10 Ekim 2010
Ayağına Sağlık Mesut
Bu mesele hâlâ konuşuluyor, çok ilginç. İnsanlar bazen mantık ve analitik düşünme yeteneğini tamamen bir kenara bırakıp öyle konuşuyorlar sanırım. Üstelik bunu yapıyor olmak için bayağı kendini zorlaması lazım insanın. Mesut konusunda sürekli okuduklarım eğer bu insanların normal zeka seviyesi ile ürettikleri şeylerse çok üzücü. Gerçi gazete haberlerine yapılan yorumları okumak başlı başına bir kabahat, orada suç benim.
Blogu takip edenler geçen senelerde ve bu sene başından beri hiç kimseye yapmadığım bir kıyağı Mesut'a yaptığımı fark etmiştir. Normalde sadece Fenerbahçe ile ilgili cümleler kuruyorum. Mesutsa özellikle son Dünya Kupasından sonra âdeta bir ergen heyecanıyla, poster çocuğu izler gibi izlemeye başladığım bir oyuncu oldu. En son bir Fenerbahçe maçı dışında oyuncuyu bu kadar keyif alarak izlememin üzerinden iki elin parmaklarından fazla süre geçmiştir. Topa dokunuşuyla, oyun zekasıyla, attığı paslarla bana Alex'i hatırlatıyor Mesut. Sayesinde bu sezon Fenerbahçe maçı bekler gibi Real Madrid maçı beklemeye başladım. Şu gezegende futbolla ilgilenip Mesut'un oyunculuğunu ve gelişimini takdir etmeyen kaç insan vardır, nasıl bir mantıkla bunu yapıyorlardır bilmiyorum ama çok sayıda olmadıklarına eminim.
Böyle güzel bir adam Türkiye'de nefret objesi haline getirildi. Hiç suçu günahı yokken maç boyunca ayağına top gelince ıslıklandı. Maç bitti hâlâ nefret kusuluyor. Üstelik milliyetçi nefretin odağında olmak için fazlasıyla Türk, fazlasıyla müslüman bu çocuk. Kökenlerimi biliyorum diyor, maçtan önce iki avucu açık dua ediyor. Kimseden nefret etmek için bahane değil Müslüman veya Türk olmaması fakat bu tür nefreti üreten zihinler normalde bunları da dikkate alırdı. Mesut'un durumunda o da kâr etmiyor. Kendisini nefret dışında ifade edemeyen bir kesim yine kusuyor.
Mesut garibim hâlâ "sevinmek istemedim, gol atmak görevim ama Türkiye'ye olunca sevinç gösterisi yapmak içimden gelmedi, umarım Türkiye ile birlikte gruptan çıkarız" diyor. Kendisine sallanan kasti tekmelerden sonra bile faul çalınsa da çalınmasa da dönüp arkasına bile bakmayan, hemen topa bakan bir adam. Bir kere bile hakemin üzerine saldırıp kart istediğini görmedim. Bir kere bile rakibi, rakip taraftarı kışkırttığını görmedim. Adamlığı da topa dokunuşları kadar zarif.
O kadar ironik ki, sahada kendi takımlarında oynayan Emre B., Servet, Alpay gibi adamları alkışlayan Türk milli takımı taraftarı bu adamı ıslıklıyor. Nefret etmek için rakip formayı giymesi, omuzda taşımak için takımın formasını giymek yeter. O yüzden anlatamıyoruz ya Fenerbahçelilere Emre Belözoğlu'nu neden istemediğimizi. Kayseri'de yerde yatan rakibin kafasına şut çekerken, Gençler maçında kendisine yapılan faulün intikamı için topsuz alanda tekmeyi sallıyor. Üzerindeki formayı o sahnelerle görünce içim acıyor ama sadece o formayı giymesi bazıları için yeterli. Ona o formayı giydirene hesap soracaklarına daha da kuvvetli alkışlıyorlar.
