5 Haziran 2012
Tahkim Kurulu Kararı: Eyyam ve Tren
Dolayısıyla bugün Tahkim kurulunun verdiği kararla kesinleşen karar, nihayetinde 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın da sonucunu belirleyecek.
Bu kapsamda bakarsak, karar diyor ki:
İlhan Yüksel Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu, Cemil Turhan Gençlerbirliği - Fenerbahçe, Eskişehirspor - Trabzonspor ve Fenerbahçe - Ankaragücü maçlarında müsabaka sonucunu etkilemeye teşebbüs etmiştir. Yine aynı karara göre kendilerine 1 yıl ile 3 yıl arasında değişen sürelerde hak mahrumiyeti cezası verilmekte.
Bu ne anlama geliyor?
1- Tahkim kuruluna göre şike ve teşvik primi suçu teşebbüs aşamasında kalmış. Dolayısıyla hayata geçmemiş. Yani şike ve teşvik primi suçu işlenmemiş.
Bunu nasıl izah edecekler bilemiyorum ama, bu suçun "teşebbüs" aşamasında kalması için müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir teklif olması ve bu teklifin semeresiz kalması yani kabul edilmemesi gerekiyor. Merakla tahkim kurulunun "teklif" olarak neyi sunacağını bekliyoruz. Müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik "girişim" nedir ve bu neden "teşebbüs" aşamasında kalmıştır bunları gerekçeli kararda ortaya koymak zorundalar.
2- Aziz Yıldırım bütünüyle temiz.
Tahkim Kurulu raporuna göre Aziz Yıldırım suçsuz. Şike ve teşvik primi suçu işlemediği gibi, bu suça teşebbüs dahi etmemiş.
3- Fenerbahçe temiz, Küme düşme, puan silme, kulüp binasını yakma yok
Raporda Fenerbahçe Spor Kulübünü bağlayacak bir isnad veya bir ceza yok. Yani bu kararı esas alırsak, Fenerbahçe'nin temiz olduğunu, yukarıda yer verilen yöneticilerin münferit olarak müsabaka sonucunu etkilemek için girişimde bulunduğunu kabul etmek zorundayız. Zira eğer Aziz Yıldırım bu teşebbüsün emrini veriyor olsaydı onun ve elbette Fenerbahçe'nin de ceza alması gerekirdi. Kararda böyle tek bir ifade yok.
4- 2010 - 2011 Sezonu Şampiyonu Fenerbahçe
Sadri Şener "kupamı verin" demekte haklı, zira 3 yöneticisi "müsabaka sonucunu etkilemeye münferit olarak teşebbüs eden" Fenerbahçe "temiz" olduğu ve herhangi bir ceza almadığı için 2010 - 2011 sezonunun resmi şampiyonu da Fenerbahçe.
Şimdi bu karara bakarak bir zafer heyecanı ile gözleri dolan fanatik Galatasaraylı ve Trabzonsporlu arkadaşları toptan kutlamak gerekiyor. Karara göre şike yok, teşvik primi yok, teşebbüsler münferit, olay sahaya yansımamış, Fenerbahçe hala süper ligde ve 2010- 2011 sezonu lig şampiyonu. Artık sevinçten kendilerini kaybedip zafer turuna çıkabilirler.
5- Tahkim Kurulu Kararına göre Savcı'nın iddialarının altı boş
Kararın savcı açısından da çok ciddi sorunları var.
Nasıl? Çok basit, 6 Temmuz 2011 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü 19 maçta şike ve teşvik primi suçu tespit ettiklerini açıkladı. Tahkim kurulu diyor ki hiçbir maçta şike ve teşvik primi yok, 3 maçta münferit yöneticilerin teşebbüsü var.
İddianameye göre Aziz Yıldırım şike ve teşvik primi yoluyla müsabaka sonucunu etkileyerek ekonomik çıkar sağlamak amacında bir örgüt kurmuştu, örgüt yöneticileri ve üyeleri eliyle de 13 maçta şike ve teşvik primi suçunu işlemişti. Bugün tahkim kuruluna göre örgüt yok, fiiller münferit ve zaten suç da yok, münferit teşebbüsler var.
Dolayısıyla TFF Tahkim kurulunun tam bağımsız, hukuki bir otorite olduğuna inanan kişinin aynı anda savcının da "sanat eseri bir soruşturma" sonucunda şike ve teşvik primi suçlarını açığa çıkarttığını söylemesi mümkün değil. Birinden biri aynı anda makul olamaz.
