19 Mart 2011

Hazım Hazım



Hazımsızlık ve şişkinlik sebepleri nelerdir?

Dispeçsi yani diğer adıyla hazımsızlık karın bölgenizin biraz üstüne hafif ağrı, erkenden doyma, hafif mide bulantıları ve bölgede fazlaca şişkinlik ve gerginlik olarak ifade edilen bir tür hastalıktır.

Hazımsızlık şikâyetleri oldukça yaygın olan ve nerdeyse herkesin bir dönem hayatında yaşadığı bir rahatsızlıktır.

Asıl sorun bazı insanlarda hazımsızlık sürekli olan bir rahatsızlıktır veya kısa aralıklarla sürekli tekrar eder.Hazımsızlık rahatsızlığının bazı nedenleri:

• Yemek borunuzda reflü hastalığı var ise sık sık hazımsızlık yaşayabilirsiniz.
• Safra kesesinde problem varsa hazımsızlık şikâyetleriniz artabilir.
• Pankreas hastalığı hazımsızlık rahatsızlığını tetikleyebilir.
• Mide ülseri veya bazı kanser türleri hazımsızlık hastalığı ile belirti gösterebilir.
• Romatizma hastalığı yüzünden romatizma ilaçları kullanıyorsanız bu ilaçlar yan etki olarak hazımsızlığa neden olabilir.

Bunların dışında ülkemizde adından ve varlığından pek bahsedilmese de Helikobakter pylori mikrobunun hazımsızlığa nende olduğu düşünülmektedir. Zira bu mikrobu tedavi ile vücuttan temizledikten sonra hazımsızlık şikâyetlerinin kesildiği görülmüştür.

Hazımsızlık çekenlere bazı öneriler:

• Yemek alışkanlıklarınızı değiştirerek hazımsızlığa kesinlikle neden olduğu bilinen besinlerin yemek listenizden çıkarın.
• Yağ oranı yüksek besinlerden uzak durun.
• Akşam en geç 8 den sonra yemek yemeyin.
• Spor alışkanlığınız var ise asla spor öncesi karnınızı doyurmayın.
• Sigara kullanıyorsanız bırakın veya azaltın.
• Alkolden kesinlikle uzak durun, özellikle aksamları alkol asla tüketmeyin.

(http://www.genelsaglikbilgileri.com/hazim-ve-hazimsizlik/)
---------------------------------------

Özellikle son maddeye dikkatinizi çekmek isterim kıymetli Papazın Çayırı okurları. "Alkolden kesinlikle uzak durun ve özellikle akşamları alkol asla tüketmeyin." Meşhur muharrir Aethewulf'un da isabetle temas ettiği üzere, "Rakı şişede durduğu gibi durmaz."

Bu vesileyle Cuma akşamı, Ali Sami Yen Spor Kompleksi Kodak Tiyatrosu Maydonoz Şovlend Mor Menekşeler Çocuk Yuvası Türk Telekom Arena'da oynanan karşılaşmayı 2-1 kazanan Fenerbahçe'yi de kutlamak isterim. İdeal bir dünyada, Alex de Souza parti kursa, tek başına iktidar olur.

Konsantrasyon

Kırmızı tuborgla mavi efesin yeniyetmeliğimize en kıvrak çalımları attığı, sorumluluğu az neşesi bol doksanlarda bir gün, Gocausta adını verdiğimiz SLX'in köhür köhür öten motoruna aldırış etmeksizin kendimizi Simav'ı çevreleyen dağlarda mukim bir dağ evinde bulmuş idik. Tuborglarımızla intikal ettiğimiz dağ evinde kendi başına demlenen, dertlerini birbirine ekleyip Simav'dan Marsilya'ya yol eyleyen sempati yumağı bir ağabeyle karşılaştık. Suratı mençıstır-yunaytıd kırmızısıydı, göbeği müjdat-yetkiner azametinde, muhabbetinde ise belli belirsiz bir rdıvan-dilmen tınısı... Bütün iyi hislerimizle kucakladığımız, hakkında minyatür oyuncaklarını piyasaya sürüp paraya para dememek üzere yakası açılmadık hayaller kurduğumuz o pancar suratlı ağabeyimiz Galatasaraylı çıkmasın mı? Laf döndü dolaştı, bir masum mor menekşeye geldi. O dönem hem memlekette, hem Evropa'da cakası yerinde olduğu halde Fenerbahçe'ye bir türlü diş geçiremediği için takımından bir türlü memnun olamadığını açıkyüreklilikle itiraf eden Simavna kadısı Ayyaş Bedrettin ağabeyimiz, unutamadığımız o beyanatı en sona saklamış meğer. Rakıdan okkalı bir yudum, iç çekiş, uzaklara bakış; sonra en benim diyen Fenerli'yi bile içlendirecek bir sesle:

"Fener maçlarında bi' şey oluyo birader bizimkilere. Konsantre mi olamıyo nedir amına kodumun çocukları?"
Devamı ...

24 Eylül 2010

Bizim başkan ve bizim Murat



Bizim başkan acayip. Hani her ailenin bir tane soğuk sudan nem kapan aksi büyüğü vardır; düğünde, nişanda, bilemedin cenazede illâ ki bir kıllık çıkarır etrafındaki herkese zehir eder "okazyon"u (samting layk det), onun kurumsallaşmış versiyonu. "Kurumsallaşmak" yaz 1907'ye gönder, "Geliyor düğün alayı / Eski başkanlar çeksin halayı" melodisi cebine gelsin. Daha ne! Üstüne de bir damacana Fenerbahçe Su içersin, senden kralı olmaz...

Bizim başkan öyle acayip ki, insan kendini Ali Şen'i savunmak zorunda hissediyor bizim başkan yüzünden. Dün akşam Entivi'de sarman yaradılışlı, tekir sıfatlı, sevimli sunucu Mirgün Cabas'ın programına bağlandı bizim başkanın düşmanı eski başkan. Cabas, en cabas haliyle bir an önce mevzuya gelecek ama bizim eski başkan, "Önze ben sana bi soru sorayım Mürgün," deyip, Cabas'a adının ne anlama geldiğini sordu. Bizim başkanla, bizim eski başkan arasındaki temel fark bu herhalde. Bir kere, bizim şimdiki başkan bu programa hayatta bağlanmaz, bağlanırsa da hayatta Mirgün'ün adının anlamını falan sormaz. Bizim başkan Mirgün Cabas'a, Mirgün diye hitap etmekten de imtina eder zaten. İlla ki bir soru soracaksa da, şunu sorabilir mesela: "Rüştü seni de aradı mı Mirgün Bey?"

Bizim başkanı eleştirince hemen karşına dikilirler: Stat yaptı!

