26 Ekim 2010

"O Maç" (volume 3)


(fotoğraf: fenerbasket.com)

Perşembe akşamı Euroleague'de ilk deplasman maçına çıkıyoruz. Drazen Petroviç Spor Salonunda Cibona Zagrep önüne çıkacağız, hazır o maç yaklaşmışken bundan 11 seneki önceki bir başka Cibona Zagrep maçını hatırlamanın zamanıdır.

Tarih 10 Şubat 1999. İlk kez yer aldığımız Euroleague'de evimizde geleni geçeni yenerken deplasmanda bir türlü galibiyet alamıyoruz. İlk grupta oynadığımız 5 deplasmanda sadece Rus Saratov'u yenebilmişiz,ikinci gruptada ilk iki deplasmanda TDK Manresa ve Kızılyıldız'a mağlup oluyoruz. İçerdeki bütün maçları kazandığımız için 6'lı grupta 2. sıradayız Cibona deplasmanına giderken. Cibona'yı yenersek grubu ilk ikide bitirmeyi garantileyebileceğiz. Sezona başladığımız rüya takımdan dengesiz Abdul-Rauf gitmiş, sezona yedek guard olarak başlayan Levent Topsakal kadro dışı, Miliç ülkesine dönmüş.

Erdal Koşan'ın kulübün kapısından girmesiyle başlayan oyun kurucu problemini yine hissediyoruz. Kalamiza - Gilmore ikilisiyle guard pozisyonunu idare ediyoruz. Barış Manço'nun ölümü üstünden on gün geçmiş, her tarafta Barış Manço şarkılarının melodilerinin yükseldiği zamanlar... Diğer yanda da iki ay sonraki genel ve yerel seçimlerin hazırlıkları sürüyor. 1 gün sonra Ahmet Kaya'nın toplumsal linciyle sonuçlanacak fitilin ateşlendiği MGD ödül töreninden ve 6 gün sonra Öcalan'ın yakalanacağından habersiziz henüz.

Bir Çarşamba gecesi nefes nefese dershaneden gelip geçiyorum televizyonun başına. İlk yarı başa baş geçiyor, o seneyi Euroleague sayı kralı olarak kapatan İbrahim Kutluay şutun kitabını yazmış Hırvatlara nasıl şut atılacağını gösteriyor, takımın liderliğini eline alıyor, arka arkaya sayılarla ilk yarı başa baş bitiyor. İkinci yarıda da skorda geriye düşmezsek deplasmanda şeytanın bacağını kıracağımızı düşünüyorum.

Avni Küpeli'nin 20 sayıyı geçen herkes için söylediği "dile kolay x sayı sayın seyiriciler" kalıbını o gün 20 kez duyuyoruz, İbo önce 20'li sayıları sonra dile kolay 30'ları ve en sonunda dile kolay 40 sayıyı buluyor. Kafası sargılı da olsa maçı bir şekilde Avni Küpeli'nin tüm nazar değdirme girişimlerine rağmen kazanmayı kafasına koymuş vaziyette. Maçın sonuna doğru bir kaç şut ve faul kaçırıyor İbo doğal olarak. Son hücuma yine de 84-82 önde girmeyi başarıyoruz. Son topta Cibona'nın denediği şut potadan dönüyor topa doğru uzanan Zan Tabak'ın ellerini görüyorum, maçı kazandığımızı düşünüp zıplıyorum, ribauntu alıp topu havaya atsa maç bizim, Tabak topu tutmak yerine çelmeyi tercih ediyor, göz açıp kapayıncıya kadar hafif sol çaprazda üçlük çizgisinin dışında bekleyen Chucky Atkins'in eline geliyor Tabak'ın çeldiği top. Atkins topu kaldırıp atıyor, top havadayken kırmızı olan potayı ve korna sesini duyuyoruz önce ve sonra da topun çemberden geçiş sesini. Hırvatlar Atkins etrafında sevinç yumağı olurken ben koltukta çökmüş vaziyetteyim. Tabak'ın elleri kafasında, İbo'nun 43 sayısı yetmiyor, Avni Küpeli sözü merkez stüdyolara bırakırken, hüznümüz baki kalıyor Zagrep semalarında.

Bize üçlüğü atan Atkins o sezonun sonunda NBA'e dönüp önemli bir rol oyuncusu haline geldi, belki de o basket adamın şansını döndürdü. Ne zaman Atkins ismini duysam (aynı adlı rejime adını veren mütevaffa Robert Atkins de dahil) ve ne zaman Cibona ismini işitsem İbo'nun sargılı kafasını, Tabak'ın o meşum elini ve o buz gibi Şubat gecesini hatılarım.

Bu Perşembe o günkü kadar şanssız olmamayı umalım.
Devamı ...

