13 Ekim 2010

Geleneksel Saçma Mağlubiyetlerden Biri



Bir Fenerbahçe geleneği olarak yine aptalca bir maç kaybettik. Spahija'nın maçı bitirmek için seçtiği Vidmar'lı ve Tomas'lı beş maçı verdi diyebiliriz. Pota altında Oğuz ve dışarıdan Ukiç'in 8'er sayısıyla kolay basketler bulduğumuz ilk periyortta farkı çift hanelere çıkardık. Efes'in tam sahada yaptığı baskıyı 2-3 kez cezalandırıp kolay basketlerle farkı belli bir seviyenin üstünde tuttuk. Kerem Tunçeri'nin ve biraz da Roberts'in dışında Efes'de direnen kimse yoktu. İkinci periyod Lavrinoviç'in faul problemi ve Vidmar-Kaya ikilisinin rotasyona dahil olması sonrası pota altına top indirmeyi azalttık. Mirsad'la Ömer Onan'ın üçlükleri ve Emir'in bir numara oynadığı dönemdeki asistlerine, Efes Roberts'in faul çizgisinden bulduğu sayılar ve yine Kerem Tunçeri'yle yanıt verdi. Kerem Tunçeri'nin son saniye üçlüğüne rağmen devre sonuna 11 sayı önde girdik.

İkinci yarının ilk beş dakikasında yine karşılıklı basketler varken Kerem'in organizasyonuyla Rakoceviç'in ve diğer Kerem'in basketleriyle Efes farkı 2 ye kadar indirdi. Periyod sonunda Kerem Gönlüm 3'lüğü atsa öne de geçeceklerdi. 4 periyota maça başladığımız 5'le başlayıp farkı tekrar 11'e kadar çıkardık. Müthiş bir maç oynayan Kerem Tunçeri bir kez daha devreye girdi, Ukiç'in penetre etmeyi unutması ve Oğuz'un hücumda tek seçenek kalması sonucu fark 4 sayıya kadar düştü. Kinsey'in top kaybı sonunda 2:30 kala Spahija oyuna maç boyunca hiç bir şey yapmayan Tomas'ı ve Oğuz'un yerine de Vidmar'ı almayı tercih etti. Bir sonraki hücum Vidmar aldığı hücum ribauntu sonrası topu dışarıya çıkarmak yerine kendisi kullanmayı seçip atışı kaçırdı. Diğer hücum Tomas köşeden boş üçlüğü kaçırıp Vidmar ribauntu alan Rakoceviç'e aptalca bir faul yapıp faul çizgisine yolladı ve Efes ilk kez öne geçti 1 dakika kala. Bir sonraki hücumda Tomas yine bomboş turnikeyi kaçırıp Efes'e maçı kazanma şansı verdi. Son topu Ukiç'le kullanıp Roberts'ın bloğuna yakalandık. Kalan 1.8 saniyedeki molada bir şut seti çizileceğini ummuştuk ama alakasız ve rastgele atılmış Mirsad'ın kaçan şutuyla maçı kaybettik.

Spahija'nın maçı bitiren 5'te Toması oynatması ters tepti. Kinsey de pek iyi sayılmazdı ama Tomas maç boyunca maçtan ve takımdan o kadar kopuk bir görüntü çizmişti onun yerine Kinsey'le maçı bitirmek daha iyi bir tercih olurdu. Oğuz'u illa dinlendireceksek son 2 dakika Vidmar yerine Lavrinoviç'le dinlendirmeliydik. Güya maç öncesi pota altında Efes'e karşı üstündük, 16 hücum ribauntu vermişiz. Oğuz'un geçen seneye göre daha hareketli olduğu ve hücumda daha fazla sorumluluk aldığı doğru ama ribaunt konusunda hala çok eksiği var. 2.10'luk bir beş numaraya göre çok daha agresif bir ribauntçu olması lazım.

