6 Temmuz 2012

Binary Zihinler Atlası Veya Bazen Hepimiz Kaybedebiliriz


Türkiye'de bugün 8 milletvekili, 100'den fazla gazeteci, 700'ün üzerinde öğrenci, binlerce yerel yönetici, TSK mensubu, siyasi aktivist, sivil toplum temsilcisi ve sendika üyesi terör örgütü üyesi / yöneticisi olmak suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanıyor. Berna, Cihan, slogan atan sağır dilsiz hamal gibi davalara baktığımız zaman da bu davaların niteliği, nasıl bir hukuk mantığı ile yürütüldüğü artık kamuoyunun malumu.

2010 yılı verilerine göre, Özel Yetkili Mahkemeler'de görülen herhangi bir davada soruşturma safhası ortalama 648 gün sürüyor. Yani Özel Yetkili Bir Savcı herhangi bir şahsa ilişkin soruşturma açtıktan ancak 648 gün sonra iddianameyi hazırlayarak mahkemeye sunuyor. Bu 648 gün içerisinde ise gördüğümüz bir uygulama biçimi var. İnsanlar tutuklanıyor, soruşturma dosyasını göremiyor, bu arada soruşturmada elde edilen bulgu ve bilgiler kamuoyuna belirli medya araçları ile servis edilerek bu şahsın manevi itibarı linç ediliyor.


Peki 648 gün süren bu uygulamadan sonra ne oluyor? Özel Yetkili Savcılar tarafından yürütülen her 2 soruşturmanın ancak bir tanesinde kamu davası açılıyor. Yani 648 gün bu çileyi çeken her iki kişiden biri, hiçbir şey olmadan salınıyor. Hayatından çalınan 2 yılla başbaşa kalıyor


Kalanlara ne oluyor? Hakkında kamu davası açılan her 10 kişiden ancak 3 tanesi hakkında mahkumiyet kararı veriliyor.

Yani hakkında soruşturma başlatılanların yarısı hakkında kamu davası bile açılmıyor, kalanların da ancak üçte birinde mahkumiyet kararı alınıyor. Bu şu demek, sisteme giren 20 kişiden ancak 3 tanesi mahkumiyet kararı alıyor. Aynı oran 2011 yılı için neredeyse yüzde 50.

Mahkumiyet kararlarının yarısının da Yargıtay tarafından bozulduğunu düşünürsek, 2010 yılında yaklaşık 20 kişiden 1,5'u veya 40 kişiden ancak 3 tanesi, 2011 yılı içinse 10 kişiden 1 tanesi hakkında mahkumiyet kararı veriliyor demektir.

2002 yılında 250. madde kapsamında "özel yetkili savcı" olarak nitelendirilebilecek savcılar tarafından 8004 kişi hakkında soruşturma yürütülmüş. Aynı sayı 2011 yılına geldiğimiz zaman 68 bin 213...

Kıssadan hisse, karşımızdaki soru şudur: ne oldu kardeşim bu ülkede bir anda terörist patlaması mı yaşadık? Memleket teröristle, ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurup tehdit ve cebir suçlarını işleyenlerle mi doldu? Hayır. Tam tersine, Türkiye'de yargı her zamanki gibi, siyasi iktidarın hayat görüşü çerçevesinde araçsallaşarak, ideolojik ötekiler üzerinde bir baskı makinasına dönüştü. Bugün cezaevlerinde doluluk oranı %106, yani 11.000 kişi cezaevlerinde ayakta duruyor. Yeni ve daha büyük cezaevleri, yeni ve daha fazla özel yetkili mahkeme, daha fazla soruşturma, daha çok teknik takip, daha büyük emniyet imkanları, daha fazla biber gazı bileşkesinde, toplumsal hayatın her alanında, sokaktan internete kadar bütün mevzilerde sansür, baskı, yıldırma, korkutma, cebir, şiddet, dava ile hayatımızı paralize etmiş bir iktidar bloğu ile karşı karşıyayız.

Mehmet Berk'in açıklamaları bu bakımdan birer itiraf gibi. Açıkça diyor ki cemaat isteseydi zaten Ali Koç ile Murat Özaydınlı'yı da alırdık. Gestapo bile bu kadar pervasız konuşmaz. Hukuka aykırı en azından kılıfına uydurabileceğiniz bir şey olsa alacağınızı cemil cümle alem biliyor. Bir kızın giydiği yelekten "örgüt üyesi olmadan örgüt amaçları doğrultusunda hareket edildiğini gösteren örgütsel malzeme" çıkartan bir yargı zihninin bağlantı / gerekçe kurmakta zorlanacağına ihtimal vermiyoruz.

Buraya bir parantez daha sokayım, muktedir savcı efendinin neden "Nihat Özdemir, Cihan Kamer" gibi isimleri değil de "Ali Koç ve Murat Özaydınlı" isimlerini andığını da takdire bırakıyorum. Lapsus mudur, dili mi varmadı da Fenerbahçe yönetiminden ayrılan bu dört kişiden belli iki tanesinin adını anmadı?

Parantezi kapa, yeni hayatımıza doğru açılalım. Mehmet Berk Balyoz davasında da malum ve matuf bir şahsiyet. Özellikle belirli delilleri adli sicile saklaması ile meşhur. Diyor ki, "bu da 3 ayda diğer davalar gibi unutulur sandık ama olmadı"

Allah Muhammed aşkına, böyle bir yargı pratiği olabilir mi? 3 ay içerisinde her türlü bilgi ve bulguyu sızdırarak bir medya bombardımanı altında kamuoyu algısına adeta tecavüz edip, sonra kamu vicdanında bir "hüküm" kurdurtup, onun arkasından da davanın unutulmasına bel bağlayıp, işimizi görürüz gibi bir noktaya gelen böyle bir cümleyi eden bir iktidar erkinin mantığına, adaletine, hasbiliğine güvenilebilir mi?