Diğer yandan, şunu söyleyebiliriz, bugün 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, bilirkişi yok. Ortada uzman görüşü olabilecek tek somut karar da örgütlü bir suç işlenmediğini ve Aziz Yıldırım'ın temiz olduğunu söylüyor. Dolayısıyla 6222 sayılı kanun anlamında, davaya bakmaya yetkili olmayan yine de davaya bakmakta ısrar eden mahkeme en azından bu kararı dikkate almak zorunda. Bunun iki sonucu var, savcının o iddianamesinin altı büsbütün boş, Aziz Yıldırım'ın beraat etmesi gerekir, Şekip Mosturoğlu ile İlhan Ekşioğlu için ise "suç teşebbüste" kaldığı için savcının "suç işlendiği" yönündeki iddiaların reddi ile teşebbüs bakımından ceza verilmesi icap eder. O cezalar da muhtemelen infaz hükümleri gereği bu zamana kadar tutuklu geçen süreye eşit olacağı için onlar da 25 Haziran'da başlayacak duruşmalar sonucunda tahliye edilecektir.
Üstelik, bu yöneticiler 1 veya 3 yıl arasında hak mahrumiyeti cezası aldıkları ve geçen sene fiilen yöneticilik yapamadıkları için UEFA açısından da Fenerbahçe'yi bağlayacak bir şey yok. İddia edilen suç bir önceki seneye ait olduğu ve bütünüyle yerel düzeyde kaldığı için UEFA, Şampiyonlar Ligi tüzüğünün 2.05 maddesinde belirtilen idari tedbiri uygulamama hakkına da sahip. Yani? Bitti gitti. Hukukun parlaklığı önünde artık eğilip, zafer turunuza bir katmer daha verebilirsiniz.
Fenerbahçeliler neden sevinmiyor?
Verebilirsiniz de Fenerbahçeliler mutsuz. Mutsuz çünkü bu karar hukuki değil, siyasi. Bu karar bir eyyam kararı. Fenerbahçe normalde tamamen temizdir, bütünüyle beraat etmeli. Buna karşın bugün Fenerbahçe teşebbüs aşamasında dahi olsa bir şike kararının acısını yaşıyor.
58. maddenin değişmesi TFF'nin bir eyyam kararı vermesinin de temel zemini oldu. Nedir bu zemin? Eldeki delillerde 6222 sayılı kanun manasında bir suçu ispatlayacak mesnete sahip tek bir delil bile yok. İki kişinin aralarında yaptıkları ezoterik konuşmalar şike ve teşvik primi suçunun veya bu suça teşebbüsün delili ise, farz-ı misal Sivas'a demir ve balık gönderen Trabzonspor'un da ceza alması gerekirdi. Halbuki böyle bir ceza yok.
Daha net ifade edersem, hukukun genellik ve eşitlik ilkeleri bu karar ile çiğnenmiş durumda. Aynı durumda, emsal fiilleri yapan iki kişiye farklı ceza verilmekte. Biri beraat etmekte diğeriyse cezalandırılmakta. Dolayısıyla karar hukuki değil.
Peki bu kararı TFF Tahkim Kurulu nasıl verdi? Çok net bir şekilde üzerindeki üçlü baskı mekanizması ile verdi. Belli kulüpler sürecin başından beri "suçun işlenip işlenmediğini" değil "Fenerbahçe'nin hangi cezayı alacağını" tartışıyor. Yani bu kulüpler için yargı sürecinin ilk aşaması daha 3 Temmuz günü bitti. Suç vardı, kesindi, tartışılmazdı. Dolayısıyla suçun unsurları, suçun gerçekten olup olmadığı aşamasına bir türlü geçemedik. Bu aşamaya geçemediğimiz için de muhataplarla adil yargılanma, masumiyet karinesi gibi ilkeler üzerinden ortak bir tartışma zemini geliştiremedik. Bu adamlar başından beri sadece cezanın miktarı üzerinde tartıştılar. TFF kendi üstünde kurulan bu baskıyı 58. madde değişikliğinin yarattığı alanda bir şekilde def etti. Hem onları güya "tatmin" edecek bir şekilde Fenerbahçe'nin "suç işlediği" imasını taşıyan bir karar verdi, ama "ceza" vermedi. Neden?
