29 Kasım 2011
Piyonlar Belli Şah Kim ?
3 Temmuz'dan bu yana Fenerbahçe'ye reva görülen muamele Fenerbahçe'nin popüler bir figür olmasıyla, nefret öznesi haline getirilmesiyle falan açıklanamaz. Medya, yargı, emniyet, federasyon ağlarıyla önceden dizayn edilmiş kusursuz bir tenkil harekatı çizilmiştir. Aziz Yıldırım'ın evinden silah çıkmış intibası veren kaseti bu ülkenin Emniyeti hazırlamış, eşgal fotografını bu ülkenin emniyeti sızdırmış, soruşturmanın 2. günü 19 maçta şike tespit ettik diye kesin hükmü yine Emniyet vermiş, bu ülkenin medyası 3 Temmuz Pazar öğleden sonra Fenerbahçe'yi küme düşürmüş, kamuoyu algısı yaratmak için o güne kadar adını duymadığımız adamlar her Allah'ın günü televizyona çıkmış, bugün hepsi fos çıkan para alıp vermeler, siyah çantalar, Mini Cooper'lar inkar edilemez delil diye önümüze konulmuş, Federasyon eliyle de kurmaca bir "Uefa istedi valla"operasyonuyla şimdilik son nokta olan Şampiyonlar Ligi hakkı Fenerbahçe'nin elinden alınmış.
Gelip bütün bu sürec sonunda ; -medya eliyle linci, emniyet eliyle manipülasyonu, yargı eliyle hukuksuzlukları -sonunda işi getirip iki tane maşanın istifasıyla tatmin olacaksak bunun adı Pirus zaferi olur. Lütfi Arıboğan ve İlhan Helvacı herhalde kafa kafaya verip "abi biz şu Fener'in yerine Trabzon'u gönderelim" demediler. Birilerinden icazet alarak kuvvetle muhtemel siyasi iradeninde onayıyla böyle bir operasyonu yaptılar. Ali Koç dahil Fenerbahçe yönetimi bu adamların herşeyden bağımsız bu işi kendi işgüzarlığıyla yaptıklarına inanacak kadar saf mı ?
Gerçekten M.Ali Aydınlar'ın Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesi sonrası Trabzon'un Şampiyonlar Ligi'ne alındığını öğrendiğinde "haberimiz yoktu bizim için de sürpriz oldu" demecine inanıyorlar mı ?
Basın toplantısında bu adamların iplerinin kimin elinde olduğunu, Lütfi Arıboğan'ın bulunmaz hint kumaşıymış gibi o federasyon yönetiminden bu federasyon yönetimine nasıl her devrin adamı şeklinde neden ve kimler tarafından alındığını sorgulamak gerekmez miydi ?
Ayrıca şunu anlamıyorum Fenerbahçe kendisini UEFA'ya karşı bırakın savunmayı ihbar eden, ispiyonlayan, hakkında nihai hüküm olmadan karar veren bir federasyonun tertip ettiği bir ligde neden hala oynamaktadır? Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'nden men eden irade Fenerbahçe'nin yarıştığı bir ligi nasıl adil yönetebilir?
Fenerbahçe aleyhine lobi yapmış bir Federasyon iddianame sonrası nasıl Fenerbahçe hakkında adil bir karar verebilir? Sorun Federasyon'un istifasıyla Ahmet'in gidip Mehmet'in gelmesiyle falan değişmeyecek. Mesele Federasyon'un üstündeki ellerin değişmeyecek olması. Federasyonun bir üyesinin iki üyesinin değil Federasyon'un bir kavram olarak futbol üstündeki siyasi vesayet rejiminin bir aracı haline getirilmesi.
Fenerbahçe'nin bütün bu olanlara rağmen bu işlerin siyasi sorumlularına hiç bulaşmamasını, olayı "Galatasaraylılar bizi ihbar etti noktasına getirip bunla yetinmelerini ve bu işin siyasi vebalini alanlarla hala iyi geçinmeye çalışmasını ben bir Fenerbahçeli olarak içime sindiremiyorum.
Ben Fenerbahçe yönetiminin Şampiyonlar Ligi hakkı elinden alınıp Trabzon'un Şampiyonlar Ligi'ne gönderileceğinin açıklanmasından 10 saat sonra Sadri Şener'in yurtdışına çıkış yasağının kaldırıldığı bir ülkede ortalığı ayağa kaldırmayıp yargıya güveniyoruz geyiğine girmesini de içime sindiremiyorum. Fenerbahçe geldiği noktada Galatasaray'a Beşiktaş'a meydan okuyarak hayatta kalamaz, Fenerbahçe bütün bu 3 Temmuz sonrası memleketin bütün kurumlarının koalisyonuyla neden lince uğradığını, Devlet Televizyonu'nun Serhat Ulueren'in bilirkişiliğine başvurup kendisini neden suçlayan yayınlar yaptığını aynı programda "diğer takımlar hakkında da iddialar ve dosyalarımız var ama programımız yetmedi ne yapalım artık haftaya da onları konuşuruz" tadındaki sözlerinin hesabını bu işin piyonlarına değil siyasi sorumlularına sormadıkça başı yerden kalkmaz.
Yöneticilerin hükümet bağlantılı ekonomik bağlantılarını, siyasi güçle ters düşmeme özenini anlamaya çalışıyorum, dolayısıyla Türkiye gibi ekonominin siyasete bağımlı olduğu bir ülkede kimsenin kendini riske etmek istememesi anlaşılabilir ama göz göre göre savaş ilan edilen bir kulübün de artık piyonlarla değil şahlarla uğraşması lazım. Fenerbahçe yönetimi bunun kararını versin piyonların kellesini alarak gece rahat uyuyabileceklerse bir sözüm yok eğer şahlara da seslerini yükseltebilecek güçleri varsa o sesi sahipsiz bırakmayacak milyonlarca Fenerbahçeli var. bunu bilsinler.
Devamı ...
27 Kasım 2011
Oyuncular Değişir Filmin Sonu Asla 96-82
Sezon başındaki Cumhurbaşkanlığı Kupası mağlubiyetini iki şeye bağlamıştım, birincisi Galatasaray'ın maçı bizden daha çok istemesi, ikincisi Işıl'ın cezası nedeniyle Prince'in ilk beş başlaması. O gün Fenerbahçe berabet ve isteksiz bir oyun oynamasına yerli oyunculardan neredeyse hiç verim alamamasına rağmen maçı kazanacak noktaya getirmiş ve Bahar Çağlar'ın maç sonundaki ekstra şutuyla maçı kaybetmişti.
Bugün o maçı kaybetmemize yol açan iki etkende ortada yoktu, Fenerbahçeli oyuncular maçı kazanmayı rakipten daha fazla istediler ve Fenerbahçe maçlarını etkisiz eleman statüsünde oynayan Işıl da çok şükür ki cezalı değil sahadaydı
Galatasaray geçen sene de bir içerde bir dışarda skorer buluyor ama üçüncü bir oyuncuyu maça dahil edemediği için Fenerbahçe'nin daha homojen dağılan skor opsiyonlarına çare bulamıyordu. Geçen yıl Fowles ve Augustus'un yanına tüm seri boyunca üçüncü bir skorer çıkaramadılar bugün de yine Taurasi ve Tina'nın yanına üçüncü bir skor opsiyonu çıkaramadılar.
İlk periyoda çok iyi başlayıp hücumda Matoviç ve Nevriye üzerinden sayılarla öne geçsek de Taurasi ve Bahar'la Galatasaray maça tutunmayı başardı. Birsel'in hücumu iyi organize ettiği bölümde Galatasaray'ın sert ve bol temaslı savunması karşısında içerden oynamaktan taviz vermememiz bizim açımıza olumlu puandı. Özellikle Tina'nın yorulduğu ve üç faullü olduğu bölümlerde hücum ribauntlarında bir hayli etkili olduk ancak Galatasaray'ın hızlı geldiği bölümlerde adamları bulmakta zorlandığımız için kolay şutlar sonucu maç sürekli başa baş geçti. Devreyi 40-38 önde bitirirken 3 faullü Tina'dan 16 sayı yemiştik.
İkinci yarıya çok iyi başlayıp arka arkaya üçlüklerle gömülü savunmayı cezalandırdık. Tina'ya ilk bölüme göre daha iyi savunduk ve Galatasaray bütün topları Taurasi üzerinden oynamaya başladı. Maç Fenerbahçe ile Taurasi arasında bir maça dönüştü ki aslında bu bizim istediğimiz bir şeydi. Biz arka arkaya Penny'den Birsel'den Matoviç'ten üçlükler bulup hücum ritmini yakalarken Galatasaray Taurasi'yle bunlara cevap verse de hücumda diğer oyuncuların hiç sorumluluk almaması bizim işimizi kolaylaştırdı.
Son periyot yine Galatasaray'ın savunmada adam kovalamayı unuttuğu anlarda Nevriye ve Matoviç'in dışarıdan içeriye indirdiği toplarla çok kolay sayılar bulduk Angel ve Penny'le ve fark 20 yi buldu. Son beş dakika maç bitti havasına girip savunmayı başlayınca fark 2 dakikada 9 a kadar indi ancak Penny'nin üçlüğüyle 5 dakika önce biten maçı tekrar bitirdik. 96-82
Fenerbahçe ile Galatasaray arasında yıllardır farkı yaratan istatistik bu maçta da değişmedi. Fenerbahçe yerli oyunculardan çok ciddi katkı alırken Galatasaray Bahar Işıl ve devşirme Melisa Can'dan toplam 11 sayı bulmuş. Bizse Nevriye-Esmeral- Birsel'den 38 sayı bulduk. Taurasi her ne kadar yüzdeli bir şekilde 33 sayı bulsa da hücumda tamamen tek opsiyon haline gelmesi diğer oyuncuların etkisizleşmesini de beraberinde getiriyor. Galatasaray'ın maç boyunca potaya attığı 69 topun 21' ini Taurasi tek başına kullanmış ki bu epey yüksek bir oran. Ayrıca Taurasi gibi bir oyuncunun takımı bu kadar ribaunt sıkıntısı yaşarken maçı 0 ribauntla bitirmesi de ilginç.Maçın en önemli kilit noktalarından biri olan ribaunt konusunda Fenerbahçe'nin Galatasaray' ı sürklase ettiğini görüyoruz. 45-24 le ikiye katlamışız Galatasaray'ı. Nevriye'nin Tina'dan daha fazla ribaunt aldığını da belirtelim.
Objektif Galatasaraylı basketbolsever bloggerlar geçen sene Fenerbahçe'nin faul çizgisinden bulduğu sayılara kafayı takmıştı, bu sene de devam etsinler Galatasaray 10 kez çizgiye gelmiş biz 18 kez gitmişiz kesin hakemleri almışız yine. Özellikle ilk yarı takım dayak yerken çalınmayan faulleri, hele hele Taurasi'ye çalınmayan sportmenlik dışı faulü falan görmez tabii onlar.
Oyuncular değişse de filmin sonu değişmiyor. Caferağa'dan bir kez daha boynu bükük ayrılıyorlar. Şimdi "Işıl'ın performanısını tartışmamız lazım artık yaa" tadında yorumlarıyla kendilerini baş başa bırakıyoruz.
Devamı ...
18 Kasım 2011
Rıza Efendi 2 (parça) insanlık, 1 (az) vicdan!
Oynakbeyi hızını kesmedi. Bu kez Papazın Çayırı'nda şikenin aslında ne olduğunu yazdı:
Başlık size birçok şeyi çağrıştıracaktır. Öyle olmalı zaten. Ama ilave kelimelerle daha da değiştirilmiş bu başlığın sebebi; romantik taraftarın isyankar taraftara evrilmesinden başka bir şey değildir.
Hiçbir zaman kulüp forması taşımamış, fanatizmin yanına uğramamış ve her fırsatta FUTBOL TARAFTARI olduğunu dile getirip, birçoklarınca "yavşaklık" veya "kaypaklık"la yargılanmış bir insan olarak, memlekette çivisi çıkan birçok şeye (ki buna futbol uzun zaman önce dahil olmuştu ama, o çivi bu kadar KANIRTILMAMIŞTI) üstün bir hızla adapte olan taraftarların eyyamcı kitlelere dönüşmesi birçok asılsın iddiadan daha çok üzdü beni ve benim gibi düşünenleri...