Sivas maçını kazanmasaydılar dava açmayacaktı diyen, 5 maçın sonucunu biliyorduk açıklamasını yalanlamak için 50 gün bekleyen, çok sağlam deliller var diye sağa sola haber veren, iddianameyi açıklayınca yer yerinden oynayacak diye verilen gazlarla zaman kazanan, en sonunda davadan koşarak kaçan muktedirin, bu duruma düşmesindeki temel neden, her zaman ezberledikleri oyunu Fenerbahçe taraftarının ısrarlı, sürekli ve devamlı takibatı altında oynamayacak hale gelmeleridir.

Gerçekten de Fenerbahçe taraftarı unutmadı, bırakmadı, sessiz kalmadı, teslim olmadı, pes etmedi ve direndi. Bu yoğun baskı da, tarih boyunca görmediği kadar geniş bir iklimden destek almasına rağmen özel yetkili oyun kurgusunu bozdu.

Halbuki bozulmayabilirdi, adil, sağlam delillere dayanan, ciddi bir şekilde yürütülen, insan hak ve hürriyetlerini koruyan, masumiyet karinesine, adil yargılanma ilkesine halel getirmeyen, amacı bazı insanları infaz etmek değil de maddi gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak olan, eşit, kapsayıcı bir yargılama süreci yaşasaydık, kimsenin baskısı, etkisi, tepkisi, direnişi veya gözyaşı bu süreci etkilemeyecek, tersine kamu vicdanında yer bulacaktı. Haklı olmanın gücü karşısında hiçbir şey duramaz, hiçbir güç de haksızlığı saklayamaz.

Karşımızdaki gerçek budur, basiretsiz bir şekilde, operasyon mantığı ile yürütülen, siyasi müdahalelerle şekillenen, siyasetin izin ve müsaadesiyle başlayan, belli medya organlarının linç psikozu ile şekillenen, maddi ve somut delillere değil, infaz isteğine dayanan bir yargılama süreci bitti...

Karşımızdaki en büyük sorun ise hayatı binary gören zihinlerin yarattığı kaybolmuşluk atlası.

Fanatik Galatasaraylı ve Trabzonsporlular, öfkeniz, nefretiniz çok büyük, gözünüzü kararttı. Gördüğünüzü göremiyor, okuduğunuzu anlamıyor, şikeden başka bir cümle, yaşadığımız bu ülke, bu cehennem hakkında tek bir tumturaklı paragraf yazamayacak hale geliyorsunuz.

Fenerbahçe'nin kaybetmesi ile kendisinin kazanacağını vehmeden bir zihni iklim, kendi mezarını keyifle kazan bir adamın çaresizliğine benziyor. Bu özel yetkili mahkemeler düzeninin dışında değilsiniz, bugün sessizce alkış tutup, uygulamalarına omuz verdiğiniz, Baransu gibi özel yetkili gazeteciler, Talip Doğan Karlıbel gibi sahtekarlar veya iktidar erkinin medya ağızları ile hemhal olduğunuz bu yatak nihayetinde sizin de ömrünüzü kısaltacak bir idam ipinden başka bir şey değil.

Adil yargılanma ilkesinin yok olması, masumiyet karinesinin korunmaması, soruşturmanın gizliliğinin sanık aleyhine işlemesi, teknik takip dökümanlarının çarşaf çarşaf yayınlanması, araçsallaşmış bir yargı erki ile ötekiler üzerinde operasyon yapılması sizin de hayatınıza yönelebilecek sıradan bir uygulama biçimi.

Ortalama 3 yıl süren davalarda masum olduğunuz halde savunma yapamadan aylarca beklemek, insanların günde 4 kez birer saat akan kahverengi bir suyla ellerini yıkadığı daracık, rutubetli koğuşlarda yaşamak, sevdiklerinizden uzakta yıllar geçirmek sizin de en az diğerleri kadar kaderi ve geleceği olabilir.

Aziz Yıldırım nefreti veya Fenerbahçe düşmanlığı ile omuz verilen bu canavar, Türkiye'deki bütün sosyal / sivil aktörlerin üzerindeki cerberus gibi dikiliyor. Onun dişleri ile belediye başkanları hapishanelere gidiyor, üretilen yalanlarla parti yetkilileri siyasi kariyerlerinden oluyor, servis edilen videolar seçim meydanlarında seçim sistemini, dinleme kayıtları kariyerleri mahfediyor. Montaj deliller, bitmek bilmeyen sızdırmalar, hızlı ve matbu tutukluluk kararları ile hayatı kahrolanlar arasında Türkan Saylan da Büşra Hoca gibi bir yer kaplıyor. Küçücük çocukların nöbetleşe uyuduğu koğuşlar sıcaktan patlarken, KCK soruşturması kapsamında MHP'liler bile PKK'lı olmakla içeri alınıyor, ODA TV davasında basılmamış kitaplar dahi suç delili sayılıyor.