Maçı Efes'e getiren bir numaralı faktör Kerem Tunçeri faktörü. Dünya Şampiyonası sonrası özgüveni de tavan yapmış Kerem'in. 27 dakika sahada kalıp 18 sayı 6 asistle takımın ilk yarıda maçta tutunmasını ikinci yarıda geri dönüşünü sağladı. Eğer Rakoceviç'i maç boyunca Ömer Onan'la tutmak yerine Kerem tek başına direnirken Ömer'le Kerem'i kilitleyebilseydik maç değişik olurdu. 39 dakika boyunca önde olduğumuz bu maçı böyle kaybetmek ve son üç Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı da böyle abuk sabuk son saniye tuhaflıklarıyla kaybetmek bir hayli sinir bozucu.

Hakemlere de değinelim; yine rezil kepaze kararlar verdiler. Hakemlere dair en sinir olduğum husus bazı pozisyonlarda topun gittiği yer ya da atışın sonucuna göre faul çalmaları. Bugün Emir'e çalınan iki faul var. Birinci de Roberts'a hiç bir müdahale olmamasına rağmen atışı kötü gitti diye 2 saniye geç çalınan bir faul, diğerinde yine Emir'e Cenk'in yaptığı top kaybı sonucu "bu topu kendisi kaybetmiş olamaz Emir bir şey yapmıştır" diye çalınan tahmini faul. İkisi de basketbol hakemliği adına utanç verici düdüklerdi. Bir de Kerem Gönlüm'ün lehine çalınmayan ve Kerem'in haklı olarak delirdiği pozisyon var, hakem de haksız olduğunu bildiği için Kerem'in isyanına teknik faul çalamadı. Basketboldan anlamayan, faul sayma fetişisti iki spikerinde maçı katlettiğini belirtelim.
Devamı ...

11 Ekim 2010

Basketbol Federasyonu Saçmalıyor, Yönetim Uyuyor



Basketbol Federasyonu Dünya Şampiyonası’nın hemen ardından yıllardır alışık olduğumuz saçmalıklarına devam ediyor. Geçen sene kadın basketbolunda final serisini 0-0’dan başlatma ve Galatasaray - Mersin B.Ş.B. yarı final serisini 0-0 yerine 1-1 başlatma gibi kolaylıklara rağmen Galatasaray’ın yine ve yeniden Fenerbahçe’ye kaybetmesi federasyonu bir hayli sinirlendirmişti. Bu sene Cumhurbaşkanlığı kupası için Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanacak maçın tarihi 20 Ekim 2010 günü olarak açıklandı. Ne tesadüf ki Fenerbahçe Erkek Basketbol Takımı’nın ilk Euroleague maçıyla aynı gün ve aynı saatte. Başka gün yokmuş gibi erkek takımının Euroleague açılış maçıyla kadın takımının ezeli rakibiyle kupa maçını aynı güne koyan federasyonun bu aptalca kararı üzerine yazmayı planlıyordum ki federasyon bir karar alıp daha önce Ankara’da oynanacak maçı İstanbul’a aldı. Yani 20 Ekim günü Fenerbahçe erkek basketbol da Lietuvas Rytas’la oynarken, aynı saatte Abdi İpekçi’de kadın basketbol takımı Galatasaray’la oynayacak.

Bu değişikliği geçen yıllarla da birleştirince nasıl kötü niyetli bir değişiklik olmadığını düşünebiliriz merak ediyorum. Bir numaralı hedefi basketbola ilgiyi yaygınlaştırmak olması gereken bir federasyon kadınlarda sezonun en önemli marka değeri taşıyan maçını nasıl Fenerbahçe’nin Euroleague maçıyla aynı saate koyar?

Biliyoruz ki federasyonun basketbolun yaygınlaşması,tabana yayılması gibi bir amacı hiçbir zaman olmadı. 200 kişilik bir kongreyle Türk basketbolunu yönetmekten son derece hoşnut Turgay Demirel federasyonu. Ligin başlamasına beş gün kala basketbol maçlarının yayın hakkının ne olacağı belirsiz, Türkiye Kupası maçları kimsenin adını bilmediği şifreli bir kanaldan yayınlanıyor, iki gün sonraki Efes – Fener maçının da yayınlanıp yayınlanmayacağı muamma. Basketbola ilginin tavan yapması gereken dönemde federasyonun beceriksizliği yüzünden marka değeri yüksek maçları bile kimse izleyemiyor.