Çünkü siyasi otorite de Fenerbahçe'nin ceza alması sonucunda Fenerbahçe kitlesinin kendisine yönelteceği faturaları ödemek istemiyor. Siyasi otorite aynı zamanda Fenerbahçe'nin bütünüyle aklanarak GS, TS ve diğer başka taraftar gruplarından kaynaklanacak herhangi bir siyasi maliyeti de göğüslemek istemiyor. Kısaca söylersek, siyasi otorite yani hükümet bu dava yüzünden 1 tane oy kaybetmek, karşısında da toplumsal bir muhalefet görmek istemiyor. Dolayısıyla siyasi otorite için en uygun çözüm herkesin öyle veya böyle susacağı, kimsenin aktive olmayacağı, Fenerbahçe'nin suçlandığı ancak ceza almadığı bir ara formül. Bu formül hayata geçsin diye 58. madde değiştirildi, "kişilerin işledikleri suçlar kulüpleri bağlamaz" gibi hukuk garabeti bir mantık kuruldu, TFF yönetimine gelsin diye Yıldırım Demirören desteklendi ve sonuç ortaya çıktı.
Cemaat ile hükümet arasındaki ayrım da buradan kaynaklanıyor. Cemaat sürecin en başından beri aktif. 6222 Sayılı Kanun değişirken de bunu açıkça ortaya koydular. Ne diyorlardı? Bu kanunda değişiklik yapılması cemaat tarafından önemsenen başka bazı davaları da etkiler, lafıyla Ergenekon ve Balyoz davalarına da sirayet eder. Ne olacak? Bu davaya dokunulmaması lazım. Hatta muhatap ağır bir ceza almalı ki, diğer davalar için de emsal oluştursun. Yani cemaat şu gücü göstermek istedi, toplumsal muhalefet ne kadar büyük olursa olsun, muhatap cezayla karşılaşır. Neden? Çünkü cemaatin egemenlik merkezinin (yargı - emniyet) otoritesi ve operasyon kabiliyeti bununla sınırlı. Meşruiyet kılıfındaki cebri şiddet eliyle gazetecilerden öğrencilere kadar geniş bir toplumsal muhalefet alanı baskı altına alınırken, Fenerbahçe'nin yarattığı ters dalga ile bu dalgayı kırması, diğer herkesi de motive edecek, toplumsal kanalları açacaktı. Tersi de doğru, Fenerbahçe'yi bile ötekileştirerek yok edebilecek bir güç merkezi, herkesin pasifize olmasına da neden olabilir. İş uzayınca ve siyasi maliyet artınca, bu bedeli ödeyecek olan siyasi otorite masadan farklı bir biçimde kalkmak istedi. Çatışma burada yaşandı, MİT davasında devam etti, şimdilik geleceği de belirsiz.
Bu üç baskı grubu altında kalan TFF'ye dördüncü bir baskı da Fenerbahçe camiasından geldi. Fenerbahçe'ye yüksek bir ceza verip Trabzonspor ve Beşiktaş'a hiçbir ceza vermemek de malum hayvana su kaçırmak olacağı için, öncelikli olarak "diğer bütün kulüpler", Göksel Gümüşdağ'ın veciz -ama unutulan- ifadesiyle kurtarıldı, siyasi otoriteyi tatmin edecek bir "karar" alındı, Mehmet Baransu'nun küplere binmesinden anladığımız kadarıyla da bu karar cemaati tatmin etmedi.
Yani, ortada son derece siyasi bir dava var. Bu davaya bakanlar bağımsız, tarafsız otoriteler değiller ve öncelikleri de hukuk değil. Dolayısıyla çıkan sonuç da hukuki olmuyor, hukuki olmadığı için de adil olmuyor, adil olmadığı için haklı olmuyor, haklı olmadığından da Fenerbahçe'ye yapılan zulüm oluyor. Bu yüzden mutsuzuz.
Peki ileride ne olacak?
TFF kararı iktidar bloğunun tamamını tatmin etmediği için, 25 Haziran'da başlayacak duruşmada esas sorunu göreceğiz.