Tam bu üzüntünün üstesinden gelmenin yollarını farklı mecralarda ararken, Rıza Çalımbay'ın NTV Spor'da konuk olduğu 90+ programı seyrediyordum, sıradan bir taraftar olarak. Gerek futbolculuğunda, gerek başka takımlardaki teknik direktörlük yıllarında, gerekse Sivas yıllarında, o alıştığımız "efendi" kimlikli, "duruşu" olan ve ne olursa olsun, taraflı tarafsız herkesin, sevip saydığı, eski tabirle önünde ceket iliklenecek dürüstlükteki futbol adamlarındandır! Bunun en güzel ispatlarından birisi de, Sivas'taki maç öncesinde, sadece meslektaşı Aykut Kocaman'ın değil, bütün Yedek Kulübesi'nin tek tek elini sıkıp onların hatrını sorması bile, geçen seneden beri herkesin 'çirkin ima'larda bulunduğu takıma karşı girişilen en samimi tavırların başında geliyordu.
Programda da, gerek Fenerbahçe ile birkaç gün önce yapılmış maça, gerekse daha önceki maçlara dair konuşuldu tahmin edeceğiniz üzere. Akabinde, 2010-2011 sezonunun 34. hafta mücadelesine, yani Sivasspor-Fenerbahçe mücadelesine dair sorular soruldu. Hani Savcı'nın "maçın sonucunu, maç daha oynanmadan biliyorduk biz," dedikleri; 7-70'e memleketin futbol konusunda her fırsatta ahkam kesen, kahvecisi, işportacısı, bakkalı, manavı, gazetecisi, eski futbolcusu, milletvekili, spor yazarı, eski hakemi, tapecisi, polis muhabiri, blog yazarı, tribün liderine kadar herkesin "evet yahu o maç bile tezgâhlanmış," cümlesiyle nakatara eşlik ettikleri 4-3'lük maça dair sorulardı bunlar.
Rıza Çalımbay, bütün sükûnetiyle şöyle cevapladı soruları:
Yazıdan gerekli bölümü alıntılamak gerekirse;
"O maçın bizim için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bizler için onur ve kişilik maçıydı. Öyle maçları çok oynadım. Fenerbahçe maçına tam kadro çıkalım diye bir önceki maç bazı oyuncularımızı oynatmadık. Sahaya her şeyimizi vererek hazırlandık. Yerimiz garantiydi ve lig bitti diye kimseye izin de vermedim ülkesine gitmesi için. Ben hedefi olan bir insanım, o maçı kazanmak için her şeyimizi ortaya koyduk. 5 dakika daha olsaydı biz kesinlikle golü atardık, o maçı çevirirdik," (vurgu bana ait).
"Sadece o maç değil, tüm maçları kazanmak istiyoruz. Bizi bilen biliyor, bizim işimiz sahada, her şeyimizi alnımızın teriyle kazanıyoruz. Vicdanen rahatız..." diye konuştu.
Alıntıda vurgu yaptığım cümleyi canlı canlı duyduğum anda, büyük bir şaşkınlık yaşadım. O dürüstlük abidesi Rıza Çalımbay gözümüzün içine baka baka bizleri kandırıyordu hâlâ. "5 dakika daha olsaydı biz kesinlikle gol atıp maçı çevirirdik," diyor. Yani, koskoca bu memleketin savcısının "sonucunu günler öncesinden biliyorduk" dediği maçın sonucunu değiştirebileceğini iddia ediyordu. Haydi savcıyı umursamıyordu Rıza Çalımbay, kahvecisi, işportacısı, blog yazarı, kulüp yöneticisi, eski futbolcu, eski hakem ve diğerlerini de mi umursamıyordu Rıza Çalımbay? Bu memleket, göz göre göre yalan söyleyenleri anlamaz mı sanıyor, diye isyan ettim. Sonra bütün sakinliğimle 3 Temmuz'dan öncesini, 3 Temmuz'dan sonrasını düşünerek "Türk futbolumusun üzerindeki kara bulutlar" olarak adlandırılan, "ŞİKE" kavramının tam olarak ne olduğunu düşünmeye başladım!
Şike, her sene ezeli rakiplerin taraftarları arasında veya genel olarak iki ayrı takımın taraftarı, fikstürdeki herhangi bir galibiyeti değerlendirmek için kullandıkları kavramlardan biridir. "Hadi oğlum, o maçı devre arasında satın aldınız, tarihinizde 3-0'dan 4-3 aldığınız maç mı var, sizin?" cümlesidir en sağlam argüman. Ancak iz bırakmayan temaslardandır bunlar. Para-Şike-İşte xx İşte! nidalarıyla tribünlerde on binlerin yılda bir veya iki kere dillendirdikleri, ama o maçın sonunda unutulan bir tezahürat modelidir belki de. Ancak bunlar Q7 / BY17 / R9 / A10 gibi futbolcuları marka olarak adlandırmadığımız, Şeytan, Ordinaryüs, Kral, Mehmetçik, Sarı Fırtına, Atom Karınca, Karınca Ezmez, Baba, Takoz, Şifo gibi lakaplarla andığımız yılların, yani endüstriyel futbolun (hani herkesin muhalif olduğu futbol türü) dişlileri arasına sıkışmadığımız günlerin yorumlarıdır bunlar. Haliyle şike değil, şakadan ibarettir literatürümüzde...
Oysa evvelâ Rıza Çalımbay'ın konuşmasından hareketle biraz geriye gittiğimizde, 2010-2011 sezonunun şampiyonunu belirlemeden önce, bir takımın taraftarının Rıza Çalımbay'a "Rıza Hoca, 2
Ekmek 1 Süt'ü unutma" demesidir şike!
Rıza Çalımbay'ın "o pankart açıldığında, akılları neredeydi, şimdi sapla samanı karıştırmasınlar," cümlesiyle özetlediği cevabından sonra utanmamaktır Şike! Sivasspor-Fenerbahçe maçı, 4-3 bittikten sonra, Sivasspor futbolcularına ve Rıza Çalımbay'a "satılmış" demektir Şike!
Aynı Rıza Çalımbay ve aynı Sivasspor, 27 maç sonra Fenerbahçe'yi Sivas'ta yendikten sonra, "bravo Rıza Hoca'ya seriyi durdurdu çok etkili bir futbolla, mağlubiyetle tanıştırdı, motivasyonu kırdı," demektir Şike!
Bir gün Sivasspor'u destekleyip ertesi gün sövmek, tam sövmeye hazırlanırken yeniden övmektir Şike!
Şike, eski forvet oyuncun, millî futbolcun Rusya'dan memleketine avdet eylediğinde, takımda sana yer yok deyip, başka takıma transfer olduktan sonra, o takımın Fenerbahçe ile maçı öncesi idmana gidip o futbolcuya "çelenk vermek"tir Şike! "Fener'e gol at, hemşehrilerini sevindir. Memleketini ne kadar sevdiğini göster," deyip, primsiz teşvik primi uygulamak ve bunca zaman takımına yaptığı katkıları hiçe saymaktır Şike!
Mağlup olan takımın teknik direktörü, "5 dakikamız daha olsaydı o maçı çevirirdik," dediği maç için, savcının, "skoru günler öncesinden biliyorduk," demesidir Şike!
Herhangi bir kulüp yöneticisinin, gününe göre Fenerbahçe'yi veya TFF'yi överken veya ikisinden birini eleştirirken, birtakım çıkar hesapları yaparak konuşmasıdır Şike.
Kurduğu cümlenin nereye varacağını hesaplayamayıp, etkisini gördükten sonra "vay efendim yanlış anlaşıldım," demektir Şike.
Şike var diye, bas bas bağırıp ama şike yapanları düşürürseniz, lig değer kaybeder endişesiyle verdiğin kararın arkasında duramamaktır Şike.
İki yüzlülüktür Şike!
Yöneticilere ayrı, medyaya ayrı, siyasî liderlere ayrı konuşmaktır Şike!
Yaptığın basın toplantısında birbiri ardına kurduğun üç cümlenin de birbiriyle çelişmesidir Şike!
Taraftarı istediği için kazandığı Türkiye Kupası'nı federasyona iade edip. Kulübün kasası istediği için, yabancı futbolcularının kariyerine gerekli olduğu için Avrupa Kupaları'na sessiz sedasız gitmektir Şike!
Her millî maçta "kahraman" olarak nitelediği, kimi zaman "şehit"lerle bir tuttuğu, her şeyin üzerinde tuttuğu bayrağın formasını giyen futbolcuya, aynı millî formanın altında bile ana avrat sövüp, şikeci diye tempo tutmaktır Şike! Yani kendisi iki haftada bir profil fotoğrafını bayraklarla donatırken, o bayrağı temsil eden formayla devletin yetkili mercîlerince madalyayla ödüllendirilmiş oyuncularına sövmektir Şike!
Milli Takım'daki 'tarafsız' görevine halel getirecek ölçüde, bir futbolcuya ona güvenimiz sonsuz diye kayırıp, bir başka futbolcu veya futbolcular için ayıp ettiler demektir Şike!
Göz göre göre yaşanan hukuk dışı muameleyi görmezden gelip, bir tane âkil hukuk adamına seyri sormamaktır Şike!
Her fırsatta 'Endüstriyel Futbol'a karşı olduğunu beyan edip, kapitalist anlayışın bütün vahşi kurallarını uygulayarak, galibiyet yolunda ne olursa caizdir zihniyetiyle, birtakım pisliklere eyvallah demektir Şike! Yanlı ve yanlış bilgileri jurnallemektir Şike!
İstanbul'da başka, televizyon programında başka, Trabzon'da başka konuşmaktır Şike!
Daha sonuçlanmamış değil, iddianamesi bile belli olmayan bir davada herkesi suçlu ilan etmektir Şike! Aynı davada, herkes masumdur diye bağırmaktır aynı zamanda Şike!
Birtakım siyasî veya benzeri çıkarları uğruna, insanların isimlerine leke sürmektir Şike!
Yeni sezonun başında, emektar futbolcuna jübile yapma şansı bile tanımayıp "kendine kulüp bul" dedikten sonra, milyon dolarlar verip transfer ettiğin yerli veya yabancı oyuncuya binlerce kişi önünde imza attırmaktır Şike!
Aynı futbolcu iki hafta formsuz olduğunda, tribünlerdeki binlerce taraftar tarafından sövülüp ıslıklanmasıdır Şike!
Taraftar olarak, yıllarca futbolculara, teknik direktörlere, rakip takım oyuncularına, rakip takım taraftarlarına ana avrat sövmektir Şike!
Tribün terörü olur, ben kimsenin güvenliğini sağlayamam bahanesiyle taraftarı tribünlere sokmamaktır Şike! 1 Mayıs'ta, sıradan bir öğrenci yürüyüşünde, memur eyleminde tam techizatlı ama davranış bilimlerinden gayri mücehhez polisleri meydana salıp, döner bıçağıyla, kiloluk taşlarla, stadyum çevresinde deplasmana igden taraftarı bıçaklayan, öldüren, yaralayan holiganı izlesin diye 25 polis görevlendirmektir Şike!
Yıllardır A takımından B takımına transfer olan bir futbolcunun sözleşmesine, A takımı ile B takımının maçlarında forma giyemez, maddesi ekletmektir Şike! Aynı maddeyi ekleten zihniyetin, sezon sonunda A takımına transfer olacak B takımı oyuncusunun, oynamadığı maç için "şike var" demektir Şike!
Omurgasızlıktır Şike!
Kenar yönetimde 'sakin' duruşuyla birilerini rahatsız eden ve bahane olarak 'skoru biliyordu onun için öyle sakindi' demek ve duruşuyla bile herkese örnek olacak insanlara iftira atmaktır Şike!
Ömründe hiç maç yapmamış, futbolculuk geçmişi olmayan spor yorumcusuna 'ömründe yeşil sahaya çıktın mı' diye bağırıp, sövüp, eski futbolculara da ana avrat sallamaktır Şike!
Eski hakem, eski futbolcu, eski yönetici olup; dahil olduğu spor programında LAN, ULAN diye hitap edip, kıraathane sohbetleri yapıp, pastırmanın faydasından, tombalanın eğlencesinden, tavuğun hormonundan söz edip, halkı uyutmaktır Şike!