Kendi evinde oynadığı maçta anlamsız bir yere ıslıklanan Mesut gidiyor golünü atıyor, dönüp taraftara bakmıyor bile. Elini bile kaldırmıyor sevinmek için. Bizim Ayhanlar orta parmak gösterir, Tuncaylar sus işareti çeker, Emreler kolunu sokar, Ardalar taklalar atardı. En çok alkışı da onlar alırdı. Şimdi görüyorum ki Mesut'un kafasını bile kaldırıp bir terbiyesizlik yapmaması nefretle beslenenleri daha da kudurtmuş. 7 yaşından beri Alman kulüplerinde oynayan; 18 yaşında Alman U-19 takımında oynamaya başlayan, 2 sene önce Alman milli takımına seçilen Mesut, 2009 yılında Türk Milli Takımı'nı seçmeliymiş, suçu buymuş. Bak sen! Adamlar U-19, U-21 takımlarında maça çıkarsın, 2009'da senin haberin bile olmayan turnuvada U-21 takımıyla 2010 Dünya Kupası jenerasyonunu turnuvaya hazırlasın, o takımdan Mesut'la beraber 10 oyuncu Dünya'nın en iyi milli takımlarından birisi olsun, ama sen yok olmaz de. Gelsin 21 yaşında senin takımında oynamaya başlasın. İnsan böyle bir şeyi talep ederken utanabiliyor olmalı fakat böyle bir duyguları da kalmamış. Bütün yaz "kanka ben süper yaz geçiriyorum, valla üç ay boyunca çalışmam yatarım, ortamlara akarım" diyip yaz sonunda sabah akşam çalışan arkadaşından borç isteyen bir adam gibiler.
Türk Milli Takımının her büyük maçı ve turnuvası öncesi üretilen milliyetçi nefret dilinden de nefret ediyorum. Bu zihniyetin takımı Servetlere, Emrelere, Ayhanlara mahkum, bu kafalarla hiçbir sorunun da bir çaresi falan yok. Servet yanına yaklaşana pençe atsın, Emre kafalarına şut çeksin, Ayhan üstlerinde tepinsin, Mesut sizin neyinize?
Devamı ...
16 Eylül 2010
Mesut Özil Şiir Gibi
Yeni takımında ilk 11 çıktığı iki maçta da maçın oyuncusu seçildi. Yukarıdaki muhteşem pası da Mesut veriyor. Özetlere bu pozisyonu nedense koymamışlar, bunu da zar zor buldum; başka açılardan, yavaş çekimli olsa çok daha güzel olacaktı ama şimdilik bunu görseniz yeter. Bir twitter büyüğümüzün de söylediği gibi "Mesut Özil'i izlemediğiniz her saniye için pişmanlık duyacaksınız.".
Devamı ...
9 Eylül 2010
Bloglarda Taktik Analizi
Football Further ve Zonal Marking oyunun taktiksel yönü hakkında yazılar yazan ve -nispeten- ünlenmiş futbol blogları. Dün Football Further'ın yazarı Tom Williams, Zonal Marking yazarı Michael Cox ile yaptığı röportajı yayınladı. Blog yazarlığı, taktiksel analiz ve son dönemde futboldaki gelişmeler hakkında iyi bir röportaj olduğunu düşündüğüm için -röportajın sahibinden de e-mailla onay alarak- buraya aktarmaya karar verdim. İngilizce orijinalini okumak isteyenler için link burada. Aşağıya da Türkçe çevirisini ekliyorum. Çok vaktim olmadığından hızlıca çevirmek durumunda kaldım, her halinden çeviri cümlesi olduğu belli olan cümleler için kusura bakmayın.
FF: Football Further, MC: Michael Cox, ZM: Zonal Marking
FF: Basit bir soruyla başlıyorum. Neden taktikler hakkında yazıyorsunuz?
MC: Manevi bir boyutu var, taktikler hep ilgimi çekiyordu. Bütün maçlarda bu ilgi çekici tarafı görmek mümkün, oyun içindeki kalıplar, uzun vadeli gelişen eğilimler sihirli anlardan daha önemli hatta daha heyecan verici de diyebilirim. Bu kadar süslü ifade edilemeyecek bir tarafı da var: Başarılı bir blog yaratmak için iyi bildiğiniz bir temanız olmalı, iyi olduğunuz bir alan. Bu alanda bir eksiklik var gibiydi. Tematik bloglar içinde favorilerim: Yurt dışında oynayan İngiliz futbolcular hakkında yazan Les Rosbifs ve deplasman ziyaretleri hakkındaki European Football Weekends. Bu blogların ne hakkında yazacağı, konu hakkında kapsamlı bir kaynak olacakları, yazdıkları hakkında iyi bir araştırma yapacaklarını ve iyi bir yazı okuyacağınızı bilirsiniz. Daha fazla tematik bloga ihtiyacımız var. Taktiksel analizi seviyorum fakat ZM gibi bir blog halihazırda olsaydı başka bir konu hakkında yazardım.
FF: Maç analizleriniz genelde maç bitiminden çok kısa süre sonra yayınlanmasına rağmen çok detaylı oluyor. Maç analiz etme yönteminiz nedir? Önemli bir olayı kaçırmadığınıza nasıl emin oluyorsunuz?
