeki tavrını onaylıyor muydunuz?
2- Emre’nin Galatasaray’dan ayrılıp Fenerbahçe’de oynamaya başladığı döneme kadar karakterinin olumlu yönde değiştiğini , sahadaki davranışlarının olumlu yönde evrildiğini düşünüyor musunuz. ?
3- Emre Fenerbahçe forması giyerken Emre’nin yaptıklarını, saha içi halini, tavrını onaylıyor musunuz?

Şimdi birinci sorunun cevabı “Emre’yi sevmezdim, beğenmezdim ama Fener’e gelince değişti”yse Emre’nin Fenerbahçe’deki halini tavrını onaylamak kendi içinde tutarlı olur. Çünkü adam senin onaylamadığın halini tavrını değiştirmiştir ve sen de bu durumda tutumunu değiştirebilirsin.

Anormal olan durum şu; ilk iki soruya hayır yanıtı verip yani Emre’yi Galatasaray’da sevmediğini, Emre’nin daha sonraki süreçte çok da değişmediğini belirten birisinin üçüncü soruya evet demesi.Bu çoğunluğun yaptığı ve başlı başına tutarsız bir durum. Çünkü bir insanın onaylamadığın durumunda herhangi bir değişiklik olmazken üzerinde sarı-kırmızı yerine sarı –lacivert var diye ahlaki tutumunu değiştirmek en hafif tabirle söyleyelim tutarsızlıktır.

Şöyle bir örnek de verelim Emre’yi falan unutalım. Saha içinde X , Y ye ırkçı bir şey söylemiş diyelim, hangi tepkiyi veririz bu durumda. X’in yaptığı kötü bir şeydir deriz, peki bu X’in yerine Emre gelince yani özne değişince fiilin ağırlığı nasıl azalıyor. Özne belirsizken fiilin doğru olmadığını söyleyen insanlar özne belirginleşince bu tutumlarından nasıl bu kadar kolay vazgeçiyorlar. Tersini de düşünelim ki asıl toplumsal ikiyüzlülük de burada. Aynı şeyi Emre Zokora’ya değil de Burak Yobo’ya yapsaydı bugün Fenerbahçeliler nasıl davranacaktı. Olayın faili Baros olsa Galatasarlılıar nasıl davranacaklardı, olayın mağduru Eboue olsa nasıl davranacaklardı.

Bu sorularla içtenlikle şu yanıtı vereyim, özne değiştiği için tutumları da değişecekti. Türkiye’de genel, günlük hayata sinen ve aslında çoğu insanın farkında bile olmadığı bir ırkçı söylem var, bu zaman zaman hedef değiştirip kimi zaman Kürtlere kimi zaman Ermenilere, siyahilere, eşcinsellere dönük olarak ortaya çıkabiliyor. İşin daha kötü tarafı bugün Emre üzerinden sanki ırkçılık karşıtıymış naraları atanların pek çoğunun da aslında derdi ırkçılık falan değil.

Olayın failinin Fenerbahçeli olması ya da Fenerbahçe’ye bu yolla saldırmak için ırkçılık gibi en aşağılık suçu bile araçsallaştırmakta beis görmeyen bir zihniyetin egemen olması. Mesele şu ortada tavır alınması gereken bir durum varsa bu adamın üzerindeki formaya bakarak alınmaz, üzerinde Fenerbahçe forması var diye birine yönelik nefret geliştirmek ne kadar patolojikse üzerinde Fenerbahçe forması var diye birisini kusursuzlaştırmak, yaptığına mazaret bulmaya çalışmak da o kadar patolojiktir ve aynı zihniyetin ürünüdür. Şunu da belirtelim, birisi size küfretti diye adama ırkçı söylemle yanıt vermek mazeret falan değildir.

Biz bu blogda her türlü ötekileştimenin karşısında olduk, bundan şikayet ettik, özellikle 3 Temmuz sonrası neredeyse devletin bütün kurumlarının ortak söylemiyle Fenerbahçe taraftarının ötekileştirilmesine ,bunun üzerinden bir nefret söyleminin öznesi yapılmamıza isyan ettik. Dolayısıyla bundan şikayet eden bir taraftar grubunun, siyahları aşağılayan bir söylemi sahiplenmesi, mazur sebepler bulmaya çalışması başta 3 Temmuz sonrası kendi duruşuna zarar verir. Emre şöyle ceza alsın defolsun gitsin falan diye mastürbasyon malzemesi yapmaktan ziyade alınacak tutum bu davranışın ve söylemin kabul edilemezliği ve Fenerbahçe’nin kendi iç disiplin hükümlerini oyuncunun savunmasını da alarak uygulamasıdır.

Zamanında şunlar şunlar da şöyle yaptı diye döküm verip bu olayı normalleştirme çabasına falan girmemek gerek. Gandhi’nin şu sözünü hatırlatmakta fayda var , “göze göz bütün dünyayı kör eder” Galatasaray’ın aynı durumda ne yaptığı, Trabzon’un ne yaptığı beni zerre kadar ilgilendirmez, nitekim Trabzon’da ki ırkçı hezeyenlardan nasıl şikayet ediyorsak aynı durumu kendi renklerimizle gördüğümüz zaman da aynı şikayeti yapmak mecburiyetindeyiz. Galatasaraylıların Fatih Terim gibi bir adama imparator demeleri kendilerinin ahlaki pozisyonunu gösterir, ya da Trabzon'daki örgütlü linçci-faşist tutumdan kimsenin rahatsız olmaması bu ülkenin ikiyüzlülük politikasını gösterir. Aynı ikiyüzlü tavrı bizim gösterme gibi bir lüksümüz yok.

