5 Mayıs 2012
Özel Yetkili Faşizm, Yanar-Döner Objektifler ve Susan Yönetim
Daha da yetmemiş gibi Trabzonspor'un davaya müdahil olma isteğini de kabul ediyor mahkeme heyeti. Sanki Trabzonspor bu davanın sanığı değilmiş gibi, bir de utanmadan müdahiliz diye başvuruyor, bir yandan içinde Trabzonluların da bulunduğu sanıklar duruşmaya gelmediği için zorla getirme yoluna giden mahkeme bir yandan o gelmeyen sanıkların müdahillik taleplerini kabul ediyor. Şimdi Trabzon'un yerinde olsam bu dava için 12 Eylül sonrası Ağah Oktay Güner'in hapishanede dediği gibi "biz yargılanıyoruz ama fikirlerimiz iktidarda" derdim. Başından beri söylüyoruz 10 Temmuz'daki taraftar yürüyüşü olmasaydı bu iddianamede ne Trabzon ne Beşiktaş olacaktı. Taraftarın gazını almak için onları da eklemek zorunda kaldılar ama bu davanın onlara dokunmayacağı zaten başından beri belli.
Kongreye kadar Başkan'ı bir şekilde içeride tutacakları belliydi, iddianame ilk açıkladığında yazmıştım bu iddianame şike operasyonunun bağlantılarını açıklamak ve kanıtlamak amacıyla değil Aziz Yıldırım'ı mümkün olduğunca içeride tutmak amacıyla yazılmıştır diye, o doğrultuda ilerliyoruz. Başkanın 3 Temmuz'dan önce pek çok eylemini sözünü eleştirdik, başkanlık tarz-ı siyasetini onaylamadığımızı söyledik ama şu süreçte bugün ve Şubat'tan beri gerek mahkemeye yaptığı savunmayı, gerek medyaya verdiği mesajları son derece tutarlı, omurgalı buluyorum. Pek çok insanın bu şartlar altında her taraftan baskı kuran, kamuoyunda kendini şeytanlaştıran bir güce karşı bu denli bir kararlılıkla meydan okuyamayacağını düşünüyorum. Başkanın şu tavrı hakikaten saygıyı hak ediyor. Keşke aynı dirayetli tutumu yönetim kurulunun dışarıdaki üyeleri de gösterebilseydi.Oraya gelmeden önce asıl devletin gözde ideolojik aygıtı olan polise değinmeden geçmek olmaz.
Bu çadır tiyatrosu yargılamanın sonunda devletin kolluk kuvveti olma vasfını artık kaybetmiş iktidarın özel koruması haline gelmiş polisin Fenerbahçe taraftarına vahşice müdahalesini gördük. Medya olayları yine polisin gözünden yansıttığı için Fenerbahçe taraftarı polise ve gazetecilere saldırdı falan diye verecektir, artık bunlara o kadar alıştık ki şaşırma ya da öfkelenme refleksini kaybettik. Şimdi samimi olarak bir şeyi merak ediyorum. Türkiye'de beğenmediğimiz bir şeyi vücut bütünlüğümüze zarar gelmeden nasıl protesto edebileceğimizi bir zahmet birileri anlatabilir mi ?
Öğlen Spor Bakanı'nı protesto etmek isteyen gençlere yapılan muameleyi gördük, sadece parasız eğitim istediklerini sesli söyledikleri için saçından sürüklenen genç kızları görüp kılını kıpırdatmayan bir bakan bu ülkenin Gençlik Bakanı olarak orada oturmaya devam ediyor. Üç kişi bir araya gelip egemen gücün aleyhine bir şeyler söyleyen herkesi şeytanlaştıran bir düzene nasıl demokrasi diyeceğiz. KCK'yı protesto etsen PKK'lı, Balyoz Davasını protesto etsen Ergenekoncu, parasız eğitim istiyoruz desen bölücü, Fenerbahçe'ye karşı yapılanı protesto etsen Aziz Yıldırım'ın paralı uşağı gören bir emniyet zihniyetiyle bu ülkede demokrasi vardır diyebilir miyiz.
Temmuz'un 10'unda Fenerbahçe taraftarının yürüyüşü sırasında mermi kullanabilirsiniz diyen amirin ileri görüşlülüğünü de tebrik etmek lazım. Sonunda Fenerbahçe taraftarına artık alıştığı biber gazının yanında plastik mermi de kullanıldı. Çağlayan civarından çok öteleri bile etkileyen biber gazı yine çoluk çocuk, yaşlı, hamile demeden hedef gözetmeden Fenerbahçe taraftarına karşı kullanıldı.