Mahkemeye katılan avukatlardan gelen bilgilere ve basına yansıyan açıklamalara göre mahkeme heyeti "hızlı" bir karar verip bu davayı adli tatilden önce bitirmek istiyor. Bu yüzden büyük ihtimalle soruşturmanın derinleştirilmesine yönelik talepleri reddedecek. Yine mahkeme, muhtemelen Aziz Yıldırım, İlhan Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu ve Cemil Turhan'a bazı cezalar verecek. Aziz Yıldırım'ın cezası infaz hükümlerine göre ayarlanıp, yattığı süreye sayılabilir. Dolayısıyla bir dahaki duruşmada Aziz Yıldırım çıkabilir veya çok az bir süre daha yatarak infazını tamamlayıp tahliye edilebilir.
Neden?
1- Hukuki hiçbir sebebi yok. Hukuken eldeki deliller herhangi bir ceza vermeye müsait değil. Hala 6222 sayılı kanun anlamında objektif olarak suçun unsurlarını kanıtlayan hiçbir fiziki, maddi delil yok. Tek bir anlaşma konuşması yok. Tek bir teklif ve kabul yok. Hiçbir şey yok. Ama bu dava hukuki değil siyasi.. Dolayısıyla siyasi sebeplerle bu karar verilmek zorunda.
2- Siyasi olarak bu karar verilmek zorunda çünkü, 8 aylık "sanat eseri bir soruşturma" yürüten, iktidarın güç çekirdeği emniyet güçlerinin bütünüyle delilsiz, bulgusuz insanları tutukladığı mahkemenin beraat kararı ile apaçık ortaya çıkar. Güç çekirdeğinin meşruiyeti ciddi darbe alır. Buna izin veremezler.
3- Böyle bir karar verilmek zorunda çünkü, 3 Temmuz'dan bugüne kadar geçen 11 ay süresince savcılar, her tür delile ve ortaya konan somut bulguya rağmen iddianame ilk açıklandığında ne talep ettilerse onu talep etmeye devam ettiler. Sadece ceza süresi 6222 sayılı kanundaki değişiklik sebebiyle yeniden hesaplandı. Yani savcılar için bu dava bir onur meselesi. Hakim otoritenin beraat kararı, savcıların tamamen bomboş, hiçbir delile dayanmayan bir davayla 11 ay boyunca, Türkiye'nin en çok izlenen davasını yürütüp sonra da başarısız olduklarını cümle aleme gösterir. Yanisi? güç çekirdeğinin dinamosu olan savcıların bu şekilde perişan olmasına hakim otorite izin veremez.
4- Siyasi otorite açısından bu karar verilmek zorunda çünkü Aziz Yıldırım 11 aylık savunma süresi boyunca siyasi otoritenin kurduğu hakim dilin tamamen karşısında, alternatif bir dille cevap verdi. Cumhuriyet değerlerinden, biber gazı yiyen öğrencilere kadar giden, özel yetkili mahkemelerdeki davaların siyasi olduğunu ortaya koyan, davanın hukuki değil de siyasi bir süreçte yürüdüğünü gösteren bu alternatif dil, hakim siyasi otoritenin siyasi söylem hakimiyetini de kırdı. Aziz Yıldırım alenen bu otoritenin ideolojisiyle mücadele etti. Hiçbir yara bere almadan salıverilerek kazanmasını, yani kendilerinin kaybetmesini yine pratik siyasi sebeplerle istemezler.
O halde, bütün Fenerbahçe'liler 25 hazıranda başlayacak duruşmalar sonunda gelecek karara hazır olsunlar. Tünelin sonuna geldik ve karşımızdaki ışık tünelin sonundaki ışık değil, üstümüze gelmekte olan yük treninin farları.
Yine bu okumayla UEFA açısından ne beklemek gerekir?
Tek bir şey, UEFA temelde TFF tarafından bilgilendiriliyor. TFF ve UEFA'ya bilgi veren lobiler hangi bilgileri vermiş ise o bilgiler ışığında bir karar çıkacak. Bir başka deyişle, UEFA'nın "TFF'nin siyasal bir karar aldığı, esasında alması gereken kararları almadığı, özerk yapısını kaybettiği bu sebeple 5 sene cezalandırılacağı" senaryosu gerçekçi değil. Platini'nin doğrudan siyasi otoriteyi karşısına almayacağını, her halükarda siyasi otoriteyle çatışma içerisine girmemek isteyeceğini biliyoruz. Hep böyle oldu. Dolayısıyla Türkiye'ye ceza meza gelmeyecek. Galatasaray açısından müjde varsa burada, Galatasaray Şampiyonlar Ligi'ne katılma hakkını Türkiye'ye verilecek bir ceza nedeniyle kaybetmeyecek. Finansal durumları açısından yaşadıkları sorunlar nedeniyle bir men cezası gelirse, onu da kendileri halletmek zorunda.