0 toplamlı bir oyun çerçevesinde düşünen 1 değilse mutlaka 0'a inanmış, insan vicdan ve haysiyetine saldırıyı kendisine bir eğlence vesilesi bilmiş, troll olma şan ve şerefiyle övünen yaratıkların dahi anlayabileceği basit gerçek, bunların hepsinin kötü olduğudur. Bunlar kötüdür, çünkü insanlık onur ve haysiyetine yönelir, bunlar kötüdür çünkü adil değildir, bunlar kötüdür çünkü başka insanların hayatlarını mahfetmektedir.

Böyle bir manzara, gözü olan insanlara bir görev de yükler. Susma. Susmayın kardeşim? 8 ÖYM 30 ÖYM olurken, bu usuller genelleşerek toplumun bütününe yansırken, insanlar terörist suçlamasıyla hayatlarından olurken, gazetelere sızdırılan bilgi ve belgelerle ruhumuz teslim alınırken susmayın.

Çünkü suskunluğunuz bu zemine meşruiyet, alkışlarınız da tescil sağlıyor. Sizin nefretinizden kaynaklanan zımni veya açık kabulleriniz ile bu cerberus yaşamaya devam ediyor.

Ne yazık ki bu oyunun sonunda kazanamayacaksınız. Kazanma şansınızın olmadığı bir canavarla yatağa girip, beni ısırmadığı sürece bin yaşasın yorumuyla düşünürken, bir bakacaksınız sizin de sevdiklerinize dokunmuş, yiyor. O zaman imdat çığlığınız karanlık odalarda kaybolacak, sesinizi duyamayacak kardeşiniz, el oğlu da kulağını kapatacak.

Bugün, şimdi, güçlü bir itiraz talebi en az Robinho transferi kadar önemli. Formanın kısa vadeli zaferlerinden daha önemi şeyler de var hayatta, insanın başını dik tutan adalet ve onur gibi.
Devamı ...

3 Temmuz 2012

Mahkeme Neyi Tescil Etti?


Bir yıldır süren çadır tiyatrosu dün öğlen pek de alışık olmadığımız “hata yaptıysak Yargıtay’da düzelir, hakkınızı helal edin” temalı bir hakim girizgahıyla sona erdi. Mahkemenin bu kadar büyük bir toplumsal çalkantıya sebep olmuş bir davada bir yıldır tutuklu bulundurduğu insanlar ortadayken bu süreçte zaten beraat kararı vermesini beklemek aptallık olurdu. İddianamenin yüzde seksenini oluşturan telefon dinleme kararlarının 6222 sayılı kanun yürürlüğe girmeden önce yani ortada bir suç yokken alındığı ortadayken bu temel üzerine yapılmış bir soruşturma ve kovuşturmadan hukuki bir sonuç beklemek de komedi olurdu elbette.

Şimdi Türkiye’de ortada Fenerbahçe aleyhine bir mahkeme kararı olunca mal bulmuş mağribi gibi bu kararın üzerine abanacak çok sayıda nefret ideolojisi neferi insan var. Bunların mantıklarına göre her türlü iktidar mücadelesinden bağımsız “Yüce Türk Adaleti” Fenerbahçe’nin şikeci olduğunu tescilledi.

Bunların, soruşturmanın başlatılmasından davanın son gününe kadar yapılan usulsüzlükleri listeleyip önlerine koysak da görüşleri değişmeyecek. İddianamenin temelini oluşturan telefon dinleme izni hukuksuz, ÖYM’nin kendi görev alanına girmeyen bir davaya bakması hukuksuz, savcının psikolojik baskıyla, emniyetin fiziksel darpla aldığı ifadeler hukuksuz, ortada para transferini ispat eden tek delil yok, buna karşın Trabzon hakkında teşvik primi teklifi alındığını Sivas başkanı mahkemede söylüyor, mahkemede sanık sıfatıyla bulunan Trabzon’un yöneticileri şaka yaptık, gırgır amaçlı falan diye ifade veriyor ve bütün bunların olduğu bir sürecin sonunda çıkan karar Fenerbahçe’nin şikeci olduğunu tescil ediyor.

Siz nefret yüzünden beyni erozyona uğramış insanlar olabilirsiniz de biz bu sistemden adil bir sonuç, hukuka uygun bir karar bekleyecek kadar salak değiliz. Adorno’nun yanlış hayat doğru yaşanmazından mülhem diyelim “yanlış yargılamayla doğru karar verilemez”
Yargı, dolayısıyla hukuk, kitabi olarak diğer erklerden bağımsız olma durumundaysa bile tarih bize bunun böyle olmadığını ispat eden binlerce örnekle dolu. Özellikle bu topraklarda hukuk her zaman meşruiyetin gücünü değil gücün meşruiyetini temsil etti. Egemen gücün en önemli “idelojik aygıtı” olarak işlev gördü. Özellikle son anayasa değişikliği referandumundan sonra egemen gücün artık geri döndürülemez biçimde dönüşümüyle hukuka egemen olan Kemalist- laik- devletçi kliğin tasfiyesiyle hukuk yeni efendilerinin dümenine geçti. Bülent Arınç’ın veciz ifadesiyle yaradan verdikçe veriyor, Kemalist iktidar blokunun yerine muhafazakar blok toptan el koyuyordu.