Bir İbrahim Kutluay Yazısı



Geçen gün sözlüklerdeki İbrahim Kutluay hakkında yazılan şeyleri tek tek okudum. Sol elle dripling yapamadığı için çocuklara basketbol öğretmemesi gerektiğinden, sadece şut atıp başka bir işe yaramayan basketbolcu olduğuna, hiç savunma yapmadığından, Fenerbahçe'yi satıp gittiğine, Harun Erdenay'ın tırnağı olamayacağından, fundementali sıfır bir adam olduğuna kadar okurken şahsen kolay sinirlenmeyen beni bile delirten şeyler vardı. Sonra baktım biz bu blogda 3 senede İbrahim Kutluay hakkında hiç bir şey yazmamışız sadece PVH Hakan Artış'ın Antu'da zamanında çıkan bir anısını paylaşmış. Bu yazı da İbo'ya çok gecikmiş kişisel bir vefa borcu ya da güzelleme diye okunabilir.

İbrahim Kutluay beni Fenerbahçeli yapmamıştır, ama Fenerbahçe'yi bu kadar tutkuyla sevmemin en önemli nedenidir. Kafası sarılı 41 sayı attığı Cibona maçını, orta sahadan son saniyede soktuğu üçlükle kazandığımız Karşıyaka maçını, Naumoski'yi deli gibi savunup hakemin aptalca düdükleriyle oyun dışı kaldığı Kütahya'daki Türkiye Kupası finalini, Efes'e karşı 27 sayı mağlubiyetin rövanşındaki destansı direnişini, Galatasaray tribünlerine formayı öperek yanıt verdiği 100. yıldaki maçı görmemiş, İbo'nun gözündeki o aşkı hissetmemiş Fenerlinin Fenerbahçeli genleri eksiktir.

Kendi takımlarından bir tane basketbolcu bile bilmeyen 90'ların Galatasaraylı ve Beşiktaşlı çocuklarına karşı Fenerli çocukların potaya top atarken kendi takımlarından bir oyuncu söyleyebilmesinin nedenidir İbo. Formasının sağ yakasını silerek çakma Naumoskilik yapan Galatasaraylı ve Beşiktaşlılara karşı gerçek bir Fenerlinin adıyla tek potada basket oynama hevesidir.

95-96'da futbol takımıyla Van deplasmanına şampiyonluk maçına gidecek kadar, Yunanistan'da oynarken maç sonrası Türkiye'deki Fener-Galatasaray maçına nasıl yetişeceğinin hesabını yapacak kadar, Seattle'da Fenerbahçe'nin galibiyetini duyunca sesi değişecek kadar, kadın voleybol takımının Cannes'deki yarı final maçının sonunda yanındakine sarılmış halde tezahürat yapacak kadar Fenerbahçelidir.

Aslında şimdi düşündüğümde taraftarlık dediğimiz o aşka benzeyen bağın pek çok kişisel anında İbo'nun izi var. Rıdvan sakatlandığında nasıl oturup ağladıysam, İbo'nun iki sene üstüste play-off'un başlangıcında burnunu kırmasına da kadere isyan ederek kahırla içim giderek yandığımı hatırlarım. Bir yandan üniversite için ergen telaşlarla karar vermeye çalışırken "Tofaş'a gider mi acaba 8 milyon dolara" diye kabus gördüğüm zamanları hatırlarım 1997-1998 sezonunda.

Ve 10 Ekim 1999. Fenerbahçe taraftarı olmaktan en çok utandığım olayın mağduru da İbo. Türkiye'de Fenerbahçe'ye karşı Efes formasıyla çıktığı ilk maç, tribündeyim, maç içinde İbrahim'e küfreden, topu aldığında ıslıklayan Fenerbahçe seyiricisinden utanıyorum. Dayak yeme pahasına ne yapıyorsunuz, nasıl küfrederseniz diye bağırıp çağırıyorum ama nafile, kariyerinin en zor maçını oynuyor İbo, Fenerbahçe forması giyerkenki hırsının onda biri yok, o berbat kadroyla doğal olarak İbo'nun hiç katkı yapmadığı maçta Efes'e 74-68 yeniliyoruz. Maçtan sonra protokol tribününün orda İbo'yu görüyorum, ilk kez görmüş olmam nedeniyle büyük bir heyecanla yanına gitmem gerekirken taraftarın gösterdiği tepkiden utanmış mahcup bir şekilde yanına gidip "lütfen taraftarın tepkisine üzülme onlar gerçek Fenerbahçeli değil" diyorum, samimi olarak omzuma dokunup "ben Fenerbahçeliyim" diyor.

11 yıl sonra koskoca adam olmuş bir halde Dünya Basketbol Şampiyonasın'da İbo'yu Ntvspor'un yayın yaptığı yerde bir kez daha görüp yine hayran olduğu popçunun yanına yaklaşan ergen çocuk heyecanıyla gidiyorum yanına. "Yönetimin size tavrına aldırmayın biz taraftar olarak arkanızdayız, inşallah kulüpte görücez sizi bir gün diyorum", "İnşallah" diyor yine gülerek. 10 yıl arayla bir Fenerbahçe efsanesinden önce Fenerbahçe taraftarı daha sonra Fenerbahçe yönetimi adına özür diliyorum. Efsanelerine bu kadar hoyrat davranan bir kulüp yok herhalde.