3 Temmuz'dan beri görmediğimiz zulüm kalmadı, emniyet tarihinde ilk kez şike soruşturması sırasında kamuoyu desteği isteyen İstanbul Emniyet Müdürlüğü gelen destekten oldukça memnun kalmış olacak ki artık Fenerbahçe formalı insanları iç düşman kategorisine soktu neredeyse. Yarın polis medyasının servis ettiği haberlerde polisin saldırdığı değil, polise saldıran olarak tanımlanacak Fenerbahçeli taraftarlar için kamuoyunda bu algıyı üretmek de hiç de zor olmayacak.
Bunu yazmaktan da bıktım ama şu kendini romantik solcu görüp polis zulmüne uğrayan Fenerbahçeli olunca ortadan yok olan adamların vicdanlarını da merak ediyorum. Livorno taraftarını polis dövse İtalyan Büyükelçiliği'ni basacak romantiklikte, AEK taraftarı gözaltına alınınca Yunanistan'ın faşist sosyo-ekonomisini dile dolayacak adamların söz konusu Fenerbahçe olunca alışılagelen suskunluğunu da büyük bir ibretle izliyoruz.
Hadi örnek de vereyim geçen Fenerbahçe-Galatasaray kadın basketbol maçından sonra Fenerbahçeli taraftarlar saçma sapan bir nedenle sırf şampiyonluk töreninde takımı alkışladılar diye geceyi gözaltında geçirdiklerinde Twitter'da Dağhan Irak'a mesaj atmıştım. Yani suçlayan falan bir mesaj da değil yazdığım şuydu "
Suçu basketbol maçı izlemek olan Fener seyircisi geceyi gözaltında geçirdi umarım haberiniz vardır",benim yazdığım bu, gelen cevaba bakın. "
Derdinizi anlatırken niyet okuyuculuğuna soyunmazsanız daha rahat sonuç alırsınız,ben yasa çıkarken defalarca ve sonrasında Fener taraftarına destek verdim yaptığınız terbiyesizlik,sizin gibilere rağmen olmaya devam edeceğim,siz önce kendi körelmiş vicdanınızla hesaplaşın selametle". Özel mesaj falan olmadığı için burda da yazıyorum bunu, derdim Dağhan Bey'in kendisiyle de değil zaten onun da içinde bulunduğunu ve en seçkin örneklerinden biri olduğunu düşündüğümü bir zihniyeti anlatmak.
Sürekli bir vicdan şampiyonu olduğunu iddia eden duruş var ortada, Türkiye dışında herhangi bir olay olduğu zaman o devreye giriyor, romantiklik, devrimcilik falan havada uçuşuyor ama aynı şeyi Türkiye'de Fenerbahçe'nin mağduru olduğu bir olayda görünce bu konuda kendisine haber veren bir yoruma bile katlanılamıyor. En kolay şey de şu siz tarafınızı belli ettiğiniz için yani Fenerbahçeli olduğunuzu açık açık söyleyerek bir pozisyon aldığınız için sizi niyet okumakla itham eden adam niyetinizi okuyup "vicdanı körelmiş" diyor size. Emre olayında da aynı şey oldu mesela, haklı olarak bu konudan rahatsızlığını dile getirenler bir hafta önce aynı ırkçılık Trabzon'da yapıldığında yine solculuklarını falan unutup lal olmuşlardı. Fail Fenerli olduğunda herşeye çemkiren , mağdur Fenerli olunca susuyor. Spor medyasının bu yeni kuşak "ben şöyle solcuyum, böyle vicdanlıyım, acayip bilgiliyim, temiz futbol için canımı veririmci" tayfadan kurtulması lazım. 3 Temmuz'dan bu yana taraftarın maruz kaldığı polis şiddetine , medya lincine, soruşturmadaki türlü çeşitli abukluklara dair tek kelime etmeyip "off ben acayip vicdanlıyım" numaraları mide bulandırıcı.
