2 Nisan 2012
"Trabzon'da Irkçılık Tehlikesiz ve Serbest mi ?
Tabii stadlar ve salonlar da bu mütehakkim zihniyetten fazlasıyla payını alıyor. İki ay önce Konya'da Efes -Fenerbahçe maçına girerken çantamı arayan polis fotograf makinesinin içindeki pili çıkarmamı istedi, nedenini sordum, sahaya atabileceğimi söyledi, epey bir tartışmadan sonra fotograf makinesi pillerini salona atacak kadar manyak biri olmadığıma ikna oldular, yine iki hafta önce Dünya Salon Atletizm Şampiyonası girişinde polis bu sefer bozuk paraları salona alamayacağını söyledi, herhalde yüksek atlama sırasında Anna Çicerova'ya niye geçemedin şu 2,29 u diye sinirlenip kafasına bozuk para atabileceğimi falan düşündüler, ordaki polise de yarışlar için kalkıp Çanakkale'den gelen birinin bir atletizm müsabakasında niye bozuk para atabileceğini anlatmaya çalışsam da başarılı olamadım, biraz dışarı çıkıp bozuk paralarımı kamufle edip öteki kapıdan girerek Türk Emniyetini atlatmış oldum.
Atletizm yarışlarında bile izleyiciyi otomatik olarak holigan gören bir zihniyetin yıllardır futbol maçlarını nasıl cehenneme çevirdiğini biliyoruz. Bırakın protesto içermeyi en yalın anlamlı pankartları bile topluyor polis, en ufak bir gerekçe falan göstermeden Bekçi Murtaza zihniyetiyle talimat böyle diye pankartı alıyorlar. Geçenlerde Galatasaraylı bir arkadaş Türk Telekom Arena'da küçücük çocuğun kartona yazdığı G ve S harflerine bile polisin örgütsel döküman gibi muamele yaptığını içeriye almamak için binbir bahane ürettiğini yazdı.
Şimdi yurdun bir kesiminde her halta karşı hassas olan, pankartlarda mesaj verilmesine sinirlenen yüce Türk polisinin Trabzon şubesi ne hikmetse bu güzide kentimizde devlet-millet kaynaşmasına örnek teşkil ediyor. Daha önce deplasman tribünlerinde Trabzonluların taş ve kaya parçalarına maruz kalmış ve polisin taş ve tuğla atanlara eşlik ettiğini, gözetim yetkisinden onları seyretmeyi anladığı örnekleri defalarca yaşamış arkadaşlarımız var. Dolayısıyla dün sahaya atılan bıçağın nasıl olup da stada sokulduğuna falan şaşırmamak lazım zira Trabzon polisinin gürbüz delikanlıları arkasından sıvazlayıp, ihtiyaçlarını karşılaması ülkemiz için yeni bir olay değil.
Meselenin asıl özü olan şu yukarıdaki resimdeki pankarta gelelim. "Papazın Çayırından Kanuni'nin Memleketine Hangi Yüzle Geldiniz" Şimdi bu pankartı polisin görmeme şansı yok, izin verdiklerine göre bu pankarttaki ırkçılığın ya farkında değiller ya da bu sıradan faşizmin Trabzonspor tribününün ayrılmaz bir parçası olduğuna kanaat getirmişler demek ki. Trabzon taraftarının da hakkını yemeyelim daha önce bize defalarca "hardcore ırkçılık" örnekleri verdikleri için bu damıtılmış ırkçı tondaki pankart biraz hafif kalmış olabilir. "Ayağa kalkmayan Ermeni olsun diye tezahürat yapılan, beyaz berelerle arz-ı endam edilen, Oğuz Sarvan'ı protesto yürüyüşünde "Ermeni Oğuz'a Trabzon'da soykırım" sloganı atılan "Yasinlerle çıktık yola, Ogünler çok yakında" diye hakem protesto eden bir güruhtan böyle bir pankartı beklemek de son derece normal. Hatta diğer örneklerdeki kadar açık ırkçılık yapılmadığını belirtip ırkçı tonda mevsimsel bir düşüş olarak bile bu gelişmeyi kutsayacak "objektif manyaklar" çıkacaktır, Ne de olsa hedef Fenerbahçe her şey mübah objektiflere göre.
