28 Şubat 2013
Kaos Teorisi
3 Temmuz
1 Yıl hapis
Son dakika kaçan 3 şampiyonluk
12 Mayıs katliam girişimi
CL Ligi men
45 Milyon Euro
CEV Wild Card iptali
CAS davasını geri çekme
Yargıtay Kılıcı
Alex'in gönderilme şekli
Doğru mu Samet?
Anons olayı
Aykut Kocaman'ın istifası
Aykut Kocaan'ın geri dönmesi
Tribün grupları ile yönetim kavgası
Tribün gruplarının kendi arasında kavgası
İstifacılar
Diktatörler, Ağabeyler, Reisler
Sözde muhalefetin tezgahları
SPK, Borsa Vurgunu
Caner, LAN
Meireles tükürük
UEFA 1 maç seyircisiz
UEFA 1 maç seyircisiz daha
UEFA 2 yıl gözaltı, tekrarında 1 yıl men
.......
.......
.......
Düşman Medya
Düşman PFDK
Düşman TAHKİM
Düşman TFF
Düşman Hakemler
Düşman Rakipler
Düşman İrlandalılar
Düşman Coritibalılar
Düşman Locacılar, twittercılar, blogcular
Düşman Ultraslar, tribüncüler
Düşman Muhalifler
Düşman Platini
Düşman UEFA
Düşman Futbolcular
Düşman Hoca
Düşman Yöneticiler
Düşman Başkan
Düşman Divan Kurulu
........
........
Hocam hazır dünya savaşı çıkmışken, bari 4-4-2'ye dönelim...
Not:
Kaos Teorisi;
- Düzen düzensizliği yaratır.
- Düzenin anlayamadığımız hali (kaos) varsa ki -illa ki olmalıdır- bundan dolayı düzensiz diyemeyiz. Yani düzenin dışına çıkmak imkansızdır.
- Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır.
- Düzen düzensizlikten doğar.
- Yeni düzende uzlaşma ve bağlılık değişimin ardından çok kısa süreli olarak kendini gösterir.
- Ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir.
Devamı ...
Teknik iflastan şatafata - Ünal Aysal nasıl şapkadan tavşan çıkarttı?
27 Mart 2011 tarihinde Süper Lig'in 26. haftası oynanmış, Galatasaray sadece 33 puan toplayabilmiş, ligde 11. sırada bulunuyordu. 26 haftada 10 galibiyet, 3 beraberlik ve 13 mağlubiyet alan kulüp 29 gol atarken 34 gol yemişti. Başta liseliler olmak üzere bütün kulüp ayaktaydı.
27 Mart tarihli Mali Genel Kurul'a Galatasaray bu şartlarda gitti. Kongre daha önce eşi benzeri görülmemiş bir takım uygulamalara sahne oldu. İbra oylamasının kapalı yapılması için verilen önerge Divan Başkanlığı yapan Türker Aslan'ın ilginç bir uygulamasına sahne oldu. Red oyu verenler salonda kalırken, karşı olanlar salondan çıkartıldı. Salonda kalanların oyları sayıldıktan sonra bu sefer gruplar yer değiştirildi, tekrar sayım yapıldı ve nihayetinde 674 kabul oyuna karşı 871 red oyu sayıldı. Türker Aslan bu uygulamayı mali ve idari ibra oylamalarında da denemek istedi ama itirazlar karşısında bu uygulamadan vazgeçildi.
Adnan Polat'ın itirazları bastırıldı
Sonuçta Adnan Polat mali yönden ibra edildi fakat idari yönden yapılan ibra oylaması sırasında Genel Kurul Divanı yönetimin idari yönden ibra edilmediğini ilan etti. Sayı o kadar mıydı, net çoğunluk var mıydı kimse bilmiyordu. Üstelik böyle bir uygulama da o tarihe kadar görülmüş şey değildi. Mali ve idari ibra hiç ayrı ayrı yapılmamıştı. Adnan Polat itiraz etti ama ne fayda? Bazı üyeler "istifa istifa" diye tempo tutmaya başlamış, yapılan itirazlar da bu baskı altında karşılık bulmamıştı. Türker Aslan başkanlığındaki divan Adnan Polat'ın itirazlarını reddetti.
Mali Genel Kurul'daki bu karar Galatasaray Tüzüğü'nün 87,22. maddesi ile Adnan Polat yönetiminin bittiğini de ilan ediyordu. Tüzüğe göre Adnan Polat yönetimi "Genel Kurulca mali ve/veya yönetsel yönden aklanmama durumunda, en geç 30 (otuz) gün içinde Olağanüstü Seçim Genel Kurulunu toplantıya çağırmak" zorundaydı. Üstelik yine tüzüğe göre mevcut yönetimden kimse seçime giremiyordu. Hürriyet bu olayı manşetten şöyle duyurdu: "Kongre İhtilali"
Kanunda idari ibra diye bir yöntem yok
Oysa ortada çok büyük bir yanlışlık vardı. Kanuna göre "idari ibra" diye bir yol bulunmuyordu. Mali ve idari ibra oylamasının birlikte yapılması gerekirdi. Peki Galatasaray bunu bile bile neden yapmadı? Çünkü Galatasaray Yönetimi mali açıdan ibra edilmemesi halinde haklarında davalar açılacak, kulüp ve yöneticiler büyük bir hukuki sorunla karşılaşacaktı. Şapkadan tavşan çıkartma metodu işte bu yüzden bulundu. Hem mali açıdan hukuki sorumluluk yaratılmayacak hem de "idari açıdan" ibra etmeme kararı ile Adnan Polat yönetiminin fişi çekilecekti.
Atı alan Üsküdar'ı geçti
Adnan Polat kendisine karşı kurulan bu oyunu görerek konuyu yargıya taşıdı. 2 yıl süren hukuk süreci sonunda 23 Şubat 2013 tarihinde Yargıtay "idari yönden ibra" diye bir hukuk yolunun olmadığını karara bağladı. 27 Mart 2011 tarihli Genel Kurul'un kararı geçersizdi. Adnan Polat ibra edildi.[2] Divan Kurulu'na yaptığı itirazlar hem "etik" hem "hukuki"ydi ama bu arada atı alan Üsküdar'ı çoktan geçti. 2011 yılında Galatasaray olağanüstü seçimli genel kurula gitti. Yapılan seçim sonucunda Ünal Aysal kullanılan 3968 oyun 2998'ini alarak başkan seçildi. İlk konuşmasında şöyle diyordu: "Tek vaadim var. Başarı, başarı, başarı.." [3]
Gayri hukuki bir yöntem sonucunda düşürülen Adnan Polat yönetiminin arkasından zorunlu olarak gidilen Olağanüstü Seçimli Genel Kurul'da seçilen Ünal Aysal, "şapkadan çıkan ilk tavşan" oldu.
Bugün hala şu soru cevap bekliyor. Yargıtay'ın kararı ortada. Buna göre Adnan Polat "ibra" edildi. Demek ki Galatasaray Tüzüğü'nün 87,22'inci maddesi gereği gidilen olağanüstü genel kurul da geçersiz. Dolayısıyla Ünal Aysal'ın seçildiği genel kurulun da bir hukuki dayanağı yok. Adnan Polat böyle bir dava açarsa ve meşru haklarını geri isterse ne olacak?
Cevabı vereyim, Adnan Polat böyle bir dava açmayacak, çünkü şapkadan çıkan tavşanlar artık onun taşıyamayacağı kadar fazla.
İkinci Bölüm: 3 Temmuz ve "yeni imkanlar"
Ünal Aysal Başkanlığa geldiği günki şartları bir açıklamasında şöyle tarif ediyordu:
"“Göreve geldiğimizde, kulüp hasta yatağında ölmüştü. Mali açıdan eksi 245 milyon TL’deydik. Hisse sahiplerinden bir tanesi müracaat etmiş olsaydı, şirket iflas ederdi. 16 milyon dolar da aylık giderimiz vardı. Gelir yoktu ve eski yönetim de gelirleri 2014 yılına kadar kullanmıştı. Kulübün 327 milyon dolarlık borcu vardı." [4]
Yani kulüp teknik iflas halindeydi.
Üstelik devletin yaptığı büyük bir hamiyete rağmen! Neydi bu hamiyet?
31 Aralık 2010 tarihinde kulüp KAP'a yaptığı açıklama kulübün karşılaştığı en büyük mali cezayı kamuoyuna duyuruyordu:
"Eylül 2010 tarihinde şirketimiz ile birleşmesi tescil edilen Galatasaray Spor ve Futbol İşletmeciliği Ticaret A.Ş.'ye tebliğ edilen raporlara dayanılarak; 2005-2009 hesap dönemleri için 29,30 milyon lira vergi aslı ve 43,95 milyon lira vergi ziyaı cezası talep edilmiştir. Söz konusu vergi inceleme raporları ile talep edilen vergi ve cezalara ilişkin olarak şirketimizce uzlaşma başvurusunda bulunulmuş olup, bu konudaki yasal prosedür devam etmektedir." [5]
Galatasaray vergi cezasını hemen ödemedi. Yasal prosedürlerin olgunlaşmasını ve vergi affının çıkmasını bekledi yakın zamanda da bu "af" kanunu hayata geçti.
Şubat 2011 tarihinde Galatasaray Sportif Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş vergi konusunda Maliye Bakanlığı ile uzlaşma sağladığını duyurdu. G.Saray'ın açıklamasında uzlaşma sonucunda ödenecek vergi tutarının 2,93 milyon lira olarak belirlendiği, vergi ziyaı cezasının ise kaldırıldığı bildirildi. [6]
47 milyon dolarlık vergi affı
Böylelikle Galatasaray ödemesi gereken 73 milyon 250 bin TL (o dönemin kuruyla 48,8 milyon dolar)[7] tutarındaki borç yerine sadece 1 milyon 955 bin dolar tutarında bir para ödeyerek yaklaşık 47 milyon dolar kara geçti. Bu paranın bugünkü karşılığı 84 milyon 600 bin TL.
Yani 2011 yılı şubat ayında devlet hiç yoktan Galatasaray'ın kasasına 47 milyon dolar koymakla kalmadı, aynı zamanda bu zamana kadar vergisini ödeyen ve vergi borcu olmayanlara göre benzersiz bir avantaj sağladı. Bu tarihe kadar futbolcu transferi yapmak, takıma daha yüksek ücret vermek veya gelir arttırıcı yatırımlar yapmak yerine vergi ödeyenler, hem bu kaynaklardan oldular hem de Galatasaray'ın cebine giren 47 milyon dolar tutarında bir haksız rekabete maruz kaldılar.
Borç okyanusunda bir damla su: 47 milyon dolar
Ancak bu kadarı Galatasaray için yeterli değildi. Ortada Ünal Aysal'ın ifade ettiği gibi, gelirleri olmayan, bütün gelirleri 2014 yılına kadar kullanılmış ve aylık gideri 16 milyon dolar olan bir kulüp vardı. 327 milyon dolar borç da cabası. 47 milyon dolar bu borç okyanusunda bir damla sudan ibaretti.
Galatasaray'ın imdadına 3 Temmuz süreci yetişti.
3 Temmuz 2011 tarihinde başlayan gözaltılar ile Türk futbolu ekonomik açıdan bir deprem yaşadı. Bütün kulüplerin hisse senetleri düşüş eğilimi içerisine girdiler.
Rakipler can derdinde
Ancak konunun önemli tarafı şuydu, Galatasaray'ın rakipleri bu soruşturmanın da öznesiydi. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın yöneticileri önce gözaltına alınıp tutuklanırken, mali kaynakları da belirsizlik ortamı nedeniyle bir dar boğaza girdi.
3 Temmuz - 10 Temmuz arasında medyaya bu kulüplerle ilgili onlarca haber servis edildi. Soruşturmanın ilk safhasında Fenerbahçe yalnız kalsa da 10 Temmuz tarihinden itibaren Beşiktaş için de şike yaptığı iddiasına ilişkin bir çok "bulgu" kamuoyuna sızdırıldı.
Kulüplerin yöneticileri tutuklanmış, finansal operasyonlarına sekte vurulmuş, transfer yapabilme kapasiteleri düşmüştü.
Ancak daha önemlisi, bu süreçte "suçlu" olarak kamuoyunun önüne atılan bu kulüpler hukuksal, finansal ve ahlaki bir lince uğrarken ve can derdindeyken, Galatasaray da bu operasyonu yürüten güçlerin hoşuna gidebilecek bir manevra yaparak, tutumunu operasyondan yana olarak yenidem konumlandırdı.
Siyasi manevralar yeni alanlar
Henüz 10 Temmuz gibi bir tarihte, yani henüz daha iddianame bile yazılmamışken, şüpheliler dahi soruşturma dosyasını göremezken, henüz savunma yapma hakları bile yokken Galatasaray Türkiye Futbol Federasyon'undan Fenerbahçe'yi küme düşürmesini talep etti. Bu ateş üfleyerek sönmez diye başlayan bildirge sonunda Galatasaray bulguların çok ciddi olduğunu ifade ediyor, savunma hakkını filan da hiç umursamadan TFF'nin "bu olayın üstünü kapatmadan" gereken cezaların verilmesini istiyordu.
Böylelikle Galatasaray operasyonu yürüten güçler açısından da benzersiz bir tavır almış oluyordu. Futbol dünyasının içerisinde olup, kendi etki alanındaki milyonlarca taraftarının rekabet güdüsüne hitap eden bu manevra ile operasyonu yürüten güçlerin çok ihtiyaç duydukları kamuoyu desteğinin oluşmasını sağlıyordu.
Bunu bir çok kez yazdık, bir kez daha yazalım, operasyonun mantığı aynı diğer davalardaki gibi basit bir hamle üzerinden yürüyordu. Operasyonun başladığı günden itibaren medya eliyle yüksek frekanslı bir iletişim ve algı yönetimi kampanyası kurmak, bu algı yönetimi ile karar verici otoriteleri baskı altına alırken kamuoyu desteği yaratmak, ortaya çıkabilecek "insani, hukuki, siyasi veya tarafgirlik" dürtüsünden kaynaklanabilecek her türlü çıkışa karşı alternatif kamplar oluşturarak kamuoyunu operasyon konusunda en azından "nötr" bir hale getirmek. Operasyonun bu ilk kanadının 3 - 10 Temmuz aralığında uygulandığını yine de beklenen desteğin gelmediğini, özellikle 10 Temmuz 2011 tarihli Fenerbahçe yürüyüşünden sonra ortaya çıkan mobilizasyonun ve "Fenerbahçe davası" algısının da operasyonu yürüten güçler tarafından "tehlikeli" bulunduğunu biliyoruz. Hiç değilse davayı yürüten savcı Mehmet Berk, iki şeyi bize söyledi:
1- Bu davanın da diğer davalar gibi bir kaç gün içerisinde unutulacağını düşünüyordu [8]
2- Operasyonun ilk haftasında (3 Temmuz - 10 Temmuz aralığında) medyaya sızan "haberlerin yüzde 90'ı yalandı." [9]
Yine de Galatasaray operasyonun bütününde bir çok açıklama, bildirge yayınlayarak TFF'den "ağır ve kati" bir ceza istediğini bildirdi.
Galatasaray operasyona kamuoyu desteği yarattı
Galatasaraylı yazarların ve vatandaşların söyledikleri kulübü bağlamayacaksa da bu bildirgelerin nihayetinde Galatasaray kamuoyunu ikna etme noktasında çok önemli olduğu su götürmez. Bu, operasyonu yapanlar için arasalar bulamayacakları bir kamuoyu iletişim fırsatı yaratıyordu. Bu sayede operasyon en azından bir süre "siyasi", "hukuki" bağlamı dışında bir alanda "tarafgirlik, taraftarlık" alanında algılanmaya başladı. Galatasaraylılar bu yönde hareket ettikçe, Fenerbahçelilerin hukuki, siyasi itirazları da bir tarafgirliğin dışa vurumu gibi algılandı ve o şekilde iletilmeye çalıştı.