Türkiye’de hukuk 2010’dan önce siyasiydi ama şimdi hukuki oldu diye bir salaklığa düşecek kadar aptal olmamak lazım. Geçmişte Atilla Yayla’ya Atatürk’e "bu adam" dedi diye açılan dava ne kadar hukukiyse bugün Fazıl Say’a dine hakaret etti diye açılan dava o kadar hukukidir. Anayasa mahkemesi’nin 2007’deki 367 kararı ne kadar siyasiyse bugün KCK Davası da o kadar siyasidir. Yani Kemalistler hukuku nasıl araçsallaştırıp yeri geldiğinde siyasallaştırıyorlarsa bugünkü egemen güç /cemaat de aynı ölçüde üstelik polisle kanka olarak hukuku bir linç malzemesi olarak görüyor.


Ümit kırıcı olan şeyse yukarıda anlatmaya çalıştığım şeylerden çok başka bir şey. İnsanların sırf zulüm gören kendileri değil, ve o dava kendilerine dokunmuyor diye linç korosuna katılma istekleri.Bugün Aziz Yıldırım’a haksızlık yapıldığını, ÖYM’lerin operasyon mahkemesi olduğunu söyleyen birisi beş dakika sonra aynı mahkemenin Van Belediye Başkanı’nı tutuklamasına ses çıkarmıyor. Balyoz davasındaki kanıt CD lerine sonradan ekleme yapıldığını duyup soruşturmayı yapan polislerden şüphelenen bir ulusalcı Galatasaraylı şike davasında Baransu’yu referans alacak kadar kendinden geçebiliyor. Bugün sokakta çevirsek Türkiye’deki adalate inanmadığını söyleyen bin tane adam "mahkeme tescil etti Fenerbahçe şikeci" diye zafer çığlıkları atabiliyor. Toplumun etik değerleri bir yana bırakıp nefretleri doğrultusunda kompartmanlaştığı bir ülkede bütün bu adalet kisvesi altındaki zulümler tabii ki devam eder.

Sivas’ta insanları yakan otelden iki sokak ötede 20 yıl yaşamış adamı bulamayan, Hrant Dink cinayetinde örgüt bulamamış, parasız eğitim isteyenleri 11 yıl, Kürtçe eğitim isteyeni 7 yıl hapse mahkum etmiş, seçilmiş belediye başkanlarını, sendikacıları sudan delillerle içerde tutan bir ideolojik aygıt haline gelmiş bir sistem Fenerbahçe’ye leke falan süremez. Bana Türkiye’de son 50 yılda sonucu halkın vicdanında kabul görmüş bir tane toplumsal dava gösterin de vay be "Ankara’da hakimler varmış" diyebileyim. Yassıada Mahkemesi’nden, Dep’lilerin yargılanmasına, Sivas katliamından, Hrant Dink suikastine, Malatya’daki misyoner cinayeti davasından, Dev-Yol davasına hangi dava sonucu bizim vicdanınızı tatmin etti de şike davası tatmin edecek.

Bugün bir yıldır Fenerbahçe'ye yapılan sistematik zulme "objektif" kalan bu garip cenah şöyle bir paranoyak ruh haliyle bütün şike sürecini izledi. Onlara göre Türkiye’de yargı felaketti, ÖYM’ler kötüydü, Balyoz, Ergenekon KCK falan hepsinde acayip hak ihlalleri vardı ama şike davasını İsviçreli bir savcı ve Lüksemburglu bir hakim heyeti yürüttüğü, kolluk kuvvetleri CSI Miami ekibinden olduğu için o dava sorgusuz sualsiz meşruydu. Nefretleri ideolojisini esir almış, beynini hıncına teslim etmiş, linçseverliği objektiflik diye pazarlayan paranoyak gruptan da elbette şike davasını bir fanus içinde ülkede bütün çarpıklardan azade bir örnek dava olarak görmelerine ve mahkme şikeyi tescil etti diye sevinmelerine şaşırmadık.

Dünkü mahkeme kararı Fenerbahçe’nin lekeli olduğunu tescil falan edemez. Bu mahkeme kararı da bundan önceki pek çok mahkeme kararı egemen güç değişince tarihin çöplüğündeki yerini alacak. Türkiye’de hukukun tarihi aslında bir hukukzuluklar tarihidir. Ve dün mahkeme başkanının kararı açıklarken ki girizgahı aslında 1961’de Menderes’i ipe götüren kararı imzalayan Salim Başol’un söylediklerine benzerdir. “Yassıada’ya sizi tıkan irade bunu istiyor" cümlesini 50 sene sonra “ Metris’e sizi tıkan irade bunu istiyor” şeklinde de okuyabiliriz.

Cezaevleri değişir mağdurlar ve failler de değişir, dünün mağdurları bugünün efendileri de olabilir, ama Türkiye’de değişmeyen tek şey hukukun bir linç aracı olarak hüküm gördüğüdür. Artık kendimizi daha da aptallaştırıp "Yüce Türk Adaleti", "adalete güveniyoruz" gibi saçma sapan fetişleşmelere girmeden bu ülkeden bir şey beklememek gerektiğini kendimize itiraf edelim. Dünkü mahkemenin tescil ettiği tek şey bu ülkede Adalet Ağaoğlu dışında söyledikleri ciddiye alınacak bir “adalet”in olmadığıdır.

Devamı ...

14 Mayıs 2012

Pınar Doğan & Dani Rodrik: "Cadı avında bile avlanacak cadının evine delil yerleştirilmez"


Neden Pınar Doğan ve Dani Rodrik?
Çünkü damdan düşenin halinden damdan düşen anlar. Üstelik damdan düşenler Dani Rodrik ve Pınar Doğan gibi iki önemli zihin olduğu zaman damın ve zeminin halini bizden çok daha iyi bir şekilde izah edebiliyorlar. Özel Yetkili Mahkemeleri, bu mahkemelerde görülmekte olan davaları ve Türkiye'nin hallerini konuştuk.