Daha 5 sene önce bu güya Papazın Çayırı vurgusuyla gayrimüslümleri aşağılayan, bu pankartı asan şehirde bir rahip öldürüldü, yine bu kentte arkasında bütün dünyanın bir örgütü gördüğü ama yüce Türk yargısının "valla biz örgüt bulamadık" dediği bir cinayetin temelleri atıldı. Yapılan linç girişimlerinin, ikide bir ayaklanan milli manevi kalkışmaların haddi hesabı yok. Irkçılığın yabancı düşmanlığının artık milli bir spor haline geldiği bir yerde bu pankarta nasıl izin verilir. Küçücük çocuğun G ve S harfinden hassasiyet üreten bir zihniyet böyle ırkçı bir ton taşıyan pankarta niye izin verir ?
Bu ne dokunulmazlıktır, bu kentin milli manevi hassasiyetleri nasıl bir hassasiyettir ki İstanbul'daki salonda, Ankara'daki tribünde kuralcı kesilen, anında herşeye müdahale eden, üç tane slogan duysa biber gazına sarılan polislerin bu statta basiretleri bağlanır. Gözü önünde rakip tribüne taş atan adamları keyifle izleyip, ırkçılığın ağababasını yapanlara en ufak bir girişimde bulunmazlar.
Bu kentte öteki olarak görülen her şeye karşı nasıl büyük bir öfke ve hoyratlık olduğunu sosyolojik genellemelerle ya da stad folklorundaki ırkçı söylemle falan açıklamak yersiz. Sümela Manastırı'nı bir kez ziyaret ederseniz o güzelim fresklerin kazınılıp üstüne Trabzonspor'un 1983-1984 kadrosunun yazanlardan ötekine saygı falan değil dünkü gibi bir pankart bekleneceğini zaten anlarsınız.
Son söz de solcu-objektif geçinip yaban ellerde St. Pauli, Livorno kovalayıp bu topraklarda hedef Fenerbahçe olunca solculuğunu da objektifliğini de askıya alanlara, biliyoruz ki şu pankart karşısında da daha önceki rezilliklerde olduğu gibi tek laf etmeyecekler, "ırkçılık kötü şey ama adamlar Fenerbahçe maçında yaptılar ya boşver" diye Livorno güzellemelerine, St Pauli aşklarına devam edecekler. En az Trabzon'daki sistematik rezil ırkçılık kadar, öznesi Fenerbahçe diye ilkelerini bir kenara bırakıp sus pus olan bu adamlar da bu rezil ülkenin daha da rezilleşeceğinin yürüyen göstergesidir. Devamı ...
1 Nisan 2012
Şike, Ergenekon, Darbe, Challenger'ın Patlaması Hepsi Aziz Yıldırım'ın Suçu!
Biraz doluyum. 20 Haziran 2011 tarihinde Mehmet Baransu, saçma sapan bir yazıyla "Fenerbahçe Cumhuriyetindeki Ergenekon" gibi ibarelerle doldurduğu paragrafları kamuoyuyla ilk kez tanıştırmıştı. Elbette Taraf Gazetesinin 29 Mart 2009 tarihli "Ergenekon Fenerbahçe'de" manşeti hiçbirimizin hafızasından çıkabilecek gibi değil. O tarihten bu yana kadar türlü çeşit zevat, Ergenekon ile Fenerbahçe'yi birbirine bağlamak için dört dönüyor.
Necip Fazıl bir gün bir konferans verir, konuşma sırasında dinleyicilerden bir tanesi sahneye hıyar atar. Şair akıllı adam tabi, lafı koyar: "Kim kimliğini düşürdüyse gelsin alsın"
Bu adamların hepsi aylardır kimliklerini sahneye atıyor, bizim gerizekalı medya mensupları bu kimliklere bakıp bir portre çıkartamıyor.
Ulan hepsini topluyorum
1- Fenerbahçe davasına bakan 16. Ağır Ceza Mahkemesinin davaya bakma yetkisi bile yok. Olgun Peker grubuyla, Aziz Yıldırım ile arkadaşlarının hiçbir bağlantısı bulunmadığını savcı bile kabul etmesine rağmen, "fiili irtibat var" diye saçma sapan bir gerekçeyle davaya bakıyor.
2- 3 Temmuz sabahına bakarsan "dört dörtlük, sanat eseri operasyon" 8 ay süren teknik takip ve bir 9 ay süren tutukluluk süresince hala "deliller toplanamadı."
3- Tamer Yelkovan, Ümit Karan, İbrahim Akın başta olmak üzere ifade sırasında bir çok insan cebre, baskıya, hakarete uğradı. Zorla ifade alınmaya çalışıldı.
4- 6222 sayılı kanun anlamında suç teşkil edecek bir tane anlaşma, bir tane para transferi yok. Sahada böyle bir anlaşmanın varolduğunu gösterecek delil de yok, hiçbir şey yok.