Aynı gün erkek takımı ve kadın takımının maçları çakışan iki maça da gitmek isteyen taraftarına bu maçlardan birinden feragat etmesini şart koşan bir takvime itiraz etmeyen, ses çıkarmayan Fenerbahçe yönetimi de bu federasyonu hak ediyor. Özellikle kadın basketbolda Galatasaray’ın Fenerbahçe’yle rekabet edebilmesi için resmen federasyon olaya müdahil oluyor. İki senedir sezon ortasında değiştirilen play-off statüsü, erkeklerde farklı kadınlarda farklı uygulanan play-off eşleşme kurallarına, formasını öptü diye ceza verilen oyuncusuna rağmen Galatasaray bir türlü yenemiyor Feneri. Bu sene Galatasaray kazansın diye ne yapılacak çok merak ediyorum. Taurasi çıplak poz verdi diye federasyon play-off zamanı, “halkın ar ve haya duygularını incittiği gerekçesiyle” ceza verebilir mesela. “Fenerbahçe destekli basketbol federasyonu” Fenerbahçe’nin altını oymaya, federasyon destekli Fenerbahçe yönetimi uyumaya devam ediyor. Olan yine taraftara oluyor.
Devamı ...

10 Ekim 2010

Ayağına Sağlık Mesut



Bu mesele hâlâ konuşuluyor, çok ilginç. İnsanlar bazen mantık ve analitik düşünme yeteneğini tamamen bir kenara bırakıp öyle konuşuyorlar sanırım. Üstelik bunu yapıyor olmak için bayağı kendini zorlaması lazım insanın. Mesut konusunda sürekli okuduklarım eğer bu insanların normal zeka seviyesi ile ürettikleri şeylerse çok üzücü. Gerçi gazete haberlerine yapılan yorumları okumak başlı başına bir kabahat, orada suç benim.

Blogu takip edenler geçen senelerde ve bu sene başından beri hiç kimseye yapmadığım bir kıyağı Mesut'a yaptığımı fark etmiştir. Normalde sadece Fenerbahçe ile ilgili cümleler kuruyorum. Mesutsa özellikle son Dünya Kupasından sonra âdeta bir ergen heyecanıyla, poster çocuğu izler gibi izlemeye başladığım bir oyuncu oldu. En son bir Fenerbahçe maçı dışında oyuncuyu bu kadar keyif alarak izlememin üzerinden iki elin parmaklarından fazla süre geçmiştir. Topa dokunuşuyla, oyun zekasıyla, attığı paslarla bana Alex'i hatırlatıyor Mesut. Sayesinde bu sezon Fenerbahçe maçı bekler gibi Real Madrid maçı beklemeye başladım. Şu gezegende futbolla ilgilenip Mesut'un oyunculuğunu ve gelişimini takdir etmeyen kaç insan vardır, nasıl bir mantıkla bunu yapıyorlardır bilmiyorum ama çok sayıda olmadıklarına eminim.

Böyle güzel bir adam Türkiye'de nefret objesi haline getirildi. Hiç suçu günahı yokken maç boyunca ayağına top gelince ıslıklandı. Maç bitti hâlâ nefret kusuluyor. Üstelik milliyetçi nefretin odağında olmak için fazlasıyla Türk, fazlasıyla müslüman bu çocuk. Kökenlerimi biliyorum diyor, maçtan önce iki avucu açık dua ediyor. Kimseden nefret etmek için bahane değil Müslüman veya Türk olmaması fakat bu tür nefreti üreten zihinler normalde bunları da dikkate alırdı. Mesut'un durumunda o da kâr etmiyor. Kendisini nefret dışında ifade edemeyen bir kesim yine kusuyor.

Mesut garibim hâlâ "sevinmek istemedim, gol atmak görevim ama Türkiye'ye olunca sevinç gösterisi yapmak içimden gelmedi, umarım Türkiye ile birlikte gruptan çıkarız" diyor. Kendisine sallanan kasti tekmelerden sonra bile faul çalınsa da çalınmasa da dönüp arkasına bile bakmayan, hemen topa bakan bir adam. Bir kere bile hakemin üzerine saldırıp kart istediğini görmedim. Bir kere bile rakibi, rakip taraftarı kışkırttığını görmedim. Adamlığı da topa dokunuşları kadar zarif.