MC: Takımların kadrolarını numaralarıyla birlikte yazıyorum. Mıknatıslı bir tahtam ve magnetlerim var, kalemle yazıp silmekten daha pratik oluyor. Sonrası not alınabilen her şeyi not almak ve oyunda tekrarlanan kalıpları ortaya çıkarmak. İnsanlar bazen sitenin ukalâ bir tavrı olduğunu düşünüyor fakat "sol bek topa çok fazla gidiyor" diye bir not alıp hemen 10 dakika sonra sol bekin arkasındaki boşluktan faydalanılarak gol olması gibi durumlarla sıkça karşılaşıyorum. Önemli şeyleri kaçırmamak meselesine gelirsek; Sky+ faydalı oluyor. Maçı tekrar izleyip istediğiniz noktada durdurma, kamera açısını değiştirme şansınız var. Böylece tüm sahayı, yayılışı ve ne olup bittiğini görme şansınız oluyor.
FF: İngiltere'de taktiksel analize olan ilgi Jonathan Wilson'ın 2008 Mayısında çıkan Inverting the Pyramid kitabıyla arttı. Neden İngiliz taraftarların ve gazetecilerin bu konuya ilgisi bu kadar gecikti?
MC: Sanırım kimse Inverting the Pyramid'ın yaptığını bugüne kadar bu kadar iyi yapamadığı için. Jonathan Wilson'ın kitabı teknik adamlar için hazırlanmış eğitim kılavuzun gibi değil, ilgi çekici ve ayrıntılı olduğu gibi okuması eğlenceli ve sürükleyici. Bir hikaye kitabı gibi. Nasıl underground bir müzik tarzını yaygınlaştıran iyi bir grup oluyorsa taktiksel analizi popüler kılan da Jonathan Wilson gibi iyi bir yazar oldu. Kitap büyük bir araştırmanın ürünü, birçoğu yeni ortaya çıkarılmış, orijinal bilgiden oluşuyor. Bu da her yenilik gibi... Ortaya çıktıktan sonra neden bu kadar ortada olan bir fikrin daha önce kimsenin aklına gelmediği soruluyor.
FF: İngiltere'de taktiklerin öneminin çok abartıldığını düşünen; oyunu mücadele, sıkı çalışma ve şans gibi faktörlerin şekillendirdiğini söyleyen çokça insan var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
MC: Saydıklarınız da kesinlikle oyunu şekillendiren faktörler. Sadece ZM okuyorsanız çok fazla etkili olmadıklarını düşünebilirsiniz fakat ZM bir taktik analizi blogu. Blogda da yorumlarla sıkça karşımıza çıkan bir eleştiri var: Ciddi bir hakem hatasıyla veya şansla gelen bir gole rağmen oyunun taktiksel tarafını değerlendirdiğimiz söyleniyor. Anlaşılabilir bir durum, taktik tek belirleyici faktör değil, hatta belki en önemlisi bile değil. Yalnız bu bir taktiksel değerlendirme blogu. Bu tarzda eleştiriler bir baterist blogunda herhangi bir Beatles şarkısındaki davulun övülmesi ve insanların buna "fakat vokal ve gitarı nasıl görmezsin" demesine benziyor. Taktik kesinlikle oyunu etkileyen bir faktör, bunu oyunun akışını değiştiren bir değişiklikten sonra ve uzun yıllar boyunca süren futbol akımlarından anlamak mümkün. Eğer oyunun taktiksel bir tarafı olmasaydı piramitin tersine çevrilme sebebi nedir ki? (Burada Inverting the Pyramid kitabına referans veriyor, pimaritin tersine çevrilmesi de futbolun ilk yıllarında 2-3-5 gibi kalabalık forvetli sistemlerle oynanırken, gelişimi esnasında defansların kalabalıklaşıp forvet sayısının azalmasından geliyor.)
FF: ZM'deki genel bir kanı, örneğin 4-3-3 oynayan bir takımın 4-4-2 oynayan bir takıma orta sahadaki oyuncu fazlalığı nedeniyle üstünlük sağlayacağı. Eğer böyleyse neden hâlâ önemli teknik adamlar bu zayıflığı yaratacak taktikleri kullanmakta ısrar ediyor? Oyunun şekillendiren faktör gerçekten bu kadar basitçe açıklanabilir mi?
