10 Mayıs 2012

Hayatta Hiçbir Şeyimiz Naz Olmadı Senin Kadar



Lâkin şu son yaşanandan sonra "Sen de başını alıp gitme, ne olur" diyemiyoruz artık. Husule gelen şey bir büyük burukluk ki kelimeyle anlatılır gibi değil. Bir kaç cümleyle denemek gerekirse anlatmayı:
Fenerbahçe'ye süre vermek değil, bunu cümle âleme duyurmak güzel olmadı. Mahremi ayak altına almak oldu. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz artık.

Bizim gibilerden fazla kalmadı Naz. Taş çatlasa bir kaç bin varız belki. Fazladan şeddeli eşşşekler gibi biliyoruz, sözleşme ile bağlanan oyunculardan belli hassasiyetlerin beklenmeyeceğini ama yine de bazen, bazı oyunculardan bekliyoruz işte.

Tövbe, 1970'li yıllarda Semih Bayülken tayfası şubeyi neredeyse keyfen kapatınca son ana kadar bekleyip ağlaya ağlaya başka kulüplere giden erkek voleybolcuların tavrını beklemiyoruz. Görece güzel zamanların, fazla güzel insanlarını uğurlayalı uzun zaman oldu ama hiç değilse biraz daha lisan-ı münasip mi desek?

Yok, biz anlatamayacağız galiba. En iyisi biz sana bir tanıdığını tavsiye edelim Naz kardeşim.

Yıllar önce bir Dicle deplasmanı dönüşü, Sabiha Gökçen çıkışında bekleyen taraftarlara gelip, orada bulunan herkese hitaben "Senelerdir voleybol oynuyorum ama hayatımda bu kadar büyük bir sahiplenme, bu kadar muazzam bir duygu görmedim. Hep birlikte bir fotoğraf çektirelim mi?" diye soran Çiğdem Can Rasna'ya bir danış. O sana neler hissettiğimizi açıklar. Vesileyle kaptanımıza saygılarımızı ilet lütfen.

Sana gelince... Fenerbahçe'de kalsan da kalmasan da Allah yolunu açık etsin.
Devamı ...

9 Mayıs 2012

Etik Kurulu Raporu: Bir Darbenin Anatomisi (I)


Sonda söylenecek olan şeyi baştan söyleyelim, eğer 58. maddede değişiklik yapılmasaydı, böyle hukuk garabeti bir raporun ortaya konulması da, bu karara bağlı olarak alınan PFDK kararları da mümkün olmayacaktı. 58. Maddenin değişmesiyle mümkün olan "kişiler ve kulüplerin ayrılması" mantığının yarattığı alanda etik kurulu, herkesin hoşuna gidecek veya herkesi eşit şekilde üzebilecek, son derece ortalama, riya ve eyyam kokan bir karar alabilme şansına erişmiştir. Zira bu maddenin değişimi, raporu hazırlayanlara Fenerbahçe'yi küme düşürmeden, Fenerbahçe'ye ceza verebilme gibi bir imkan yaratmıştır. Ortada bir şike suçu olmadığı halde, 3 Temmuz sürecinin başından beri gelen baskıyı ve kamuoyunda yaratılan beklentiyi kurul böylelikle karşılamış, buna karşın Fenerbahçe'yi de küme düşürmeyerek tabiri caizse paçasını kurtarmıştır.

Rapor, 3 Temmuz darbesi sonrasında olan her şey gibi, siyasi bir beklenti ve mülahazanın ürünü olarak ortalıkta dolaşmaktadır. Okuyanların tamamının aklına -hangi safta olursa olsun- aynı soruların gelmesi de bu sebeple kimseye şaşkınlık yaratmıyor. Bu kadar eyyamcı, bu kadar hukuk mantığından yoksun bir rapor hazırlanınca, mantık sahibi her şahıs, hatta Sadri Şener isyan duygusu ile doluyor.

Bu noktada, Trabzonspor'lu arkadaşlarımızın isyanını paylaştığımı, onların duygularını anladığımı ifade etmek zorundayım. Gerçekten de olan tam da gördükleri gibidir. Siyasetin müdahalesi ile, siyaset için en elverişli koşul olan "oy kaybetmeden Fenerbahçe'yi cezalandırma" formülü rapor ile hayata geçirilmiş, tüm kulüplerin ağzına bir bal çalınmış, herkesin de canı bu sayede yakılmıştır.

Bugün Trabzonsporlu ve Galatasaraylılar şu soruyu sorma hakkına sahiptir, şayet rapor şikenin varolduğunu ve Fenerbahçe yöneticilerinin bu şikeyi yaptığını ifade ediyorsa neden Fenerbahçe'ye ceza vermiyor? Akıl almaz bir durum. İlhan Ekşioğlu ile ilgili bölümlerde yer alan yönetim kurulu kararı olmadığı veya haberi bulunmadığı yönündeki dolayısıyla kulübe izafe edilemeyeceğine yönelik ifadeler zorlamanın abartılı bir versiyonu olarak karşımızda durmaktadır. Bu ifadeleri izah etmek, yazanlar için dahi başlı başına imkansız bir çaba olarak gözüküyor. Tam da bu sebeple, zaten izah etme zahmetine bile katlanmadan, cümleyi patır patır döker gibi kağıda döküp, görüş sahamızdan uzaklaşmış durumdalar.

Operasyonun Bilançosu

Sormamız gereken soru böyle bir kararın nasıl alınabildiği değildir, sorulması gereken soru neden tam da böyle bir karar alınması gerektiği, neden bunun son derece normal olduğudur. 3 Temmuz darbesini yaşayan hiç kimse bu kararın, tam da bu şekilde alınmasına şaşırma hakkına sahip değil. Bu blogda, bundan çok önce, 58. maddenin değişmesi ilk gündeme geldiğinde, bu değişikliğin eyyam kapılarını açacağını, bunun adaletin gerçekleşmesini imkansız hale getireceğiniz yazmıştık. Deha filan olduğumuzdan değil, süreç tüm yönleriyle bu noktayı işaret eettiği için. (bkz: 58. maddenin değiştirilmesi şikedir, şikeci de Kulüpler Birliği'dir)

2 Temmuz tarihinde yapılan brifing ile Başbakan'dan alınan müsaade üzerine başlayan, 3 Temmuz tarihli darbenin faillerinin temel projeksiyonu, 3 Temmuz - 10 Temmuz 2011 aralığında yoğun medya bombardımanı ile bir kamuoyu algısı yaratmak, bu algı ile TFF'yi baskı altına almak, TFF'nin Fenerbahçe'nin şike yaptığını tescil etmesini sağlamak, elde ettikleri bu "uzman görüşü" ile Özel Yetkili Mahkeme'de süren davada güçlü bir pozisyona ulaşmak ve Aziz Yıldırım başta olmak üzere bütün davalıların yıllar sürecek bir tutukluluk ile karşı karşıya kalmasını sağlamaktı. 6 Temmuz tarihli İstanbul Emniyeti'ne ait "19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik" açıklaması tam da bu dalganın kamu desteği görevini görmekteydi. Alanında otorite olan ve belirli bir kamusal saygınlığı bulunan kurum bu açıklaması ile kitleyi "ikna" etmeyi umuyor, konuyu otoriteye bağlı argüman ile kapatmayı istiyordu.

10 Temmuz'da yaşananlar kurgunun ilk aşamasını bozdu. Fenerbahçe halkının yaşanan bombardıman içerisinde sessizleşmesi, pasifize olması beklenirken, tam da bombardımanın yoğunluğu, baskınlığı ve yapısı nedeniyle Fenerbahçe kamuoyu çok daha büyük bir reaksiyon gösterdi.

Bu reaksiyonun ilk sonucu, reflektif olarak Fenerbahçe kamuoyunda oluşan "bu bir Fenerbahçe operasyonu" algısını kırmak, operasyonu Beşiktaş ve Trabzonspor'a doğru genişletmek oldu. Bu hat değişimi daha sonra Serdal Adalı tarafından "Fenerbahçe'ye meze yapıldık" diyerek ifade edilecek, ilerleyen zamanlarda Beşiktaş ve Trabzonspor'un sanki süreçte hiç yokmuş gibi gösterilmesi hatta, Trabzonspor'un kendi yargılandığı davaya müdahil olması ile daha da belirgin hale gelecekti.

Operasyonun bu kısmı ile birlikte ortaya konulan ikinci araç UEFA sopasının yaratılması, Galatasaray'ın aktif / müdahil olarak davanın spor kamuoyundaki savcılığı pozisyonuna doğru ilerlemesi, bu ikili araç ile TFF'nin baskı altına alınarak TFF'nin bir karar vermesinin sağlanmasıydı. Bu dönemde, savcı soruşturma dosyasını TFF'ye gönderdi, Galatasaray bu ateş üfleyerek sönmez, kangren olmayan kolu gelir başkası keser dedi, Pierre Cornu'nun Türkiye seferi ile başlayan süreç, UEFA mektubu ve 24 Ağustos tarihli karar ile tepe noktasına vardı. O dönemde UEFA'nın Fenerbahçe'nin şikeci olduğu yönünde bir karar aldığını söyleyerek başlayan kampanya, TFF üstüne çok daha büyük bir hücum dalgası olarak gelse de, Fenerbahçe'nin kritik üç müdahalesi ile bu baskı bertaraf edildi. Fenerbahçe açıkça bu kararı alanın UEFA değil TFF olduğunu, TFF'nin şayet kendisinin şikeci olduğunu düşünüyorsa Fenerbahçe'yi küme düşürmesi gerektiğini ifade etmesi ve CAS'ta açılan dava, TFF'yi ve sürecin bileşenlerini kilitleyen hamleler oldu.

24 Ağustos'tan sonra başlayan süreçte bu tipte kampanyalar başka başka vesilelerle tekrar tekrar görüldü. İddianamenin açıklanması ve kabul edilmesiyle "mahkemenin ciddi bulduğu iddianameyi TFF'mi kabul etmeyecek, düşürün Fenerbahçe'yi" bangırtısı başlarken, liglerin başlaması, duruşmaların devamı sırasında da "Fenerbahçe'yi küme düşürün" kampanyaları "UEFA Ban Turkey" estetiğindeki diğer yapımlarla birlikte vizyona sürüldü.

Bütün bunlara rağmen, Fenerbahçe küme düşürülmedi, TFF son derece rasyonel sebeplerle bu baskıyı bertaraf edebildi. Herkesin atladığı bir kaç temel hukuk kaidesi "masumiyet karinesi," "savunma almadan ceza verilemeyeceği" gibi temel ilkeler baskının gayri meşru zeminde olduğunu gösteriyor, bu meşru iki kural çerçevesinde de TFF süreci öteleyebiliyordu. Bunun yarattığı dinamik, sürecin uzaması, süreç uzadıkça da operasyonun sahipleri ile paralel iktidarın koalisyon ortağı durumundaki hükümet arasındaki çatlakın açılması oldu. Fenerbahçeliler operasyonun adaletsiz, anti demokratik, hukuksuz olduğunu daha yüksek sesle söyleyerek aktive olmaya başladıkça, bunun yaratacağı siyasi bedelleri ödemek istemeyen hükümet de ara formüller bulmak için çalışmaya başladı. Bu formüllerin ilki, 58. maddede yapılacak değişiklikti. Bu maddenin değişimi ile tutuklu yargılaması devam eden bazı şahısların tahliyesi hedeflenerek, toplumsal bir rahatlama hedeflendi. Ancak Aziz Yıldırım tahliye edilmediği, operasyonun failleri ve siyasi sorumluları o aşamada Aziz Yıldırım'ı tahliye edemeyeceği için beklenilen amaca ulaşılamadı.

Kısmet Erkiner'in yaptığı açıklamalar ile başlayan deprem, TFF Başkanının kendi hukuk kurulu ve müşaviri tarafından kandırıldığını, 24 Ağustos tarihinde Fenerbahçe'nin hakkının gasp edildiğini ortaya koyunca, süreç bambaşka bir merhaleye girdi ve darbenin bütün uzantıları ortaya çıktı.

İki temel olay, darbenin Fenerbahçeliler için kabak gibi ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

1- 6222 sayılı kanunda değişiklik yapılacağı zaman, cemaat ile bağlantıları olduğu bilinen Zaman Gazetesi çizgisi, Şamil Tayyar, Hakan Şükür gibi isimler, Taraf gazetesi gibi yayın organları korkunç bir direniş harekatına giriştiler. Tayyip Erdoğan'ın hastalığına rastlayan bu direniş dönemi, Bülent Arınç'ı özür dilemek zorunda bırakacak bir epik finale ile kapanırken Fenerbahçe hem yarattığı dinamiği hem de bu operasyonun faillerini görebilme gücüne erişti.

2- Kısmet Erkiner'in açıklaması ile başlayan dinamik ise TFF'nin yanlış yönledirildiğini, yanlış yönlendirenlerin de kulüp aidiyetleri ile yaptıkları etkiyi gösterdi. TFF içerisindeki bazı mevkileri işgal etmiş şahıslar bilinçli bir şekilde olan olayları çarpıtarak, hukuk kurallarını hiçe sayarak, UEFA nezdinde bir lobi ile TFF üzerinde baskı kurarak Fenerbahçe'yi küme düşürmek için bir "operasyon" ortaya koymuş, ancak bu operasyon da sonuçsuz kalmıştı.

Dolayısıyla darbenin siyasi sorumlusu artan bedelle süreci başka bir mecraya taşımak istiyor, faili sürecin yaratacağı değişik etkilerin, özellikle Özel Yetkili Mahkeme - Emniyet hattının itibar kaybına neden olacağını düşünüyor ve bunu engellemeye çalışıyor, süreç içerisinde yer alan aktif bir kulübün kanaat önderleri ise süreci bir aralık olarak kullanarak gönüllü bir taşeron hizmeti sunuyordu.

Bütün bunlara rağmen, taraftarın gerçekten de ödünsüz duruşu, Fenerbahçe kamuoyunun geniş bir şekilde uyanışı, Aziz Yıldırım'ın pazarlıksız, ödünsüz tutumu ile siyasi dili son derece rahatlıkla kullanması ve Fenerbahçe'nin Türk spor ekonomisindeki belirleyici konumu, Fenerbahçe bütün avantajlarını doğru bir şekilde kullanarka, sürecin bugüne kadar gelmesini sağladı. Spor kulübünün oyuncularının başarılarıyla yarattığı psikolojik destek ortamı, taraftarın direniş gücünün asla azalmaması ile birleşerek ortaya çıkarttığı "kayıp" hattı, operasyonun failleri ve siyasi sorumlusunun da hareket kabiliyetini kısıtladı.

Bütün bunları bu kadar rahat söylememizin de esasında üç temel sebebi var.

1) Sürecin her aşaması hukuksuzluklarla doludur

A) DELİL YOKLUĞU

6222 sayılı kanuna göre "şike" veya "teşvik primi" basitçe şu şekilde tanımlanır: "Bir müsabaka sonucunu etkilemek için iki taraf arasında bir kazanç karşılığında yapılan anlaşma"

8 aylık teknik takip dökümanlarına, fiziki takibe rağmen kolluk kuvvetlerinin elinde bu üç unsuru bir arada gösteren tek bir delil dahi bulunmamaktadır.