O kadar ironik ki, sahada kendi takımlarında oynayan Emre B., Servet, Alpay gibi adamları alkışlayan Türk milli takımı taraftarı bu adamı ıslıklıyor. Nefret etmek için rakip formayı giymesi, omuzda taşımak için takımın formasını giymek yeter. O yüzden anlatamıyoruz ya Fenerbahçelilere Emre Belözoğlu'nu neden istemediğimizi. Kayseri'de yerde yatan rakibin kafasına şut çekerken, Gençler maçında kendisine yapılan faulün intikamı için topsuz alanda tekmeyi sallıyor. Üzerindeki formayı o sahnelerle görünce içim acıyor ama sadece o formayı giymesi bazıları için yeterli. Ona o formayı giydirene hesap soracaklarına daha da kuvvetli alkışlıyorlar.

Kendi evinde oynadığı maçta anlamsız bir yere ıslıklanan Mesut gidiyor golünü atıyor, dönüp taraftara bakmıyor bile. Elini bile kaldırmıyor sevinmek için. Bizim Ayhanlar orta parmak gösterir, Tuncaylar sus işareti çeker, Emreler kolunu sokar, Ardalar taklalar atardı. En çok alkışı da onlar alırdı. Şimdi görüyorum ki Mesut'un kafasını bile kaldırıp bir terbiyesizlik yapmaması nefretle beslenenleri daha da kudurtmuş. 7 yaşından beri Alman kulüplerinde oynayan; 18 yaşında Alman U-19 takımında oynamaya başlayan, 2 sene önce Alman milli takımına seçilen Mesut, 2009 yılında Türk Milli Takımı'nı seçmeliymiş, suçu buymuş. Bak sen! Adamlar U-19, U-21 takımlarında maça çıkarsın, 2009'da senin haberin bile olmayan turnuvada U-21 takımıyla 2010 Dünya Kupası jenerasyonunu turnuvaya hazırlasın, o takımdan Mesut'la beraber 10 oyuncu Dünya'nın en iyi milli takımlarından birisi olsun, ama sen yok olmaz de. Gelsin 21 yaşında senin takımında oynamaya başlasın. İnsan böyle bir şeyi talep ederken utanabiliyor olmalı fakat böyle bir duyguları da kalmamış. Bütün yaz "kanka ben süper yaz geçiriyorum, valla üç ay boyunca çalışmam yatarım, ortamlara akarım" diyip yaz sonunda sabah akşam çalışan arkadaşından borç isteyen bir adam gibiler.

Türk Milli Takımının her büyük maçı ve turnuvası öncesi üretilen milliyetçi nefret dilinden de nefret ediyorum. Bu zihniyetin takımı Servetlere, Emrelere, Ayhanlara mahkum, bu kafalarla hiçbir sorunun da bir çaresi falan yok. Servet yanına yaklaşana pençe atsın, Emre kafalarına şut çeksin, Ayhan üstlerinde tepinsin, Mesut sizin neyinize?
Devamı ...

6 Ekim 2010

Dünyaca ünlü de Jong tekmesi



De Jong vahşetleri üzerine manzumeler üreten bazı futbol romantikleri dünyaca ünlü de Jong tekmesi 4 yıl önce atılınca (aşağıda) ne diyordu biliyor musunuz? "Fenerbahçe çok pozisyona giremediği için az sayıda penaltı kazanıyor."


fotoğraf: fenerbahceliyiz.biz
Devamı ...

Almanya Maçına Başka Bir Bakış



Bugün Ntvspor’da Haluk Yürekli Mesut Özil’e basın toplantısında mutlaka “hangi milli marşı söyleyeceğini, maç öncesi seromonide Türk milli marşına da eşlik edip etmeyeceğini” soracağını büyük bir iştahla anlatıyordu. Kaç gündür Mesut konuşuluyor, “gol attığında Türkiye’den gelen tepkiler karşısında tedirginlik hissedip hissetmeyeceği” gibi abuk sabuk bir soru bile soruldu kendisine ;sanki Mesut Türkiye’ye gol atsa Türk İntikam Tugayı tarafından kara listeye alınacak.

