TRT ve Tanjeviç


tanjevic

Tanjeviç ve TRT fena halde birbirlerine benziyorlar. İkisi de yönetim açısından rezalet haldeler, ama asıl benzeşen yönleri daha çok Wolfgang Becker'in Elveda Lenin filmindeki annenin ruh halinde olmaları. Dünyanın değiştiğini, eski anlayışların bittiğini, yeni trendlerin yeni çağda egemen olduğunu ikiside bilmiyorlar. Bazı şeylerin eskisi gibi olmadığını seziyorlar ama geçmişe sarılmak çağa ayak uydurmaktan çok daha zor geliyor. Acı tarafı ise duvarın yıkıldığının farkında olmayanların yıktığı duvarların altında kalanın da biz taraftarlar olması.

TRT geçen hafta yaptığı terbiyesizliği bu haftada da sürdürdü. Yüz tane kanalı olan TRT, Meclis TV yayını uzadığı için maç yayınına giremedi. Yine en ufak bir bilgilendirme ihtiyacı hissetmediler doğal olarak. Mevzuat gereği Meclis yayınını kesemiyorsan ver maçı TRT 2'den, TRT 4'den veya TRT Şeş'ten. Biliyorlar başlarına bir şey gelmeyeceklerini, sıradan bir futbol maçında yapsalar şu rezaleti yer yerinden oynar ama ne de olsa voleybol maçı. Kim konuşacak, iki gün sonra unutulur. Aldığı yayın hakkını kullanmayan bu rezil kurum bir de utanmadan milletin vergileriyle milyonlarca dolar verip futbol yayın ihalesine gireceğim diye uğraşıyor. Kamu televizyonu olduğunu unutup futbol peşinde koşan özel kanallarla yarışan aptalca bir televizyonculuk anlayışı. 5 sene önce yıllardır verdiği Fransa Açık Tenis Turnuvası'nın yayınlamayan TRT'ye Roland Garros'u niye vermediklerini sormuştum. 400.000 dolar civarında bir para istenildiği ve bu parayı karşılamayacaklarını söylemişlerdi. Oysa görüyoruz ki sadece Esra Ceyhan için verilebiliyor o parayı.

Maça geçelim; TRT yayına ikinci setin ortalarında geçebildi ancak, o sırada ikinci set de kopmuştu. "Her canlı elbet bir gün mağlubiyeti tadacaktır" diyerek kendimi mağlubiyete hazırlamıştım ki üçüncü setin sonlarında reanimasyon cihazından çıktı bizim kızlar. Setin sonunda silkinip üçüncü seti alınca takım yine bildik havasına döndü. Her topa el uzatılmaya, servisler iyileşmeye başlayınca da dördünücü set baştan koptu. İkinci setteki sürklase olan takım gitmiş sürklase eden takım gelmişti. Final seti hakikaten çok güzeldi bu sene ilk kez çekişmeli bir maç izleyen taraftarları da fena heyecanlandırdı. Yine geriden gelip 13'de yakaladık Moskova'yı ve Gioli'nin iki hücum hatasıyla (bir tanesi bizim Oksana'nın bize kıyağı da diyebiliriz) maçı aldık. Takımın geriye düştüğü bir maçta pes etmemesi yine çok sevindirici ve bir kez daha gördük ki set sonları başa baş olduğu zaman bu takımın winner bir tarafı var ve kolay kolay kimseye maç vermeyecek. Eda'yı çok arıyoruz, inşallah döner bir an önce sakatlıktan. Dinamo Moskova'yı iki maçta da yenmek muazzam oldu. Darısı İtalyan takımlarının başına.

