17 Aralık 2011
Kişisel Bir Rıdvan Hikayesi

89-90 sezonu benim için Yesiç Trabzon'da o tekmeyi attığında bitmiş, Fenerbahçe'nin maç sonuçlarından ziyade Rıdvan'ın ameliyatlarını takip etmeye başlamıştım.Her gün gelen Milliyet gazetesinin spor sayfasında kah Rıdvan'a dair bir ameliyat haberi, kah futbol hayatının bittiği söylentisini okur kahrolurdum. 9 yaşındaydım, o zamana kadar Fenerbahçe'nin kaybetmesi ve beden dersinde top oynama hayali kurarken ek matematik dersiyle karşılaşmak dışında bir hüzün tanımım yoktu. Rıdvan'ın sakatlığı bunların yanına eklendi. Bayern Münih'in kulüp doktoru Wohlfart'a bir kez daha muayeneye gittiğini duyup , o tılsımlı ve büyülü ismin bizim kahramanımızı bir an önce 8 numaralı formaya kavuşturacağını hayal ederdim.
Fenerbahçe'ye biraz kendimi fazla kaptırsam da evde artık daha çok hastane, film, doktor, kelimelerini duymaya başlamıştım. Bahsedilen kelimeler ben biraz kulak kabartınca fısıltıya dönüşse de kötü bir şeyler olduğu hissini veriyordu. Ben kendi kendime yeni sezon kadrosunu falan tasarlayıp fiktstürde hangi maça kaç puan yazacağımı düşünürken bir akşam annem, teyzemin İzmir'de hastaneye yatması gerektiğini ve o iyileşene kadar onun yanında kalacağını söyledi. Bütün o duyduğum hastalık, hastane, doktor kelimeleri ete kemiğe büründü ve teyzemle annemi bir akşam İzmir'e uğurladık.
Teyzemin hastaneye yatmasından kısa bir süre sonra lig başladı. Rıdvan'ın sağlık durumunu gazeteden teyzemin sağlık durumunu telefondan takip ediyorduk, Lig bizim için felaketle başladı. Aydın'dan 6 tane yedik radyodan dinlediğim için maçın gollerini Spor Stüdyosu'nda görene kadar sonucun gerçek olduğuna inanmamıştım. Hiddink'li sezon iyi başlamamıştı, Rıdvan'dan ses seda yoktu,teyzem hasta ve annem uzaktaydı. Bir çocuk için berbat bir senaryo durumuyla okula başladım. Teyzemin doktorlarından da Rıdvan'ın doktorlarından da zaman zaman iyi haberler gelse de hala ikisi de uzaklardaydı.
En çok futbol oynarken kaptırıyordum kendimi ,mahallede lakabım Maradona olmasına rağmen 3 Mayıs 1989'dan sonra seslendirmelerini kendimizin yaptığı mahalle maçlarında, sokak arası tek kalelerde ve tenefüslerde kendimi Rıdvan olarak isimlendiriyordum. Doğum günümde alınan sarı lacivert futbol topuyla evin içinde bile Rıdvan'ın sahalara döndüğünde atacağı golü anlatıp bir yandan da canlandırırdım.
Ekim'in ortalarında İzmir'den haber geldi, teyzemin hastaneden çıkacağı ve eve döneceklerini öğrendim, aynı anda Rıdvan'ın oynama ihtimali de kanlı canlı bir gerçeğe dönüşmüştü. Annem İzmir'den dönerken Nazilli'den "Fenerbahçeli Rıdvan'ın Yeri" yazan bir dinlenme tesisine ait sarı lacivert bir örtü gibi bir şey getirmişti, teyzemin ve annemin dönüşünün sevincinin yanında o üzerinde adres ve telefon yazan örtü için sanki Rıdvan'a ait bir şeye sahip olmuşcasına sevinmiştim.
Teyzemin dönüşüyle beraber evden çok teyzemde kalmaya başladık, çünkü eve dönüşü iyileştiği anlamına gelmiyordu, ağrıları artmış ve tek başına çocuğunu kucağına alacak bile takati kalmamıştı. Ligde berbat gitsek de o hafta İzmir'de oynayacağımız Karşıyaka maçında Rıdvan'ın hiç değilse 20-25 dakika oynama ihtimali olduğu hafta boyunca en çok konuşulan şeydi. Cumartesi İzmir'de sahaya çıkacak 18 kişilik kadroya Rıdvan'ın alındığını öğrenen binlerce kişi büyük bir heyecanla Şeytan'ın dönüşünü bekliyordu.
Bir yandan Rıdvan döneceği için seviniyor, bir yandan da alakasız yerlerde annemin, ablamların sessizce ağladığını görüp teyzemin durumunun gün geçtikçe kötüleştiğini anlıyordum. Artık yatmadan önce ilk olarak teyzemin iyileşmesi için dua ediyordum ama araya Rıdvan'ın iyileşmesini de yine de sıkıştırıyordum.
20 Ekim Cumartesi günü yan odadaki derin ve kasvetli sessizlikten kaçıp diğer küçük odaya gittim. Radyoyu açtım, Karşıyaka maçı başladı, takım sezona berbat başlamasına rağmen İzmir'in ve Ege havarisinin kadrolu radyo spikeri Murat Ünlü tribünde 50.000 kişinin olduğunu söyledi Maç oynanırken tribündeki "Rıdvan" tezahüratlarını radyodan bile duymak mümkündü. İlk yarıyı 3-1 önde bitirdik, ikinci yarı dakikalar geçiyor ve ben radyo başında, binlerce kişi stadda hafta içi bize vaadedilen son 20-25 dakika için Rıdvan'ı bekliyorduk. Maç 3-2 ye gelmişti bu arada, radyoda bir uğultu koptu herhalde gol attık diye düşünürken Murat Ünlü Rıdvan'ın ısınmaya başladığını söyledi, ve bir kaç dakika sonra Şeytan saha kenarına geldi. Ondan sonra herşey bir film senaryosu gibi oldu, Murat Ünlü Rıdvan oyuna girdikten 5-10 saniye sonra onun adını söyledi, adını söylemesine gerek olmadan radyodan gelen gümbürtüden topun onun ayağına geldiğini anlamıştım. Spiker Rıdvan'ın adını söylemeye devam etti, "Rıdvan, Rıdvan sıyrıldı ve gol" e dönüştü cümle bir an hayalle gerçek arasında gidip geldiğimi acaba bunun çocuk beynim tarafından yapılmış bir kurgu mu yoksa gerçek mi olduğunu düşündüm. Gerçekti. Rıdvan topla buluştuğu ilk pozisyonda gol atmıştı.
Yesiç'in tekmesinden 11 ay sonra topa ilk temasının sonunda golü bulmuştu. Ben bile onun golle dönmesini hayal ederken biraz gerçekci olsun diye bu kadarını hayal etmemiştim. Maçın başında başkaları tarafından atılan golleri sakin karşılasam da yan odada yatan teyzemi unutup deli gibi sevinmiştim. Odaya gidip "Rıdvan gol attııı" diye bağırdım, herkes birazcık gülümsedi sadece o kadar. Radyonun başına döndüm, skor 5-2 sonra 6-2 oldu. 6. golü de Rıdvan attı, Aylardır Rıdvan dönsün diye dua edip dönüş maçında onun gol atmasını hayal eden bir çocuk olarak bu mucizede benimde payım olduğunu düşündüm.
O gece bu mucizenin mutluluğuyla eve dönmek için arabada beklerken teyzemde kalmayıp bizimle eve gelen annemin arabada başlayan hıçkırıklarıyla her şey bir anda alt üst oldu Annem teyzemin bir hafta on günlük bir ömrü kaldığını, teyzemin eşinden o gün öğrenmiş ve bize de o gün söylemişti. Bir hafta sonra Rıdvan'ın ilk kez 11 çıktığı Bursa maçının olduğu 28 Ekim günü teyzemi kanserden kaybettik. 24 yaşındaydı. Hayatın en acı tarafının Fenerbahçe yenilgileri olmadığını 9 yaşında anladım, ilk kez bir Fenerbahçe maçının soncunu merak etmedim o gün. Yine de bir hafta önce bir anlık da olsa mucizelere inanmamı sağladığı için Rıdvan'a hala minnettarım.
Artık 20 li yaşları bitirdim teyzemin öldüğü yaştan da Rıdvan'ın tekrar sahalara döndüğü yaştan da daha yaşlıyım. Geçenlerde memlekete gittiğimde uzak akrabalardan biri "sen küçükken Rıdvan hastasıydın hala sever misin" dediğinde kendi kendime dedim ki "İnsan kendisine mucize yarattığını hissettiren birini nasıl sevmez ki" ?
Devamı ...
11 Ağustos 2011
Tarafsızlık ne lan? Doğru mu değil mi?
Rıdvan özetle diyor ki "Ben hukuk mukuk bilmem, anlamam ama bu zamana kadar yapılanlar ahlak dışı. 200 metreden ceketinin önünü ilikleyen adamlar bugün kalkmış Aziz Yıldırım koltuk borcunu ödemedi, öbürü çaycı oldu diye haber yapıyorlar. Ayıptır. Başka insanların üzüntüleriyle mutlu mu oluyorsunuz?" Dediği bu. Allahım "tarafsız" değilmiş Rıdvan. Fenerbahçeliymiş. Hem de hasta Fenerbahçeliymiş. Bu da dert oldu.
Okuyorum bakıyorum, dönüp dolaşıp aynı terane. "Objektif değil, Fenerbahçeli" Deli sinirlenmiş durup bokunu kafasına sürmüş. Dur demişler bir daha sürmüş. Yeter lan?