Tamam kabul, bizim başkan stat yaptı! Ben nasıl ve neden Fenerbahçeli olduğumu tam olarak hatırlamıyorum. Ama çocukluğumun Fenerbahçe'nin maddî varlığından çok uzaktaki bir İç Ege şehrinde geçtiğini, sarı-lacivert çubuklu formayı giyen 11 futbolcuyu canlı canlı görmek için 20 yaşına gelmem gerektiğini ve buna rağmen Sümüklü Firdevs'in kayınbabasının evinde kiralık otururken, sokaktan görünen birinci kat balkonumuzun duvarlarına herkes görsün diye dönemin gazete ve dergilerinin hediye ettiği posterleri gururla astığımı hatırlıyorum. Sezonun ilk haftasında yanılmıyorsam Rizespor'a şimdiki hocamız Aykut Kocaman'ın sonradan oyuna girdiği bir maçın ikinci yarısında beş attıktan sonra mahallenin tozlu sokaklarında muzaffer bir ordu komutanı gibi volta atarken, üç katlı, bok sarısı boyalı evlerinin önüne oturmuş sevinçten ağlayan Murat'ı görüp yanına gittiğimi, radyodan dinlediğimiz maçtan az önce çıkmışçasına maç yorumu yaptığımızı da iyi hatırlıyorum. Bunları çok iyi Fenerli olduğumu söylemek için de anlatmıyorum, çok iyi Fenerli olsam çubukluyu görmek için 20 yaşıma kadar beklemezdim belki de. Bunları şunun için anlatıyorum:

Bizim başkan stat mı yapmış? Murat'a ne! Murat'ı ilgilendirmiyor ki stat, beni ilgilendirmiyor, o şehrin çöplükten hallice arsalarında Buyday Bazarı'nın arkasındaki Cinibiz Tuhafiye'den alınmış taklit sarı-lacivert formalarıyla cirit atan, mahalle maçlarında en güzel golleri Rıdvan cismine bürünerek atan, en güzel pasları Oğuz zarafetiyle çıkaran, en güzel gol kutlamalarını Schumacher vakurluğuyla icra eden çocukları ilgilendirmiyor ki. Fenerbahçe'yi İstanbul'dan, Kadıköy'den, o çok modern ve muhteşem para kazandıran stattan, o fabrika intizamıyla çalışan Fenerium'dan ibaret mi sanıyorsunuz siz? Şimdi nasıl bilmiyorum ama eskiden öyle değildi. Eskiden benim büyüdüğüm şehirde ve bu memleketin başka şehirlerinde ömürlerinde bir kez bile Kadıköy'ü görmedikleri halde bir ömür boyu Fener sevdasından vazgeçmeyen divâneler vardı. Onları Fener'e meftûn eden takır takır para getiren Fenerium değildi, her sene rekorlar kıran kürek takımı da değildi, Türkiye'nin en güzel stadı da değildi. Onlar Fener'in top oynayışına hastaydı.

Farkında mısınız, Fener top oynamıyor kaç senedir? Ve biz Fener'in istikrarlı biçimde top oynamıyor oluşunu, Fener'in istikrarlı biçimde aynı adam tarafından idare edilişine bağladığımızda; bize gelip stat diyorlar, kurumsallaşma diyorlar, şirketleşme diyorlar, amatör şubeler diyorlar...

Fener top oynamıyor arkadaşlar, Fenerium isterse yılda 500 milyon dolar ciro yapsın. Fenerium'un cirosu, Fenerbahçe sezonun ilk maçında Rizespor'a beş çektiği için kapının önüne oturup ağlayan Murat'ı ilgilendirmiyor. Fenerbahçe stadının localarının kapının önünde oturup ağlayan Murat'a bir faydası yok. Murat şimdi nerededir, ne yapıyordur bilemesem de; o stadın kale arkasında oturduğu koltuğa ödediği 66 TL'nin Mayorka'daki evinde keyif çatan Christoph Daum'un cüzdanına girdiğini bile bile o Beşiktaş maçına gitmezdi herhalde. Gitse bile Niang'ın golünden sonra ağlamazdı.

Fenerbahçe futbol takımı kötü yönetiliyor arkadaşlar ve Murat'ın oğlu o bok rengi boyalı, üç katlı evin önünde oturuyorsa hâlâ, onu atletizm şubesinin üstün başarılarıyla ya da Fenerium'un cirosuyla falan kandıramazsınız. Murat takımın neden top oynamadığını, takımın neden bu halde olduğunu, neden şampiyon olamadığını sorar. Cevap niyetine Rüştü'nün sağa sola telefon ettiğini söylerseniz de Fenerli olmaz, olacaksa da tam sizin istediğiniz gibi bir Fenerli olur. Fenerbahçe'yi yönetenlerin hiçbir suçu olmadığına, etrafımızın düşmanlarla çevrili olduğuna, sürekli bize engel olunduğuna, medyanın, federasyonun, diğer takımların, hatta bizzat eski başkanlarımızın bile bize düşman olduğuna inanır. Ama buna inanan bir Murat, kapının önünde oturup ağlamaz...


Diyeceksiniz ki şimdi, biz Aziz Yıldırım ne yapsa beğenmeyeceğiz... Böylesine kurumsallaşmış bir kulübe laf ederek büyük günah işliyoruz. 15 yıldır yapılanları görmezden geliyoruz. Vefasızlık ediyoruz, kadirbilmezlik ediyoruz.

Hepsi doğru! Doğru da, 100. yıl marşının FB TV'de dönen klibinden Tuncay'ı çıkarmışlardı hatırlıyor musunuz? Bak o benim içimde kalmış işte...
Devamı ...

31 Mart 2010

Sırt Numaraları Üzerinden Nostalji



Aslında benim Beşiktaşlı olmam da çok mümkün gibiydi. Çocukluğumun büyük bir bölümü Cihangir'de geçtiğinden, İnönü Stadı'nda atılan gollerin sokağımızdaki dörtköşe taşlara yansıyan sesleri ile büyüdüm. Bir de Juventus o yıllar çok popüler bir takımdı. Siyah beyaz, alımlı bir formanın göğsünde altın sarısı bir yıldız. Çok şık duruyordu.

Bakın şunu direkt hafızadan yazıyorum buraya: 1-Zoff 2-Gentile 3-Cabrini 4-Brio 5- Bonini 6-Scirea 7-Bettega 8-Tardelli 9-Rossi 10-Platini 11-Boniek

Bu kadroyu ve bir de yine aynı yılların Polonya milli takım kadrosunu ezbere sayıyordum. Hatta bu kadrolar uzun yıllar sonra dağılınca bile bir kadınla aşk yaparken (Papazın Çayırı'nda böyle diyorum) geç gelebilmek adına onları saydım ben içimden.