5- Sistematik olarak bütün telefon konuşmaları, polis ifade tutanakları, iddianame, ek klasörleri ve diğer her şey, medyaya sızdırıldı, eşkal fotoğrafından kimlik numarasına kadar bütün şüphelilerin bilgileri alenen yayınlandı.
6- 6222 sayılı kanun değişmesin diye hükümet partisi ile cemaat birbirine girdi, hükümet partisine mensup milletvekilleri olaylar çıkardı, Başbakan bizzat müdahale etti, herkes Aziz Yıldırım salınacak dedi, Fenerbahçeliler hariç herkes ilk duruşmadan önce tahliye edildi. Bugün tutuklu bulunan üç tane Fenerbahçeli var, biri muhasebeci! Bütün örgüt bu!
Bu ve daha bir çok saçmalığa bakıp hala daha "şike, temiz futbol, feyir piley rica ediyoruz lütfen ülkemiz kötülüklere zemin olmasın :(" diyen Alis Harikalar Diyarında yaşattığı şizoid zihin, gerçek dünyaya bir dönüp, "ulan bunca haksızlık, adaletsizlik, zorbalık, zulüm ile başlayan bir davanın HUKUKLA, HAKLA, ADALETLE, TEMİZ FUTBOLLA bir alakası olabilir mi acaba" diye sorana kadar da bu gerizekalıların sessizlik / suskunluk / umursamazlık zincirinde türlü çeşit garabete, aptallığa maruz kalmaya devam edeceğiz. Adam ne ekmek atsa yiyecek bu kadar bilinçli kör varken, onlar da elbet ellerine geçen her şeyi "nasılsa yiyecek" diye ileri uca doğru fırlatmaya devam edecek.
Bakın son örneği,
"Futbol camiasını çok yakından tanıdığı ve Aziz Yıldırım’ın bir çok bağlantısı hakkında bilgi sahibi olduğu belirtilen gizli tanığın iki saat ifadesini alan Savcı Kansız’ın bu ifadeler doğrultusunda soruşturmayı derinleştireceği öğrenildi.
Futbolcu transferine de el atıldı
Ergenekon savcısı Cihan Kansız’a gelerek ‘gizli tanık’ sıfatıyla ifade veren futbol camiasının önemli bir isminin verdiği bilgilerden sonra Ergenekon-futbol ilişkisi soruşturması derinleştiriliyor.
Gizli tanığın verdiği bilgi ve belgeler ışığında yeni bir soruşturma açılması beklenirken gizli tanığın savcıya özellikle futboldan elde edilen kirli paraların Ergenekon’a nasıl aktarıldığını anlattığı belirtiliyor.
Savcı Cihan Kansız’a çarpıcı bilgiler verdiği öğrenilen gizli tanığın, Ergenekon’un futbol camiası içindeki bağlantıları hakkında yer, zaman ve belge göstererek savcıya iddialarını ispatlayacak deliller sunduğu öğrenildi.
Maçlar öncesi yapılan şike görüşmeleri hakkında da bilgi verdiği öğrenilen gizli tanık, Ergenekon’un futbolcu transferlerinde büyük oyunlar oynadığı, baskı yoluyla yüksek rakamlarla gerçekleştirilen futbolcu transferlerinden elde edilen paraların Ergenekon örgütüne aktarıldığını söyledi. Gizli tanık, Peker Grubu ile Yıldırım’ın bu işte çok önemli görevler üstlendiğini söylediği belirtiliyor.
Futbol camiasının önemli bir isimi olduğu belirtilen gizli tanığın iddialarını ispatlayacak delillere sahip olduğu ve bunları soruşturma savcısıyla paylaştığı kaydediliyor. Gizli tanık, futboldaki Ergenekonu ve Aziz Yıldırım bağlantıları hakkında bilgi vererek, “Ergenekon’un en büyük para kaynaklarından biri futboldur. Özellikle Futbolcu transferlerinden baskıyla futbolcu değerinin çok çok üstünde satılıyor. Bu paralar Aziz Yıldırım’ın bilgisi dahilinde Ergenekon’a aktarılıyor. Ergenekon para trafiğinin bir diğer ayağı ise Peker gurubu üzerinden gerçekleşiyor” dediği iddia ediliyor.