Gelelim Fenerbahçe yönetimine. Yine ve yeniden taraftarla-polis karşı karşıya geldiğinde ortadan kayboldular. Fenerium cirosu açıklamaya geldiğinde taraftarı yere göğe koyamayanlar taraftara yapılan polis zulmüne karşı yine lal kesildiler. Cas davasının çekilmesinden sonra artık bir hukuk meselesinden ziyade bir pazarlık meselesi olduğu ayyuka çıkmış şike davasında herhalde bir şeylerin teminatını falan aldılar diye düşünmüştük. Pazarlık yapılabilecek bir konu varsa puan ya da etik kurulu raporu falan değil içeride 10 aydır saçma sapan nedenlerle yatan insanların tutuksuz yargılanması olabilirdi. Ancak bunun pazarlığı meşru kabul edilebilirdi benim açımdan Gördük ki Fenerbahçe yönetimi baltayı taşa vurmuş. Sanki 3 Temmuz'un siyasi sorumlusu şu an Başbakan olan kişi değil de Uganda başbakanıymış gibi Başbakan'ın sözüne güvenip Cas davasını çekmek siyaseten intihar etmek demektir. Bunun hesabını da başta Nihat Özdemir olmak üzere bütün Fenerbahçe yönetimi Fenerbahçe taraftarına vermek zorundadır.
Ülke menfati öyle gerektirdi diye suya sabuna dokunmayan bir açıklamayla Fenerbahçe'nin menfaatlerinden vazgeçilemez. Ne yani ülke menfaatleri öyle gerektiriyor sizi değil bu sene de Trabzon'u göndereceğiz Şampiyonlar Ligi'ne falan derlerse emredersiniz diyip başım gözümüz üstüne mi diyeceğiz. Ülke menfaati gibi müphem bir gerekçeyle Fenerbahçe'nin sigortası niteliğinde olan, kazanacağı kesin bir davanın herhangi bir kazanım elde edilmeden çekilmesinin vebalini taşıyamazsınız. 19 Mayıs'ta kongre var, şu an yönetimde bulunan, aman başıma bir şey gelmesin diye polise, hükümete ağzını açamayan, taraftarın gaz yemesini, mermi yarası almasını afiyetle içine sindiren yönetim kurulu üyeleri bir zahmet aday falan olmasınlar. Fenerbahçe'yi gölgesinden korkan adamlar yönetmesin. Yeni yönetime de kesinlikle iş adamı falan değil hükümetle bağı olmayan elini eteğini iş dünyasından çekmiş insanlar girsinler. Siz oraya ülke menfaatlerini koruyun diye seçilmediniz, size Fenerbahçe kongre üyeleri 2020 Avrupa Şampiyonası evsahipliğini niye alamadınız diye sormayacak, kulübün haklarını niye korumadınız diye soracak. Gerekirse ülkeyi yönetenlere karşı da Fenerbahçe menfaatlerini savunamayacaksanız kapatın kulübü o zaman.
Devamı ...
15 Ağustos 2011
Polis bu bulguları neden topladı?
Şimdi tabi izlediniz, görüntü komik. Belgeler uçuşuyor filan. Yanda Judge Baransu, laptopuyla oynuyor. Egzantrik. Ancak Gökmen Özdenak'ın sorduğu soru da bir cevabı hak ediyor, "10 aydır polis neden çalıştı, hala federasyon zaman çalmaya çalışıyor" Şunu diyor yani, polis bu kadar çalıştı, yüreğini koydu, ancak federasyon delilleri yetersiz buldu karar vermedi. Bu nasıl iş? Anlatalım.
1- Polisin işi bu.
Tabi Gökmen Özdenak polisin hayırhane bu işi yaptığını zannediyor olabilir ama şaşırtıcı gerçek, polisin vazifesi zaten bu. Adli kolluk hizmeti sunmak. Bak ilgili kanunlarda ne diyor:
CUMHURİYET SAVCISININ GÖREV VE YETKİLERİ
Madde 161 - (1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki Maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.
(2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
Polis vazife ve selahiyetleri kanununda da şu ifade var,
Ek Madde 6 - Polis, bu maddede yazılı görevlerinin yanında, Ceza Muhakemesi Kanunu ve diğer mevzuatta yazılı soruşturma işlemlerine ilişkin görevleri de yerine getirir.
Yani polisin işi bu zaten. Polis başlayan bir soruşturma sırasında, savcının emirleri ve gözetiminde bulguları toplamak ve diğer kanunen verilen görevleri yapmak zorunda. Bu görevini ifa etmiş.
2- Adli makamlar hiçbir durumda polisin tespitleri, bulguları veya düşünceleri ile bağlı değildir
Önce savcı açısından olaya bakalım. Polis zaten savcı emrinde soruşturma safhasında adli kolluk hizmeti sunar. Savcı polis tarafından önüne konulan her bulguyu değerlendirmeyebilir, bazı bulguların veya polis tarafından aktarılan görüşlerin, gerçekle bağdaşmadığını veya iddiaları desteklemediğini düşünebilir. Dolayısıyla iddianamesini hazırlarken polis tarafından önüne konulan her şeyi oraya koymak zorunda değildir.