Polisin savcının servis ettiği TAPE’leri cımbızlamaktır Şike! İddiaların ortaya atıldığı ilk iki hafta her kanalda, her yerde, bas bas bağırarak, insanları suçlayarak konuşup, köşeye sıkıştığında ‘elimdeki belgeler bu kadar,’ diyerek sonradan susmaktır Şike! Dava onun istediği gibi olursa, ben demiştim, daha nice belge var bende, diyerek rant peşinde koşmaktır Şike!
İyi oynadığı zaman takımı bağrına basıp, iki hatada takımı taşlamaktır Şike!
Ne zaman açıklanır bilinmez, ama şayet yaptıysa Aziz Yıldırım hangi kulübe ne kadar parayı ve niye verdiğini bir şekilde açıklayacaktır elbette. Ama 3 Temmuz tarihinden beri, eyyam yapıp ortalığı alevlendirenler tüm bu yaptıkları omurgasızlıkları birgün kime, nasıl ve hangi yüzle açıklayacaklar işte onu merak ediyorum. Tüm bu yaptıklarının açıklamasını dürüstçe yapamamaktır Şike!
Haliyle, insan Rıza Hoca'dan omurgasız futbol dünyamız için, 2 parça insanlık ve 1 az vicdan istiyoruz. Hazırda satılmaz ama, en azından örnek alırlar umuduyla!
Devamı ...
17 Kasım 2011
Galibiyet Tamam, Kötü Basketbol Devam
Biraz geriye gidelim iki sene önce Tanjeviç döneminde Fenerbahçe dibe vurmuş kendi sahasında Zalgiris'e Cibona'ya maç kaybeden, Siena'dan Cska'dan 40 sayı fark yiyen bir takımdı. Türkiye Liginde kendi sahamızda Karşıyaka'dan 15 sayı fark yediğimizi Akatlar deplasmanında Beşiktaş'tan 110 sayı yediğimizi hatırlatayım. Tanjeviç'le takım arasında bütün bağlar kopmuş sahada ne yaptığı belli olmayan hücum seti olmayan bir takım vardı. Ne Tanjeviç'în oyunculara ne oyuncuların Tanjeviç'e inancı kalmıştı. Tanjeviç'in rahatsızlığı sonrası Ertuğrul Erdoğan'ın biraz daha iyi insani ilişkileri ve Ömer Mirsad gibi oyuncuların katkılarıyla şampiyonluk bir şekilde kazanıldı ve sonrasında Spahija dönemi başladı.
Geçen yıl hepimiz mental olarak enkaz devralmış, kendisinden daha güçlü bir takıma karşı kaybetmeyi birinci çeyrekte kabullenen bir takımdan Barcelona deplasmanında kazanan, Siena maçında muhteşem oynayan Olympiakos'u Atina'da yenen takıma dönüşümü görüp Spahija'nın bu zihinsel devrimi yapmasına şapka çıkardık. Öyle ki Top 16'nın son üç maçındaki acayip mağlubiyetleri, final serisinde seriyi kazansak da coaching olarak Mahmudi karşısında kaybettiğini bu mental dönüşümün önemine binaen yok saydık. Koça kredi vermek gerektiğini bu sene işlerin daha iyi gideceğini düşünüyorduk pek çoğumuz.
Bu sene Fenerbahçe Final Four hedefini resmi ağızlardan defalarca açıkladı. Transfer olarak Pargo, Eidson konuşulurken Jerrels Gist ve Bogdonaviç alındı . Bu transferlerin hele NBA'deki lock-out sonrası güçlenen Avrupa takımları arasından bizi nasıl F4 e çıkaracağını düşünsek de bi önceki sene takımın ışık vermesinden dolayı umutluyduk. Bildiğimiz kadarıyla bu transferler Spahija'nın isteği üzerine yapıldı. Sezon başladı Euroleague'de ilk bölümün yarısı ligde 4-5 maç, kupada üç maç C.Başkanlığında bir maç geride kaldı. Fenerbahçe'nin sahaya koyduğu basketbol bırakın F4'ü Türkiye Liginde yarı finali göremeyecek seviyede şu an. Geçen Bilbao maçının maç istatistiklerini verip bu maçı kazandığımızı söyleseler dalga geçiyorlar diye düşünürdüm. 20 top kaybı yaptığımız 6-7 asist yaptığımız bir maçı kazandık, bugün yine 45 dakikada 6 asist yaparak maç kazandık. Allah aşkına bir takım birlikte sadece bir antrenman yapsa bile bu kadar az asist yapar mı ?.
Ukiç mental olarak bu takımın yükünü kaldıracak bir oyuncu olmadığını kaç kez ispat edecek daha. 20 saniye kala 3 sayı öndeyken niye tam saha baskı yapılır , 10 saniye kala son hücum için Emir oyuna alınmasına rağmen top niye Ukiç'e bırakılır Spahija'nın sezon başından bu yana pek çok tercihi gibi bugün de bunları anlamadım. Geçen sene Euroleague'in en iyi üçlük yüzdesine sahip takımı bu sene şut atmaya korkar hale nasıl geldi? 70 saha içi atışın sadece 8 tanesini üçlük olarak kullanacak kadar özgüveni körelmiş mi bizim dış oyuncuların. Biz bu üç transferi neden yaptık mesela Gist'i atletikliğinden faydalanacak bir setimiz yoksa niye aldık, Bojan'a bir tane yüzü dönük şut attıramayacaksak niye aldık, Jerrels için herhangi bir nitelik belirtmeden niye aldık diye de ekleyelim.
Geçen sene Sinan Erdem'de bir Banvit maçı oynamıştık ikinci yarının ilk maçı. Türkiye Ligi tarihinde Fenerbahçe'nin oynadığı en iyi basketbolun o maç olduğunu düşünmüş ve bu takım bir senede nasıl böyle değişti diye Spahija'ya şapka çıkarmıştım. Bu hafta Telekom maçında Fenerbahçe tarihinin en kötü maçlarından birini oynadı bu seferde ters yönde de olsa aynı düşünce vardı kafamda. Geçen seneki takım nasıl oldu da bu hale geldi?
Hafta içindeki lock-out uzaması haberinin ardından Nedim Karakaş'tan takviye yapılmayacağı açıklaması geldi. Eğer bu kadroya takviye gelmeyecekse bu takımın bırakın F4 ü Türkiye Ligi için bile Efes ve Galatasaray'ın arkasında olduğunu görelim artık. Oyun kurucuları oyun kuramayan bir takımın bu sene geçen senelerden çok daha güçlü olan bir ligde şampiyon olması hiç kolay değil. Ne yapıp edip Ömer Aşık'ın geri dönmesini sağlamalı ve takımı oynatacak bir numarayı bulmalıyız. Spahija sezon başında kimya bozulmasından falan bahsediyordu ama şu aşamada takımın bir kimyaya sahip olmadığını kendisi de görüyordur. Olmayan kimya herhalde bozulmaz. Bu uzun rotasyonu ve bu transferle hedefimiz F4 demek gerçekçi değil ve bir nevi taraftarı kandırmak. Bu kadro şike söylentileri sonrası kurulsa ve zor durumdayız falan diye bir açıklama yapılsa bir nebze anlayacağım ama kadro 3 Temmuz öncesi kurulmuş Bogdonaviç ve Gist transferi 3 Temmuz öncesi yapılmıştı. Spahija neyi düşündü kafasında ne var bilmiyorum ama Euroleague'in en kolay grubundaki bu üç üst üste galibiyet aksaklıkları örterse duvara çarpmamız an meselesi olur. Fenerbahçe yönetimi ve basketbol şubesinin başında bulunan Aydın Örs dahil tüm sorumlular bu gidişin gidiş olmadığının umarım farkındadır ve iş işten geçmeden müdahale ederler.
Bitirirken Ömer Onan'a bir parantez açayım. Şu kulubün bütün sporcuları arasında Alex'le beraber en büyük karaktersin. Allah seni başımızdan eksik etmesin diyelim kaptan Devamı ...
10 Kasım 2011
Takımdaki Bayrak adamlığa doğru bir isim: VOLKAN DEMİREL
Sizi bilmem ama Volkan Demirel, Fenerbahçe’ye transfer olduğu günlerden itibaren, hep aklımda bir “acaba?” sorusu, düşüncesi vardı. Bu “acaba” sorusu da uzun süre varlığını korudu… Sebep ortada. O zaman için Türkiye’nin en iyi kalecisi olarak anılan Rüştü Reçber, hali hazırda kalecimizdi ve hakkını vermek gerekir ki, çok iyi işler çıkartıyordu.
Dahası, gece hayatı olsun, bar pavyon hayatı olsun; mankeni, türkücüsü, oyuncusu olsun, Televolelerden günümüze miras kalan, magazin dünyasının as kadrosuna giremeyecek kadar çirkin, kariyerinin ilk dönemlerinde sıradan bir futbolcu gibi konuşan (galibiyet veya mağlubiyet hakkında devrik ve ülkemizdeki futbolcuların çoğunluğunun zeka - eğitim seviyesini ortaya koyan cümleler), gol yemeyen “sürf! tabi ki yiyen,!” bir isimdi Rüştü. Ve evet Arsenal, Manchester, Madrid, Barcelona gibi takımlar; onu transfer etmek istese, “gitsin abi, hakkı” derdik. Ki kendisini vaktinde dövmüşlüğümüz bile vardır! Onun yeri öyle ayrıdır bizim için...
O Rüştü’nün yedeği olarak transfer edildiğinde; jöleli saçları, temiz sakal tıraşına kontrast çenedeki ince çizgisiyle fantastik bir model uygulayan, fiziği boyu posu yerinde ve yakışıklı, hanımların gözdesi olmaya aday ve kısa sürede kendini gece hayatına adama riskini fazlasıyla üzerinde bulunduran bir oyuncu görünümündeydi… Alıştığımız üzere, böyle bir görüntüsü olan futbolcular, kaleci bile olsa otel odalarında fantastik partilerin gediklisi olmaya adaydır.
Aslına bakarsanız kendisi gece hayatına dair haberlerde çok fazla anılmamış olsa da, ilk yıllarda zaman zaman şans bulduğu kalede gösterdiği, “bu maç bitsin dakkasında barda karılarlayım,” tavırları; zor pozisyonlardaki kurtarışlarının ardından sergilediği, kibirle yüklü edası ve topu garip bir kendine güvenle sektirmeler, uçmalar, poz vermeler... ne yalan söyleyeyim gözümüze “Cansel’e olan aşkını, sezon arasında / tatilde güneşlendiği havuza, ‘onun arabası var güzel mi güzel’ dedikten sonra ters takla atarak dalan, Alpay gibi” görünüyor ve bu takımın “adam gibi” bir kaleciye ihtiyacı var Rüştü’den sonra dedirtiyordu.
Rüştü’nün başarısız bir Katalunya seferinden sonra -ki kanaatimce THY’nin sponsorluk fikri o vakit ortaya çıkmıştı- artık Rüştü abisine kaleyi zor vermeye niyetli olduğunu göstermişti Volkan. Dahi Daum, bunu görmediği gibi, haklı olarak Rüştü Fenerbahçe’nin kalesine, Volkan yakışıklı yedek kulübesine geri dönmüştü. Rüştü mü Volkan mı sorularının ortaya çıktığı sıralarda her zaman “Rüştü abisine yedek olmanın gururu”ndan bahsetmiş, o sene Rüştü’nün yeniden birinci kaleci olmasının akabinde FB ikinci olmuştu. Bir sonraki sene, Volkan birinci kaleci, Rüştü kupalardaki kaleci olmuştu. Senenin sonunda FB şampiyon olmuş ve resmen, Rüştü tahtından olmuştu. Rüştü’nün o sırada uzun süren sakatlığı olmasa, bazılarımız hâlâ, “Rüştü’yle devam etmeli bu takım, Volkan serseri mayın gibi” diye düşünmüş; Volkan’a dair şüphesini devam ettirmişti. Biz ettirmesek bile, fularıyla, kravatıyla, beyaz Beymen gömleğiyle, kalın ensesiyle; “Volkan da güven vermiyo aeabii yeaa” diyerek kaykıldığı koltuğundan, yavşak bir ağızla futbol yorumu yapan kişiler bizi / bizim gibileri kolaylıkla etkileri altına alıyorlardı.