Şu an yazarken ne olduğunu bilmediğim konuyu dağıtmayacaksam eğer, 11 numara Zbigniew Boniek'i bu kadroda ayırdım hep bir köşeye. Nedense 11 numaraları sevdim ben en çok futbolda. Rummenige... Karl Heinz Rummenige... Sonra Laudrup... Bir de Beşiktaş'ın Şekerbegoviç'i mi vardı ne? Ve tabii ki Aykut Kocaman. Fenerium'dan aldığım her formanın numarası 11 oldu Aykut yüzünden.

Bak mesela 8'i o kadar sevemedim. Rıdvan çok gördü bize kendini. Sürekli sakatlıklarından 8'e ısınmaya vakit bulamadım. Hristo Stoichkov ile ne güzel de pekişirdi bu sevgim oysa.

23'ü de sevmeye fırsat vermediler. Kaçırdılar adamı, gitti. Sonra ben yalan dolan işler için açtığım mail hesaplarında hep o adamın kokain kaçakcısı bir Güney Amerikalıyı çağrıştıran ismini ve sırt numarasını kullandım. Bazen 23'ü kendi doğum yılımın son iki rakamı ile değiştirdim. Biraz duygusal bir touch vereceksem yazıya, yaşanmamış bir aşk diyebilirim o eşşek sıpasıyla olan kısa beraberliğe.

Hep sevdiklerim mi? Hayır, 2'ler var mesela. GS li İsmail var bu 2'lerden. Milli takım kampında 11 Aykut'un Selçuk'un ayağını kıran İsmail. Ama 2 sevgisizliğim GS'li İsmail'den mi, yoksa İlker Yağcıoğlu'ndan mı, onu hala bilemiyorum.

Bu nostaljiye Galatasaray'dan katacak birşey bulmakta zorluk çekiyorum. Saçını briyantinle taramış bir Metin Oktay, eski film yıldızları kadar stil sahibi olsa da yeteri kadar bir retro feeling vermiyor. Sorry... Suç belki onda değil, son 10 yılın Galatasarayındadır. Geçmişini hatırlatmak için bugün de varolmalısın.

Ha, ben niye mi Beşiktaşlı olmadım? Sevdiğim bir Galatasaraylı bunun sebebini bana söyledi. Harfine dokunmadan:

Senin içindeki kazanmacı ve lider ruhunla Beşiktaş gibi bir takımı tutman mümkün olmazdı

Devamı ...

16 Mart 2010

Lacivert, süet ayakkabılar



Şimdilerde saçımın rengi kumral, biraz da uzamaya bırakınca kıvrılıyor. Küçükken böyle değildi ama. Sapsarı ve düz saçlarım vardı. 70'li yıllardaki uzun saç modasını valid’anım bana uygun görmüştü görmesine ama otobüste, sokakta insanların ‘’maşallah ne güzel kız’‘ demeleri acaip sinirimi bozuyordu.

Belki de bu yüzden Fenerbahçeli oldum.

Ayakkabıcı dükkanına annemle girdiğimizde gözüme ilk ilişen bir çift kırmızı süet ayakkabı olmuştu. Onları beğendiğimi söyledim ama herhalde annemle dükkan sahibi kaş ve göz ile anlaşarak beni o kırmızı ayakkabılardan vazgeçirme uğraşısı içine girdiler. Türk toplumu, sarı saç ve kırmızı süet ayakkabılara 80'lere girmeye az kala dahi hazır değildi.

Bir sürü eften püften gerekçeler sürüldü önüme. Aynı model ayakkabının lacivert olanını bana kabul ettirme uğraşıydı bu. Herhalde yarım saat falan dil döktüler ikisi beraber. En sonunda dükkan sahibi beni teslim aldı.

‘’Lacivert olanlar çok daha şık. Hem bu Fenerbahçenin de rengi...’‘

Fenerbahçe’nin yalnızca adını biliyordum, renginden falan haberim yoktu. 5 saniye kadar düşündüm zannedersem. ‘’Tamam, peki’‘ dedim. Ayakkabıları aldık ve dükkandan çıktık. 4 veya 5 yaşındaydım.

30 yılı devirmişim şimdi Fenerbahçeli olarak. Bazı şeyler kılpayı gerçekleşip, hayata tamamen farklı bir yön verebiliyor demek ki.

Futbol din mi afyon mu bilmiyorum. Belki de her ikisi. Sosyologlar insanın her zaman bir yere, bir topluluğa ait olma ihtiyacı hissettiğini söylüyorlar. Milliyetçiliğin kökünün kazınamamasının en masum sebebi bu olsa gerek.

Topluluk psikolojisinden, kollektivizmden ayrı tutmaya çalıştım kendimi hep. Ama yalnızca bir rastlantı neticesi Fenerbahçeli oluşumu yıllarca en fanatik şekliyle yaşadım, kalabalıklar içinde.

Futbolu sevmek hiç kolay değil. Yemek saatini, iş gezilerini, evine misafir edeceğin insanları, hatta seks yapacağın zamanı fikstüre göre ayarlıyorsun. Yok, abartı değil, cidden maç saatine göre yaşantını düzenliyorsun.

İddialı bir takımı tutmak daha da harap edici. Koyu bir Beşiktaş taraftarı olan ortağımla sıkıntılı bir maç sonrası bakıştık. ‘’Şimdi böyle güzel de, 70 yaşına geldiğimizde de bu stresi, siniri aynen yaşayacak mıyız?’‘

Birbirimize birşey demedik ama evet, herhalde yaşayacağız...

Papazın Çayırı'nda bu ilk yazım. Bunun şerefine bir de henüz basına sızdırılmamış bir transfer haberini vereyim. Kaynağım çok sağlam. Ama sonra asparagas çıkar, bilemem.

Cumartesi günü, Nihat Özdemir’in işlettiği Sabiha Gökçen’e özel bir uçak indi diyor. İçindeki yolcusu da Samuel Eto’o dan başkası değil. 4 saatliğine Türkiye’ye geldi yanında bir kadınla. Eşi mi kız arkadaşı mı bilmiyorum.

İsterseniz ‘’geçti borun pazarı...’‘ deyin, isterseniz heyecenlanın. Yalnız bu haber tutarsa da iyi bir atlatma yapmış olacak Papazın Çayırı.
Devamı ...

8 Ocak 2010

" O Maç" (volume 2)


Basketbol takimi kadro
(Fotoğraf Flying Dutchman'den)

90'lı yılların ikinci yarısında pek çok Fenerbahçeli basketbolseverin unutamadığı bir maç var. 96'daki Efes Pilsen maçını yazdıktan sonra birkaç kişinin de o maçtan bahsetmesi aynı travmayı birlikte yaşadığımız pek çok kişinin olduğunu gösterdi bana. Söz konusu maç o günkü adıyla Avrupa Kulüpler Kupası 3. tur rövanş maçı. İsrail'de 91-78 kaybettiğimiz maçın rövanşında İstanbul'da, 18 Şubat 1997 akşamı Hapoel Jerusalem'i ağırlıyoruz.