Bir söz de Twitter’da Emre’nin hareketine cephe aldık diye bize etmediği küfür kalmayan, bizi hain olmakla, Fenerbahçeli olmamakla suçlayan insanlara.
Kimse eleştiriden münezzeh değil dolayısıyla bizim fikirlerimize, tutumumuza yönelik eleştirinin başımızın üstünde yeri var, küfürleri falan da kişisel olarak çok önemsediğimi söyleyemem. Beni en çok inciten şey Fenerbahçeli olmamakla itham edilmek. İnsan bunu söylerken azıcık utanır, 3 Temmuz’dan bu yana özellikle ilk haftalarda medyada bir tane Fenerbahçe haklarını savunan haber yapılamazken, saatlerce uykusuz kalıp acabaları, şüpheleri dile getiren, kendi işinden gücünden zaman ayırıp Uefa kararlarını, tüzüklerini çeviren, İtalya’daki Yunanistan’daki şike soruşturmasını örnek gösteren medya dezenformasyonunu bertaraf etmek için çırpınan sanki bu blogdakiler değilmiş gibi, Trabzon'da kafasına tuğla yiyen, Ankara'ya erkek voleybol takımının yanına deplasmana giden, Sapanca'da kürek takımını yalnız bırakmayan, Naz'ın, Arslan'în altyapıdaki Merve'nin emeğini derdini , başkanından, KTÜ'lü öğrencilere kadar her Fenerbahçelinin hakkını gücü yettikçe dili döndükçe savunan bu blogdakiler değilmiş gibi Emre’nin yaptığı kötüdür dediğimiz için bizim Fenerbahçeliliğimize laf edecek kadar acizleşmeyin.

Sanki takipci sayımız artsın ya da eksilmesin gibi bir gayemiz varmış ya da bundan bir rant sağlıyormuşuz gibi bizi takip etmeyeceğini falan söyleyen arkadaşlara da Allah selamet versin diyelim. Fikirlerimizin daha çok insana ulaşması bizi memnun eder, ama bizi kalabalık bir kitle takip ediyor diye ortayolculuk yapacak, inanmadığımız şeyleri tepki almayalım diye savunacak kadar çapsız insanlar değiliz.
>
Devamı ...

12 Haziran 2011

Tsubasa Stayla



MLS kalitesindeki ligde bile böyle goller atılabiliyor sonuçta.
Devamı ...

26 Mayıs 2011

Türk Futbol Klişeleri #4
Kapalı Defanslara İş Yapmaz.



Ne zamandır bir şey yazmadığımız seriyi transfer sezonu canlandırsın. Geçen sezon Beşiktaş ve Galatasaray'a Avrupa Kupaların ön elemesinde adı bilinmeyen takımlar çıktığında o zamanlar NTV'de yorumculuk yapan Sergen'e takımlar hakkında fikrini sormuşlardı. Maçlardaki bütün pozisyonları "Ne yapmaya çalıştığını anlayamadım" diyerek analiz eden futbol uzmanımız Sergen, adını bilmediği her takımı "Valla şimdi tam bir kapalı kutu" diye analiz ediyordu. Bizim büyük takımlara transfer olan her forvet için adamın maçını 3 kere izlememiş yorumcuların ezberden söylediği sihirli cümle de "O takımda coşması kolay da kapalı defanslara karşı iş yapacak mı?"

Birincisi; Anadolu takımlarının kendi aralarında oynadıkları maçlar için özel, 3 büyükle oynadıkları maçlar için özel taktikleri falan yok. Tek farkı üç büyüklere karşı kendi evlerinde oynadıkları oyun deplasman oyunlarına biraz daha yakındır. Bu sezon ligimizde 1.35 gol averajını geçen sadece 6 takım vardı. 18 takımdan 12'si maç başına 1.35 veya altında gol atabiliyor yani. Birbirlerine "haydi buyur geç arkayı da bıraktık, takılın geniş alanda" deseler Hollanda ligi gibi 6-4 falan bitmesi lazım her maçın. 3 büyüklerle toplam 6 maç oynayan ve kalan 28 maçı iddia edilene göre çok geniş alanlar buldukları maçlar olan takımlar 1.35 gol ortalaması bile yakalayamamış. Bu kapalı defansa oynamaz dediğiniz adamlar sizin izlemediğiniz 28 maçı böyle oynuyor ve golleri o maçlarda atıyor.

İkincisi; bu sezon Fenerbahçe oynadığı 34 maçın 20 tanesinde 30. dakikaya önde girmişti. Ünlü kapalı defans teorisine göre bu Anadolu takımları gerideyken bile tüm güçleriyle defans yapıyorlar, gol falan atmaya uğraşmıyorlar. İlk yarım saati, sonra ilk devreyi, sonra üç çeyreği geride tamamlıyorlar ama son 5 dakika falan ne kadar gol lazımsa atar maçı berabere bitiririz diyorlar sanırım. Anadolu'dan çıkmış muhteşem bir taktik olmalı. Total defans futbolu: Skor ne olursa olsun gol attırmamaya oynuyoruz beyler.

Üçüncüsü; Alex de kapalı defanslara iş yapamıyordu, ikinci kere gol kralı oluyor. Fenerbahçe'nin 1. ligde en fazla gol atan ikinci oyuncusu oldu. Şimdi bu Alex kapalı defanslara gol atamıyorsa o zaman defanslar pek kapalı değil. Bunların altı kaval üstü şeşhane. O zaman neden güzel beyninizi yoruyorsunuz da her gelen forvet kapalı defansa iş yapar mı yapmaz mı onu çözmeye çalışıyorsunuz? Ha bu defanslar kapalıysa o zaman bizim Alex aslında kapalı defansa iş yapan futbolcu mu oluyor? O zaman Alex gibi 5 tane oyuncu koyalım orta sahaya, mesela orta sahamız Lincoln, Alex, Ricardinho, Yusuf Şimşek olsun. Kapalı defansa iş yapma taktiğimizle her maç 12 gol atarız, ligi toz ederiz.

"Anadolu takımında oynar da kapalı defanslara iş yapacak mı?" Arkadaşım Sergen misin yahu? "Bu adamı izlemedim, ismi de Drogba, İbrahimoviç veya Higuain değil o yüzden bilmiyorum, sırf transfer hakkında yorum yapmak için kapalı defans diyorum" de samimiyetinin önünde eğileyim.
Devamı ...

23 Mayıs 2011

Fenerbahçe: Çubuklu Giyen Sisyphos



Fenerbahçe ile ilgili pek çok teşbih pek çok metafor kullanılabilir, galiba ama bu kulübün genlerinde bulunan tekrar ayağa kalkabilme maharetini ancak Sisyphos efsanesiyle açıklayabiliriz. Sisyphos mitolojide tanrılar tarafından cezalandırıldığı için zirveye taş taşımak zorunda olan ama tam zirvenin arefesinde tekrar en dibe vurup her seferinde tekrar en tepeye çıkmaya çalışan bir figür. Fenerbahçe tanrılar tarafından cezalandırıldı mı bilmiyorum ama bütün dibe vuruşlarından sonra, artık bu travmayı atlatamazlar denilen yerde inatla ayağa kalkmanın adresi. 87-88 sezonunda acıların takımıyken bir sonraki sezon rekor puan ve rekor golle diriliş, Pendik faciasından bir yıl sonra Uefa Kupası almış ligi domine eden kadronun elinden alınan şampiyonluk, Denizli’de Appiah’ın gözyaşlarından bir yıl sonra İzmir’de Tuncay’ın taşıdığı bayrak, geçen yıl Kadıköy’deki trajediden sonra bu sezonki epik ikinci yarı performansı.