Soruşturma safhası zaten iddianamenin kabulüne kadar geçen safhadır. Bu safhada, savcı iddianamesini hazırlamak için adli kolluk hizmetiyle birlikte çalışır, leyhe ve aleyhe delilleri toplar, değerlendirir. Bu safha bitip de iddianamesi hazırlandığında da mahkemeye sunar, şayet mahkeme kabul ederse kovuşturma safhası başlar.
Ama savcı illa dava açılmasını talep etmek zorunda da değildir. Bak ne diyor Ceza Muhakemeleri Kanunu
madde 172 - Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir.
Gökmen Özdenak'ın kalbi dayanır mı bilmem, savcı kovuşturmaya yer olduğunu düşünse dahi, bu da mahkemeyi bağlamaz. Mahkeme de iddianemeyi iade edebilir. Polis o kadar çalışıyor, savcı iddianame hazırlarken değerlendiriyor, yetmiyor iddianamesini hazırlıyor kovuşturmaya yer olmadığını düşünüyor ama mahkeme iddianameyi iade ediyor! Gördün mü Özdenak? Neler neler oluyor? Niye oluyor bunlar? Çünkü Türkiye bir polis devleti değil. Polis bulguları değerlendirip suça kanaat getirecek makam değil. Onun yeri mahkeme. Savcı da suç olup olmadığına kanaat getirecek makam değil, o ancak bulguları toplar, ciddi bir şüphe vehmediyorsa iddia eder, o iddiasına da savunma cevap verir, yargılama sonunda da mahkeme bir kanaat açıklar.
Ha bu da yetmiyor. İyi mi? Birinci derece mahkemesi diyelim bir karar verdi, bunu da savunma makamı temyiz etme hakkına sahip. Dosya bir de temyiz mahkemesine gidiyor. İlginç tarafı, koca temyiz mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını da bozabiliyor. Hem de öyle bir kere iki kere olmuş istisnai bir olay değil bu, sürekli, her gün olan bir olay.
Gökmen Özdenak bunu ilk kez duyuyorsa muhtemelen ölmüştür. Düşün polis bulguları toplayacak, savcı iddianameyi hazırlayacak, kabul edilecek iddianame, kovuşturma safhası başlayacak, mahkeme koca koca hakimler bir karar verecek sonra Yargıtay kalk sen boz!
Bu genel görüntüden çıkartılacak bazı ilkeler var.
1- Demokratik bir hukuk devleti bazı temel ilkeler üstüne kuruludur.
2- Adil yargılanma ilkesi diye bir şey vardır.
3- Polis karar verici makam değildir, kararı bağımsız mahkemeler verir.
4- Mahkeme kararını kanuna dayanarak verir. Kanunlarımızda masumiyet karinesi, adil yargılanma ilkesi, savunma hakkı gibi bir çok hak kabul edilmiştir.
5- Mahkeme kararları da denetime tabidir.
Niye biliyor musun Gökmen Özdenak? Çünkü emniyet gücü, elinde tuttuğu kamu gücüyle, birine suç isnad edip de o kişinin hayatını karartmasın diye. Kendisine suç isnad edilen insan kendisini açık ve bağımsız bir mahkemede özgürce savunabilsin diye. İftira atanlar, gücü elinde tutanlar, güçsüz gördüklerine karşı herhangi bir suistimal yapmasın diye. Bunlar oluyor çünkü, inanmazsın.
TFF de bir disiplin yargılaması yapıyor. Polisin kanaatlerini onay mercii değil. Sunulan delilleri değerlendirir, içtihatlar ve kanun çerçevesinde karar verir. Bu karar senin -niyeyse- hoşuna gitmemiş olabilir. Sen gerçekten de şike suçu işlendiği kanaatinde olabilirsin ancak bu yargılamayı bağlamaz.
Üstelik, adil yargılanma ilkesinden habersiz, polis ne derse o olsuncu, savcı nedir, mahkeme nedir bilmeyen bir insanın yaptığı yoruma da kimse biat etmek zorunda değil. Kaç yaşında adamsın, besbelli cahil kalmışın, şurada sana temel hayat bilgisi veriyoruz, vermek durumunda kalıyoruz, bunun utancıyla sessizce yaşamak dururken bir de TV programlarına çıkıp belgeler filan savuruyorsun.
Öyle de, çıktığın yere yakışıyorsun be Gökmen Özdenak, Uluerenle Baransu'nun ortası, tam senin yerin.
Devamı ...