Voleybol maçı bittikten sonra ikinci periyodun başından itibaren basketbol maçına döndük. Savunmada elini bile kaldırmaktan imtina eden oyuncular yine iş başındaydı. Maçın 6. dakikasında Fenerbahçe'de 10 oyuncu da sahaya ayak basmıştı. Ben böyle hızlı bir rotasyon gördüğümü hatırlamıyorum. Bir Litvanya takımının herhalde en çok istedikleri şey sertlik göstermeden yapılan bir alan savunmasıdır. Tanjeviç de sağolsun bunu denedi. Analarının karnından şutör doğan Litvanyalılar da şutları çatır çatır soktular. Üçüncü periyotta ise Tanjeviç ve oyuncular rakibe yeterince şut idmanı yapma şansını verdiklerini düşünmüş olmalılar ki bu sefer turnike idmanına döndü maç. Adamını geçen turnike attı ya da pick and roll'den devrilen uzun bomboş turnikeye girdi. En son pick and roll savunmayı bu denli beceremeyen takım olarak 2006 Dünya Şampiyonasındaki Yunanistan karşısında ABD'yi görmüştüm. Benim en çok merak ettiğim şey Fenerbahçe takımının idmanlarda ne yaptığı. Bu takım geçen yıl final serisinde Efes'e yenilirken Kaya'dan arka arkaya pick and rolllerle 5-6 tane boş turnike yedi mesela. Antrenmanlarda hiç mi çalışılmaz, devası olmayan bir hastalık mıdır bu pick and roll savunması anlamıyorum. Üçüncü periyotta maç bitmişti aslında, son periyotta savunma canlansa da bir an önce farkı kapatalım tavrı yüzünden seçilen saçma sapan şutlar ve top kayıpları yüzünden Top 16 hayal oldu. Son pozisyon için de bir şey söyleyelim. Zalgiris üç saniye kala mola aldığında son topu Marcus Brown'un kullanmayacağını düşünen birisi var mıydı diye merak ediyordum. Tanjeviçmiş o düşünmeyen. Mutlak son topu kullanacak adamı son saniyede Mrsiç'le tutmak nasıl bir akıl tutulmasıdır arkadaş, hadi oyun içinde olsa anlayacağım da molada kimin kiminle eşleşeceğini bir koç nasıl hesap etmez?

Top 16'da olmayı zaten haketmiyorduk, yani basketbol olarak adalet yerini buldu. Yönetim yarın bir Tanjeviç açıklaması yapar, sonuna kadar arkasındayız diye. Hafta sonu Bornova Belediyesi zaferiyle 2010 hedefimize emin adımlarla ilerleriz. "Şüphesiz ki bir karar verilecekse yönetimimiz en doğrusunu bilir" hadisine biat etmiş taraftarlar rahat uyumaya devam etsinler.


5 comments:

  1. Tarjeta Amarilla dedi ki...

    boyle devlete boyle televizyon...

  2. frknlbhr dedi ki...

    trt nin de tanjevicin de.....................

  3. Green Lantern dedi ki...

    Bu akşam Zalgiris maçından sonra çok benzer şeyleri düşündüm; ileride nasıl çocuklarıma İstanbul'dan ayrılırken hüngür ağlayan Marko Miliç'i, canıyla yüreğiyle oynayan Dallas Comegys'i, aklında Fener aşkından başka bir şey olmayan İbo'yu efsane olarak anlatacaksam, 2009/2010 basketbol yönetimini ve teknik ekibini de kara bir leke olarak anlatacağım...

  4. Olympian dedi ki...

    pick n roll a careyi, spormax in yayinladigi euroleague magazine mi neyse artik, o programda bile gosteriyorlar. basketbolun en temel yonlerini bile uygulayamayan bi takimimiz var. en acisi da; bizi yenen rakiplere bakiyorum, hakikaten de ekstra hicbir sey yapmadan yeniyorlar bizi. en basit sekilde oynayip, yenip, gidiyorlar.

  5. mori kante dedi ki...

    takımın bütün sezonki en önemli maçları esnasında bir oyuncu karşı takımla sözleşme imzalıyor. söylentilere göre takım arkadaşına ''eyvah şampiyon oluyoruz, efes beni alamaz o zaman'' diyor. ve bu adamı hala takımda tutuyorsunuz. yazıklar olsun o formayı size giydirene

Yorum Gönder