Bu algı elbette sonsuza kadar devam etmedi ama en azından tartışmanın yürüdüğü zeminin sürekli bir muğlaklık içerisinde kalmasına da yardımcı oldu.
Aralık ayında 6222 sayılı kanunun değişikliği ile ilgili teklif geldiği zaman, AKP, CHP, MHP ve BDP bu değişikliği onayladılar. O dönemde cemaat medyası bu yasa değişikliğinin Ergenekoncuların çıkmasına kadar gidecek bir süreci başlatacağını iddia etti. Kişiye özel yasa yapılmaz gibi klişeler ve "Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası" gibi sloganların eşliğinde yürüyen süreçte, AKP de içeriden çatırdadı ve yasaya AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar da apaçık itiraz ederek konumunu belirledi. Yasa TBMM tarafından kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de "içime sinmiyor" diyerek yasayı yeniden görüşülmek üzere TBMM'ye gönderdi.
25 milyon Galatasaray taraftarının 20 milyonu
O dönemde piyasaya AKP'nin bu operasyonun siyasi bedelleri olması sebebiyle bu yasa değişikliğine gittiği ve Fenerbahçe'yi bu sebeple kurtarmak istediği yönünde bazı görüşler de sürüldü. Bu görüşlere göre Fenerbahçe'nin geniş bir kitlesi vardı, bu kitle operasyon böyle devam edersek AKP'ye oy vermeyecekti ve Başbakan Tayyip Erdoğan da bundan çekiniyordu.
27 Ocak 2012 tarihinde Ünal Aysal bu şartlar altında Mehmet Ali Birand'ın bir programına katıldı. ( Birand, Ağustos 2012 tarihinde Galatasaray Sportif A.Ş Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi olarak atandı) [10]
Programda Ünal Aysal aynen şu açıklamayı yaptı: "Galatasaray'ın 25 milyon taraftarının hemen hemen 20 milyonunun ona (AKP'ye) oy verdiğini tahmin ediyorum. O yüzden bu noktada Başbakan'ın bizimle bir sorununun olduğunu sanmam" [11]
Bir açıdan Ünal Aysal Fenerbahçe'nin taraftarı karşısına Galatasaray taraftarını da çıkartıyor ve "oradan gidecek oy varsa buradan gelecek oy da var" diyerek bir mesaj veriyordu.
Galatasaray bilinçsiz olarak süreç içerisinde bu kadar operasyona ve onu yürüten güçlere angaje olmadı. Bu tamamen bilinçli, seçilmiş, öngörüşü olan bir politikaydı.
Bu politika sayesinde Galatasaray geniş medya imkanlarının yanı sıra hükümet veya paralel iktidar yapısı olan cemaat kontrolündeki medyada da yeni ortaklar ve ittifaklar kurma şansına sahip oldu. Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı ve türevlerinden, normalde Galatasaray'ın erişim / etkileme gücünün olmadığı Star, Zaman, Yeni Şafak gibi gazetelere kadar değişen bir geniş spektrumda Galatasaray doğrudan avantaj elde etti.
Beşiktaş suskun, Fenerbahçe isyanda
Fenerbahçe ve Beşiktaş dava ile uğraşırken iki farklı politika uyguladılar. Beşiktaş kendisini sessizliğe boğdu, dava ve arkasındaki siyasi / hukuki güçlerle kavga etmemeyi tercih etti.
Mehmet Ali Aydınlar'ın istifasından sonra da 27 Şubat 2012 tarihinde TFF Başkanlığına bir dizi lobi faaliyeti ve icazatten sonra Yıldırım Demirören seçildi.
Tarih apaçık gerçeği yazıyor, esasında Mehmet Ali Aydınlar ismini de ilk olarak ortaya çıkartan Ünal Aysal ile Yıldırım Demirören'di. O zamanlar "koalisyon" ortağı olan ve "Fenerbahçe'ye karşı" mücadele eden bu ikili, Aziz Yıldırım'ın desteklediği Göksel Gümüşdağ'a karşı bir aday arayışı içerisindeydi. 11 Haziran 2011 tarihinde Yıldırım Demirören'in Anadolu Hisarı'ndaki villasında Galatasaray, Trabzonspor ve Gaziantepspor kulüplerinin başkanları toplanmış ve TFF Başkan adayı olarak, Mehmet Aydınlar'ı çıkartma kararı almışlardı. [12]
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın, İstanbul Büyükşehirspor Başkanı Göksel Gümüşdağ'ı başkan adayı olarak göstermesi ve bunun için görüşmeler yapmasının ardından ortak aday konusu son bir kez masaya yatırıldı. Aziz Yıldırım'ın bu hamlesine karşılık dört kulüp, Mehmet Ali Aydınlar ismi üzerinde mutabakata vardı. Toplantıda, "Sayın Göksel Gümüşdağ değerli bir isim ancak Sayın Aziz Yıldırım'ın arkasından gitmeyeceğiz. Türk futbolunun bağımsız, tarafsız bir yapıya ihtiyaç var. Herkesin üzerinde hemfikir olacağı saygı göstereceği ve etkilemeyeceği bir isim olarak Sayın Mehmet Aydınlar en uygun aday" görüşü öne atıldı ve destek buldu.
Gün ola harman ola. Bu kutlu koalisyon bir kaç ay içerisinde çatırdayacaktı. Koalisyonun "mağlup" ve beklemediği gelişmelerle karşılaşan ortağı Yıldırım Demirören de TFF koltuğuna giderken arkasında milyonlarca dolar borcu olan, teknik direktörü ve bir yöneticisi şike davası sebebiyle tutuklanan bir kulüp bıraktı.
Fenerbahçe ise direniş stratejisini benimsemiş, davaya ve arkasındaki güçlere isyan eder bir haldeydi. Bu dönemde Fenerbahçe tam manasıyla bir "şeytan" ilan edildi. Aziz Yıldırım'ın aynı anda hem Ergenekoncu olduğu, hem Balyoz'a destek verdiği, hem ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurduğu iddiaları üstüste biniyor, Fenerbahçe tarihi ile "darbecilik" gibi siyasal alanda izdüşümü olan iddialar piyasaya sürülüyor, Cengiz Çandar'ın tabiriyle Fenerbahçe'ye karşı bir 28 Şubat darbesi tüm aktörleriyle icra ediliyordu. [13]
Galatasaray büyük koalisyonun futbol yüzü
Şimdi Galatasaray açısından oyundaki aktörleri tekrar değerlendirince gözüken manzara daha açık. Fenerbahçe tamamen operasyonun gücü altında mücadele ediyor, finansal olanakları zorunlu olarak kısıtlanmış, medya etkinliği yok denecek kadar az, kamu ilişkileri sorunlu ve hakikaten de eğer "arzu edilen" ceza gelirse kolay kolay toparlanamayacak bir halde.
Beşiktaş medya ve hükümetten bu derece ağır bir baskıya uğramasa da finansal olarak bir çöküş yaşıyor, kulübün morali bozuk ve etkisiz.
Trabzonspor, tamamen 3 Temmuz sürecine kanalize olmuş durumda. Neredeyse doğal müttefik. Finansal olanakları kısıtlı, taraftarının güncel beklentilerinin yerini intikam, hırs gibi hisler almış.
Bu ortamda Galatasaray'ın hem siyasi alanda yeniden ittifaklar kurma, hem medya etkinliğini arttırma hem de ekonomik gücünü maksimize edebilme şansı var. Galatasaray da bunu bilerek ve isteyerek tercih etti.
"Türk futbolunun en temiz takımı", "adaletin bekçisi" sloganları ile yükseltilen Galatasaray itibarı, aynı anda başka hiçbir zaman diliminde ulaşamayacağı bir koalisyon ağının da göbeğine yerleşti. Galatasaray bu operasyonu yapan güçlerin futbol zeminindeki temsilcisi olarak konumlanırken, bu konumdan kaynaklanan yükümlülüklerini üstlendi ve o konumun sağlayacağı ayrıcalıklardan yararlandı.
Hükümet ile Cemaat arasında kavga
Beklemedikleri tek şey, Şubat ayında cemaatin yaptığı bir hareket oldu. KCK davası kapsamında Başbakan'ın "sır küpüm" dediği MİT Müsteşarı Hakan Fidan için açılan soruşturma cemaat ile hükümet arasındaki bağları tamir edilemez bir şekilde bozdu. (Bu bağların ne derece bozulduğunu Ahmet Turan Alkan'ın henüz bugün yayınlanmış -Başkanlık sistemi getiren bir anayasaya ben oy vermem- yazısında da görebiliyoruz) [14]
Bu dönemde kendilerini zorlu manevralar bekliyor, operasyona destek verirken hükümeti de incitmemeye çalışıyorlardı. Bu işte ne kadar mahir olduklarını ise aynı anda hem AKP İstanbul İl Kongresi'nin hem de Cemaatin marka organizasyonu olan Türkçe Olimpiyatları'nın TT Arena'da yapılması ile herkese göstereceklerdi.
Bu arada şike davası da sürüyor, futbol dünyası da bir krizden çıkıp diğer bir krize giriyordu. TFF Başkanının değişmesinden sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Platini'nin de Türkiye'de olduğu bir dönemde "kişilerle kurumları ayırmak lazım" tartışmasını açtı. 58. madde değişikliği gündeme geldi. Fenerbahçe 58. maddenin değiştirilmesine tamamen karşı çıkıyordu. Bu hakikaten de Fenerbahçe'nin aleyhineydi. Bu yolla esasında Fenerbahçe'ye ceza verme şansı artıyordu. Dava hukuki bir dava olmadığı için siyasi mülahazalarla davaya bakılıyor, siyaset açısından en elverişli çözüm olan "ne şiş yansın ne kebap" stratejisinin gerçekleşebileceği bereketli bir zemin yaratılıyordu. Yani aynı anda hem Aziz Yıldırım'a ceza vermek, hem de Fenerbahçe'ye bir ceza vermemek, hem Galatasaray, Trabzonspor ve Cemaati tatmin edip hem de hiçbir oy kaybına uğramamak mümkün hale geliyordu. Siyaset karışmasa hukuki bir karar vermek zorunda olan yapı da böylelikle "biz yanlış bir karar verirsek Yargıtay nasılsa bozar" diyebilecek alana sahip çıkıyordu.
Galatasaray bu dönemde biraz da risk alarak 58. madde değişikliğine karşı çıktı ve cemaate yakın yazarların da talep ettiği yörüngede kaldı.
Siyasal kapitali finansal kapitale çevirmek, her külfetin bir nimeti var
Bu siyasi manevralar ve yoğun gündem ise Galatasaray'ın beklemediği bir fırsat aralığı yarattı. Ekonomik durumunu düzeltmek.
Futbol ve hukuk dünyasında yer yerinden oynarken, manevraları sayesinde siyasi kapital sahibi olan Galatasaray, etkin bir oyuncu olarak bu kapitali ve etki alanının yarattığı perdelemeyi finansal kapitalini arttırmak için kullandı. Neticede her külfetin bir de nimeti var.
Şimdi tekrar 3 Temmuz'un başına dönüyoruz. 10 Temmuz tarihli "bu ateş üfleyerek sönmez" açıklamasından sadece bir gün önce Galatasaray olağanüstü mali genel kurul yaptı.
Ünal Aysal Genel Kurul'da, 149.6 milyon doları banka kredileri olmak üzere, 328 milyon dolar toplam borç, 73,6 milyon dolar da ödeme zamanı geçmiş borç olduğunun altını çizerek, çözüm için yetki istedi. [15]
Galatasaray o döneme kadar tüm transfer sözleşmelerini Euro üzerinden yaptığı için kurlardaki hızlı artış sonucu büyük bir zararla da karşı karşıya kaldı. Transfer sezonunun başlamasından o güne kadar yüzde 16 yükselerek 2.5 TL’ye çıkan Euro’nun kulübe getirdiği kur farkı yükü 21.2 milyon TL’ye ulaştı. G. Saray sadece o yaz yapılan transferlerde bonservis ve garanti paralar olmak üzere toplam 70.6 milyon Euro’luk borcun altına imza atmıştı.
Yani mevcut borçların yanı sıra kur farkı nedeniyle ortaya çıkan fazladan yükler de Galatasaray'ın elini zorluyordu.
Hisse senedi reposu diye yetki alıp, hisse senedi satışı yapıldı
O zaman Ünal Aysal Genel Kurul'dan yetki istedi ve dedi ki "Talebimiz, hisselerin bankalara rehini veya hisse senedi reposu. Bu kesinlikle satış değil. Bankaya bir takım hisseyi vade sonunda aynı fiyatla geri almak suretiyle satıyoruz ve vade sonunda geri alıyoruz şeklindedir. Teknik olarak bir alış-satış muamelesi yapılıyor. Ancak bunu gerçekleştirmek için hisse satış yetkisi almamız lazım"
Yani hisse senedi reposu alacağını beyan ederek hisse satış yetkisi aldı. Ünal Aysal yine şöyle açıklıyor:
"Mali kurulda da bize yüzde 49’a kadar hisse senedi satma yetkisi verdi. Ve 600 milyona çıkacak şekilde karar alındı. Gizli bir durum yoktu. Bunlar ilan edildi zaten. İlan edilmeden bunlar yapılamaz. Bugün itibariyle 600’e kadar sermayeyi artırabiliriz. Bu izin var. Bu sır falan değil, herkes de biliyor."
Daha sonra Ağustos ayında (Ünal Aysal'a göre teknik sebeplerle repo yapılamadığı için) hisse senedi satışları gündeme geldi.
Galatasaray da 4 aylık bir süre içerisinde agresif bir şekilde hisse satışı yaparak yaklaşık 70 milyon dolarlık bir gelir elde etti.
Bunda ne var? Bunda şu var,
Birincisi, hisse senetlerini esasında hisse senedi reposu yapmak için almıştı yani Genel Kurul'u ve bu arada yatırımcıyı / vatandaşı / hukuki hak sahiplerini yanılttı. (Bu da hem ahlaka hem de SPK mevzuatına açıkça aykırı)
Bakın Mehmet Helvacı 1 Kasım 2011 tarihinde ne diyor:
"Aslında Ünal Aysal ve yönetimini de şikayet etmem gerekiyor ancak bunu yapmayacağım. Ancak şikayet etme durumum bu sebeplerden dolayı değil. GS'yi yönetenler doğru konuşmak zorunda... Son Mali Genel Kurul'da hisseler ile ilgili bir yetki istendi ve bu hisselerin satılmayacağı söylendi. Tutanaklarda da bu var. Ancak şimdi ne yapıyorlar, hisseleri satmaya başladılar. Ben, Aysal ve yönetimini bundan dolayı şikayet etmem gerekir, ancak etmeyeceğim." [16]
İkincisi, Galatasaray önce stad ile ilgili gelirlerini Stad A.Ş'ye sonra Futbol A.Ş'ye aktardı, daha sonra da Sportif A.Ş ile ile Futbol A.Ş 2010 yılında birleştirildi ve Futbol A.Ş'nin gelirlerinin de Sportif A.Ş'ye geçtiği beyan edildi.