Ülke yine kaynıyor. 28 Şubat süreci dediğimiz şeyin kanlı-canlı içindeyiz. Küçücük bir ilçede bile İmam Hatip Lisesi-Anadolu Lisesi arasındaki voleybol maçında "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganı atılabilen bir dönem, Refah-Yol Hükümeti tüm hızıyla duvara toslamak üzere, hiç bir zaman apolitik bir lise öğrenicisi sayılmasam da gündemimiz yine irtica yeşilinden sarı-laciverte kaymış o hafta.

Aslında eşleşme öncesi beklenti turu rahatlıkla geçeceğimiz yönünde ama dengesiz bir ilk maç oynayıp 20'lere çıkan farkı önce üçe dörde indirip sonra tekrar açmalarına izin verip zor çevrilebilecek bir skorla İstanbula döndüğümüz için bir tedirginlik hasıl olmaya başlıyor ilk maçtan sonra. Bu maç öncesi ülkedeki irtica tartışmalarına inat bildiğim tüm duaları ettiğimi, hatta bu maç öncesindeki son Cuma namazında "Allahım geçelim şu turu" diye dua edip din işlerini spor işlerine karıştırdığımı da itiraf edeyim. Bir süre sonra maç için ettiğim hiç bir duanın kabul olmadığını farkedip oturup gayet laik maçımı izlemeye başlıyorum. Artık 28 Şubat etkisi midir, Tanrıdan umudu kesme midir bilinmez.

O dönem Salı günleri haftalık olarak yayınlanan Fanatik Basket gazetesinin sayfalarının en alt köşesinde bu maç için bir davetiye var ve sadece onu bilet görevlilerine gösterip maça girmek mümkün oluyor. Böyle bir uygulamayı da o gün bugündür bir daha herhangi bir yerde görmedim. Tabii ben İstanbul'dan kilometrelerce ötede Fanatik Basket'i alıp, bileti kesip bir köşeye koysam da doğal olarak maçı televizyondan izliyorum. TGRT'de Mehmet Baturalp-Cüneyt Şen ikilisi anlatıyor maçı. Batur Abi o aralar Fenerbahçe'nin bütün maçlarını yorumladığından Erdal Koşan yüzünden 20 yaş daha yaşlı gözüküyor. Bayan takımı maçlarını yorumlamaya başladı da Allahtan durumu toparladı, eski dinçliğine kavuştu.

Neyse geçelim maça salon yine ağzına kadar dolmuş, 12.000 kişi perdesiz Abdi İpekçi'de turun geçilebileceğini düşünüyor. Maça yine durgun başlıyoruz, farkı bir türlü açamıyoruz, maç başa baş geçiyor, ilk yarıda İbo'nun yanlış hatırlamıyorsam sayısı bile yok. İlk maç 5 üçlük atmış 20 küsür sayıyla bitirmiş İbo bu maçta sadece 1 tane üçlük atıyor. Pota altında Dallas'la etkili oluyoruz, savunmamız gayet iyi ama hücumda günümüzde değiliz. İlk yarıyı 5-6 sayı önde kapatıyoruz ama bize 14 sayı fark lazım. İkinci yarı sonlara doğru İbo açılıyor, fark çift hanelere çıkıyor, tam İbo açıldı artık maçı getirir derken bitime 2-3 dakika kala 5 faulle oyun dışı...

Son 30 saniye civarında 14 sayı öndeyiz. Top Hapoel'de. Hücumu iyi savunursak -ki o gün muazzam savunma yaptığımız için gayet de umutluyuz- maçı kazanacağız. Avi Gordon kendi sahasından ağır adımlarla bizim alana geçiyor, o sırada Mehmet Baturalp "Erdal bir topu çalsa şahane olur hadi be Erdal" gibi bir dilekte bulunuyor ama o gün zaten 10 sayı atıp career-high yapmış Erdal Koşan'ı aşan bir istek bu. Erdal daha köşede top sektiren ve süreyi kullanmaya çalışan Gordon'a 4 saniye kala gidip faul yapıyor. Taktik faulse niye bu kadar az süre kala, yok bilinçliyse henüz boyalı alana girme teşebbüsünü yapmamış adama niye faul yapılırın düşüncesi içerisindeyim. Murat Özgül de Erdal Koşan da şaşkın şaşkın duruyorlar.

Gordon 12.000 kişinin ıslıkları arasında gayet rahat 2 serbest atışı da sokuyor, kalan 4 saniyede o yıllarda yarı sahadan başlama gibi bir seçenek de olmadığı için doğru düzgün bir şut atma şansımız olmuyor ve 12 sayıyla maçı kazanıp 1 sayıyla eleniyoruz. 69-57.

Salondaki 12.000 kişi ve ekran başındaki binlerce insan gibi kahroluyorum. Bu maçtan sonra herhalde bu kadar çok da üzüldüğüm bir maç olmaz diye düşünürken çok değil 2 yıl sonra Gilmore'in atamadığı serbest atışlarla kaybedilen Tofaş maçıyla hüzün hiyerarşisindeki en tepedeki yerini kaybediyor bu maç. Demokrasiye balans ayarı yapıldığı seneden sarı lacivert bir hüzün hikayesi bize kalan.

Daha önce Son 20 yılın 20 trajedisi yazısında bu maçı 17. sıraya koymuşum. Sanki daha önlerde olmayı hakediyormuş, neyse hepsi aynı renkte trajedi nasıl olsa.
Devamı ...

30 Aralık 2009

"O Maç"


Ibo-Dallas

Malum yıl sonu itibariyle herkes bir geri sayım listesi yapıp son on senenin çetelesini tutuyor. Ben daha geriye gidip bir maçı hatırlatmak istiyorum sadece. Four Four Two'da Coşkun Çelik'in "O Maç" köşesi gibi bir yönüyle unutulmayan bir maçı arşivden çekip çıkarıp anımsatmak fena olmaz.Daha önce blogdaki arkadaşlarla da bu kişisel hatıralar ve toplumsal şartlarla birleşmiş "O Maç" hatıralarını yazmanın fena bir fikir olmadığını konuşmuştuk ben başlayayım belki onların da iştahını açmış olurum.

Tarih 17 Ocak 1996 Tansu Çiller'in Başkanlığında ülkenin gündeminin her gün değiştiği her gün garip bir skandalla tuhaf bir olayla şaşırdığımız günler. Orta ikiye giden bir çocuk olarak o sırada politik gündem birincil değil tabi ki benim için. Efes'le Koraç Çeyrek Finali oynuyoruz.Takımdan beklentim büyük o aralar özellikle Efes maçlarında müthiş mücadeleler veriyoruz, İbo'ya Dallas'a Turner' e güveniyoruz. Maç o zaman iki Türk takımının Avrupa'daki ilk eşleşmesi olduğu için epey gündem yaratıyor. Maçı Kanal 6 veriyor Prime Time'de. Büyük bir heyecanla seyrettiğim maç daha ilk yarıda kopuyor ve Efes farkı 25 sayılara kadar çıkarıyor. Maçı da 27 sayıyla kaybediyoruz. İlk maçtan tura havlu atıyoruz.