Kimse tarafsız olmak zorunda değil. Hepimiz tarafız. Hepimiz bir takımı tutuyoruz, bir siyasi içtimai görüşümüz var. Full tarafsız olan, olması gereken bir Allah kulu yok şu dünyada. O ne demek? İnsan dediğin bir şeylere inanır, bir şeyleri sever, bir aidiyeti vardır. Elbette kimlik sahibiyiz. Bütün bunlar zaten verili koşullar. Rıdvan taraflı da, Rıdvan eleştirisi "Fenerliymiş, hem de hasta fenerliymiş!"den ibaret olan adam kimliksiz, takımsız, inançsız köpek eniği mi? Ya Galatasaraylı ya Beşiktaşlı ya da başka bir takımı tutuyor ama mutlaka tutuyor.
Bunların anladığı şekilde tarafsız dünyada insan yok. Ama bütün dünyada anlaşıldığı şekilde "tarafsız" insanlar var. Çünkü ahlak var. Herkes "doğru" söylemek zorunda. Objektiflik, tarafsızlık bununla ilgili bir şey, kimliksizlikle ilgili değil. İnsan müslüman olabilir veya ateist olabilir, insan Türk olabilir veya Japon olabilir, söylediği doğruysa doğrudur. "Japonya'nın geçen seneki gayri safi milli hasılası 4.3 trilyon dolar." diyen adama "Tarafsız değil çünkü Japon, Japoncu" diye karşı çıkan adam klasmanında, her önünüze sunulan veriye ad hominemle kalkışmak ancak insanın gerizekalı olduğunu gösterir.
Herhangi bir insanın beyan ettiği bir iddiaya ilk yaklaşım kimliği üzerinden olmaz. Bu ancak ırkçılar ve faşistlerin yöntemidir. Hiç birimiz ad hominemden başka tutunacak dal, kişilik üzerinden tahkir etmeden konuşacak cümle bulamayan kısıtlı zekaların bize çizdiği evrende yaşamak zorunda değiliz. Bir insanın beyanatı önce "doğru mu yanlış mı" üzerinden değerlendirilir. Canına yandığımın ülkesinde mantık derslerini Felsefe dersinin altına koyup onu da 3 saatte geçince bu tip erozyonlar oluyor tabi, kimse "logical fallacy" nedir bilmiyor, sel gibi, çağlayan gibi mantık hatasından mürekkep "duruş"ları da "doğru" zannediyor.
Ben örneklendireyim. Diyelim karşıdaki bir Japon olsun.
Rıdvan şu cümleyi kursun: "Medyanın konuyu ele alış biçimi çok ahlaksız"
Buna sen "Taraflı, Fenerbahçeli" diye cevap verirsen Japon sana mal diye bakar, gerzek diye bakar, şunca et, tavuk, balık ve ekmek yiyip sonunda sentezlediğin proteinlerle oluşturduğun 80 kiloluk bedenin organik israf olur adamın gözünde. Bu ne lan?
İddia ne? Medyanın konuyu ele alış biçimi çok ahlaksız. Bu bir iddia, senin "Fenerbahçeli" demen bu iddiayı çürütüyor mu? Çürütmüyor.
Demek ki, Rıdvan'ı çürütmek, yanlışlamak için buhran geçiriyorsan, iddia ile alakalı bir karşı iddiada bulunman lazım. Ne olabilir? "Medya bu konuyu çok süper ele almıştır."
Öyle olmadığı da belli. Medya konuyu ahlak seviyesinin altında, rezil bir şekilde ele almıştır ve tam da böyle olduğu için Rıdvan'ın önermesi doğrudur. Bu kadar. Doğru mu? Doğru. Haklı mı? Haklı. Sus yahu?
Genel kurala dönüştürdüler, biri Allah birdir dese çıkıp "Taraflı, Fenerbahçeli" filan diyecekler. İş o raddeye geldi ki, herhangi bir cümle içerisinde bir Fenerbahçelinin "Fenerbahçeliyim" demesi bile öfke nöbeti geçirmelerine sebep oluyor.
Şimdi bu akıl hastalığının da adı "tarafsızlık" oldu. Ağzındaki baklayı çıkar, "tarafsızlık" beklentisinde filan değilsin "Fenerbahçesizlik" beklentisi içerisindesin. Doğru - yanlış, haklı - haksız, umurunda değil. Senin "öteki" olarak kabul ettiğin kimliğe sahip olanın "doğru" bir şey söylemesini dahi "öteki" kimliğin "menfaatine" olduğu için "zararlı" buluyor kafadan karşı çıkıyorsun, totaliter, faşizan, ruh hastası kafalar!
Bu adamların twitterda, sözlükte, forumlarda, 50 tane gazetede, köşelerinde, programlarında çizdikleri diskürün yekünü, bir mantık hatasına koşulsuz biata dayanıyor, karşıdakini de "Fenerbahçeli, tarafsız değil"den ibaret cümlelerle sıkıştırdıklarını filan zannediyorlar. Rasim Ozan Kütahyalı'nın "Bıraaaaaagh yaa Darbeci, ulusalcı, (if available Fenerbahçeli veya herhangi bir öteki)" nden ibaret, içeriksiz çığırışları toplumsal dilin ağırlık noktasını oluşturuyor.
Biz öyle değiliz?
Bakın söylüyorum. Papaz tarafsız değil. Fenerbahçeliyiz. Papaz, her konuyu yazmak zorunda da değil, buradaki yazarlar önemli gördükleri, üstünde bir şey söyleme heyecanı uyandıran konularda yazı yazıyorlar. Ancak Papaz, ahlaken doğruyu söylemek zorunda ve kaile aldığımız tek ve yek eleştiri de "şu iddian şu şu şu şu sebeplerle yanlış" bu kadar.
Hükümeti eleştirdiğinde "ulusalcı", askeri vesayetin uygulamalarını eleştirdiğinde "yandaş, liboş", azınlık haklarından bahsettiğinde "ermenici", kürtlerin uğradığı haksızlıklardan bahsettiğinde "kürtçü", islamcıların uğradığı haksızlıktan bahsettiğinde "fetoşçu", şehitten bahsetsen "faşo" diyenlerden bile daha absürd "adil yargılanma ilkesi ihlal edilmiştir"e "fenerbahçeli" diye cevap veren, kendi zihnini taammüden 30iq'a sabitlemiş bir takım gerzeklerin "objektif değil, holigan şey olmuş, taraflı" filan demesi filan da fasarya geliyor.
Ha niye yazdım? Şu Rıdvan'a yapılan eleştirileri gördüm de, artık bu mantık hatasının akıl hastalığı boyutuna geldiğini de birilerinin söylemesi gerekiyordu ondan. O kadar.
Devamı ...
31 Mart 2010
Sırt Numaraları Üzerinden Nostalji

Aslında benim Beşiktaşlı olmam da çok mümkün gibiydi. Çocukluğumun büyük bir bölümü Cihangir'de geçtiğinden, İnönü Stadı'nda atılan gollerin sokağımızdaki dörtköşe taşlara yansıyan sesleri ile büyüdüm. Bir de Juventus o yıllar çok popüler bir takımdı. Siyah beyaz, alımlı bir formanın göğsünde altın sarısı bir yıldız. Çok şık duruyordu.
Bakın şunu direkt hafızadan yazıyorum buraya: 1-Zoff 2-Gentile 3-Cabrini 4-Brio 5- Bonini 6-Scirea 7-Bettega 8-Tardelli 9-Rossi 10-Platini 11-Boniek
Bu kadroyu ve bir de yine aynı yılların Polonya milli takım kadrosunu ezbere sayıyordum. Hatta bu kadrolar uzun yıllar sonra dağılınca bile bir kadınla aşk yaparken (Papazın Çayırı'nda böyle diyorum) geç gelebilmek adına onları saydım ben içimden.
Şu an yazarken ne olduğunu bilmediğim konuyu dağıtmayacaksam eğer, 11 numara Zbigniew Boniek'i bu kadroda ayırdım hep bir köşeye. Nedense 11 numaraları sevdim ben en çok futbolda. Rummenige... Karl Heinz Rummenige... Sonra Laudrup... Bir de Beşiktaş'ın Şekerbegoviç'i mi vardı ne? Ve tabii ki Aykut Kocaman. Fenerium'dan aldığım her formanın numarası 11 oldu Aykut yüzünden.
Bak mesela 8'i o kadar sevemedim. Rıdvan çok gördü bize kendini. Sürekli sakatlıklarından 8'e ısınmaya vakit bulamadım. Hristo Stoichkov ile ne güzel de pekişirdi bu sevgim oysa.
23'ü de sevmeye fırsat vermediler. Kaçırdılar adamı, gitti. Sonra ben yalan dolan işler için açtığım mail hesaplarında hep o adamın kokain kaçakcısı bir Güney Amerikalıyı çağrıştıran ismini ve sırt numarasını kullandım. Bazen 23'ü kendi doğum yılımın son iki rakamı ile değiştirdim. Biraz duygusal bir touch vereceksem yazıya, yaşanmamış bir aşk diyebilirim o eşşek sıpasıyla olan kısa beraberliğe.
Hep sevdiklerim mi? Hayır, 2'ler var mesela. GS li İsmail var bu 2'lerden. Milli takım kampında 11
Bu nostaljiye Galatasaray'dan katacak birşey bulmakta zorluk çekiyorum. Saçını briyantinle taramış bir Metin Oktay, eski film yıldızları kadar stil sahibi olsa da yeteri kadar bir retro feeling vermiyor. Sorry... Suç belki onda değil, son 10 yılın Galatasarayındadır. Geçmişini hatırlatmak için bugün de varolmalısın.