Başka bir kare geliyor gözümün önüne bir yurt odasında 2005-2006 sezonu mutad Ülker-Efes serisinin sonunda röpörtajları izliyorum. Ülker şampiyonluğu elde ederken, kariyerinde Avrupa Şampiyonluğu olan tek Türk basketbolcu olan İbrahim Kutluay Türkiye Ligi'ndeki ilk şampiyonluğunu kazanmış, maç sonrası kendisine şampiyonlukla ilgili duygularını soran Murat Kosova'ya şampiyonluktan falan bahsetmiyor, yine buruk bir gülümsemeyle "seneye Fenerbahçe'nin 100. yılı ben de bir Fenerbahçeli olarak 100. yılda Fenerbahçe'de oynamak istiyorum" diyor. Bir kez daha kahramanı tarafından unutulmadığını farkeden bir çocuk edasıyla gülümsüyorum "koçum be" diyerek. Ve iki ay sonra Ülker-Fenerbahçe birleşmesiyle İbo kendisine en çok yakışan formayı bir kez daha giyiyor. Mrsiç'i çok sevmeme rağmen birinci kaptanın İbo olmamasına bozuluyorum, 100. yılda Efes'le final serisi ne olur diye PVH'yle konuşurken ikimiz de en az bir maçı seyirci bir maçı İbo alır diyoruz 90'ların bize verdiği özgüvenle. Sonunda çocukluğundan beri hayal ettiği Fenerbahçe formasıyla şampiyonluk kupasını kaldırıyor İbo. Onun Fenerbahçe formasıyla kupa kaldırmasını hayal etmiş bunun peşinde takımı kovalamış bir Fenerli olarak 100. yıl şampiyonluğunu alkışlıyorum gözlerim dolu dolu.

Bir yıl sonra adam gibi veda edilmeyip Tanjeviç'in genç fetişizmine kurban giderek kulüpten ayrıldı İbo, çok sevdiği arkadaşı Harun'un hatrına İTÜ'deki bir seneden sonra aktif basketbolu başka formalar giyse de hep Fenerbahçe'nin 10 numarası olarak hatırlanacak şekilde bıraktı.

Bu ülke basketbolu İbo'dan çok daha iyi fundemantali olan, çok daha top eline yakışan, daha iyi savunma yapan, hatta daha iyi şut atan oyuncu gördü ama bu ülkeden İbrahim Kutluay kadar yüreği olan bir oyuncu çıkmadı. Euroleague finalinde MVP seçilip kupa kaldırmış, Euroleague sayı kralı olmuş, Yunanistan'da Türk imajını 180 derece değiştirmiş bir adama bu kadar aptalca bahanelerle küçük görmeye, değerinden azaltmaya çalışan adamlar muhtemelen İbrahim Kutluay kendi takımlarında olsa heykelini dikmeye çalışırlardı.

Şunu dosta düşmana bir kez daha hatırlatalım. İbrahim Kutluay bir Fenerbahçe efsanesidir, Efsanelik rütbesini ne iki tane NBA oyuncusu bilip fundemantalini eleştiren ergenler, ne yönetim ne derse biz onu derizci sözde Fenerbahçeliler, ne Aziz Yıldırım'ın bizzat kendisi indirebilir. Yeni açılacak Ataşehir'deki salonda 10 numaralı sarı lacivert formayı kirişe asıp İbo'yu onurlandırmak Fenerbahçe'nin efsanelerine göstermesi gereken asgari saygıdır.
Devamı ...

8 Ocak 2010

" O Maç" (volume 2)


Basketbol takimi kadro
(Fotoğraf Flying Dutchman'den)

90'lı yılların ikinci yarısında pek çok Fenerbahçeli basketbolseverin unutamadığı bir maç var. 96'daki Efes Pilsen maçını yazdıktan sonra birkaç kişinin de o maçtan bahsetmesi aynı travmayı birlikte yaşadığımız pek çok kişinin olduğunu gösterdi bana. Söz konusu maç o günkü adıyla Avrupa Kulüpler Kupası 3. tur rövanş maçı. İsrail'de 91-78 kaybettiğimiz maçın rövanşında İstanbul'da, 18 Şubat 1997 akşamı Hapoel Jerusalem'i ağırlıyoruz.

Ülke yine kaynıyor. 28 Şubat süreci dediğimiz şeyin kanlı-canlı içindeyiz. Küçücük bir ilçede bile İmam Hatip Lisesi-Anadolu Lisesi arasındaki voleybol maçında "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganı atılabilen bir dönem, Refah-Yol Hükümeti tüm hızıyla duvara toslamak üzere, hiç bir zaman apolitik bir lise öğrenicisi sayılmasam da gündemimiz yine irtica yeşilinden sarı-laciverte kaymış o hafta.

Aslında eşleşme öncesi beklenti turu rahatlıkla geçeceğimiz yönünde ama dengesiz bir ilk maç oynayıp 20'lere çıkan farkı önce üçe dörde indirip sonra tekrar açmalarına izin verip zor çevrilebilecek bir skorla İstanbula döndüğümüz için bir tedirginlik hasıl olmaya başlıyor ilk maçtan sonra. Bu maç öncesi ülkedeki irtica tartışmalarına inat bildiğim tüm duaları ettiğimi, hatta bu maç öncesindeki son Cuma namazında "Allahım geçelim şu turu" diye dua edip din işlerini spor işlerine karıştırdığımı da itiraf edeyim. Bir süre sonra maç için ettiğim hiç bir duanın kabul olmadığını farkedip oturup gayet laik maçımı izlemeye başlıyorum. Artık 28 Şubat etkisi midir, Tanrıdan umudu kesme midir bilinmez.