Daha önce İsviçre formasıyla Türkiye’ye Euro 2008’de gol atan Hakan Yakın tehdit telefonu mu aldı ki böyle ortamı gerecek saçma sapan soruları yöneltiyor bu basın mensupları. Alman basını son derece sağduyulu bir şekilde bir arada yaşamayı artık başarmış iki halkın karşılaşması gibi olaya bakarken Türk tarafındaki mutlak taraf seçme, safını belli etme temelli özcü yaklaşımlar mide bulandırıcı. Mesut’un Cuma günü Türk milli takımının orta saha ve defansıyla imtihanını değil Mesut’un Türklükle imtihanını ölçmeye çalışıyor Türk medyası.

Yıllarca Avrupa’daki bütün irili ufaklı galibiyetlerin ardından yurtdışında yaşayan Türkler üzerinden bir duygu sömürüsü yapılırdı. Almanya’daki Türkler’in galibiyet sonrası ertesi gün işlerine başları dik gidebileceği, sürekli onları ötekileştiren sisteme karşı küçük de olsa bir intikam aracı elde ettiği ballandırarak anlatılırdı ama artık eskisi gibi değil işler. 1960’larda köyünden askerlik dışında bir yere çıkmamış insanların gittiği içe kapalı bir tutuculukla gettolara hapsolup kültürel alışverişten kaçındığı bir yer olmaktan çıktı Almanya. Ne Türkler ilk gittikleri algılarını sürdürüyorlar, ne de Almanlar Türkler’i başka bir dünyadan gelmiş insanlar olarak değerlendirmeyi, Artık hem Türk kökenleriyle hem Almanya’nın kendilerine kattıklarıyla gurur duyan, gettolarından çıkıp kökleriyle de yaşadıkları yerlerle de barışık Türkler yaşıyor Almanya’da. Bu insanlar alınacak galibiyet ya da mağlubiyeti ertesi gün kendisini aşağılayan Herr Müller’e karşı bir böbürlenme ya da küçük düşme aracı olarak görmüyorlar artık. Oysa Türk basını işin hala böyle olması gerektiği yönünde dolduruşa getirmeye çalışıyor gurbetçi dediğimiz insanları. Bu insanların Almanya-Türkiye maçına illa bizim kanıksadığımız biçimde bir ölüm-kalım savaşı olarak mı bakması gerekiyor. Tam tersine neden 40 yıl önce gitmiş insanların bizzat kendi içlerinden çıkan, hangi formayı giyerlerse giysinler kendilerini biraz Alman biraz Türk hisseden çocukları farklı formalarla gördüğü bir festival havası olarak bakamıyoruz bu maça.

Nuri Şahin’in gencecik yaşında idrak ederek ve büyük bir ferasetle bu maçı bir şölen olarak görmesini, Mesut’un milliyetçi gazlamalara gelmeyip sonuçta bunun bir futbol maçı olduğu hatırlatmasını önemsemiyoruz. Hala otuz sene önceki duygularla, sorunlarını deplasmandan deplasmana hatırladığımız, altyapısını yağmalayıp başarı hikayelerini devşirdiğimiz insanlara tutmaları gereken ve olmaları gereken tarafı bildiriyoruz. Dedelerinin,babalarının yaşadığı kimlik problemlerini aşmış iki dilli, çok kültürlü, asimile olmadan uyum ve entegrasyon sağlamayı başarmış bir kuşağın farklı formalar altında da olsa buluşması olarak görelim bu maçı. Bir kez de bir milli maçı miliyetçiliğe hizmet eden bir cenk olarak değil çok kültürlülüğe övgü diye okuyalım. Ne kaybederiz ki?
Devamı ...