Her seferinde ayağa kalkmış, darbe aldıkça daha palazlanmış ,öldürmeyen her darbede Nietzsche vari bir şekilde güçlenmiş bir kulüpten söz ediyoruz.

Uçurumun kenarında yürümemize rağmen gül dökülen yollarda yarışmış takımın hala Fenerbahçe hakkında atıp tutması, iki sene Kore’de kaldı diye doğu felsefesini yemiş yutmuş sayılan Şenol Güneş’in “paraya karşı emeğin yarışı” diyerek iki yüz yıldır tartışılan emek-sermaye çelişkisine noktayı koyuşu Fenerbahçe’nin küllerinden doğabilme maharetine gölge düşüremez.

Nedense Türkiye’de Fenerbahçe şampiyon olduğunda açılan bir gönüllerin şampiyonu kategorisi var, Türkiye’de en çok ikinci olan takım biziz ama bize hiç gönüllerin şampiyonu denildiğini duymadım, geçen sene Fenerbahçe son maç şampiyonluk kaybettiğinde kimsenin aklına son haftaya kadar yarışan Fenerbahçe gelmemişti, ya da 2006’da 81 puanla ikinci olduğunda bir Allahın kulu bu yılın iki şampiyonu var dememişti. İkinciyken de birinciyken de yalnızlıktır Fenerbahçeli olmanın kaderi, başkalarının trajedilerini en büyük mutluluk kaynağı görmeden, kendi mutluluklarını da kendi mutsuzluklarını da kendi renklerinde aramanın güzelliğidir.

Biz Türkiye’nin en büyük azınlığı olmaktan memnunuz, “yalnız ve güzel takım” taraftarı olmayı seviyoruz,bu aralar biraz sarhoşuz Alex’in 20 saniyelik eşiyle sarılma sahnesini tüm Nuri Bilge Ceylan filmografisine değişecek kadar kendimizden geçmiş haldeyiz, Paşalı Birol’un buram buram samimi taraftar kokan o güzelim pankartını analım bir kez daha:

“ Şampiyonluk güzel şey be kardeşim”
Devamı ...

12 Mayıs 2011

Futbolda Asist İstatistiği



foto: www.fenerbahceliyiz.biz

Futbolda asist istatistiği sıkıntılı. Gol pası tam olarak nedir, golden önceki son pası asist sayıp saymamanın detaylı bir yolu var mıdır cevap vermek zor. Buz hokeyinde bir gole bazen 3 asist birden yazıyorlar. Gol öncesinde gol pozisyonunu hazırlayan bütün pasları asist olarak dahil ediyorlar. Pozisyonlar dar alanda, çok hızlı geliştiği için bunu hesaplamak çok zor değil. Futbolda da çok benzer durumlar oluyor. Bir oyuncunun golü yaratan pasını bazen asist olarak yazamıyoruz. Aşağıdaki golün % 70'i Kezman'ın pasına ait ama son pası veren Alex ve golü atan Deivid olduğundan bu golün istatistiğinde Kezman'ın adı geçmiyor. Belki asist sayısına ek bir istatistik daha yaratıp "pozisyon yaratıcı pas" istatistiği tutmak lazım. O zaman Alex'in Fenerbahçe istatistiklerine en az +30 puan daha eklerdik.

Devamı ...

18 Nisan 2011

Plaka Kardeşliği



Nüktedan Başkan, gönül adamı Sadri Şener'in de belirttiği gibi Türkiye'nin dörtte üçü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve dış temsilciliklerin üçte ikisi, Sahra altı Afrikası'nın yarısı ve North Carolina Endüstri Meslek Lisesi 11/A öğrencilerinin tamamı Trabzonspor'un şampiyon olmasını istiyor.

1950'lerin sonunda Demokrat Parti'nin her gece radyodan katılanların isimlerini neşrettiği Vatan Cephesi gibi her geçen gün birisi daha doğru yolu bulup Trabzon'un şampiyon olmasını isteyen cepheye katılımını gururla açıklıyor. Bugün Meclis başkanı da sanki hükümet (yürütme) yeterince renk vermemiş gibi Trabzon'un şampiyonluğunu arzuladığını belirtmiş. Yargı da ilerleyen günlerde Fenerbahçe'ye verilmeyen penaltıları Anayasaya uygun bulup Trabzon'un şampiyonluğunun laikliğe aykırı olmadığını falan açıklayabilir, belli olmaz.

Trabzonspor da bu karşılıksız sevgi karşısında mahcubiyetini bir yana bırakıp yavaş yavaş kendisine ilgi duyan kişiye kompliman yapmaya başlayan yeni ergenler gibi davranmaya başladı. Trabzon maçı için şehre gelen Bursaspor kafilesini "Son şampiyon Trabzon'a hoşgeldin" pankartıyla karşıladıkları haberini aldığımızda insanoğlunun değişim gücüne bir kez daha hayret ettik. Bordo-mavi ve kırmızı-beyaz renkleri dışında gördükleri bütün renklerin üzerine saldıran, taşla sopayla kafile karşılayıp, taşla sopayla kafile uğurlayan bir taraftar profilinden Mevlana hoşgörüsüne geçis yapmış bir taraftar profiline dönüşüm. Heyhat ne mübarek bir ilerleme.

Madem herkes bizi destekliyor biz de onlar için bir şeyler yapalım diye kafayı plakayla bozmuş tribün ahalisinin nabzından da kuvvet alarak plaka numaralarıyla birlik ve beraberlik gösterisi yapmak ve ilkokul müsameresi yaratıcılığında bir gösteri sergilemek de Trabzon'a yakıştı. Skorbord 28'i gösterdiğinde Şampiyon Giresun 51'i gösterdiğinde "Şampiyon Ordu", 53 gösterdiğinde" Şampiyon Rize" 55 geldiğinde "Şampiyon Samsun" yazarak aynı ligde mücadele eden bu dört takıma da aslında "ben onu değil seni seviyorum" mesajını verdiler çapkın bir yeniyetme edasıyla.