O dönem Salı günleri haftalık olarak yayınlanan Fanatik Basket gazetesinin sayfalarının en alt köşesinde bu maç için bir davetiye var ve sadece onu bilet görevlilerine gösterip maça girmek mümkün oluyor. Böyle bir uygulamayı da o gün bugündür bir daha herhangi bir yerde görmedim. Tabii ben İstanbul'dan kilometrelerce ötede Fanatik Basket'i alıp, bileti kesip bir köşeye koysam da doğal olarak maçı televizyondan izliyorum. TGRT'de Mehmet Baturalp-Cüneyt Şen ikilisi anlatıyor maçı. Batur Abi o aralar Fenerbahçe'nin bütün maçlarını yorumladığından Erdal Koşan yüzünden 20 yaş daha yaşlı gözüküyor. Bayan takımı maçlarını yorumlamaya başladı da Allahtan durumu toparladı, eski dinçliğine kavuştu.

Neyse geçelim maça salon yine ağzına kadar dolmuş, 12.000 kişi perdesiz Abdi İpekçi'de turun geçilebileceğini düşünüyor. Maça yine durgun başlıyoruz, farkı bir türlü açamıyoruz, maç başa baş geçiyor, ilk yarıda İbo'nun yanlış hatırlamıyorsam sayısı bile yok. İlk maç 5 üçlük atmış 20 küsür sayıyla bitirmiş İbo bu maçta sadece 1 tane üçlük atıyor. Pota altında Dallas'la etkili oluyoruz, savunmamız gayet iyi ama hücumda günümüzde değiliz. İlk yarıyı 5-6 sayı önde kapatıyoruz ama bize 14 sayı fark lazım. İkinci yarı sonlara doğru İbo açılıyor, fark çift hanelere çıkıyor, tam İbo açıldı artık maçı getirir derken bitime 2-3 dakika kala 5 faulle oyun dışı...

Son 30 saniye civarında 14 sayı öndeyiz. Top Hapoel'de. Hücumu iyi savunursak -ki o gün muazzam savunma yaptığımız için gayet de umutluyuz- maçı kazanacağız. Avi Gordon kendi sahasından ağır adımlarla bizim alana geçiyor, o sırada Mehmet Baturalp "Erdal bir topu çalsa şahane olur hadi be Erdal" gibi bir dilekte bulunuyor ama o gün zaten 10 sayı atıp career-high yapmış Erdal Koşan'ı aşan bir istek bu. Erdal daha köşede top sektiren ve süreyi kullanmaya çalışan Gordon'a 4 saniye kala gidip faul yapıyor. Taktik faulse niye bu kadar az süre kala, yok bilinçliyse henüz boyalı alana girme teşebbüsünü yapmamış adama niye faul yapılırın düşüncesi içerisindeyim. Murat Özgül de Erdal Koşan da şaşkın şaşkın duruyorlar.

Gordon 12.000 kişinin ıslıkları arasında gayet rahat 2 serbest atışı da sokuyor, kalan 4 saniyede o yıllarda yarı sahadan başlama gibi bir seçenek de olmadığı için doğru düzgün bir şut atma şansımız olmuyor ve 12 sayıyla maçı kazanıp 1 sayıyla eleniyoruz. 69-57.

Salondaki 12.000 kişi ve ekran başındaki binlerce insan gibi kahroluyorum. Bu maçtan sonra herhalde bu kadar çok da üzüldüğüm bir maç olmaz diye düşünürken çok değil 2 yıl sonra Gilmore'in atamadığı serbest atışlarla kaybedilen Tofaş maçıyla hüzün hiyerarşisindeki en tepedeki yerini kaybediyor bu maç. Demokrasiye balans ayarı yapıldığı seneden sarı lacivert bir hüzün hikayesi bize kalan.

Daha önce Son 20 yılın 20 trajedisi yazısında bu maçı 17. sıraya koymuşum. Sanki daha önlerde olmayı hakediyormuş, neyse hepsi aynı renkte trajedi nasıl olsa.
Devamı ...

3 Ocak 2010

Lefter de Fenerli mi canım? Hadi ordan!


Semih

Tartışmalardan biraz uzak kaldım, Semih konusunu okudum, onu haksız bulanların yorumlarını okuyamadım, fakat az çok ne dediklerini tahmin edebiliyorum. Aynı tartışmaları geçen haftalar Roberto Carlos'un gidişi üzerine de yaşadık. O tartışma üzerine İbrahim Kutluay'ın Fenerbahçeliliğine toz kondurabilenlerin bugün Semih Şentürk'ü haksız adam ilan etmeleri şaşırtıcı değil.