Eski SPK Başkanı Ali İhsan Karacan bu birleşme için şöyle diyordu:
"Çıkış yolu olarak Galatasaray Kulübünün bir başka kapalı şirketi ile İMKB’ye kote bu şirketi birleştirmekte bulundu. SPK’nın koyduğu çağrı yükümlülüğü uzun sürede sürüncemede bırakıldı. SPK da bu sürüncemede bırakmayı seyretti ve gerekli mekanizmaları harekete geçirmedi. (Jet Fadıl adıyla anılan Fadıl Akgündüz’ün milletvekilliğini düşüren mahkûmiyetin çağrı yükümüne uymamak olduğunu da bu arada hatırlatayım). Sonunda Galatasaray sermaye piyasası sisteminin özüne ve ruhu ile ilkelerine aykırı bir şekilde bu iki şirketi birleştirmeyi başardı. Ne de olsa o futbol kulübü. O ne ister de olmaz ki? Bu yanlış ve yapılmaması gereken birleşme sonunda bugünkü zararlı bir şirket yapısı ortaya çıktı. " [17]
Galatasaray yatırımcılara Sportif A.Ş'nin Stad ile ilgili bir gelir sahibi olduğunu, bu gelirleri alacağını söyledi. Bu açıklamanın ardından hisse başına 400 liralarda dolaşan hisse senetleri satışı yapıldı, Galatasaray Kulübü de elindeki hisseleri bu değerden satarak payını yüzde 83'lerden yüzde 55'lere düşürdü.
Yani Galatasaray ne yaptı? Hiç olmayan bir şirket kurdu, bu şirkete belirli giderleri yükledi ve sonra da bu şirkete kendisinin sahip olduğu gelirleri koydu. Bu gelirler sebebiyle de hisse senetleri değer kazandı. Galatasaray da -normalde bunu yapmayacağını söylemesine rağmen- hisse senetlerini yüksek fiyattan satmaya başladı, hisse senedi sattıkça da hisse senetlerinin değeri düştü. Galatasaray da bu yolla 70 milyon dolar kadar gelir elde.
Meliha Okur bu durumu şöyle tarif ediyor [18] :
"Futbol endüstrisinin gelirleri limitli, borçları kısa vadeli. Oynanmayan maçlar dahil tüm gelirleri bankalara temlikli. Kulüpleri, sırtlarındaki devasa borçlar yoruyor.
Parti tutar gibi takım tutanlar da hem çok, hem boş konuştular. Sorunu anlatamadılar. Oysa cimbomda yönetim kilitlendi. İki ayrı gruba ayrıldı. Galatasaray'daki "finans cinliği" sıradan değil. Malum, Galatasaray'da sorun halka açılma modelinin yanlışlığıyla başladı. Finans yönetimini bilmeyen, sportif başarılarını paraya çeviremeyen kulüp, bankalardan bol bol kredi aldı, borçlandıkça sıkıştı. Yöneticiler çaresiz, önce stadın bitmesini beklediler. Sonra banka borçlarını yeniden yapılandırdılar. UEFA kriterlerine uygunluk belgesi bile alındı. Sonra da Sportif AŞ ile Futbol AŞ'yi birleştirdiler Sportif AŞ'de Galatasaray'ın payı yüzde 83'e çıktı.
İşte ne olduysa bu arada oldu! Sahip olduğunuz şirketin yüzde 99 hissesini satın, sattığınız hisse A Grubu olmadığı sürece sorun yok, kulübü yönetirsiniz! Buna güvenen Aysal yönetimi, 2011 Eylül'ünden itibaren hisse satmaya başladı. Hisse 400 liradan 150 liraya indi. Yüzde 28 hisse İMKB'de eridi. Galatasaray Derneği'nin payı Sportif AŞ'de yüzde 55'e düştü. Birileri bir günde 200 bin hisse aldı. Kim bunlar? Parayı nereden buldular? Kimin adına işlem yaptılar? Belli değil. Görünen köy kılavuz istemez. Ortalığa yayılan pis manipülasyon kokusu yetti.
SPK bir an evvel 2011 Ağustos- Aralık dönemindeki işlemleri incelemeli, perdenin arkasındaki banka trafiğini araştırmalı.
MASAK olaya el atmalı! Cimbom'u MASAK'lık edenler de bir an önce ortaya çıkmalı"
Sonra ne yaptı? 11 Ocak 2012 tarihinde Galatasaray KAP'a bir açıklama yaparak özetle şunu dedi:
"Galatasaray Sportif A.Ş borsaya yeni bir açıklama yaparak “Ey yatırımcı kusura bakmayın. Birleştiğimiz Futbol A.Ş meğerse Galatasaray Kulübü ile 2 yıl önce bir mutabakat yapmış. Buna göre kombine bilet satışları ve VİP koltuk ve locaların satışından elde edilecek gelir Galatasaray Kulübü’ne aitmiş. Hukuken birleşme alacak ve borçlar ile bütün hukuki ilişkilerin bir kul halinde devralan şirkete geçmesine yol açar. Biz de bu şirketi devraldığımıza göre stat gelirleri bize değil, derneğe gidecekmiş. Yapacak bir şey yok!”" . [19]
Böylece yüksek fiyattan hisse senedi alanların hisse senetlerinin değeri düştü, yatırımcı alenen yanıltıldı ve zarara sokuldu ve stat gelirleri de Galatasaray Derneği'nde kaldı.
Bir başka ifadeyle, Galatasaray önce bir şirket kurdu, sonra o şirkete kendi gelirlerini verdi, böylelikle o şirkete değer kazandırdı, sonra bu değer üzerinden hisselerini sattı, hisse sattıkça hisse başına düşen bedel aşağıya indi yani küçük yatırımcı zarar etti ve sonra da dedi ki "meğerse bir mutabakat varmış, dolayısıyıla meğerse bu gelirler yokmuş"
Sonra ne yapıldı? Galatasaray Kulübü loca ve gişe gelirlerini bir kez daha Sportif A.Ş'ye sattı! [20]
Bu kadarı Galatasaray'a yetti mi? Hayır yetmedi. (Ara toplam 47 milyon dolar vergi indirimi + 70 milyon dolar hisse senedi operasyonu üzerinden elde edilen gelir = 117 milyon dolar)
8 Şubat 2012 tarihinde Ünal Aysal şu açıklamayı yaptı:
"2010 yılı hesaplarına bakıldığında bu miktar 156 milyon liraydı. Yani meşhur teknik iflas denilen olay zaten mevcuttu. 2011′de de arttı, şimdi daha da yüksek. Aradaki fark futbolcu değerlemelerinden gelmektedir. 108 milyon liralık bir fark vardır ve bu fark harcamalardan değildir. Değerleme çalışmasında yapılan tashihten kaynaklanmıştır”
Yani Galatasaray bütün bu operasyonlara rağmen hala "teknik iflas" halindeydi.
Galatasaray bu açıklamadan sonra locaların pazarlanması için Denizbank ile kendisini mali yönden teftiş etmesi için de Deniz Yatırım ile anlaştı. Yani kendisini denetleyecek olanları da aynı zamanda kendisinin ticari ortağı yaptı.
Sonra da yüzde 9 bin 900 (evet 9.900) oranında bedelli sermaye arttırımı için SPK'ya başvurdu.
Rekor sermaye arttırımı
15 Şubat 2012 tarihinde haber basında şöyle yer aldı:
"Galatasaray rekor sermaye artırımına gidiyor. Kulüp 2.7 milyon lira olan sermayesini tam 9 bin 900 kat artırarak 2.7 milyon liradan 278 milyon liraya çıkarıyor. Kulübün küçük hissedarlarının cebinden bu işlem için 124 milyon lira çıkacak. İşin sırrı ise Arena'da bulunan VİP ve localar!" [21]
Halbuki Arena'da bulunan VIP ve Localar zaten Sportif A.Ş için gelir olarak gösterilmiş sonra derneğe geri verilmiş sonra da Sportif A.Ş'ye satılmıştı. Yani Sportif A.Ş zaten kendisine ait olan VİP ve locaları kullanmak için Galatasaray Kulübüne faiz ve belirli bir bedel ödemekteydi. Bir başka deyişle ev sahibi olan Sportif A.Ş önce kiracı oldu sonra da 16 yıllık kirayı Galatasaray'a peşinen ödedi. Bu da yetmedi, buradan elde edeceği gelirleri göstererek bedelli sermaye arttırımına gitti.
Bakın haber bu olayı ne kadar güzel anlatıyor:
"Galatasaray bu operasyonu yapmak için Türk Telekom Arena'daki loca ve VİP koltuk gelirlerini 2030 yılına kadar Sportif AŞ'ye devretti. Bunun karşılığını da 216 milyon lira (125 milyon dolar) olarak açıkladı. Şimdi sermaye artırımı yaparak 18 yıllık gelirleri hemen yatırımcıdan alacak. Operasyon sonucunda eğer yatırımcılar paylarına denk gelen rüçhan haklarını kullanırsa artık içinde VİP ve loca gelirlerinin de olduğu bir şirketin sahibi olacak ancak bunun karşılığında ödediği para Sportif AŞ kanalıyla zor durumda olan Galatasaray Spor Kulübü Derneği'ne gidecek. Böylece finansal olarak zor durumda olan, banka kredilerine yüksek faiz ödemek zorunda kalan kulüp, bu parayla bankalara 218 milyon liranın faizini 18 yıl boyunca ödemek zorunda kalmayacak. "
SPK müdahalesi
21 Şubat 2012 tarihinde SPK Başkanı Başkanı Vedat Akgiray, “Medyadaki bütün iddialar incelenir. Galatasaray hakkındaki iddialar da inceleniyor" dedi. [21] 7 Mart 2012 tarihinde de Galatasaray KAP'a bir açıklama yaparak yüzde 9900 oranında bedelli sermaye attırımının ertelendiğini ifade etti. [22]
Daha sonra SPK'nın olur vermesiyle Galatasaray Mayıs ayında yüzde 400 oranında bedelli arttırımını gerçekleştirdi.
Ancak bu neresinden bakarsanız bakın kabul edilemez bir durumdu. Neden?
Futbol A.Ş ile Sportif A.Ş usule aykırı bir şekilde birleştirildi.
Sonra hisse senedi reposu yapacağım diye hisse senedi satış yetkisi alınıp hisse senedi satışı yapıldı.
Sonra bu hisselerin temeli olan, şirketin gelirlerinin esasında kulüpte olduğu ortaya çıktı. Yani yatırımcı yanıltıldı.
Sonra Adnan Polat zamanında değeri 1.1 milyar TL'yi bulan ve hisse başına 400 TL değerindeki hisseler değer kaybına uğradı, hissedarlara da şu dendi "ya bana hisse başına 100 lira daha ver, ya da o hisseyi unut!"
Mayıs operasyonları
Aynen şöyle, Mayıs ayında Galatasaray'ın 1 hissesinin değeri 217 liraydı. Elinde bir hisse olan yatırımcıdan da 100 TL istendi. Yatırımcı 100 lira daha vererek payını korudu. Ancak artık elinde 1 değil 5 hisse vardı. Yani eskiden 217 TL değerinde 1 hissesi olanın şimdi toplamı 317 TL değerinde 5 hissesi oldu. Böylece yatırımcı hem cebinden 100 TL verdi hem de her hissenin değeri 217 liradan 63.4 liraya indi.
Ne karşılığında? Galatasaray Spor Kulübünün bütün maddi külfetlerini karşılayacak ancak hiçbir geliri olmayan, gelir elde etme araçlarını da satın almış ve bunun için bedel ödeyen bir şirket hissesi karşılığında.
Bu arada Galatasaray Kulübü Derneği kasasından da bedelli hisse arttırımı sırasında 1 kuruş çıkmadı. Oysa küçük yatırımcı hisse başına 100 TL para koymak zorunda kaldı.
Peki yatırımcı satın almak istemezse? O zaman da tek seçenek var zamanında 430 liradan aldığı hisseyi de güncel fiyatın yarısından satmak!
Bu hokus pokus yöntemi sayesinde Galatasaray ne kadar gelir elde etti? 280 milyon TL. O günkü kurdan 155 milyon dolar! [23]
Ara toplam:
47 milyon dolar devlet kıyağı + 70 milyon dolar satılmaması gereken hisse satışı + 155 milyon dolar bedelli operasyonu = 272 milyon dolar. Yani bugünkü parayla 489 milyon 600 bin TL.. Şapkadan çıkan tavşan!
Peki bu 489 milyon 600 bin TL'yi kim ödedi? Önce devlet vergiyi almadığı için, o verginin külfetini bütün Türkiye ödedi. İşin bu kısmı "yasal ama etik değil" Sonra çağrı külfetine uyulmadan yapılan hisse satışları ve orantısız bedelli arttırımı ile yine vatandaşlar ödedi.
Yani Galatasaray'ın yıllarca biriktirdiği borçları, kötü yönetiminin faturasını, yanlış transferlerin yarattığı açmazları, onlarca yönetimin yanlış kararıyla oluşan faturayı Türkiye ödedi.
Yetti mi? Yetmedi..
Eylül 2012 tarihinde yani ilk bedelli sermaye arttırımının tamamlanmasından sadece 2 ay sonra, Galatasaray yeni bir bedelli arttırıımına daha gideceğini açıkladı. Bu sefer hedef yüzde 300'dü.
Bakın haberde ne yazıyor:
"Galatasaray Sportif ödenmiş sermayesini, yüzde 300 bedelli artışla 55.76 milyon liraya çıkarma kararı aldı. Rüçhan hakları nominal değeri 1 TL olan beher hisse için 10 TL karşılığında primli olarak kullandırılacak” diyor. Bunun anlamı ise her bir hisse için 10 TL’nin üç katıyla sermaye artırımına katılınacağı. Böylece GS yatırımcısının elinde bu kez 20 hisse olacak. GS Sportif’in dünkü hisse fiyatı olan 48 liradan bedelli sermaye artırımı yapılacağını baz alırsak bedelli artırımdan sonra hisse fiyatı (bedelli parası da eklendiğinde) 17 lira civarında olacak. Yani elinde 20 hisse oluşacak olan yatırımcının elindeki hisselerin toplam değeri 340 lira olacak. Galatasaray Sportif yatırımcısı şirketteki aynı oranda payını korumak için 250 lira ek para koymak zorunda kalmış olacak. Sermaye artırımı kararından önce elinde bulunan hisse değeriyle (217 lira) birlikte yatırımcının GS hisselerinin değeri 467 lira olması gerekiyor. Yani 1 hissenin değerinin 23.35 lira olması yatırımcının zarar etmemesini sağlayacak. Ancak böyle olmayacak. Çünkü hissenin 48 lira olan dünkü değerinden yola çıkıp yüzde 300 sermaye artırımı yapıldığında hisse fiyatı 17 lira civarında oluşacak. Aradaki yüzde 27’lik fark da yatırımcının zararı olacak."
Yani Galatasaray SPK bu yola göz yumunca küçük yatırımcıdan daha da fazla para çekmek için oluşturduğu bu yola bir kez daha başvurdu. Kuruluşu yanlış olan, kurallara aykırı beyanatlar ve hamlelerle şişirilen bir şirketin hisselerini aynı kişiye tekrar tekrar satarken, Galatasaray Kulübü Derneği de 5 kuruş koymadan gelir aktarımı yoluyla zenginliğine zenginlik kattı.
İşte işin bu tarafı "yasal ama" denmeyecek kadar şaibeli.
Bir çok hisse sahibi sermaye arttırımının durdurulması için yargı yoluna gitti.
SPK Müdahalesi
SPK da 1 Şubat 2013 tarihinde bu işe bir dur dedi. [24]
Yetmedi 13 Şubat 2013'de bir açıklama yaparak "yasal mı etik mi, tavşan mı şapka mı" tartışmasına güzel bir izahat getirdi:
"Borsada işlem gören ortaklıklar tarafından yapılacak nakit sermaye artırımlarında, sermaye artırımından elde edilecek fonun ortaklığın mevcut sermayesini aşması ve Kurul'un Seri:IV, No:41 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na Tabi Olan Anonim Ortaklıkların Uyacakları Esaslar Hakkında Tebliğ'inde tanımlanan ilişkili taraflara olan ve ortaklığa nakit dışındaki varlık devirlerinden kaynaklanan borçların ödenmesinde kullanılacak olması durumunda sermaye artırımı, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun (SPKn) 23'üncü maddesi çerçevesinde önemli nitelikteki işlemler arasında sayılacağı belirtilerek, ''Bu durumda söz konusu sermaye artırımı sebebiyle Kurul'a yapılacak başvuru öncesinde, SPK'nun 24'üncü maddesi gereğince ortaklara ayrılma hakkı verilmesi gerekir. Ayrılma hakkı verilmesine ilişkin işlemler tamamlanmadan yapılacak sermaye artırım başvuruları Kurulca değerlendirmeye alınmaz'' denildi." [25]
Yani SPK dedi ki hem ayrılma hakkı vereceksin hem de ortaya nakit para koymak zorundasın.