Fenerbahçe'ye karşı mücadele ediyorsak herkesi yanımıza almalıyız, herkes zaten bize yardımcı olmalı inancıyla, bütün rakiplerle dost ve kardeş olduklarını hatırladılar birdenbire. Herhangi bir vergi dairesinden "geçen yıla ait bir borcunuz yoktur" temiz kağıdını alamamaktan şikayetçi Bursaspor'un "borcumuzu ödemek istiyoruz" iradesine uygun tecelli eden bir oyun ve sonuçla son altı engelden birini daha geçmiş oldular.

Bu hafta kardeşlik ve Anadolu dayanışması inşa edilecek kent Eskişehir olacak. Trabzon yerel basını Eskişehir'in ilk Anadolu isyancısı olduğundan bahisle Orta Anadolu'ya saygılarını yollayacak, Eskişehir'in plaka numarasının Roma mitolojisinde neyi işaret ettiği araştırılıp 26'nın 61'le kardeşliği vurgulanacak. Trabzonspor "bir lokma bir hırka" felsefesinin futbol versiyonu olan tek farklı bir galibiyetle Eskişehir'den dönünce de ertesi hafta Gaziantepspor'u "Kadıköy Mücahitleri Trabzon'a Hoşgeldin" pankartıyla karşılarlar artık herhalde. Bu gidişle Trabzon kenti, her hafta rakipleriyle aslında kardeş olduğunu keşfedip güzellemelerle hoşgörü başkenti haline gelecek Mayıs sonuna kadar.

Bu aralar Trabzon'da saldırıya uğramadan bildiri falan dağıtmak istiyorsanız, "Abi devrim olunca Fenerbahçe şampiyon olamayacak" deyin, başınıza bir şey gelmez.
Devamı ...

16 Nisan 2011

Muhtıra



Burada doğrudan günlük siyasete yönelik bir şey yazmak pek adetimiz değil ama artık yeter. Trabzon'dan kazanılacak maksimum 6 milletvekili için Fenerbahçe taraftarına "sandıkta görüşürüz Tayyip Bey" pankartı açtırmayın, bu kadar zorlamayın, ayıp...
Devamı ...

24 Mart 2011

Haydi Bastır Whitecaps



Bilmem kaç saat aralıksız çalışmaktan beynim yandığına göre boş boş televizyona bakmak yerine yazıyı tamamlayıp öyle uyuyayım. Geçen hafta sonu ilimizin takımı, Pasifiklerin yüz akı Vancouver Whitecaps'in Major League Soccer'daki ilk müsabakası oynandı. Vancouver'ın eski Amerikan Liginde (Pele'nin falan oynadığı) bir takımı varmış fakat o lig kapatıldıktan sonra yeni açılan MLS'de oynamak için bugüne kadar beklemiş. MLS, gezegenimizde Türkiye Liginden daha yavaş futbol oynanabilen tek lig olmayı başarsa da Kuzey Amerika'nın en büyük ligi. Whitecaps, 2 sene önce Steve Nash'in takıma ortak olmasıyla birlikte lige başvuru yaptı ve başvuru kabul edildi. İlk maçlarını da ligin diğer Kanadalısı Toronto FC ile oynadıklar. Nash, şurada da yazdığı gibi maçta taraftarların arasındaydı.

Takımı pek tanımasam da anladığım kadarıyla bu yaz İsviçre Ligine bir uğramışlar. Young Boys geçmişli Zürih'ten gelme oyuncular var. Tabii yanıma futboldan anlayaman Kanadalıları alıp gidince ortamda futbol gurusu olarak takılıyorum. Whitecaps maça 4-4-2 ile Toronto FC de daha çok 4-5-1'e benzeyen 4-3-3 ile başlıyor. Toronto'nun biraz uyduruk bir takım olduğunu da biliyorum. Geçen yıllar MLS'teki maçlarını izliyordum. Forvette bir tane apaçi var, gerçek anlamıyla kazma. Tabii 4-4-2 falan diyerek sayılardan bahsetmiyorum Kanadalı arkadaşlara, anlam veremezler, daha temel bilgilerle giriş yapıyorum.

Maç biraz ilerliyor, "bak şu ileride duran kel kafalı 29 iyi, sol bekteki 4 fena değil, sağ açıktaki 20 numara da nefis oyuncuymuş" diyorum. Fazla vakit geçmiyor, 20 numaranın sağdan yaptığı bindirme ve orta, 29 numaranın şutuyla Totonro ağlarında. Doğuştan gelen alışkanlıktan dolayı kale arkasında olduğumuzdan uzak kaleye atılan bu golü ayrıntılı anlayamıyorlar ama en azından 29 numaralı kelin gol attığını görüp "vay arkadaş" diyorlar. O gazla takımın ikinci forveti, 9 numaralı Afrikalının ne kadar tırt bir futbolcu olduğunu da ekliyorum gözlemlerime. Sonra bu adamların adını merak ediyorum, dağıtılan kılavuzdan bakıyorum ki 4 ve 20 numaralar İsviçreli, 29 numara da Fransız. Takımın kalanı Amerikalı, 3 tane Kanadalı, birkaç da Afrikalı var (Sonra öğrendim ki Afrikalı dediklerim Afrikalı değil Karayipliymiş). "Arkadaş, bu iş Avrupalının işi bak" diyorum.


Bir taraftan böyle Ömer Üründül gibi maç yorumu yaparken diğer taraftan da şiir gibi oynayan 20 numarayı izliyorum. Adamın adı Chiumiento'ymuş, yaşı da 26. Bu çocuk her hafta böyle oynuyorsa Avrupa'ya gider 1 seneye. Pas fakiri adamların oynadığı ligde ayağına top yakışan nadir adamlardan. Maç 1-1 oluyor, sonra Chiumiento bir slalom sonrası müthiş asist yapıp lokal futbolcuya golü attırıyor. Lokal futbolcu belli ki semt çocuğu, tribüne tırmanıyor, taraftarın kucağına atlıyor, sarı görüyor. İlk yarının sonunda hoca Chiumiento'yu sol kanada alıyor, "acaba bizim Aykut Hoca'yı mı izliyor bu hoca" diye aklıma geliyor, pek ihtimal vermiyorum sonra. Alex emekli olacağına gelip bir sene burada oynasa ya diyorum bir de içimden (kıskançlıktan).