Bugüne kadar böyle bir delilin ortaya çıkmamasının sebebi de, böyle bir delilin olmamasıdır.

Bu blogu takip edenler, yaklaşık 10 aydır, bu blogda bangır bangır 6222 sayılı kanun anlamında bir tane delil bile olmadığını, böyle bir delil varsa da ortaya konulması gerektiğini söylediğimizi biliyorlar. Bugüne kadar karşı takımın fanatiklerinden, binlerce yazı yazan gazetecilere kadar hiçkimse böyle tek bir delil bile ortaya koyamadı. Hatta görüş veren hukukçular bile bu görüşlerini bu kanun anlamında gerekçelendiremediler. Bugün eldeki tüm deliller ortaya çıkmışken, şunu rahatlıkla söylüyoruz, 6222 sayılı kanun anlamında iddianamede tek bir delil bile yoktur.

Böyle bir delil olmadığı için de, yapılan bütün yorumlar, Ömer Çelakıl tekniğinin etkin kullanımı, batini yorumlar, niyet okumalar üzerinden gitmekte, Fenerbahçe yöneticilerinin kendi aralarında yaptıkları bir takım konuşmalardan manalar bulmaya çalışarak, şike olduğu yönünde bir kanaat oluşturmaya çalışmaktadır. Bir başka deyişle, ortada ölü bir adam yoktur, bu adamı öldürecek herhangi bir silah yoktur ama biri katillikle suçlanmaktadır ve bu suçlamanın temeli de telefon konuşmalarında yer alan "kağıdı yırttım", "uzay gemisini patlattım", "inşaatı yıktım" gibi ifadelerdir.

Bu ifadeleri daha da anlamsız hale getiren şey, bir anlaşma yoksa da, bir finans transferi bulunmuyorsa da hatta müsabakada fiziken bir şey de gözükmüyor olsa da, bu ifadelerin "suçun işlendiği yönünde karar verecek boyutta delil" olarak kabul edilmesi halinde ortaya çıkacak hukuk mantığından herkesin zarar göreceğidir.

Yani şayet bu ifadeler yeterliyse, bu bir "emsal karar" ise, hukuken bunlar kafi ise, Trabzonspor ve Beşiktaş'ın da hayli hayli küme düşebilecek durumda. Üstelik Trabzonspor'un Şampiyonlar Ligi'ne katıldığı, bu bakımdan UEFA'ya müsabaka sonucunu etkileme faaliyeti içerisinde yer almadığı yönünde yazılı beyan vermesi sebebiyle, şayet bu ifadeler "suçun kesin delili" olarak kabul edilirse, Trabzonspor'un UEFA'dan yıllarca yasaklanması da mümkün. (gerekçe: Trabzonspor UEFA'dan ceza alabilir) Hatta Galatasaray'ın da bu yönde şike yaptığı kabul edilebilir, özellikle Bülent Tulun'un ifadeleri, hala belgelenmemiş 1 milyon dolarlık bir meblağ birleştirildiği zaman Ömer Çelakıl'cılık oynamak o kadar da zor değil.


B) DELİLLERİN TOPLANMASINDA YAŞANAN USULSÜZLÜKLER


İşin daha ilginci, bu delil yokluğu durumu o kadar belli ve barizdir ki, delilleri toplayan otorite delil toplama aşamasında hukuk ihlalleri yapmak zorunda kalmıştır.

Örneğin hukuka aykırı teknik takipler yapılmış, İbrahim Akın ve Ümit Karan üzerinde baskı kurularak ifade alınmaya çalışılmış, Şekip Mosturoğlu'nun intihar edeceğine yönelik asılsız söylentiler yayılarak ailesi ve kendisi psikolojik bir cendere içerisine sokulmuş, Tamer Yelkovan darp edilmiştir. Bütün bunlar herhalde güçlü delillere sahip bir otoritenin yapacağı uygulamalar değildir. Bu hukuka aykırılıkların temel sebebi, muktedir olanın bu ihlalleri yapmaya mecbur hale gelmesidir.

C) Davaya Bakma Yetkisi Olmayan Mahkeme Davayı Görmektedir

Bütün bu delil yokluğu, ancak siyasi bir mahkeme tarafından göz ardı edilebilir. Davanın Özel Yetkili Mahkemede görülmesinin temel sebebi de budur. Özel Yetkili Mahkemeler, modern DGM'ler olarak yükselirken, siyasi tutum ve kararları alabildiğini ODA TV, KCK, Balyoz davalarında biliyor, izliyoruz. Özel Yetkili Mahkeme'de görülen tüm davalarda gözlenen hukuka aykırılıklar da bir operasyon modeli olarak Fenerbahçe davasında görülmüştür. Örneğin usulsüz teknik takip dökümanları, soruşturmanın gizliliği ilkesinin sistematik ihlali, masumiyet karinesinin ayaklar altına alınması, şahısların uzun tutukluluk süreleri ile baskı altına alınması, mahkeme heyetlerinin hukuk mantığından uzak matbu tutukluluk kararları ile duruşmaları sona erdirmesi, tipik ÖYM davasının bütün unsurlarını barındırmaktadır.

2) UEFA YALANI

Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'ne katılmamıştır. Bu dava da yerel federasyonun yetki alanına giren bir davadır. Fenerbahçe'nin Avrupa Kupası maçlarında şike veya teşvik primi yaptığına yönelik tek bir iddia bile bulunmamaktadır. Bu sebeple aylardır ortada tantana yapanlar, bu zamana kadar bir kere bile "UEFA'nın şu tüzüğünün, şu regülasyonunun, şu disiplin talimatının, şu hükmü gereği, ceza verebilir" diye bir tane cümle kurabilmiş değil. Bu zamana kadar sonsuz bir batarya gibi patlayan "UEFA Türkiye'yi yakacak" heyhülasının altı tamamen boş. Bu heyhülanın taşeronları da, bu zamana kadar hiçbir açıklamalarında tek bir UEFA regülasyonuna atıfta bulunmuş dahi değiller.

3) SİYASETİN ETKİN / AKTİF MÜDAHALESİ

Sürecin en ilginç tarafı, siyasetin son derece etkin, aktif müdahale etmesine rağmen, sanki hiç yokmuş gibi değerlendirilmemesi. Örneğin süreç 2 Temmuz tarihinde Başbakan'a verilen bir brifing ile alınan müsaade ile başlıyor, (BKZ: Aziz Yıldırım'ın ipini Tayyip Erdoğan çekti) daha sonra da AKP'li vekiller her türlü araçla sürece müdahale ediyorlar. Erdoğan Bayraktar ince ayarla kupa almaya çalıştıklarını ifade ederken, Şamil Tayyar ve Hakan Şükür "Aziz Yıldırım'ın Ergenekon'un finans ayağı" olduğu yönündeki ifadelerini TV kanallarında halka açıklıyor. 6222 Sayılı Kanunun değişimi esnasında yaşanılan gelişmeler ise, siyasetin çok boyutlu bir şekilde sürece müdahil olduğunun açık göstergesi.


Dolayısıyla bugün gördüğümüz temel resim şudur,

6222 sayılı kanun anlamında tek bir delil bile bulunmayan bir davada, siyasetin etkin ve atkif müdahalesi ile başlayan süreç, paralel iktidarın temsilcileri tarafından yürütülmüş, bu süreç akamete uğratıldıkça artan siyasi maliyetler sebebiyle hükümet ara bir formül bulmaya çalışmış, bu formül Trabzonspor, Galatasaray ve diğer takımların da hassasiyetlerini yansıtmak zorunda olduğu için doğrudan siyasi / eyyam saiklerle şekillenmiş, bunun önündeki temel engel 58. madde ve CAS Davası olduğu için CAS Davasının çekilmesi için rica / baskı kurulmuş, 58. madde değiştirilmiş ve mevcut etik kurulu raporunda ortaya çıkan garabet karar hayata geçirilmiştir.

Sürecin tam da böyle olması nedeniyle etik kurulu raporunun garabet olmamasını beklemek de fantezidir.

Bu zamana kadar Türk polisine Oslo emniyet gücü, mahkemelerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, UEFA'ya da deli dumrul bir Amerikan Askeri rolü biçmek isteyenlerin şaşırdığı temel nokta da sürecin bütün bu çerçevesini okuma zahmetine bile girişmemeleri, gözlerini kör eden bir bakış açısıyla "ceza" dahi değil "infaz" beklemeleridir. Önce linç edelim sonra yargılarız mantığıyla çıkan, savunma bile alınmadan yazılan, iddianame bile hazırlanmadan savcının gönderdiği eksik verilerle şekillenen etik kurulu raporuna yapılan bunca atıfın sebebi de, tam da bu "infaz" beklentisini tatmin etmesidir.

Bu süreçten çıkış için ortaya çıkan tek imkan ise, adalet beklentisini devam ettiren direnişi arttırmak, hukuk kuralları ve kaideleri çerçevesinde bir yargılama beklemek, sürekli olarak hukuk kurallarına atıf yaparak adalet ve özgürlük beklentisini ortaya çıkarmaktır. Anti demokratik, gayri meşru bir darbeye karşı halkların elinde tek bir güç bulunur meşruiyet. Zulme karşı mazlumun elinde tek bir kuvvet vardır, hak. Şüphesiz her firavunun bir Musa'sı, her Nemrut'un bir İbrahim'i varsa, bu firavun failli darbenin biçare mazlumları da ellerindeki tüm güçle hesap soracaktır.

Giriş bitti, şimdi etik kurulu raporunu değerlendirelim. Bu sürecin zorunlu sonucu olan garabetin boyutunu gördükçe, süreci de daha iyi anlayacağız.
Devamı ...

8 Mayıs 2012

Aynı Çağda Başka Dünyaların Çocukları
Sevgi - Nefret


Karşı karşıya olduğumuz sorun bir iletişim sorunu değil, bir konum sorunu. Zira ne yazık ki bu ülkedeki en büyük zihinsel alışkanlık neyin doğru olduğunu sormak değil, neyin kime yarayacağı üzerinden olanları değerlendirmek. Hakim pratik, bir şey olduğunda doğru olup olmadığını değil, kim tarafından hangi amaçla kime yarayacak şekilde yapıldığını düşünmeye meyyal kılıyor bizi. Zihin pratiği böyle olunca, anlaşma zemini de ancak kimlikler üzerinden oluyor. Hakikat kendi başına bir değer değil, işe yararsa üretilip piyasaya sunulacak bir argümana, işe yaramıyorsa yok edilecek, karşı çıkılacak bir saldırıya evriliyor.


3 Temmuz darbesini hep birlikte yaşadık. Üzerinde Fenerbahçe forması olanlar da Galatasaraylı olanlar da bu darbedeki bütün olayları gördüler. Aynı olaylar, aynı tutumlarla karşılanmadı. Bütün bunların kısa bir listesine bakarsanız, bahsedilen konum sorununun çerçevesini göreceksiniz.

1) 3 Temmuz, Gözaltı

Fenerbahçeliler: Hakim duygu şaşkınlık, merak, üzüntü. Özellikle Aziz Yıldırım'ın neden gözaltına alındığı, neler olduğunu öğrenmeye yönelik ihtiyaç

Galatasaraylılar: Sevinç, mutluluk, zafer sarhoşluğu. Uzun yıllardır hakkında türlü çeşit şayialar olan bir insanın gözaltına alınması ile adalete artan güven. Büyük beklenti.

2) 3 Temmuz - 10 Temmuz Haftası, medya operasyonu

Fenerbahçeliler: Bu haftanın genelinde Fenerbahçe taraftarı soru sormaya ve isyan etmeye başladı. Soruşturmanın gizliliği ilkesi ihlal ediliyor, masumiyet karinesi çiğneniyor, belirli medya kuruluşlarına her gün sızdırılan bilgiler ve bulgular büyük bir medya bombardımanı yaratıyor, Emniyet birimlerinden malum medya temsilcilerine kadar genişleyen hat insanları bunaltıyordu. 10 Temmuz günü Bağdat Caddesine rengini veren de adaletsizliğe karşı isyan duygusu oldu.

Galatasaraylılar: Merak. Öncelikle bu. Her çıkan bulguda kendi inanışlarının doğrulandığını görüyor, Fenerbahçe'nin şike yaptığının kesin ve tartışılmaz olduğu yönünde bir inanç gelişiyordu. Galatasaraylılar bu süreçte "neden eşgal fotoğrafları yayınlanıyor, neden bilgi ve bulgular sızdırılıyor, neden belirli bir medyaya bu bilgi ve bulgular devlet makamları tarafından servis ediliyor, neden Emniyet Müdürlüğü oturup da açıklama yapıyor, neden bu bilgi ve bulgulardan bazıları (örn. emenike'nin görüntüleri) yalan çıkıyor diye sormadılar. Bilgiler ve bulgular geliyordu, ortada "ciddi şüphe" uyandıracak kadar veri vardı, Fenerbahçe zaten 2 Temmuz günü de şike yapmıştı, bugün ortaya çıkan bunun daha güçlü bir şekilde ortaya konulmasından ibaretti.

3) 10 Temmuz ve 12 Temmuz

Fenerbahçe: 10 Temmuz günü Fenerbahçeliler bir adaletsizliğin olduğuna dair kesin inançla, "yargılansın ama bu şekilde değil" alt metniyle büyük bir isyan başlattılar. Aynı gün Aziz Yıldırım tutuklandı. TFF bir sonraki gün "masumiyet karinesi" arka planlı bir açıklama yaparak ceza verilmeyeceğini, bekleneceğini belirtti. Fenerbahçenin hakim sloganı "Adalet"e dönüştü. Fenerbahçeliler medya bombardımanını kabul etmiyor, haksızlık yapıldığına inanıyor ve itaat etmekten vazgeçiyordu.

Galatasaray: Aziz Yıldırım'ın tutuklu yargılanmasının şike yapıldığının somut ispatı olduğu anlayışı ortaya çıktı. Buna göre, daha soruşturma safhasında, iddianame bile ortada değilken, Aziz Yıldırım'a yönelik tutuklu yargılanma kararı verilmesi "güçlü kanaat oluşturacak" bir olaydı. Bu kararı veren bir "mahkemeydi", bu mahkemenin hükümet veya cemaat etkisi altına olduğunu ifade etmek bir "safsata"ydı. Fenerbahçe "komplo" teorisi ile kendisini aklamaya çalışıyordu. TFF'nin acil olarak karar vermesi ve Fenerbahçe'yi küme düşürmesi gerekiyordu. Hakim slogan, 12 Temmuz tarihinde yayınlanan "Bu ateş üfleyerek sönmez" oldu. Ortada şike yangını vardı, deliller toplanmasa da, iddianame olmasa da, savunma hakkı kullanılmasa da, medyaya yansıyan bilgi ve bulgulardan TFF gereken cezayı vermek zorundaydı.