Öncelikle ikinize de teşekkür ederiz. Türkiye’de oluşan yeni rejim üzerine biraz geniş bir sohbet yapmanın da faydalı olduğuna inanıyoruz. Bu rejimin tekil örnekleri bakımından değil ama kurgusu bakımından, araçları bakımından ele alınması, Türkiye demokratikleşmesi açısından da çok önemli. Dolayısıyla soruların genişliği esasında konuyu bu çerçevede tutmak için geçerli.

Mesela Özel Yetkili Mahkemeler, eski DGM’leri ikame eden, yeni rejimin simge mahkemeleri olmuş durumda. Buna karşın, ÖYM’lerin özellikle örgütlü suçlarla mücadelede önemli bir ihtisas mahkemesi olduğu da ifade ediliyor. Şöyle bir bakarsak, dünyada bu tip mahkemelerin bildiğiniz örnekleriyle Türkiye’deki ÖYM’lerin yapısı arasındaki temel fark ne? ÖYM’ler bir reform ile ehlileştirilerek sisteme entegre edilebilecek bir yapıda mı yoksa varoluşları ile rejim sahiplerinin kullanacağı uygun bir araç mı? Yani biz bu mahkemeler demokratik bir toplumda varlıklarını sürdürebilir mi yoksa demokratikleşme açısından kaldırılmaları gerekir mi?

PD: Bu mahkemelerin özel yetkilerinden bağımsız olarak, esas problem Ergenekon, Balyoz, KCK ve Futbolda şike ve benzeri soruşturmalarında işlenen suçlar. ÖYM’lerin olmadığını varsayalım. Şu anda olduğu gibi Emniyet ve yargı içinde, adalete hizmet etmek dışında başka bir ajanda ile hareket eden ve amaçları doğrultusunda suç işlemekte sakınca görmeyen kadrolar var oldukça, sorun ortadan kalkmayacak. Adını değiştirin, özel yetkilerini kaldırın, fark etmez. Emniyet görevlilerinin delil yerleştirmesi ya da suç üretmesi, tespit raporlarında gerçekleri saptırması, savcıların lehte olan delilleri saklamaları, yine lehte olan raporları yok etmeleri, iddianamede gerçekleri çarpıtmaları suç. Yasa dışı hareket eden bu grubun adalete hizmet etmesini beklemek abes. Bu davaların görüldüğü mahkemelerin gerçek mahkeme olmadığını anlamak için tek bir duruşma izlemek yeterli. Bana göre adı, ya da yasanın bu mahkemelere verdiği yetkiler hiç de mühim değil. Çünkü problem yasa dışı hareket etmeleri.

Balyoz davasından örnek vereyim; burada sorun bir çetenin—üstelik yüzüne gözüne bulaştırarak—delil üretmiş olması değil sadece. Normal işleyen bir adalet mekanizması olsaydı soruşturma aşamasında emniyet ve savcılar görevlerini yapar, gerçekler ortaya çıkardı. Oysa sahteciliği ortaya çıkarmayı bir kenara bırakın, bu süreçte emniyet ve savcılar sahteciliklerin üstünü ört bas ettiler. Delil üretenlerle emniyet ve yargı içindeki grubun ortak hareket ettiği çok bariz.

Güncel davalara baktığınız zaman McCarthy komisyonuna benzer bir nitelik görüyor musunuz? Bu davalar hukuki bir zeminde mi yükseliyor yoksa bir zihniyetin tasfiyesi için ortaya çıkan siyasi davalar mı?

PD: Bu davalarla tam olarak neyin hedeflediklerini ben kesin olarak bilmiyorum. Amaçları ne olursa olsun, hukuk sistemini suç aracı haline geldi ve bunun orta/uzun vadede kimseye bir faydası olmaz.

DR: Bu davaların McCarthy dönemine benzer cadı avı tarafı kesinlikle var tabi. Ama cadı avlarında dahi “cadı” addedilenlerin evlerine suç delilleri yerleştirilmezdi herhalde... Şimdi biz böyle bir dönemden geçiyoruz.

Balyoz davasında sürecin nasıl gideceğini öngörüyorsunuz? Darbe planlandığı iddia edilen seminere katılanların ancak yüzde 14’ü tutuklu. Darbe iddiasına temel teşkil eden dijital verilerin tamamında sahtekarlıklar ortaya çıktı. 2002 yılında yazıldığı iddia edilen bir dökümanda calibri font bulunuyor. Bütün bu somut, objektif verilere rağmen, dava sürecinin gittiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?

PD: Bu dava bir hukuk davası olmadığı için, mahkeme adı altında toplanan kişilerin adil bir karar vermesi söz konusu değil. Delillerin sahte olduğunu bilmelerine rağmen 250 kişiyi hapiste tutuyorlar. Son kaydı 2003’de yapılmış görünen ve hiç ekleme çıkarma yapılmamış Balyoz CD’sindeki belgelerin Office 2007 ile hazırlandığı teknik olarak ispat edildi. Balyoz davasına adını veren Balyoz Harekat Planı adlı belgede Office 2007 ile kullanılmaya başlanan Calibri fontuna referans var. Sözde son kaydı 2002’de yapılmış! Cami bombalama planları öyle. Cami krokilerinde 2007’den önce mevcut olmayan XML şemalar kullanılmış.