İkinci yarı başlayacak, aman Allah, bir anons, 20 numaralı oyuncu yerine bilmem kim girdi diyor. 20 numaranın ne süper olduğunu anlattığım arkadaşlar bile "nasıl yahu?" diyorlar. Ben tecrübeli taraftar olarak hemen kulübeye bakıp işin sırrını çözüyorum, adam hafif sekerek yürüyor. "Beyler sakin, hafif sakatlık varmış." İkinci yarıyla birlikte 9 numaralı forvet de kazmalıklara başlıyor. 1 tane karambol sonrası önüne düşen topu boş kaleye yuvarlayamama, 2 tane kaleciyle karşı karşıya kaçırma ve sayısız top ezme. Yine de o kadar şanslı ki sonunda kornerin birinde önüne düşen topu boş kaleye vurabiliyor. Ben de Güiza'dan daha kötü forvet izlemiş oluyorum uzun zamandan sonra.


Fena oynamıyor ve kazanıyoruz. 4-2. Stat 25.000 kapasiteli ve tamamen dolu. Tribünde bira satışı yapan kızlar var, "işte premiyer lig bu". Tribünde elinde birayla maç izlemek güzel oluyor. Taraftarda hafif bir Avrupalılık var, melodiler Avrupa tribünlerinden. Tribünler "whiiite" "caaappss" diye karşılıklı tezahurat bile yapıyor. Pek oturan yok, genelde herkes ayakta maç boyu. Kale arkası tribününde deplasmana bile giden taraftar grubu var. Anladığım kadarıyla takımla da araları iyi. Takım maçtan sonra onların olduğu yere doğru koşup selamlıyor. Hatta golü atıp tribüne çıkan semt çocuğu futbolcu gidip bir tane taraftar grubu atkısı kapıp onu sallayarak soyunma odasına gidiyor. Hakeme sinirlenince "bullshit" diye bağırmaları benim alıştığım standartlara göre ilkokul seviyesinde dursa da atılan gollerden sonra, dağıtılan yağmurlukları sahaya fırlatıp "lütfen sahaya yabancı madde atmayalım" anonsu yaptırmaları ile takdirimi kazandılar. Neyse ki yağmur da yağmadı.

Whitecaps gol gol gol, şampiyonluk geliyor.


Devamı ...

8 Şubat 2011

Beşiktaş: Bir Mağduriyet Hikayesi



Mağduriyet kelime olarak bir yoksunluk, bir zarara uğrama fiilini ifade eder. Kendini böyle konumlayan birisinin yapmasını umduğumuz şey de doğal olarak bu uğradığı zararın telafi edilmesini istemesidir. Mağdur olduğunu iddia eden kişinin meramını dile getirişi züccaciye dükkanındaki bir fil gibiyse o kişinin ya da kurumun pek de kendini mağdur hissetmediğini düşünürüz. Mağduriyet dile getirilirken zalimin dilini kullanmak mağdur olma duygusunun gerçekliğini sorgulatır doğal olarak.

Biz ülke olarak mağdur olanları seviyoruz, hatta bu sevgimizi öyle abartıyoruz ki "adama haksızlık yapıldı abi" argümanıyla başbakan bile yapabiliyoruz mağdur olduğuna inandığımız kişileri. Dolayısıyla mağdur olmak özellikle bu coğrafyada iyi pazarlandığında bir halkla ilişkiler hamlesi olarak da okunabilir. Mağduriyet bir durum, geçici bir ruh hali olmaktan çıkıp artık bir kimlik haline geliyorsa orda bir problem vardır. Burada konunun sosyal siyasal, tarihsel örneklerine değinecek değilim, bu konuda gayet sportif bir öznemiz de var bu topraklarda. Tabi ki Beşiktaş'tan bahsediyoruz.

Pazar kahvaltısı yaparken gözüm televizyona takıldığında Beşiktaş amblemi altında basın toplantısı yapan bir adam gördüm. Başka bir şeyle uğraştığımdan televizyona çok dikkat etmemiştim ama bir süre sonra sürekli durarak konuşan, Devlet Bahçeli'nin belegat yeteneğinden bile daha kötü bir kıvamdaki ses acaba ne diyor diye dinledim basın toplantısını. Beşiktaş-Karabük maçında mağdur olduğunu iddia eden takımın mağdur yöneticisinin mağduriyetini dinledik. O maçta iki tarafın mağduriyetini kıyaslayacaksak bu basın toplantısını yapanın Karabük yöneticisi olması gerekiyordu ama Beşiktaş geleneğine göre ülkenin en mağduru onlar olduğu ve bu mağduriyet markasını tescil ettirdikleri için herhalde yüzsüzce böyle bir açıklamaya hakları olduğunu düşündüler.

Biraz Yıldırım Türker vari bir soru gibi olacak ama sahiden "siz de sıkılmadınız mı şu Beşiktaş'ın şerefli ikincilik söyleminden, sürekli mağdur edildikleri beyanlarından, şerefiyle oynayıp hakkıyla kazanma geyiklerinden?" Beşiktaş, mağduriyeti artık bir kimlik taşıyıcısı haline getirmiş durumda. Öyle bir inanç ki Fenerbahçe'nin 100. yılında İnönü'de Beşiktaş'ı yenip sezon sonunda 9 puan farkla şampiyon olduğu sezon sonunda bile Yıldırım Demirören Beşiktaş'ı gönüllerin şampiyonu ilan etmişti. Tigana'lı berbat futbol oynanan ve sadece 11 averajla bitirilen ligin sonunda bile bir "şerefli ikincilik" payesi çıkarılmıştı. Aynı yıl İnönü'de Kezman'ın golüyle 1-0 kazandığımız maçta Toraman'ın kırmızı kartından sonra top taçla değil faulle başlaması gerek gibi abuk bir nedenle kural hatası için de itiraz etmişlerdi hatırlanacağı gibi. Şimdi şunları Fenerbahçe yapsa ne çirkefliği kalır, ne kibiri ama Beşiktaş yapınca herkes sus pus çünkü adamlar mağdur beyler.

Bir de ilginç bir durum var. Bu arkadaşlarımızın şerefli ikincilik geyiklerinin piyasaya çıktığı dönemde kendilerine göre şampiyonluklarını çalan Galatasaray olmasına rağmen (1987 ve 1993) niye hep ihale Fener'e kalır onu da anlamış değilim. Mağduriyeti yaratan Galatasaray olsa bile nefret niye Fener'e yönelik oluyor onu da Beşiktaşlı psikanalizcilere bırakmak lazım.