4) İlk haftanın korkuları

Fenerbahçe: Fenerbahçeliler ilk hafta boyunca hükümetin cevaz verdiği alanda, genellikle cemaat olarak bağlantılı kabul edilen özel yetkili mahkemeler, savcılar ve emniyet görevlileri tarafından yürütülen ve gene aynı cemaate mensup olduğu yönünde kamuoyunda güçlü bir inanç olan gazete ve gazeteciler eliyle kamuoyuna pompalanan bir operasyon olduğunu gördüler. Korku, hükümet, cemaat ve diğer organların TFF üzerine baskı kurarak, haksız bir şekilde şike hakkında karar vermeleri, şikeden suçlananların bu yüzden hapis yatması, kulübün de zarar görmesiydi. Adalet ve özgürlük temel kelimelere dönüştü.

Galatasaray: Galatasaraylılar ise ilk hafta boyunca "son derece inandırıcı", "insanın aklını başından alan" deliller gördüler. Onların korkusu da "her şeyi yöneten", "hükümet ve orduyla güçlü ilişkileri olan", "medyayı kontrol altında tutan", "Türk futbolunu yöneten" Aziz Yıldırım ve Fenerbahçelilerin yarattıkları kamuoyu gücüyle TFF ve hükümeti baskı altında tutarak bu işten siyasal sebeplerle yırtması oldu.

5) UEFA, Cornu ve 24 Ağustos

Fenerbahçe: 12 Temmuz tarihinden 24 Ağustos tarihine kadar TFF Yönetim Kurulu ve UEFA'nın masumiyet karinesine yollama yapan, bunun yerel bir olay olduğunu ifade eden, savunma hakkını öncelleyen ifadelerinin varlığı sürecin doğru bir zeminde gitmesi, Aziz Yıldırım'ın tutuksuz yargılanması, haksız tutukluluk kararlarının ortadan kaldırılması beklentiyken, 24 Ağustos öfkenin patladığı tarih oldu. Fenerbahçe taraftarı TFF ne derse desin, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden alınıp, yerine aynı davada yargılanan Trabzonspor'un gönderilmesi kararının TFF tarafından alındığını ortaya koydu. Bu gerçek daha sonra ortaya çıktı. Fenerbahçe'nin isyanı büyüdü, Ali Koç'un daha fazla sürece müdahil olmasıyla açılan CAS davası eliyle, Fenerbahçe hak mücadelesi Avrupa çapına doğru genişledi. Bu durum psikolojik olarak Fenerbahçe taraftarının Fenerbahçe'nin masum olduğuna, büyük bir haksızlık yapıldığına, bu hakkın da bağımsız mahkemeler eliyle sorulabileceğine dair inancını güçlendirdi. Türkiye'deki yerel otoriteye bağlı ve bunla sınırlı değildik, bunların yaptıkları zulmün de hesabının sorulacağı bir yer vardı.

Galatasaray: Temmuz - Ağustos arasında UEFA'nın gelip kangren olan kolu keseceğine dair bir inanç ortaya çıktı. Galatasaray taraftarı şikenin kesin olarak yapıldığına, ortaya çıkanların da bunu söylemek için yeterli olduğuna inanıyordu. TFF Başkanı Fenerbahçeli olduğu, Fenerbahçe yerelde çok güçlü olduğu için bir türlü ceza almıyordu dolayısıyla uluslar arası otorite Türkiye’ye müdahale etmeliydi. Zero tolerance policy genel olarak bambaşka bir biçime sokuldu, UEFA’ya binlerce mektup yazıldı, TFF Kozmik odasındaki bulgular Fransızca ve İngilizceye çevrilerek Cenevre’ye gönderildi. Şampiyonlar Ligi’nden men kararı ile Galatasaray taraftarı büyük bir zafer sarhoşluğuna gark oldu. En sonunda yüce UEFA gereken adımı atmış, Fenerbahçe’yi şike sebebiyle Şampiyonlar Ligi’ne almaktan men etmişti. Bu olay, Fenerbahçelilerin ne kadar haksız, tek taraflı, manyakça düşündüklerini, Aziz Yıldırım sevgisinin her şeyin önüne nasıl geçtiğinin açık kanıtıydı. Fenerbahçe’nin şikeci olduğunun resmi ve en gerçek delili olan bu olay sonucunda Fenerbahçe küme düşmeli ve artık bu iş bitmeliydi.

24 Ağustos Sonrası ve Yeni İdeolojik Durum

Süreci genel olarak değerlendirirsek, 24 Ağustos sonrasında konumlar, ortaya çıkan gerçeklerden bağımsız olarak keskinleşti. Örneğin Galatasaray taraftarı şampiyonlar liginden men kararının UEFA değil TFF tarafından alındığını kabul etmedi veya bunu yeteri kadar ele almadı. 6222 sayılı kanun değiştirilirken neden buna cemaat ve operasyonun medya ayaklarının karşı çıktığı sorulmadı. AKP’de kırılma yaratacak kadar güçlü bir karşı çıkışın sebebi yeteri kadar tartışılmadı.

Galatasaraylıların sürecin haklı olduğuna 3 Temmuz günü biat ettiler. Sürecin temelde hukuki bir operasyon olduğunu, süreci yönetenlerin ve sürdürenlerin kimliklerinin, diğer davalarla ilişkilerinin, bu işin medya pazarlama ayağını yapanların amaçlarının belirleyici karakterini analiz dışında bırakarak Fenerbahçe’nin şike yaptığı ve bunun karşısında mutlaka ceza alması gerektiği dışında her cümleyi dışladılar.

Galatasaraylılar şu noktaya kadar ileri gittiler, “her ne kadar emniyet kötü davranmışsa, yargı kötüyse, bu davaya destek veren diğerleri her ne kadar belli adamlar olsa da Aziz Yıldırım şike yapmıştır, Fenerbahçe şikecidir ve bu durum diğer her şeyden daha önemlidir.”

Bugün yaşanılan sorunun temel sebebi, işte bu kalan her şeyi dışlayan bakış açısıdır.

Galatasaraylıların konuya bakış açısını belirleyen hakim renk nefret oldu. Bu nefret Aziz Yıldırım’ın kötü bir insan olduğuna, Fenerbahçe’nin de bir kötülük koalisyonu olduğuna yönelik önyargı ile beslendi. Karşımızdaki Galatasaraylılar süreç içerisinde kendi “şike” iddialarının aksini gösteren her gerçeği “gözden kaçırılabilir, ihmal edilebilir, konjuktürel durum” olarak tasnif ederek, görmezlikten geldiler.

Örneğin bu süreçte Galatasaraylılar ciddi olarak şu soruların hiçbirini sormamıştır,

• 6222 sayılı kanun anlamında bir suç delili var mı?

• UEFA’nın hangi disiplin talimatı, tüzüğü ve regülasyonu gereği Türk futboluna korkunç bir ceza verilecek?

• Neden dava 6222 sayılı kanunun öngördüğü mahkemede değil de Özel Yetkili Mahkemede yürütülüyor?

• Fenerbahçe şike bile yaptıysa, 8 aylık bir soruşturma safhasında elde edilen teknik takip dökümanlarında neden bir tane bile hükümete veya cemaate yakın isim yer almıyor? Neden Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu var da Yıldırım Demirören yok? Aziz Yıldırım, Cihan Kamer, Nihat Özdemir gibi isimlerle 3 Temmuz’dan öncesinde, teknik takibin yapıldığı 8 ay boyunca bir kere bile görüşmemiş mi?

• Neden AKP içerisinde cemaate yakın olduğu bilinen gruplar bu dava yüzünden Tayyip Erdoğan ile tartışmayı göze aldılar? 6222 sayılı kanun değişirken neden bu kadar patırtı koptu?

• Neden bu davadaki tüm bilgi ve bulgular aynı medya organlarının aynı yüzlerine servis ediliyor? 3 Temmuz öncesinde bir tane spor programına çıkmamış adamlar nasıl şimdi spor programında boy gösteriyor?

Bunlar sorulmadı zira Ünal Aysal’ın deyişiyle bu sorular “kurguyu” gerçekten de bozuyordu. Çünkü bu sorular bir şeyi göstermekteydi, soruşturma hukuk ekseninden başka bir dinamikle gidiyor ve bu dinamiğin amacı da temiz futbol filan değil.

Yani bu soruların sorulması beraberinde mahkeme adil mi, yargılama adil mi gibi daha temel soruları getirdiği, bu soruların sorulması da süreci / fırsatı baltaladığı için Galatasaraylılar tarafından dışlandı.

Lafın başına dönelim, Türkiye’de insanların temel refleksi olanın ne olduğu ve doğru olup olmadığı değil, kime yaradığı. Süreçte bazı temel haksızlıklar da olsa, nihayetinde bunları ifade etmek süreci baltalayacağı, Fenerbahçe’nin ceza alma imkan ve kabiliyetini azaltacağı için “ifade edilmemesi gereken münasebetsiz gerçekler” kategorisine indirildi. Aziz Yıldırım zaten “pis” bir adamdı, ağız tadımıza müsait değildi ve onu savunmanın da alemi yoktu.

Dolayısıyla Galatasaraylıların tepkilerine neden olan üç duygu tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı: nefret, öfke, hınç.

Fenerbahçe’ye duyulan nefret, şike olayıyla ortaya çıkan öfke ve cezalandırılarak hınç almak bütün davranışları tasvire yetecek kelimeler. En holiganından en sakinine kadar bu duygu hali devam ediyor. Fenerbahçe maç kazanınca kendini sikmek isteyenden, adam dövme / öldürme sloganları üzerinden konuşmak isteyenlere, maçta öfkeden deliye dönüp ölüm bekleyenden, Fenerbahçe ve Fenerbahçeli herkese karşı destursuz bir nefreti twitterdan sunana kadar türlü çeşit insan bu söylediğimizin ispatı olarak aramızda yer almakta.

Bu durumun Galatasaray’a kazandırdığı bir başka durum da, Galatasaray'ın yeni konumu oldu. Galatasaray kalan her türlü gerçeği dışlayarak ısrarlı bir ceza takipçisi rolüne bürününce, Galatasaray da geniş bir saldırı koalisyonunun parçası olma pozisyona doğru ilerledi.

Galatasaraylılar ÖYM’ler ile ilgili konuşmadı, Emniyet uygulamaları eleştirilmedi, Medyanın önemli bir kısmı desteklendi, popülerleştirildi. Mehmet Baransu, Erman Toroğlu, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimler geniş bir takip ağına alındı, dolandırıcı olduğu kanıtlanan Talip Doğan Karlıbel bile bu ağın içerisinde kendisine bir yer bularak “popüler” hale geldi. Şamil Tayyar ve Hakan Şükür koalisyonun simgesel isimleri olarak ortaya çıkarken, Galatasaraylıların Trabzonspor ile yaşanılan rekabeti bir tür cephe arkadaşlığına dönüştü.

Somut olarak bakarsak bugün Galatasaray geniş bir söylemsel koalisyonun parçasıdır ve bu koalisyonun içerisinde ÖYM’lerden, emniyete, Trabzonspor’dan Talip Doğan Karlıbel’e kadar, paralel iktidarın kullanım alanındaki uzun bir liste bulunmaktadır. (Bu noktada Galatasaraylılar ile Star Wars yollamalarıyla Empire diye dalga geçenlerin de sembolik açıdan o kadar da haksız bir metafor kurmadıklarını söylemek lazım)

Fenerbahçelilerin davranışlarına yön veren duygu ise öncelikle sevgi oldu. Fenerbahçeliler önce sevdikleri için karşı çıktılar ve isyan ettiler. Fenerbahçeli birine “düşman” olduğu için değil birini sevdiği için tutum aldı.

Dolayısıyla söylem de bu sevginin yapısına uygun olarak ikili bir karakter kazandı. Fenerbahçeli sevdi, sevdiğine zulmedildi dolayısıyla da Fenerbahçeli isyan etti.

Öne çıkan sloganlara bakarsak, bütün bunları göreceğiz. Aziz Yıldırım konuşmalarında “mücadelemiz zulüm ve zalimledir” ile başlayıp Nazım Hikmet’ten “Boynunun borcudur fakat, düşmana inat bir gün fazla yaşamak” şiiriyle devam eden büyük bir sembolik / siyasal dil kullanmaya başladı. Gözaltına alınınca “Bana siyasi bir kitap getirin” ile başlayan mesajlar gittikçe yerini buldu ve oturdu.

Fenerbahçeliler tezahüratlarına “hep bu dünya hep yalan dolan, senin sevgindir aslolan” ile başlayıp “sevdamıza kimse engel olamaz” diye devam ettiler, “başkanı bırakın orospu çocukları”, “cemaat fenerle başa çıkamaz”, “fenerle kimse başa çıkamaz” ise isyan duygusunun sesi olarak hafızamızda yer etti.

Fenerbahçe istemediği, beklemediği halde bir ideoloji kazandı. Bugün Fenerbahçeliler geniş bir koalisyona karşı pratik sebeplerle belli kelimeleri sahiplenmiş durumdalar. Örneğin hiçbir adaletin olmadığı yargı sürecinde Fenerbahçeliler adalet talep etti. Fenerbahçeli tutsaklar olduğu için özgürlük ideolojik bir anlam yanında pratik bir duruma da işaret etmeye devam ediyor. Eşitlik kelimesi artık Fransız Devrimindeki manasının yanı sıra, hem Fenerbahçeliler arasındaki eşitliği, hem kulüpler arasında eşitliği hem de deniz feneri ile Fenerbahçe davaları arasındaki farkın gösterdiği eşitliği de içeriyor. Biz bugün “İtaatsizler” derken “biat talep eden bir iktidara” karşı “biat etmeme iradesi”ni görebiliyoruz.

Pratik sebeplerle Özel Yetkili Mahkemeler ve emniyet uygulamaları, Fenerbahçeliler tarafında kamusallaştırıldı. Bundan önce, rejimin ötekisi olan solcuların, BDP’lilerin, subayların ve diğer bir çok insan grubunun çile çektiği bu iki rejim aygıtı Fenerbahçe’nin de üstüne çullandı ve bugün artık kimlik sebebiyle ötekileştirilmesi çok mümkün olmayan geniş bir Fenerbahçe kamuoyu bu iki aygıtın ne olduğunu, nasıl davrandığını ve kimi koruduğunu biliyor.

Süreç içerisinde Fenerbahçe “öteki Türkiye’nin” deneyimlerini de öğrendi. Örneğin, Ahmet Şık ile Aziz Yıldırım fail olarak aynı yerleri işaret etmeye başladı, Nedim Şener’i tutuklayan polislerin Aziz Yıldırım’ı tutuklamış olması bu ideolojik aygıtların hangi iktidar merkezine ait olduğunu gösterirken, medyaya bilgi ve bulgu sızdırılmasından, Çağlayan önündeki biber gazlı şiddet eylemlerine, savcıların ve hakimin hiçbir savunmayı dinlemeden zaten önceden verdikleri kararları tebliğ etmelerine kadar uzanan pratik uygulamalar, Fenerbahçelilerin sistem hakkındaki algılamasını genişletti.