Trabzonspor ve Beşiktaş'a şike girişimleri sebebiyle bir ceza verilmeyecek. Tahkim kurulu o işi temizledi. Beşiktaş'ın şu an tek sorunu finansal sorunları.
Fenerbahçe ise, çok büyük ihtimalle 2.05 çerçevesinde bir idari tedbir cezası alacak. Cezanın gerekçesi de bazı yöneticilerin müsabaka sonucunu etkileme fiilerine teşebbüs etmesi olacak. Bu yöneticiler en aşağı 1 yıl hak mahrumiyeti cezası aldığı için Fenerbahçe gelecek sene Şampiyonlar Ligi'ne katılacak. Disiplin soruşturması yönündense büyük ihtimalle gene, geçene sene Şampiyonlar Ligi'ne katılmadığı için UEFA'nın yalan beyana dayalı bir disiplin soruşturması ihtimali bulunmuyor.
Gerçi bu konuda, TFF'nin bazı girişimlerde bulunması, nasılsa o yöneticilerin 2011 - 2012 sezonunda fiilen yöneticilik yapmadığı, yine 2011 - 2012 sezonuyla ilgili herhangi bir iddia bulunmadığı, Fenerbahçe'nin bir önceki sezon Şampiyonlar Ligi'ne katılmayarak zaten gerekeni yaptığı, dolayısıyla bu sezon katılması önünde bir engel olmadığına yönelik bir bilgilendirmede bulunduğu ihtimali de var. O ihtimal doğruysa, UEFA Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılmasına onay verebilir.
Peki şimdi ne oldu?
Şimdi olan şu,
sürecin bütünüyle hukuk kuralları içerisinde yürüdüğü, cemaat ve siyasetin müdahale ettiği senaryolarının komplo teorisi olduğunu ifade edip, bunu da Mehmet Baransu, Ekrem Dumanlı, Türkçe olimpiyatları esnasında yapılan açıklamalar çerçevesinde izah edenler, bu kararı bir izah etmek zorundalar. Eğer 2 temmuz 2011 günü Başbakan'ın müsaadesiyle başlayan, "sivasspor maçını kazanmasalardı operasyona başlamayacaktık" diyen savcılar eliyle yürütülen, emniyette alınan ifade tutanaklarının bile belli medya merkezlerine sızdırıldığı, bu sızdırmalara karşı ne İçişleri Bakanlığı'nın ne Adalet Bakanlığı'nın 11 ay boyunca kılını kıpırdatmadığı, 6222 sayılı yasanın siyaset açısından en elverişli şekilde değiştirildiği, bu değişim sırasında belli merkezlere bağlı medya organlarında o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir muhalefetin yapıldığı, davaya bakma yetkisi olmayan bir mahkeme tarafından görülen bir dava siyasi değilse, bu karar ne? Bu tahkim kurulu kararını nasıl yorumluyorlar? İstedikleri oldu mu? Mutlular mı? Hukukun zaferi karşısında ceketlerini iliklediler mi?
Bir başka açıdan, eğer bu dava siyasi ise ve gerçekten eldeki verilerden Fenerbahçe'nin şike yaptığına inanıyorlarsa, Fenerbahçe'nin hiçbir ceza almamasını içine sindirebiliyorlar mı? Doğrudan Trabzonsporlulara sormak istiyorum, bu işin üstü kapatıldı, rahat mısınız?
Şayet bu karar ve devamında gelecek olan kararlar hukuki değil de siyasi ise, siyasi amaçlarla başlayan, gene siyasi egemen güçler tarafından yürütülen, adil yargılanma hakkının sistematik bir şekilde ihlal edildi, bağımsızlığı ve tarafsızlığı kuşku altındaki ÖYM'ler ve TFF organları tarafından yürütülen bu davada "şike" nerede be kardeşim? Bundan büyük şike mi olur? Siyasetin yaptığı şikeye karşı bu kadar suskun olmayı nasıl izah edeceğiz? Veya başka bir açıdan sorayım, "bu adamler kesin şike yapmıştır"dan daha ciddi bir delil olmadan insanların özgürlüğünden mahrum kalmasına seyirci kalmak ahlakın neresiyle bağdaşıyor?