Tam da bu sırada Volkan; auta çıkan topları görmek için, adeta barfiks çeker gibi üst demire asılarak bakacak, derbi maçtan sonra coşkunun ölçüsünü kaçırıp omzunu çıkaracak, UEFA’nın en önemli markamız dediği Şampiyonlar Liginde dünya s.kine minare g.tüne tavırlar sergileyip Shalke’den bir komik gol yiyecek, spikere ‘Yapma volkan, Volkan naaptın,’ dedirtecek, takım arkadaşları onun bu hatasını telafi için nadiren ulaştığı gol sayılarına ulaşacak, birkaç yıl sonra derbi maçta GS’nin Alex’i olarak transfer edilen, ancak eline bile su dökemeyecek Lincoln’ün nazik aletine tekmeler atarak ağır cezalar alacak, milli maçlarda gördüğü kırmızı kartlar ile belki de tarihe geçecek, takımın attığı gollerde ürkütücü derecede açtığı ağzıyla kimilerince gorile veya ayıya benzetildiği için sinirlenecek ve ‘onların ben ta mına koyayım,’ edasıyla açıklamalarda bulunacak, memlekete döndükleri ilk derbide GS şutunu ‘kıçı’yla kurtararak iyi kaleci olsa bile, uzun bir süre centilmen olamayacağını ispatlayacak ve bizi şüphelerimizde haklı çıkarmaya her kulvarda başarıyla devam edecektir.
Her sezon bitiminde; takım şampiyon olsun olmasın, Volkan’ı bir Avrupa takımının transfer edeceği dedikodusuna yarımız inanmayarak, yarımız inanıp umursamayarak, yarımız da “gitsin, anasını satayım, daha iyisini buluruz,” isyanıyla değerlendirecek ve cüz’i bir ücret artışıyla (rakamlardan çok emin olmasam da) ücretinde düzeltme yapılacak ve Volkan da takımda kalmaya karar verecektir; her sezon sonunda öyle veya böyle bir yerlerden çıkan bu transfer dedikoduları; ‘üç beş kuruşun hesabını yapıyor oğlum bu adam,’ hissi yaratacak ve kendisi için içimizde yeşertmeye çabaladığımız sempatinin bir türlü fide vermemesine sebep olacaktır. Ta ki yaklaşık iki yıl öncesine kadar…
Aslında elbette daha evveli de var, ama güvenimizi kazanmaya başlaması elbette ki Aykut Hoca’nın önce takıma sportif direktör olarak, akabinde teknik direktör olarak geldiği zamana denk düşecektir. Ki Volkan, takımın kaptanı olmasa bile Müjdat, Rıdvan, Can Bartu, Selim Soydan gibi gibi sembol isimler arasında anılacağının, belki daha da ileri geçerek Bayrak Adam olacağının ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Bilhassa 3 Temmuz 2011 itibariyle başlatılan hukukî skandal süreci (açıkçası taraftarlığın haricinde böyle değerlendiriyorum) boyunca yaptığı açıklamalar, sergilediği tavır ve istikrar sözünü ettiğimiz yolda ilerlediğini de gösterdiği gibi, bunda yine öyle veya böyle Aykut Kocaman’ın etkisi gözardı edilmemelidir. Zira, Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’ye geldiği, o senenin sonunda haklı olarak yine bir transfer dedikodusu işitmişsek de hatırlanmayacak kadar kısa sürede sona ermiş; evvelinde kiloyla jöle sürdüğü saçları ‘üç numara’ tıraşlanmış ve bütün jölelerinden arınmış, model sakal artık tamamen kirli sakala evrilmiş, yakışıklı çocuk kendini çirkinleştirmek için çabalar gibi olmuş, zaten hiçbir zaman magazine yansımayan özel hayatı, sessiz sedasız bir evlilik hayatına evrilmiş gözlerden uzaklaşmıştı. Artık Shalke maçındaki gibi goller yediği zaman; Allah belanı versin bedduasıyla başlayıp sonra küfre evrilen tepkilerle değil, “ah be Volkan”, “tüh be ne şanssızdı” veya “nasıl bir hatadır o,” diye geçiştirilerek üzüntü yaratmış ve “hatadır olur” diyerek nasıl olsa takımın bunu telafi edeceğine olan güvenimizi Volkan’a yöneltmiştik. Zira biliyorduk ki, bir sonraki hafta takımı kurtaracak adam Volkan olacaktır. Öyle ki, Volkan’ın yedeği bile, kurtardığı penaltı ile takımın şampiyonluk yolundaki en önemli işe imza atacak; daha önceki yıllarda olsa sezonun kaderini etkileyen bir penaltı kurtarışı Volkan’ı yedeğe almak için geçerli akçe olabilecekken (gerçekten Rüştü’yü ve eski Volkan’ı çok rahat keserdi…) bir sonraki hafta Volkan yine kalesine geçecektir. Gerek takımı kurtardığı, gerekse görevini yaptığı maçlardan sonra yaptığı açıklamalarla mantıklı, tahrikten uzak cümleler kuracak ve kurtarışlarına dair övgülerin hepsini takımın kazanmasının daha önemli olduğunu ısrarla dile getirerek görevini yaptığını dillendirecek; ilk fırsatta konuyu geçiştirip maçın geneline dair soruları cevaplamaya geçecektir. Dahası bunu milli maçlarda da istikrarlı bir şekilde devam ettirmektedir ki, Volkan olgunluğunun da getirisiyle, Totti, Gerrard, Gigs-Rooney, Puyol veya bir dönem Raul gibi bir isim olma yönünde evrildiğini göstermektedir.
Sosyal medyanın en önde gelen nimetlerinden twitter hesabında da (belki suçlu, belki suçsuz, belki sevdiğimiz, belki sevmediğimiz) Başkan Aziz Yıldırım’ı gerçekten özlediğini dile getirerek birbirlerine sarıldıkları bir fotoğrafı samimiyetle paylaşacak
Şike meselelerinin etkisiyle bütün takımın kolaylıkla transfer edilebileceği söylentilerine kaptanlar kadar, hattâ onlardan da yüksek sesle itiraz edecek, sezonun başlaması ile birlikte her maçtan sonra ısrarla yenilmemeleri üzerinde ve takım içindeki dostluk üzerinde duracak, önceki senelerde olsa tribünleri dolduran 50 bin kadının olduğu bir maçta Higuita misali taklalar atarak top kurtarmasını bekleyeceğimiz Volkan, neyse ki bunları yapmayacak ve “ses sizi rahatsız etti mi, rahatsız olmadınız mı?” minvalinde sorulara Aykut Hoca gibi; takımına tüm dünyaya örnek olacak bir bağlılıkla sahip çıkan taraftarının hakkını teslim etmek için, rahatsız olmuşsa bile bunu kati surette belli bile etmeyecek, şakasını bile yapmadan övüp bir yıl önce sergilemeye başladığı istikrarlı tavrını sergilemeye devam edecekti...
Milli maçta sakatlanmasının ardından birkaç hafta sonra forma giydiği Beşiktaş maçının akabinde, yaptığı konuşmada, açıkça belirtmeden, günün kendisi için önemini (27 Ekim tarihi Volkan’ın doğumgünüydü) kısaca dile getirip, maçın en önemli tarafının takımın yenilmemesi olduğunu söyleyecek ve “benim için çok önemli bir maçtı çünkü yenilmek istemiyoruz, bizim bu sene yenilmek lüksümüz yok,” sözleriyle devam edecek ve sezon başından beri takım için söylenenler dolayısıyla nasıl bir motivasyona sahip olduğunu gösterecektir. Mucizeyi gerçekleştirircesine şampiyon oldukları bir sezonun sonunda şike söylentileriyle lekelenmeye çalışılan şampiyonluğunu aklamak için, sezon başından beri karalamaya çalışanlara; sezon sonu yine şampiyon olup şike söylentilerine esaslı bir cevap vermeyi planladığını ve asıl söyleyeceklerini -bu sene bir türlü söyleyemediklerini- o zaman söyleyecek gibi duruyor Volkan, tüm sakinliğiyle.
Üstelik Volkan, yedek kaleciyken de, as kaleci olduğunda da; kilolarca jöle kullandığında da, üç numara traş ettiğinde de, transfer dedikodularının olduğu günlerde de, derbi maçtan sonra rakip takım oyuncuları ‘bayrak dikilmesin diye’ nöbet tuttuklarında da, asla taraftara üçlü çektirmemiş, ‘bir baba hindi’ klişesini uygulamamıştır. Bunun son örneği; İnönü Stadı’ndaki derbiden sonra örneklenebilir
Seneye şampiyon olur muyuz bilinmez, olmaz mıyız o da bilinmez, volkan başka takıma transfer olur mu olmaz mı o da önemli değil. Ancak şu bir gerçek ki, Volkan Demirel geçen seneki performansı, bu sene ise hem performansı hem de genel tavrı itibariyle heykeli dikilecek adam olmasa da, bayraklara amblem olacak adam olma yolundadır. Belki de olmuştur da biz hâlâ farkında değilizdir.
Bu yazıyı daha önceki yıllarda kaleme almış olsaydım, “Umarım haklı çıkarım,” diye bitirirdim, emin olun. Ama şimdi haklı çıkmasam da önemli değil, hatadır olur diyorum. Bunu diyorsam bile, haklı çıkmışım demektir…
Devamı ...
1 Kasım 2011
Duble Lig
Fotoğraftaki ikili Türkiye'nin sadece futbolunun değil son geldiği durumun özeti. "Biraz pragmatiklik şart canım" demokrasisi ile başlayan AKP hükümetinin ülkeyi getirdiği nokta ile futbolu getirdikleri nokta o kadar uyumlu ki futbolda olan bitene şaşana şaşmak lazım. Evlerini kaybeden insanlar sokakta uyurken, "Deprem vergileri ne oldu?" sorusuna "Ya biz onlarla duble yol yaptık daha ne istiyorsunuz" diye cevap veren bakanların ülkesinde, kurdukları çadır tiyatrosu federasyonun maç düzenlemeleri de, kararları da, hakemleri de duble yol kadar güzel işliyor.
Sene başında bu ligde izlenecek bir şey kalmadı demiştim. Sağolsunlar yardım ediyorlar. Fenerbahçe'nin galiba 10 maçında 8 tanesi hafta içi oynanmış. Bu dönemdeki 4 maçın da üçünü hafta içi oynatıyorlarmış. Saat farkı yüzünden iş saatine geldiği için hafta içi oynanan maçları izleyemiyorum. Takımların Avrupa Kupası maçıyla lig maçını aynı güne koyan federasyon başka kıtalardaki taraftarı düşünüp maç saatlerini mi düzenleyecek bir de? Zaten Fenerbahçe'yi ligde gönüllerinden koptuğu için oynatıyorlar, hangi gün söylerlerse o. Bizim Nihat Özdemir de "tabii efendim haklısınız, hafta içi de uyar bize" diyordur kafa sallayarak.
Bir de derbi maçlarına taraftar götürmeyi yasaklayıp son anda vaz mı geçmişler? Aman ne şaşırdım. Önce bilet sat, sonra gitmesini yasakla, sonra tamam gelin de, sonra kapıdan içeri alma. Bir kişi de çıkıp bunlara "ya arkadaş ne yapıyorsunuz?" dedi mi acaba? Ya da aralarında birisi "özür dileriz" dedi mi? Nihat Özdemir ve Ali Koç mu atmış deplasman taraftarını yasaklayan imzayı da? Fenerbahçe'yi ve taraftarını temsil ediyorlar işte onlar da, tiyatroda herkese rol var.
Bir de 2000 ruhu geri döndü bu gudubet federasyon ve tiyatro ligin ortasında. Oyun iyice şenlendi. Juventus'tan bir tane kasap almışlar, bakalım ilk kimin ayağı kırılacak oyunu oynuyor. Diğer tarafta maçın anasını belle talimatı verip saha sürdükleri hakem "aha Alex, bunu atarım ben arkadaş" diyip saatine bakınca 5. dakikayı görüyor, iyice panikliyor. Talimatla maç yönettirecekseniz Selçuk Dereli'yi geri döndürün ya da Kuddusi Fenerbahçe'nin kadrolu hakemi olsun. Onlar dakika falan dinleyip paniklemez, eyyama başlamaz, Alex'i de Emre'yi de sahada bırakmazdı. Haklarını yemeyelim gerçi, küçük Aytekin belki de abileri gibi büyük hakem olacak, belki posterlere girecek, belki dil bile bilmeden kokart hediye edilecek.