Basit bir örnek:

Ahmet Şık tahliye edilir edilmez şu açıklamayı yaptı:

"Bu komployu kuran polisler, savcılar ve hakimler bu cezaevine girerecek. Bunun mücadelesini vereceğiz. Burada cemaatçi olan herkesi suçlamıyorum ama cemaatçi olup da bir çete faaliyeti gibi çalışan emniyetteki ve yargının içerisindeki, bürokratik örgütlenme içerisindeki adamlar bunun asli sorumluları. Herkes şunu bilsin, bunca baskı ve zulümden, o iktidarın korktuğu ama bizim de özlemini duyduğumuz ve mücadelesini sürdürmeye devam edeceğimiz bir hayat çıkacak"

Aziz Yıldırım ise şöyle bağırmaktaydı:

mücadelemiz her yöneticimiz her taraftarımız ve her zerremiz aklanana kadar ve Bizlere bu zulmü yaşatanlar kanunlar önünde hesap verene kadar sürecektir. Unutulmamalıdır ki hiçbir güç bu ulu çınardan tek bir yaprak dahi kopartamayacaktır.

Başka bir şekilde ifade edersek, Galatasaray mevcut rejimden “ceza” talep eden ve bu cezanın verilmesi için spor alanında mücadele veren bir ideolojik aygıta dönüşürken, Fenerbahçe rejimin karşısındaki bir kimliğe doğru yol almaya başladı. Galatasaray aynı Taraf gazetesi gibi, rejimin yaptığı diğer her şeyi dışlayıp, rejimdeki diğer ortakları ile egemenlik gücünün kullanımını talep eden, “doğal ve kirli ötekilere karşı gerekenin yapılmasını” isteyen egemen bir dili paylaşırken, Fenerbahçe adalet, özgürlük, itaat etmemek üzerinden bir isyan dilinin tüm unsurlarını cümlelerine taşıdı.

Zalimler ve Mazlumlar

Dolayısıyla bugün Galatasaray ve Fenerbahçe istese de istemese de Türkiye’deki rejimin değişik alanlarında oluşan koalisyonların parçası olmuş durumdadır. Bugün bu iki kulüp, Türkiye’deki iyi büyük safın da futbol düzlemindeki görüntüsü haline gelmiş durumda. Zalimler ve mazlumlar arasında bir çizgi varsa, bu kulüplerden biri zalimlerin, diğeri de mazlumların yanına denk düşüyor.

Net bir ifadeyle, bugün Fenerbahçe ve Galatasaray’ın pozisyonları ve beklentileri başka iktidar yapıları / aygıtları veya buna maruz kalanlarla birleştirmektedir. Fenerbahçe açıkça özel yetkili mahkeme zulmünü, biber gazını, postalı, copu, plastik mermiyi içeren bir tecrübeyi yaşadı, yaşıyor. Bu tecrübenin medya ayağı da, hükümet ayağı da Fenerbahçe’yi başka insanlara yaklaştırıyor.

Örneğin Çağlayan’daki sıradan bir taraftar ile Dilşat’ın konuşabileceği şeyler kümesi çok geniş. Bu iki karakter de öyle veya böyle polis şiddetini derin bir şekilde birlikte tattılar. Metin Lokumcu’nun yaşadığı biber gazı vahşetini, Fenerbahçeli Onur da yaşadı, Berna’nın haksız yere yaşadığı 19 aylık tutukluluk süresinin ne manaya geldiğini Fenerbahçeli Cemil Turhan da gayet iyi biliyor. Yapma yaratma delillerle 32 ay tutuklu yargılanan Mehmet Ali Çelebi ile montaj delillerdeki konumu sebebiyle tutukluluk acısını yaşayan Tamer Yelkovan benzer bir zulmün gadrine uğramış olmanın sembolü olarak aramızda dolaşıyor.

Bugün hala Özel Yetkili Mahkemenin anlamsız kararlarıyla tutuklu tutulan ve tahliye kararı mahkemenin değil de iktidarın elinde olan Aziz Yıldırım ile Müyesser Yıldız, Mustafa Balbay veya Balyoz davasından tutuklu olanların bir farkı yok.

Ahmet Şık da kendilerine yönelen davanın sorumlusu olarak hükümetin cevaz verdiği alanda harekete geçen cemaati işaret ederken, Aziz Yıldırım da bu cümleden daha farklı bir cümle kurmuyor.

Dolayısıyla Fenerbahçe bugün özel yetkili mahkeme, polis şiddetinin azaltılması, adalet, demokratik yargılama usulleri talep ederken, bu zulme maruz kalan mazlumların da isteğini, sesini, dileklerini ifade ediyor. Çağlayan önündeki taraftarın duruşu bugün hükümet için arzu edilir, istenilen bir tutum değilken, bu zulme maruz kalanlar içinse bir umut ışığı olarak yükseliyor.

Ö Galatasaray da Taraf / Zaman / Sabah çizgisiyle ortak bir konumlama ile iktidar aracının dilini temsil etmekte. Özel yetkili mahkemeler, adalet, demokrasi hakkında hiçbir şey söylemeden “öteki” kabul ettiğinin “ceza” alması ve onunla hesaplaşılmasından başka bir talebi olmayan bu dil nihayetinde Rasim Ozan Kütahyalı’nın “yeni Türkiye” söyleminin de tüm öğelerini barındırmakta. Yeni bir Türkiye kuruluyor, bu Türkiye eskiyle hesaplaşıyor, eskinin “kirli” simgeleri yok edilirken her alanda “yeni”ler yükseliyor. Askerin yerini polis, DGM’lerin yerini ÖYM’ler, Ulusalcı HSYK’nın yerini Hükümetin HSYK’sı, Hürriyet’in yerini Zaman alırken, futbolda da bu genel dalganın izdüşümü gözüküyor. Bu dil, eskiye ne yapılırsa mübahtır, bu egemenlik gücü nasıl kullanılırsa hayırlıdır, hükümetle veya paralel iktidarın diğer koalisyon ortakları ile karşı karşıya gelmek doğru değildir ile başlayıp yargı-polis hattındaki gelişmeleri izah çabalarını “komplo teorisi” olarak itibarsızlaştırmaya çalışan bir hayat görüşü ile de tahkim ediliyor.

Soru net, bugün Fenerbahçe olmak Çağlayan'da polisin karşısındaki bir yeri işaret ederken, Galatasaray olmak tam olarak polisin yanında olmayı, hiç değilse işin o bölgesine hiç bakmamayı içeriyor.

Sonuç Niyetine

Bu olaya kalıcı ve mutlak olarak bakmak doğru değil. Fenerbahçenin yaşadığı bu özgün deneyim, onu adalet, özgürlük, eşitlik konusunda pratik bir pozisyon almaya, özel yetkili mahkemeler, polis şiddeti, medyanın yapısı hakkında daha fazla düşünmeye ve karşı duruş sergilemeye itti. Tam da maruz kalınan darbenin yapısı gereği, süreci yönetenler de darbeye maruz kalan yönetim değil, o sevgiyi taşıyan halk oldu. Ancak bu duruş ve tutumun sonsuza kadar süreceğini, son derece tutarlı bir ideolojik çizgiyle devam edeceğini söylemek zor. Fenerbahçe’nin çizgisi geniş bir ötekiler koalisyonunun açık bir parçası olmaya doğru henüz gitmiş değil. Fenerbahçe ve Fenerbahçeliler arasında bu “koalisyon”a giden yol da son derece netameli, “siyasi” görülüyor. Her ne kadar Aziz Yıldırım söylem ve eylemlerinde bu ideolojik çizgiden hiç kopmasa, bütün söylemlerinde Cumhuriyet’e, zulme, adalete atıfta bulunsa ve hatta Özel Yetkili Mahkemeler ile ilgili olarak bugün de bir örneğini gördüğümüz cümlelerini kursa da, bu çizgi henüz tüm yönleriyle hayata geçmiş değil.Yani olası bir tahliye ve beraat kararı ertesinde “halkın takımı”, “mazlumların yanındaki” Fenerbahçe “itaatsizlik”ten uyumlu, sessiz ve işine gücüne bakan bir çizgiye doğru evrilebilir.

Galatasaray da tam olarak entegre olmuş değil. Bugünkü pozisyonu hangi bölgeyi işaret ederse etsin, ortaya çıkabilecek gelişmeler Galatasaray taraftarını da “adalet”ten bahsetmeye doğru götürebilir. Örneğin sürecin başında işin siyasi boyutunu tamamen dışlayan bir söylemi tercih eden Galatasaraylılar, Tayyip Erdoğan’ın “kişilerle kurumları ayıralım” söyleminden sonra rahatsızlıklarını açıkça beyan ettiler. Eğer Fenerbahçe’ye ceza gelmeyecekse, çok açık bir şekilde hükümete yönelik bir kırgınlık ve kızgınlık ortaya çıkabilir. Galatasaray taraftarı “hükümetin siyasi nedenlerle adaleti engellediği” yönünde bir inanç taşırsa pozisyonu futboldaki ideolojik aygıttan öfkeli bir noktaya doğru evrilebilir. Bu söylemin hiçbir durumda bugün Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu yere ulaşmayacağını biliyoruz. Galatasaray Fenerbahçe gibi ÖYM zulmünü, polisin orantısız şiddetini, Galatasaray’a yönelen bir medya operasyonunu yaşamayacak. Diyebiliriz ki, eleştirinin sınırı 6222 değişirken Zaman Gazetesinin ulaştığı boyutun çok üstünde olmayacak. Ancak bugünkü kadar da hükümet söylemini üreten, cevaz veren, destekleyen veya paralel bir dili taşımayacak.

Bütün bu noktalar sabit kalmak üzere, bugün “halkın Fenerbahçe”si 2 Temmuz 2011 tarihine göre çok daha somut bir gerçektir. Fenerbahçe bugün diliyle, söylemiyle, 3 Temmuz Darbesini yaşamış, adalet talep eden, eşitlik isteyen, özgürlük hakkında bir tecrübesi bulunan bir kulüp olmuştur. Fenerbahçeliler son derece pratik bir şekilde polis şiddetini, medya operasyonunu yaşamış, nihayetinde özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını, paralel iktidar yapısının egemenlik alanının yarattığı sonuçların da ortadan kalkmasını istemektedir. Bağımsız bir medya olmadığını, emniyetten yapılan servislerle insanların itibarlarına kasteden gazeteciler olduğunu, emniyet güçlerinin ötekilere nasıl baktığını ve davrandığını, yargının hiçbir bağımsızlığı olmadığını biliyoruz.

Aynı çağda yaşadığımız ötekimiz zalimlerin gönüllü temsilciliğine doğru giderken, mazlumların arasında bir mazlum, ötekilerin arasında bir öteki, kimliği sebebiyle gadre uğrayanlar arasında bir gadre uğrayan olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün sarı lacivert, yalnız sevgiyi değil, bütün bu değerleri de pratik yaşamda gösteren onurlu bir renk kuşağına dönüşmüş durumda.

Siyasal başlayan her süreç, siyasal sonuçlar doğurur. Bugün Fenerbahçe siyasal bir sonuçtur, bu sonucun başka hangi süreçleri tetikleyeceğini de hep birlikte düşünmeye devam etmeliyiz.

Fenerbahçe’nin bu tutumu 3 Temmuz darbesini, karaya oturtmaya doğru götürürken, hepimizin“hesap sormak” üstüne de düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü gelecekteki mücadele ve Fenerbahçe kimliği zulmün sahipleri ve zalimler ile nasıl hesaplaşacağımız üzerine şekillenecek.
Devamı ...

7 Mayıs 2012

Aziz Yıldırım Tek, Siz Hepiniz



Kısa yazılara devam...

Öncesinde yaşananlar çoktan geride kaldı.

Sonrası ise sonra düşünülür ama şu süreçte "Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım" konusunun "taraftar" bölümü, tek cümleyle bağlanabilir artık.

Kulübün resmi sitesinde yapılan açıklamada yazılı tek cümle:
Fenerbahçe taraftarına reva görülen uygulamalar "vatan hainlerine" bile gösterilmeyen sertliktedir.

Anlatmaya çalıştığımız, yönetime "Yapın" dediğimiz budur. Takıntı, patoloji falan değil. Özgürlüğünden yoksun bir tutsak iken dahi kitleye ve tabii kendine güç vermeye çabalayan Aziz Yıldırım'ın, yönetim kurulunu cebinden çıkartacağı tespitini yapıyoruz. Üzüntüsünü yaşıyoruz.

Adam içeride, taraftar dışarıda savaşıyor. Saracoğlu'na gelmeyenler, deplasmana gitmeyenler, Çağlayan'a koşmayanlar, sokakta çarpışmayanlar, hasılı saklananlar utansın!
Devamı ...

PFDK Kararları Üzerine


Şike soruşturmasında dün geceki kararlarla sona yaklaştık. Önümüzde Tahkim aşaması kaldı sadece. PFDK'nın bireylere vermiş olduğu hak mahrumiyeti cezaları adli dava sürdüğü için Tahkim tarafından daha önceki emsal karara göre muhtemelen kaldırılacaktır. Zaten PFDK da bunun böyle olacağını mal gibi bilmesine rağmen dostlar alışverişte görsün diye bu hak mahrumiyeti kararlarını vermiş. Şunu belirtmek lazım, bu ülkenin adalet sisteminin kendisi bizzat şike üzerine kurulu. Bugünkü PFDK kararları Fenerbahçe Trabzon maçını kazanmasa böyle olmayacaktı bundan adım gibi eminim. Zaten bunun böyle olduğu o kadar belliydi ki, Trabzon maçını Trabzon lehine kolaylaştırmak için hakem kılığında bir piyon seçildi. Merkez Hakem Kurulu'nun böyle bir maça hakemlik açısından son derece düşük profilli Mustafa Kamil Abitoğlu'nu ataması skandal bir yönetim sonrası ipini çekmekte zorlanmayacakları bir hakem olmasındandı.

Nitekim Abitoğlu kendisine verilen bu maçı ne olursa olsun tatil etmeyeceksin ve Trabzonsporlu oyuncuların Fenerbahçelileri öldürme teşebbüsüne ses çıkarmayacaksın talimatını harfiyen yerine getirdi. Federasyonun beklentisi Fenerbahçe'nin son haftaya şampiyonluk şansını kaybederek girmesi durumunda PFDK raporunda bu sene uygulanması şartıyla Fenerbahçe'yi lig klasmanında 3.lüğe de düşürmeyecek sembolik bir puan silme ve kişilere cezalarla soruşturmayı bitirmekti.

Senaryo tutmadı, Fenerbahçe akılalmaz bir soğukkanlılıkla Trabzon'da direnç gösterdi, senenin en iyi oyununu bu linç atmosferinde oynadı ve şampiyonluğu Kadıköy'e bıraktı.PFDK'nın Galatasaray maçı öncesi Fenerbahçe'nin şampiyonluk ihtimalini elinden alacak bir puan silme cezası vermesi durumunda Fenerbahçe taraftarının ortalığı cehenneme çevireceği, bunun lige açık seçik bir müdahale olacağı, bu zamana kadar bu işlere pek bulaşmamış Fenerbahçelileri bile delirteceği ve doğal olarak siyasi bir sonucu olacağını PFDK da Federasyon da Federasyon'un kulağına baştan beri bir şeyler üfleyenler de elbette biliyordu.