Bir hafta sonra formalite icabı rövanş maçı yine Abdi İpekçi'de. Ülke yine karışık Bir hafta önce Avrasya Feribotu kaçırılmışken bu sefer de Kardak krizi patlamış Yunanistan'la savaşın eşiğindeyiz.O da yetmiyormuş gibi İngiltere'yle Sarah -Musa yüzünden birbirimize girmişiz.Tabi benim tek gündem maddem yine Fenerbahçe ama bu sefer ilk maça göre heyecansız ve umutsuz televizyonun karşısındayım. Salonda ilk maça göre seyirci sayısı çok daha az. Maçı Cine 5 veriyor. Hafta boyunca Efes'e gücü yetmediği belirtilen ve ilk maçtaki skor için dalga geçilen takım müthiş başlıyor. Güray Kanan 7 de 7 saha içi isabetiyle başlıyor maça 6 sı üçlük bunların,Birdenbire ne oluyoruz diye irkiliyorum. Devre arasında oyuncular soyunma odasına gitmeyip çemberde ısınmaya devam ediyorlar. Bu o zamana kadar hiç görmediğimiz bir şey. İkinci yarı fark giderek açılıyor son dakikalara 20 sayı civarında önde giriyoruz. İnanılmazı başarmak üzereyiz. Maçın o zamana kadar ki yıldızı Güray Kanan 5 faul almasa ve İbo iyi bir gününde olsa (maçı 8 sayıyla tamamlıyor) Efes'i 30 sayıyla yenip turu geçmeye o kadar yakınız ki. Efes son dakikalarda tecrübesiyle krize giren maçta farkı biraz olsun kapatıyor. Sonuçta 74-56 kazanıyoruz ama turu kaybediyoruz. Koltukta sakin sakin oturarak umutsuzca izlemeye başladığım maç önce koltuğun ucunda, farkın 20 lere çıktığı dönemde koltukta ayakta ve sonunda televizyonun dibinde ayaktayken ve biraz da gözlerim dolarak son buluyor. Maçın sonunda sanki salonda bizzat maça tanıklık etmişim gibi televizyonun yanında kendi kendime alkışlıyorum takımı. O sıralar henüz 2 yaşındaki yeğenimle ilgilenen ev halkı ne olduğunu anlamadan garip garip bana bakıyor. Her an televizyondan gelebilecek bir savaş haberine hazırlıklılar ama benim savaş haberini alkışlı bir tepki veremeyeceğimi düşünüp yanıma gelip bu manyak neyi alkışlıyor diye de bakma gereği duyuyorlar.

O akşam benim için hala Fenerbahçe'yi en sevdiğim akşamdır. O sene Koraç Kupasını kazanan Naumoski'li Ufuk'lu Mc Rae'li Efes'i herkesin formalite gözüyle baktığı bir maçta darmadağın edebilmek taraftarın bile inanmadığı bir sonuca inanabilmek ve bunun için sonuna kadar savaşmanın ne demek olduğunu gösterdi o buz gibi soğuk Ocak akşamında bu takım bize. Bazıları 90'larda iddiasız bir Avrupa maçında bile Abdi İpekçi'nin nasıl dolabildiğini şimdiki hale bakıp anlamayabilirler ama mesele takımda bir ışık görmekle alakalı. Sonuçtan kapasiteden potansiyelden çok daha öte bir değer bu taraftar için. Bir kez daha orta ikili bir çocuğa şaşkınca bir sevinç yaşatıp mütebessim bir sömestr geçirmesini sağlayan takımın üyelerini saygıyla yad edelim.
Devamı ...

15 Mart 2009

Son 20 Yılın 20 Trajedisi


dev bayrak

Kulüplerin tarihlerinde kara günleri unutturma isteklerini bir türlü anlamıyorum. Üç büyüklerin 100. yıl CD'lerinde sürekli zaferlerden söz edilirken o kulübün trajedilerinden hiç bahsedilmemesinin anlam veremiyorum. Oysa taraftar dediğimiz "hayali cemaat"i cemaat yapan şey zaferler olduğu kadar trajedilerdir aynı zamanda. Kendi tarihini zaferlerden ibaret gören ve mağlubiyetleri hatırlatmamaya çalışan bir eğitim sisteminden gelsek de, Ermenilere "kardeşim siz de bunları niye hatırlayıp duruyorsunuz" diye çemkirilen bir ülkede trajedileri de hatırlamak gerektiğini düşünerek kişisel bir trajedi tarihi çıkarmak istedim. Özne Fenerbahçe olunca ve 90'lı yıllarda çocukluğunu geçirmiş birisi söz konusuysa trajediden bol bir şey yok zaten; zaferlerin bir parçası olmak ancak hüzünlerin de hakkını verebilmekle olan bir şeydir. Bu liste tamamen kişisel bir liste, bazı maçların tarihlerini bulamadım. Ayrıca listeyi de sadece futbol maçlarıyla sınırlı tutmadım. Maç tarihleri konusunda Ekşisözlük ve Maçanıları siteleri bana epey kaynaklık ettiler. Bu tarihleri bulan arkadaşlara ayrıca teşekkürler. Şimdi bakalım bu 20 "siyah güne", nelermiş...

20. 30 Nisan 2007 Fenerbahçe - Eczacıbaşı Bayan Voleybol Maçı
Voleybol federasyonun icat ettiği abuk iki turlu play off serisinin Ankara'daki ayağı. Bir gün önce Vakıfbank'ı yenmişiz Eczacı'yı yenersek Dalaman'daki son üç maça lider girip büyük ihtimalle de tarhimizdeki ilk bayan voleybol şampiyonluğunu kazanacağız. İlk seti gayet iyi oynayıp kazanıyoruz, set sayısı attığımız ikinci seti veriyoruz. Üçüncü set yine oyundan düşüp veriyoruz. Dördüncü sette durum 24-23 ken Özlem servis kaçırıyor maçı 3-1 kaybediyoruz. Eczacıbaşı yine şampiyon oluyor bu kadar yaklaşmışken kaybediyoruz şampiyonluğu.

19. 22 Şubat 1995 Galatasaray - Fenerbahçe Maçı
Türkiye Kupası lanetinin devam ettiği maçlardan biri.Kadıköy'deki ilk maç 1-1 bitmiş, ikinci maç Aygün'ün golüyle öne geçiyoruz, ama bir türlü ikinicisini bulamıyoruz, Galatasaray beraberliği yakalıyor, maçın sonlarına doğru Stauche kendisine verilen geri pası ayağın altından kaçırıyor top tıngır mıngır kaleye doğru yuvarlanıyor ve kaleye bir karış yandan gidip korner oluyor. Uzatma da da sonuç değişmedikten sonra penaltılarda maçın tek golünü atan Aygün penaltıyı atamıyor ve Çarşamba gecesi kabusa dönüşüyor. O gün bugündür ne Aygün 'den haber var ne Türkiye Kupası'ndan.