Mantığın kelimeye döküldüğü cümleleri sıralamak çok anlam ifade etmiyordu sloganlarla tartışma kültürü olanlara. "Kutsal forma bu, bedava giyilir" ile başlayıp "Fenerli nasıl bunu yapar takıma" diye bitirilebiliyordu tartışmalar. Şimdi resimleri koyuyoruz karşılarına, bu boş sloganlar 5 para etmiyor. Derdimi en başta, en temel biçimiyle söyleyip sonra o resimleri koyacağım. Fenerbahçelilik tek taraflı fedakarlık değildir, bir sporcu başarı için, kariyer için ve hepsinden önemlisi iyi para kazanmak için oynar. Fenerbahçeliliği bunlarla bağlanamaz, bunlardan fedakarlık yapması istenerek sorumluluktan kaçılamaz, bunlar yüzünden yönetimle ters düşen sporcuların Fenerbahçeliliğine halel gelmez. Çok iddialı geldiyse buyurun:

Önce Fenerbahçelilik konusu geçtiği zaman "Ben Fenerbahçeliyim" videosu hemen olaya dahil edilen Rıdvan. Gerçi Rıdvan'a da demediğini bırakmayan bir tayfa var, onlar bu fotoğrafı görünce sevinirler, haklı çıktıklarını düşünürler ama her hafta nasıl bir Fenerbahçeli olduğunu yineleyen Rıdvan'ın Fenerbahçe yönetimini kara kara düşündüren pazarlığı işte böyle haber olmuş.

Ridvan

Rıdvan'ın Fenerli olmadığına ikna olanlar için babalarımızdan dinlediğimiz başka bir efsaneye geçelim, Alpaslan Eratlı. Efsane kadrolara yazılan, Fenerbahçe tarihinde ayrı bir sayfası olan Alpaslan da transfer döneminde çatır çatır pazarlığını yapmış, hatta kulübe rest çekmiş.

Alpaslan

Alpaslan da sonradan transfer olmuştu, onu da Fenerli saymıyoruz mu diyen oldu? Hani şu "kutsal forma" konusu geçtiğinde kafası sarılı fotoğrafı akla gelen, o fotoğrafı bayraklara basılan, mücadelenin, takım sevgisinin simgesi olan Basri Dirimlili var. Hatırlamanız için hem o fotoğraf, hem de Basri'nin 15.000 lirayı kifayetsiz bulması ve kulüple yaptığı pazarlık.

Basri

Basri

Basri'nin kafası yarılmış halde oynadığı futbolu, yaptığı para pazarlığı kıymetsiz mi yaptı? Fenerbahçe marşında ismini haykırdığınız Can Bartu var şimdi. Yetmedi mi? Bugün sokağa çıkıp "Fenerbahçe efsanesi kimdir" anketi yapsak % 95 oranla ismi çıkacak Lefter var. 70.000 lirayı az bulan iki futbolcuyla pazarlıklar haftalar sürüyor. Marştan çıkarıp, heykellerini mi yıkacaksınız şimdi?

Lefter ve Can

İbrahim Kutluay önce 7 milyon dolar karşılığında Tofaş'a satılmak istenmişti. Gitmek istemedi. Aziz Yıldırım ve Mahmut Uslu'nun nefretini kazandı. Bir sene sonra kulüpte konuşmaya gittiğinde konuşacak insan bile bulamamıştı. O sene sonunda Efes Pilsen'e gitti ve hâlâ kendisine lanet yağdıran "Fenerbahçeliler" var. Fenerbahçe basketbol takımına zaten o sene yatırım kesildi ve play-off'a katılmaya oynayan bir takım oldu. İbo 2 sene sonra Avrupa'nın en büyük kupasını kaldırdı. Neden gitti diye soranların yaptığı aynen şu "Ankaragücü'nde Messi gibi bir adam varsa takım sevgisi nedeniyle takımında kalmalı". Zaten yukarıda da ismi geçen iki efsaneden Can Bartu İtalya'da, Lefter de İtalya ve Fransa'da oynadılar. Bir süre sonra dönüp Fenerbahçe'de oynayarak futbolu bıraktılar, tıpkı İbrahim Kutluay gibi. Altyapınızdan yetişmiş, Avrupa'da kupa kaldırmış, uluslararası basketbol camiasında bilinen ve sevilen bir oyuncunuz varsa ona basketbolu takımında bırakma fırsatı verir ve emekliliği sonrası görevlendirip kullanırsınız. Oysa İbo bizde nefret objesi yapıldı, yönetim sevgisi fetişine oyuncak edildi.

Semih bir sporcudur. Opsiyonu varsa bile nezaketen kendisine sorulur. Hakkı defalarca yenilen bir sporcu olarak iki kere düşünmeye hakkı vardır. Daha iyi teklifler gelirse aynı parayı Fenerbahçe'den istemeye de hakkı vardır. Bu oyuncular Fenerbahçe'nin malı değildir, onlara kutsal forma edebiyatıyla masa gibi davranamazsınız. Bu oyuncular Fenerbahçedir. Can, Lefter, Basri boş mukaveleye imza atma geyiğiyle popülizm yapmamıştır, hak ettikleri parayı istemiş, hissettiklerinde takımı bırakıp İtalya'da kariyerleri peşinde gitmiş oyunculardır ama Lefter ve Can Fenerbahçedir. Basri hâlâ mücadelenin simgesidir. Kafası patlayıp soyunma odasına giden, geri dönüp 40 sayı atan İbo da simgedir. Semih'in çevirdiği, kurtardığı onlarca maç yönetimin iş bilmeyen iş ahlakı yüzünden bir saniyede silinip atılamaz. Semih de İbo da Lefter kadar Fenerbahçedir, Fenerbahçelidir.
Devamı ...