Ha, ben niye mi Beşiktaşlı olmadım? Sevdiğim bir Galatasaraylı bunun sebebini bana söyledi. Harfine dokunmadan:
Senin içindeki kazanmacı ve lider ruhunla Beşiktaş gibi bir takımı tutman mümkün olmazdı
Devamı ...
8 Mart 2010
Sandıktan Çıkan Efsaneler

aethewulf'un Rıdvan yazısına genelde güzel tepkiler aldık. Rıdvan anılarını anlatanlar da vardı fakat dün ve bugün maxxdump'ın koyduğu fotoğraflar sanırız en güzel tepkiler oldu. Daha önce internette hiç görmediğim fotoğraflardı, galiba ilk kez halka açılıyordu. Özellikle Rıdvan fotoğrafında çoğumuzu etkileyen şey ortak olmalı. maxxdump'ın söylediğine göre fotoğraf 1989'danmış. Birçoğumuz o yıllarda fotoğraftaki çocuğun yaşındaydık. Siyah beyaz fotoğraflarımı açıp bakıyorum, içi beyaz mont, düğmeli kazak, mavili ayakkabılar, bir de hazır ol duruşu. Muhtemelen birçoğunuz albümleri çıkarıp çocukluk fotoğraflarınıza baksanız o mahçup ama biraz haylaz ifade ve düz, alna inen uzun saçları da göreceksiniz. Bir de yanında Rıdvan olunca kendinizi orada gibi hissediyorsunuz. aethewulf'a yazısı için, maxxdump'a bu fotoğrafları sandıktan çıkardığı için teşekkür etmemiz gerek, bunları okuyup, görmek gerçekten çok değerli. Hâlâ efsaneliğe anlam biçip o anlama başkalarının efsanelerini sığdıramayanlar için de Don Kişot yel değirmenlerine karşı kavga eden bir şövalye özentisi, öyle olmadığını anlatacak değiliz, fotoğrafı aşağıda duruyor işte.
Devamı ...
5 Mart 2010
Bir Rıdvan Denemesi

Anneannemin yüzünde kocaman bir gülümseme, hepimizin kapının önündeyiz, annem de bana tatlı tatlı bakıyor. Allahım bir heyecan sarıyor ki beni, belli afilisinden bir hediye gelmiş. Bacak kadarız ama biliyoruz kardeşim, Anneannem ne zaman yüzünde o ifadeyle gelse, annem ne zaman bana öyle baksa, hoş bir oyuncak benim olmuş oluyor. Heyecanlanıyorum heyecanlanmasına da, bu sefer ki hediye belli ki biraz farklı. Yeşil bir poşetin içinde yaldızlı bir ambalaj var. Biraz şevkim kırılıyor, gömlek mömlek, o tipte bir şey olabilir, onların da oynanacak bir tarafı yok, bir kere usulen giyiliyor sonra da zamanı geldikçe giyilmeye devam ediyorlar. Çok büyük bir merakım yok gömleklere, kazaklara veya o tipte herhangi bir oyunda kullanılamayacak mamüllere karşı, belki bir He-Man oyuncağı veya asker seti çok daha mutlu edecek. Salona geçiyorum, gözler hala üstümde, poşetten ambalajı çıkartıyor sonra o yaldızlı ambalajı hop diye yırtarak açıyorum. Çığlık atmamak içten değil.” Anneanneeee” Kadıncağızın kucağa uçuyorum. Elimden bırakılamaz, definelerin definesi, güzellerin en güzeli, mahallenin bütün çocuklarına havayı basıcam. Tekrar bakıyorum, Allahım o benim, bir Fenerbahçe forması. Üstelik alalade de değil, arkasında kocaman 8 rakamı yazıyor. Rıdvan’ın forması.
İlk giydiğim günden sonra çok uzun bir süre neredeyse üstümden hiç çıkarmıyorum. Bulduğum her fırsatta, her aralıkta, her mümkün zamanda o formayı giyiyorum. Şayet yıkandıysa, kurumadıysa, Annem “Hep bunu giyiyorsun başka şey giy artık” diye söylenmediyse, bir kere daha giymemem için saklamadıysa, “kokucaksın artık” diye dırdırlanmaya başlamadıysa ve bu tipte doğaüstü felaketler ve tabii afetler başımıza musallat olmadıysa ben ve üç parçalı sarı – lacivert alabildiğine çakma, sanıyorum pamuklu Fenerbahçe formam ayrılmaz bir bütünün parçalarıyız, etle tırnak gibiyiz, kimseyi tanımadım senden daha güzel şarkısının erken dönem varyantından ibaretiz.
Hastasıyım lan Rıdvan’ın. Gırgır’da “En Kahraman Rıdvan” serisi var. O Rıdvan olduğundan onu da okuyorum. Şeytan Rıdvan’ı izlemek için peder beyefendiyle İstanbul’a gittiğimizde gözümü ondan alamıyorum. Öyle çok futbol bildiğimden değil, ne bileyim yahu 8 yaşında futbol hakkında, ama Rıdvan okulda yeni öğrenmeye başladığımız Atatürk gibi bir şey, öyle bir futbolcu olamaz. Rıdvan dünyanın en iyisidir, Rıdvan herkesden hızlı koşar, herkesi geçer, en olmayacak yerden en olmayacak pası verir, bir anda fırtına gibi defansın üstüne doğru koştuğunda rakip takımın yapacak hiçbir şeyi yoktur.
Benim saçlarım kıvırcık, Rıdvan’ın saçları gibi koşarken dalgalanmıyor, kanat çırpan kuşlar gibi gözükmüyor. Ben biraz ağırım Rıdvan uçak gibi. Ben öyle şık plaseler yapamıyorum, pabucun ucuyla Allah ne verdiyse topa vuruyorum, Rıdvan ayağının içiyle topu karşı kaleye yuvarlıyor. Bir de ben her gol attıktan sonra Rıdvaaaaaan diye bağırıyorum, Rıdvan gol attığında bütün stad bağırıyor. Bu tip küçük farklar dışında Rıdvan ile ben biriz, bütün Fenerbahçeli tanıdığım çocuklar bir, herkes sokakta oynarken “Rıdvan” diye ünlüyor, çünkü hepimiz Fenerbahçeliyiz, hepimiz bu sarı lacivert renklere aşığız ve karşımızda Gassaraylı çocukları gördüğümüzde sağlarından sollarından golleri boşaltmaktan manyakça bir zevk alıyoruz.
Ha bir fark daha var, ben hiçbir Galatasaraylı tanıdığım çocuğu Rıdvan’ın Hayrettin’i dellendirişi gibi dellendirdiğimi hatırlamıyorum, eh bu da Rıdvan’la farklar kümemizin doğal elemanı olsun.
Hayatımın en acı, en kötü anları değil belki ama, o devirler için kesinlikle kayda değer acıları Rıdvan’ın sahalara dönecek, yeniden sakatlandı haberleri ile birlikte geçti. İnsan medyaya düşman olur, gazeteleri yakası gelir. Bir gün elinize alıyorsunuz, hemen en arka sayfayı açıyorsunuz, bir haber Rıdvan sahalara dönüyor, antremana çıktı, sevinçten içim içimi yiyor. Sahaya çıkacak, bir kere daha herkesi çalıma dizecek, golleri izleyeceğiz, öbürsü gün Rıdvan gene sakat. Menisküs diye bir bela var, ne olduğunu anlamıyorum, sorduğumda da tatmin edici bir cevap alamıyorum ama öyle bir bela ki bu Rıdvan’a musallat olmuş, sahada uçuşmasına mani oluyor, onun sarı lacivert çubuklu forma ile sahaya süzülen bir kuş gibi inmesini bir türlü izlettirmiyor bize. Nedir ne değildir bilmiyorum ama felaket derecede nefret ediyorum. Bir bu menisküsten, bir Rıdvan’ı sakatlayan Trabzonlu Yesiç’ten bir de Pazar günleri Red-Kit’in bitmesinden sonra başlayan klasik müzik programından, haftasonu ödevini yapmam gerekiyor.
O zamanlar benim ve çevremde tanıdığım tüm Fenerbahçelilerin futbola karşı bir aşkları varsa, o aşkın bütün önemli hikayeleri Rıdvan’lı anılardan mürekkeptir. Elbette başka güzellikler gördük, bir Gençlerbirliği maçından önce ısınma sırasında Jay Jay Okocha’nın topu 20 kere filan sektirip sonra ensesinde durdurması, Nielsen’in sol ayağıyla çektiği bir şutun rakibin midesine inmesi ve adamcağızın yere iki seksen uzanması, efsane takımdan Tony Schumacher’in sapsarı forması, kabus gibi geçen 90larda Oğuz’un sahanın her yanına attığı diagonal paslar, Uche- Högh, Nasıl koydu ama Aykut Kocaman, sayarız da sayarız, bileşkesinde en heyecanlı anlatacaklarımız Rıdvan’dan başlar, Rıdvan’la biter. Rıdvan bir insanın ilk kez Moonlight Sonata dinlemesi gibidir, Bach’ın Air’ini duyan birinin klasik müzik hakkında tekrar düşünmesidir, Jazz’a Ella ve Frank’i dinleyerek başlamak, Metallica’nın Black albümüne sahip olmaktır. Rıdvan Fenerbahçeliler için ilk sahip oldukları bilgisayardır, Amiga 500’de oynanan Sensible Soccer’dır, ilk kurulan internet bağlantısı, televizyonda Red-Kit’in başlaması, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okumak veya o unutulmaz Pal Sokağı Çocukları romanıdır.