Dolayısıyla PFDK ulu insan, her şeyi bilen gören ve duyan üç kıtada söz sahibi Recep Tayyip Erdoğan'ın kişilerle kurumlar ayrılsın dileğini göz önünde bulundurarak, kişilere yönelik hak mahrumiyeti kararları verirken kulüplere yönelik bir yaptırıma gitmedi. Fenerbahçe’nin iki yöneticisine maçların sonucunu etkilemeye teşebbüsten ceza verip Fenerbahçe’ye ceza verememek gibi bir abukluk yaptı. Haklı olarak şu soruyu sorabiliriz bir kulübün yöneticilerinin maçın sonucunu etkilemeye teşebbüs ettiğini düşünüyorsan o kulübe nasıl ceza vermezsin. Kulübün ceza alması için şike teşebbüsü için yönetim kurulunun oybirliğiyle karar alması mı gerekiyor? En basit hukuk ve vicdan ölçüsünün bile olmadığı tamamen siyasi dengeler gözetilerek bir süreç yönetirsen böyle salak salak raporlar ve cezalar vermek zorunda kalıyorsun işte. Şike operasyonunu başlatan iradenin müdahalesini onaylayanlar, alkışlayanlar şimdi çıkıp şike soruşturmasına siyasetin müdahalesinden falan bahsedecekler.

Bizde onlara diyeceğiz ki kardeşim 3 Temmuz'da neredeydiniz? Aynı isimler tarafından oluşan Etik Kurulu Fenerbahçe'yi savunma almadan suçlu gösteren ilk raporu hazırladığında bunu siyasi değil de hukuki mülahazalarla mı yazmıştı ? 3 Temmuz şike soruşturması falan değildi, Fenerbahçe'yi ele geçirme operasonuydu, ilk bir aylık kamuoyu bombardımanıyla Fenerbahçe'yi linç edip her türlü pazarlığa açık hale getirip ele geçirilebilecek, kontrol edilebilecek bir özneye dönüştürme süreciydi. Fenerbahçe taraftarı bu süreç karşısında dimdik durdu, siyaseten geldiğimiz yerde daha operasyonun ikinci üçüncü gücü başkanlık için adı geçenlerin şu an kongreye 2 hafta kala adı bile geçmiyor. Operasyonun mimarları Aziz Yıldırım'ın kendi isteğiyle vazgeçmediği takdirde hiçbir Fenerbahçe taraftarının başka bir başkanı kabul etmeyeceğini gördü. Fenerbahçe'ye bir ceza verilmezse 3 Temmuz'un meşruiyeti sorgulanıp hesap verme sıraları kendilerine geleceği için Fenerbahçeli bir kaç yöneticiye ceza verip bu işten sıyrılma, kazasız belasız bu işi bitirme kararını verdiler. Tekrar söylediğim gibi Fenerbahçe'nin Trabzon galibiyeti olası bir puan silme cezasını da ortadan kaldırdı. Şimdi Tahkim bu hak mahrumiyetlerini de kaldıracak ve 3 Temmuz öncesine dönmüş olacağız.

Bu ülkede hukukun nasıl bir güç mücadelesi olduğunu, bazı insanların sırf birilerinin hoşuna gitmiyor diye aylardır niye dört duvar arasında tutulduğunu, bu operasyona niye girişildiğini, niye böyle büyük bir kamuoyu linci yaratıldığını, bu işin bağlantılarını 10-15 sene içerisinde çok net bir şekilde anlayacağız. 3 Temmuz'u meşru bulmayan soruşturma ve yargılama aşamasının meşruiyetine zerre kadar inanmayan birisi olarak bu sürecin uzantısı olan Etik Kurulu ve PFDK raporlarını da zerre kadar meşru bulmuyorum. Sırf 3 Temmuz'da attığımız taş ürküttüğümüz kurbağalara değsin diye verilen cezaların olduğu bir rapor hukuki ya da vicdani değerlere göre değil siyasi denge ve müdahalelere göre yazılmıştır. Şekip Mosturoğlu'na bir yıl hak mahkumiyeti verip tapelere göre görüştüğü tek oyuncu olan Sezer Öztürk'e hiç ceza verilmemesi bile sadece bu raporun ne kadar tutarsız olduğunu göstermeye yeter.

Şunu tekrarlamakta yarar var bu rapor siyasi etkiler altında yazılmıştır. Objektif gerizekalı arkadaşlarımıza bu konuda katılıyoruz, ama onlardan farklı olarak şunu da söylüyoruz operasyonu yapan iradenin siyasi olduğunu kabul etmeden bu rapora siyaseten müdahale edilmiştir demek de gerizekalılıktır. Trabzon'u Şampiyonlar Ligi'ne göndermek, Sadri Şener'in yurtdışı yasağını Şampiyonlar Ligi'ne katılım belli olduktan 12 saat sonra kaldırmak, Aziz Yıldırım'ın ikametini tutuklu bile değilken Metris yazmak ne kadar hukukiyse bu rapor da o kadar hukukidir. Kılıçla yaşayanın kılıçla ölmesi gibi siyaseten başlayan bir operasyon siyasetle biter. Yıldırım Demirören bu işi hasarsız çözmek için nasıl atanmışsa M.Ali Aydınlar da Fenerbahçe’ye ceza verdirmek için aynı şekilde atanmıştı. 3 Temmuza onay verip işler sarpa sarınca pozisyon değiştiren siyasetçilerin kendilerini kurtarma çabalarını izliyoruz. Fenerbahçe’ye hiç ceza vermeseler açıkça biz Fenerbahçe’ye bir operasyon yaptık demiş olacakları için böyle salak salak cezalarla hepimizle dalga geçiyorlar.


Bir ülkede bütün kurullar, yargı, üniversite, medya herkes siyaset tarafından dizayn ediliyorsa o ülkenin kendisi bizzat şikenin kurumsallaşmış halidir. 3 Temmuz’da temiz futbol geliyor diye bayram yapan , siyasetin spora müdahalesini o gün alkışlarla karşılayan gerizekalıların şimdi Fenerbahçe’yi siyaset kurtardı gibi aptal yorumlarını da duyacağız. Lehimize bir durum olduğunda ilkeyi bırakıp kayıtsız şartsız yandaş olup aleyhimize bir durumda ilkeden bahsetmek işte böyle hastalıklı bir psikoloji yaratıyor bu ülkede.

Devamı ...

5 Mayıs 2012

Beş Paralık Vicdanı Olmayan Bir Yönetim Kurulu



Uzun yazılacak hal yok artık. Her şey kestirmeden...

Hakan Dinçay'ı ayırıyorum. Sabiha Gökçen'de Abdullah Paşaoğlu ile beraber polisin içine dalalı iki ay olmadı. Keza Ali Koç'un da değme tribüncü halleri malûm.

Ama onun dışında kalan, bir bütün olarak Fenerbahçe yönetim kurulu, dün geceki haksızlık ve zulümden sonra Şair Neftî'nin aşağıdaki ikiliğini alıp... Ceplerinde gezdirsinler.

Dalak, ciğer, işkembe, böbrek, beyin ver şurdan
Aman unutma sakın, beş paralık da vicdan!


Hadi boncuk gibi dizilin de basın toplantısı yapın şimdi. Sosyal statü kazanıp, ihale kapmaktan başka bir yöneticiliğinizi görmedik nasılsa. Ha, bir de başkanla, taraftarı satıyorsunuz her fırsatta. Hayırlı işler bey abiler!

Devamı ...

Özel Yetkili Faşizm, Yanar-Döner Objektifler ve Susan Yönetim


Nefes almanın gittikçe güçleştiği bir ülkede yaşıyoruz.Artık olayları soğukkanlı yorumlamanın, insanlara itidal tavsiye etmenin falan biraz aptallık olduğunu düşünüyorum. Gözümüzün içine baka baka adı yargılama süreci olan bir çadır tiyatrosu devam ediyor. Bir tane örgütsel bağ gösteren kanıt olmadan insanları özel yetkili mahkemede yargıladıkları yetmiyormuş gibi kopyala-yapıştır tutuklama gerekçeleriyle zulme bürokratik kılıf uydurmaya devam ediyorlar.

Daha da yetmemiş gibi Trabzonspor'un davaya müdahil olma isteğini de kabul ediyor mahkeme heyeti. Sanki Trabzonspor bu davanın sanığı değilmiş gibi, bir de utanmadan müdahiliz diye başvuruyor, bir yandan içinde Trabzonluların da bulunduğu sanıklar duruşmaya gelmediği için zorla getirme yoluna giden mahkeme bir yandan o gelmeyen sanıkların müdahillik taleplerini kabul ediyor. Şimdi Trabzon'un yerinde olsam bu dava için 12 Eylül sonrası Ağah Oktay Güner'in hapishanede dediği gibi "biz yargılanıyoruz ama fikirlerimiz iktidarda" derdim. Başından beri söylüyoruz 10 Temmuz'daki taraftar yürüyüşü olmasaydı bu iddianamede ne Trabzon ne Beşiktaş olacaktı. Taraftarın gazını almak için onları da eklemek zorunda kaldılar ama bu davanın onlara dokunmayacağı zaten başından beri belli.

Kongreye kadar Başkan'ı bir şekilde içeride tutacakları belliydi, iddianame ilk açıkladığında yazmıştım bu iddianame şike operasyonunun bağlantılarını açıklamak ve kanıtlamak amacıyla değil Aziz Yıldırım'ı mümkün olduğunca içeride tutmak amacıyla yazılmıştır diye, o doğrultuda ilerliyoruz. Başkanın 3 Temmuz'dan önce pek çok eylemini sözünü eleştirdik, başkanlık tarz-ı siyasetini onaylamadığımızı söyledik ama şu süreçte bugün ve Şubat'tan beri gerek mahkemeye yaptığı savunmayı, gerek medyaya verdiği mesajları son derece tutarlı, omurgalı buluyorum. Pek çok insanın bu şartlar altında her taraftan baskı kuran, kamuoyunda kendini şeytanlaştıran bir güce karşı bu denli bir kararlılıkla meydan okuyamayacağını düşünüyorum. Başkanın şu tavrı hakikaten saygıyı hak ediyor. Keşke aynı dirayetli tutumu yönetim kurulunun dışarıdaki üyeleri de gösterebilseydi.Oraya gelmeden önce asıl devletin gözde ideolojik aygıtı olan polise değinmeden geçmek olmaz.

Bu çadır tiyatrosu yargılamanın sonunda devletin kolluk kuvveti olma vasfını artık kaybetmiş iktidarın özel koruması haline gelmiş polisin Fenerbahçe taraftarına vahşice müdahalesini gördük. Medya olayları yine polisin gözünden yansıttığı için Fenerbahçe taraftarı polise ve gazetecilere saldırdı falan diye verecektir, artık bunlara o kadar alıştık ki şaşırma ya da öfkelenme refleksini kaybettik. Şimdi samimi olarak bir şeyi merak ediyorum. Türkiye'de beğenmediğimiz bir şeyi vücut bütünlüğümüze zarar gelmeden nasıl protesto edebileceğimizi bir zahmet birileri anlatabilir mi ?

Öğlen Spor Bakanı'nı protesto etmek isteyen gençlere yapılan muameleyi gördük, sadece parasız eğitim istediklerini sesli söyledikleri için saçından sürüklenen genç kızları görüp kılını kıpırdatmayan bir bakan bu ülkenin Gençlik Bakanı olarak orada oturmaya devam ediyor. Üç kişi bir araya gelip egemen gücün aleyhine bir şeyler söyleyen herkesi şeytanlaştıran bir düzene nasıl demokrasi diyeceğiz. KCK'yı protesto etsen PKK'lı, Balyoz Davasını protesto etsen Ergenekoncu, parasız eğitim istiyoruz desen bölücü, Fenerbahçe'ye karşı yapılanı protesto etsen Aziz Yıldırım'ın paralı uşağı gören bir emniyet zihniyetiyle bu ülkede demokrasi vardır diyebilir miyiz.

Temmuz'un 10'unda Fenerbahçe taraftarının yürüyüşü sırasında mermi kullanabilirsiniz diyen amirin ileri görüşlülüğünü de tebrik etmek lazım. Sonunda Fenerbahçe taraftarına artık alıştığı biber gazının yanında plastik mermi de kullanıldı. Çağlayan civarından çok öteleri bile etkileyen biber gazı yine çoluk çocuk, yaşlı, hamile demeden hedef gözetmeden Fenerbahçe taraftarına karşı kullanıldı.
3 Temmuz'dan beri görmediğimiz zulüm kalmadı, emniyet tarihinde ilk kez şike soruşturması sırasında kamuoyu desteği isteyen İstanbul Emniyet Müdürlüğü gelen destekten oldukça memnun kalmış olacak ki artık Fenerbahçe formalı insanları iç düşman kategorisine soktu neredeyse. Yarın polis medyasının servis ettiği haberlerde polisin saldırdığı değil, polise saldıran olarak tanımlanacak Fenerbahçeli taraftarlar için kamuoyunda bu algıyı üretmek de hiç de zor olmayacak.
Bunu yazmaktan da bıktım ama şu kendini romantik solcu görüp polis zulmüne uğrayan Fenerbahçeli olunca ortadan yok olan adamların vicdanlarını da merak ediyorum. Livorno taraftarını polis dövse İtalyan Büyükelçiliği'ni basacak romantiklikte, AEK taraftarı gözaltına alınınca Yunanistan'ın faşist sosyo-ekonomisini dile dolayacak adamların söz konusu Fenerbahçe olunca alışılagelen suskunluğunu da büyük bir ibretle izliyoruz.

Hadi örnek de vereyim geçen Fenerbahçe-Galatasaray kadın basketbol maçından sonra Fenerbahçeli taraftarlar saçma sapan bir nedenle sırf şampiyonluk töreninde takımı alkışladılar diye geceyi gözaltında geçirdiklerinde Twitter'da Dağhan Irak'a mesaj atmıştım. Yani suçlayan falan bir mesaj da değil yazdığım şuydu "
Suçu basketbol maçı izlemek olan Fener seyircisi geceyi gözaltında geçirdi umarım haberiniz vardır",
benim yazdığım bu, gelen cevaba bakın. "
Derdinizi anlatırken niyet okuyuculuğuna soyunmazsanız daha rahat sonuç alırsınız,ben yasa çıkarken defalarca ve sonrasında Fener taraftarına destek verdim yaptığınız terbiyesizlik,sizin gibilere rağmen olmaya devam edeceğim,siz önce kendi körelmiş vicdanınızla hesaplaşın selametle"
. Özel mesaj falan olmadığı için burda da yazıyorum bunu, derdim Dağhan Bey'in kendisiyle de değil zaten onun da içinde bulunduğunu ve en seçkin örneklerinden biri olduğunu düşündüğümü bir zihniyeti anlatmak.