Ünal Aysal da bunun üzerine 130 milyon dolar değerinde nakit para koymak zorunda olduğu için Riva arazisini ipotek ettirme kararı aldı. Halbuki Galatasaray Tüzüğünün 147. maddesi böyle bir operasyona da engel oluyordu. Hatta son Divan Kurulu'nda bazı üyeler yönetimi hiçbir yetki olmadan hareket etmekle suçladılar ve mahkemeye gideceklerini de ifade ettiler. [26]
Tam bunlar olurken 13 Şubat 2013 tarihinde SPK Galatasaray'a bir ceza verdi:
"SPK bültenine göre, futbolcu sözleşmelerine ilişkin fesih bedellerinin UMS/UFRS hükümlerine aykırı olarak hazırlanıp kamuya açıklanması ve finansal tablolara hatalı olarak yansıtılan değer artış fonunun aktif toplamının önemli bir kısmını oluşturması (yüzde 42-44) nedeniyle şirkete 369 bin 834 lira tutarında idari para cezası tesis edilmesine karar verildi.
Kurul ayrıca, Özel Durumların Kamuya Açıklanmasına İlişkin Esaslar tebliğlerinde yer alan düzenlemelere aykırı olarak, zamanında veya hiç açıklanmayan veya eksik olarak açıklanan toplam dokuz farklı özel duruma ilişkin olarak da şirkete 343 bin 392 lira tutarında idari para cezası uygulanmasına karar verdi.
Kurul, GS Sportif AŞ'ye toplamda 713 bin 226 lira idari para cezası tesis edilmesine karar verdi.
Bültende GS Sportif AŞ'nin, GS Futbol AŞ ile birleşmesine ilişkin 28.07.2010 tarih ve 2010/164 sayılı yönetim kurulu kararında imzaları bulunan yönetim kurulu üyeleri Adnan Polat, Mehmet Yiğit Şardan, Mahir Haldun Üstünel, Murat Yalçındağ, Ali Haşhaş, Mümtaz Tahincioğlu ve Selim Sayılgan hakkında, aykırılığın gerçekleştiği 2010 yılı için belirlenen azami idari para cezası tutarı esas alınarak ayrı ayrı 114 bin 464'er lira tutarında idari para cezası uygulanmasının da karara bağlandığı duyuruldu."
Yani SPK, bütün operasyonların temeli olan Futbol A.Ş ile Sportif A.Ş birleşmesinde usulsüzlük yapıldığını da karara bağladı.
Şimdi durum şu:
Galatasaray 2010 yılında usulsüz bir şekilde Futbol A.Ş ve Sportif A.Ş'yi birleştirdi.
2011 yılında Galatasaray önce vergi uzlaşması ile vergi borçlarından kurtuldu, arkasından mali genel kurulda Adnan Polat yerine Ünal Aysal göreve getirildi.
Ünal Aysal kendisi göreve geldiği tarihte değeri 1.1 milyar TL olan Sportif A.Ş'nin hisse senetlerini satmayacağını ancak hisse senedi reposu yapmak için satış yetkisi alması gerektiğini ifade ederek Genel Kurul'dan yetki aldı. Bu yetkiyle hisse satışı yaptı. Burada Sportif A.Ş'nin esasında varolmayan gelirleri sebebiyle değeri yüksek olan hisse senetlerinin satışından Galatasaray gelir elde etti, bu arada küçük yatırımcı "silkelendi" Arkasından da stad gelirleri esasında kendisinde olması gereken Sportif A.Ş'ye satıldı, bu gelirler gerekçe gösterilerek yüzde 400 bedelli sermaye arttırımı hayata geçirildi, buradan milyonlarca dolar daha piyasadan toplandı, Galatasaray hisseleri düşüş yaşadı, küçük yatırımcı mağdur oldu. Galatasaray bu işin tadını aldığından bir kez daha bedelli sermaye arttırımına gitmek istedi ama SPK "nakit koymazsan bu işe giremezsin" dedi. O arada bütün operasyonu başlatan sürecin de esasında usulsüz olduğuna hükmetti.
Şimdi ne olacak?
SPK'nın konuya ciddi bir şekilde eğilip, bütün bu olayları araştırması ve usulsüzlükleri ortaya çıkartması gerekiyor.
Eğer bu yol açılırsa, bunu bütün kulüpler tekrar tekrar yapabilir. Fenerbahçe veya Beşiktaş'ın 2040 - 2080 gelirlerini gerekçe göstererek yüzde 198200 oranında bedelli sermaye arttırımı yapmalarının önünde hiçbir engel yok.
Eğer SPK bedelli sermaye arttırımı yapılırken tüzel kişiliğin nakit olarak katılmak zorunda olduğunu ortaya koyuyorsa bu gerçekleşmeden yapılan operasyonlar hakkında da inceleme başlatmalı.
Açılan davalar acilen sonlandırılmalı.
Çünkü bu durum sadece sporda haksız rekabet yaratmıyor, Türkiye açısından çok önemli olan menkul kıymetler borsasında işlem gören şirketleri ve onlara yatırım yapan ulusal ve uluslararası yatırımcıları da etkiliyor. Borsanın güvenilirliliği bahis konusu.
Türkiye bütün bunların mümkün olduğu bir ülke olmamalı.
Türkiye vergisini ödeyen ve usulü dairesinde, akıl ve mantığa uygun olarak, basiretli bir şekilde davranan insanların kazandığı bir ülke olmalı.
Herkes de bu sorumluluğu yerine getirmek görevine ve zorunluluğuna sahip.
Birinci Bölüm
[1] http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/17382981.asp
[2] http://sporaktif.dha.com.tr/adnan-polat-ibra-edildi_431725.html
[3] http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/17784125.asp
İkinci Bölüm
[4] http://t24.com.tr/haber/aysal-yatirimcilarin-bir-kismi-ya-kumarbaz-ya-da-kararlari-okumuyor/215695
[5] http://www.ntvmsnbc.com/id/25166416/
[6] http://www.internethaber.com/iki-kulube-163-milyonluk-torba-affi-325265h.htm
[7] http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/201102/02022011.html
[8] http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20926576.asp
[9] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1091078&CategoryID=77
[10] http://www.cnnturk.com/2012/spor/futbol/03/07/m.ali.birand.galatasaray.yonetiminde/652067.0/index.html
[11] http://www.cnnturk.com/2012/spor/01/27/unal.aysal.20.milyon.gsli.ak.partiye.oy.verdi/646619.0/index.html
[12] http://papazincayiri.blogspot.com/2011/08/mehmet-ali-aydnlar-nasl-secildi.html
[13] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1086901&CategoryID=98
[14] http://www.zaman.com.tr/ahmet-turan-alkan/eger-kiymet-i-harbiyesi-varsa-buyrunuz-destek_2058607.html
[15] http://www.futbolekonomi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1836:galatasaray-neden-hisse-satyor&catid=110:tugrul-aksar&Itemid=60
[16] http://www.turkspor.net/detay.asp?id=70131
[17] http://www.thelira.com/yazar/26/ali_ihsan_karacan/1828
[18] http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2012/10/18/cimbomu-masaklik-edecekler
[19] http://www.gazeteport.com.tr/yazar/2/yavuz_semerci/2014
[20] http://www.haberturk.com/yazarlar/yavuz-semerci/819570-taraftar-mutlu-yatirimci-mutsuz
[21] http://borsayorumum.com/spkden-galatasarayin-yuzde-9-900-bedelli-sermaye-artirimina-inceleme.html
[22] http://ekonomi.haberturk.com/para/haber/716133-kucuk-ortagina-vip-bedel-odetecek
[23] http://www.hisseonerileri.net/sirket-haberleri/gsray-galatasaray-as-de-sermaye-artirimi-simdilik-ertelendi.htm
[24] http://ekonomi.haberturk.com/is-yasam/haber/776594-gs-yatirimcisinin-kaybi--27yi-bulur
[25] http://spor.internethaber.com/spor/diger-haberler/galatasaray-istedi-spk-reddetti-150768.html
[26] http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1302781-spk-halka-arz-kurallarinda-degisiklige-gitti
[27] http://spor.bugun.com.tr/gsaray-riva-yi-ipotek-ettiriyor-haberi/222787/
Devamı ...
27 Şubat 2013
Bir yılın muhasebesi: Yalanlar, gerçekler ve yeni hayat
Soruşturmanın ilk haftası, 3 Temmuz - 10 Temmuz 2011
İddia: Çok ciddi bulgular var. Sanat eseri gibi bir soruşturma. "Meslek hayatımın iddia ediyorum en iyi dört dörtlük bir soruşturması", "bu ateş üfleyerek sönmez" TFF kanaatle de karar verebilir, Fenerbahçe küme düşürülmeli.
3 Temmuz süreci başladıktan sonra tanınmış tanınmamış medya mensupları ve kamu görevlileri toplu bir halde ve adeta tek bir ağızdan bu cümleleri değişik yerlerde ifade ettiler. Emniyet güçleri inanılmaz bir soruşturma süreci geçirmişti, sarsılmaz, dönülmez, görenleri şaşkına çeviren kimsenin reddemeyeceği deliller vardı. Bu "bulgular" da medyada çarşaf çarşaf yayınlandı. Cemaate yakın isimler hızlı bir şekilde kararın çıkmasını ve TFF'nin gereğini yapmasını talep ettiler.
Karşı iddia: Medyaya yansıyan bulguların 6222 sayılı kanun anlamında bir şike suçunu göstermediğini, bu insanların masumiyet karinesini ihlal ettiğini, tek yanlı bir propaganda ile toplumda bir algı yaratılmaya çalışıldığını, henüz iddianamesi bile yazılmamış, şüphelilerin iddiaları dahi göremediği ve savunma yapma hakkının elinden alındığı bir ortamda karar verilmesinin cinayet olduğunu söyledik.
Sonuç: Soruşturmayı yürüten Savcı Mehmet Berk, Ertuğrul Özkök'e verdiği röportajda soruşturmanın ilk safhasında medyada yer alan haberlerin yüzde 90'ının yalan olduğunu söyledi. O yalanları sızdıranların kim olduğu ve niçin sızdırdıkları, medyanın nasıl tek elden bütün bu yalanlara hiçbir filtreleme uygulamaksızın bastığı ve niçin bunun sorgulanmadığı hala ortaya çıkmadı.
İddia: Ortaya çıkan bulgular çok ciddi, TFF süreci yavaşlatmaya çalışıyor halbuki bu durum Türkiye'nin aleyhine olur, UEFA gereken cezayı verir. "Eğer kangren olmuş parmağı biz kezmezsek gelir başkası keser" dolayısıyla TFF Fenerbahçe'yi küme düşürmek zorundadır.
Bu iddialar çerçevesinde savcılık bir süre sonra iddianamede bulunan delilleri TFF'de bulunan bir kozmik odaya yerleştirdi. Savcılar ve TFF Yetkilileri bulguları UEFA yetkilileri ile paylaştı.
Nitekim UEFA Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'ne almayarak "şike" yaptığını kabul etmiştir.
Karşı İddia: Henüz insanların sadece şüpheli olduğu, savunma yapma şanslarının bulunmadığı bir ortamda masumiyet karinesi ve TFF'nin ilgili disiplin yönetmelikleri gereği TFF hiçbir yaptırım uygulayamaz. UEFA'nın yerel bir olayda müdahil olma hakkı yoktur, dolayısıyla UEFA'nın da bir yaptırım uygulayabilme şansı bulunmamaktadır. TFF tek taraflı olarak bir ceza verirse, bu bir hak ihlali yaratır ve bunun bedelini öder.
Sonuç: UEFA TFF'ye bir mektup yolladı, TFF bu mektuba dayanarak Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkını men etti. TFF Tahkim Kurulu itiraz üzerine verdiği kararda alınan bu kararın TFF tarafından değil de UEFA tarafından alındığını, TFF'nin bağlı bulunduğu üst federasyon kararına uymak zorunda olduğunu söyledi. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'ne katılamadı. CAS'a malum dava açıldı. TFF Başkanı aylar sonra istifa ederken kendisinin hukuk müşavirleri tarafından kandırıldığını söyledi. Yetmedi Pierre Cornu önce "Türkiye Futbol Federasyonu tarafından Fenerbahçe'nin bu işten yüzde bir bile kurtulma ihtimalinin olmadığı bildiriminin yapıldığını, soruşturmanın sonunda Fenerbahçe'nin masum çıkma ihtimalinin olmadığının bizzat Federasyon tarafından iletildiğini" söyledi arkasından da bu dilekçesini geri çekti. UEFA daha sonra kararın UEFA tarafından değil TFF tarafından alındığını ifade etti. Fenerbahçe belli ki bazı "dengeleri" gözeterek CAS davasını daha sonra çekse de, süreci CAS davasına götüren argümanların tamamen haklı olduğu ortaya çıktı.
Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkı elinden alındıktan sonra UEFA sopası uzun bir süre gündemde olacaktı. Hatta Ocak ayında Mehmet Ali Aydınlar istifa ettikten ve bütün bunlar kamuoyuna yansıdıktan sonra bile UEFA sopası Türk futbolunun üstünde bir hayalet gibi gezinmeye devam edecekti.
Gerçekte böyle bir sopa hiç olmadı. UEFA bir çok kararında TFF tarafından yürütülen davanın yerel bir dava olduğunu ve yerel karar alma organlarının kararlarına saygı duyacağını bildirse de TFF'yi baskı altına almak için bu UEFA sopası hikayesi devam ettirildi.
Amaçlanan UEFA sopası ile TFF'ye bir karar aldırmak, daha sonra "uzman" ve "bilirkişi" konumunundaki TFF kararını gerekçe göstererek özel yetkili mahkemede cezaların kesinleşmesini sağlamaktı.
Bu dönemde Fenerbahçe taraftarı ve bizler ısrarla bu davaya özel yetkili mahkemelerin bakma hakkı olmadığını ifade ettik. Daha sonra bunu Cumhurbaşkanı da kabul edecek, "her türlü davayı buraya sokuyorlar" diyecekti. [4]
İddia: Dava ile "futboldaki ergenekon" açığa çıkarılmaktadır, futbolun bağırsakları temizlenmektedir.
Karşı İddia: Bu dava temelde cemaat tarafından kontrol edilen unsurlar ve medya grupları tarafından yürütülmektedir, bir cemaat operasyonudur, benzeri ÖYM'lerde görülen davalardan hiçbir farkı yoktur ve hükümet de buna yol verdiği için sorumludur.
Sonuç: Aralık ayında 6222 sayılı kanun değişeceği zaman cemaat medyası bunun ergenekoncuların çıkmasına kadar gidecek olaylar zincirinin başlangıcı olduğunu, bunun bir "Aziz Yıldırım'ı kurtarma yasası" olduğunu, bireye özel yasa çıkartılamayacağını ifade etti. Cumhurbaşkanı yasayı veto ederek geri görüşülmek üzere TBMM'ye yolladı. Bunun üzerine 6222 sayılı yasayı değiştiren kanun teklifi AKP'lilerin önderliğinde ve Başbakan'ın açık desteği ile tekrar kabul edildi. Sonuçta bir tek Aziz Yıldırım ve Fenerbahçeliler bu yasadan yararlanarak tahliye edilmedi.