Rıdvan’ın Fenerbahçeliler için durumu böyle olduğu için de, bir gizli hazine gibi, dini bir menkibe gibi, sümme haşa sahabenin Hz. Ali’yi görmesi gibi, dilimizin dönmediği, anlatmaya bile cesaret bulamadığımız bir kutsi konuya döner. Biz Rıdvan’ı Fenerbahçelilerle hadisler aracılığıyla konuşur, anıları canlandırır, sağdan soldan her yönden bulduğumuz küçük detaylarla birbirimize izah eder, ne gördüğümüzü tarife çalışırız. Zira bu anılar, tespitler ve muhabbetler yekünü bir futbol muhabbetinin anılar bölümüne tekabül etmez, bizler bu anılar, tespitler, cümleler, maç günü hatıratıyla birbirimize kutsalımızı izah etmeye, onu övmeye, onu olduğu gibi göstermeye gayret ederiz. Bu cemaate girmemiş, o kutlu günlerde o şekilde olanı izlememiş insanların bunu anlama şansı bulunmaz, diyelim siz 3 Mayıs’taki maçı izlemek yerine okulda çelik çomak oynadınız, benim size Rıdvan’ın ne olduğunu izah etmem bu saatten sonra bu evrende mümkün değildir. Belki bir duygu yaratabilirim, gerçeğin kenarını görebilirsiniz, bizim gördüğümüz bütünün, batın olanın yanından bile geçemezsiniz.
Dikkat edin, Fenerbahçeliler Rıdvan ile ilgili yazılar yazarlar, bloglarda, gazetelerde bir maç anısını anlatır, ne günlerdi o günler diye başlayan, vay babalar tonlu makaleler düzerler, hiç kimse bir kutsalı tarif etmeye kalkacak kadar şaşırmış olamaz. O kadar çok hikaye anlatıp, o kadar az hak ettiği sıfatları kullandık ki Rıdvan için, bir araba insan neredeyse “iyi bir futbolcu” zannedecek onu, hadi biraz hızlı, bileği yumuşak, kıvrak bir adam ama hepsi bu. Değil kardeşim, Rıdvan iyi bir futbolcu filan değil, Rıdvan hızlı, bileği yumuşak, kıvrak ve zeki bir adamdan ibaret değil, Rıdvan bizim futbola aşkımızın cisimleşmiş halidir, bu futbolu iyi, güzel, değerli, bir aşkın konusu yapabilecek bütün deruni duyguların somutlaşmış karakteridir
Nedir Rıdvan?
Don Kişot’u yel değirmenlerine karşı kavga eden bir şövalye özentisi sanıp paketleyip koyamazsınız, Gregor Samsa böcekleşmiş bir adam değildir, Werther hiçbir dönemde karının tekine aşık olup intihara kalkışmış bir fani veya Paphnuce Thais aşkından delilere dönmüş bir manyak filan olamaz. Eğer bu karakterlere böyle bakıyorsanız, bu düzeyden bir güzel duyguyu, temel bir erdemi, bir varoluşsal ahlaki kavramı anlamanız mümkün değildir, Rıdvan’a da bu açıdan bakamazsınız, ona yalnızca bir futbolcu demek, Don Kişot’u eşek üstünde giden bir adama çevirmekten ibarettir. Görüneni ifade eder, gerçeği değil.
Rıdvan önce zerafettir. Rıdvan sahanın içerisinde koşturan herkesin üstünde yükselen ve zerafeti ile, nezaketi ile her birimizin olabileceğinin üstünde sıyrılan, yeteneği, azmi ve zekasıyla bir şövalyelik değerine tekabül eden bir modern çağ kahramanıdır. Rıdvan kötülük yapmaz, fenalıktan uzak durur, o yeteneği ile karşıdakini geçer, kaba kuvvetiyle, Alman fiziğiyle, kondisyon bindirmeleriyle değil, güzellik ve zeka karışımı hareketlerle karşıdakini alt eder. Onun üstüne saldırırlar, bacağına dalarlar, formasından tutarlar, çekiştirip bir kenara atmaya kalkışırlar, onu yakalayamazlar, ona el süremezler, ona dokunamazlar. O saha içerisinde dolaşan bir melek gibidir, Şeytan denmesiyse boşa değil, adamı yakar.
Rıdvan bir ahlak sembolüdür, sarı – lacivert forma içerisinde yüzünde tebessümüyle karşıdakinin elini sıkarken bir centilmenlik anlaşması yapar, ben seni yenmek için bu maç elimden gelen her şeyi yapacağım der, beni göremeyeceksiniz, bana yaklaşamayacaksınız ve sizin kanatlarınızdan bir rüzgar gibi uçup kalenize gideceğim, öyle paslar vereceğim ki engel olamayacaksınız ancak ben size düşman değilim, ben bunları yapmaktan zevk alıyor ve mutlu oluyorum, ben bu işi iyi yapıyorum.
Karşıdakiyle kişisel bir şey yoktur, onlar da ellerinden geleni yapmaktadırlar, Rıdvan karşıdakine zarar vermeden bunları yapmaya yönelmiştir, o işini iyi yapar, o işini iyi yapmanın, zerafetle, efendice yapmanın sembolüdür.
Ve öyle güzeldir ki bu şövalye ahlakını, futbol bushidosunu izlemek, bizler futbolun kendisinden büyük bir şeylere tekabül edebileceğini, iyiyle kötü, doğru ile yanlış, ahlaklıyla ahlaksız, zarifle kaba arasında bir seçenekler şemasına tekabül edebileceğine inanırız. Öyle güzeldir ki, Hayrettin kalesinden çıkıp dövmek için saldırdığında ona dahi kızamayız, çaresizliği içerisinde böyle acınacak bir hale düşmesine önce şok oluruz, sonraki yıllarda da kahkahalarla anlatırız.
Rıdvan bayraktır, Rıdvan formadır, Rıdvan kendisinden sonra her 8 numaralı formayı giyecek olan adamın önündeki sorumluluk alanıdır, bir sınır boyudur. Her 8 numaralı formayı görüşümüzde biz o formayı giyenle Rıdvan’ı karşılaştırırız, Rıdvan gibi olamazsa ayıplar, onun gibi ahlaklı ve zarif bir şekilde oynayamazsa o formayı ona yakıştırmayız. Çok hızlı, çok becerikli, gol yollarında etkin filan olması da gerekmez, böylesi haksızlık olur, ancak o ahlakı, o ruhu vermesini biz talep ederiz.
Rıdvan, Fenerbahçe hakkındaki güzel anılarımızdır. En kötü zamanda dahi hatırladığımızda yüzümde gülücükler açtırandır, kimsenin atamadığı çalımı atan, kimsenin veremediği pası veren, kimsenin koşamadığı gibi koşandır.
Benim canım acıyor kardeşim, “Yapsana. Olsana Barcelona’ya teknik direktör” cümlesini okuduğumda. Eusebio'ya dönüp "Real'i yönetsene" diyemezsiniz, George Best Manchester'ı Allah günü eleştirdi kimsenin aklına "Manchester'ı yönetsene, olsana" diye yazı yazmak gelmedi, hiç kimse Pele'ye dönüp de "Hadi git Milan'ı çalıştır sıkıyorsa" demez, diyemez.
Rıdvan Barcelona’nın herhangi bir teknik direktöründen daha fazlasıdır, Türkiye’de futbolu divan edebiyatının bir parçası haline getiren, golü zafer kelimesine, topu aşka evriltendir.
"Olsana" değil,
Sarı Lacivert yalnızca iki adet renk kardeşim, futbola duyduğumuz aşk olur içinde Rıdvan olunca.
Devamı ...
12 Kasım 2009
Anlat Rıdvan Hocam

Sene 1954, Macarlar'ın Altın Takım'ı dünyayı 4 senedir büyülemiş, 31 maçlık yenilmezlik serileri var. Uçtaki forveti geri çekerek bir futbol devrimi başlatmışlar. Oyunlarının özünde akıcılık var. Daha sonra dört bir yana yayılacak 4-2-4'ün de ilk ipuçları onlarda. Futbolu değiştiriyorlar ama yine de bugünkü futboldan çok uzaktalar. Türkiye'de ise hâlâ 2-3-5'in türevleri oynanıyor. Takımlar 5 forvetle sahada, 1954 Dünya Kupası'nda diğer takımlardan öğrendikleri çok şey var. Fiziksel oyun çok baskın değil, top cambazlığı daha çok seviliyor, Türkiye Ligi'nde üst üste 2 gün oynayan takımlar var.
Sene 2009, sahaya 5 forvetle çıkan hoca ilk maçta kovulur. Oyun her türlü bilimin elinde. İdmanlar, uyku, yiyecekler önceden hesaplı. Oyunun fiziksel yönü çok baskın, aynı takımın üst üste iki gün maç yapması önerilemez, önerilmesi akla bile getirilemez. Tek forvetli sistemler uzun süredir revaçta. 2 forvetli takımları hâlâ görsek de oyunun hakimleri tek forvetli sistemleri oynuyor. 5 forvetten teke inmişiz 55 senede.
Sene 1954. Dünya Kupası finalinde Macar takımının rekor yenilmezlik serisine Almanlar son koyuyor. O seride Türkiye'ye 7 attıkları bir maç da var. Dün de yazdık, Türkiye de o kupada. Efsane Lefter neden efsane olduğunu attığı golle kanıtlıyor.