4 Ocak 2009

Neden Derbileri Kaybediyoruz?


ibo

Basketbolda iki sezondur ezeli rakiplerimizden fark yiyoruz. Sene sonunda play-offlarda bizden yukarıya tırmanamayacaklar muhtemelen ama yine de fark yiyerek yenilmek üzücü. İstanbul'dayken hafta içi, hafta sonu demeden, futbol maçlarını bile satarak basketbol maçlarına gittiğim günlerden sonra 2 sezon önce olan olaylar yüzünden basketboldan iyice soğudum, hemen ardından da zaten teknik olarak maçları izlemenin imkansız olduğu bir yere gelince konu hakkında yorum bile yapmıyorum, maçları izleyemiyorum çünkü. Birazdan vereceğim rakamların da hiç anlamı yok aslında, belki "neden bu bizden zayıf takımlardan fark yiyoruz"un cevabını arayan vardır ve onlara yardımcı olur.

1995-1996 sezonundan beri play-off'lar dahil Galatasaray ile oynadığımız maçların listesi aşağıda. İbrahim Kutluaylı ve İbrahim Kutluaysız kadroların maçları olarak ikiye ayırdım, bakalım ne çıkıyor. Kaynak, http://www.tblstat.net

İbolu kadrolar
-------------------------
95-96
Fenerbahce 78 - 79 Galatasaray
Galatasaray 82 - 86 Fenerbahce

96-97
Galatasaray 70 - 88 Fenerbahce
Fenerbahce 66 - 65 Galatasaray

97-98
Galatasaray 53 - 74 Fenerbahce
Fenerbahce 73 - 65 Galatasaray

98-99

Galatasaray 78 - 71 Fenerbahce
Fenerbahce 97 - 80 Galatasaray

06-07
Fenerbahce Ulker 75 - 64 Galatasaray Cafe Crown
Galatasaray Cafe Crown 57 - 91 Fenerbahce Ulker
Fenerbahce Ulker 76 - 70 Galatasaray Cafe Crown
Galatasaray Cafe Crown 64 - 69 Fenerbahce Ulker

Ibosuz Kadrolar

-------------------------

99-00

Galatasaray 59 - 53 Fenerbahce
Fenerbahce 85 - 73 Galatasaray

00-01
Fenerbahce 83 - 64 Galatasaray
Galatasaray 75 - 86 Fenerbahce

01-02
Galatasaray 79 - 78 Fenerbahce
Fenerbahce 111 - 109 Galatasaray
Galatasaray 87 - 100 Fenerbahce
Fenerbahce 92 - 97 Galatasaray
Galatasaray 85 - 88 Fenerbahce

02-03
Fenerbahce 68 - 96 Galatasaray
Galatasaray 76 - 74 Fenerbahce
Galatasaray 96 - 88 Fenerbahce
Fenerbahce 83 - 66 Galatasaray
Galatasaray 71 - 74 Fenerbahce
Fenerbahce 78 - 91 Galatasaray

03-04
Galatasaray 66 - 64 Fenerbahce
Fenerbahce 98 - 79 Galatasaray

04-05
Fenerbahce 80 - 69 Galatasaray
Galatasaray 63 - 90 Fenerbahce

05-06
Fenerbahce 78 - 71 Galatasaray Cafe Crown
Galatasaray Cafe Crown 75 - 59 Fenerbahce

07-08
Galatasaray Cafe Crown 88 - 77 Fenerbahce Ulker
Fenerbahce Ulker 76 - 72 Galatasaray Cafe Crown

08-09
Galatasaray Cafe Crown 78 - 62 Fenerbahce Ulker


2007-2008'de İbo kadroda fakat iki Gs maçında da oynayamıyor.

Sonuç;
İbolu kadrolar: 10 galibiyet - 2 mağlubiyet
İbosuz kadrolar: 13 galibiyet - 11 mağlubiyet.

- Bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarıyor hocam?
- Onu kendiniz bulun evladım.
Devamı ...

23 Ağustos 2008

İbo'yu da Yediler


ibo

Fenerbahçe basketbol takımı teknik heyeti veya yönetimi İbo'yu istemedi. Yazacak çok şey var, küfür edecek çok adam var... Yordular beni, yazmak bile istemiyorum. Son 20 senede kulübe İbo gibi Fenerli gelmiş mi göstersinler. 3 sene öncesine kadar İbo'ya edilmedik hakaret bırakmayıp geldiği gün "O bizim sporcumuz artık destekleriz"ciler yavaş yavaş türemeye başlayacak yine, İbo'ya iki sene sonra yine hakaretler edilecek, ne de olsa artık bizim formamızı giymiyor olacak. Aşağıda okuyacağınız yazı benim değil, basketbol takımımızın menajerliğini yapmış Hakan Artış'ın... Zamanında antu'da yazmış olduğu, görev yaptığı dönemden İbo ile ilgili hatıralarını aktardığı bir yazı. Aklımıza gelenleri buraya karalamaya başladığımızdan beri başkasının yazısını alıp buraya koymamıştık, pek de güzel yapmıştık, ama bu yazı bak şu gazetede gördüm çok nefis yazmış yazısı değil, internetin yutup gittiği hatıraların bazıları çok değerli, onları kaybetmeyin yazısı. Bugün İbo'ya sırt çevirenlerin sabah ve akşam olmak üzere iki doz alması gereken bir yazı.