Peki bu tespitlerin yapılması neden bu kadar gecikti? Mahkeme bütün Balyoz planlarının toplandığı CD’nin adli imajını vermeyi defalarca reddetti de ondan. İlk tutuklamaların üzerinden neredeyse iki sene geçtikten sonra verdiler. Şimdi de bu delillerin hukuka uygunluğunu incelemeden karar vermek istiyorlar. Savcının mütalaasını dinlediler bile. Savcı CD 2003’de oluşturulmuştur, ekleme çıkarma olmamıştır diyor; şaka gibi. Herkes için 15-20 sene ceza talep etti. Mahkeme dosyadaki Emniyet ve TÜBİTAK raporundan memnun, ‘başka bilirkişi incelemesine gerek yoktur, sanıkların hukuki durumuna katkı sağlamayacaktır’ diyor, bilirkişi atamayı kesinlikle istemiyor. Neden? Bu mahkeme mi adalet dağıtacak? Bu mahkeme mi maddi gerçeğin ortaya çımasını sağlayacak? Aksine, gerçek ortaya çıkmasın diye çabalıyorlar en başından beri. Bir de ironik olarak, saygı görmediğinden şikayet ediyor mahkeme başkanı. Duruşma tutanaklarından okudum, sanıklara hitaben “kıçınızı dönerek oturdunuz” diye veryansın ediyor.

Kusura bakmayın, bu konuda konuşmaya başlayınca durmakta güçlük çekiyorum. Ama...

Bir de tabii Balyoz davasında şöyle bir konu var; ‘neden darbe olmadı?’ Yani bütün korkunç planlar yapılmış, 2003’de bir CD’ye kaydedilmiş, peki sonra ne olmuş? İddianameye göre Balyoz darbesini dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman engellemiş. Tabii savcılar neden darbe olmadı, açıklamak zorunda; akıllarına böyle bir çözüm gelmiş. İyi ama, neden Yalman’ın ifadesine tek bir kere bile başvurmadılar? Ne soruşturma ne de kovuşturma aşamasında. Şimdi sanıklar mahkemeden Yalman’ı tanık olarak çağırmasını istiyor, mahkeme kabul etmiyor. Neden? Savcıların iddia ettiği gibi Yalman darbeye engel olduysa mahkemenin Yalman’ı dinleyerek bunu teyit etmesi gerekmez mi?

Bilirkişi incelemesi yaptırmadan, tanık dinlemeden karar vermek yani ceza kesmek niyetinde olan bu insanlar, duruşmalara girmeyen avukatlar hakkında da suç duyurusunda bulundu. Oysa avukatların tek talebi, davanın esası olan dijital verilerin bilirkişi tarafından incelenmesi ve de tanıkların dinlenmesi. Artık mahkemecilik oynamaktan yoruldu avukatlar da. Bu göstermelik toplantılardan herkes yoruldu ve fena halde sıkıldı.

Ben bu davada görev yapanların akşam evlerine dönünce, çoluk çocuğunun yüzüne nasıl bakabildiğini merak ediyorum doğrusu. Adalet dağıtmak adı altında suç işlemek çok ağır bir durum olmalı.

Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin telefonuna gözaltındayken “sehven” 139 adet numara yükleniyor, bu numaralar yüzünden kendisi 33 ay tutuklu kalıp tahliye ediliyor. 78 yaşındaki Kurmay Albay Hüseyin Vural’a yine sehven 858 numara yükleniyor kendisi 3 yılı aşan süredir yargılanıyor. Balyoz davasında Eskişehir’de bir eve yapılan baskında elde edilen bir taşınabilir belleğe ait imaj görüntüsünün, baskından 7 gün önce polis tarafından yazıldığı ortaya çıkıyor. Yani polis baskından 7 gün önce bu taşınabilir belleğe sahip.. Şike davasında 21 Nisan tarihinde dinleme yapmak isteyen polis gerekçe olarak 24 nisan tarihinde yapılmış bir telefon konuşmasını gösteriyor. Polisimizin elinde zaman makinesi mi var? Yanlışlıkla yüzlerce numara yüklemek mümkün müdür? Sizde evde eliniz kayınca Dani’nin telefonuna yüzlerce numara yükleyebiliyor musunuz? Bu sehvenlerin yapısı, yoğunluğu size ne gösteriyor?

PD: Sehven değil elbette. Bakın, Kafes planı denen şeyi, daha ortaya çıkmadan bir hafta önce savcı bir şüpheliye planın adıyla sanıyla soruyor. Bir ofiste el konulan DVD, daha bilirkişiye verilecek, bilirkişi DVD’ye gizlenmiş Kafes planını özel bir programla ortaya çıkaracak, çıkan dosyanın şifresini kıracak vesaire. Daha DVD bilirkişiye bile verilmemiş, içinden ne çıkacağı biliniyor. Bu soruları emniyet hazırlıyor tabii. İnsanlar biraz ilgilenseler, bu davalarda neler görecekler. Askeri casusluk-fuhuş diye inanılmaz bir dava var. İsimsiz bir ihbar mektubu “Falanca Fişmanca”nın evine gidin, deliller bulacaksınız diyor. Ancak polis, isim benzerliği yüzünden yanlışlıkla “Falanca Soyadıbaşka”nın evini basıyor, ama yanlış evde de olsa aradığı CD’yi “buluyor” polis. Tekrar edeyim; ihbar Fişmanca için yapılıyor, zaten “bulunan” CD’de Fişmanca’nın adı geçiyor, ama polis bu CD’yi, yanlışlıkla aradığı Soyadıbaşka’nın evinde buluyor. Belki merak edersiniz, söyleyeyim; Soyadıbaşka evinden CD çıktığı için tutuklanıyor ve aylarca tutuklu kalıyor.