MC: Bazı kalıplar var fakat bu x>y şeklinde formüle edilecek kadar basit değil. 4-3-3, 4-4-2'ye orta sahada bir üstünlük sağlıyor ve bu günümüz futbolunda 20 sene öncekine göre daha önemli, çünkü topa hakimiyet çok daha önem kazanmış durumda. 4-4-2 daha doğrudan bir sistem, fakat hâlâ bazı durumlarda belirli seviyede başarı getirebilir. Bazı teknik adamlar alışkanlıklarıdan dolayı eski sistemlerinde ısrar ediyor, bazıları değişimi veya oyunun nasıl geliştiğini anlayacak kadar iyi olmuyor. Yeni bir sistem denemek teknik adamlara ne kadar az süre verildiğine bakılınca bugünlerde çok cesurca bir hamle, genelde ellerine verilen bir grup oyuncuyu farklı oynatmaya çalışmaları bir kumar.
FF: ZM'nin başarısı bloglarda taktiksel analiz yapan insanların sayısını da arttırdı. Sizce ana akım futbol medyasında da taktiksel analize -belki de klasik maç sunumlarını tamamlayıcı şekilde- yer var mı? Yoksa taktiksel analizin bir grup blogla sınırlı kalacağını mı düşünüyorsunuz?
MC: Medyada buna kesin olarak yer olduğunu düşünüyorum. Öncelikle genel olarak geleneksel gazeteciliğin düşüşte olduğunu ve internet gazeteciliğinin büyük hızla geliştiği tespitini yapmamız gerek. Futbol gazeteciliği ise değişmek durumunda çünkü son 15 senede futbol izleme alışkanlıkları çok değişti fakat gazeteler bu değişimi tam olarak yakalayamadı. 15 yıl önce haftada iki lig maçı izleyip diğerlerine toplam 5-10 dakika ayrılan özetleri izlemek durumundaydık. Oyun hakkında daha fazlası için ya maça gitmeniz ya da gazetelerden okumanız gerekiyordu. Şimdi televizyonlar hafta sonunda 4 maç gösteriyor (Premier Lig'den bahsediyor), SKY 45 dakikalık maç özetleri gösteriyor ve internette hemen hemen her maçı izlemek mümkün. Çok fazla insan maçı izlediğinden maçın hangi dakikasında ne olduğunu anlatan maç raporlarına ihtiyaç azaldı. Daha fazla analiz, görüş okumak istiyorsunuz. Bazen maç raporunu okumaya çalışırken "maçı izledim, neden tekrar okuyayım ki" diyerek bırakıyorum. Biraz abartı oldu fakat doğruluk payı yok değil.
Taktiksel yöne olan ilginin artması çok güzel fakat benim taktiksel analiz yapan favori bloglarım sizinki (FF) ve Arsenal Column ki bunlar ZM'den önce açılmış bloglar. (Tim Hill'in blogunu da takip ediyorum fakat ne zaman açıldığından emin değilim.) Şu sanırım daha iyi açıklar: taktiksel analiz yazmak özel olarak ilgisini çeken ufak bir grubun işi. Bana ZM'den etkilenerek blog açtığını söyleyenler oldu, bunu duymak çok güzel fakat gerçekten bu işin ilginizi çekiyor olması lazım. Daha önce söylediğim gibi, ZM'in başarısı (bunu ben söylemiyorum!) sadece içerikten değil, aynı zamanda farklı bir şeyden, özel bir alandan bahsettiği için. Blogların futbol dünyasında önemli bir yere gelmenin eşiğinde olduğunu düşünüyorum, tıpkı politika blogları gibi. Birçok iyi yazar var hatta profesyonel yazarlardan da düzenli olarak bloglarda yazmaya başlayanlar oldu.
FF: Klasik oyun kurucunun modern futbolda yeri olmadığı sıkça tekrarlanır oldu. Dünya Kupasında ise Xavi, Wesley Sneijder ve Mesut Özil gibi forvet arkasında, orta sahanın önünde oynayan yaratıcı oyun kurucular gördük. Ne değişti?