18. 6 Nisan 1997 Trabzonspor - Fenerbahçe Maçı
3. Veselinoviç dönemi, Trabzon'un da bizim de şampiyonluk iddiamız çok da fazla değil , Trabzon maça fırtına gibi başlıyor ne oluyoruz demeden ilk yarıyı 4-0 yenik kapatıyoruz. Ali Şen devre arasında taktik tahtasına bir şeyler yazan Veselinoviç'in elinden tebeşiri alıyor ve 4-0'ın taktiği olmaz diyor. İkinci yarı Fenerbahçe kendine geliyor. Boliç'in golü bir umut ışığı yakıyor ardından önce 4-2'yi sonra 4-3'ü buluyoruz. Son dakikada Kemalettin karşı karşıya golü kaçırıyor. Bir mucizeye çok yaklaşmışken başaramıyoruz.

17. 1997 Koraç Kupası Fenerbahçe - Hapoel Tel Aviv Maçı
Bir hafta önceki maçta Hapoel'de berbat oynayıp 12 sayıyla kaybettiğimiz maç sonrası bu maçı 13 sayıyla kazanmamız lazım tur atlamak için. Abdi İpekçi tamamen dolu. Takım bir türlü öne geçemiyor, İbo'nun şutları girmiyor, ikinci yarının sonlarına doğru İbo açılıyor farkı 12 ye kadar çıkarıyoruz. Son hücum Hapoel'in. O sırada maçı yorumlayan Mehmet Baturalp Erdal bir top çalabilir mi acaba diyor (Ömrümüzü çürüten Erdal Koşan'dan bahsediyoruz). Erdal doğal olarak top falan çalamadığı gibi gidip orta sahada top sektiren rakibin en iyi faul atan adamına 4 saniye kala faul yapıyor. Avi Gordon iki serbest atışı da atıyor ve eleniyoruz.

16. 16 Aralık 1989 Galatasaray - Fenerbahçe Maçı
3-0 dan 4-3 lük efsane Galatasaray maçından sonra 80'lerin meşhur futbolcu kaçırma hadisesiyle Galatasaray'a giden Hasan Vezir'in ilk Fenerbahçe maçı. Maç son dakikaya kadar 0-0 gidiyor. Son dakikada ofsayt mı değil mi tartışmaları arsında Hasan topu ağlarımıza gönderiyor. 1-0 kaybediyoruz. Henüz 9 yaşındayım ve maç için ağlamayı gururuma yediremiyorum ablamın oturduğum yerden kalkmamı istemesini bahane ederek ağlıyorum. Ağladığım ilk maç olarak da futbol hafızamdaki yerini alıyor bu maç.

15. 17 Nisan 2005 Fenerbahçe - Beşiktaş Maçı
Belki de en iyi oynadığımız Beşiktaş maçı Anelka'nın Beşiktaş sağ kanadını felç ettiği bir sür pozisyonu atamadığımız ve Rüştü'nün rezalet ötesi performansıyla kaleyi bulan bütün şutları yediğimiz maç. Beşiktaş'a epik bir zafer armağan ediyoruz Kadıköy'de. Puan farkı azalıyor, çok şükür o sene şampiyonluğu kaptırmıyoruz da bu maçın travma derecesi nispeten daha kolay atalatılabiliyor.

14. 26 Kasım 1989 Trabzonspor - Fenerbahçe Maçı
103 gollü şampiyonluktan bir sene sonra. Maçtan önceki hafta Trabzon kalecisi Pfaff "Rıdvan'la Oğuz'dan çekiniyorum arkadaşlarımı uyardım" diyor. Pfaff arkadaşlarını etkili bir şekilde uyarmış olacak ki henüz ilk yarıda hem Oğuz hem Rıdvan sakatlanarak oyun dışı kalıyorlar. Trabzon 3-0 öne geçiyor. İkinci yarı Aykut'un iki golü yeterli değil. Rıdvan'ın Ortadoğu meselesinden bile daha çetrefil sakatlıkları başlıyor Yesiç'in tekmesiyle. Skoruyla değil Rıdvan'ın kaybıyla nakşediyoruz bu maçı hafızalarımıza. Ve uğursuz Pazar öğleden sonrasına karamsarlık çöküyor radyo başında.

13. 26 Nisan 2007 Fenerbahçe - Beşiktaş Maçı
İlk maçı 1-0 kaybedip Kadıköy'de Selçuk Dereli takviyeli Beşiktaş önündeyiz. Tek kale oynuyoruz Selçuk Dereli iki üç tane pozisyon kesiyor ofsayt diye. Baki,Tuncay'a tekme atmaktan yoruluyor ve oyunu kırmızı kart görmeden tamamlıyor, Mehmet Sedef'e kart göster diye uyarıyor yardımcı hakem ama Dereli gösteremiyor. Tümer'le öne geçiyoruz ama ikinciyi bir türlü atamıyoruz. Uzatmada Nobre'nin kafasıyla Seçuk Dereli finalde. Finalde de İsmet Arzuman'lı Beşiktaş Erciyes'i iki verilmeyen penaltıyla geçerek kupaya uzanıyor. Türkiye kupasından geriye yine hüzünlü bir son kalıyor. İyi tarafı Selçuk Dereli'yi üç sezondur Kadıköy'de görmememiz.

12. 16 Kasım 1991 Fenerbahçe - Beşiktaş Maçı
Yine bir Beşiktaş maçı. 32. saniye de saçma sapan bir gol yiyoruz, herkes bu maçta çizgiyi geçip geçmediği tartışılmış pozisyonu hatırladığı için bu gol güme bitmiştir. Santradan sonra en geride bulunan Soczyinski gelişi güzel bir vuruş yapıyor top Mehmet'in (Şifo) sırtına çarpıp bir anda önüne düşüyor Mehmet ne olduğunu anlamadan Engin'le karşı karşıya kalıp golü atıyor. Aykut'un iki golüyle öne geçiyoruz, üçüncüyü bir türlü atamıyoruz ve o meşum golle 90 'lı yılların başındaki Beşiktaş uğursuzluğumuza berdevam. Maçtan bir gün sonra ablamın düğünü için salona giderken elimde Fotospor var. Maçın hakeminin ismini asla unutmayacağımı ve bir gün intikam alacağımı düşünüyorum haksızlığa uğramış çocuk psikolojisiyle. Golü veren hakemi yani Çetin Oytuner'i hala hatırlıyorum ama intikam duygusu 2000 yılında Bursa'da tesadüfen karşılaştığım Semih sayesinde ortadan kalkıyor. Bursa'da caddede yürürken yanına gidip "afedersiniz Semih'siniz değil mi siz, bir soru sorabilir miyim? 90-91 sezonundaki o pozisyon gol müydü?" diyorum. Gülümseyerek "goldü" diyor. O zamana kadar gıyabında kin beslediğimiz hakeme üzülüyorum.