Sene 2009. Avrupa'da Şampiyonlar Ligi, dünyanın en prestijli turnuvalarından olmuş. Türkler burada da pek istikrarlı değil. Bu ligde de Agüero şu golü atıyor.
1954'ten 2004'e çok şey değişiyor. 55 senede formalar, stadyumlar, oyuncular, maaşlar, sayılar, sistemler, her şey değişiyor. Bir şey değişmiyor, futbolu iyi futbolcular oynuyor. Lefter'in ve Agüero'nun ne ilgisi var? Bu var, ikisi de iyi futbolcu, ikisi de aynı golü atabilecek oyuncu. Bu vuruşu yapabilmek için çok çalışmak, çok koşmak, çok inanmak yeterli değil. Çok yetenekli olmak gerek. O yetenek de her şey değişse de değişmiyor, 55 yıl sonra da 155 yıl sonra da bu vuruşu sadece iyi futbolcular yapabilecek.
Rıdvan da iyi futbolcu örneğin. Bu gollerden atmışlığı da var, bu gollerin nasıl atılacağını öğretmişliği de. Şanslıyız. Şanslıyız çünkü Rıdvan daha iki hafta önce 55 yıl önce Lefter'in, geçen hafta Agüero'un attığı golü anlattı bize. Aşağıdaki videonun 20'inci dakikasından 25'inci dakikasına kadar buyurun size de anlatsın.
http://video.ntvmsnbc.com/#v026005001041145021208053172196054164140088046034
İzleyince golleri daha bir keyifle izliyoruz, doyamıyoruz bir daha izliyoruz. Bu golleri bize Rıdvan'dan daha iyi kimse anlatamıyor. Rıdvan güzel bir adam, akıllı adam. Rakamları, kara tahtanın üzerinde temsilen çizilen yuvarlakları da konuşuyor ama Rıdvan sahanın içinden gelmiş, bize oynananı anlatıyor. Bunu yapan, yapabilen tek adam Rıdvan. Dinlemek de çok keyifli. Rıdvan futbolu en iyi akademiye bitirenden de, en prestijli diplomayı alandan da iyi futbol biliyor. Çünkü oynamış. Çalım atmış, gol atmış, faul yapmış, sinirlenmiş, sakatlanmış, oyunun kendisine dair her şeyi yaşamış. O yüzden Rıdvan futbolu çok iyi biliyor, bildiğini de çok iyi anlatıyor. Bir maçtan sonra "maçı çevirmek için bir planı yok" demesine elektriği bulmuş gibi "ana planı olmayanın yan planları olur" cevabı yetiştirenler de biliyor bunu. Rıdvan futbolu iyi bilen, bildiğini çok güzel anlatan, yorumlarında bir kişinin bile aklına gelmeyen oyuna ait detayları analiz eden bir yorumcu. O edebiliyor çünkü sahanın içinde binlerce insan tarafından çevrili arenaya çıkmış ve topa vurmuş olan o. Oyunda sinirleneni anlıyor, kendisi sinirlenmiş; iyi vuranı anlatıyor, kendisi vurmuş; görmediğimizi görüyor, kendisi yaşamış.
Rakamlar, kara tahtadaki yuvarlaklar ve oklar ayrıntı, o konularda 20 senedir yüzlerce farklı insandan binlerce farklı şey duydum. Rıdvan iyi yorumcu, senelerdir bize çok şey anlatmış, öğretmiş bir yorumcu. Ufak ayrıntılarla, cımbızlanıp çarpıtılan cümlelerle karalanamayacak bir insan. Türk futbol yorumculuğu için bulunmaz nimet. Her programa top getirip topa nasıl vurulur onu anlatsa bize. Yoksa Manchester United'in sağ kanadında kim oynuyor ezbere bilmesi önemli değil, geçen maç kanatta oynayan siyahi çocuk adı neydi Güntekin? Aynen ben de öyle biliyorum o çocuğu zaten, adında bana ne. Anlat Rıdvan hocam, iyi futbolcu nasıl iyi gol atar anlat da dinleyelim.
Devamı ...
30 Eylül 2009
Losing My Religion
A Planı - Asist Rıdvan, gol Aykut
B Planı - Asist Rıdvan, gol Hasan
C Planı - Asist Rıdvan, gol Hasan
D Planı - Asist Rıdvan, gol Hasan
Veysel Hoca devre arası "siz bu maçı alacaksınız, ama ilk golü çok erken atmayın 5 atarsınız sonra" demiş atamamışız.
E Planı - 5. golü atma.
Rıdvan, ilk gençlik travmasında bir marka.
Devamı ...
28 Eylül 2009
Haydi Hep Beraber Tempo, Şappi

Futbol herkesin konuştuğu bir şey olunca beklentiler de ona göre çeşitli ve zor karşılanır oluyor. Örneğin bir maçta 7-8 orta yapan oyuncunun ortalarından sadece 2 tanesi yerini bulsa hatırlananlar onlar değil rakip tarafından karşılanan 6 orta oluyor. Elimde istatistiği yok ama Dünya'nın en iyi kanat oyuncularının bile % 20'den yüksek isabetle orta yaptığını sanmıyorum. Buna rağmen mesela Gökhan'ın tek kusurunun isabetsiz ortaları olduğunu düşünen binlerce taraftar var. Ümit Özat Fenerbahçe sol kanadının son 15 senedeki en verimli oyuncusu olmasına rağmen hâlâ dağlara orta yapan bir oyuncu olarak hatırlanıyor.
Futbol takımından beklenen oyun da kanat oyuncularının ortalarıyla aynı kaderi paylaşıyor. Fenerbahçe hakkında yapılan yorumlardan anladığım rakibe topu göstermeyen, 90 dakikanın 90'ında da rakibi boğan, 30 pozisyon bulup 8-9 tane atan bir takım beklendiği. Burada bu rakamları yazınca komik görünüyor fakat dünkü maçın ardından Rıdvan'ı dinleyin, Mehmet Demirkol'u okuyun, birkaç blog ve forum gezin ve rakamlar abartılıysa gelip "evet abartmışsın" yazın. Benim anladığım, tarif edilen takım böyle bir takım.
Bir sebebi maçın yorumcusu. Lig TV maç yayınlarına artık yorumcu koymasın, yorumcuların futbolu en iyi insanların bile düşüncelerine etki ettiklerini düşünüyorum. Dünkü maçın ardından Ersun Yanal "Fenerbahçe bir iki pozisyon buldu ama temposuzlar, bu şekilde işleri zor" dedi. Bunu anlayıp saygıyla karşılıyorum, fakat bugünkü Galatasaray maçının devre arasında "Bu maçın Galatasaray galibiyetiyle bitmemesi için mucize lazım" manasına gelecek bir yorum yaptığında o zaman işler değişiyor. O zaman gördüğü futbolu yorumlamak yerine rüzgarın estiği yönü, medyanın takımlara verdiği rolleri kafasına iyice oturtmuş ona göre yorum yapıyor diyorum. Dün Fenerbahçe'nin ilk yarı oynadığı futbol bugün Galatasaray'ın ilk yarı oynadığı futboldan iyiydi. Şimdi yazının içinde anahtar kelime Galatasaray geçtiği için buraya üşüşüp yorumlarla konuyu saçma sapan yerlere götürecekler olur, o yüzden şimdiden gireyim araya, sizinle ilgisi yok kardeşim gaza gelmeyin. Galatasaray iyi oynuyor, en azından iyi oynadığı söyleniyor, o yüzden onların oyununu referans alıp Fenerbahçe'yi konuşuyoruz.
Galatasaray'ın sezon başından beri bütün maçlarını izledim. Berabere girdiği maçların son kısımlarında karşı sahaya yıkılıp gol için bastığı dakikalar dışında Fenerbahçe'de olmadığı için şikayet edilen tempo Galatasaray'da da yoktu. Bu bahsedilen baskı da tempolu oyunsa, Fenerbahçe dün 60-80 arası bu baskıyı kurdu. Üstelik Gökhan sakatlanıp Semih girince CM'nin efsane taktiği 4-1-2-1-2'ye dönülmesine rağmen. Bu geçişten sonra 5-6 dakika takım zorlandı çünkü Fenerbahçe'nin tipik çok pas yaparak ortada boşluk arayan ya da kanatlara açılan oyunu orta saha bir kişi eksik kalınca sekteye uğradı. Sonra defans iyice öne çekilip neredeyse orta saha çizgisi önünde kurulunca Cristian'ı ilk defa bu kadar hücum oyununun içinde gördük zaten. O dakikalarda yoğun bir baskı vardı. Alex'in şutu, Bilica'nın kafası, Guiza'nın karşı karşıya kaçırdığı 2 hücum, Cristian'ın kaleci tarafından kurtarılan şutu, Guiza'nın kanatlardan gelen iki ortayı ıskası, 3 tane direkten dönen top, 1 tane verilmeyen penaltı ve 2 tane gol. Bunlar elimizde. Kanat adamlarından Santos ve Gökhan çok formsuz, Vederson idare ediyor, Kazım iyi oynuyor. Yenilen gol Gökhan'ın bireysel hatası, yapılmayacak bir hata. Mehmet Demirkol bu kadar atak geliştirilen bir oyunu "Fenerbahçe sadece özet görüntülere oynuyor" diyerek eleştiriyor. Benim takıldığım nokta da bu. Bir takım bu kadar şut çekip bu kadar iyi hücum yaptıysa sürekli yüksek tempoda oynamasına gerek yok zaten. Fenerbahçe'yi çeyrek final oynatan oyun da tempoyu yükselterek maça hükmeden değil, topa daha fazla sahip olup tempoyu kendisine ve skora göre ayarladığı oyundu.