*****************************

İki yıl önce yazdığım “İbrahim Kutluay Gerçeği” yazımı yayınlamak bugüne nasipmiş... Fenerbahçe’de genel menajerlik görevi üstlendiğim yıllarda İbrahim’le ilgili çok hoş anılar yaşadım. İstedim ki gerçekten yaşanan bu değerli anılar bende saklı kalmasın. İstedim ki onun nasıl bir sporcu olduğu ve gerçek bir Fenerbahçeli olduğu artık bilinsin... Çalışkan, başarılı, efendi, dürüst, yakışıklı, alçakgönüllü, lider, bırakın kendi takım taraftarını, rakip takım taraftarlarının bile sevdiği, milyonlarca minik basketbolcu adayının kendisine örnek aldığı, ay yıldızlı takımın dev adamı ve Fenerbahçe’nin yaşayan efsane basketbolcusu İbrahim Kutluay.

Bir gün İbrahim odama geldi, kapıyı kilitledi ve “Hakan ağabey bir televizyon kanalından ve reklamlardan kulübe gelecek ödemelerde bir gecikme olacakmış bize yapılacak ödemeler bizler için çok önemli değil ama bu haftaki Galatasaray maçı öncesi Amerikalı oyunculara ödeme yapılmaması problem yaratabilir. Bu parayı ben sana versem ( 100.000 dolar) sende bu parayı resmi yoldan onlara ödesen, ayrıca bu olay da ikimizin arasında kalsa olur mu?” demesiyle boğazımda bir şeyler düğümlenmişti, yutkunamıyordum bile, aniden bütün benliğimi titreten bir ürperti ile sarsıldım, gözlerim dolu dolu olmuştu ki birden kendimi toparlayarak ayağa kalktım. O Fenerbahçesine 12 yaşında gelmiş, Fenerbahçe’nin gerçek Fenerbahçe’li sporcusuydu onunla gurur duydum, kucaklayarak yanaklarından öptüm ve bu işi en kısa yoldan halledeceğime dair ona söz verdim. Bende uğraşlarım başarısızlıkla sonuçlanınca yabancı oyuncuları odama çağırdım o zamanki antrenör Murat Özgül ve yardımcısı Devrim Kıvanç’la birlikte onlara takım arkadaşlarının ne düşündüklerini, ne yapmak istediklerini ve fedakarlıklarını anlattık. Onlar da gıkları bile çıkmadan kırk yıllık Fenerbahçe’li gibi maça çıkıp oynadılar. Maç sonunda da Galatasaray galibiyetini taraftarlarına armağan ettiler. O gün bugündür İbrahim’in Fenerbahçelilik ruhunu taşımayan sporculara örnek teşkil ettiğine inanırım.

Hırvat takımıyla deplasmanda şampiyonlar ligi maçı oynuyorduk ki maçın tam 5. dakikasında İbo kaşının üstüne aldığı dirsek darbesiyle sırt üstü yere devrildi, bir anda İbonun çevresi kan gölüne dönüşmüştü . Doktor ve ben onu soyunma odasına götürdüğümüzde odanın zemini kandan kurban bayramı görüntülerini aratmıyordu, sadece İbrahim’in “Haydi doktor elini çabuk tut dik artık şurayı, haydi Hakan ağabey çabuk olun arkadaşlarımın bana ihtiyaçları var hemen sahaya dönmek zorundayım” feryatları odada yankılanırken ben onun bacaklarını sıkı sıkıya tutarken, o da eline geçirdiği havlu parçasını ağzına sokarak dişleri ile havluyu sıkıştırıp bir nebze olsun acıdan kurtulurken, benim o günkü tabirimle doktor onu canlı canlı dikti. İbo kafası sargılı tek gözünün yarısı kapanmış, şişmiş ve morarmış bir şekilde adına destanlar yazılmış büyük Türk kahramanı Ulubatlı Hasan edasıyla oyuna girerken bile formasındaki kan lekelerini bana gösterip “Hakan ağabey sarı formama kırmızı karıştı kızmazsın değil mi ?” Esprisini, maçın bitiş düdüğü ile birlikte attığı 43 sayısını, taşıdığı o kutsal formanın renk aşkı ve gururuyla arkadaşlarının omuzlarında soyunma odasına uğurlanışındaki mahcup ama gururlu başı dik binlerce Yugoslav taraftarın bile dakikalarca ayakta alkışladığı anını hiç ama hiç unutamam...Fenerbahçelilik ruhu bu olsa gerek diye düşünürüm, ama KARAR sizin!!