11. 4 Kasım 1992 Sigma Olomouc - Fenerbahçe Maçı
Okuldan koşarak geliyorum Galatasaray Eintracht Frankfurt'u elemiş sıra bizde diyorum. Eve gelip Öztürk Pekin'in Kanal 6 'dan anlatacağı golleri hayal ederken televizyonu açar açmaz yağmur gibi gol yiyoruz. 3-0 dan sonra Aykut'un golüyle bir nebze umutlansak ta arka arkaya gelen kırmızı kartlar (ki o hakemin yıllar sonra para karşılığı pek çok maç sattığı açıklandı diye hatırlıyorum)takımı dağıtıyor. Yıllarca ne zaman Avrupa bahsi açılsa bize hatırlatılan 7 gollük Sigma yenilgisini, okul üniformasını bile çıkarmaya fırsat bulmadan yediğimiz golleri derin bir çaresizlikle kabullenmeye çalışıyorum.

10. 1999 Euroleague Cibona Zagrep - Fenerbahçe Maçı
Bu sefer biraz daha büyümüş bir versiyonum koşa koşa dershaneden geliyor. Avni Küpeli İbo'nun her sayısında "dile kolay 30. sayı", "dile kolay 32. sayı" diyerek yine beni deli ediyor. Cibona deplasmanından galibiyetle dönmek üzereyiz iki sayı önde giriyoruz son saniyelere Cibona hücumunda top potadan dönüyor artık maçı almak üzereyiz. Zan Tabak potadan seken topu tutmak yerine tuhaf bir şekilde dışarıya doğru tokatlıyor, top tam da üçlük çizgisinin dışında artık maç bitti edasıyla bekleyen Chucky Atkins'in ellerine geliyor. Atkins'in elinden çıkar çıkmaz süre doluyor ancak Atkins'in attığı şut basket oluyor. İbo'nun 41 sayı attığı maçı son salisede kaybediyoruz. Bu maçtan iki sene sonra Robert Horry'nin Sacremento'ya attığı ve Lakers'a Batı Konferansı finalini getirdiği pozsiyonla bu pozisyon birbirinin kopyasıydı sanki.

9. 28 Şubat 2007 Fenerbahçe - Ros Casares Maçı
Sonuna kadar getirip sürekli çeyrek finalde elendiğimiz Euroleague'de Bayanlar çeyrek final son maçı. İlk maç kazanıp, İspanya da kaybetmişiz ve saha avantajı bizde olduğu için final foura kalma maçını Caferağa'da oynuyoruz. Son 8 saniyeye iki sayı önde giriyoruz. Sabık koç Zafer Kalaycıoğlu ne akla hizmetse tam saha pres yaptırıyor takıma sanki top çalmaya ihtiyacımız varmış gibi Casares presi cezalandırıyor ve köşede bomboş bir üçlük pozisyonu buluyorlar. Şans o sırada yanımızda, bomboş üçlüğü kaçırıyorlar ama pres yüzünden box out yapamayınca ribauntu Delisha Milton'in tiplemesini seyrediyoruz. Süre doldu mı dolmadı mı tartışmaları içinde hakem basketi veriyor ve maç uzatmaya gidiyor. Uzatmada maçı kaybediyoruz final-four bir kez daha ellerimizden uçuyor.

8. 24 Nisan 1996 Fenerbahçe - Galatasaray Maçı
1-0 kaybettiğimiz Ali Sami Yen deki Türkiye Kupası final maçının rövanşı. Maçtan önce bizim okul takımının liselerarası turnuvadaki final maçını izliyor ve şampiyonluğa seviniyoruz. Yıllar sonra gelecek Türkiye Kupası için televizyon başında hazırım. Aykut Van Gobbel'in neredeyse gözüne kadar kalkan ayağına rağmen kafayla Friedel'i avlıyor ve 1-0 öne geçiyoruz. Son derece üstün oynuyoruz ama Friedel kalede devleşiyor. Aykut'un Erol'un Tayfun'un yüzde yüz gol pozisyonlarında kaleyi kapatıyor. Uzatmada Saunders'in çatala doğru vurduğu topla 116. dakikada kupayı Galatasaray'a teslim ediyoruz. Souness sahaya Galatasaray bayrağı dikerken kupa vermek için sahaya inen Cumhurbaşkanı Demirel Bülent'e atılan pet bardaklardan nasibini alıyor. Okul duvarına yazı yazdığı için aylarca işkence gören gençlerin gündemde olduğu dönemde statta Demirel'e pet şişe atıp elini kollunu sallayarak dolaşan insanlar olması da tuhaf bir "yas dokunulmazlığı" olarak meşrulaştırılıyor adeta. Türkiye Kupası laneti devam ediyor.

7. 22 Şubat 2007 Az Alkmaar - Fenerbahçe Maçı
3-3 ün rövanşında 2-0 öne geçiyoruz. Makus Avrupa talihinin döneceğine inancımız tam. İkinci yarı Tümer-Alex ikilisinden bir tanesinin yerine daha defansif bir oyuncu almasını bekliyoruz Zico'nun ama kenarda oyunu seyretmeyi tercih ediyor Zico. Alkmaar 2-1 i buluyor. Skor 2-1 ken en az üç tane yüzde yüz gol kaçırıyoruz, içimde pis bir huzursuzluk atamayana atarların tecelli edeceğini muştuluyor. 86'da yiyoruz golü. O kadar iyi oynadığımız rahatlıkla geçebileceğimiz turu geçemiyoruz. Avrupa'da elenmeye bağışıklık kazanmış olsam bile bu maçı halen hazmedemiyorum. Çocukken olsa şu maç oturup üç gün üç gece ağlardım herhalde.

6. 11 Nisan 1999 Tofaş - Fenerbahçe Maçı
Yine dershane dönüşü bir basketbol maçı. Türkiye Kupası finalinde Tofaş'la Samsun'da oynuyoruz. Maça iyi başlayamıyoruz, Tofaş Rivers'in önderliğinde bir anda öne fırlıyor. Farkı 20 sayıya kadar çıkarıyorlar. İkinci yarı Fenerbahçe geri dönüyor yakalanan müthiş seriyle farkı kapatıp 2 sayıda öne geçiyoruz. O aralar Televole'lerde Bursa'da Zeki Müren'in mezarı başında "Şimdi Uzaklardasın'ı mırıldanan Rashard Griffith devreye giriyor ve son anda 2 sayıyla kaybediyoruz maçı. Efsane bir geri dönüşle kazanmak üzere olduğumuz bir maçı kaybediyoruz 25 gün sonra daha çok kahrolacağımız bir maçın gelebileceğini düşünmeden berbat bir Pazar gününe dönüşüyor o gün.