O sezon Türkiye Ligi'nde istenilen olmadı çünkü kanat adamlarımız çok zayıftı. 4-2-3-1 için hiç uygun değillerdi. Bu sezon en azından Kazım bu katkıyı veriyor, ve kanatlardan en az iki oyuncu bu katkıyı verirse bu sistem Türkiye'de de yürür. Türkiye'de 90 dakika tempolu oynayacak takım var mı ki Fenerbahçe'den bu bekleniyor. Geçtim Türkiye'yi Avrupa'da Barcelona dışında kaç takım her hafta böyle oynuyor? İnönü'de izledikleri Manchester maçın kaç dakikası tempolu oynadı? Fenerbahçe'nin oyununun eleştirilmesini anlıyorum ama kendi ayarladığı maç temposundan şikayet edilmesine katılmıyorum. Bu sene ligin puan kaybedilebilecek takımları Gençlerbirliği, Eskişehirspor ve Bursaspor. Bursaspor maçında şikayet edilen yavaş tempoyla deplasman takımının yapması gerekeni yaptık, maçın hızını biz ayarladık ve Bursaspor'a ciddi bir pozisyon vermeden galip geldik. Gayet iyi bir takım olan ve çok iyi bir boş alan forveti olan Bursaspor bile o maçtan sonra kötü bir takım ilan edildi. Sürekli tempo yükseltmeye çalışan Fenerbahçe'nin arkada 2 tane yavaş defansla bu takımlara karşı yüklendikçe yüklenmesi bekleniyor sanırım. Fenerbahçe'nin bu sezon istediklerini yapamadığı ve kötü oynadığı tek maç bence Manisaspor maçıydı, bir de Twente var. Genel bir yorum yapılır belki ama Galatasaray'ın sezon başından beri oynadığı maçlara bakıp Fenerbahçe'nin dün oynadığı oyundan net olarak iyiydiler diyeceğimiz maçı yok. Buna rağmen Rıdvan sözüne "Fenerbahçe kötü oynayarak kazanıyor, Galatasaray dolu dolu oynuyor" diye başladı. Rüzgarın yorumcuları çok etkilediğini düşünüyorum, aynı rüzgar rakipleri de psikolojik olarak etkiliyor tabii.
Fenerbahçe'nin sorunu yok mu, var tabii, hem de çok net gözlemleniyor artık. Geçen haftaki İBB maçından sonra da bahsetmiştik, Fenerbahçe'nin golcü sorunu var. İkinci golü bir türlü atamıyoruz. Bursa'da da, İBB maçında da, dünkü maçta da sorun buydu. Oyun yapısı nedeniyle gol pozisyonuna giremiyor değiliz. İBB maçının 30. dakikası ve Antalya maçının 60. dakikası rahatlıkla 2 farkla geçilebilirdi. İsim verelim, tek sorun Guiza. Kanatların formsuzluğu ve özellikle sol kanadın içeriye kat etmemesi de başka bir sorun ama Guiza varken bunlara sıra gelmez sorun listesinde. Kısa vadede çözüm Guiza yerine Semih veya Kazım'ın oynaması, orta vadede çözüm devre arası Guiza ve Deivid yerine Nobre tarzı iki tane forvet bulunup getirilmesi, uzun vadede çözüm sene sonu artık tek forvet oynayabilecek az buçuk yetenekli oyuncu alınması. Guiza yerine vasat bir golcü bile olsa ne Fenerbahçe'nin temposu ne yavaşlığı konuşuluyor olurdu. Guiza sadece fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş değil, aynı zamanda yeteneksiz. Karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda dikkat ettiyseniz topu biraz sağa çekip sürekli kalecinin sağına vuruyor. Guiza ile karşı karşıya kalan kaleci direkt soluna yatarsa büyük ihtimalle kurtarır. Sol ayağı hiç yok, o yüzden soluna topu çekip kaleci geçme şansı falan da yok. Hava toplarında zaten 1.60'lık oyunculardan top alamayacak kadar kötü bir fiziksel gücü ve zamanlaması var. Kısacası çok kötü forvet ve Fenerbahçe'ye çok zarar veriyor, Fenerbahçe'nin bu kadar eleştirilmesinin tek sebebi de kendisi.
Aykut Hoca da tempo kelimesini kullanıp bundan şikayetçi oldu. Sanırım Diyarbakırspor maçının ikinci yarısında oynadığımız oyun seviyesinde bir oyunu kastediyor. Andre Santos ve Gökhan'ın formu düşmeye başladığından beri o maçtaki pas organizasyonunu yapma şansımız olmadı. Bir de Emre'nin yokluğu etkiledi tabii takımı. Yalnız Aykut'un bahsettiği tempo da Rıdvan'ın, Demirkol'un istediği şey değildir, çünkü onlara(ve çokça başkalarına) göre Fenerbahçe hiç iyi maç oynamamış bu sezon. Fenerbahçe beklenilen seviyede değil ama bu kadar pozisyona giren ve orta saha-defans-kanat uyumunu kısa sürede tutturup az gol yiyen takımın sürekli aynı kelimelerle eleştirilmesini de biraz insafsız buluyorum. İyi bir forvet olsa bu takım çok daha fazla keyif verir, birileri çekirge diye kendilerini kandırmaya devam etsin. Geçen hafta son dakikada galibiyeti kurtaranlar için kimse çekirge demedi "ama o ilk yarıdaki penaltı pozisyonu" dendi, bu hafta nedense "ama Uğur'un tepesine çullanılması" diyen duymadık, koskoca gazete "çekirge yine zıpladı" diye başlık atmış. Ver tempoyu ver coşkuyu çekirge zıplamaya devam etsin.
Devamı ...
15 Şubat 2009
"F.Bahçe 2 kere şampiyon olan takımı niye dağıttı, anlamadım"

Üslubumuz değil ama Türk futbolunun Gandalf’ı konuştuğu zaman bu bir yere tekabül ediyor. Rıdvan Vatan Gazetesi’ne bir röportaj vermiş, okumayanlar okusun, bizim açımızdansa internet limbosunda bu analiz kaybolmasın diye kopiliyorum aynen peystliyorum.
F.Bahçe tüm sorunlarını çözmüş harika bir kulüp değil miydi kısa zaman öncesine kadar, ne oldu F.Bahçeye?
F.Bahçenin Christoph Daumdan sonraki süreci uzmanlar tarafından çok iyi incelenmeli. Kadrolar aynı olduğu halde ciddi iniş-çıkışlar yaşanması garip. F.Bahçe Avrupa Şampiyonlar Liginde çeyrek finale kadar yükselmiş bir takım. Aynı takım Türkiye Liginde şampiyon olamamış. Bu takımla Kadıköyde Avrupanın bütün devlerini yeniyorsunuz, sonra bir tek Mehmet Aurelio gidiyor. Yerine Güizayı ve Emre Belözoğlunu alıyorsunuz, Şampiyonlar Liginin grup maçlarını ancak 2 puanla bitiriyorsunuz. Bu, oyuncuların karakteriyle, kazanmak isteyip istememeleriyle ilgili bir durum. Bir maçta gol kaçırabilirsin ama koşmamazlık yapamazsın.
Futboldan anlayan biri Serveti Fenerde tutardı
En temel problem ne?
Aziz Yıldırım ve kardeşi, her şeye sadece kendileri karar veriyor. Biz futbolu biliyoruz dememeliler ve işi bilenlerle konuşmalılar. F.Bahçede Maldonadonun bu takıma uymayacağını bilen birinin olması gerek. Servet Çetini Sivasa verirken Bu oyuncu başka takıma gidemez, giderse de şu kadar para alırım maddesini koydurmalısın sözleşmeye. G.Sarayı şampiyon yapan adamı öyle kolay veremezsiniz istediğiniz kulübe. Servetin bu liglerin en iyi stoperi olduğunu birileri Başkana anlatmalı. F.Bahçe dünya kulübü diyoruz, 5 yıldır aynı sistemle oynuyor. Başka sistem yok mudur kardeşim? Aziz Yıldırımın bir taraftar olarak mayıs seçimlerinde devam etmesini isterim. Ama kavgaları da artık rahatsız ediyor beni. Tahir Kıranla, Sadettin Saranla, taraftarla. Kalbi çok iyidir Aziz Yıldırımın ama farklı bir adamdır. Sevmek için tanımanız lazım.
Aragones F.Bahçeyi tek forvet oynatıyor. Siz buna karşısınız değil mi?
G.Saray şu anda 4-2-3-1 sistemiyle oynuyor. Milan Baros forvette tek başına gibi gözükse de arkasında Arda-Kewell-Lincoln gibi bir üçlü var. Hepsi de 10ar tane gol atıyor, hücum yönleri kuvvetli. Aslında 4-2-4, yani 4 forvetle oynuyorlar. F.Bahçe de daha önce 4-2-4 oynuyordu. 2 ön liberonun önünde solda Tuncay, sağda Deivid ya da Anelka vardı. Forvet arkasında ise Alex. Tek forvet arkası ve 3 oyuncu aslında 4 forvet gibi oynadı. Gol ortalaması 50 idi. Şimdi Colinle Uğurun gol sayısı toplam 6-7 olmaz. Tuncay, Anelka yok, aynı sistem devam ediyor. Sıkıntı burada...
Yönetim ne hatalar yaptı sizce bu sezon? Transferler iyi değil, başka?