Sonuçta şike yaptığını iddia edip Şampiyonlar Ligine göndermedikleri ama burada oynattıkları bir takım var ligde. Lig başlarken tiyatro olduğunu böylece ilan etmişlerdi. Hal bu olunca Aydınlar federasyonunun Ulusoy yönetimini bile arattırdığına kim itiraz eder? Bu sezonun şampiyonu, gelecek sezon Avrupa'ya gönderecekleri takımlar, hatta gol kralı bile bellidir. Kalanı da işte basketbol federasyonu seçimlerinde sürekli tokat yiyen adama sağlam maaşlı iş bulalım, biraz Lig tv dekoderi satalım, biraz stat yapıyoruz ayağına bizim kayınçoların inşaat şirketlerine para basalım, biraz da seçim zamanı atkıları bağlayıp fanatik olalım. Haydi hayırlı işler abiler.
Devamı ...
19 Ekim 2011
Emir Durdu Böyle Oldu
İkinci çeyreğe Spahija Jerrels Bogdanoviç ve Oğuz'lu beşle başlayıp Ukiç ve Emir'i aynı anda kenara çekti. Jerrels- Bogdonaviç kaynaklı 4 top kaybıyla peiyodun ilk bölümünde topu potaya atamadan geri döndük. Teletoviç'in devreye girmesiyle Caja Laboral skorda ve oyunda dengeyi sağladı. Periyotun ortalarında Gist ve Vidmar'ın içerideki etkinliğiyle skor kısırlığını aştık ve Vidmar'ın tipiyle ilk yarıyı 2 sayı önde bitirdik.
Üçüncü periyota pota altını savunamayarak başladık, Teletoviç bomboş pozisyonlarda iki üç smaç vurdu. İkili oyunlardaki yüzyıllık zaafımız tekrar zuhur etti. Savunmada Sefolosha ve Ömer'in kişisel gayretleriyle ufak ufak hareketlenme yaşasak da son periyoda Caja Laboral 5 sayı önde girmeyi başardı.
Son periyot ikinci periyot felaket oynayan Jerrels'in iki üçlüğüyle maç tekrar kafa kafaya geldi ama özellikle ikili oyun savunmasında Oğuz'un yavaş ayaklarını iyi değerlendiren Prigioni arkadaşlarını beslemeye devam etti.Sefolasha'nın kaçırdığı iki faulle beraberliği yakalama fırsatını kaçırdıktan sonra Ribas'ın 1/2 siyle umutlansak da savruk bir hücum sonrası Ömer'in eline gelen maçı eşitleme fırsatı potanın içinden çıktı ve maçı kaybettik.
Maçı kazanabilirdik uzatmaya da gidebilirdi sonuçtan ziyade oyun üzerinden bir şeyleri eleştirmek daha doğru olur. Bir kere şunu belirtmek lazım Caja Laboral hiç de iyi durumda değil ve biz kendi sahamızda öyle müthiş bir rakibe değil iyi basketbol oynamayan bir rakibe yenildik.
En dikkat çekici şey maç boyunca takım olarak sadece 5 asist yapmamız. Fenerbahçe'nin bir hücum aklı olmadığının en net göstergesi bu sayı. Tek başına Prigiooni Fenerbahçe'den daha çok asist yapmış daha da trajiği tek başına Prigioni bizim yaptığımız asistten daha fazla top çalmış. Ukiç'i akıl tutulması yaşamakla eleştiriyoruz ama onun bu anlarını doldurabilsin diye aldığımız Jerrels'in oyun aklı Ukiç'ten daha kötü. Bugün her ne kadar iki üçlükle maçı kafa kafaya getirse de çok sağlıklı tercihler yapabilecek bir oyuncu izlenimini yine ve yeniden vermedi. Emir felaket oynadı ve bence bu düzende Emir'in kötü oynadığı bir maçı bizim kazanmamıza imkan ihtimal yok.
Spahija son çeyrekte Oğuz savunmada dökülürken ve Vidmar son derece iyi bir maç çıkarırken Vidmar'ı yanında tutmayı tercih ederek yine yaptı yapacağını. Oğuz'un 22 dakika süre aldığı bir maçta Vidmar 17 dakika süre almış. Ayrıca 30 saniye kala rakip 2 sayı öndeyken niye taktik faul yapılır onu da anlamış değilim. Geçen Galatasaray maçında da aynı şeyi yapmıştık.
Oyuncular açısından da şöyle bir mental problem var başa baş giden bir maçı kazanabileceklerine pek inanmıyor bence Fenerbahçeli oyuncular. Yani faul kaçırma, şut kaçırma dolayısıyla bu mental problemin göstergesi diye düşünüyorum.
Daha önce de belirtmiştim Fenerbahçe' nin bu kadrosu Euroleague final -four hedefleyen bir takımın kadro kalitesinin çok altında. Takımın çok ciddi defoları var, hücumda akıcılık kolay kolay giderileceğe benzemiyor ve bu uzun rotasyonuyla kalburüstü takımları yenmek neredeyse imkansız. Takımdaki rolü itibariyle takım lideri olabilecek iki oyuncu Ukiç ve Emir'in bu rolü kaldırma konusunda bu sene başı itibariyle pek ışık vermedikleri de ortada.
Takım kötü durumda daha fazla bir arada oynayarak belki düzelebilir ama Spahija da felaket durumda o nasıl düzelecek bilmiyorum. Devamı ...
16 Ekim 2011
Yanlış Hesap Cumhurbaşkanlığından Döndü
Bugün maçı kaybetmemizin üç nedeni var. Birisi sahanın dışında. Teknik taktikten ziyade maçı kazanmayı rakipten daha fazla istemememiz Saha içindeki iki nedense Işıl'ın cezalı olması, ve bizim koçun yabancı kontenjanı için Tamane'yi değil Babkina'yı seçmesi. Biraz açalım.
Perşembe günü Galatasaray bir maç oynamış ve sıradan bir Euroleague takımı karşısında ribauntlarda zaman zaman ezilmiş, Tina Charles dışında ribauntu domine edebilecek oyuncusu yok dolayısıyla rakibin bu zaafını hücumda kullanmak gerek. Öte yandan savunmada bize en çok problem yaratacak Tina'yı da savunurken bir şeyler düşünmek gerek. Geçen sene Fowles'in bire bir savunmasında da çuvallamış ve sürekli ikili sıkıştırmalarla bu problemi atlatmıştık. Tina Charles'ı bire birde Matoviç ya da Nevriye'nin savunması zaten mümkün değil ona karşı arkasında daha iyi durabilecek ve ribaunt konusunda üstünlük sağlayabilecek Tamane'yi değil de Babkina'yı tercih etmek zaten maçın başında 1-0 mağlup başlattı bizi. Tina'ya karşı Fenerbahçe'nin iki uzunu Newlin'i de sayalım üç uzunu bırakın sert savunma yapmayı bir tane mesaj veren sert faul bile yapamadılar
Koç Babkina'yı kadroya almakla kalmayıp bir de ilk beşte başlatınca maçın başında Prints kaynaklı hücumlarla 10 sayı farkı buldu Galatasaray. Burda ikinci kaybetme nedenimize gelelim. Işıl cezalı olmasa muhtemelen Galatasaray maça Torrens'i Şaziye'nin yerine başlatıp Işıl'ı oynatacak ve Prints'i oturtacaktı. Babkina'nın felaket savunma zaafını Işıl Prints gibi değerlendiremeyeceği için de Prints'in yarattığı bu 10 sayılık farkın olması biraz zor olacaktı.
Kadın basketbolunda 10-12 farkları kapatmak erkeklere göre daha zor hele Fenerbahçe gibi hücumda rolleri oturmamış ve savunma yapamayan bir takım için. Fenerbahçe'yi yıllardır rakipleri karşısında üstün kılan şey yerli katkısıydı, bugün Bahar Nevriye'den daha fazla skor üretti, Birsel sayı atamadı, Esmeral bir şans basketi dışında potaya bile bakamadı. Yerli oyunculardan sıfır katkı aldığın bir maçı da kazanmanın imkanı yok.
Bir mağlubiyetle enseyi karartmak karalar bağlamak çok doğru değil tabi ama takımın çok ciddi sorunları olduğu gerçeğini de unutmamak lazım.
Penny kendisi istediği için mi yoksa hukuki olarak zor durumda kalacağı için mi burda olmayı tercih etti, kendisinden daha iyi bir oyuncu olmayan Babkina'nın ilk beş başlaması Birsel'i nasıl etkiledi, kadın basketbolunun en iyi orta mesafe şut atan oyuncusu Nevriye'nin bu acayip kötü şut performansının nedeni nedir bütün bunları iyi analiz etmek lazım.
Bu şube pek çok Fenerbahçeli'nin göz bebeği ama bu şubede üç senedir yaşanmadık skandal, dram, trajedi kalmadı, antrenör oyuncuların odasını dinlediği için gönderildi, oyuncuda doping çıktı sonra pardon dendi, başkanla anlaşamayan koç gönderildi, koçun tahtasını alıp taktik çizen oyuncu görüldü falan filan. Takım bir şekilde şampiyon olsa da sezon içinde bir şekilde kazan kaynamaya devam etti. Sağolsun bu kazanın kaynamasında en önemli rollerden birisi olan her devrin kadını menajerimizin halen orada olması da bizi biraz daha karamsarlığa itiyor.
Bugün Galatasaray bizden daha iyi bir takım olduğu için değil daha az istediğimiz için yenildik. Fenerbahçe oyuncusunun 20 sayıyla 30 sayıyla yenilmeye hakkı var ama rakibinden daha az maç kazanmayı istemeye hakkı yok umarım oyuncuların motivasyonsuz, savunmada elini bile kaldırmayan hallerinin bir açıklaması vardır yoksa bu sezon böyle bitmez. Devamı ...
13 Ekim 2011
F4 Hayali Spahija Gerçeği
Biraz sinirim geçtikten sonra yazayım dedim ama o zaman da otosansür uyguluyormuşum gibi hissediyorum o yüzden sinirim geçmeden yazayım. Geçen seneki Cumhurbaşkanlığı maçını bir hatırlayalım. Efes'e karşı 15 sayı öne geçip daha sonra maç sonuna doğru yine 11 sayı öndeyken Ukiç'in penetreyi unutması ve Spahija'nın maç sonunda yanlış beşte ısrar etmesi nedeniyle maçı son topta kaybetmiştik.
Efes'e karşı son topta kazanırsın kaybedersin bu sorun değildi ama takımın son 4-5 dakika aklını kaybetmiş hali can sıkıcıydı. Spahija ile bir sene geçti. Fenerbahçe farkı açtığı maçlarda kapıyı kapatamama olayının şahikalarını yaşamaya devam etti. Geçen seneye gidelim içerideki Valencia maçını son 3 dakika 10 sayı öndeyken Emir'in son saniye bloguyla kazanabildik, Olympiakos'a karşı 3. çeyrek sonunda 13 sayı öndeyken skorboard 40. dakikayı gösterdiğinde 15 sayı fark yemiştik. Galatasaray'a karşı Türkiye Kupası yarı finalinde farkı 20 ye kadar çıkarmış son iki dakikada farkın 3 e kadar inmesini hep beraber izlemiştik. Finalde Beşiktaş'a karşı yine 15 farkı bulmuş maç sonunu krize sokmuştuk.
Bu kadar örnek yeter herhalde bu takımın oyun aklı zaman zaman kayboluyor bu sahada Ukiç'le başlayan kenarda da Spahija'nın eşlik ettiği bir eylemsizlik geleneği oldu neredeyse. Geçen sene Fenerbahçe kadrosuyla diğer takımlar arasında çok ciddi bir kalite farkı vardı. Dolayısıyla bu tür akıl kayıplarının bedeli ağır ödenmedi ama Euroleague' de bedelini ödedik bunların.