Sürekli bir vicdan şampiyonu olduğunu iddia eden duruş var ortada, Türkiye dışında herhangi bir olay olduğu zaman o devreye giriyor, romantiklik, devrimcilik falan havada uçuşuyor ama aynı şeyi Türkiye'de Fenerbahçe'nin mağduru olduğu bir olayda görünce bu konuda kendisine haber veren bir yoruma bile katlanılamıyor. En kolay şey de şu siz tarafınızı belli ettiğiniz için yani Fenerbahçeli olduğunuzu açık açık söyleyerek bir pozisyon aldığınız için sizi niyet okumakla itham eden adam niyetinizi okuyup "vicdanı körelmiş" diyor size. Emre olayında da aynı şey oldu mesela, haklı olarak bu konudan rahatsızlığını dile getirenler bir hafta önce aynı ırkçılık Trabzon'da yapıldığında yine solculuklarını falan unutup lal olmuşlardı. Fail Fenerli olduğunda herşeye çemkiren , mağdur Fenerli olunca susuyor. Spor medyasının bu yeni kuşak "ben şöyle solcuyum, böyle vicdanlıyım, acayip bilgiliyim, temiz futbol için canımı veririmci" tayfadan kurtulması lazım. 3 Temmuz'dan bu yana taraftarın maruz kaldığı polis şiddetine , medya lincine, soruşturmadaki türlü çeşitli abukluklara dair tek kelime etmeyip "off ben acayip vicdanlıyım" numaraları mide bulandırıcı.


Gelelim Fenerbahçe yönetimine. Yine ve yeniden taraftarla-polis karşı karşıya geldiğinde ortadan kayboldular. Fenerium cirosu açıklamaya geldiğinde taraftarı yere göğe koyamayanlar taraftara yapılan polis zulmüne karşı yine lal kesildiler. Cas davasının çekilmesinden sonra artık bir hukuk meselesinden ziyade bir pazarlık meselesi olduğu ayyuka çıkmış şike davasında herhalde bir şeylerin teminatını falan aldılar diye düşünmüştük. Pazarlık yapılabilecek bir konu varsa puan ya da etik kurulu raporu falan değil içeride 10 aydır saçma sapan nedenlerle yatan insanların tutuksuz yargılanması olabilirdi. Ancak bunun pazarlığı meşru kabul edilebilirdi benim açımdan Gördük ki Fenerbahçe yönetimi baltayı taşa vurmuş. Sanki 3 Temmuz'un siyasi sorumlusu şu an Başbakan olan kişi değil de Uganda başbakanıymış gibi Başbakan'ın sözüne güvenip Cas davasını çekmek siyaseten intihar etmek demektir. Bunun hesabını da başta Nihat Özdemir olmak üzere bütün Fenerbahçe yönetimi Fenerbahçe taraftarına vermek zorundadır.

Ülke menfati öyle gerektirdi diye suya sabuna dokunmayan bir açıklamayla Fenerbahçe'nin menfaatlerinden vazgeçilemez. Ne yani ülke menfaatleri öyle gerektiriyor sizi değil bu sene de Trabzon'u göndereceğiz Şampiyonlar Ligi'ne falan derlerse emredersiniz diyip başım gözümüz üstüne mi diyeceğiz. Ülke menfaati gibi müphem bir gerekçeyle Fenerbahçe'nin sigortası niteliğinde olan, kazanacağı kesin bir davanın herhangi bir kazanım elde edilmeden çekilmesinin vebalini taşıyamazsınız. 19 Mayıs'ta kongre var, şu an yönetimde bulunan, aman başıma bir şey gelmesin diye polise, hükümete ağzını açamayan, taraftarın gaz yemesini, mermi yarası almasını afiyetle içine sindiren yönetim kurulu üyeleri bir zahmet aday falan olmasınlar. Fenerbahçe'yi gölgesinden korkan adamlar yönetmesin. Yeni yönetime de kesinlikle iş adamı falan değil hükümetle bağı olmayan elini eteğini iş dünyasından çekmiş insanlar girsinler. Siz oraya ülke menfaatlerini koruyun diye seçilmediniz, size Fenerbahçe kongre üyeleri 2020 Avrupa Şampiyonası evsahipliğini niye alamadınız diye sormayacak, kulübün haklarını niye korumadınız diye soracak. Gerekirse ülkeyi yönetenlere karşı da Fenerbahçe menfaatlerini savunamayacaksanız kapatın kulübü o zaman.


Devamı ...

3 Mayıs 2012

4 Mayıs Çağlayan


Öylesine çok yürüdük ki yollarda artık izlerimiz var. O kadar çok mücadele ettik ki, düşününce bile ateşimiz çıkıyor. 70 yaşındaki kadınlardan, pusetteki bebelere kadar, fotoğraf fotoğraf, kare kare hafımıza çakıldı. Sabaha karşı silivri, öğlen Çağlayan, Kışın Metris, mahkeme mahkeme, ceza infaz kurumlarının önünde, ellerimizde bayraklarla durduk.

Ve pankartlar, Sarı lacivert pankartlar..

Bağdat caddesi'nde, Taksim'de, Tunalı'da, Alsancak'ta, Erzurum'un ortasında, Antep'in göbeğinde, Kayseri'nin sıcağında, İstanbul Emniyet müdürlüğünün yüzüne baka baka.

Gencecik kızların, yaşlı teyzelerin, fıstık gibi hatunların ellerinde afilli afilli yükseldi bayraklar. El kadar babalar "yeter" dedi, filinta gibi çocuklar sigaralarını "başkanı bırakın orospu çocukları" diye tellendirdi.

Hikayeler, hikayeler. Akıl almaz, düş gibi.. Bir resim gibi aklımızın ucuna dercedildi.

Yıkımlar, geri dönüşler, Homer'in hikayelerinden fırlayıp gelen goller. Stoch'un o şutu bir kaleye değil bir zulmün ağlarına asıldı, Alex'in golü gol değil isyanımızın ta kendisiydi. Düştü denilen yerde kalktık, öldü denilen yerde vurduk, bitti denilen yerde kazandık. Deli eder gibi, çılgına çevirir gibi, hırsından, nefretinden gözünü dönmüşlerin içinde fırtınalar patlata patlata.

Akıl almaz şeyler gördük kardeşim. Bitmeyen rakılar, arka arkaya devrilen şişeler gibi. Gecenin bir vaktinde arkadaşlarımızın coplandığını, üstlerine su sıkıldığını gördük. Binlerce taraftarın Eskişehir'de yürütüldüğünü, "gerekirse mermi kullanabilirsiniz" diyenleri, engellemeleri, küfürleri, hakareti, biber gazını.. Taraftar kültüründen bahseden kimse, bunca mezalime karşı sesini çıkarmazken, isyan ettik, yapayalnız. İlk duruşmada, zulmün son bulması için dualar edip, "bunu nasıl yaparlar, bunu bile nasıl yaparlar" diye bağıra bağıra sokaklara vurduk kendimizi, gece gözümüzü kapattığımızda kulağımızda "sevdamıza kimse engel olamaz" diye bağıranların gürültüsü.

Çok çile çektik. Çok hukuksuzlukla uğraştık. Suç diye bağırdığımız her seferinde yalnız kaldık, başkaları suç işlerken susarken henüz savunma bile alınmadan şikeci diye karşımıza geçtiler, adalet değil kupa, hukuk değil cezanın istendiğini gördük. Konu Fenerbahçe olunca, tüm yelkenlerini yere indirenler, bir dakika durmadılar Mehmet Baransuların, Erman Toroğlu'ların yanında saf tutmak için.

Karşımızda kardeşimizi, dostumuzu, iş arkadaşımızı bulduk. Eş dost sohbetlerinde adımız "agresif"e çıktı. Ne vardı ki "şikeyi kabul etmemek için", hepimiz başımızı öne eğit, başkanı bırakacak, şikeci Fener diyerek kendi kendimize hakaret edecek, bir kaç kurban vererek bu işten kurtulacaktık. Makul ve akıllı olmamız bekleniyordu. Şekip, İlhan, Tamer, Aziz'e mi kefil olacaktık? Ne gerek vardı ki onlar için bu kadar çile çekmenin?

Akıllı davranmamayı seçtik. Makul olmamayı. Uslu bir çocuk gibi oturup söz dinlememeyi tercih ettik. İtaatsiz olmayı.

Çünkü biz Şekip'in bir de Batusu olduğunu öğrendik, İlhan'ın bir de Tuanası var. Çünkü biz Tamer'e yapılacak bir haksızlığın Kaan'ın da hayatını darmaduman edeceğini gördük. Çocuklarının yüzlerine baktık ve utandık, kıpkırmızı kaldık.

Çünkü biz dünya yansa da, kıyamet kopsa da adalet istedik. Bu haksızlığı içimize sindiremedik. Birilerini satıp, bırakıp, bu zulmün pençesinde insanlar inlerken arkamızı dönmeyi kendimize yediremedik. Vaatlere kanmadık, onlar televizyon programlarında "ne olacak başkanı bıraksalar, ne olacak kupayı verseler" diye kancıklık öğütlerken, size bu takımın alınteriyle kazandığı bir tane zırnığı bile vermeyeceğiz diye bağırdık.

Çok zaman geçti. İnsan unutuyor. Daha fenası, alışıyor bile yaşadığına.

Bıkmadık. Her Allah günü, farklı farklı yüzlerle karşımıza geçenlere karşı aynı haksızlığı aynı isyan duygusuyla anlattık.

Çok zaman geçti, az kaldı.

3 Temmuz'un hesabının 4 Mayıs'ta görülmesi için, 3 Temmuz operasyonunun faturasının 4 Mayıs'ta çıkartılması için, bir adım daha atmamız gerekiyor.

Çağlayan bizi bekliyor. Bizi bekliyor çağlayan. Şarkılarımızla, pankartlarımızla ve isyan eden kalbimizle.

Adaletsizliğe teslim olmadık, hukuksuzluğa perde olmadık, sebat ettik, manşetlerden yağan fırtınalara, ellerindeki tüm güçle saldıran canavarlara karşı savaştık.

15. round hala pistteyiz, nakavt etmek için geliyoruz.

Az kaldı..


Devamı ...

Bir Bayrak, Bin Hikaye


Fotograf Galata'dan. Galata Mevlevihanesi'nden aşağıya doğru inerken sağdaki metruk binalardan biri. Kimbilir içinde, dökülen pencere sıvalarında, harap olmuş kiremitlerinde hangi hikayeleri barındırıyor. Belki 6-7 Eylül de kitlesel linçten kurtulmak için evine Türk bayrağı asmış bir Rum aile yaşadı burda, belki 1970'lerde artık azınlık olmanın yükünü taşıyamayacağını hissetmiş ve torunlarının yanına Los Angeles'e taşınmış bir Ermeni.Belki 80'lerde Doğu'dan gelip günlük inşaat işi bulup bu kaderine terkedilmiş binada kaldı 3-4 işçi. Kırık dökük bir hüzün barındıran metruk terkedilmiş ve hiç bir yaşam belirtisi gözükmeyen bu evde muhtemelen 2001 deki şampiyonluk sonrası çıkmış ve üzerinde "efsane geri döndü" yazan bir Fenerbahçe bayrağı sallanıyor. Rengi solmuş, yağmur sularıyla kimbilir kaç kez ıslanmış kurumuş belli değil, kim tarafından ne zaman asıldığı da . İçinde en ufak bir hayat belirtisi gözükmeyen, kimbilir en son insan sesinin ne zaman yükseldiği içinde kimbilir hangi hikayelerin olduğu ama artık sessizliğe mahkum olmuş bu terkedilmiş evin penceresinde Fenerbahçe bayrağı hala sallanmaya devam ediyor. Bugün kulübün 105. sene-i devriyesini bu resimle kutlayalım. Bu bayrak ve ülkenin dört bir yanındaki Fenerbahçe bayraklarını, aynı hikayenin peşindeki binlerce sarı lacivert düş sahibi çocuğu, bu formayı kutsallaştıran Fenerbahçe emekçilerini selamlayalım. Yaşa Fenerbahçe. Devamı ...

2 Mayıs 2012

3 Temmuz Algısı ve Aziz Yıldırım'ın Çiğnenen Onuru


Heinich Böll'ün "Katerina Blum'un Çiğnenen Onuru" romanı şu an bizim medyanın halini bence en iyi anlatan roman. Romanda banka soyguncusu bir teröristin sevgilisi diye gözaltına alınan genç bir kadının üç gün içinde medya tarafından nasıl linç edildiği, hayatına tecavüz edildiği, nefes alamaz hale getirildiği, topluma azılı bir terörist olarak gösterildiği ve bunun sonucunda deliren genç kadının bütün bunların müsebbibi olarak gördüğü "gazete" muhabirini nasıl öldürdüğü anlatılır.Böll romanda otoriteyle-iç içe yapılan bir gazeteciliğin nasıl büyük bir bireysel -toplumsal yıkıma yol açabileceğini anlatır. (Şüphesiz Heinrich Böll bu romanı yazdığında Mehmet Bransu yaşasaydı romanın kahramanı o olurdu)

Almanlar şüphesiz modern dünyada kitle algısının nasıl yönlendirebileceklerinin ve bunun nasıl bir büyük akıl tutulmasına dönüşebileceğinin en büyük örneği. İkinci dünya savaşında kitlelerin algısını en rafine yöntemlerle nasıl manipüle edip bütün bir halkın toplu akıl tutulmasını nasıl örgütlediklerini çok iyi biliyoruz. Propagandanın bütün bilinç- bilinçaltı öğelerini Goebbels öncülüğünde kullanarak toplumsal algı dediğimiz şeyi kendi istedikleri formata getirmelerinin bedelini bütün dünya çok ağır bir bedelle ödemek zorunda kaldı. Türkiye'de de toplumsal algıyı örgütleme konusunda medya lincini kullanma geleneği pek yeni sayılmamakla birlikte 90'larda zirveye ulaşmıştı. 28 Şubat süreci medyanın otoriteyi elinde bulunduranların elinde nasıl büyük bir rahatlıkla araçsallaşabildiğini ve işin daha kötü tarafı medyanın bizzat kendisinin bunu yapmaya ne kadar istekli olduğunu da hepimize gösterdi. Devran döndü güç dengesi değişti ama sistemin özü aynı kaldı. Medya yoluyla kamuoyu algısı yaratma geleneği aynen devam ederken kurbanların isimleri değişti sadece.

3 Temmuz süreci aslında kulüp taraftarlığı ya da sportif bir bakış açısından ziyade iktidarın ya da gücün propaganda- iletişim teknikleri kullanarak algı yaratması açısından okunursa bazı şeyler çok daha berraklaşır. Sormamız gereken şey otorite-devlet- güç neden böyle bir sistematik algı tecavüzünü seçmiştir. Neden Fenerbahçe'ye karşı Cumhuriyet tarihinin en büyük medya manipülasyonu emniyet bürokrasisi-yürütme-yargı koordinasyonuyla yapılmıştır.