Ama daha ilginci, bu yasa ile başlayan hükümet ve cemaat arasındaki çatlak Şubat ayında dev bir çatışmaya dönüştü. KCK davasında MİT Müsteşarı, Eski MİT Müsteşarı ve yardımcısı KCK terör örgütüne yardım ve yataklık gibi bir suçlamayla ifade vermek üzere çağrıldı, bütün Türkiye ÖYM'lerin hükümetin kontrolünden çıktığını, başka odakların kontrolü altında olduğunu gördü, Başbakan "alacaksan beni al" diye bağırırken apar topar "MİT Müsteşarı" için kişiye özel bir yasa çıkartarak onu koruma zırhı altına aldı. Şamil Tayyar ve Hakan Şükür televizyon kanalında futboldaki ergenekon konu başlığı altında Aziz Yıldırım'ı dahi ergenekoncu ilan ederken susanlar bile bağırmaya başlamıştı. Bazı Fanatik GS'li ve AKP'liler "Recep Tayyip Erdoğan da mı Ergenekoncu orospu çocukları" diye tweetler atmaya başladığı bu zaman diliminde Türkiye'de hiç kimse artık cemaatin ÖYM operasyonlarını ve sorumluluğunu tartışamaz bir hale geldi. Sene sonunda AKP ÖYM'leri kaldırmak için düğmeye bastı, cemaat medyası ÖYM'lerin kalkması halinde Ergenekoncuların tahliye olacağını, Türkiye'de darbeler yapılacağını, darbecilerin de hepimizi kıtır kıtır keseceğini ifade etti. AKP kanadından insanlar ise ÖYM'lerin kaldırılması konusunda kararlı olduklarını ve belirtilen korkuların gerçek olmadığını beyan etti. Neticede sayısı 8'ı bulan ÖYM'ler kaldırıldı, onların yerine 30 tane Bölgesel Ağır Ceza Mahkeme'si açıldı. ÖYM'lerin yeni dava açması engellendi ancak mevcut davaları sürdürmelerine izin verildi.
Hükümet, ÖYM'leri kapatırken "kontrolden çıktıklarını", "toplumsal vicdanı yaraladıklarını", "haksız uygulamalara imza attıklarını" söylediği ÖYM'lerin bu uygulamalara bir süre daha devam etmesine müsaade etti.
İddia: Bu tamamen hukuki bir davadır, yargı bağımsızlığı var, yargıya güvenelim, yargı en doğru sonucu verir.
Karşı İddia: Bu tamamen siyasi bir davadır, her siyasi dava gibi siyasi nedenler ve konjukturle sonucu belirlenecektir.
Sonuç: Dava beklenildiği ve emsal tüm davalarda olduğu gibi siyasetin yoğun etkisi altında bitti. Tayyip Erdoğan "kişilerle kurumları ayıralım" gibi bir söylemle "Aziz Yıldırım'a ceza kesin ama Fenerbahçe'ye bir ceza vermeyin" orta yolunu işaret ederken, hem cemaati tatmin etti, hem de kendi istediğine en yakın sonucu dayattı. Fenerbahçe'nin tüm karşı çıkmasına rağmen, uzun bir süre Ankara'da lobi yapan ve yüksek mevkilerden icazet alan Yıldırım Demirören tarafından meşhur 58. madde değişti, kişiler ve kurumlar ayrıldı. Bu kararla ÖYM'lere de bir yol açıldı. Artık ÖYM kararı TFF'yi tam manasıyla bağlamıyor, kişilere verilen cezalar kurumlara verilen cezalar için bir gerekçe olmuyor, bir başka deyişle rahat rahat kişilere ceza verilebilir oluyordu. TFF önce savunmaları aldı sonra da savunmalar ve iddiaları değerlendirerek Fenerbahçe'yi akladı. Emniyetin 19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik açıklaması ile başlayan gayri hukuki süreç hiçbir maçta şike ve teşvik primi bulunamadan sona erdirildi. Buna karşın mahkeme "biz bir yanlış yaptıysak Yargıtay düzeltsin" gerekçesi ile Aziz Yıldırım'a örgüt kurup yönetmek ve şike suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi. Aziz Yıldırım'ın korkutucu örgütü tercüman Samet Güzel, İlhan Ekşioğlu ve Şekip Mosturoğlu'ndan ibaretti. Aynı davada Beşiktaş Teknik Direktörü Tayfur Havutçu da (herhalde bu kadar tutuklu yattı ayıp olmasın diye) 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı, yattığı süre ceza süresine denk getirilerek tahliye edildi.
Bazı kulüpler bu kararlar ertesinde Türkiye'nin 8 yıl men edilebileceğini, UEFA'nın çok sert cezalar vereceğini iddia ettiler, bu iddialar da karşılıksız kaldı. Fenerbahçe önce Şampiyonlar Ligi'ne kabul edildi, arkasından da UEFA Avrupa Ligi'nde mücadelesine devam ediyor.
Bütün bunları neden anlattım?
Çünkü bir grup insan inat ve ısrarla bir yıl boyunca hiçbir hukuki argümana dayanmadan, yazılı, görsel ve sosyal medyada aynı yalanları söylemeye, bu yalanlara yeni yalanlar katmaya devam ediyorlar.
Çünkü bu insanlar, haksız çıkmaktan utanmıyor. Haksız çıktığında da "haksızmışım" demiyor.
Çünkü bu insanlar "o an" her şeyi savunabiliyor. Savunma almadan ceza verilmesini de, UEFA'nın yetki alanı dışında bir alanda ceza verebileceğini de, davanın çok hukuki olduğunu da, sanat eseri bir soruşturma olduğunu da söylüyor, söyledikten sonra tamamı yalan çıkınca da utanmadan bunları hiç söylememiş gibi aynen kaldıkları yerden hayata devam edebiliyor.
Bu insanlar Recep Tayyip Erdoğan'ın Fenerbahçe'yi kurtardığını söyleyebiliyor ama Fenerbahçe'nin en başta nasıl bu duruma düştüğünü, kimlerin etkili olduğunu, 58. madde değişmesinin Fenerbahçe'ye bir ödül değil esasında ceza olduğunu, bu durumun ÖYM'leri "orta yolcu" bir karar verme şansı ile başbaşa bıraktığını, hukuk sisteminin iflas ettiğini söyleyemiyor.
Bugün de alenen Fenerbahçe'nin TFF'yi kontrol ettiğini, bir Fenerbahçe medyası olduğunu filan iddia edebilecek çıldırmışlık seviyesi de devam ediyor.
Süreç sonunda bu davaya muhatap olan bütün takımların ağır bedeller ödediğini ise söyleyen sayısı neredeyse hiç yok.
Halbuki 3 Temmuz'dan önce Galatasaray'a 36 puan fark atan Trabzonspor'un kadronun çekirdeği gitti. Teknik direktörü istifa etti. Başkanının istifası Avni Aker'de isteniyor.
Beşiktaş oturmuş bir kadroya sahipken, ağır bir mali krize girdi, teknik direktörü ve oyuncu grubu değişti. Yıldırım Demirören başkanlığı bırakırken Beşiktaş'ı bir borç batağına oturttu.
Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'ne katılamadığı için 40 milyon € para kaybetti. Kemikleşmiş kadrosunu dağıtmak zorunda kaldı. Psikolojik olarak çok yıpratıcı bir sezondan sonra, neredeyse darbe yemiş bir şekilde yerinden kalkmaya çalışıyor.
Yani Türk futbolundaki tüm dengeler değişti.
3 Temmuz koalisyonu bugün hala varlığını sürdürürken, Türkiye'nin hukuk, adalet alanında yaşadığı sarsıntı, kurumsal bir yapı halinde futbol sahalarına da yansıdı.
Bu dönüşümden fayda çıkarmak için pozisyon alanlar teknik iflas durumundaki kulüplerinin finansmanını vergi afları, SPK operasyonları ile düzlüğe çıkartıp, diğer kulüplerden dağılan bazı futbolcuları da bünyelerine katıp, aldıkları medya - iktidar rüzgarı ile yükselirken, diğer kulüpler adil rekabet koşullarının hiçbirinin olmadığı bir yarışta oynamaya zorlandı.
Beşiktaş stadını kendi imkanlarıyla yapmaya çalışıyor, Trabzonspor hala Akyazı projesini bekliyor, Fenerbahçe mali sistemini düzenlemek, yerli yerine oturtmak, bir daha böyle olaylar gerçekleşirse daha dirençli olabilmek için kurumsal yapısını oturtmaya, finans yatırımları yapmaya konsantre oluyor.
Bugün mücadele edilen şeyin sadece futbol sahalarındaki bir maç sonucu olduğunu zannetmek akıl almaz derecede saf bir aptallık göstergesidir.
Bugün mücadele edilen şey hayatın bütün alanlarına sinmiş, her alanda kendine koalisyon ortakları devşiren, bu ortaklar ve elindeki iktidar araçları ile kendi imgeesinde bir dünya yaratan ve bu dünyanın "ötekilerine" de yaşam alanı bırakmayan doymaz bir canavara karşıdır. Bu mücadele futbol sahasında bir "görünüm" alanı yakalmıştır ama bu canavar siyasette de, sinemada da, sokakta da, tiyatroda da, hukukta da emniyette de var. Bu canavarın elleri her yere uzuyor, her yere dokunuyor, her yerden bir ötekiler ve mağdurlar atlası çıkartıyor.
Bizim bu blogdaki konumuz "Fenerbahçe" olsa da, Fenerbahçe üzerinden hayata dair çıkarımlar da yapmak mümkündür. Bu mümkünatların en önemlisi de kendi alanında kendini geliştirerek dnüşmeyenlerin bu mücadele karşısında biçare olacağının altını çizilmesi. Eski refleksler ve eski hareket kalıpları bugünün sorunlarını çözmüyor.
Karşımızda "gerçeklikle" hiçbir bağı olmayan, kendi dar faydasına ulaşmak için her türlü operasyonu yapabilen, makyevalist bir şekile hareket eden bir yeni insan türü var.
Bu insan türü tek ve en büyük mazeretin arkasında yaptığı her pisliği çamaşır makinesine sokarak temizliyor: Başarı.
Askeriyeye gidenler bilecek "hiçbir mazeret başarının yerini tutamaz" diye bir söz vardır. Bu söz "mazeret bulma, başar" anlamıan gelmez, tam tersine şunu söyler: yaptıkların için başarıdan / sonuçtan daha iyi bir mazeret bulamazsın. Amaca giden yolda her şey mübah. Ne yaparsan yap, sonuçta başarı varsa onun korkunç gölgesinde sığınabilirsin.
Bu bir ahlak konusu. Bu ahlakın her alanda görünüm şekilleri var. Yapmış olmayı, başarmayı, kazanmayı her zaman üstte gören, kazanmış olmanın, kazanmaya giden yolların her ne olursa olsun doğru olduğuna inanan, doğru vuruşun "gol olan vuruş" olduğuna biat etmiş, bundan başka bir argüman da tanımayan, kazananın kazandığı sürece her zaman bir numara oldğunu ve diğerlerinin de yok edilmesi gereken "ağlak" birer başarısızlar olduğunu zanneden bir insan ahlakı ile karşı karşıyayız.
Güç oyunlarından çıkmış, güç politikasını bilen, karşıdakini yenip ayakta kaldıkça kendisini "haklı" ilan eden, gücün hakkı da yarattığına iman edip, haklı olanın güçlü olan olduğunu ve kalan herkesin de biat etmesi gerektiğini yoksa onların da eskinin tezeği ve tarihten süpürülmesi gereken bir takım yoksunlar olduğunu imleyen bu ahlak yapısıyla da mücadele etmek önümüzdeki sorun.
Neden hatırlattım?
Yalan söylediler ve utanmıyorlar. Yalanlar sonucunda kazandılar ve mutlular.
Tekrar söyleyecekler, tekrar söylüyorlar ve bu devam edecek.
Bu yüzden doğruları söyleyenlerin de artık güçlü olması, onların da oyunu sahada bozması, bozmak için elinden geleni yapması, hem iyi oynaması, hem açık vermemesi, hem ahlaklı olması hem de kazanması gerekiyor.
Oyunun yeni kuralı bu.
Şimdi ilkeyi pratiğe uygulayalım.
Fenerbahçe kazanamazsa 3 Temmuz sürecinde ifade ettiği tüm doğrular geçersizleşecektir. Bu doğruların bir anlamı ve ehemmiyeti kalmayacaktır.
İletişim kanallarının tamamında organize olmuş, kitle iletişim araçlarını manipüle etme şansı olan iktidar bloğu ile yandaşlarına karşı, bir biçimde öteki olmuşların seslerini doğru bir şekilde ifade etme imkanı yoktur.
Sözlerimiz filtrelerden geçiyor ve filteler sözlerimizi de canavarlaştırıyor. Yapamadıklarımız bizim düşmanlaştırılmamız, ötekileştirilmemiz, başarısız gözükmemiz için birer bahaneye, kazandıklarımız ise "tesadüflere" indiriliyor.
Fenerbahçe "kan ter içinde" 3-1 kazanırken, Galatasaray 2 avans veriyor 4'te maçı bitiriyor.
Hürriyet Gazetesi Galatasaray muhabiri tweeter accountunda yarım yamalak duyduğu bilgiler üzerinden "saygı, spor ahlakı çok başka bir şey hocam" diyebiliyor, bir başkası "Kocaman şerefsizler" tweeti atabiliyor.
Baransuların, Serhat Uluerenlerin, Rasim Ozanların, Erman Toroğluların baş köşesine oturduğu bir medyada Rıdvan "Galatasaray'ın şu futbolcusuna kırmızı kart verilmeliydi" dediği için adeta linç ediliyor.
Ne yapacağız?
Bugün yönetimin en önemli sorunu bu ve bu bir başka yazının konusu. (bkz: Conan)
[1] http://www.gazeteboyut.com/istifanin-perde-arkasi-kandirildim-ikili-oynadilar
[2] http://papazincayiri.blogspot.com/2012/01/uefa-ve-tff-bir-danskl-dovus-hikayesi.html
[3] http://papazincayiri.blogspot.com/2011/08/tuzun-koktugu-yer.html
[4] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20881975.asp Devamı ...
6 Temmuz 2012
Binary Zihinler Atlası Veya Bazen Hepimiz Kaybedebiliriz



Peki 648 gün süren bu uygulamadan sonra ne oluyor? Özel Yetkili Savcılar tarafından yürütülen her 2 soruşturmanın ancak bir tanesinde kamu davası açılıyor. Yani 648 gün bu çileyi çeken her iki kişiden biri, hiçbir şey olmadan salınıyor. Hayatından çalınan 2 yılla başbaşa kalıyor

Kalanlara ne oluyor? Hakkında kamu davası açılan her 10 kişiden ancak 3 tanesi hakkında mahkumiyet kararı veriliyor.
Yani hakkında soruşturma başlatılanların yarısı hakkında kamu davası bile açılmıyor, kalanların da ancak üçte birinde mahkumiyet kararı alınıyor. Bu şu demek, sisteme giren 20 kişiden ancak 3 tanesi mahkumiyet kararı alıyor. Aynı oran 2011 yılı için neredeyse yüzde 50.
Mahkumiyet kararlarının yarısının da Yargıtay tarafından bozulduğunu düşünürsek, 2010 yılında yaklaşık 20 kişiden 1,5'u veya 40 kişiden ancak 3 tanesi, 2011 yılı içinse 10 kişiden 1 tanesi hakkında mahkumiyet kararı veriliyor demektir.
2002 yılında 250. madde kapsamında "özel yetkili savcı" olarak nitelendirilebilecek savcılar tarafından 8004 kişi hakkında soruşturma yürütülmüş. Aynı sayı 2011 yılına geldiğimiz zaman 68 bin 213...