MC: Bu isimleri klasik oyun kurucular olarak gördüğümü söyleyemem. Saydığınız isimler Valerón, Rui Costa, and Riquelme tarzında oyuncular değiller. Sneijder ve Mesut Özil forvete çok yakın oynuyorlar, bu sizin daha önce tarif ettiğiniz yeni bir rolle açıklanabilir. Sneijder'ın da çok fazla oyun kuruculuk yaptığını söyleyemeyiz sanırım? Sahada golcü olarak bulunuyordu. Mesut müthişti fakat sadece boş alan bulduğundan etkili olabildi. Avustralya önde baskı yaptı ve onu boş bıraktı. Gana, orta sahasının arkasında gezinmesine izin verdi. İngiltere'nin defansif işleri yapacak bir orta sahası yoktu. Xavi ilginç bir durum yaratıyor. Bence en verimli pozisyonunda değildi fakat yine de mükemmel oynadı çünkü kendisi Xavi. İspanya'nın topa hükmetmeye dayalı futbolu o kadar baskın ki, klasik bir orta sahayı 10 numara pozisyonunda oynatabiliyorlar. Ben 10 numara pozisyonunun oyundan silinmeye başladığını düşünüyorum ve yakın zamanda durumda bir değişiklik yok, oysa bazıları en baştan böyle bir durumun olmadığını düşünüyor. Bence oyun kurucular 10 sene öncesine göre daha önde veya arkada konumlanıyor ve daha çok yönlü oyuncular olarak sahada yer alıyorlar.
FF: Bekler son yıllarda çok önemli hücum silahları oldular ve rakip yarı alanda daha fazla vakit geçiriyorlar. Öyleyse neden takımlardan bahsederken geri dörtlüden bahsediyoruz? 4-3-3 yerine 2-5-3, 4-2-3-1 yerine 2-4-3-1 yazmak dizilişleri daha iyi yansıtmaz mıydı?
MC: Bu tespitte haklılık payı yok değil, ben ise bu konuda biraz gelenekçiyim. ZM'de çizdiğimiz grafiklerde takımların beklerinin de savunma yaptığı defansif dizilişlerini gösteriyoruz. İstisnalar bir takım sürekli baskılı oynadığında ortaya çıkıyor. Bu durumda defans yaparken bile sahada öne yerleşiyorlar. Şili'nin dizilişi ZM'de 4-2-1-3 olarak yer alıyordu fakat muhtemelen 2-4-1-3'e daha yakındı. Yine de bunu yapmayı çok sevmiyorum, tıpkı 4-1-3-1-1 tarzında beşli diziliş tariflerini sevmediğim gibi, anlatılanı olduğundan daha karışık göstermeye sebep oluyor. 4-3-3 tam olarak sahadaki şablonu tarif edemese bile insanlar ne anlama geldiğini biliyorlar ve önemli olan da bu.
FF: İngiltere'nin Dünya Kupası başarısızlığı yorgunluk, ruhsuzluk, teknik yetersizlik, taktiksel esneklik olmaması ve hıza dayalı İngiliz futbolundan başka bir şey oynanamamasına bağlandı. Sizce sebepler neydi?
MC: Bence taktik önemli bir faktördü, Almanya maçının ardından yazdıklarımın arkasındayım çünkü o zamandan beri bir şey değişmiş değil. Capello birçok hata yaptı. En temel hatası elindeki hiçbir hücumcuyu doğal pozisyonlarında oynatmamak oldu, bu yüzden maçlarda hayalet gibi gezinmelerine şaşırmamak gerek. Taktiksel olarak da sahada tam bir felaket vardı. Buna rağmen Capello'nun çok ağır eleştirildiğini düşünüyorum. Hataları vardı fakat bu kadar tecrübeli ve başarılı bir teknik adamın hatalardan ders alacağına güvenmek gerek.
FF: Taktik yönüne bu kadar ağırlık vermenizin seyirci olarak futbol tutkunuzu öldürmediğini farz edip soruyorum, hangi takımları izlemekten keyif alıyorsunuz?
MC: Hayır, tam tersi! İnsanlar bunun futbolu daha keyifsiz yapıp yapmadığını soruyor fakat kesinlikle öyle değil. Bazı insanların sıkıldıkları maçları ben eğlenceli buluyorum, futbol hakkında daha fazla öğrendikçe izlemekten de daha fazla keyif alıyorsunuz. Buna eminim. Geçen sene iki takımı izlemeyi seviyordum; Roma - şık, benzersiz bir diziliş iyi işliyordu ve akıcı bir futbol oynuyorlardı. Benfica da müthiş bir takımdı, Cardozo, Saviola, Aimar, Ángel di María ve Ramires aynı takımda, beklerde de Pereira ve Coentrão. Müthiş. Şu anda Zenit ve Palermo'yu izlemekten keyif alıyorum.
FF: Zenit ve Palermo neden ilgi çekici geliyor?
MC: Zenit sisteminden dolayı ilginç bir takım: sürekli kanatlara hareketlenen ve orta saha oyuncularına alan açan bir forvetleri var. Danny de izlemesi keyif veren bir oyuncu; rahatsız edici ve çok etkileyici değil fakat çok çok yetenekli. Palermo da Miccoli ve Pastore yüzünden izlemeye değer, şu anda en beğendiğim oyuncular bunlar.