Artık bırakın şu "biz acayip şerefliyiz en şerefliyiz ama mağduruz" geyiklerini. Kendini kurban hisseden yıllardır bu kimliğin konforuna alışmış birilerine "sen kurban falan değilsin kardeşim" demek ne kadar zor olsa da gerçek bu. Her sonuçtan mağduriyet türeten Beşiktaşlılar bizim gibi son maç iki şampiyonluk kaybetseler iç hukuk yollarını bitirip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bile gideceklerdi herhalde biz Kürtlerden bile daha çok mağdur oluyoruz diye.

Ben Türkiye'ye uzaydan gelmiş ve bu ülkeyi hiç tanımayan bir adam olsam ve bir Beşiktaş yöneticisini, Beşiktaşlı amigo yazarlardan birini ya da ortalama bir Beşiktaş taraftarını dinlesem Türkiye'de Beşiktaşlı olanların bu nedenle soruşturmaya uğradıklarını, maça gidemediklerini, maçlarına en fazla 7 kişi çıkmalarına falan izin verildiğini düşünürdüm herhalde bu mağduriyet söylemine binaen.

Sevgili Beşiktaş yönetimi ve taraftarı; mağdur da masum da değilsiniz, tıpkı Fenerbahçe, Galatasaray ve diğerleri gibi. Artık sakin olun, bir aklınızı başınıza alın, üç transfer yaptık diye şampiyon olduk havalarına girip, Iverson'u alınca şampiyon olacaklarını sanan ama mağduriyetten şikayet eden abuk yöneticilerinize kanmayın.

Fenerli bir dost.
Devamı ...

20 Ekim 2010

Daum'a Sallayıp Rijkaard'a Övgüler Yağdırmak



Teknik direktör kovmak, üstelik bunu sezon ortasında yapmak yönetim çapsızlığıdır. O konuda farklı bir şey söylemiyorum. Üstelik Galatasaray'ın kimi kovup kimi getirdiği de umrumda değil, Rijkaard başarılı değildi gönderilmesi normal veya takımın geleceğiydi neden gönderildi diyecek değilim. Benim işim değil. futbloglara baktım Galatasaraylılar dışında Fenerbahçeliler de Rijkaard'ın Galatasaray'ı kurtaracağını düşünüyormuş, bu konuda tek bir muhalif yazıya rastlamadım.

Benim dikkatimi çeken konu Daum konusunda söz birliği eden ve ne kadar çapsız ve beceriksiz bir teknik adam olduğunu anlatan Fenerbahçelilerin Rijkaard konusunda söz birliği edip ne kadar iyi bir teknik direktör olduğunu söylemesi. Bu bana bayağı fantastik geliyor. Daum'un nasıl eleştirildiğini hatırlayınca gülüyorum hatta.

1. Daum Avrupa'da başarılı değildi, vizyonu bu kadar: Geçen sene Avrupa Lig'inde aynı başarıyı elde ettiler. Daum, Lille maçına Bekir, Önder, Deniz, Vederson, Bilica ile çıkarken Rijkaard'ın takımı Elano, Kewell, Baros, Ardalı uzay takımı olarak anılıyordu. Rijkaard bu sene amatör takıma elenerek gruplara bile kalamadı.

2. Daum futbolcularla anlaşamıyor, bakın Volkan'a ne dedi: Bir tane Volkan açıklaması üzerinden senelerce bu geyik yapıldı. Üstelik Volkan sürekli 11'de oynattığı bir kaleciydi. Rijkaard'ın takımından ise Servet, Ayhan, Sarp hatta Arda, Sabri ne kadar yerli varsa gönderilmesi isteniyor. Kadro dışı bırakıp işim olmaz dediği adamları ilk 11 oyuncusu yapıyor.

3. Daum genç oyuncu yetiştiremiyor: Tuncay, Serkan, Semih bu takıma 28 yaşında gelmişlerdi sanki. Üstelik şans verdiği Mahmut Hanefi gibi tonla oyuncu var, şimdi 2. ligde oynuyorlar, buna rağmen hep Daum suçlu bu konuda. Rijkaard'ın bu konuda Galatasaray'da nasıl bir başarısı var bilmiyorum. Bilen varsa anlatsın.

4. Rijkaard'ın elindeki kadro yetersiz, istediği transferler yapılmadı: İlk sezonunda gençlerden toplama takım + PVH ile şampiyon olan hoca Daum'du. Geçen sene devre arası transfer isterim dedi, gidip Gökhan Ünal'ı getirdiler ve kadro yeterli dediler. Lige 5. haftada havlu falan atmadı.

Zaten Daum hiçbir zaman erkenden lige havlu atmadı, her sezonunda şampiyonluğa oynadı. Rijkaard konusunda Galatasaray yönetimine yapılan eleştirilere katılıyorum. Suç varsa % 90'ı onların. Peki konu Fenerbahçe ve Daum olunca neden suçlu onlar değil de Daum oluyor? Üstelik Daum her konuda daha başarılı, elindeki kadroyu daha verimli kullanan bir hocayken. Sorum Daum'u sürekli eleştirip bugün Rijkaard'a sahip çıkan Fenerbahçelilere; en baştan Daum'u eleştirmeye başlamıştım geri dönemem veya en baştan Rijkaard devrim yapar dedim o yüzden savunmak durumundayım diye mi bu tavır? Rijkaard ne yaptı da size Daum'un veremediği ışığı veriyordu?
Devamı ...

Travmatoloji Uzmanı ve Ortopedistin Dostu Süper Lig Sunar


özer

Aşağıda üç video var. Burak Karaduman'ın Fenerbahçe maçı icraatları. Özer'in ayağını kırdığı pozisyon hiç öyle pozisyon icabı falan gibi görünmüyor. Ayağını kırayım diye gitmiyordur ama ya bu topa vururum ya da çok sağlam indiririm ve maçın devamında bu şekilde topla ilerlemeye cesaret edemez diye gidiyor. Kasıtlı faul dediğimiz de böyle bir şey zaten, yoksa gidip ayak kırmak için tekme atan futbolcuyu sezon boyu 3 kere bile göremeyiz. Hiçbir futbolcu kaleden o kadar uzaktan ortada bir şey yokken çift ayakla dalmaz. Kötü niyetli şekilde gelmiş ve sonuçta Özer'in ayağını kırdı. Üçüncü videoda yine aynı oyuncu neredeyse Emre'nin ayağını kırıyordu, Emre fark etti ve ayağını son anda çekerek kurtardı. İlk pozisyonda direkt kırmızı kart görmesi gerekirken sarı kart bile görmedi, Emre'ye yaptığından sonra ise sarı kart gördü. Bu maçı atılmadan tamamlamayı başarabildi.