Gizli tanığın Ergenekon’unun projeleri kapsamında kullanılmak üzere hangi futbolcunun baskıyla yüksek rakamlar karşılığında kime satıldığını ve bunlardan elde edilen paraların kimlere ve nerelere verildiğini detaylarıyla anlattığı belirtiliyor. Gizli tanık, Aziz Yıldırım’ın Gölcük’te askeri toplantılara da katıldığını ve bu toplantılarda Ergenekon projeleri hakkında konuşma yaptığını ve askerlerin talepleri doğrultusunda ekonomik destek verdiğini söylediği belirtiliyor.
Okuduğumuzdan ne anladık?
1- Aziz Yıldırım ve Peker Grubu "futbolcu transferlerinde büyük oyunlar oynayarak, baskı yoluyla rakamları yükseltip, elde edilen paraları ERGENEKON'a aktarıyormuş"
2- Aziz Yıldırım askeri toplantılara katılmış
2- Aziz Yıldırım Ergenekon üyesiymiş
Çüş demiyorsunuz değil mi? Sorununuz bu. Çüş demiyorsunuz, diyemiyorsunuz, son derece sağlıklı delillere dayanan, mükemmel bir soruşturmada 8 ay boyunca bütün TELEFONLAR DİNLENMESİNE RAĞMEN neden bir tane bile finans transferi veya bir tane anlaşma bulunmadığını, neden bütün belgelerin medyaya belli odaklar tarafından sızdırıldığını, neden HSYK tarafından bu davaya bakmakla mahkeme 3. Asliye Ceza Mahkemesi olarak belirlenmişken 16. Ağır Ceza'nın "fiili irtibat" gibi bir gerekçe ile davayı gasp ettiğini, neden herkesin salınıp Aziz Yıldırım'ın içeride tutulduğunu, neden CAS davasının çekilmesi için olmadık parandeler atıldığını sormadığınız gibi "ULAN BU DAVAYA NİYE ERGENEKON'U KARIŞTIRIYORLAR NE ALAKASI VAR?!" diye de sorma, becerisini, kapasitesini, melekesini gösteremeyeceksiniz. Gerizekalı bir medya var diyorum, eksik söylüyorum, kendisini bilinçli olarak gerizekalı haline getirmiş ve bununla hayatını devam ettiren medya mensupları var.
Dolayısıyla onların adına da bizim, bizlerin hepimizin konuşması, anlatması gerekiyor.
1- Aziz Yıldırım'ı Ergenekon seçtirmedi. Aziz Yıldırım 1990 yılında Fenerbahçe Spor Kulübünde zaten yöneticiydi. 1998 yılında Ali Şen'in istifa etmesinden sonra yapılan seçimlerde 1 oy farkla ilk kez başkan seçildi. Ergenekon manyak mı 1 oy farkla seçilecek adama destek / muhabbet versin. Aziz Yıldırım manyak mı Ergenekon tarafından bir görev ile seçtirildikten sonra 2 kere istifa etmeye kalksın, hayatını, gecesini, gündüzünü kulübe versin?
2- Narkotik, silah kaçakçılığı, tehdit, haraç, gasp gibi suçlarla itham edilen Ergenekon çetesi harbi topyekün delilere mi düştü de, dünyada manipülasyonla para akışı sağlanabilecek onlarca iş kolu varken (mesela inşaat, finans sektörü, madencilik, müşavirlik, medya vs) hasta gibi bir tek takımın transfer işlerinden kazanacağı küçük komisyonlara kendisini tamah etsin?
3- Futbol dünyasında hangi transferleri Fenerbahçe belirliyor? Beşiktaş'ın, Galatasaray'ın kimi kaç paraya alacağını Fenerbahçe mi belirliyor? Fenerbahçe kendi transferlerini bile önce kulübüyle anlaşıyor, sonra resmi yollardan karşı tarafa parayı ödüyor, oyuncunun bonservisini alıyor, vergisini ödüyor. 1998 yılından beri Fenerbahçe'nin yaptığı hangi transferde usulsüzlük var? Hiç yok! Kulübün resmi kasasından çıkan paraları, başka bir kulübe aktarıp sonra afedersiniz gayri resmi bir örgüte Fenerbahçe nasıl aktaracak? Bunu 1998 yılından beri devlet nasıl keşfetmemiş? Gerizekalılar, mallar, aptallar mı yönetiyor bu ülkeyi? Bu ülkenin maliyecileri yok mu? Senede 8-10 transfer yapan bir kulübün 14 yılda yaptığı 140'ın üstündeki transferde BİR KERE BİLE BİR USULSÜZLÜK bulunmaması bu tezle nasıl bağdaşıyor?