5 Ekim 2010

YEEEEEEE TEEEEEEER



Ülkede ne olursa olsun hiçbir şey futbol kadar sinir bozucu, baş ağrıtıcı olamaz. İki hafta sonra oynanacak Konyaspor - Fenerbahçe maçının günü ve saati açıklanmış. Maç yine Pazartesi. Bu yapılan saygısızlık, soygunculuk, haksızlık. Ne Lig TV'nin keyfi, ne birilerinin isteği üzerine maç programı ya-pıl-maz. Uygulamalarınızla bir kişiyi bile mağdur ediyorsanız bunu ya-pa-maz-sı-nız.

Fenerbahçe daha geçen hafta Pazartesi oynadı. Şimdi Konyaspor deplasmanına Pazartesi gidiyor. Federasyon, Fenerbahçe deplasman taraftarı avantajından yararlanamaması için kasten mi ayarlıyor bunu? Hafta içi İstanbul'dan Konya'ya çok az insan gider. Deplasman taraftarı için pazartesi maçı haksızlıktır. Fenerbahçe için haksızlıktır. Fenerbahçe organize deplasman taraftarı desteğinden mahrum bırakılmaktadır. Ne Konyaspor ne de Fenerbahçe Avrupa Kupalarında oynamıyorken bu düzenlemede kasıt vardır. Tv yayını için Cumartesi veya Pazar öğleden sonra boşken ve Konya'da öğleden sonra maç oynamak için bir sakınca bulunmuyorken maçı Pazartesi oynatamazsınız.

Pazartesi hafta sonu değildir. 4 günlük hafta sonu olmaz. Maç yayınını dengeli dağıtmak için yapıyorsanız o zaman 9 maçı haftanın 7 gününe neden yaymıyorsunuz? İsteyen istediği maçı izler zaten. Her geceye bir maç koyarak insanların kafasına "bak maç var haydi izle" diye vuramazsınız. İngiltere'de, İtalya'da hafta sonları öğlen maçları oynanıyorsa Türkiye'de de oynanır ve izlenir. Tanıl Bora daha önce yazdı "Yine de, pazartesi maçı, futbolun artık esasen bir televizyon seyirliği olduğunun tescilidir."

Eğer oyunu televizyon seyirliğine çevirmek niyetindeyseniz sonuçlarına da hazır olun. Yavaş gösterim keyfinden faydalanmak isteyen taraftar, çok konuşan çok bilmiş spikerlerin gazladığı bir kitle, başarıya endekslenmiş bir seyir keyfi. Yakında tribünlerde insan kalmayınca bu çarkı daha ne kadar döndürebileceksiniz bakalım.

Futbol taraftarının artık oyunun ana aktörü olduğunu hatırlaması zamanı geldi. Maç yayını ihalesi ligi yönetmeye, başkanlar tribünden kazandıkları paraları çöpe atmaya devam ettikçe yapılacak tek bir şey var. Fiyatlar makul seviyeye inene kadar maça gitmeyin, maçı televizyondan izlemeyin. Deplasmana gitme hakkınızı gasp eden adamlara para verip gaspçınıza destek olmayın. Konyaspor - Fenerbahçe maçı Kuzey Amerika'da iş saatine denk geliyor. O maçı digitürk web tv'den kimse almaz.

Not: 10. haftadaki Bursaspor maçı da Cuma oynanacakmış. Normalde bir sezonda dört beş kere hafta içi (Cuma) oynarken şimdi Pazartesi de işin içine girince 2 haftada bir hafta içi oynuyoruz. Tam bir hak gaspı. Yönetimin en ufak tepkisi yok.
Devamı ...

4 Ekim 2010

Beni yak, kendini yak, Mamadou Niang!*



Gençlerbirliği maçından sonra epigraf niyetine sizi erken öten horozun akıbetinden haberi olmayan Mehmet Demirkol'un 27 Ağustos tarihli yazısına bağlamak istiyorum:

"Fenerbahçe futbol takımı ise fizik olarak yetersizin de gerisinde... Organizasyon açısından ise 30 yıl geride."