Bu sene takım kurulurken Ukiç'i yedekleyecek onun aklını kaybettiği zamanlarda takımı rayına oturtabilecek bir oyuncu birinci öncelikti. Üç sene önce Marqus Green'le başlayan tuhaf transferler Greeer le devam etmiş, Saras'la çare bulunmaya çalışılmış ama tutmamıştı. Bu en zayıf karnımıza bu sene Hakan Demirel ve Curtis Jerrels'i alarak başladık. Jerrels'i az çok tanıyoruz. Hücumda zaten ipleri elinde tutan inisiyatif alabilen bir adam değil ama bugün savunmada da Ender yanından geçerken eskortluk yapma dışında hiç bir şey yapmadı. Hakan Demirel hakkında bir şey söylemeye gerek duymuyorum Şimdi benim anlamadığım bir şey var. Ukiç üst seviye basketbol için ciddi mental handikapları olan bir oyuncu olmasına rağmen diyelim bu takımı Final 4' a taşıyabilecek bir birinci guard olarak düşünülüyor. Üç senedir bu adamın yanına ısrarla bir tane doğru düzgün adam alınamaz mı.
Elinde Kinsey gibi burayla uyum sağlamış takımın 40 yıllık oyuncusu gibi oynayan sırtında deli gibi ağrı olmasına rağmen yüzde yüzünü sahaya yansıtan bir oyuncu varken en büyük rakibine bunu kaybetmek, Kaya'ya dünyanın parasını verip Furkan'ı alamamak da Fenerbahçe'nin bu seneye başlarken ki vizyonunu gösteren şeyler aslında.
Nedim Karakaş ne diyor "şu an eksiğiz ama bir ay sonra Engin ve Mirsad döndüğünde iki ay sonra da Tomas döndüğünde iyi olacağız". Şimdi sezon ortasında beklenmedik bir sakatlık sonrası hedeflerin şaşmasını anlarım da sene başında 2.5 yıldır basketbol oynamayan birinin ve 35 yaşında çapraz bağları kopmuş bir oyuncunun yüzde yüz dönmelerine bel bağlayan bir oluşumun hedefinin Final 4 olduğuna kimse beni inandıramaz. Fenerbahçe'nin bu uzun rotasyonu Euroleague'in ortalama sertliğinin altında Oğuz ve Kaya neredeyse etkisiz eleman, Vidmar'ın sertliğine bakıyoruz sadece. Gist de bir takım özellikleri olmasına rağmen oyun bilgisi son derece sınırlı bir uzun. Dolayısıyla bu sene söylenen Final Four hedefi gerçekci değil romantik bir hedef.
Gelelim kaybedilen Galatasaray maçına Vidmar'ın tüm ikinci yarı niye oynamadığını bilmiyorum muhtemelen sakat olmasaydı Spahija böyle bir delilik yapmazdı deyip geçelim. Şimdi Spahija Türkiye'ye geldiğinden beri bu Galatasaray'la 10. kez oynuyor. 9 maçta Galatasaray maçı kazansa da kaybetse de en etkili oyuncusu her zaman Andriç ve Schumpert olmuş, İki tane temel hücum seti var bu takımın birincisi Tutku-Andriç pick and roll ü, ikincisi yine bu pick and roll sonrası yardım gelirse Schumpert'in üçlükleri. Şimdi Fenerbahçe ve Spahija 9 maçtır aynı şeyi yapan takıma karşı tek bir çözüm hamlesi getirmemiş, değişik hiç bir şey denememiş, çatır çatır pick and rollerden sayıları yemeye devam etmiş. Burda koça kardeşim sen nasıl rakip çözümlüyorsun diye sormayacak mıyız ?
Schumpert 4 faulle oynarken 5. faulünü alması için bir kez onun adamından post up oyunu oynamadık. Adama 5. faulü aldırsak en büyük hücum tehdidini yok edeceğiz halbuki ama geçen yıldan devam eden sahada aklını kaybetme hali devam ediyor. Fark 7 sayıya çıkmış ve tam doğru beşi bulmuşken Spahija'nın Ukiç ve Bogdonaviç'i kenara almasıyla Galatasaray'a buyurun bizi yakalayın demesi saçma sapan hücumlar, alan savunmasına karşı üçüncü saniyede top kullanmak Jerrels'in şutuna zerre kadar güvenmemesi hepsi birleşince zorla adamlara maçı veriyorsun. Uzatmada fark 2 ye inmişken 31 saniye kala taktik faul yapılması ya da yaptırılması da takımın bir saha içi akıl eksikliği olduğunun en önemli göstergesidir.
Spahija bazı maçlardan sonra oyunculara çok sert mesajlar veriyor biz de taraftar olarak bunu takdir ediyoruz ama artık bir özeleştiri yapma zamanı da kendisi için geldi. Şu Galatasaray maçını bir koç ne kadar kötü yönetebilirse o kadar kötü yönetti. Biraz kendisine de çekidüzen versin.
Şimdi o faul girseydi bunları söylemeyecektin diyenler falan da olabilir Spahija'nın ve takımın eleştirdiğim bütün yönleri geçen seneden tevarüs eden şeyler dolayısıyla tek maçla mahkum etme falan değil. Ayrıca faul meselesine de değinmek lazım. Her oyuncu faul kaçırır ama bir takımda top elinde çizgiye gittiğinde bu adam 2/2 atar düşüncesi taraftara hissettirecek oyuncular olması lazım.Geçen sene sadece bunu düşünebildiğimiz Saras vardı. Allah aşkına Ukiç çizgiye gittiğinde bu adam kesin ikisini de sokar düşüncesi kimin kafasında vardı. Ukiç en kritik yerde geçen sene Abdi İpekçi'deki final serisinde de faul kaçırdı zaten mental olarak bir üst seviyeye çıkma konusunda buralarda tökezliyor, aynı şekilde Emir'de geçen sene uzatmaya giden Karşıyaka maçında kaçırdı bu sene Avrupa Şampiyonası'nda Almanya maçında kaçırdı burda da uzatmada kaçırdı. O da kendisini en üst sınıfa çıkaracak zihinsel sıçramayı zaten buralarda yapamadığı için hala çok iyi oyuncu ama winner statüsünü kazanamadı.
Şu kesin Fenerbahçe maç sonlarını çok kötü oynuyor. Geçen sene uzatmada kazandığımız sadece İstanbul'daki Erdemir maçını hatırlıyorum. Zalgiris'e Karşıyaka'ya Galatasaray'a uzatmada kaybettik. Üstelik bu üç takımla da aramızda çok ciddi kalite farkı olmasına rağmen. Bu takımın resmi söylemi Final Four olabilir ama bırakın Final Four 'u son beş senedir ilk kez TBL 'de şampiyonluğun bir numaralı favorisi olarak lige başlamıyoruz. Bugün pek çok bahis sitesi bu maçta Galatasaray'ı favori göstermiş ve haklı da çıkmışsa Spahija'nın ve Fenerbahçe'yi yöneten basketbol aklının bir şeyleri gözden geçirmesi şart.
Şimdi takımı eleştirince hep destek tam destek sloganını hatırlatanlar falan var. Bir kere o sloganı son derece tehlikeli ,eleştiriyi bozgunculukla özdeşleştiren bir söyleme kayabilecek otoriter bir slogan olarak gördüğümü ve doğru bulmadığımı belirteyim. Biz Fenerbahçe kaybettiğinde daha az Fenerli olmuyoruz ya da eleştirdiğimizde sevgimiz, desteğimiz azalmıyor. Eleştirinin de sevgiye dahil olan bir kavram olduğunu idrak edersek sanırım hayatımız çok daha çekilir hale gelecek. Devamı ...
11 Ekim 2011
Voleybol Federasyonunun Eyyamı ve Naz Aydemir Meselesi
Hatırlanacağı gibi Türkiye Voleybol Federasyon’u milli takım kampına davet edildiği halde gitmeyip kulübüyle antrenmanlara çıktığı gerekçesiyle Fenerbahçe oyuncusu Naz Aydemir’i ceza kuruluna sevk etmişti. Avrupa Şampiyonası bittikten sonra sessiz sedasız ceza kararı açıklandı.
TÜRKİYE VOLEYBOL FEDERASYONU BAŞKANLIĞINDAN
Federasyonumuzca bugüne kadar sporcu, idareci ve diğer spor elemanları hakkında TVF Ceza Kurulunca verilen kararların ifşa edilmesinden özenle kaçınıldığı malûmdur. Ancak bugün bazı internet sitelerinde sporcu Naz AYDEMİR hakkında verilen ceza resmen duyurulmuş gibi bir izlenim yaratılmış, bu nedenle aşağıdaki açıklamayı yapma zorunluluğu doğmuştur..
Türkiye Voleybol Federasyonu Ceza Kurulu tarafından; sporcu Naz AYDEMİR hakkında TVF Ceza Talimatının 57. maddesi doğrultusunda işlem yapılarak kendisine "1 ay resmi yarışmalardan men cezası" verilmiş, sonrasında Kurulca takdir yetkisi kullanılmak suretiyle cezanın, aynı Talimatın 25. maddesi doğrultusunda yarı yarıya indirilerek 15 gün resmi yarışmalardan men cezasına ve bu cezanın da yine aynı Talimatın 14.2.1.2. maddesi hükmü uyarınca "2 resmi yarışmadan men" cezasına çevrilmesine karar verilmiştir.
Sporcunun cezası, Kulübüne tebliğ edilmiştir.
Saygıyla duyurulur
Şimdi duyurudaki garipliğe bir bakalım Ceza Kurulunca verilen kararların ifşa edilmesinden özenle kaçınılmıyormuş. Şimdi burda durup kardeşim siz manyak mısınız sorusunu sormamız gerekiyor. Ceza Kuruluna sevk ettiğiniz kişinin cezasını tabii ki ifşa edeceksiniz, iki maç men cezası vereceğiz ama kimse duymasın diye mi karar alıyorsunuz, Federasyon garabet açıklamaya devam etmiş ifadeye gel vatandaş "resmen duyurulmuş gibi bir izlenim yaratıldı ama biz kulübe cezayı tebliğ ettik" diyorlar. Yani cezayı kulübe tebliğ edip kamuoyuyla paylaşmayınca ceza resmi olmuyor bu anlatma ve ifade yeteneği olmayan Federasyon’a göre
Gelelim ikinci paragrafa. Voleybol Federasyonu Naz’a Ceza Talimatı'nın 57. Maddesine istinaden ceza verildiğini açıklıyor. 57. Maddeye bir bakalım
Yarışmada Görevlendirilen Hakem, Gözlemci, Temsilci, Saha Komiseri ve Diğer Federasyon Mensuplarına Karşı İşlenen Suçlar
Kaba, Müstehzî, Küçük Düşürücü Hareket
Madde 57 – Spor gezisi, kamp, kongre, kurs, seminer, konferans ve sair toplantı yerleri ile çalışma ve yarışma yerlerinde yönetici ve yetkili mercilere karşı spor disiplini ve terbiyesine aykırı harekette bulunanlar suçları daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde ihtar cezası ile cezalandırılırlar.
İhtar cezası gerektiren bu tür eylemi birlikte işleyenler bir ay yarışmalardan men veya o kadar süre ile hak mahrumiyeti ve/veya 5.000.-TL’ye kadar para cezası ile cezalandırılırlar.
Yarışmadan önce, yarışma sırasında veya yarışmadan sonra görevli hakemlere, gözlemci, temsilci, saha komiseri ve Federasyon mensuplarına kaba, müstehzi ve küçük düşürücü söz sarf eden veya bu kabil hareketlerde bulunanlar yirmi günden üç aya kadar yarışmalardan men veya bir aydan üç aya kadar hak mahrumiyeti ve/veya 10.000.-TL’ye kadar para cezası ile cezalandırılırlar.
Bu hareketler protokol tribününde yapılırsa verilecek ceza bir misli artırılır."