Kıssadan hisse, karşımızdaki soru şudur: ne oldu kardeşim bu ülkede bir anda terörist patlaması mı yaşadık? Memleket teröristle, ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurup tehdit ve cebir suçlarını işleyenlerle mi doldu? Hayır. Tam tersine, Türkiye'de yargı her zamanki gibi, siyasi iktidarın hayat görüşü çerçevesinde araçsallaşarak, ideolojik ötekiler üzerinde bir baskı makinasına dönüştü. Bugün cezaevlerinde doluluk oranı %106, yani 11.000 kişi cezaevlerinde ayakta duruyor. Yeni ve daha büyük cezaevleri, yeni ve daha fazla özel yetkili mahkeme, daha fazla soruşturma, daha çok teknik takip, daha büyük emniyet imkanları, daha fazla biber gazı bileşkesinde, toplumsal hayatın her alanında, sokaktan internete kadar bütün mevzilerde sansür, baskı, yıldırma, korkutma, cebir, şiddet, dava ile hayatımızı paralize etmiş bir iktidar bloğu ile karşı karşıyayız.
Mehmet Berk'in açıklamaları bu bakımdan birer itiraf gibi. Açıkça diyor ki cemaat isteseydi zaten Ali Koç ile Murat Özaydınlı'yı da alırdık. Gestapo bile bu kadar pervasız konuşmaz. Hukuka aykırı en azından kılıfına uydurabileceğiniz bir şey olsa alacağınızı cemil cümle alem biliyor. Bir kızın giydiği yelekten "örgüt üyesi olmadan örgüt amaçları doğrultusunda hareket edildiğini gösteren örgütsel malzeme" çıkartan bir yargı zihninin bağlantı / gerekçe kurmakta zorlanacağına ihtimal vermiyoruz.
Buraya bir parantez daha sokayım, muktedir savcı efendinin neden "Nihat Özdemir, Cihan Kamer" gibi isimleri değil de "Ali Koç ve Murat Özaydınlı" isimlerini andığını da takdire bırakıyorum. Lapsus mudur, dili mi varmadı da Fenerbahçe yönetiminden ayrılan bu dört kişiden belli iki tanesinin adını anmadı?
Parantezi kapa, yeni hayatımıza doğru açılalım. Mehmet Berk Balyoz davasında da malum ve matuf bir şahsiyet. Özellikle belirli delilleri adli sicile saklaması ile meşhur. Diyor ki, "bu da 3 ayda diğer davalar gibi unutulur sandık ama olmadı"
Allah Muhammed aşkına, böyle bir yargı pratiği olabilir mi? 3 ay içerisinde her türlü bilgi ve bulguyu sızdırarak bir medya bombardımanı altında kamuoyu algısına adeta tecavüz edip, sonra kamu vicdanında bir "hüküm" kurdurtup, onun arkasından da davanın unutulmasına bel bağlayıp, işimizi görürüz gibi bir noktaya gelen böyle bir cümleyi eden bir iktidar erkinin mantığına, adaletine, hasbiliğine güvenilebilir mi?
Sivas maçını kazanmasaydılar dava açmayacaktı diyen, 5 maçın sonucunu biliyorduk açıklamasını yalanlamak için 50 gün bekleyen, çok sağlam deliller var diye sağa sola haber veren, iddianameyi açıklayınca yer yerinden oynayacak diye verilen gazlarla zaman kazanan, en sonunda davadan koşarak kaçan muktedirin, bu duruma düşmesindeki temel neden, her zaman ezberledikleri oyunu Fenerbahçe taraftarının ısrarlı, sürekli ve devamlı takibatı altında oynamayacak hale gelmeleridir.
Gerçekten de Fenerbahçe taraftarı unutmadı, bırakmadı, sessiz kalmadı, teslim olmadı, pes etmedi ve direndi. Bu yoğun baskı da, tarih boyunca görmediği kadar geniş bir iklimden destek almasına rağmen özel yetkili oyun kurgusunu bozdu.
Halbuki bozulmayabilirdi, adil, sağlam delillere dayanan, ciddi bir şekilde yürütülen, insan hak ve hürriyetlerini koruyan, masumiyet karinesine, adil yargılanma ilkesine halel getirmeyen, amacı bazı insanları infaz etmek değil de maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak olan, eşit, kapsayıcı bir yargılama süreci yaşasaydık, kimsenin baskısı, etkisi, tepkisi, direnişi veya gözyaşı bu süreci etkilemeyecek, tersine kamu vicdanında yer bulacaktı. Haklı olmanın gücü karşısında hiçbir şey duramaz, hiçbir güç de haksızlığı saklayamaz.
Karşımızdaki gerçek budur, basiretsiz bir şekilde, operasyon mantığı ile yürütülen, siyasi müdahalelerle şekillenen, siyasetin izin ve müsaadesiyle başlayan, belli medya organlarının linç psikozu ile şekillenen, maddi ve somut delillere değil, infaz isteğine dayanan bir yargılama süreci bitti...
Karşımızdaki en büyük sorun ise hayatı binary gören zihinlerin yarattığı kaybolmuşluk atlası.
Fanatik Galatasaraylı ve Trabzonsporlular, öfkeniz, nefretiniz çok büyük, gözünüzü kararttı. Gördüğünüzü göremiyor, okuduğunuzu anlamıyor, şikeden başka bir cümle, yaşadığımız bu ülke, bu cehennem hakkında tek bir tumturaklı paragraf yazamayacak hale geliyorsunuz.
Fenerbahçe'nin kaybetmesi ile kendisinin kazanacağını vehmeden bir zihni iklim, kendi mezarını keyifle kazan bir adamın çaresizliğine benziyor. Bu özel yetkili mahkemeler düzeninin dışında değilsiniz, bugün sessizce alkış tutup, uygulamalarına omuz verdiğiniz, Baransu gibi özel yetkili gazeteciler, Talip Doğan Karlıbel gibi sahtekarlar veya iktidar erkinin medya ağızları ile hemhal olduğunuz bu yatak nihayetinde sizin de ömrünüzü kısaltacak bir idam ipinden başka bir şey değil.
Adil yargılanma ilkesinin yok olması, masumiyet karinesinin korunmaması, soruşturmanın gizliliğinin sanık aleyhine işlemesi, teknik takip dökümanlarının çarşaf çarşaf yayınlanması, araçsallaşmış bir yargı erki ile ötekiler üzerinde operasyon yapılması sizin de hayatınıza yönelebilecek sıradan bir uygulama biçimi.
Ortalama 3 yıl süren davalarda masum olduğunuz halde savunma yapamadan aylarca beklemek, insanların günde 4 kez birer saat akan kahverengi bir suyla ellerini yıkadığı daracık, rutubetli koğuşlarda yaşamak, sevdiklerinizden uzakta yıllar geçirmek sizin de en az diğerleri kadar kaderi ve geleceği olabilir.
Aziz Yıldırım nefreti veya Fenerbahçe düşmanlığı ile omuz verilen bu canavar, Türkiye'deki bütün sosyal / sivil aktörlerin üzerindeki cerberus gibi dikiliyor. Onun dişleri ile belediye başkanları hapishanelere gidiyor, üretilen yalanlarla parti yetkilileri siyasi kariyerlerinden oluyor, servis edilen videolar seçim meydanlarında seçim sistemini, dinleme kayıtları kariyerleri mahfediyor. Montaj deliller, bitmek bilmeyen sızdırmalar, hızlı ve matbu tutukluluk kararları ile hayatı kahrolanlar arasında Türkan Saylan da Büşra Hoca gibi bir yer kaplıyor. Küçücük çocukların nöbetleşe uyuduğu koğuşlar sıcaktan patlarken, KCK soruşturması kapsamında MHP'liler bile PKK'lı olmakla içeri alınıyor, ODA TV davasında basılmamış kitaplar dahi suç delili sayılıyor.
0 toplamlı bir oyun çerçevesinde düşünen 1 değilse mutlaka 0'a inanmış, insan vicdan ve haysiyetine saldırıyı kendisine bir eğlence vesilesi bilmiş, troll olma şan ve şerefiyle övünen yaratıkların dahi anlayabileceği basit gerçek, bunların hepsinin kötü olduğudur. Bunlar kötüdür, çünkü insanlık onur ve haysiyetine yönelir, bunlar kötüdür çünkü adil değildir, bunlar kötüdür çünkü başka insanların hayatlarını mahfetmektedir.
Böyle bir manzara, gözü olan insanlara bir görev de yükler. Susma. Susmayın kardeşim? 8 ÖYM 30 ÖYM olurken, bu usuller genelleşerek toplumun bütününe yansırken, insanlar terörist suçlamasıyla hayatlarından olurken, gazetelere sızdırılan bilgi ve belgelerle ruhumuz teslim alınırken susmayın.
Çünkü suskunluğunuz bu zemine meşruiyet, alkışlarınız da tescil sağlıyor. Sizin nefretinizden kaynaklanan zımni veya açık kabulleriniz ile bu cerberus yaşamaya devam ediyor.
Ne yazık ki bu oyunun sonunda kazanamayacaksınız. Kazanma şansınızın olmadığı bir canavarla yatağa girip, beni ısırmadığı sürece bin yaşasın yorumuyla düşünürken, bir bakacaksınız sizin de sevdiklerinize dokunmuş, yiyor. O zaman imdat çığlığınız karanlık odalarda kaybolacak, sesinizi duyamayacak kardeşiniz, el oğlu da kulağını kapatacak.
Bugün, şimdi, güçlü bir itiraz talebi en az Robinho transferi kadar önemli. Formanın kısa vadeli zaferlerinden daha önemi şeyler de var hayatta, insanın başını dik tutan adalet ve onur gibi.
Devamı ...
14 Haziran 2012
Biz hiç gülmüyoruz
Bu sözler neredeyse 1 yıldır ülke gündemini meşgul eden hatta ülkenin spor kamuoyunda bundan sonra telafisi çok güç olan yaraları açan bir bölünmenin, şiddet odaklı kamplaşmaların fitilini ateşleyen davanın savcısı Mehmet Berk’e ait.
Tabii savcı Berk, milyonlarca taraftarı, sempatizanı bulunan, onbinlerce insanın hayatında yediği yemek, soluduğu hava kadar önemi bulunan bir camianın bu yalan haberlerle kamuoyu önünde rencide edilişine, suçlu atfedilişine; bir futbol takımının oyuncularının akşam yemek yedikleri restoranda bile yine bu haberlerin etkisiyle ‘’şikeciler defolun’’ diye saldırıya uğrayışına falan bu güne dek hiç ses çıkartmadı. Ki, tüm bu yargısız infazın önüne geçecek yetkiye sahipti.
Eğer savcı Berk’in söyledikleri doğru ise, yani yapılan haberlerin % 90’ı yalansa, bu haberleri yapanlar kadar bu linç kampanyasını izleyen ve sorumluluğunu yerine getirmeyen savcılar da suçludur.
Peki savcı Berk hiç düşündü mü, Bolu’nun dağlarının eteğindeki köyde yaşayan, okul defterinin sayfalarını sarı laciverde boyayarak köyünden geçen Fenerbahçe konvoyunun önüne atlayan 7 yaşındaki kız çocuğundan, Silivri’de göz pınarlarını donduran soğuğa rağmen mahkemenin önüne dizlerini tuta tuta gelip bastonuyla nöbet tutan 70 yaşındaki dedeye kadar milyonlarca Fenerbahçeli savcı Berk’in ses etmediği yalan haberlerin cahil kitleler üzerinde yarattığı etkiyle oluşan linç ortamında 1 yıldır neler yaşıyorlar ?
Emin olsun ki, kendisi her şeyi gülerek izleyebilir ama 1 yıldır kulübüne sürülmeye çalışılan lekeye karşı direnen Fenerbahçelinin bu sürece ne gülecek hali var, ne de kendisine yapılanlara gülüp geçmeye niyeti.
Öte yandan savcının söyledikleri medya açısından da yenir yutulur şeyler değil. Basını açık biçimde yalancılıkla suçluyor. Süren bir soruşturma ve dava hakkında hakkında yazılanların, konuşulanların % 90’nının yalan olması ne demek ? Ki, bu iddiada bulunan kişi bu soruşturmayı yürüten bu haberlerin aslının astarının olup olmadığını en iyi bilecek kişi. Yani aslında savcı Berk’in bu beyanı spor basını ve TSYD açısından okunup geçilecek veya savcı Berk’in sürecin başından beri yaptığı gibi gülerek okunacak şeyler değil.
Bu noktada TSYD spor yazarlığının onuruna sahip çıkmak zorunda. Ya basının bu dava ile ilgili yaptıkları haberlerin arkasında duracaklar ve Mehmet Berk hakkında dava açacaklar ya da bu haberlerin yalan olduğunu kabul edip kamuoyundan o haberleri yaptıkları sayfalardan özür dileyecekler.
Aksi taktirde, yaptıkları haberlerin % 90 ‘ının yalan olduğu gerçeğini bir onursuzluk yaftası olarak boyunlarına asıp taşımak zorundalar.
Devamı ...
13 Haziran 2012
Adalet Şikesi
İçişleri ve Adalet Bakanlığı yaptığı dönemde işlenen yüzlerce faili meçhul cinayet, yargısız infaz, gözaltında kayıp ve katliam ile suçlandı. Hakkında açılan dava 10 yıldan fazla sürdü. Cürüm işlemek için teşekkül kurmak, gıyabi tutuklu sanık Abdullah Çatlı'nın saklı bulunduğu yeri bildiği halde yetkili mercilere haber vermemek ve gizlenmesine yardım etmek; yasalara aykırı olarak Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz'e silah taşıma izin belgesi vermek suretiyle görevi kötüye kullanmak; yasalara aykırı olarak Abdullah Çatlı ve Yaşar Öz'e hususi damgalı (yeşil) pasaport verilmesini sağlamak suretiyle görevi kötüye kullanmaktan ceza aldı. Galatasaray delegesi oldu, Sheraton Otel'de kulübü temsil etti. Kendisine özel cezaevi seçildi, 2 yıl yatacak.
3 Mayıs 2012 günü Adnan Polat Mehmet Ağar'ı ziyaret etti, kendisine forma hediye etti.
10 Mayıs'ta Arda Turan UEFA kupasını bu mümtaz şahsiyete ithaf eyledi,
1 Haziran'da Fatih Terim, 11 Haziran'da Arda Turan kendisini ziyaret etti.
Daha komiği,
Korkut Eken, Susurluk ana davasında, adam öldürme, adam kaçırma, şantaj, gasp, tehdit gibi suçları işlemek maksadıyla teşekkül kurmak suçundan 6 yıl ceza aldı. 2004 yılında hapisten çıktı. Kendisini karşılayan Muhsin Yazıcıoğlu'na sarıldı, "yöresel bir ağız olan Kürtçe'nin devlet televizyonundan yayınlanmasını" telin etti, "durma ilerle, türkçüler seninle" tezahüratları arasında hayatına döndü.
Kader,
3 Mayıs 2012 günü Adnan Polat'tan hemen önce Mehmet Ağar'ı ziyaret etti..
27 Ocak 1997 tarihinde hakkında verilen tutuklama kararından sonra firar etti. Cürüm işlemek amacıyla silahlı teşekkül oluşturmak, görevi ihmal, silah kaçakçılığı gibi suçlarla itham edildi. Ceza aldı, hüküm giydi. Sonra..
"Halk arasında korku endişe ve panik yaratacak şekilde kamu düzenine karşı kasten adam öldürme, adam kaldırma, yağma cürümlerini işlemek üzere oluşturulan silahlı çetenin yöneticiliğini yapmak'' suçundan İstanbul 6 Nolu DGM'nin kararıyla Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddeleri gereceğince 6 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan ve bu cezası kesinleşen İbrahim Şahin, 2003 yılında Cumhurbaşkanı tarafından affedildi..