1984'te güzel bir hikaye var. Winston Smith, proleter bölgeye gittiği zaman, iki yüz üç yüz kadının tava, tencere almak için toplandığını görür,
"hepsi de eğri büğrü eften püften şeylerdi, ama tencere tava gibi şeyleri bulmak hiç de kolay değildi. Tavalar göz açıp kapayıncaya kadar satılmış, tek bir tava bile kalmamıştı. Birer tava kapmayı başaran kadınlar ötekilerin itip kakmaları arasında kendilerine yol açmaya çabalarken, bir sürü kadın da tezgahın çevresine toplanmış, satıcıyı öbürlerini kayırmakla, tavaların bir bölümünü saklamakla suçluyordu. O sırada yeni bir cayırtı kopmmuştu. İki kızgın kadın, birinin saçları darmadağın aynı tavaya yapışmış, birbirinden çekip almaya çalışıyordu. Bir süre çekiştirip durmuşlar, sonunda tavanın sapı birinin elinde kalmıştı. Winston iğrenerek bakmıştı onlara.. Oysa çok kısa bi süre önce yalnızca birkaç yüz gırtlaktan yükselen çığlıkta yüreklere korku salan bir güç yatıyordu! Neden gerçekten önemli sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykırmıyorlardı ki?"
karaborsada bir tencere satıcısının yaptığı bu belli belirsiz haksızlığa karşı bireysel olarak bu kadar öfke kusanlar, kendilerini tencerelerden mahrum bırakan, hiçbir zaman yeterli tencereye vermeyen, özgürlüklerini alan, çocuklarının ölmesine neden olan sisteme karşı neden bu kadar suskunlar? Bir araya gelseler..
Öyle olmuyor... Bu tencere tava işinde haksızlık yapıldı iddiası üzerinden heyecanla nutuklar atmak, o kadının elindeki tavanın gittiğini görmek, o tavaya sahip olmak daha kolay, daha acil, daha tatmin edici.
O kadar ki, ceza infaz kurumundaki Aziz Yıldırım'ın TFF kararlarını belirlediğini, Fenerbahçe taraftarının toptan manyak olduğunu, Fenerbahçe Cumhuriyeti ceza almasın diye her şeyi yapmaya hazır olduğunu, siyasi otoritenin bundan korktuğunu, zaten Tayyip Erdoğan'ın da Fenerbahçeli olduğunu, bütün dünyanın ve evrendeki herkesin suçlu Fenerbahçe'yi kurtarmak için elinden geleni yaptığını, medyanın da buna göz yumduğunu, ancak Allah'a şükür UEFA diye bir kurum olduğunu, Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'nin uşağı olmuş bu düzene karşı gereken tokadın Cenevre'den geleceğini düşünmek, bu komplo teorisine inanmak bile daha kolay. Tava bir kere eline geçerse, artık eve götürecek bir tavan var demektir.
Bazen kendimi, Airstrip 1, Londra'da gibi hissediyorum. Sene 1984 ve şubat ayındayız....
Devamı ...
7 Ocak 2010
Hukuk Görünümlü Eyyam
Karar tabii ki sürpriz değil, bekliyorduk bu puan silme cezasının kalkmasını. Normal bir hukuk devletinde herkes bir cezanın kaldırılacağını biliyorsa açıkça hukuka aykırı bir eylem vardır. Oysa söz konusu basketbol federasyonu olduğu için eyyam olacağı beklentisi yüzünden biliyorduk cezanın kaldırılacağını. Olay ortaya çıktığı anda küme düşme dahil her karara katlanacağını söyleyen Galatasaray yönetimi küme düşme cezası verilmemesine rağmen Tahkim'e gitti, taraftar forumlarında "onurumuzla düşeriz" sözleri egemenken bugün" haketmediğimiz bir cezaydı zaten hak yerini buldu" havası var. Galatasaray'a dair alıştığımız bir şizofreni hali... Bir yandan kendini batıya açılan pencere gibi görüp diğer yandan şark oyunlarına başvurmak... İki gün önce göreve getirdiği Genel Menajeri federasyonun isteğiyle görevden alan Galatasaray'a zaten gerekli mesaj verilmişti. Tahkimin puan silmeyi kaldıracağı da bal gibi biliniyordu.