Anlayacağınız, gırtlağına kadar suça batmış bir grup var ve işin fenası emniyet ve yargı içinde yuvalanmışlar.

Zaman gazetesi gibi gazeteler de bu işlenen suçları örtbas etmek için sürekli dezenformasyon üretiyor. Açıktan yalan yazabiliyor bu insanlar. Örneğin Ekrem Dumanlı, Teğmen Çelebi olayı için resmen ‘telefona yükleme filan yok, tutanak tutulurken hata yapıldı’ diye yazdı. Bilirkişi raporunda telefonun yüklenen numaralarla çekilmiş ekran fotoğrafları olmasa Dumanlı’ya inanacağım. Neden yalan söylüyor? Kimleri ve ne neden kolluyor? Üstelik ‘Emniyet kendi hatasını fark edip bildirmese bu durum ortaya çıkmayacaktı’ diye de eklemiş. Gerçekten insaf yani. Zaman gazetesi bu davalarda sistematik olarak yalan ya da çarpıtılmış haber yayımlıyor. Balyoz için ‘TÜBİTAK imzaların gerçek olduğunu tespit etti” diye haber yapmışlardı mesela. Halbuki imza filan olmadığı için, olmayan imzayı TÜBİTAK’ın incelemesi söz konusu değil.

DR: Diyebilirsiniz ki Zaman gazetesi belli bir zihniyete hizmet ediyor. Ya liberal değerleri taşıdığını iddia eden Taraf gazetesine ne demeli? Bu gazeteyi yönetenler bir sahte delil çetesinin aracı haline geldiklerini görmüyor olabilirler mi? Çarşaf çarşaf yayınladıkları belgelerin sahteliği aşikâr iken Baransu gibilerinin arkasına saklanarak hala Balyoz gerçekmiş gibi yayın yapabilmeleri nasıl izah edilebilir?

Nedim Şener Aziz Yıldırım’ı gözaltına alan polislerle kendisini gözaltına alan kişilerin aynı kişiler olduğunu ifade etti. Bu işleri belli bir ekip mi götürüyor?

PD: Evet. Aynı Emniyet ekibi ve Besiktaş adliyesindeki aynı ekip. Balyoz davasında CD’nin 2003’de oluşturulmadığını gösteren yazışmaları adli emanete saklayan savcılardan Mehmet Berk, aynı zamanda șike soruşturmasının da savcısı. Yöntemler aynı. Soruşturma sırasında basına çarpıtılmış ifade/bilgi sızdırmalar, sorgusu yapılanlara suçu itiraf ettiği durumda tutuklanmayacağı imaları –ki bunlar hem Balyoz hem de șike soruşturmasında var.

Hanefi Avcı ve Ahmet Şık’ın emniyet üzerine bir kitap hazırlarken tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tesadüf mü? Meğerse ikisi de hükümeti yıpratmaya çalışan bir terör örgütünün mensubu muymuş?

PD: Elbette tesadüf değil. Bu kişilerde ortak olan da bize göre hükümet aleyhtarlığı değil. Cemaatin kirli işlerini ortaya serdikleri için inanılmaz iddialarla tutuklandılar.

Aslında benzer başka örnekler var. Kayseri’de Cemaat ağabeylerinin isteği üzerine kendilerine verilen flash bellekteki belgeleri askeri bilgisayar sistemine yüklediklerini, bütün detayları ile birlikte ile itiraf eden astsubaylarla ilgili soruşturmayı yürüten Zeki Üçok, bu kişilerin ifadesini hipnoz ile almakla suçlandı. Adli Tıp, ifadelerin alınmasından bir-bir buçuk sene sonra ‘eğer mahkeme hipnoz olduğu sonucuna varırsa, bulgular bu sonuçla uyumludur’ gibilerinden akıllara ziyan bir rapor verdi. Geçtiğimiz günlerde mahkeme, Üçok’a hipnoz ile ifade aldığı iddiasıyla ceza verdi. Üstelik, hipnoz yaptığı iddia edilen kişinin ifade alındığı saatte Kayseri’de olmadığı belgelerle sabit olduğu halde. Bu da yetmedi, her ihtimale karşılık Üçok’un adı bir dijital belge marifeti ile Balyoz’a da dahil edildi!

Tabii, bu gibi örnekler, Ahmet Şık ya da Nedim Şener’in başına gelenler kadar ilgi çekmiyor. Bahsettiğim Kayseri davasında astsubayların ifadesine göre Cemaat ağabeyleri sahte belge içeren için flash belleği verirken ‘askerde temizlik gerekiyor’ gibilerinden telkinde bulunmuş. Yaptıklarını zannettikleri tam da bu belki de. Temizlik yapıyorlar. Kirli yöntemleri ile suç işleyerek kendilerince temizlik yapıyorlar.

DR: Bir de “bakın Cemaat aleyhine yazan çizen o kadar kişi var, onlara birşeyler olmuyor” deniyor. Yani ortada bir gariplik olduğunu görmek için kaç kişinin yanması gerekiyor? Son muhalif içeri atılana kadar “bakın hala sesini çıkaran muhalif var” mı denilecek?