5. 26 Ağustos 1990 Fenerbahçe - Aydınspor Maçı
Hiddink'li sezonun ilk maçı. Maç televizyondan verilmiyor O sıralar radyodan maç dinlemeyi kuzenlerimle bir ritüele çevirdiğimiz için radyo başındaki yerimizi alıyoruz. Mikrofonlar ne zaman Kadıköy'e çevrilse gol umuduya radyoya yaklaşıyoruz ve her seferinde golü yiyen biz oluyoruz. Oyuncularının adını bile duymadığımız, ikinci ligden yeni gelmiş Aydınspor'dan yarım düzine gol yiyoruz. Maç bittikten sonra bile skora inanmıyorum, akşam Spor Sütdyosu'nda yediğimiz goller radyo kurgusu olmaktan çıkıp ete kemiğe bürünüyor. İkinci yarı Aydın'da oynanan maç da Aydınspor'u 5-1 yeniyoruz ve Jakolsewicz bir de penaltı kaçırıyor. O penaltıyı atsa 6-1 in rövanşını 6-1 le alacağız. İkinci maçtaki kaçan o penaltı da ayrı bir hayalkırıklığı olarak kalıyor anılarımızda. Aydınspor ertesi sezonun açılış maçında yine bizi İstanbul'da yenmeyi başarıp belalı iki seneden sonra ligden düşüyor da rahat ediyoruz.

4. 27 Nisan 2008 Galatasaray - Fenerbahçe Maçı
Ligin final maçı 32. hafta da Galatasaray'ı yensek şampiyonuz berabere kalsak da avantaj bizde. Sanki jübile maçına çıkmışız gibi ruhsuz oynuyoruz. Volkan-Edu işbirliğiyle yediğimiz aptalca golle Galatasaray öne geçiyor. Son dakikada bile topu ileriye vurmayıp yan pas veren Maldanado'yla birlikte hatırlıyoruz bu maçı. Şampiyonluğu kendi ellerimizle Galatasaray'a veriyoruz bu sefer son haftayı beklemeden. Dünyanın en gamsız takımı gibi şampiyonluk maçı oynayan bir takımı, o maçtaki oyuncuların ruhsuzluğunu hala anlayamıyorum.

3. 5 Mayıs 1999 Fenerbahçe - Tofaş Maçı
Herşeyin ters gittiği bir sene. 3 gün önce Ö.S.S. iptal edilmiş. Yarı final serisine ligdeki iki maçı da kazandığı için Tofaş 1-0 önde başlamış, Bursa'daki ilk maçı İbo'nun müthiş perfermonsıyla kazanmışız. Abdi İpekçi dolu. İkinci maçı da kazanıp skoru 2-1 e getirip saha avantajıyla play-off finaline çıkmamız hiç zor değil. Maç müthiş bir atmosferde geçiyor son anlara başa baş giriliyor. Tofaş öndeyken önce bizim benche havlu attığı için Rimaç'a teknik faul veriyor hakemler ortalık birbirine giriyor maç bize göz kırpıyor tekrar eşitliği yakalıyoruz, Tofaş tekrar öne geçiyor son hücum bizim ve 3 sayılık atış sırasında Gilmore' a yapılan harekete faul çalıyor hakemler. Süre bitmiş futboldaki temdit penaltısı gibi faul atışları için Gilmore potayla başbaşa. 3 serbest atışı da atsa maçı kazanacağız 2 sini atsa uzatma olacak. Gilmore üçünü de kaçırıyor. Abdi İpekçi o maçtan sonra aynı kalabalıktaki seyirciyi Beşiktaş la 2006'daki Avrupa Kupası maçına kadar bir daha görmüyor. Halil Üner ve Gilmor'e rağmen final yükselme şansını kaybediyoruz. Arka arkaya iki Tofaş faciasını 20 güne sığdırıyoruz. O kadar güçlü bir beddua etmişiz ki ertesi sene Tofaş basketboldan çekiliyor :)

2. 1 Aralık 1990 Galatasaray - Fenerbahçe Maçı
İnönü'de bir Cumartesi maçı. Hayatımıza yeni giren Magic Box Star veriyor maçı Ümit Aktan'ın anlatımıyla. 1-0 geriye düşüyoruz Tanju'nun golüyle,penaltı golüyle 1-1'i buluyoruz. Maçın sonlarına doğru Tanju, Schumacher'i bir kez daha mağlup ediyor. Maç sonrasında maça o kadar üzülüyorum ki o gece doğru düzgün uyuyamıyorum. Ertesi gün de içimde bir sıkıntıyla uyanıp nefes alamıyorum bahanesiyle ağlamaya başlıyorum. Doktora gidiyoruz apar topar, tabii doktora maç yüzünden canımın sıkıldığını söyleyemiyorum. Bir şeyi yok diyip postalıyor bizi doktor. Hala bu maça niye bu kadar anlam yüklemişim anlamıyorum ama çocukluğuma dair en büyük travmalardan birine neden oldu bu maç öneminden bağımsız olarak.

1. 14 Mayıs 2006 Denizlispor - Fenerbahçe Maçı
Pek çok Fenerbahçeli'nin bir numaralı hayalkırıklığı maçı olduğunu tahmin etmek zor değil. Pek çok kişi o sene Kadıköy'de 4-0'lık Galatasaray maçı sonrası şampiyon olduğumuzu düşünüyordu ama ben bir hafta daha bekleyip Trabzon maçını beklemeyi tercih etmiştim. Trabzon'da 3-2 kazandığımız maçtan sonra da çok temkinli birisi olsam da artık bu işin bittiğini ve şampiyon olduğumuzu düşünüyordum. Erciyes maçının bitiş düdüğü sonrası yan televizyonda berabere giden Beşiktaş-Galatasaray maçına bakıp Denizli'de beraberlik bile bizi şampiyon yapacak diye düşünürken Hasan Kabze'nin son dakika golüyle içimde oluşmaya başlayan "acaba" soruları bir hafta sonra gerçeğe dönüştü. Maç sonrası sarı-lacivert kalabalıkların içine karışmayı düşünürken sarı-kırmızılı kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışmak, maça dair bir sene boyunca hiç bir şey okumamak, görünütülerini izlememek, uzun süreli bir inkar dönemini ancak yüzüncü yıldaki şampiyonluk sonrası kabullenmeye cesaret edebilmek. Antik Yunan trajedilerinde bile "bu kadarı da biraz abartı olmuş ya" diye burum kıvırılacak bir trajediye canlı canlı şahit olmak.

Devamı ...