Naz’ın ceza kuruluna sevk edilmesinin gerekçesini yukarıda belirtmiştik mazaretsiz milli takıma katılmaması yani yukarıdaki maddeyle ilgisi yok. Ceza talimatında milli müsabakalara mazaretsiz katılmama diye bir ceza maddesi olmasa hadi diyeceğim geniş yorumla bu maddeye dayandırabilirler verecekleri cezayı ama kapı gibi bir madde var talimatta. Buyrun size madde 42
Temsilî ve Millî Yarışmaya Katılmamak
Madde 42 – Görevlendirildikleri hususu; telefon, faks, elektronik posta veya Federasyonun Resmî İnternet Sitesi yoluyla ilan edilmesine rağmen, ilgililerce geçerli bulunmayan nedenlerle veya mazeretsiz olarak temsilî veya millî yarışmaya, millî takım kadrolarında yer almasalar dahi millî takım hazırlık çalışmalarına, Federasyonun voleybolun imajını yükseltme amaçlı organize ettiği kutlama, gala, tanıtım, iletişim ve benzeri etkinliklerine katılmayan, geç katılan, çalışma ve/veya yarışma ve/veya faaliyet yerini terk eden kişi üç aydan bir yıla kadar yarışmalardan men ve/veya 10.000.-TL’ye kadar para cezası ile cezalandırılır.
Olayın mahiyetine göre ilgili teşekkül altı aya kadar yarışmalardan men ve/veya 20.000.-TL’ye kadar para cezası ile cezalandırılabilir.
Teşekküle verilen bu ceza yerine resmî yarışma adedi ile men cezası uygulanabilir.
Görüldüğü gibi Naz’a bir ceza verilecekse 57. Değil 42. Maddeye göre verilmesi lazım. Şimdi federasyon Naz’a 42. maddeye göre verilecek ceza daha uzun süreli bir ceza olduğu için bunu vermeyi göze alamayıp 57. Maddeye göre ceza vermiş. Sonra da yetkisini kullanıp yarıya indirmiş, onu da yine başka bir yetkisini kullanıp 2 resmi maçtan men cezasına dönüştürmüş. Tam anlamıyla ceza verelim ama fazla da gürültü kopmasın diye alınmış garabet bir karar.
Fenerbahçe kulübü de federasyonun açıklaması üstüne yine suyu sabuna dokunmayan cezanın niye verildiğine dair bir eleştiri yapmadan bir açıklama yayınlamış
Bayan Voleybol Takımımız Fenerbahçe Universal’in Milli oyuncularından Naz Aydemir’in cezai durumuna dair yanlış bilgilendirmenin önüne geçmek isteriz.
Milli oyuncumuz Naz Aydemir, Türkiye Voleybol Federasyonu (TVF) Ceza Talimatı’nın ilgili maddesi uyarınca, ’2 resmi yarışmadan men cezası’ almıştır. Kulübümüze, 4 Ekim 2011 tarihinde tebliğ edilen bu karar neticesinde, oyuncumuz 5 Ekim 2011’de cezaya itiraz ederek; konuyu Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulu’na taşımıştır. Spor kamuoyunun bilgisine sunarız.
Voleybol Federasyonu ‘nun işi gücü milli takım, gücü yetse ligi kaldıracak Ünal Efendi. Naz milli takım kampına katılmadıysa ve sen de mazaretini geçerli bulmadıysan ceza kuralını uygula. Şark kurnazlığı yapıp ceza verelim ama çok da tepki çekmeyelim diye aptalca işler yapma. Kaldı ki bir gün bile verilecek ceza sakat olduğunu söyleyen, bunu raporla belgeleyen ve bu yüzden milli takımda olmayan birisinin en temel insan hakkının ihlalidir. Voeleybol federasyonu dangalakça bir takvimle senenin yarısını milli takımda geçiren sporcuların yükünü hafifleteceği yerde sağlıklarını riske etmelerini istiyor. Yakında Cenk Akyol'la ilişkisini onaylamıyoruz diye de Naz'a ceza verirlerse şaşırmayacağım.
Fenerbahçe yönetimine gelince, sporcuları milli maçta küfür yiyip ıslıklanırken, milli takım kamplarında sakat sakat oynatılmaya zorlanırken sporcunuzu savunmayacaksınız siz ne işe yararsınız. Bu rezil federasyon başkanına milli takımı Kuzey Kore gibi yöneten bu başkana bu ne iş diye sesini yükseltmekten sizi ne esirgiyor.
Devamı ...
5 Ekim 2011
Buyrun Size İBB Maçı - Biz Salak Değiliz
Belki de gözlerinin önündekini söyleyemeyecek hale geldiler. İnsan aklının bunca çelişkiyi, çarpışıklığı, tutarsızlığı, anlamsızlığı bir anda algılaması ve bütün bunlar karşısında sessiz kalması mümkün değil. Şizofrenlerle mi yaşıyoruz? Delirdiler mi? 6 Ekim günü Berna'nın duruşması var. "Parasız eğitim istiyoruz" yazan bir pankart açmış. 17 aydır tutuklu. 17 ay. Mehmet Ağar, bu ülkede çete adına kurulabilir ne varsa hepsini kurup ceza almasına rağmen hala hapis yüzü görmedi. Bir gencecik kızcağızı 17 ay hapislerde çürütecek kadar kudurmuşluk vicdanın hangi coğrafi parçasına denk düşüyor?
Hayati Asiltürk, adını bilen yok. Başbakana mektup yazdı 10 ay hapis cezası aldı. Üniversiteyi 4 yılda bitirdi, 3 yıl işsiz kaldı, yeter diye bu insan derdini kime anlatsın? Başbakanlar mektup yazılamayacak, ülke durumundan şikayet edilemeyecek kutsal figürler mi? Demokratikleşmekten artık başımıza ağrı giriyor. Dilşad'ın "kadın mı kız mı belli olmadığı"ndan, Hopa'daki Metin Lokumcu'ya, Ahmet Şık'a upuzun bir listenin bir yerinde MHP'li milletvekillerinin cinsel faaliyetleri halkın önüne kütle gibi savrulurken, iddianemelerin orta yerinde insanların günlük sohbetlerini okuyor, Aylin Duruoğlu'nun bu memlekette arkadaşlarıyla buluştuğu için 10 ay (300 gün) hapiste kaldığının bilinciyle dumura uğramış bir vaziyette bakıyoruz ekrandan geçip giden haberlere.
Başbakan bir kükreyince altına kaçıracak gibi olan yöneticilerden, medya patronlarına çok uzun bir hattın orta yerinde, sen, ben bizim oğlan, toplamı halk, şu şike soruşturmasının başından beri gülle gibi bağırabildik mi bu işte yanlış giden bir şeyler var diye. Öyle abuk subuk iddialar öyle fütursuzca salındı ki medya mahallesine, Esad'ın Lazkiye'ye attığı bombalar gibi vicdanımızı tarumar ettiler. Mağdur mağdur gezenler, harami kooperatiflerinde asli üyeliğe soyunup, bıçak gibi kelimelerle lime lime ediyorlar bütün ahlaki varlığımızı.
Farkında mısınız Tayfur Havutçu hala tutuklu ve hala Beşiktaş taraftarı Tayfur'un kendisini aklamasını bekliyor. Aptal mısınız? İbrahim Şahin'in hafızasını kaybettiği için affedildiği ve Berna'nın 17 aydır tutuklu kaldığı bir memlekette hangi yargının hangi çerçevesine güvenerek Tayfur'dan Theseus gibi doğramasını istiyorsunuz canavarları?
Galatasaraylılar, Trabzonsporlular, Beşiktaşlılar Allah aşkına bir gözünüzü açın. İşte Emniyet böyle bir emniyet işte yargı böyle bir yargı. Cihan Kırmızıgül puşi taktığı için terör örgütüne yardım ve yataklıktan alıkonuldu, 20 aydır tutuklu. Çocuk Galatasaray Endüstri Mühendisliği öğrencisi. Bu zulmü yapanların, bu zulme kat çıkıp binlerce insanı tutuklayanların, herhangi bir konuda doğru, dürüst, aklı başında bir iddiada bulunabileceklerine inanacak kadar salak mıyız?
Manifesto! Ne güzel kelime! Alkışlar. Peki o manifestonun yazarları bir zahmet bize anlatırlar mı Cihan nasıl aklasın kendisini? 20 aydır tutuklu. Bir hücrede yaşıyor. Bilgisayarı, interneti, ipadi, tuvaleti, nesi var da neyin üzerinden kimle temasa geçip de bunca aydır çektiği çilelerin isyanını hepimize beyan edecek?
Bu ateş üfleyerek sönmez. Çok doğru. Üstünüze kurulduğunuz dolar bazlı imparatorluklar cehennemin dibine doğru alevi harlarken, "yandım" diye ses çıkartabilecek haliniz, mecaliniz kaldı mı? Nihayetinde duayen İnan Kıraç 45 dakika Başbakan kapısında özür dilemek için bekledi bu ülkede. Kuzey Kore veya Stalinist Rusya'da değil. Gık diyebildiniz mi? Geçtim Aziz Yıldırım'ı, Şekip Mosturoğlu'nu, Tayfur'u veya Cemil'i, gencecik bir çocuğun zindanda olması umurunuzda mı? Buyrun asil Galatasaraylılık. Beşiktaşlı duruşu. Görelim bir heybetinizi. Gözünüzün önünde bu kadar zulüm varken, sessiz kalmanın bin türlü rengi var, hepsi tek bir satırda birleşiyor: korku.
Kafayı yemiş gibi şike şike diye bağırıyorlar. Canınızı şikeyle aldılar. Çocuklarınızı hapislere tıktılar. Bir yumurta atan terörist oldu, milletvekillerinden gazetecilere kadar envai çeşit meslek grubundan insan cezaevinde boncuktan kuş yapıyor, teknik direktörünüzdü, asbaşkanınızdı, öğrencinizdi hepsi koğuşlarda uyumaya çalışıyor, Allah adına bir kere "yahu bu ne iş" diyemiyorsunuz.
Hala manifestolar, beyannameler, basın açıklamaları ve Fatih Terim'in gardrobundan mürekkep bir medya iletişim stratejisi ile sessiz sessiz. Sanki bunların hiçbiri yok. Bu ülkede şike varmış, futbol temizlenecekmiş. Sevsinler temizleyicileri. Hanginiz temizleyecek ulan bu ülkedeki futbolu? Bu medya mı temizleyecek futbolu? Milyar dolarlık vergi cezalarının gölgesinden korkup, güzelleme yapmadan tek satır yazamayan insanlar sürüsü, ciğerlerine işleyen korkudan bir vakit bulacak da "gerçekleri" mi sunacak size? Bu hakimler bu savcılar mı temizleyecekler boğazlarında HSYK'nin keskin pençeleriyle? Bu polis mi temizleyecek, hala Hrant Dink'in örgütlü mü örgütsüz mü öldürüldüğünü araştırıyorlar. 5 yıldır olay anındaki telefon konuşmalarını açığa çıkartamadılar. Festus Okey davasında Emniyet güçleri hala Festus Okey'in adının Festus Okey olup olmadığını aramakta.
Şerefli duruşunuzu yesinler. O güzelim manifestoların hangi kelimesine uygun bir hayatınız var? Neresinden tutturacaksınız sözlerinizle yaptıklarınızı? Kanalizasyon taşmış, sokakları bok basmış, paçanıza kadar pisliğin içerisinde yaşıyorsunuz, herkes kolera ondan sonra bir peçeteye yazı yazıyorsunuz "kangreni biz kesmessek başkaları gelir keser"
Buyrun kesin yaşam damarlarınızı bağlayan, hepinizin nefesinizi boğazınızda tutan o büyük ve meşum kangreni. Nedir bu kasabanın herkesin bildiği büyük sırrı? Hanginiz yargıya güveniyor, kim polisine itimad ediyor, şunca olay ortalarda dolaşırken "ay canım futbol kirlendi, temiz futbol istiyoruz" diye hukukilik oynamanın, ahlaklı bir insanmış gibi davranmanın neresinde insanlık ailesine yakışır tek bir tutum var?
Yalan üstüne yalan söyleyip, sanki gerçek hayatında bu ülkede yaşamıyormuş, sanki şu olanların hiçbiri olmuyormuş gibi Norveç insanı konformistliğinde beyanatlar beyanatlar. Adnan Polat niçin gözleri kan kırmızı Başbakan peşinde koşturdu bu ülkede? Bir tane protesto. Neden bu kadar korktu? Bir kulübün başkanı, bir iş adamı, kendi stadında bir Başbakan protesto edildiği için neden bu kadar korkar? Almanya'da Merkel'den bu kadar korkarlar mı? İngiltere'de David Cameron bir maçta protesto edilse, örneğin Arsenal başkanı kapı kapı gezecek mi? Neden Türkiye'de böyle? Nedir bu içimize işleyen, hepimizin bildiği ve işlerin hiç de iyi olmadığını gösteren o büyük panik?