Özer'e geçmiş olsun, böyle bir adam yüzünden yine 3 ay antrenmana bile çıkamayacak. Şanssızlık falan deniyor ama şanssızlık görmüyorum ben pozisyonu izlerken. Geçen seneki Diyarbakırspor deplasmanını yağan taşlardan birisinin Özer'e çarpmasıyla hatırlıyorum. Ahı tutmuşsa Diyarbakır'ın düştüğü hallerin Ziya Doğan'ın takımının başına da gelmesini çok isterim. Bu maçı da Özer'in kırılan ayağıyla hatırlayacağız. Bu kasaplığın bitmesi için ne mi yapmak gerek? Çok şey var ama önce şu hakemler "sözlü uyarı"dan vazgeçecekler.






Devamı ...

10 Ekim 2010

Ayağına Sağlık Mesut



Bu mesele hâlâ konuşuluyor, çok ilginç. İnsanlar bazen mantık ve analitik düşünme yeteneğini tamamen bir kenara bırakıp öyle konuşuyorlar sanırım. Üstelik bunu yapıyor olmak için bayağı kendini zorlaması lazım insanın. Mesut konusunda sürekli okuduklarım eğer bu insanların normal zeka seviyesi ile ürettikleri şeylerse çok üzücü. Gerçi gazete haberlerine yapılan yorumları okumak başlı başına bir kabahat, orada suç benim.

Blogu takip edenler geçen senelerde ve bu sene başından beri hiç kimseye yapmadığım bir kıyağı Mesut'a yaptığımı fark etmiştir. Normalde sadece Fenerbahçe ile ilgili cümleler kuruyorum. Mesutsa özellikle son Dünya Kupasından sonra âdeta bir ergen heyecanıyla, poster çocuğu izler gibi izlemeye başladığım bir oyuncu oldu. En son bir Fenerbahçe maçı dışında oyuncuyu bu kadar keyif alarak izlememin üzerinden iki elin parmaklarından fazla süre geçmiştir. Topa dokunuşuyla, oyun zekasıyla, attığı paslarla bana Alex'i hatırlatıyor Mesut. Sayesinde bu sezon Fenerbahçe maçı bekler gibi Real Madrid maçı beklemeye başladım. Şu gezegende futbolla ilgilenip Mesut'un oyunculuğunu ve gelişimini takdir etmeyen kaç insan vardır, nasıl bir mantıkla bunu yapıyorlardır bilmiyorum ama çok sayıda olmadıklarına eminim.

Böyle güzel bir adam Türkiye'de nefret objesi haline getirildi. Hiç suçu günahı yokken maç boyunca ayağına top gelince ıslıklandı. Maç bitti hâlâ nefret kusuluyor. Üstelik milliyetçi nefretin odağında olmak için fazlasıyla Türk, fazlasıyla müslüman bu çocuk. Kökenlerimi biliyorum diyor, maçtan önce iki avucu açık dua ediyor. Kimseden nefret etmek için bahane değil Müslüman veya Türk olmaması fakat bu tür nefreti üreten zihinler normalde bunları da dikkate alırdı. Mesut'un durumunda o da kâr etmiyor. Kendisini nefret dışında ifade edemeyen bir kesim yine kusuyor.

Mesut garibim hâlâ "sevinmek istemedim, gol atmak görevim ama Türkiye'ye olunca sevinç gösterisi yapmak içimden gelmedi, umarım Türkiye ile birlikte gruptan çıkarız" diyor. Kendisine sallanan kasti tekmelerden sonra bile faul çalınsa da çalınmasa da dönüp arkasına bile bakmayan, hemen topa bakan bir adam. Bir kere bile hakemin üzerine saldırıp kart istediğini görmedim. Bir kere bile rakibi, rakip taraftarı kışkırttığını görmedim. Adamlığı da topa dokunuşları kadar zarif.

O kadar ironik ki, sahada kendi takımlarında oynayan Emre B., Servet, Alpay gibi adamları alkışlayan Türk milli takımı taraftarı bu adamı ıslıklıyor. Nefret etmek için rakip formayı giymesi, omuzda taşımak için takımın formasını giymek yeter. O yüzden anlatamıyoruz ya Fenerbahçelilere Emre Belözoğlu'nu neden istemediğimizi. Kayseri'de yerde yatan rakibin kafasına şut çekerken, Gençler maçında kendisine yapılan faulün intikamı için topsuz alanda tekmeyi sallıyor. Üzerindeki formayı o sahnelerle görünce içim acıyor ama sadece o formayı giymesi bazıları için yeterli. Ona o formayı giydirene hesap soracaklarına daha da kuvvetli alkışlıyorlar.

Kendi evinde oynadığı maçta anlamsız bir yere ıslıklanan Mesut gidiyor golünü atıyor, dönüp taraftara bakmıyor bile. Elini bile kaldırmıyor sevinmek için. Bizim Ayhanlar orta parmak gösterir, Tuncaylar sus işareti çeker, Emreler kolunu sokar, Ardalar taklalar atardı. En çok alkışı da onlar alırdı. Şimdi görüyorum ki Mesut'un kafasını bile kaldırıp bir terbiyesizlik yapmaması nefretle beslenenleri daha da kudurtmuş. 7 yaşından beri Alman kulüplerinde oynayan; 18 yaşında Alman U-19 takımında oynamaya başlayan, 2 sene önce Alman milli takımına seçilen Mesut, 2009 yılında Türk Milli Takımı'nı seçmeliymiş, suçu buymuş. Bak sen! Adamlar U-19, U-21 takımlarında maça çıkarsın, 2009'da senin haberin bile olmayan turnuvada U-21 takımıyla 2010 Dünya Kupası jenerasyonunu turnuvaya hazırlasın, o takımdan Mesut'la beraber 10 oyuncu Dünya'nın en iyi milli takımlarından birisi olsun, ama sen yok olmaz de. Gelsin 21 yaşında senin takımında oynamaya başlasın. İnsan böyle bir şeyi talep ederken utanabiliyor olmalı fakat böyle bir duyguları da kalmamış. Bütün yaz "kanka ben süper yaz geçiriyorum, valla üç ay boyunca çalışmam yatarım, ortamlara akarım" diyip yaz sonunda sabah akşam çalışan arkadaşından borç isteyen bir adam gibiler.