Polis muhbiri Erhan Tuncel cinayetin işleneceğini Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü'ne bildirdi.. Bir kere değil, beş kere değil, tam 17 kere.. Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü de cinayetten tam 11 ay önce İstanbul Emniyetini bilgilendirdi. Cinayetten 5 ay önce Yasin Hayal'in Hrant Dink'i öldürteceğini Jandarma İstihbarat da biliyordu. Ogün Samast Yasin Hayal'in suratına bağırdı: "Öldür dedin öldürdüm". Hayal ise planı Erhan Tuncel ile MİT mensubu İlhan Güler'in yaptığını söyledi. İstanbul emniyeti sahte rapor da hazırladı, Celalettin Cerrah vali, Muammer Güler milletvekili de oldu. TİB ses kayıtlarını son dakikaya kadar sakladı. Jandarma biliyordu, emniyet biliyordu, MİT biliyordu. Devlet haberdardı. Ogün Samast yalnız değildi. 16 Aralık 2011 tarihinde Özel Yetkili Mahkeme, Celalettin Cerrah'ın en başta söylediğine geldi "suç münferitti", "örgüt yoktu", Ogün Samast terör örgütüne üye olmak suçundan beraat etti.
Fethiye'de bir otelde çalışıyordu. 8 kişinin tecavüzüne uğradı. Dava açıldı, 8 kişi de beraat etti.
"Vatana zararlı çocuklar yok edilmeli" dedi, o da beraat etti.
2002 yılında Mardin’de 13 yaşında olan N.Ç, iki kadın tarafından para karşılığı erkeklere pazarlandı. Aralarında devlet memurlarının da bulunduğu 26 kişi N.Ç ile ilişkiye girdi. Olayın duyulması üzerine N.Ç ile ilişkiye girenler ve küçük kızı pazarlayan iki kadın hakkında dava açıldı. Mahkeme o tarihte 13 yaşında olan N.Ç'nin kendi rızasıyla fuhuş yaptığı ve psikolojisinin bozulmadığını söyledi. İyi hal indirimi uyguladı. Yargıtay da bu kararı onadı. 13 yaşında kıza tecavüz eden sanıklar, iyi halli sayıldı, 4 yıl ceza aldı..
Abdi İpekçi'yi katletti. 10 yıl hapis cezası aldı. İki ayrı gasp ve soygun suçlarından aldığı hapis cezaları da 7 yıl 2 aya indirildi. 2000 yılında Türkiye'ye geldi, 2010 yılında hapisten çıktı. Apar topar TRT'de canlı yayına katıldı. Çüşşş artık diyenlere programın sahibi Rıdvan Memi şöyle cevap verdi: "Mehmet Ali Ağca ile röportaj yapma şansı ele geçirip, bunu gerçekleştirmeyen biri gazeteciliği bıraksın limon satsın"
Dosyayı önce ÖYM'den aldılar, sonra savcı, "teşvik priminin kaydı bulunmadığı için kulübe bağlanamaz" dedi. Kulüp önce belgeleri sunacağını söyledi, sonra gazete küpürleri gönderdi, arkasından da "belge filan yok çünkü çok kez taşındık" diye açıklama yaptı. Adnan Polat "görevi kötüye kullanma" suçuyla yargılandı, ilk duruşmada, 30 dakika içerisinde beraat etti.
Almanya'da insanların dini duygularını suistimal ederek dolandırıcılık yaptığı gerekçesiyle örgüt üyeleri ceza aldı. Alman savcı esas failler Türkiye'de dedi. Adalet Bakanlığı 6 Ekim 2008 tarihinde dosyayı Almanya'dan istetti. Dosyanın tercümesine 24 Şubat 2009 tarihinde başlandı. 20 Mayıs 2009'da çeviri tamamlandı. 6 Temmuz 2011 tarihinde, yani çeviriden 2 yıl sonra, Zahid Akman tutuklandı. Ağustos ayında savcılar HSYK kararıyla görevden alındı. 21 Ekim 2011 tarihinde Zahid Akman tahliye edildi. İddianame yazıldı, mahkemeye sunuldu ama, bu sefer de mahkeme görevsizlik kararı verdi. Davaya kimin bakacağı hala bilinmiyor..
34 sanıklı Hizbullah Ana Davası 2010 yılında karara bağlandı. Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi 198 silahlı eylem, yazar Konca Kuriş'in öldürülmesi de dahil çoğu domuz bağı ile işlenmiş 156 cinayet, 80 yaralama olayından sorumlu olan, aralarında örgütün askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ile şura üyesi Edip Gümüş’ünde bulunduğu 16 sanığı müebbet hapis cezasına çarptırdı. Sanıklardan biri cezaevinde yaşamını yitirdi, mahkeme, 11 sanığı, ‘terör örgütü üyeliği’ gerekçesiyle 1 ile 14 yıl arasında değişen hapis cezalarıyla cezalandırdı, 7 sanığı da tutuklu kaldıkları süreyi göz önüne alarak tahliye etti.
Sonra, 4 Ocak 2011 tarihinde Hizbullah terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklu bulunan, aralarında örgütün askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ile şura üyesi Edip Gümüş’ün de bulunduğu 10 sanık Yargıtay kararıyla tahliye edildi.
Şike ve teşvik primi suçlarını işleyerek ekonomik çıkar elde etmek amacıyla suç örgütü kurmak suçuyla itham edildi.
Neden bu suçu işlesin?
Savcı diyor ki: "Aziz Yıldırım 2010-2011 yılı başında 3 yıl üstüste şampiyonluk sözü vermiş, ancak sezon içinde bu iş zora girince "örgütsel faaliyete başlamış"tır.
Yani sözünü tutmak için...
19 maçta şike ve teşvik primi yapıldığı söylendi, Emenike'nin bir türlü ortaya çıkmayan görüntülerinden, döner şikesine, şöbiyet şikesinden transfer şikesine akıl almaz suçlarla itham edildi.
Gözaltı görüntüleri montajlandı, silahlı görüntülerle birlikte piyasaya sunuldu, eşkal görüntüleri de medyaya sızdırıldı.
Bir Emniyet müdürü bir gazeteciye "hayatımın en iyi operasyonu" diye ballandıra ballandıra anlattı. Daha iddianame oluşmadan, polis fezlekeleri evine postalanan zat-ı muhterem de zaten hükmü koydu: bu soruşturma "sanat eseri bir soruşturma"ydı.
Tutukluluktan önce 8 ay, tutukluluk süresince 11 ay, toplamda 19 ay devam eden bir davada, 1 Lira finans açığı bulunamadı. Bir tane başka takım yöneticisi, futbolcusuyla şike / teşvik primi konuşması yok, hala çıkmadı.
64 bin 10 kelimeden oluşan bir savunma yaptı. Şike ve teşvik primi olduğu iddia edilen tüm maçlar için ayrı ayrı cevap verdi.
Dahası, davaya bakan mahkemenin davaya bakmaya yetkili olmadığı bile ortaya çıktı.
Davanın bilirkişisi hala yok, etik kurulu da Aziz Yıldırım'ın bir tane maçta bile şike / teşvik primi suçu içerisinde olmadığını söylüyor.
Bin operasyon yapan adam, 2 yıl ceza aldı. Adam kaçırma, adam öldürme, gasp, tehdit, görevi ihmal suçlarını işlemek için çete kuran 6 yıl. Savcılar Ogün Samast'ta örgüt bulamadı, 13 yaşındaki N.Ç para karşılığı erkeklere satıldı, savcılar onda da iyi hal buldu, 198 silahlı eylem, 156 domuz bağı cinayeti işlemekle suçlanan örgüt üyeleri çoktan tahliye edildi,
Aziz Yıldırım 11 aydır tutuklu, savcı 13 yıl 10 ay hapsini istiyor..
Bugün bu ülkede, operasyonu kimin yaptığını, şikenin ne olduğunu buz gibi görüyoruz.
Bugün bu zorba düzenin karşısında olmaktan hala gurur duyuyoruz..
Devamı ...
5 Haziran 2012
Tahkim Kurulu Kararı: Eyyam ve Tren
Dolayısıyla bugün Tahkim kurulunun verdiği kararla kesinleşen karar, nihayetinde 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın da sonucunu belirleyecek.
Bu kapsamda bakarsak, karar diyor ki:
İlhan Yüksel Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu, Cemil Turhan Gençlerbirliği - Fenerbahçe, Eskişehirspor - Trabzonspor ve Fenerbahçe - Ankaragücü maçlarında müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs etmiştir. Yine aynı karara göre kendilerine 1 yıl ile 3 yıl arasında değişen sürelerde hak mahrumiyeti cezası verilmekte.
Bu ne anlama geliyor?
1- Tahkim kuruluna göre şike ve teşvik primi suçu teşebbüs aşamasında kalmış. Dolayısıyla hayata geçmemiş. Yani şike ve teşvik primi suçu işlenmemiş.
Bunu nasıl izah edecekler bilemiyorum ama, bu suçun "teşebbüs" aşamasında kalması için müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir teklif olması ve bu teklifin semeresiz kalması yani kabul edilmemesi gerekiyor. Merakla tahkim kurulunun "teklif" olarak neyi sunacağını bekliyoruz. Müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik "girişim" nedir ve bu neden "teşebbüs" aşamasında kalmıştır bunları gerekçeli kararda ortaya koymak zorundalar.
2- Aziz Yıldırım bütünüyle temiz.
Tahkim Kurulu raporuna göre Aziz Yıldırım suçsuz. Şike ve teşvik primi suçu işlemediği gibi, bu suça teşebbüs dahi etmemiş.
3- Fenerbahçe temiz, Küme düşme, puan silme, kulüp binasını yakma yok
Raporda Fenerbahçe Spor Kulübünü bağlayacak bir isnad veya bir ceza yok. Yani bu kararı esas alırsak, Fenerbahçe'nin temiz olduğunu, yukarıda yer verilen yöneticilerin münferit olarak müsabaka sonucunu etkilemek için girişimde bulunduğunu kabul etmek zorundayız. Zira eğer Aziz Yıldırım bu teşebbüsün emrini veriyor olsaydı onun ve elbette Fenerbahçe'nin de ceza alması gerekirdi. Kararda böyle tek bir ifade yok.
4- 2010 - 2011 Sezonu Şampiyonu Fenerbahçe
Sadri Şener "kupamı verin" demekte haklı, zira 3 yöneticisi "müsabaka sonucunu etkilemeye münferit olarak teşebbüs eden" Fenerbahçe "temiz" olduğu ve herhangi bir ceza almadığı için 2010 - 2011 sezonunun resmi şampiyonu da Fenerbahçe.
Şimdi bu karara bakarak bir zafer heyecanı ile gözleri dolan fanatik Galatasaraylı ve Trabzonsporlu arkadaşları toptan kutlamak gerekiyor. Karara göre şike yok, teşvik primi yok, teşebbüsler münferit, olay sahaya yansımamış, Fenerbahçe hala süper ligde ve 2010- 2011 sezonu lig şampiyonu. Artık sevinçten kendilerini kaybedip zafer turuna çıkabilirler.
5- Tahkim Kurulu Kararına göre Savcı'nın iddialarının altı boş
Kararın savcı açısından da çok ciddi sorunları var.
Nasıl? Çok basit, 6 Temmuz 2011 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü 19 maçta şike ve teşvik primi suçu tespit ettiklerini açıkladı. Tahkim kurulu diyor ki hiçbir maçta şike ve teşvik primi yok, 3 maçta münferit yöneticilerin teşebbüsü var.
İddianameye göre Aziz Yıldırım şike ve teşvik primi yoluyla müsabaka sonucunu etkileyerek ekonomik çıkar sağlamak amacında bir örgüt kurmuştu, örgüt yöneticileri ve üyeleri eliyle de 13 maçta şike ve teşvik primi suçunu işlemişti. Bugün tahkim kuruluna göre örgüt yok, fiiller münferit ve zaten suç da yok, münferit teşebbüsler var.
Dolayısıyla TFF Tahkim kurulunun tam bağımsız, hukuki bir otorite olduğuna inanan kişinin aynı anda savcının da "sanat eseri bir soruşturma" sonucunda şike ve teşvik primi suçlarını açığa çıkarttığını söylemesi mümkün değil. Birinden biri aynı anda makul olamaz.
Diğer yandan, şunu söyleyebiliriz, bugün 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, bilirkişi yok. Ortada uzman görüşü olabilecek tek somut karar da örgütlü bir suç işlenmediğini ve Aziz Yıldırım'ın temiz olduğunu söylüyor. Dolayısıyla 6222 sayılı kanun anlamında, davaya bakmaya yetkili olmayan yine de davaya bakmakta ısrar eden mahkeme en azından bu kararı dikkate almak zorunda. Bunun iki sonucu var, savcının o iddianamesinin altı büsbütün boş, Aziz Yıldırım'ın beraat etmesi gerekir, Şekip Mosturoğlu ile İlhan Ekşioğlu için ise "suç teşebbüste" kaldığı için savcının "suç işlendiği" yönündeki iddiaların reddi ile teşebbüs bakımından ceza verilmesi icap eder. O cezalar da muhtemelen infaz hükümleri gereği bu zamana kadar tutuklu geçen süreye eşit olacağı için onlar da 25 Haziran'da başlayacak duruşmalar sonucunda tahliye edilecektir.
Üstelik, bu yöneticiler 1 veya 3 yıl arasında hak mahrumiyeti cezası aldıkları ve geçen sene fiilen yöneticilik yapamadıkları için UEFA açısından da Fenerbahçe'yi bağlayacak bir şey yok. İddia edilen suç bir önceki seneye ait olduğu ve bütünüyle yerel düzeyde kaldığı için UEFA, Şampiyonlar Ligi tüzüğünün 2.05 maddesinde belirtilen idari tedbiri uygulamama hakkına da sahip. Yani? Bitti gitti. Hukukun parlaklığı önünde artık eğilip, zafer turunuza bir katmer daha verebilirsiniz.
Fenerbahçeliler neden sevinmiyor?
Verebilirsiniz de Fenerbahçeliler mutsuz. Mutsuz çünkü bu karar hukuki değil, siyasi. Bu karar bir eyyam kararı. Fenerbahçe normalde tamamen temizdir, bütünüyle beraat etmeli. Buna karşın bugün Fenerbahçe teşebbüs aşamasında dahi olsa bir şike kararının acısını yaşıyor.
58. maddenin değişmesi TFF'nin bir eyyam kararı vermesinin de temel zemini oldu. Nedir bu zemin? Eldeki delillerde 6222 sayılı kanun manasında bir suçu ispatlayacak mesnete sahip tek bir delil bile yok. İki kişinin aralarında yaptıkları ezoterik konuşmalar şike ve teşvik primi suçunun veya bu suça teşebbüsün delili ise, farz-ı misal Sivas'a demir ve balık gönderen Trabzonspor'un da ceza alması gerekirdi. Halbuki böyle bir ceza yok.
Daha net ifade edersem, hukukun genellik ve eşitlik ilkeleri bu karar ile çiğnenmiş durumda. Aynı durumda, emsal fiilleri yapan iki kişiye farklı ceza verilmekte. Biri beraat etmekte diğeriyse cezalandırılmakta. Dolayısıyla karar hukuki değil.
Peki bu kararı TFF Tahkim Kurulu nasıl verdi? Çok net bir şekilde üzerindeki üçlü baskı mekanizması ile verdi. Belli kulüpler sürecin başından beri "suçun işlenip işlenmediğini" değil "Fenerbahçe'nin hangi cezayı alacağını" tartışıyor. Yani bu kulüpler için yargı sürecinin ilk aşaması daha 3 Temmuz günü bitti. Suç vardı, kesindi, tartışılmazdı. Dolayısıyla suçun unsurları, suçun gerçekten olup olmadığı aşamasına bir türlü geçemedik. Bu aşamaya geçemediğimiz için de muhataplarla adil yargılanma, masumiyet karinesi gibi ilkeler üzerinden ortak bir tartışma zemini geliştiremedik. Bu adamlar başından beri sadece cezanın miktarı üzerinde tartıştılar. TFF kendi üstünde kurulan bu baskıyı 58. madde değişikliğinin yarattığı alanda bir şekilde def etti. Hem onları güya "tatmin" edecek bir şekilde Fenerbahçe'nin "suç işlediği" imasını taşıyan bir karar verdi, ama "ceza" vermedi. Neden?