Ulusal basında yazı yazan bir insan, erken öten horozun akıbetinden haberdar olmalı; ama biz Fenerli olduğumuz için böyle bir yükümlülüğümüz yok. Şu halde, muhteşem transferleriyle ligin tozunu atan Beşiktaş ile "organizasyon açısından 30 yıl geride olan" Fenerbahçe'nin puan durumundaki vaziyetlerine bakalım:

4. Fenerbahçe 13 (Avr: 10)
5. Beşiktaş 13 (Avr: 6)

O zaman hep beraber erken ötelim:

Beni yak
Kendini yak
Mamadou Niaaaaaaang

* Başlık bana ait değil. Televizyondan duyulmadı ama ilk kez Kasımpaşa maçında Fenerbahçe taraftarı tarafından terennüm edildiği söyleniyor.
Devamı ...

Bursaspor Dokunulmazlığı



Geçen sene spikerler gevrek gevrek gülerek Bursaspor kalecisinin Avrupa'nın bilmem kaçıncı golcü kalecisi olduğunu falan sayardı her maçta. İki haftada bir penaltı atan bir takım için çok anormalmiş gibi. Fenerbahçe geçen hafta Kasımpaşaspor'a karşı tam "30 hafta sonra" penaltı kazanmıştı örneğin. O yüzden Fenerbahçe kalecisinin gol kralı olma şansı yok. Ne kadar ilginç, bu hafta da Bursaspor maçında olaylar olmuş. Şükredelim bu hafta bedava 3 puan yok.

Hüseyin Çimşir canı sıkıldığı için mevzu çıkarıyor, önce rakibi fırlatıyor, sonra yumrukluyor (yukarıda salladığı yumruğun fotoğrafı), sonra kendisine kesin olarak kırmızı kart gösterilmemesi fermanı bulunan Volkan yine kavgaya karışıyor, önce sırttan itiyor, sonra da (aşağıda gösterilen) yumruğu rakibin boynuna indiriyor. Sonuç ne? Sarı kart ve dövdükleri adam da sarı kart görüyor. Devlet bakanı Faruk Çelik bu pozisyonlar hakkında ne düşünüyordur? Rica edelim maratonda analiz etsin.


Devamı ...

3 Ekim 2010

Fotopapaz - Niang ve Diğerleri



Thomas Doll'un bağıra çağıra, hoplayıp zıplayarak protesto ettiği faul. Koşan oyuncunun bacağına gelip yandan bacağınızla vurursanız düşer, fizik kuralı. Buna bile çıldırıyorsa maç sonundaki hakem şikayeti ne kadar inandırıcı?


Çekirdekçi futbolcu istemiyoruz!


Lig tv komedi dans ikilisinin "Niang çok da net vuramadı kafayı, şans da lazım golcüye" dediği pozisyon. Niang uçarak yaklaştığı topa "çok net" dünyanın kaç bucak olduğunu gösterirken.


Koşmayan Alex topa basıp kapmadan hemen önce. Birazdan topu çalacak, soldaki Niang'ın önüne yuvarlayacak, Niang da şovunu yapıp elin adamına golü yazdıracak.


Dakika 75'te 2-0 önde olan takımın taraftarı eveleyip geveleyen defans oyuncuları ve kalecisini yüksek sesle ıslıklarken.


Niang golün resmi asistçisi ve sahibine "Abi bak şimdi, sen ofsayttın, arkadan da bu Gökhan geliyor, attım ben de o tarafa, aferin iyi koştunuz" şeklinde yarattığı golü açıklarken.

Ayağına sağlık Niang başkan.
Devamı ...

2 Ekim 2010

Bu gece için



Hazır yendik, hazır keyfimiz yerinde. Ben rakı masası özledim arkadaş, canınızı acıtmak için bir hatırlatma yapayım dedim Sadri ağabeyle.

Devamı ...

Fenerbahçe 3 - Gençlerbirliği 0
STSL 02/10/2010



STSL yedinci hafta maçında Kadıköyde Gençlerbirliği’ ni ağırlayan Fenerbahçe, karşılaşmayı Niang, Aykut (k.k) ve Andre Santos’ un golleriyle 3-0 kazandı.

PAPAZIN ÇAYIRI: Daum geçen yıl bu zamanlar 'siz hiç sekizde sekiz gördünüz mü?' demeye hazırlanırken, bu yıl haftalar toplama üst üste iki tane üç puan bile ekleyemeden geçiyordu. Geçen hafta Kasımpaşa' yı farklı mağlup ederek moral bulan Fenerbahçe için Gençlerbirliği maçı hiç olmazsa bunu gerçek yapabileceği bir fırsattı.