Türk Milli Takımının her büyük maçı ve turnuvası öncesi üretilen milliyetçi nefret dilinden de nefret ediyorum. Bu zihniyetin takımı Servetlere, Emrelere, Ayhanlara mahkum, bu kafalarla hiçbir sorunun da bir çaresi falan yok. Servet yanına yaklaşana pençe atsın, Emre kafalarına şut çeksin, Ayhan üstlerinde tepinsin, Mesut sizin neyinize?
Devamı ...

6 Ekim 2010

Dünyaca ünlü de Jong tekmesi



De Jong vahşetleri üzerine manzumeler üreten bazı futbol romantikleri dünyaca ünlü de Jong tekmesi 4 yıl önce atılınca (aşağıda) ne diyordu biliyor musunuz? "Fenerbahçe çok pozisyona giremediği için az sayıda penaltı kazanıyor."


fotoğraf: fenerbahceliyiz.biz
Devamı ...

5 Ekim 2010

YEEEEEEE TEEEEEEER



Ülkede ne olursa olsun hiçbir şey futbol kadar sinir bozucu, baş ağrıtıcı olamaz. İki hafta sonra oynanacak Konyaspor - Fenerbahçe maçının günü ve saati açıklanmış. Maç yine Pazartesi. Bu yapılan saygısızlık, soygunculuk, haksızlık. Ne Lig TV'nin keyfi, ne birilerinin isteği üzerine maç programı ya-pıl-maz. Uygulamalarınızla bir kişiyi bile mağdur ediyorsanız bunu ya-pa-maz-sı-nız.

Fenerbahçe daha geçen hafta Pazartesi oynadı. Şimdi Konyaspor deplasmanına Pazartesi gidiyor. Federasyon, Fenerbahçe deplasman taraftarı avantajından yararlanamaması için kasten mi ayarlıyor bunu? Hafta içi İstanbul'dan Konya'ya çok az insan gider. Deplasman taraftarı için pazartesi maçı haksızlıktır. Fenerbahçe için haksızlıktır. Fenerbahçe organize deplasman taraftarı desteğinden mahrum bırakılmaktadır. Ne Konyaspor ne de Fenerbahçe Avrupa Kupalarında oynamıyorken bu düzenlemede kasıt vardır. Tv yayını için Cumartesi veya Pazar öğleden sonra boşken ve Konya'da öğleden sonra maç oynamak için bir sakınca bulunmuyorken maçı Pazartesi oynatamazsınız.

Pazartesi hafta sonu değildir. 4 günlük hafta sonu olmaz. Maç yayınını dengeli dağıtmak için yapıyorsanız o zaman 9 maçı haftanın 7 gününe neden yaymıyorsunuz? İsteyen istediği maçı izler zaten. Her geceye bir maç koyarak insanların kafasına "bak maç var haydi izle" diye vuramazsınız. İngiltere'de, İtalya'da hafta sonları öğlen maçları oynanıyorsa Türkiye'de de oynanır ve izlenir. Tanıl Bora daha önce yazdı "Yine de, pazartesi maçı, futbolun artık esasen bir televizyon seyirliği olduğunun tescilidir."

Eğer oyunu televizyon seyirliğine çevirmek niyetindeyseniz sonuçlarına da hazır olun. Yavaş gösterim keyfinden faydalanmak isteyen taraftar, çok konuşan çok bilmiş spikerlerin gazladığı bir kitle, başarıya endekslenmiş bir seyir keyfi. Yakında tribünlerde insan kalmayınca bu çarkı daha ne kadar döndürebileceksiniz bakalım.

Futbol taraftarının artık oyunun ana aktörü olduğunu hatırlaması zamanı geldi. Maç yayını ihalesi ligi yönetmeye, başkanlar tribünden kazandıkları paraları çöpe atmaya devam ettikçe yapılacak tek bir şey var. Fiyatlar makul seviyeye inene kadar maça gitmeyin, maçı televizyondan izlemeyin. Deplasmana gitme hakkınızı gasp eden adamlara para verip gaspçınıza destek olmayın. Konyaspor - Fenerbahçe maçı Kuzey Amerika'da iş saatine denk geliyor. O maçı digitürk web tv'den kimse almaz.

Not: 10. haftadaki Bursaspor maçı da Cuma oynanacakmış. Normalde bir sezonda dört beş kere hafta içi (Cuma) oynarken şimdi Pazartesi de işin içine girince 2 haftada bir hafta içi oynuyoruz. Tam bir hak gaspı. Yönetimin en ufak tepkisi yok.
Devamı ...

4 Ekim 2010

Bursaspor Dokunulmazlığı



Geçen sene spikerler gevrek gevrek gülerek Bursaspor kalecisinin Avrupa'nın bilmem kaçıncı golcü kalecisi olduğunu falan sayardı her maçta. İki haftada bir penaltı atan bir takım için çok anormalmiş gibi. Fenerbahçe geçen hafta Kasımpaşaspor'a karşı tam "30 hafta sonra" penaltı kazanmıştı örneğin. O yüzden Fenerbahçe kalecisinin gol kralı olma şansı yok. Ne kadar ilginç, bu hafta da Bursaspor maçında olaylar olmuş. Şükredelim bu hafta bedava 3 puan yok.

Hüseyin Çimşir canı sıkıldığı için mevzu çıkarıyor, önce rakibi fırlatıyor, sonra yumrukluyor (yukarıda salladığı yumruğun fotoğrafı), sonra kendisine kesin olarak kırmızı kart gösterilmemesi fermanı bulunan Volkan yine kavgaya karışıyor, önce sırttan itiyor, sonra da (aşağıda gösterilen) yumruğu rakibin boynuna indiriyor. Sonuç ne? Sarı kart ve dövdükleri adam da sarı kart görüyor. Devlet bakanı Faruk Çelik bu pozisyonlar hakkında ne düşünüyordur? Rica edelim maratonda analiz etsin.


Devamı ...