İbrahim’in özellikleri, yetenekleri, yaptıklarını anlatmak için sayfalar yetmez ama birkaç küçük hatırlatmanın da yararlı olacağını düşünüyorum. Fenerbahçe’de yıldız oyuncu olduktan sonra bile hiçbir zaman şımarmadı, aksine alçak gönüllüğü ve yardım severliği hiç mi hiç bırakmadı. Takımın genç oyuncularına maddi manevi destek olur, cep telefonu olmayana cep telefonu hediye eder, Anadolu’dan basketbol oynamaya Fenerbahçe’ye gelmiş bir çok genç sporcuya gıda, giyecek ve eğitim konularında destek verir. Ezeli rakiplerle olan maçlar öncesi takım arkadaşları için moral yemekleri verir, onları motive etmek için kendi bütçesinden özel primler verir. Kazanılan maçlar sonrası ise kesinlikle takıma kutlama yemekleri düzenler. Ayrıca da takımın her zaman lideridir, takım içindeki birçok sorun menajere ve yönetime gitmeden İbo tarafından çözülür. Takım deplasmana giderken tüm oyuncular otobüsteki veya uçaktaki koltuğunun çevresinde toplanır. Çünkü şarkıları, bilgi yarışmaları, bilmece ve bulmacaları, ezeli rakiplere bestelediği tezahüratları, esprileriyle her seyahatte eğlence, renk ve moralle takıma neşe ve motivasyon sağlar.

İbrahim hiçbir zaman konuşmadı, o karalandığı gibi kimseyi karalamadı, terbiyesizlikle ve beceriksizlikle suçlamadı. “Hedefleri büyük olan takımda oynamak istiyorum” demeciyle gizli isyan rüzgarları estirip taraftara küçük uyarılar da bulunmaya çalıştı, fakat o da aleyhine kullanıldı. İbo sadece Fenerbahçe’nin Fenerbahçe’ye yakışmayacağı bir takım kurduğunu, Fenerbahçe’nin hedefi olmadığını lig sonunda ki dokuzunculuğunu önceden taraftara yansıtmak istiyordu, haber veriyordu sanki, ama alıştığı sevgiyi, ilgiyi, dostluğu, desteği, yakınında da ona sahip çıkacak ve kucak açacak birilerini yanında bulamayınca da açık bırakılan pencereden üzgün ve sessizce kalbi ve kanadı kırık uçtu gitti gurbete yavru kanaryamız. Bazen düşünürüm keşke o yıllar futbolcu Baliç’e sunulan sevginin, ilginin ve değerin küçücük bir parçasından yoksun bırakılmasaydı diye!!! Onun suçu Fenerbahçe’nin öz be öz çocuğumu olmasıydı ?

O şimdi yıllarca savaştığımız halkın kahramanı ilan edildi, Fenerbahçe forması giymiş Yunanlı taraftarların desteğinde AEK takımına Yunanistan’ın en büyük kupasını kazandırıyor, Yunanistan dış işleri bakanı Papandreu’nun elinden barış elçisi ödülünü alıyor. Abdi ipekçi dostluk ve barış ödülüne layık görülüyor. Ardından Yunanistan’ın en ünlü takımı Panathinaikos’a transfer oluyor. (İki gün önce de, Avrupa’nın en büyük kupasını İtalya’nın ünlü takımı Kinder potasına attığı 22 sayı ile Yunanistan’ın Panathinaikos takımına kazandırdı.) Ama o hala bana telefonda büyük keyif ve zevkle 15 bin kişilik salonda Yunanlı taraftarların coşkuyla salladıkları sarı lacivert bayraklardan ve giydikleri Fenerbahçe formasından, Galatasaray’la bir ölçüde şampiyonluğu belirleyecek lig maçında Saraçoğlu mabedinde takımının yanında olacağından bahsediyor. Bizim alt yapımızdan yetiştirdiğimiz değerimize başkaları daha fazla değer veriyor. Çünkü bizler kendi değerlerimize sahip çıkmıyoruz. İbrahim Kutluay gibi Fenerbahçe ruhu taşıyan ve onunla yaşayan değerler kolay yetişmiyor.

25 milyon taraftarı ve dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Fenerbahçemizin yöneticilerine son kez sesleniyorum “Özlüyorum onun Fenerbahçelilik ruhunu, Fenerbahçe sevgisini, her sayıdan sonra yumruklarını sıkıp tribünlerin önüne gelişini, sevincini, coşkusunu, zafer naralarını, taraflarla kucaklaşmasını, ama o yok artık...”

Onun gibi Fenerbahçe ruhu taşıyan, renklerine aşık, kulübü için her türlü fedakarlığı yapan, Fenerbahçe’nin alt yapısından yetişmiş, Milli takımımızın gururu, Türk basketbolunun yıldızı, Avrupa sayı kralı oyuncumuzla aynı formayı kuşanmanın ve aynı renkler altında onun menajerliğini yapmış olmanın gururunu taşıyorum. Onunla ilgili yazacak daha çok şey var ama şimdilik gerçekler için birkaç küçük anının sizler için aydınlatıcı olduğuna inanıyorum... Ama yine de karar sizin!!!

Her duyduğunuza inanmayın, gerçekler anıların içinde saklıdır.

Hakan Artış

Devamı ...