Gençlerbirliği ise Ankaragücü galibiyetinin ardından bu hafta da bir başka sarı-lacivertliyi yenerek çıkışını sürdürmek arzusundaydı

Fenerbahçe karşılaşmaya baskılı başladı.

6’ da Alex gole çok yaklaştı: Sağ ayağıyla ceza sahası çizgisinin hemen önünden yaptığı sert vuruşta üst direk, büyük ustanın Gençlerbirliği kalesine toplamda atacağı onuncu gole engel oldu.

Gençlerbirliği çok sert oynuyor. Pardon çok faullü.

21’ de beklenen gol geldi: Caner’ in ceza sahası içine yaptığı mükemmel ortaya Kara Yılan’ ın kafa vuruşu insafsızdı, yere çarpıp doksanı bulan topta kaleci Özkan’ ın en ufak bir şansı yoktu: 1-0

26’ da Gençlerbirliği atağında kapılan topu Alex sol kanattan kaleye akan Kara Yılan’ ın önüne bıraktı. O da yaptığı her hareketle Mem. in neden 'almışız Kara Yılanı...' dediğini eşe dosta gösterdi. Çalımlarla Gençlerbirliği ceza sahasına giren Niang’ın vuruşunda top Aykut’ a çarparak ağlara gitti: 2-0.

Kalan sürede iki takım başka gol bulamazken, ilk devre Fenerbahçe’ nin 2-0’ lık üstünlüğüyle tamamlandı.

İkinci yarıya Gençlerbirliği daha etkili başladı.

53. dakikada Tambwe' nin sağ taraftan ceza sahası içine yaptığı ortada Serkan defansın arasından topa dokundu ama vuruşu Volkan’ ın ayaklarından geriye geldi.

67’ de Jedinak Niang' ı düşürerek ikinci sarıdan kırmızı kart gördü ve bir anlamda maçı bitirdi.

88’ de Niang’ın uzun pasıyla başlayan kontratakta kaleci ile karşı karşıya kalan Gökhan Gönül topu geriden gelen Andre Santos' un önüne yuvarladı: 3-0.

Kalan sürede başka gol olmadı ama golün hemen ardından Gökay oyuna girdi.

Fenerbahçe taraftarını sonuç ve oyun olarak umutlandıran bu maçın tek kötü yanı sakatlanarak yerini Andre Santos’ a bırakan Selçuk’ un ilk yarıyı kapatmış olması.

FENERBAHÇE: 3 - GENÇLERBİRLİĞİ: 0

Stat: Şükrü Saracoğlu

Hakemler: Fırat Aydınus, Baki Tuncay Akkın, Serkan Akarca

Fenerbahçe: Volkan, Gökhan Gönül, Lugano, Yobo, Caner, Mehmet Topuz, Emre, Selçuk (56 Andre Santos), Dia (82 Kazım), Alex, Niang (88 Gökay)

Gençlerbirliği: Özkan, Orhan, Aykut, Kulusic, Murat (79 Hurşut), Cem, Jedinak, Oktay (46 Soner), Patiyo, Serkan, Smeltz (71 Alparslan)

Goller: Niang, Aykut (k.k), Andre Santos

Sarı kartlar: Emre, Gökhan Gönül / Orhan

Kırmızı kart: Jedinak
Devamı ...

1 Ekim 2010

Hani Verdiğin Sözler?



Gerçi Kemal'i bırakmasak değil on, yirmi sene daha kulübede gol sevinci yaşayıp topçuların doğum günlerinde antrenmana giderken marketten on ikilik yumurta kolisiyle iki kilo un alırdı ama ya sen Tuncay? Yaş geliyor otuza, bu saatten sonra dönsen ancak tamamlarsın on seneyi. "10 yıl daha" derken bir süreklilik anlamı da var da hadi onu görmezden gelelim. Seneye gel de altı sene oynayıp ona tamamla bari. Bitince otuz beş oluyorsun zaten, sonra emekli olursun.
Devamı ...