FF: Oyunun taktiksel tarafını daha iyi anlamak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?
ZM okusunlar! Şaka tabii. Sanırım yapılacak iki şey var: 1. Bolca futbol maçı izlemek, 2. Futbol hakkında bolca okumak. Tabii birinci maddeye vurgu yapmam gerek.
Devamı ...
28 Ağustos 2010
Pres Yapmayan Oyun Kurucu
İyice canınız sıkılsın diye konu yine Alex. Alex konusunda gelen yorumlarda klişe duymaktan o kadar sıkıldım ki o yüzden devam ediyor aslında ve bu klişeler bitene kadar da aynı konuda yazmaya devam ederiz galiba. Öncelikle Alex yedek kalamaz demiyoruz, Alex'i kesince yerine kim oynayacak ve bunun takıma olumlu katkısı ne olacak diyoruz. Orada bir anlaşıp laf kalabalığı yapmadan aynı şeyi tartıştığımıza emin olmak lazım. Yorumlarda Alex'e dair duyduğum en futbolla alakalı yorum pres yapmadığıydı. Alex gerçekten pres yapmıyor. Alex'in pres yapması gerekiyor mu? Hayır. Hatta yapmaması gerekiyor.
Dünya Kupasında 4-2-3-1 ve Fenerbahçe'de 4-2-3-1 yazılarında şablon olarak Almanya'yı almak en mantıklısı yazdığımda en büyük sebep Mesut Özil'di. Dünya Kupasının en iyi 10 numarası ve Mourinho'nun gözüne girebilmiş Mesut'un oyun yapısı Alex'e çok benziyor. Almanya'nın 4-0 kazandığı Arjantin maçının imkan olsa da tamamını koysam. Merak edenler internette bulup indirip, izleyebilir. Lafı uzatmayacağım, Mesut pres yapmıyor. Yapmasına da gerek yok ve yapmaması gerekiyor. Maçta Arjantin'in top çıkardığı bütün pozisyonları tek tek ayırıp koymam imkansız ama aşağıdaki videoda Almanya'nın ucundaki ikiliden soldaki Mesut, sağdaki Klose. Gördüğünüz gibi pres yapmıyorlar. Arjantin bütün maç topu böyle çıkarıyor.
Belki şu aşağıdaki rakamlar yardım eder. Bunlar Arjantin maçında Mesut'un istatistikleri. En alttaki sarıyla vurgulanan kısımda şu bilgiler var: Top kapmak için başarılı müdahale: 0, Başarısız müdahale: 0, Top uzaklaştırma denemesi: 0. Pres yapıyor olsa en kötü bir topa yanlışlıkla girerdi, topu alamasa da başarısız müdahale yazılırdı. O bile yok. Faul sayısı da 0 (Çok ruhsuzsun Mesut, hiçbir şey yapamıyorsan faul yap). Neden? Çünkü Mesut maç boyunca Arjantin topa hakimken yukarıdaki videodaki pozisyonda. Mesut pres yapmıyor ama Real Madrid'e transfer oluyor.
Bu yukarıdaki pozisyonun ve diğer pozisyonların devamında Mesut sağa, sola, geriye temposuz, toptan bağımsız koşular yapıyor. Bunu bir şey "yapıyormuş" gibi yapmak için yapmıyor. Top defansından dönerse en uygun pozisyonda alıp devam etmek için yapıyor. Mesut'un görevi bu çünkü, atak şekillendirmek. Zaten en fazla 6 oyuncu ile saldıran rakibi 8 oyuncu + kaleci ile karşıladığınız için onun yıldırıcı pres yapmak, rakibi rahatsız etmek, topu sürekli kovalamak gibi görevleri yok. Hücum defanstan başlar öylesine bir geyik değil. Bir fizik kuralı. Bütün oyuncularınız karşısına bir rakip alıp pres yapmaya, marke etmeye çalışırsa bir tane atak başlatamazsınız. O yüzden Mesut'un pres yapmaması gerekiyor. O da yapmıyor.