Algı örgütleme ve manipülasyonu işi dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın bu sürecin olmazsa olmazı önce bir şeytanlaştırılacak özne bulmaktı. Aziz Yıldırım 3 Temmuz sabahı gücün kontrolünde olan bu yaygın medya tarafından Fenerbahçe başkanlığından büyük bir iştahla şeytanlığa indirgendi. İlk hafta gazete manşetlerine göre ligi dantel gibi işlemiş, federasyon başkanına hakem ataması yaptırmış, yetmemiş o hakemle ofisinde görüşmüş, bütün rakipleri bağlamış, sadece kendi maçları için değil öteki maçları da kontrol etmiş, Beşiktaşlı Ferrari'yi para vererek Beşiktaş maçını, Adnan Sezgin'le görüşerek Galatasaray maçını şikeyle aldığı söylenmiş, operasyon o gün yapılmasa Kıbrıs'a kaçacağı yazılmıştı. Evet bütün bunları soruşturmanın üzerinden 10 ay geçtiktan sonra yuh artık neler söylemişler diye okuyabiliriz ancak o bir haftadaki şeytanlaştırma işlemi sırasında bütün bunlara itiraz eden bir Allahın kulu yoktu. Bu akıl almaz medya saldırısının amacı Fenerbahçe'yi herkesin gözünde kesin suçlu, Aziz Yıldırım'ı kamu vicdanında şeytan yapmaktı.

İşin daha kötü tarafı bu kadar büyük bir algı tecavüzüne açık, nefret duyguları bütün akli melekelerini askıya almasına yol açmış gönüllü bir kitle bulmakta hiç zorlanmadılar. Adaletin Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'ye çok büyük cezalar verilerek sağlanabileceğini, Türk futbolunun bu habislerden kurtulması gerektiğini bizzat bu operasyonu yapan irade vaaz etti. En korkuncu da şu oldu. Fenerbahçe'yi linç etmek için tetikte bekleyen, 3 Temmuz öğleden sonra Fenerbahçe küme düşsün diyenler bu algı tecavüzü yüzünden aslında birer linç sevici değil bir adalet bekçisi olduklarını sandılar. Bugün Federasyon Fenerbahçe'ye ceza vermedi diye yürüyenlerin gerçek derdinin adalet duygusu falan olmadığı gayet açık. Bize ilk günlerde yaşattığınız Fenerbahçe'yi linç etme hazzını niye elimizden aldınız duygusunun asabiyetini yaşıyorlar. Yapılan operasyonu temiz futbol operasyonu , algı tecavüzünü kamuyounun haber alma hakkı, medya ve toplumsal linci adalet diye yutturan güç odakları George Orwell'ın 1984' de resmettiği bir düalizm yarattılar.

Planlı olarak üretilen ve ilk etapta şeytanlaştırma süreciyle paralel giden diğer şey de Fenerbahçe'nin hangi cezayı alacağıydı. Fenerbahçe'nin suçlu olup olmadığını yüksek sesle tartışmak neredeyse yasaklandı. 3 Temmuz öğleden sonrasından bugüne dek bu yaygın tecavüz medyası Fenerbahçe'nin suçlu mu suçsuz mu olduğunu tartışmadı, Fenerbahçe'ye ne ceza verileceğinin polemiğini yaptı. Normal bir ülkede suçun varlığı ya da yokluğu tartışılması gerekirken bizde verilecek cezanın ne olduğuna kafa yoruldu. Bunun için madde değiştirilip Fenerbahçe'ye taviz verildiği propagandası bile yapıldı. Gücü elden tutanların kurbanın suçundan emin olduğunu ama istedikleri formata girerse kurbana düşük bir ceza vererek bu işi kapatabilecekleri mesajını veren bir söylemdi bu.Böylece operasyonun meşruiyeti hiç tartışılmayacak, ölümü gösterdikleri için kurban zaten sıtmaya razı olacaktı. Operasyonun pek çok şifresi bugün Fenerbahçe taraftarının olağanüstü dirayeti sonucu kırıldı. Şu an nerde durduğumuzu yeni güç dengesinin nereye geldiğini bilmiyoruz.

Savaş halen devam ediyor ama bu savaş artık bizzat savaşı başlatanlar tarafından sürdürülebilirliğini kaybetmeye başladı. Ana aktörlerin perdeden yavaş yavaş çıkması ve yerlerini taşeronlara tamamen terk etmesi de kısa vadede olacak gibi gözüküyor.Ünal Aysal'ın çıkışlarını da biraz bu gözle okumak lazım. Kendisine bazı sözler fısıldayan büyüklerinin etrafından çekilme riskinin asabiyetini yanısıtıyor Ünal Bey. Süreç ne olursa olsun ateşkes de ilan edilse Fenerbahçe muktedirlerin gözdesi haline de gelse ş unu tekrar belirtmekte yarar var, bugün aradan 15 yıl geçtikten sonra kudretli generallerden emir alarak manşet yapanlar, kurmaca haber yaratanlar, arkadaşlarını işten çıkaranlar nasıl anılıyorsa bundan 15 sene sonra da 4 Temmuz tarihli gazetelerdeki manşetleri emirle atanlar, tek elden çıkma manipülasyonlarla alçakça yalan söyleyenler öyle anılacak. Güç neredeyse oraya yamanan, ve sahibinin medyası olmaktan utanmayan günümüz Türkiye medyasının büyük bölümü bir sınavdan daha çakmanın utancını yaşayabilirler. "Fenerbahçe'nin çiğnenen onurunun" da sadece romanı yazılmayacak elbet hesabı da bir gün sorulacak.
Devamı ...

Ötekine Mektup: Hukukun olmadığı davaya operasyon denir


3 Temmuz sürecinin başlamasından beri her şeyi duyduk. Fenerbahçe daha birinci hafta küme düşürülecekti, çok sağlam deliller, sanat eseri bir soruşturma vardı. Federasyon kanaatle 3,5'dan 4 veren hoca gibi kanaatle bir tüzel kişiliğin hayatı hakkındaki en önemli kararı verecek, şaşmaz, sapmaz delillerle başı dönen, dilleri lal olanlar da elbette susup hukukun bu parlak zaferi karşısında zevkten 69 bir yaşama geçecekti.

Deliller öylesine netti ki, Emenike sandalla Türkiye'ye kaçak gelmiş, yaşını büyütmüş, para sayarken de görüntüleri ortaya çıkmıştı. Sezer öztürk bitmiş durumdaydı, İbrahim Akın da itiraf etmişti. İşi bahis çetesine entegre etmek için Fenerbahçe'ye bilyoner'i bile kapattırdılar.

Bütün bunların hepsinin istisnasız yalan çıkması, bilinen ancak çoğu insanın takip etmediği gerçekler. Örneğin İbrahim Akın'ın kendi ifadelerine ilişkin "psikolojik sorunları olduğu, savcılığın kendisini tehdit ettiği ve baskı kurduğu, bu baskı ortamında yalan söylediği"ni ifade etti. Oysa bu açıklamalar bile -niyeyse- medyada yeteri kadar yer almadı.

Ancak İbrahim Akın örneği, operasyon dönemi boyunca süren hukuksuzlukların yalnızca bir tanesi.

3 Temmuz sürecinin başından beri baktığımız zaman sayısız ve emsalsiz hukuksuzlukların olduğunu görüyoruz.

Hukuksuzluk Manzumesi, Paralel İktidarın Siyasi Operasyonu

Mesela,

Delillerin toplanması aşamasında büyük bir hukuksuzluk yaşandığı gözüküyor. Emniyet güçleri 21 Nisan tarihli bir konuşmayı dinlemek için 24 nisan tarihli bir konuşmayı gerekçe gösterdi. Zaman makinesi ile tarihte ileri geri hareket edebilen bir emniyet teşkilatımız olmadığına göre, sırf bu dinleme kaydının bile usulsüz olduğu söylenebilir. Yani delillerin toplanmasında "hukuk" yok.

Nedense emniyet ve savcılık suçun işlendiği son tarih olan Mayıs 2011 tarihinde değil, bu tarihten çok sonra Temmuz tarihinde bu operasyonu gerçekleştirdiler. Son suç işlenip bittikten sonra müdahale edilmemesi ve beklenmesi esasında görevi ihmal sayılabilir. Neden operasyona Temmuz ayında başlandığı da herkesin malumu. Çünkü Haziran 2011 tarihinde yapılan seçimlerin bitmesi, ülkenin böyle bir atmosferde seçime gitmemesi hedeflendi. Yani soruşturma sürecinde de "hukuk" yok, siyasi mülahazalar temel ekseni belirliyor.

Soruşturma başladıktan sonra soruşturmanın gizliliği ilkesi kesintisiz olarak ihlal edildi. Sürekli olarak devlet makamlarınca toplanan veriler medyaya servis edildi. Paralel iktidarın yüzü, gözü olduğunu bildiğimiz bütün medya kanallarından da halka boca edildi. Bu kişilere karşı herhangi bir yaptırım uygulanmadı, gereken araştırmalar yapılmadı.

Masumiyet karinesi ve adil yargılanma ilkesinin sistematik ihlallerinden sonra, ikinci tablo manipülasyon aşamasıydı.

24 Ağustos tarihinde TFF hiçbir hukuki dayanağı olmadan Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkını elinden aldı. Bu karara gerekçe olarak UEFA'nın yazdığı bir mektup gösterildi, tahkim kuruluna göre kararı UEFA almıştı. Ancak ne oldu? UEFA daha sonra böyle bir kararı olmadığını açıkça beyan etti. Kararı TFF'nin aldığını söyledi. Fenerbahçe'nin hakkı hukuken gasp edildi.

Bütün bu olaylar karşısında makul bir insan şu soruları sormak zorundadır

1- Operasyon için neden Temmuz ayı seçildi?
2- Neden operasyondan önce Başbakan'a brifing verildi?
3- Neden operasyonu yapanlar elde ettikleri bilgi ve bulguları medyaya sızdırdı?
4- Neden medyaya yalan olduğu ortaya çıkan bazı haberler servis edildi?
5- Neden diğer operasyonlarda da yer alan ve önayak olan Şamil Tayyar, Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı gibi isimler bu operasyonunda medyadaki öncü gücü oldu?
6- Neden TFF UEFA'nın mektubunu bir "emir" olarak kabul etti. Neden dönemin TFF başkanına bazı bilgi ve bulgular Lütfi Arıboğan, Helvacı gibi isimler tarafından verilmedi?
7- Hiçbir şeye karşı çıkmayan cemaat bağlantılı bazı AKP'li milletvekilleri ve medya kanalları neden 6222 sayılı yasadaki değişime karşı çıktı?
8- Bu davaya neden ÖYM bakıyor. Örgütlü olarak işlenmesi halinde bile şike ve teşvik suçlarına bakmakla yetkili mahkeme 6222 sayılı kanuna göre asliye ceza mahkemesiyken neden 16. Ağır Ceza bu davayı görüyor?
9- Operasyonun başlangıcından beri hükümete yakın isimler Fenerbahçeli olsun veya olmasın neden korundu?
10- Bütün bu hukuk ihlallerine karşı neden hiçbir hükümet organından tek bir itiraz bile gelmedi?

Şimdi bütün bunları sorunca insanın karşısına bir portre çıkıyor. Fenerbahçe taraftarı bu portreyi görüyor. Diyor ki:

Bu Fenerbahçe'ye karşı yapılmış bir operasyon. Her tarafı haksızlık dolu. Savunma hakkı bile kullanılamadı. İnsanların manevi itibarı linç edildi. Futbolcular, idareciler alenen tehdit edildi. Çarpık çurpuk deliller, montaj görüntüler var. Mahkeme bağımsız değil, TFF baskı altında, medya operasyon aracı.

O zaman da şunu soruyor. Neden? Gerçekten de Türk sporunu temizlemek isteyen hukuki bir dava neden bu kadar hukuksuzluğa, haksızlığa bulaşsın? Neden "sanat eseri gibi bir soruşturma"nın sahipleri birisinden itiraf almak için baskı kursun, neden Tamer Yelkovan'a hakaret etsin, neden 3 Temmuz ile 10 Temmuz arasında sonradan yalan olduğu ortaya çıkan onlarca yanlış bilgiyi aynı operasyon medyası aracılığı ile servis etsin?

Fenerbahçeli bunun arkasında bir niyet görüyor. Bunun arkasında bir sistem var. Bu kendi başına, tesadüfen oluşacak bir takım "küçük çakıl taşları" değil, üstümüze atılan kaya parçaları.

Bütün kaya parçaları da şunu gösteriyor, biz hukuki bir davayla uğraşmıyoruz, biz Fenerbahçe'ye yönelen bir operasyon ile uğraşıyoruz.

Hukuki Zemin, Karşılıksız Sorular

Şimdi davayı tekrar hukuki zemine almamız lazım. Çünkü iddiacı tarafların hukuki zeminde söyledikleri hiçbir şey yok.

1- 6222 sayılı kanuna göre şike ve teşvik suçu, bir müsabaka sonucunu etkilemek için bir menfaat sağlamak karşılığında yapılan anlaşma olarak tanımlanmıştır.

Yani unsurları,

a) iki taraf olacak
b) bu taraflar bir müsabaka sonucunn belirli bir yönde olması için anlaşacaklar
c) ve bu anlaşma karşılığında bir taraf bir menfaat / kazanç elde edecek.

Bu davada bu üç unsuru birlikte gösteren herhangi bir delil var mıdır?

2- UEFA hangi tüzük / kural veya yönetmeliğinin hangi maddesi gereğince Fenerbahçe'ye ceza verecektir? UEFA'nın yerel federasyonunun yetki alanında kalan bir olayı soruşturma hakkı var mıdır?

3- UEFA hangi tüzük / yönetmelik veya kuralın hangi maddesi gereğince yerel federasyonun ilgi alanında kalan bir olayda Türkiye'ye ceza verecektir? Bunun dayanağı nedir?

4- Bugün UEFA'ya "şike ve teşvik olaylarına karışmadığını" beyan eden ve bu beyan çerçevesinde bir UEFA turnuvasında yer alan iki takım vardır, Beşiktaş ve Trabzonspor. Şayet bu takımların şike veya teşvik olaylarına karıştığı ortaya çıkarak ceza alırsa, UEFA yalan beyan sebebiyle bu kulüplere ceza verebilir mi?

5- TFF Etik Kurulu'nun savunma almadan hazırlamış olduğu ilk raporun herhangi bir bağlayıcılığı var mıdır? Böyle bir raporun hazırlanması hukuken uygun mudur? Henüz soruşturma safhasında, deliller bile netleşmemişken, savcı tarafından seçimlik olarak gönderilen bazı bulgulara bina edilen bir rapor ile hüküm verilebilir mi?

"Şike ve teşvik priminin" varolduğuna inananlar, UEFA'nın Türkiye'ye çok ağır yaptırımlarda bulunacağını, NATO'nun Kadıköy'ü bombalayacağını savunanlar, bu soruların tek birine bile cevap verebiliyor mu?