Bütün davalarda medyanın rolü çok tartışılıyor. Gördüğümüz bir operasyon biçimi var. Örneğin balyoz ve şike davasında bu manzara çok daha net. Öncelikle belirli medya mensuplarına bazı bilgiler “sızdırılıyor” sonra bu bilgiler ile oluşan kamuoyu üzerinden de şahıslara karşı davalar açılıyor.

DR: Aynen öyle. Tabii Turkiye’de medya daima biraz böyle işlemiş, güçlü grupların yönlendirilmesine açık olmuş. Ama son yıllarda bu durum tavan yaptı. Simdi içeri attıracağınız insanları belirliyorsunuz, sahte belgeleri düzenleyip, yerleştiriyorsunuz, sonra Taraf, Zaman ve diğerleri sizin için kamuoyunu oluşturuyor.

Davadaki sahtelikleri ortaya koyduğunuz zaman aynı gazeteler sizi dezenformasyon ile suçluyor.



Medya gerçekten de bir ajandanın uygulanmasında aktif bir araçsallığa sahip mi? Burada görünen gerçekliğe uygunluk, kamuoyunu bilgilendirme gibi medyanın özgürlük alanını aşan bir fazladan görevlendirme var mı?

PD: Ben kimilerinin bu kategoriye girdiğini düşünüyorum. Kamuoyunu sistematik olarak yanlış bilgilendirenlerin niyetinden kuşkulanmamak mümkün değil. Zaman ve Today’s Zaman’ın yayınlarını takip ediyoruz; bu dönemde yaptıkları yayıncılık tam bir tez konusu. Yazılacaktır da.

Ahmet Şık da, Aziz Yıldırım da kendi başlarına gelen olayların temel sebebi olarak hükümetin cevaz verdiği bir alanda devlet içerisinde örgütlenen, kendi ajandası, yönelimi olan cemaati gösteriyorlar. Bu görüşe göre emniyet ve yargı içerisinde örgütlenmiş bir grup, bu makamlardan elde ettikleri güç ile muhalif veya öteki gördükleri unsurları türlü sebeple bastırıyor. Bu manzara doğru mu yoksa büsbütün bir komplo teorisi mi? Türkiye gerçekten de halk tarafından görevlendirilmiş ve meşru yetkilere sahip belirli kurumlar içerisinde örgütlenmiş bir grubun, kendi ajandasını elde ettiği güçle dikte ettiği bir ülke konumunda mı? Yeni bir vesayet ve baskı rejimi türü ile mi karşı karşıyayız?

DR: Emniyet ve yargı içinde örgütlenip suç işleyen bir grup olduğu kesin. Cemaatin görünen tarafı diyebileceğimiz medyasının bu çeteyi kayıtsız şartsız desteklediği de kesin.

PD: Bu grubun operasyonları başta hükümet tarafından desteklenmiş olsa da şu anki durumdan hükümetin memnun olduğunu sanmıyorum. Öte yandan Emniyet İçişleri Bakanlığı’na bağlı, Beşiktaş Adliyesi de Adalet Bakanlığı’na. Bu kirli işlerin, sahte delillerle karartılan hayatların nihai sorumluluğu hükümete aittir.

Şike, Balyoz, Oda TV ve KCK davalarında gördüğünüz ortak noktalar var mı? Bu davaları hukuki bir davadan çıkartarak, siyasal bir sürecin parçası olarak gösterecek bir pattern tanımlayabiliyor muyuz?

PD: Elbette. Maalesef her dava hakkında yeterli bilgi alabilmek mümkün değil. Örnegin KCK davası hakkında haber yok denecek kadar az. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu tutuklanıncaya kadar yüzlerce insan tutuklandı ama haber bile olmadı. Zaten kendi yaşadıklarımızdan sonra birinci kaynağa inmeden yazılanlara inanmama eğilimindeyim. KCK’da delil olarak ileri sürülenlerin şike soruşturmasında öne sürülen “döner muhabbetinden şike” tarzı delillerinden farklı olduğunu sanmıyorum.

Bu zamana kadar Türkiye’de gayri Müslimler, İslamcılar, ülkücüler, merkez sağ hareketler, sosyal demokrat hareketler, sosyalistler, komünistler, Kürtler, aleviler ve bir çırpıda akla gelebilecek bir çok sosyal, dini, etnik kimlik çeşitli şekillerde haksızlığa uğradı. Bugün geldiğimiz noktada biz, yeni egemen rejimin kendi ötekilerine aynı zulmü yaptığını görüyoruz. Her egemen olanın kendi ötekisini baskı altına aldığı bu kısır döngüden çıkış için bir umut var mı? Türkiye gerçekten de dünyalılaşabilir mi? Şöyle iç ve dış dinamiklere baktığınızda, Türkiye bu devri de atlatır diyor musunuz?

PD: Biz bu konuda karamsarız.

DR: Yargının bu derece rayından çıktığı bir ortamda, özellikle cemaat ile AKP arasında çekişmeyi de gözönunde bulundurursak ilerisi için umutlu olamıyoruz.

Balyoz ve Şike davaları bittikten sonra beraber Fenerbahçe maçı izleyecek miyiz? Şimdiden sözü alalım, o günler de gelecek nasılsa.

DR: Ben Galatasaray’lıyım ama bu sene şampiyonluktan hiçbir keyif almadığımı söyleyebilirim.

PD: Ben şimdi maç izlemek için söz vermeyeyim ama Fenerbahçe’nin özgürlük ve şampiyonluk kutlamalarına içtenlikle katılırım.

Çok teşekkürler,

DR & PD: Biz teşekkür ederiz.

Devamı ...