Alex'i eleştirecekler için eleştiri malzemesi de verelim de "Aykut Hocanın kuyusunu kazıyor" gibi karakter sorunlarını ortaya çıkaran zırvalara sarılmasınlar. Mesut boş kanat bulduğunda eğer top kendi takımındaysa hemen o kanada koşuyor. Bu sayede arkasındaki iki orta sahaya boşluk yaratıyor ve koştuğu taraftaki kanat oyuncusunun içeriye girip hücumcu pozisyonuna geçmesini sağlıyor. Rakip ceza sahasına beş maçta bir kere ayak basan orta sahalarla Fenerbahçe'de ne işe yarar bilmiyorum ama Alex'ten böyle hamleleri pek görmüyoruz. Zaten şu anda takımda nerede durduğunu bilen tek bir oyuncu bile yok. Görsek bu sefer "orta alanı iyice bıraktı, sorumluluktan kaçıyor" diye eleştirilir.
Bu hafta İspanya Ligi başlıyor. Bakalım pres yapmayan 10 numara ile sahaya çıkan Real Madrid'in kanatları da otoban olacak mı.
Devamı ...
20 Ağustos 2010
Dünya Kupasında 4-2-3-1
Yazı neredeyse bitirdik, yaz aylarında biraz düzenden kopup uzaklara gidip gelince blogu da savsakladık. Sezon başladığına, Fenerbahçe'yi izlemek işkence şeklinde devam ettiğine ve yerimize, yurdumuza dönüp uyku saatlerini düzelttiğimize göre aktif dinlenmeye son verip biraz gecikmeli olsa da yazalım aklımızdakileri. Bu yazı Dünya Kupasındaki taktiksel dizilişler üzerine. Biraz geç geliyor fakat Fenerbahçe'den yeni sezonda ne beklediğimi anlatmak açısından uygun olacaktı.
Jonathan Wilson'ın haklı olarak iddiası şu: Modern futbol kulüpler bazında 4-3-3'e evriliyor, ulusal takımlar ise kulüp takımlarını biraz daha geriden takip ediyorlar (sebebi de oyuncularının sürekli bir arada bulunmamaları ve ihtiyaca göre transfer imkanları olmaması) ve 4-2-3-1 ulusal takımların ulaştığı son nokta. Dünya Kupasında yarı final oynayan 3 takımın 4-2-3-1 oynaması bunun bir göstergesi. Almanya, İspanya ve Hollanda 4-2-3-1 varyasyonları oynayarak Dünya Kupasında ulaştıkları seviyeye eriştiler. Buna rağmen üç takımın taktiksel anlayışlarında ciddi farklar vardı.
İspanya'nın final maçında iki farklı dizilişi yukarıdaki fotoğrafta. Tepedeki diziliş ilk yarıda Pedro oyundayken ve alttaki ikinci yarıda onun yerine Navas girdikten sonraki diziliş. Oyunun kanatlara açılması ve derinlik kazanması için yapılan bu değişiklikle ikinci yarı dizilişi 4-2-3-1'e daha yakın duruyor. İspanya'nın turnuva boyunca farklılık gösteren sisteminde en büyük farkı ileri uçta Torres'in mi, Villa'nın mı oynadığı belirledi. Villa ileri uçta tek forvet oynadığı zaman orta sahada 5 tane gerçek anlamda orta sahayla topa daha hakim, sabırla pas yapan ve opsiyon arayan, rakibine top vermeyen bir İspanya varken Torres ileri uçta, Villa sol açıkta başladığı zaman hücum opsiyonları daha zengin bir İspanya vardı. Villa'nın geriden top alıp boş alanları çok iyi kullanma ve kanattan bindirme yetenekleri İspanya'nın turnuva boyunca en büyük hücum zenginliği oldu.
Tabii İspanya'nın asıl öldürücü noktası orta sahasındaki iki defansif orta saha da dahil orta saha oyuncularının ısrarla topu tutması ve sabırla yüksek isabetli paslar yapmalarıydı. Gelen baskıyı da hızlı pas yapma yetenekleriyle dağıtabildiler. Herkesin söylediği gibi bunu her takımın uygulaması pratikte mümkün değil çünkü bu sistemi uzun yıllar Barcelona'da birlikte oynamış bir grup oyuncuyu aynen milli takıma koyarak yapıyorlar ve uzun süren bir çalışmanın ürünü.
Hollanda'nın finaldeki dizilişi de bu fotoğrafta. Hollanda'nın 4-2-3-1'i İspanya'nınkine göre daha belirgin hatlarla ayrılıyor. Hollanda'nın bloklarının oyuncuların özellikleri nedeniyle de daha belirgin hatları var. Ortadaki ikili, Van Bommel ve De Jong kirli işleri yapmak için sahadalar (uçan tekme atmayı kastetmiyor, onu da yaptılar fakat futbolun top kesme, markaj, defans kademesine girmek gibi kirli işleri). Defansa çok sık yardım eden çalışkan bir sol orta saha, Kuyt; hücum organizasyonun beynine yerleştirilen bir oyun kurucu, Sneijder; ve sağda ters ayaklı bir hücumcu Robben. Robben'in hızından ve tıpkı Villa gibi faydalanıyorlar ve ceza yayına yaptığı koşularla gol arıyorlar. Ayrıca özellikle final maçında orta saha yoğunluğunda kaybolan oyun kurucu yerine ikinci forvet gibi defansın arkasına koşularla gol atmaya çalışan da Robben oldu.