Fenerbahçeli Hukuk Mücadelesine Devam Etmek Zorundadır

Şunu herkes anlamak zorunda bu dava hukuki değil, bu mahkemelerden de adil bir karar çıkmayacak. Siyasi sisteme entegre olmuş ve onun amaçları doğrultusunda hareket eden bir yargı erkinden adalet beklemek, elma ağacından armut beklemek kadar aptalcadır. İçinde hukukun olmadığı, hukukun öteki aleyhine sürekli çiğnendiği bir davada adalet ancak buna maruz kalan için talep edilir.

Dolayısıyla Galatasaraylılar, Trabzonsporlular, Beşiktaşlılar şu soruyu kendilerine sormalılar, bu dava sonucunda mahkeme suçlu da bulsa suçsuz da bulsa biz buna güvenecek miyiz?

TFF veya Mahkeme Fenerbahçe'yi aklasa buna inanacak mısınız? Fenerbahçe'yi mahkum etse bunun adil karar olduğundan emin misiniz?

Bizzatihi siyasi saiklerle dönen, her türlü pazarlığın bahis konusu edildiği bir süreç sonunda verilecek kararın siyasi değil de hukuki, bir gücün dayatması değil de adil olduğuna inanabilecek misiniz?

Türkiye'nin sorunu, bugün ortadaki hiçbir otoritenin siyasetten bağımsız olarak hukuki bir karar veremeyecek durumda olmasıdır. Adil sürecin hiçbir parçası bugün siyasi iktidardan bağımsız değil. Paralel iktidarın kontrolü altında. Emniyet hem hukuken hem madden bağımsız değil, savcılar değil, hakimler değil, özel yetkili mahkemeler değil, TFF değil, medya değil. Kimse değil. Böyle bir ortamda "hüküm vericinin" adaletine güvenilebilir mi?

Bütün bu yoldan çıkış, herkesin kani olacağı bir ortak çözüm bulmak öncelikle sistemi bu derece bozan ve ele geçiren paralel iktidar yapısıyla mücadele etmek ve hesaplaşmakla mümkün. Siyaset ve onun simbiyotik ortağı elini spor arenasından, yargıdan ve medyadan çekmeden Türkiye temiz bir ülke olmayacak. Çünkü karar vericiler objektif, adil ve demokratik olmayacak.

Sporun ruhunu bozan, bizi birbirimize düşman eden, nefret tohumlarını saçan, resmen ayarlarımızla oynayan bu hegemonik güç, hesaplaşılmadığı sürece nefretimiz ve öfkemiz sadece birbirimize yönelmiş olur. Aziz Yıldırım veya Ünal Aysal nefretimizi hak etmiyor. Yıldırım Demirören veya Sadri Şener öfkemizin merkezinde olamaz. Bu insanlar hegemon güç olarak kurulan bir tahtada varlıklarını devam ettirmeye ve çıkarlarını maksimize etmeye odaklanmış sistem oyuncularıdır. Hepimiz gibi. Onlar da bizim gibi başkası tarafından kurulan ve dikte edilen bir satranç tahtasında oynamaya zorlanıyorlar.

Fenerbahçeli bugün bu satranç tahtasına itiraz ediyor. İtirazın temeli budur. Fenerbahçe isyanının motivasyonu Aziz Yıldırım sevgisi, forma aşkı, kulübe verilen değer olabilir, ancak bu motivasyon unsurları birer nedendir, birer sonuçt değil. Fenerbahçeli bu süreçte, bu unsurların kolaylaştırıcı etkisiyle, zulmü daha derinden hissetti, haksız sistemi daha net gördü, mazlumlarla daha kolay empati kurabildi ve bu adaletsizliğin karşısında isyan etti. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok. Bir başkasına otobüste yer verilmezse bunu umursamayabiliriz ancak ayakta kalan annemiz olunca aklımıza bir ahlak kaidesi gelir ve bunu talep ederiz. Bu deneyim ahlak sahibi insanlar için daha sonra genele yayılacak bir tutumun başlangıcı da olabilir.

Bu yüzden Fenerbahçe'nin isyanı kıymetlidir, değerlidir. Bu isyanın, bu adalet ve hak çağrısının kendisi bizzatihi bir nimettir.

Temiz futbol istemek güzel. Ancak temiz bir ülke yoksa temiz futbol da olmayacak. Totaliter devletlerdeki gibi dinamoların sahayı doldurduğu, hükümetin her kulübü kontrol ettiği, her yönetimi belirlediği, saha içindeki sonuca kadar her alanda "iktidarın menfaatlerinin" hakim esas olduğu bir düzende temiz hiçbir şey kalmaz.

Bugün hepimiz, demokratik, adil bir hukuk devleti talebinde birleşmek zorundayız. Bağımsız ve tarafsız mahkemeler, çalışanlarının sendikalı olduğu, bağımsızlığa ve bazı sosyal güvencelere sahip bir medya, hükümetin karışmadığı, kendi kendini kontrol edebilen bir sivil toplum, bağımsız sendikalar olmadıkça böyle gerizekalı gibi birbirimize düşman olur, formalarımızla ayrılır, stadlarda kardeşlerimizin ölümünü izler, bir gün birimiz diğer gün diğerimiz sokağa çıkar ve sistemi değiştirme gücü olmayanlara kustuğumuz nefretle hayatımızı geçiririz.

Bu isyana katılın arkadaşlar. Bu isyanın karşısında durmayın, yanında durun. Bu isyanı boğmaya değil, güçlendirmeye çalışın. Bu isyanı hafifsemeyin, küçümsemeyin, daha tutarlı, hayatın geneline şamil olacak şekilde genişletmek için ne yapılabilir ona bakın. Fenerbahçeliyi kendinize düşman görmeyin, nefretinize gem vurun, dostluğumuz hepimize özgürlük kazandıracak.

Bugün hayatımıza, hepimizin hayatına sahip çıkmak için bir şans var. Kolayca anlayabildiğimiz, basitçe idrak edebildiğimiz, aynı şeyleri kendi takımımız yaşasa sorusuyla empati kurabileceğimiz, 10 ay sonunda ortaya çıkan kabak gibi gerçeklerle belli olan bir vaka önümüzde duruyor. Birlikte direnirsek, temizleniriz. Birbirimizi yersek de bu cehennemde yaşamaya devam ederiz.
Devamı ...

1 Mayıs 2012

Pazarlık bitti. 58. Madde Değişemez


10 aylık mücadelemizin sonunda, Fenerbahçe zalimleri ve zalimlerin gerçek yüzlerini gördü. Gördük ki, her şeyi ele geçirmek isteyen, bu uğurda hiçbir şeyden çekinmeyen, her tür ahlak ve hukuk kuralını çiğneyebilecek bir iktidar mekanizması bütün ağırlığıyla bu ülkenin üstüne çökmüş. Gördük ki, özel yetkili mahkemeler palavrası ile kendi siyasi ikbaline düşman gördüklerini yok etmeye çalışan bir sistem var. Bu ülkenin adalet sisteminde şike olduğunu gördük, mahkemelerin bağımsız ve tarafsız değil adeta sahibinin sesi olduğunu, medyanın köle gibi tasmasından tutulan bir iktidar aracı olduğunu gördük.

Fenerbahçe 10 aydır, meydanlarda, sokaklarda, caddelerde işte böyle bir canavara karşı mücadele ediyor. Her şeyi ele geçirmek isteyen bir iktidar erkinin fütursuz baskısına karşı var gücümüzle dayanıyoruz. Bu baskı büyüyüp Fenerbahçe isyanı arttıkça da iktidar erkinin gerçek sahipleri türlü çeşit yol ve yöntemle yarattıkları cehennemden çıkmak istiyor.

Bu zamana kadar medya operasyonunu yaşadık, kamuoyu ve medya eliyle TFF üzerinde bir baskı kurularak savunma bile alınmadan ceza verilmesi istendiğine şahit olduk. Bu olay yetmeyince UEFA sopası çıktı, CAS davası bu operasyonu da bozunca, yeni yöntem Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'ı birbirinden ayırarak ihaleyi Aziz Yıldırım'a yıkmak, Fenerbahçe baskısını da bertaraf etmek oldu.

Türkiye'deki paralel iktidar yapısı, aylardır Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe başkanı olmaması için çalışıyor. Kimi zaman tehditle, kimi zaman aba altından sopa göstererek, kimi zaman dengesiz vaatlerle bu olayı gündeme getiriyor.

Ne istiyorlar? Fenerbahçe'nin yetkili kongre üyelerinin oylarıyla seçilen, Fenerbahçe'nin arkasında onayı ve iradesi olan Aziz Yıldırım'ı hukuk dışı yollarla, hukuk cambazlıkları ve mahkeme düzeniyle indirmek. Bu darbeciler, ellerindeki medya, adalet ve iktidar güçlerinin tümüyle Fenerbahçe iradesine müdahale etmek için çalışıyor. Bu zamana kadar Fenerbahçe teslim olmayan, boyun eğmeyen tutumuyla bu baskıcı iradeye karşı dik durmuş, türlü bedeller ödemesine rağmen iradesine vesayet koymak isteyenlere boyun eğmemiştir.

TFF'nin 58. maddesinde yapılan değişiklik ilk gündeme geldiğinde bu gerçek kabak gibi ortadaydı. Elbette şike yapanlar küme düşmelidir. Elbette türk futboluna kara leke çalanlar ve kulüpler hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edemez. Bu sebeple Aziz Yıldırım da 14 Ocak 2012 tarihinde şöyle bağırıyordu:

"Fenerbahçe suçlu bulunursa küme düşecektir ve bu kimse tarafından yapılmazsa bizler eliyle hayata geçirilecektir."

Bu değişiklikle Mehmet Ali Aydınlar federasyonunun amacı şikeyi cezalandırmak filan değil bir eyyam yolu bulmak olmuştu. Bu sayede hem Fenerbahçe'nin ceza almasını isteyenleri mutlu etmeyi, hem zan altındaki başka kulüpleri kurtarmayı hem de Aziz Yıldırım'ı TFF yargılaması ile yok etmeyi istiyorlardı. Aziz Yıldırım'ı kurtarma operasyonu olarak kamuoyuna lanse edilen şey esasında Aziz Yıldırım'ı savunma hakkını bile kullanamadan cezalandırmak ve siyasi iktidarın menfaatleri için uygun atmosferi yaratmaktır.

Bugün de değişikliğin amacı farklı değil. TFF'nin perşembe günü karar vereceği söyleniyor. Bu değişiklikle, paralel iktidar mekanizması Aziz Yıldırım üzerinde baskı kurmak için yeni bir yöntem ve amaç bulmuştur. Talep edilen, pazarlıkla Aziz Yıldırım'ın başkanlığı bırakması, yoksa başına kötü şeyler geleceği zaten Fenerbahçe'nin de bu ayrım sayesinde "zarara" uğramayacağıdır. Taraftardan her şey bitip, toz duman dağılınca, seçilecek yeni başkanla, yeni sezonda her şeyi unutması bekleniyor. Bu amaçla bu seneki şampiyonluğu bile Fenerbahçe'ye verebilirler. Hesaplanan, Aziz Yıldırım'ın kendi isteğiyle başkan adaylığından çekilmesi, taraftarın bir süre üzülmesi, şampiyonluk ile psikolojinin yerine gelmesi, Aziz Yıldırım'a sembolik verilecek bir cezayla diğer takım taraftarlarının da rahatlaması, yeni sezonda da her şeyin eskisi gibi olması.

Bu böyle olmayacak. Bunu kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz.

Aziz Yıldırım başkan adayı olduğunu açıklayarak pazarlık masasını üstlerine yıkmıştır. Pazarlık yapmaya çalışan ve aba altından sopa gösteren güçler artık dediklerini yapmak veya yapmamakla karşı karşıyadır. Türk sporunu dizayn edip, buradan elde edecekleri kamuoyu iletişim ve finans becerileriyle kendi iktidar kurgularına göre hayatı yeniden şekillendirmeyi düşleyen bu güç şu an tarihinin en büyük restiyle karşı karşıyadır. 58. maddede yapılan değişiklik bu restin anahtarı ve bu zulüm düzenini tahkim edecek bir enstrümandan ibaret.

58. maddenin değişmesi ahlaken ve hukuken uygun değil. 58. madde Fenerbahçe ile Aziz Yıldırım'ı birleştiren, suçluya ceza verilmesini, suçsuzun da aklanmasını sağlayacak temel bir hukuk kaidesidir. Bu kaide ile siyasi sebeplerle hem Aziz Yıldırım'ı yok etmek hem de Fenerbahçe yüzünden siyasi bir bedel ödememek isteyen iktidar temkinli davranmak zorunda bırakılmıştır. Bu kaidenin ortadan kalkması, paralel iktidar mekanizmasının fütursuzluğunun da garantisi olacaktır.

Trabzonspor ve Galatasaray taraftarları 58. dakikada topa dokunma diyerek doğru ve haklı bir kampanya başlattılar. Bu kampanyayı tüm kalbimle destekliyorum. Fenerbahçe Beşiktaş maçında da Fenerbahçeliler topa dokunmamalı. Çünkü onların tertemiz alınterleriyle dokundukları o topa, hükümet dokunmak, yeniden şekillendirmek, oyunu kirletmek için dokunmaktadır.

58. maddenin değişmesiyle hem siyasi bir bedel ödemeden, Fenerbahçe'yle Aziz Yıldırım'ı ayırarak bir insanı yok etmek hülyası için uygun aracı bulanlar, Beşiktaş ve Trabzonspor hakkındaki bazı iddiaları da ortadan kaldıracak, Serdal Adalı, Tayfur Havutçu hatta Sadri Şener'i sistemden çıkartarak, her şeyi hali yoluna koymayı tasavvur etmektedir.

Bu kadar ahlaksız, bu kadar vicdansız, bu kadar adaletsiz bir eyyam düzenini yaratacak herhangi bir değişiklik, insani değerlere sahip kimseden iltifat bulamaz.

58. madde değişemez çünkü o madde adaletin garantisidir. 58. Madde değişemez çünkü o hiçbir bedel ödemeden her yeri ele geçirmek isteyen bir canavarın eline batan acı bir bıçak gibidir.

Aziz Yıldırım'ın da dediği gibi,

Bizim bu madde hakkındaki yorumumuz, gerek bu değişikliğin peşine düşenler ve gerekse Türkiye Futbol Federasyonu'ndan (TFF) farklıdır. Türk futbolunda şike, teşvik ve teşebbüs suç ve cezaları birbirinden ayrılamaz. Bu eylemleri birbirinden ayırmak isteyenlerin gerçek amacı yine Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım'ın adını kullanarak birilerini ve bazı kulüpleri kurtarmaktan başka bir şey değildir. Bu sebeple; puan silme ve madde üzerinde yapılacak değişiklikler, tarafımızca en sert şekilde cevabını bulacaktır

Fenerbahçeli 3 Temmuz'dan beri çok oyunu bozdu, çok operasyon çökertti. Bugün de operasyonu çökertmek elimizde. 58. maddenin karşısındayız, dimdiğiz. Kıyamet de kopsa adalet istiyoruz ve ondan daha azını asla kabul etmeyeceğiz.

Devamı ...