Aziz Yıldırım Aragonesi transfer ettiği zaman Ben böyle bir teknik adamla daha önce hiç çalışmadım, bırakın çalışmayı, görmedim bile dedi. Bu lafı yemek kolay değil. Ben, Daum, Mustafa Denizli, Zico hepimizi kenara attı. Bu lafı söyleyince de, takım kötü giderken hamle yapamıyor tabii. Ama görüyoruz ki, tarihinin en kötü zamanlarını geçiriyor F.Bahçe. Antrenörlerin oyuncuların doğruluğu-yanlışlığı çok tartışılıyor, ama yöneticiler hiç tartışılmıyor. Kulüplerde ekonomik gelirler arttıkça antrenör ve oyuncu kıyımı başladı. Yöneticiler koltuklara yapıştı. Bizim zamanımızda çok sık kongre yapılırdı. Çünkü yöneticiler ceplerinden para koymak zorundaydı. Digitürk geliri, iddaa geliri yoktu o zaman. Yöneticiler ceplerine para koyuyor demiyorum ama işin forsu büyüdü. Olan da maalesef Türk futboluna oldu.
Siz Aragonesi nasıl buluyorsunuz peki?
Tek başına teknik adamı suçlamamak lazım. Başkanın ve oyuncuların performansını da sorgulamak lazım. F.Bahçe 2 yıl üstüste şampiyon oldu, 3. sene Denizlideki son maçta kaybetti, 81 puan toplamıştı. Şimdi o takımın ilk 11inden 10u yok. Bu, çok ciddi ekonomik giderdir. Başarılı takım bozulmuş, yerine yeni bir takım kurulmuş. Ve olmamış. Transfer hataları çok olmuş. Bu yanlışları Aziz Yıldırım gitsin diye söylemiyorum. Mutlaka kalmalı ama taraftar olarak bir şartımız var. Sadece doğruları yapması lazım Aziz Yıldırımın ama o sürekli yanlış yapıyor. Bu oyuncuların F.Bahçeyi hakedecek kalitede olmadığını görüyoruz. F.Bahçe Bursayı yeniyor, bir anda Aziz Yıldırımın Samandırada oyuncularla konuştuğu çıkıyor ortaya. Yıldırım bu konuşmalardan defalarca yapmıştır. Eğer bu başarıyı getiriyorsa Aziz Yıldırım Samandırada yaşasın, evine bile gitmesin...
Çözüm ne sizce?
10 numara, yani forvet arkası oyuncular Türk futbolunun en büyük düşmanı. Alex, Delgado, Lincoln diyorsun ama onlar sahadayken bu sefer diğer oyunculara çok fazla yük biniyor. Teknik adam da sistemle uğraşmak zorunda kalıyor. Ama sel gidiyor, kum kalıyor sonuçta. Yöneticiler yerinde, diğerleri değişip değişip duruyor. Bu mevki bitti artık dünya futbolunda. 10 numaların en iyisi Kaka, adam Milanda müthiş koşuyor. Bunların yürüyerek oynayanları da Türkiyeye geliyor. Ve çok sahiplenilen, beğenilen oyuncular oluyor. Aslında arkalarında oynayan takım arkadaşlarını çok yoruyorlar. Ardayı, Ayhanı, Mehmet Topalı, Selçuku, Emreyi, Cisseyi, Sivoku... Bakıyorsun sonuçta adam 15 gol atmış ama futbol artık bu değil. Koşacaksın. Sergen bile bunu söylüyor. Düşünün artık!
Ne yapması lazım F.Bahçenin peki?
F.Bahçenin çok radikal bir karar alması lazım. Ya teknik adamla yollarınızı ayıracaksınız ya da takımdan en az 7 oyuncuyla. Aziz Yıldırım, Aragonese göre mi takım yapacak yoksa takıma göre mi hoca bulacak karar vermek zorunda. Bu takımın oyuncuları özellikle Zico döneminden beri inanılmaz ehlikeyif... Çok rahatlar. Hep söylüyorum Samandırada yangın çıksa yarım saatte anca kaçar bunlar. Tin-tin-tin yani.. Skorla pek ilgilenmiyorlar. Hoca ise çok otoriter ve koşan adam istiyor. Alex, Guiza, Deivid, Maldonado, Josico böyle. Edu iyi ama vahşi bir kimliği yok. Trabzonla Sivas niye başarılı sanıyorsunuz? Çünkü mücadele ediyor, savaşıyor 11 futbolcu birden.
Alexin mukavelesi 2 yıl daha uzatıldı, bu doğru karar mıydı Fenerbahçe için?
Radikal bir karar. Alex önemli oyuncu. Ben de F.Bahçe için çok önemli bir oyuncuyum, simge bir oyuncuyum ama Alex benim performansımın çok çok üstünde hizmet etmiştir F.Bahçeye... 10 numara bir insan diyor tüm arkadaşları ama takımdan götürdükleri de var. İspanyanın gol kralıyla Türkiyenin gol kralını yanyana oynatamıyorsunuz F.Bahçede. Sebebi Alex. Alexin arkasındaki 3 adamı doğru seçememek teknik adamın ve yönetimin hatası. Appiah-Emre-Marco gibi bir üçlü bulacaksınız. Aurelionun gidişi büyük hataydı. Tek forvet oynayacaksanız tercihim Semihten yanadır. Güiza boş adam değil, dolayısıyla bu 2 oyuncuya göre takım yaratılmalı. Semihi kulübede oturtmak daha kolay geliyor, bizim oğlan olduğu için. Adam gibi ikisini de kullanmanın yöntemini bulmak zorundalar. Bu formülü bulamıyorsanız, zaten bu işi bırakın. Yapmaları gereken çok iyi 2 orta saha oyuncusu almaktan başka bir şey değil. İki Appiah bulacaklar yani. Alexin 5. senesi doluyor, Türk statüsünde oynayabilir, bu da süper.
Forvette ya Semih ya Güiza oynar fikrini doğru bulmuyorsunuz. Sizin öneriniz ne?
Semih, Güiza ve Alexi G.Sarayda orta sahanın önüne koy, açık ara şampiyon olurlar. F.Bahçede Ayhan, M. Topal, Barış, Arda gibi 2 yönlü oynayacak adam olmayınca, Güiza ile Semihi yan yana oynatamıyorsun. Olan Semihe ve Milli Takıma oluyor. Fildişi maçında özgüvenini kaybetmiş bir Semih izledim. Güizanın iyi oynaması için yanında bir partneri olması lazım. Semih-Güiza ikilisi beraber 40 gol atarlar. Gökhan Gönülün Avrupanın her takımında oynayacak Türkiyedeki tek adam olduğunu düşünüyorum. Zaten Edu-Lugano-Gökhan-Carloslu defans Türkiyeye çok fazla.
Emre Belözoğlunu beğeniyor musunuz?
Emre toparlandı, formunu buluyor. Lider ruhlu en başta. Alex gibi tek yönlü bir adamla oynamakta zorlanıyor. Bu aralar yıldızlaşabilir. Maç eksiği, performansını olumsuz etkiledi.
Aragonesle iyi anlaşıyor mu futbolcular?
Aragones mücadele etmeyen hiçbir futbolcuyu oynatmak istemiyor. Katı kuralları var. Zico ise dost olmuştu oyuncularla. 2 gün antrenman yapmayanı bile kadroya alırdı. Emre Kiev maçı öncesi Adelem ağrıyor, dinlenmek istiyorum demiş, almadı çocuğu takıma. Zico olsa alırdı. Doğrusu Aragonesin yaptığı ama yıldızlara bunu yapamazsın. Buna alışkın tipler değiller her şeyin başında. Başkana söylemiştim Zicoyu göndermen doğru ama getireceğin adam Zicodan biraz daha ciddi olmalı. Ama tam da tersi olmamalı diye... Aragonesle bu takım yürümez. Şimdiki görüntüde ya takımı ya hocayı seçeceksin. Doğrusu, teknik adamına göre kadro kuracaksın.
Devre arasında neden doğru transferler yapılamadı sizce?
Aragones takımına uymak istemiyor, kendi bildiğini yapmak istiyor. Ara transfer döneminde gereken takviyeleri yapmak için fırsat da doğdu aslında ama Aziz Yıldırımla aralarında ne geçti, bilmiyorum. Emre ve Güiza önemli transferler ama, teknik adam alırken önce şunu sorarsın: Sen hangi sistemle oynuyorsun? A ya da B. O sisteme göre adamlar transfer edilmesi lazım. Bende Türkiyenin en iyi santrforu Semih var, Güiza var, bir de çok önemli oyuncu olmasına rağmen maalesef hiç defans yapmayan Alex var dersen, arkasını buna göre daha sağlam kurabilirsin. F.Bahçe işte bunu yapmadı. Önümüzdeki yıl yapmamalılar artık. Dünya orta sahayla futbol oynuyor artık, F.Bahçede ise orta saha yok.
Geçen hafta Alexin maç bitmeden soyunma odasına gitmesi dikkat çekti ama oyundan çıkartılması gerçekten tuhaf değil miydi?
Büyükşehir maçında, Denizi çıkarıp Semihi oyuna sokmalıydı Aragones. Tek ön libero oynayıp forveti ikilemeliydi. Bazen hücum oynayarak da savunma yapabilirsiniz. Bunu en iyi Fatih Hoca yapıyor. Her şey tartışılabilir ama Alex kesinlikle çıkmazdı o maçta.