Çünkü siyasi otorite de Fenerbahçe'nin ceza alması sonucunda Fenerbahçe kitlesinin kendisine yönelteceği faturaları ödemek istemiyor. Siyasi otorite aynı zamanda Fenerbahçe'nin bütünüyle aklanarak GS, TS ve diğer başka taraftar gruplarından kaynaklanacak herhangi bir siyasi maliyeti de göğüslemek istemiyor. Kısaca söylersek, siyasi otorite yani hükümet bu dava yüzünden 1 tane oy kaybetmek, karşısında da toplumsal bir muhalefet görmek istemiyor. Dolayısıyla siyasi otorite için en uygun çözüm herkesin öyle veya böyle susacağı, kimsenin aktive olmayacağı, Fenerbahçe'nin suçlandığı ancak ceza almadığı bir ara formül. Bu formül hayata geçsin diye 58. madde değiştirildi, "kişilerin işledikleri suçlar kulüpleri bağlamaz" gibi hukuk garabeti bir mantık kuruldu, TFF yönetimine gelsin diye Yıldırım Demirören desteklendi ve sonuç ortaya çıktı.
Cemaat ile hükümet arasındaki ayrım da buradan kaynaklanıyor. Cemaat sürecin en başından beri aktif. 6222 Sayılı Kanun değişirken de bunu açıkça ortaya koydular. Ne diyorlardı? Bu kanunda değişiklik yapılması cemaat tarafından önemsenen başka bazı davaları da etkiler, lafıyla Ergenekon ve Balyoz davalarına da sirayet eder. Ne olacak? Bu davaya dokunulmaması lazım. Hatta muhatap ağır bir ceza almalı ki, diğer davalar için de emsal oluştursun. Yani cemaat şu gücü göstermek istedi, toplumsal muhalefet ne kadar büyük olursa olsun, muhatap cezayla karşılaşır. Neden? Çünkü cemaatin egemenlik merkezinin (yargı - emniyet) otoritesi ve operasyon kabiliyeti bununla sınırlı. Meşruiyet kılıfındaki cebri şiddet eliyle gazetecilerden öğrencilere kadar geniş bir toplumsal muhalefet alanı baskı altına alınırken, Fenerbahçe'nin yarattığı ters dalga ile bu dalgayı kırması, diğer herkesi de motive edecek, toplumsal kanalları açacaktı. Tersi de doğru, Fenerbahçe'yi bile ötekileştirerek yok edebilecek bir güç merkezi, herkesin pasifize olmasına da neden olabilir. İş uzayınca ve siyasi maliyet artınca, bu bedeli ödeyecek olan siyasi otorite masadan farklı bir biçimde kalkmak istedi. Çatışma burada yaşandı, MİT davasında devam etti, şimdilik geleceği de belirsiz.
Bu üç baskı grubu altında kalan TFF'ye dördüncü bir baskı da Fenerbahçe camiasından geldi. Fenerbahçe'ye yüksek bir ceza verip Trabzonspor ve Beşiktaş'a hiçbir ceza vermemek de malum hayvana su kaçırmak olacağı için, öncelikli olarak "diğer bütün kulüpler", Göksel Gümüşdağ'ın veciz -ama unutulan- ifadesiyle kurtarıldı, siyasi otoriteyi tatmin edecek bir "karar" alındı, Mehmet Baransu'nun küplere binmesinden anladığımız kadarıyla da bu karar cemaati tatmin etmedi.
Yani, ortada son derece siyasi bir dava var. Bu davaya bakanlar bağımsız, tarafsız otoriteler değiller ve öncelikleri de hukuk değil. Dolayısıyla çıkan sonuç da hukuki olmuyor, hukuki olmadığı için de adil olmuyor, adil olmadığı için haklı olmuyor, haklı olmadığından da Fenerbahçe'ye yapılan zulüm oluyor. Bu yüzden mutsuzuz.
Peki ileride ne olacak?
TFF kararı iktidar bloğunun tamamını tatmin etmediği için, 25 Haziran'da başlayacak duruşmada esas sorunu göreceğiz.
Mahkemeye katılan avukatlardan gelen bilgilere ve basına yansıyan açıklamalara göre mahkeme heyeti "hızlı" bir karar verip bu davayı adli tatilden önce bitirmek istiyor. Bu yüzden büyük ihtimalle soruşturmanın derinleştirilmesine yönelik talepleri reddedecek. Yine mahkeme, muhtemelen Aziz Yıldırım, İlhan Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu ve Cemil Turhan'a bazı cezalar verecek. Aziz Yıldırım'ın cezası infaz hükümlerine göre ayarlanıp, yattığı süreye sayılabilir. Dolayısıyla bir dahaki duruşmada Aziz Yıldırım çıkabilir veya çok az bir süre daha yatarak infazını tamamlayıp tahliye edilebilir.
Neden?
1- Hukuki hiçbir sebebi yok. Hukuken eldeki deliller herhangi bir ceza vermeye müsait değil. Hala 6222 sayılı kanun anlamında objektif olarak suçun unsurlarını kanıtlayan hiçbir fiziki, maddi delil yok. Tek bir anlaşma konuşması yok. Tek bir teklif ve kabul yok. Hiçbir şey yok. Ama bu dava hukuki değil siyasi.. Dolayısıyla siyasi sebeplerle bu karar verilmek zorunda.
2- Siyasi olarak bu karar verilmek zorunda çünkü, 8 aylık "sanat eseri bir soruşturma" yürüten, iktidarın güç çekirdeği emniyet güçlerinin bütünüyle delilsiz, bulgusuz insanları tutukladığı mahkemenin beraat kararı ile apaçık ortaya çıkar. Güç çekirdeğinin meşruiyeti ciddi darbe alır. Buna izin veremezler.
3- Böyle bir karar verilmek zorunda çünkü, 3 Temmuz'dan bugüne kadar geçen 11 ay süresince savcılar, her tür delile ve ortaya konan somut bulguya rağmen iddianame ilk açıklandığında ne talep ettilerse onu talep etmeye devam ettiler. Sadece ceza süresi 6222 sayılı kanundaki değişiklik sebebiyle yeniden hesaplandı. Yani savcılar için bu dava bir onur meselesi. Hakim otoritenin beraat kararı, savcıların tamamen bomboş, hiçbir delile dayanmayan bir davayla 11 ay boyunca, Türkiye'nin en çok izlenen davasını yürütüp sonra da başarısız olduklarını cümle aleme gösterir. Yanisi? güç çekirdeğinin dinamosu olan savcıların bu şekilde perişan olmasına hakim otorite izin veremez.
4- Siyasi otorite açısından bu karar verilmek zorunda çünkü Aziz Yıldırım 11 aylık savunma süresi boyunca siyasi otoritenin kurduğu hakim dilin tamamen karşısında, alternatif bir dille cevap verdi. Cumhuriyet değerlerinden, biber gazı yiyen öğrencilere kadar giden, özel yetkili mahkemelerdeki davaların siyasi olduğunu ortaya koyan, davanın hukuki değil de siyasi bir süreçte yürüdüğünü gösteren bu alternatif dil, hakim siyasi otoritenin siyasi söylem hakimiyetini de kırdı. Aziz Yıldırım alenen bu otoritenin ideolojisiyle mücadele etti. Hiçbir yara bere almadan salıverilerek kazanmasını, yani kendilerinin kaybetmesini yine pratik siyasi sebeplerle istemezler.
O halde, bütün Fenerbahçe'liler 25 hazıranda başlayacak duruşmalar sonunda gelecek karara hazır olsunlar. Tünelin sonuna geldik ve karşımızdaki ışık tünelin sonundaki ışık değil, üstümüze gelmekte olan yük treninin farları.
Yine bu okumayla UEFA açısından ne beklemek gerekir?
Tek bir şey, UEFA temelde TFF tarafından bilgilendiriliyor. TFF ve UEFA'ya bilgi veren lobiler hangi bilgileri vermiş ise o bilgiler ışığında bir karar çıkacak. Bir başka deyişle, UEFA'nın "TFF'nin siyasal bir karar aldığı, esasında alması gereken kararları almadığı, özerk yapısını kaybettiği bu sebeple 5 sene cezalandırılacağı" senaryosu gerçekçi değil. Platini'nin doğrudan siyasi otoriteyi karşısına almayacağını, her halükarda siyasi otoriteyle çatışma içerisine girmemek isteyeceğini biliyoruz. Hep böyle oldu. Dolayısıyla Türkiye'ye ceza meza gelmeyecek. Galatasaray açısından müjde varsa burada, Galatasaray Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkını Türkiye'ye verilecek bir ceza nedeniyle kaybetmeyecek. Finansal durumları açısından yaşadıkları sorunlar nedeniyle bir men cezası gelirse, onu da kendileri halletmek zorunda.
Trabzonspor ve Beşiktaş'a şike girişimleri sebebiyle bir ceza verilmeyecek. Tahkim kurulu o işi temizledi. Beşiktaş'ın şu an tek sorunu finansal sorunları.
Fenerbahçe ise, çok büyük ihtimalle 2.05 çerçevesinde bir idari tedbir cezası alacak. Cezanın gerekçesi de bazı yöneticilerin müsabaka sonucunu etkileme fiilerine teşebbüs etmesi olacak. Bu yöneticiler en aşağı 1 yıl hak mahrumiyeti cezası aldığı için Fenerbahçe gelecek sene Şampiyonlar Ligi'ne katılacak. Disiplin soruşturması yönündense büyük ihtimalle gene, geçene sene Şampiyonlar Ligi'ne katılmadığı için UEFA'nın yalan beyana dayalı bir disiplin soruşturması ihtimali bulunmuyor.
Gerçi bu konuda, TFF'nin bazı girişimlerde bulunması, nasılsa o yöneticilerin 2011 - 2012 sezonunda fiilen yöneticilik yapmadığı, yine 2011 - 2012 sezonuyla ilgili herhangi bir iddia bulunmadığı, Fenerbahçe'nin bir önceki sezon Şampiyonlar Ligi'ne katılmayarak zaten gerekeni yaptığı, dolayısıyla bu sezon katılması önünde bir engel olmadığına yönelik bir bilgilendirmede bulunduğu ihtimali de var. O ihtimal doğruysa, UEFA Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılmasına onay verebilir.
Peki şimdi ne oldu?
Şimdi olan şu,
sürecin bütünüyle hukuk kuralları içerisinde yürüdüğü, cemaat ve siyasetin müdahale ettiği senaryolarının komplo teorisi olduğunu ifade edip, bunu da Mehmet Baransu, Ekrem Dumanlı, Türkçe olimpiyatları esnasında yapılan açıklamalar çerçevesinde izah edenler, bu kararı bir izah etmek zorundalar. Eğer 2 temmuz 2011 günü Başbakan'ın müsaadesiyle başlayan, "sivasspor maçını kazanmasalardı operasyona başlamayacaktık" diyen savcılar eliyle yürütülen, emniyette alınan ifade tutanaklarının bile belli medya merkezlerine sızdırıldığı, bu sızdırmalara karşı ne İçişleri Bakanlığı'nın ne Adalet Bakanlığı'nın 11 ay boyunca kılını kıpırdatmadığı, 6222 sayılı yasanın siyaset açısından en elverişli şekilde değiştirildiği, bu değişim sırasında belli merkezlere bağlı medya organlarında o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir muhalefetin yapıldığı, davaya bakma yetkisi olmayan bir mahkeme tarafından görülen bir dava siyasi değilse, bu karar ne? Bu tahkim kurulu kararını nasıl yorumluyorlar? İstedikleri oldu mu? Mutlular mı? Hukukun zaferi karşısında ceketlerini iliklediler mi?
Bir başka açıdan, eğer bu dava siyasi ise ve gerçekten eldeki verilerden Fenerbahçe'nin şike yaptığına inanıyorlarsa, Fenerbahçe'nin hiçbir ceza almamasını içine sindirebiliyorlar mı? Doğrudan Trabzonsporlulara sormak istiyorum, bu işin üstü kapatıldı, rahat mısınız?
Şayet bu karar ve devamında gelecek olan kararlar hukuki değil de siyasi ise, siyasi amaçlarla başlayan, gene siyasi egemen güçler tarafından yürütülen, adil yargılanma hakkının sistematik bir şekilde ihlal edildi, bağımsızlığı ve tarafsızlığı kuşku altındaki ÖYM'ler ve TFF organları tarafından yürütülen bu davada "şike" nerede be kardeşim? Bundan büyük şike mi olur? Siyasetin yaptığı şikeye karşı bu kadar suskun olmayı nasıl izah edeceğiz? Veya başka bir açıdan sorayım, "bu adamler kesin şike yapmıştır"dan daha ciddi bir delil olmadan insanların özgürlüğünden mahrum kalmasına seyirci kalmak ahlakın neresiyle bağdaşıyor?
1984'te güzel bir hikaye var. Winston Smith, proleter bölgeye gittiği zaman, iki yüz üç yüz kadının tava, tencere almak için toplandığını görür,
"hepsi de eğri büğrü eften püften şeylerdi, ama tencere tava gibi şeyleri bulmak hiç de kolay değildi. Tavalar göz açıp kapayıncaya kadar satılmış, tek bir tava bile kalmamıştı. Birer tava kapmayı başaran kadınlar ötekilerin itip kakmaları arasında kendilerine yol açmaya çabalarken, bir sürü kadın da tezgahın çevresine toplanmış, satıcıyı öbürlerini kayırmakla, tavaların bir bölümünü saklamakla suçluyordu. O sırada yeni bir cayırtı kopmmuştu. İki kızgın kadın, birinin saçları darmadağın aynı tavaya yapışmış, birbirinden çekip almaya çalışıyordu. Bir süre çekiştirip durmuşlar, sonunda tavanın sapı birinin elinde kalmıştı. Winston iğrenerek bakmıştı onlara.. Oysa çok kısa bi süre önce yalnızca birkaç yüz gırtlaktan yükselen çığlıkta yüreklere korku salan bir güç yatıyordu! Neden gerçekten önemli sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykırmıyorlardı ki?"
karaborsada bir tencere satıcısının yaptığı bu belli belirsiz haksızlığa karşı bireysel olarak bu kadar öfke kusanlar, kendilerini tencerelerden mahrum bırakan, hiçbir zaman yeterli tencereye vermeyen, özgürlüklerini alan, çocuklarının ölmesine neden olan sisteme karşı neden bu kadar suskunlar? Bir araya gelseler..
Öyle olmuyor... Bu tencere tava işinde haksızlık yapıldı iddiası üzerinden heyecanla nutuklar atmak, o kadının elindeki tavanın gittiğini görmek, o tavaya sahip olmak daha kolay, daha acil, daha tatmin edici.
O kadar ki, ceza infaz kurumundaki Aziz Yıldırım'ın TFF kararlarını belirlediğini, Fenerbahçe taraftarının toptan manyak olduğunu, Fenerbahçe Cumhuriyeti ceza almasın diye her şeyi yapmaya hazır olduğunu, siyasi otoritenin bundan korktuğunu, zaten Tayyip Erdoğan'ın da Fenerbahçeli olduğunu, bütün dünyanın ve evrendeki herkesin suçlu Fenerbahçe'yi kurtarmak için elinden geleni yaptığını, medyanın da buna göz yumduğunu, ancak Allah'a şükür UEFA diye bir kurum olduğunu, Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'nin uşağı olmuş bu düzene karşı gereken tokadın Cenevre'den geleceğini düşünmek, bu komplo teorisine inanmak bile daha kolay. Tava bir kere eline geçerse, artık eve götürecek bir tavan var demektir.
Bazen kendimi, Airstrip 1, Londra'da gibi hissediyorum. Sene 1984 ve şubat ayındayız....
Devamı ...