Almanya'nın Arjantin maçında oynadığı diziliş yukarıda. İspanya-Hollanda hibriti diyebileceğimiz özellikleri var. Orta ikili hem İspanyol orta sahaları gibi topla iyi ve gerekiğinde yaratıcı hem Hollanda'nın orta sahaları gibi defansif ve güçlüler. Kanatlardaki hücum yükü önceki iki takımın aksine daha simetrik dağılmış durumda, hem Podolski hem Müller hücumcu oyuncular ve hocaları driplinglerinden faydalanıyor. Üstelik bu iki oyuncu da merkez forvet olarak da oynamış oyuncular. Ortada klasik bir 10 numara, Mesut ve ileri uçta çok da klasik olmayan bir forvet Klose. Almanya'nın oyun yapısını belirleyen en önemli isimlerden birisi Klose. Statik kalmayı sevmeyen, çoğu zaman Podolski-Müller ikilisinin oluşturduğu çizginin gerisinde kalan bir forvet. Bu sayede ya defansın göbeğinden bir markajcı çekerek Mesut veya kanatlardan bir oyuncuya boş koridor yaratıyor, ya da defansif orta sahalardan birisini meşgul ederek orta sahasından bir oyuncuyu boşa çıkarıyor. Takımın kanatları da sürekli ceza alanına hareketlenen hücumcular olunca takım, hücumda eksik kalma sıkıntısı yaşamıyor.
Bütün takımların ortak özelliği defans beklerinin hücum katkısı. Almanya'da Lahm, İspanya'da Sergio Ramos, Hollanda'da Van Bronckhorst sürekli boş kalan koridorda ilerleyen ve hücuma giren bekler. Dünya Kupası boyunca da çok etkili oldular.
Dünya futbolunda 4-5-1 türevleri son dönemlerde dominant oluyor. Dünya Kupası bunu bir kere daha kanıtladı. Kanat oyuncularının derinlik katmasını ve etkisiz koridorda sıkışmamasını sağlayan, orta sahaların iki yönlü oyuna katılımını üst düzeye çıkaran ve beklerin oyuna katılımını verimli hale getiren 4-2-3-1 de Dünya Kupasının neredeyse resmi dizilişi oldu. Uzun zamandır 4-2-3-1 oynayan fakat oyun kalitesini bir üst seviyeye taşıyamayan Fenerbahçe bu fotoğraflardan nasıl bir ders çıkarırı da bir dahaki yazıda yazalım.
Devamı ...
29 Haziran 2009
Finalde Mesut Şov, 4-0
Bizim başkan ne olduğu belli adamlara ulu orta teklifler yaparak kendini aşağılayadursun, İsveç'teki Avrupa U-21 şampiyonası sona erdi, Almanya İngiltere'yi dağıttı. Mesut yukarıda da görüldüğü üzere 2 asist 1 golle şov yaptı, ilk golün pasını veren de oydu. Finaldeki İngiltere ve Almanya'nın çoğu oyuncusu zaten liglerindeki büyük takımlarda oynuyor. Yarı finaldeki takımlardan İtalya için de aynı durum geçerli. Diğer yarı finalist İsveç'in oyuncularının çok taliplisi olur bu transfer sezonunda. Marcus Berg zaten birkaç senedir ismi duyulan bir oyuncuydu, 4 maçta 7 gol attı, fiyatı 10 milyon euro'yu geçmiştir. İsveç'ten diğer gözdesi transfer Ola Toivonen olur, gerçi zaten PSV'de ama büyük liglerin dikkatini mutlaka çekmiştir. Bir de Rasmus Elm var İsveç'ten turnuvada dikkat çeken, orta saha bulmak zor bu devirde. Mesut Özil de final maçında teknik direktörü tarafından 88. dakikada oyundan alınarak alkışlatıldı. Maç öncesi kol sokup kameraları görünce sevgi kelebeği olan şişme balonları şişirmeyi bırakın. Uluslararası bir Türk yıldız var hâlihazırda, izleyip keyif alın.
Devamı ...