G.Sarayın yabancıları verimsiz boş yere hakeme saldırmasınlar
G.Saray 83 puanla şampiyon olduğu Gerets döneminden sadece 1 yıl sonra 56 puan toplayabildi. Üstelik aynı oyuncular ve aynı teknik adamla. İşte bu beni çok şaşırtıyor. Milli maç sonrası oyuncularla aynı uçakta geldim, onlar da buna şaşırıyor. Maç seçme diye kötü bir huyu var futbolcuların. Yerlilerde çok değil ama yabancılarda bu çok sık görülüyor. Takımların % 60ı yabancı artık. Lincoln mesela. Sürekli sorun yaratıyor. Schalkeden niye gönderildiğine bakmak lazım. Hafta sonu Sivasta kar var, gitmiyor. Sonra çarşamba günü Sami Yende oynayabiliyor mesela. Bu dengesizliğin nedenleri araştırılmalı. G.Sarayın geniş bir kadrosu var. Lincolnün istatistiklerine bakın, 3 ya da 4 kere deplasmana gitmiştir. 3 defa oyundan atılmıştır. Tatil dönüşü zamanında dönmemiştir. Bu kadar sorun varken, yöneticiler hakemlere taarruz ediyor. Aynısını F.Bahçe ve Beşiktaş da yapıyor. 4 G.Saraylı oyuncuyla konuştum, Skibbeye hayranlar. Müthiş biri... Takımı da iyi çalıştırıyor diyorlar. Bu övgüler beni korkuttu. Bir hocayı bu kadar sevmek iyi değildir. G.Saray yabancılardan verim alamıyor. Boş yere hakemlere saldırmasınlar. Taktik değişiklik yapmaya müsait bir kadro ama kalitesine oranla az puanı var. Yönetim, Skibbeyi çok aşağıladı. Feldkampı getirdiler, Ümit Davalayı gönderdiler. Yöneticiler Skibbenin tazminatı yok diyor ama 1.3 milyon Euro tazminatı varmış adamın, bu yüzden gönderemiyorlar.
Beşiktaş’ın şampiyon olma şansı var mı?
Yüzdeye vurursan en az şansı olan takım F.Bahçe. Çok zor şampiyon olması. Sivas ile Trabzon haricinde bakarsak, Üç Büyüklerden bugün Trabzonu yenerse Beşiktaş şampiyon olabilir. Yenilirse onların da hiç şansı kalmaz. Denizlinin şablonu Beşiktaşa uymadı. 4-3-3 çok başarısız bir sistem. Baktın olmuyor 4-4-2 oynat veya 4-3-1-2yi dene. Sistemden dolayı ya Bobo ya Nobre oynamıyor. Hoca 4-3-3te ısrar ettiği için bazen Holosko kalitesinde bir adam bile kenarda kalıyor. Sistemi nasıl değiştirmiyor, inanamıyorum.
Mustafa Denizli’yi beğeniyor musuz?
Bu kadronun başına geldi, elindeki malzemeye uyması lazım. Ben gazetede siyaset yazabilir miyim mesela? Mustafa Denizli bunu deniyor hiç gereği yokken. Yusuf hayatında hiç denemediği bir pozisyonda oynuyor şu an.Yusuftan koşan-mücadele eden adam yaratmak istiyor Denizli ama çocuk 35 yaşında. Yusuf da bir Alex. Mustafa Hoca geriye giden bir teknik adam. Yıllardır ilk kez büyük bir kulüpten teklif geldi, para almadan bile kabul ederdi. Ama hocadan beklentim şu andaki görüntü değildi. Çok ciddi puan kayıpları yaşadılar. Ertuğrul kalsaydı, Beşiktaşın bundan daha fazla puanı olurdu. Ernst, Mustafa Hocanın ihtiyacı olan bir transfer değildi. Boşuna o kadar paraya aldılar.Kaleci almak gibi bir şey...
Trabzon’u ve Ersun Yanalı nasıl buluyorsunuz?
Trabzon da bu sezon yaptığı çıkışı beklemiyordu bence. Sezon başlarken hedefleri şampiyonluk değildi. İyi bir takım kurmaktı. Rakipler dökülünce Trabzon iyice motive oldu. Trabzonu, Trabzon kadar G.Saray, F.Bahçe ve Beşiktaş şampiyon yapacak. Sivas da Trabzon olduğu için şampiyon olabilir. Sivas tek başına olsa, şampiyonluğu yedirmezlerdi. Trabzon lobisi, önemli bir lobi. Anadolu kulüpleri bu sene kadar hiç yakın olmamışlardı şampiyonluğa.
Sivas’ı beğeniyor musunuz?
Bu aralar dağılacaklar gibi geliyor bana. Bugünkü Bursa maçı önemli, zorlanacaklar. Çünkü geçen haftaki Kocaeli maçında biraz havaya girdiklerini hissettim. Büyükleri yeniyoruz sizi mi yenemeyeceğiz? gibi bir hale gelmişler. Bu tehlikeli! Trabzonu Sivastan şanslı görüyorum şampiyonluk için. Onları bekleyen sıkıntı da C planlarının olmaması. A, B planları var ama C yok.
Fatih Terim’le her hafta halı saha maçları yapıyoruz
Her hafta 2 akşam NTV Spor Servisiyle halı saha maçı yapıyoruz. Bizim takımda Acun, Memati, ben, Fatih Hoca, Metin Tekin, Oğuz Çetin var. Çocuklar gibi eğleniyoruz. Hoca da deşarj oluyor, taklalar atıyor, koşuyor, timsah dansı yapıyor. İlk maçta ne hileler yaptık, golleri saymadık ama yenildik. Hoca akşam aradı, Bacağıma buz yapıyorum, haftaya bir maç daha al dedi. O günden beri sürekli yapıyoruz.
Devamı ...
10 Kasım 2008
Baraj

Rıdvan'ın analizleri çok iyi, ama onun programını saatlerce izlenebilir yapan üslubu sanırım. Galatasaray maçını değerlendirirken Lugano'nun attığı goldeki kaleci hatasını o kadar içten tarif ediyordu ki gülmekten ne dediğini anlayamadım, tekrar sarıp geri izledim. Çok samimi, sanki sensei karate kid'i azarlar gibi baraj kurdurmamasının nasıl büyük bir hata olduğunu anlatıyor. Söylediklerini tek tek yazdım, yazarken de aklıma başka bir baraj hikayesi geldi.
Önce Rıdvan'ın söyledikleri...
"Roberto Carlos frikik atıyor baraj yaptırmıyorsun, barajı Fenerbahçeli futbolcular yaptı.
Roberto Carlos'a dünyanın, uzayın her yerinden baraj yaparlar...
30 metre, Roberto Carlos ve de çocukluğundan beri tanıyorsun yani (3 saniye duraklıyor) Kaleci (Burada yine 3 saniye duraklıyor)
30 metrede oldu diye Roberto Carlos'a baraj yapılmaz mı?
Dikkat et gole 2 tane Fenerli oyuncu duruyor avantaj sağlamak için."
Daha güzel, daha sade tarif edilemez. Carlos'a uzayda bile baraj yapılır.
Benzer bir vakayı Pierre Van Hooijdonk ile yaşamıştık. 17 Mart 2004 Kadıköy'de Gençlerbirliği ile kupa maçı. Hooijdonk'un canı sıkılınca frikikten gol attığı zamanlar. Çok iyi hatırlıyorum o maçtan 2-3 hafta önce Maraton programında Erman Toroğlu yine Konfüçyus pozisyonunu almış, koltuğuna gömülmüş, kalemini sallaya sallaya Van Hooijdonk'un sırrını çözdüğünü anlatıyor. Van Hooijdonk önünde baraj olmazsa frikikten bir tane gol atamazmış, barajın kalecinin görüş açısını kapatmasından faydalanıyormuş. Bu muhteşem tespiti duyana kadar hiçbir frikikçi bunu kullanmıyor muydu, ya da mantık olarak hiç baraj kurulmasa frikikten gol falan olmaz o zaman diye gereksiz şekilde olayın mantıksızlığını düşünürken bunu ciddiye alan birisi varmış. Gençlerbirliği kalecisi Botonjic. 3-1 gerideyiz, dakika 85, hemen ceza alanı önünden, hatırladığım kadarıyla yayın solundan frikik kazanıyoruz. Kaleci ilginç şeyler yapıyor ve baraj kurdurmuyor, Van Hooijdonk'un önü otoban gibi, bir iki Fenerli futbolcu geçiyor kalecinin önünü kapatıyor. Top 90'a asılırken kaleci mahalle maçında ilk kez kalecilik tecrübesi yaşayan küçük Muhittin'den farksız. Maçı 4-2 kaybedip yeniliyoruz, Gençlerin 5 kaleyi bulan şutunun 4'ü gol, kaleci Recep'in yeterliliği tartışılıyor ama bu gol de Erman Hoca'nın kaleciye İstanbul hatırası olarak hatırlanır. Sloven kaleciye kim çevirdi Erman Hocanın teorisini bilmiyorum, yok eğer çeviri değilse ve kendisi aynı teoriyle geldiyse o zaman Dünya'da bunu düşünen iki kişi birden olduğu için üzülmemiz gerek. Van Hooijdonk'a uzayda bile baraj kurulur be adam, hele baraj kurmazsam gol atma şansı azalır demek için uzayın bittiği yerde yaşamak lazım.
Daha sonra yapilan ek: Bir PvH manyağı nickli bir okuyucu Van Hooijdonk'un golünü gif olarak yorumuna eklemiş. Onu yazıya da ekleyelim.

Devamı ...