İşte ortak yaşadığımız hayat bu. Burada yaşıyoruz. Hükümeti protesto ettiği için hapse atılan, tutuklunan, yargılanmayı bekleyen öğrenciler, öldükten sonra hakaret yemeye devam eden emekli öğretmenler, güvenparkın ortasındaki havuza atılan TEKEL işçileri - hepsini unuttunuz değil mi? Buyrun lan karşı çıkın. Hayatınızdaki şikelere karşı çıkın. Bu ülkedeki pisliklere karşı çıkın. Adil bir futbol isteyip, adil bir ülke istememek kadar dangalakça bir şey var mı?
İBB maçını izliyorum. Şu ülkede utanması olan birileri varsa, bu maçı izlerken kıpkırmızı olmuştur. Adnan Öztürk, Ünal Aysal, yazsanıza iki kalem bir açıklama? Fenerbahçe geçen sene İBB maçında şike yapmakla itham edildi. Oturmuş takım, full kadro, final maçı konsantrasyonu ile bu takım İBB'yi 2-0 yendi. Bu sene hepinizin üstünde taklalar atan İBB'yi, şöyle bir hazırlık sezonundan sonra, bu kadar eksikle gene yendi. Stoch aynı golden attı. Ağzınızı açın da bir laf diyin. Oran orantı. Bu çocuklar her maç alınterlerine sahip çıkmak için çıkıyorlar. Tertemiz. Hala bu çocuklar onurları için, şerefleri için, bu ülkede üstlerine bu kadar iftira atıldıktan sonra da esasında bu iftiranın nasıl büyük bir yalan olduğunu göstermek için yeşil sahada bir savaş veriyorlar. Gözünüz mü yok görmüyor musunuz? Diliniz mi yok? Konuşamıyor musunuz? Kafayı yemiş gibi Fenerbahçe şike yaptı, temiz futbol istiyoruz. Fenerbahçe şike yapmadı. Fenerbahçe'ye tarihin en büyük yalanlarından biri atıldı ve her 90 dakikada futbolcular bu yalanın üstünden buldozer gibi geçiyorlar. Twitterda, sözlüklerde konuşanların nutku tutuldu, hakaretten başka edecek lafı olmayan adamlar maç saatlerinde ortada gözükmüyorlar. Alayları arşa değenler dahi "o başka bu başka" gibi aptal aptal laflar edip geçiyorlar. Bu sene bunca eksikle ve bu kadar kötülüğe maruz kalıp sahaya çıkan takım yeniyor da geçen sene şampiyon olmak isteyen takım çok daha iyi bir kadroyla neden yenmek için şikeye ihtiyaç duysun? Güntekin'e sorarsan kimse futbolculara bir şey söylemiyor. İçinde şike teklifinin olmadığı, futbolcunun olmadığı, sahada herhangi bir bozukluğun olmadığı bir şike soruşturması geçiriyoruz! Bu şike soruşturmasına göre futbolcular şike yapmadı, yöneticiler şike teklif etmedi, sahada da herhangi bir olay yok ama yine de şike var!
Adalet çok büyülü bir kelime. Adalet. Hak. Hukuk. Vicdan. Bunlar medeniyet kurup, medeniyet yıkan kelimeler. Temiz, namuslu bir futbol istiyorsunuz. O zaman namusa sahip çıkın. Adil bir yarış istiyorsunuz, adil bir ülke isteyin.
Çünkü şike ne? Şike bir haksızlıktır. Şike bir tecavüzdür. Başkasının hakkını çalmaktır. Hırsızlıktır. Şike hak etmediğini almaktır. Başkasının hakkına el koymaktır. Zulümdür. Buyrun işte orada zulme uğramış binlerce insan gözlerinizin içine bakıyor kanlı canlı. Dudaklarınız mühürlenmiş. Hala bize martaval anlatıyorsunuz. Baransular, Rasim Ozan Kütahyalılar, Erman Toroğlu'lar, Serhat Uluerenler'den temizlik bekliyorsunuz. TMSF'ye borçları yüz milyon doları aşan, kamunun parasını yedinde toplayan Sadri Şener'den hep birlikte bu ülkenin temizlik ikonu olmasını istiyorsunuz. Başkalarına stad yapılırken, sizin stadınızın açılışında adeta kavga edenlerden adil bir hayat istiyorsunuz. Salak mısınız?
İşte Fenerbahçelilerin söylediklerinin özeti budur. Fenerbahçeliler salak olmamayı seçti. Kırk bin küsür kadın o maça neden gitti? Biriniz çıkıp sormadınız. Bunca kadını o maça götüren aşk nedir? Nedir bu duygu? Alçak, rezil adamlar "maç bedava" diyor. Hayır maç bedava değil. O maç çok değerli çünkü hayat çok değerli. Çünkü haksızlık çok ağır. O insanlar o maça sevdiklerine sahip çıkmak için gittiler. Beyanname değil eylem. Suya sabuna tirit manifesto değil, icraat. Bu ülkede kötü giden bir şeyler var. başörtülüsünden başı açığa, kürtünden türküne, alevisinden sünnisine binlerce kadın bağırdılar bize: biz bu zulmü görüyoruz!
Fenerbahçeliler neden yürüdü sokaklarda? Niçin bunca insan, yaşlı, erkek, kadın, çoluk çocuk bu sokaklarda biber gazı yemeye koştular. Çünkü biz bu zulmü görüyoruz.
Biz salak değiliz. Biz nefretimizden, öfkemizden, düşmanlığımızdan, öteki kabul ettiğmizden salak pozuna yatmayı da kabul etmiyoruz. Bu ülkede kötü giden bir şeyler var. O şeylerin hepsi de sessizliğinizle büyüyor.
Fenerbahçe için ayağa kalkmayın. Berna için kalkın. Bugün tutukluluğu devam eden yüzlerce öğrenci için kalkın. Gazeteciler için kalkın. Basın özgürlüğü için kalkın. Bırakın da bir kere zalimler kendilerini aklamak zorunda kalsın. Zulme uğrayanların üstüne çok binip, güçlünün karşısında yeter eğildiğiniz.
Devamı ...
3 Ekim 2011
Ahmet Altan'a Açık Mektup
Ahmet Bey siz birilerine mağdur sıfatıyla mektup yazmaya alışıksınız, silahla ya da muktedir konumlarıyla sizin yaptıklarınızı beğenmeyenlere karşı hem masum hem mağdur imza ve pozlarıyla, işiniz gücünüz sadece gerçek gazetecilikmiş kamuflajıyla yazdığınız mektupları okuduk.
Bu sefer de elinde kalemi tutmanın hükümranlığıyla aylardır planlı programlı aşağıladığınız kulüp taraftarı olarak biz size bir mektup yazalım dedik. Fenerbahçe ile alıp veremediğiniz ne bilmiyorum, babadan miras bir Mektep'i Sultani talebesi olarak Fenerbahçe'yle pek iyi anılarınız yoktur muhtemelen. Fenerbahçe'yi kişisel olarak sevmeyedebilirsiniz, bunun için kimse size tek söz edemez, bizim merak ettiğimiz sorumlusu olduğunuz gazetenin Fenerbahçe ile ilgili bütün haberlerinde neden ısrarla nefret söylemine yaklaşan ifadeleri seçtiğiniz. Soruşturmanın s sinin olmadığı günlerdeki Emre Uslu'nun Fenerbahçe Orduevi'nden Fenerbahçe Cumhuriyeti Orduevi diye ısrarla bahsetmesinin, soruşturma günüyle beraber Rok'ların Baransu'ların ahlaksız gazeteciliğinin, Yasemin Çongar'ın işi gücü bırakıp Fenerbahçe'yle uğraşmasının damadınızın, kızınızın gazetecilik etiğini bir kenara bırakıp saçma sapan beyanlarla ilkokul üç öğrencisinin sorgulama yeteneğini bile göstermeden yazdığı şeylerin gerekçesi nedir?
Şike operasyonunu temiz Türkiye istediğiniz için mi, kulağınıza üflenenleri yazmak zoruna olduğunuz için mi bu kadar sahiplendiniz? Taraf gazetesinin bu seneki maçlarda bile Fenerbahçe'ye şike yapıyor iması yapacak kadar delirmesinin, "Belediye hizmete devam ediyor" diye başlık atabilmesinin gerçek nedeni nedir?
Devletin ideolojik aygıtı olarak hareket etmek sivilleşme değildir
Taraf çıkarken TSK'nın basın sözcüsü ve halkla ilişkiler vasıtası haline gelmiş anaakım medyanın eleştirisi üzerine temellenmişti. Geçen bunca zamandan sonra apoletlilerin değil, sivil hükümetin basın sözcüsü haline gelmeniz sizi sivil mi yapıyor sanıyorsunuz? Asker güdümünden çıkmanın sözlük anlamıyla sivilleşmeye yol açtığı kuşkusuz bir gerçek ama bunca yılın gazetecisi olarak, sivilleşmenin demokratikleşmeye dönüşmediğini göremeyecek kadar kör değilsinizdir.
Ahmet Bey geçmişte sizi uğradığınız yasaklara karşı savunurken, mahkeme kararlarıyla yasaklanan kitaplarınızın hukukuna sahip çıkarken bugün yasaklarla binbir türlü hukuksuzlukla, bu kadar barışık olmanızı ibretle izliyoruz. Polisten gelen belgeleri ayet gibi kabul eden muhabirlerinizle, polisin yaptığı hukuksuzlukları sanat eseri diye öven cevval habercilerinizle bir zamanlar şikayet ettiğiniz devletin ideolojik aygıtı gibi hareket ediyorsunuz artık.
Doksanların güç manyağı kalemsörlerinin akibeti Taraf'ı da bulur
Bunlar ikbal günleriniz, şüphesiz elinde gücü bulunduranların türlü çeşitli hukuksuzluğuna uğramış biri olarak şimdi güçlülerle aynı safta olmak sizi rahatlatıyordur, o yüzden üç ay önce hayal bile edemeyeceğiniz Fenerbahçe ile ilgili şeyleri yazmakta beis görmüyorsunuz.
Şüphesiz bir gün bu ülkeye güç değil vicdan, keyfiyet değil adalet hakim olduğunda 90'ların güç manyağı vicdan fukarası kalemşörleri bugün ne haldeyse Taraf'ın kulağına üflenenleri yazan muhabirlerinin, Fenerbahçe'ye savaş açan yazarlarının halini de göreceğiz. Kardeş yayın organızın reklam söylemini hatırlayalım "Gerçekler zamanla anlaşılır"
Daha rahat bir hayat sürmek varken malınızı mülkünüzü riske edip Taraf'ı çıkarmakla büyük bir maceraya atıldığınızı söylüyordunuz, geldiğiniz noktaya uzaktan bakınca ne kadar trajik. Bağımsız bir ses olma çabasından sahibinin sesi olmaya doğru hazin bir geri çekiliş.
Desibel rekortmeni köşe yazarları
Muhafazakar mizah diye bir şeyin olamayacağını her Tweetiyle bize bir kez daha hatırlatan "sözde" genç sivillerinizden, desibel rekorundan başka bir erdemi olmayan köşe yazarlarınızdan, kulağına üflenenleri suflesiz söyleyebildiği için kendini büyük muhabir sanan elemanlarınızdan sizin adınıza ben utanıyorum.
Ahmet Bey bırakın bu işleri artık her gün insanı utandıracak şeyler yapan imzaların en üstündeki imza sizin olmasın, Fenerbahçe'yi aşağılamak başka şeyleri aşağılamaya benzemez, bu vicdanı kör muhabirlerinize, editörlerinize bir zahmet bunu hatırlatın. Bir yandan barış, çicek böcek nutukları atarken milyonlarca Fenerbahçeli'nin nefretini körüklemeyi ve bunu sistematik olarak yapmayı artık bırakın. Siz her zamanki megalomanlığınızla kendi adınıza gazetecilik ödülü verileceğini falan sanıyorsunuzdur ama Taraf Gazetesi bu gidişle Goebbels'in anısına verilen bir ödülü alabilir en fazla.
Eski bir Taraf okuru
Devamı ...