Ne demiş hukuk abidesi kararında Tahkim Kurulu: "5 puanlık ceza hukuki dayanaktan yoksundur". Kardeşim bu suçun cezası zaten senin bizzat yazdığın yönetmeliğe göre ligden düşürme, hukuki dayanaktan nasıl yoksun olur? Şöyle bir mantık işletmişler galiba. İdamı gerektiren bir suç var ama mahkeme bu adama 5 yıl hapis vermiş, adam yüzsüzlük yapıp Yargıtay'a gidiyor, Yargıtay da şöyle bir yorum yapıyor: "5 yıl ceza bu adama verilebilecek bir ceza değil yani hukuki dayanaktan yoksun" ve adamı serbest bırakıyor. Böyle bir mantık olabilir mi?
Galatasaray kulüp olarak evrakta sahtecilik yüzünden küme düşürülmesi gerekirken Federasyonun kararıyla düşürülmüyor. Federasyon diyor ki; bunu yapmadık ama biz de bu hareketin cezası olarak Cemal Nalga 5 maç oynatıldığı için 5 maçta puan sildik. Tahkim 5 puan silmeyi kabul etmiyor ve ortada ceza falan kalmıyor. Yani Galatasaray evrakta sahtecilik yaptığı için herhangi bir ceza almadı. Tam bir danışıklı dövüş. Cezası bitmemiş bir oyunucuyu oynattığı için 5 maçta hükmen mağlubiyet ceza aldı sadece. Şöyle bir örnekleme yapalım: Cezasını kupada tamamladı diye düşündüğü bir oyuncuyu diyelim Bornova Belediyesi yanlışlıkla iki dakika oynatıp sonra bunu fark etseydi ve oyunuyu hemen oyundan alsaydı aynı hükmen mağlubiyeti onlar da alacaktı ya da bir anlık dalgınlıkla izin verilen yabancı oyunucudan fazla bir oyuncu sahada iki dakika yer alsa iki sene önceye kadar bunun cezası hümen mağlubiyetti. (Fenerbahçe bayan voleybol takımı bu iki dakikalık hata yüzünden iki yıl önceki Dicle Üniversitesi maçında haklı olarak hükmen mağlup sayıldı). Peki bu adı üstünde "hata"lara karşı Galatasaray'ın suçu ne? Cezası bitmemiş bir oyuncuya başkasının formasını giydirip, federasyona giden resmi belgeyi bilerek yalan beyanla doldurmak. Yani hata falan değil gayet nitelikli sahtecilik. Peki nasıl olurda hata sonucu verilecek bir yaptırımla nitelikli sahtecilik suçu sonundaki yaptırım aynı olur? Böylece basit bir hata ile organize bir dolandırıcılık arasında hiç bir fark olmadığını anlamış olduk yüce Tahkim sayesinde.
Bu ülke hukuk garabetleri konusunda dünya literatürüne veciz örnekler verdi yakın tarihte. Baklava çalan çocuklara hapis, işkenceci polislere defalarca beraat verildi. Son olarak Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 367 kararıyla hukukun nasıl zorlandığını hepimize bir kez daha gösterdiler. Yeterince ceza hukuku konusunda garabet kararlar vermiş olduklarına kanaat etmiş olacaklar ki artık spor hukukuna da el atmışlar. Sorun sadece Galatasaray değil bunu daha önce de bu blogda yazdık; Fenerbahçe de olsa aynı eyyam yapılacaktı, belki yüzde 10 az olurdu, çok olurdu önemli değil.
Türkiye de gerçekten hukuk olsa gerçekten Spor Bakanlığı gözetim ve denetim yetkisini kullansa Turgay Demirel 15 senedir başkan kalabilir miydi? Hakkında ortaya atılmayan iddia, çıkmamış dedikodu kalmayan bir adamın başında olduğu bir organizasyondan hangi kulübe adalet dağıtmasını bekleyeceğiz ki? Türkiye'de pek çok kurum kötü yönetiliyor bunu hepimiz biliyoruz ama Basketbol Federasyonu kadar kötü yönetilen ikinci bir kurum yok. Galatasaraylı aklı selim sahibi taraftar da bu duruma üzülüyordur eminim, koskoca kulübün Basketbol Federasyonunu minnetine muhtaç hale gelmesini utançla karşılıyorlardır.
Devamı ...