4- Spor dünyasını çok iyi bilen bu arkadaş, transfer işlerinin nasıl olduğunu, bonservisi, kulüpler arasındaki finans akışını, bunun hangi yolla yapılacağını bilmiyor mu?
5- Askeri bir toplantıya katılmak suç mudur? Niye özellikle "Gölcük" deniyor? Balyoz planına bağlamak için olmasın? Sahte bir cd ile açıldığı bugün artık bilirkişi raporları ile belli olan bir davaya Aziz Yıldırım'ı, o davayı da Ergenekon'a bağlamak için bu kadar senaryo yazmak hakla, hakkaniyetle bağdaşıyor mu?
Bu gizli tanığın, bunca ay sonra, tam da mahkeme süreci tıkanmışken, tam da belli odaklar Ergenekon teranesine başlamışken, bu kadar ipe sapa gelmez iddialarla, birden ortaya çıkıp, dava sürecini daha da sıkıştırmak için rol kapmaya çalıştığı ve daha dakikasında iftira olduğu belli olan cümleleri sarf ettiği, belli, açık, ortada değil mi?
Gerizekalılar hala şike mike diyor. Ulan hayatımız şike olmuş. Şike mahkemede, adalet sarayında, emniyette, soruşturma sürecinde, davanın gidişatında her tarafta var. Ülkenize bir bakın, bu nedir? Bu nasıl bir rezilliktir?
Bu zulmün sahipleri ve bu zulmün destekçileri, hepinizin elleri kurusun, memleketi Darth Sidious'un Cumhuriyeti kurtaracağız çığlıkları arasında kurduğu karanlık Sith imparatorluğu gibi pespaye bir faşist, karanlık, zulüm düzeni içerisine hapsettiniz. Karşısına oturmuş dizi gibi seyrediyorsunuz. Bunun hesabını nasıl vereceksiniz?
Devamı ...
Linç Kültürü ve Beyaz Atlet
Yukarıdaki satırlar - özellikle “Bir demeçle herşey olur” kısmı - bana Yüksel Aksu’nun “Dondurmam Gaymak” filminin unutulmaz karakteri Ali Usta’yı hatırlattı. Hani film boyunca küresel kapitalizmin simgesel metalarından biri olan çubuklu dondurmaya karşı süt, salep ve şekerin kutsal karışımı olan kaymak dondurmasıyla açtığı savaşta ne zaman yılgınlığa uğrasa “bir cinnet herşeyi halleder!” deyip duran Ali Usta’yı. Ancak arada can yakan bir fark var. Ali Usta sarı motoruyla kaymak dondurma satan, cinnetten anladığı tarım ilacıyla başarısız bir intihar girişimi olan Milas’lı bir dondurmacıyken, yukarıdaki satırların sahibi linç girişimleriyle meşhur bir şehrin futbol kulübünün başkanı olan Sadri Şener. İşte bu fark hem can sıkıyor hem de bu Pazar akşamı oynayacağımız maç öncesinde bizleri çok düşündürüyor.
Beterin beteri var lafı boşa değilmiş. Biz geçen sezon Sadri Bey’in soğuk şakalarından, Trabzon’un şampiyonluğu için başvurduğu kesirli sayı problemlerinin ciddiyetsizliğinden yaka silkmişken Sadri Bey ciddi şeylerden bahsetmeye başlarsa başımıza neler geleceğinden haberdar değildik elbette. Dilimiz eşşek arıları soksaymış.
Baştan söyleyelim, elbette Trabzon’u monolitik bir anlayışla topyekün linçe kurulmuş bir şehir olarak görüyor değiliz. Orada da birazdan hatırlatacaklarımızı esefle anımsayan ve yanlış bulan, kınayan çok Trabzonlu vardır. Sözümüz onlara değil elbet. Ancak 2005 yılında Trabzon’da F tipi cezaevlerini protesto etmek için bildiri dağıtan grubu linç etmeye çalışanların uzaydan gelmediklerini ve bu şehrin yerlisi olduklarını biliriz.
7 Nisan 2005 tarihli Radikal gazetesi olayı aynen böyle aktarıyor : “Sol görüşlü 'Ekmek ve Adalet' dergisinin Trabzon temsilcisi Zeynep Erduğrul ile arkadaşları Nurgül Acar, Emre Batur ve İhsan Özdil dün öğle saatlerinde Kunduracılar Caddesi'nde Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Dayanışma Derneği (TAYAD) adına hazırlanan 'Tecritte ölüm var' başlıklı bildiriyi dağıtmaya başladı. Olay yerindeki bir trafik polisi, izinsiz olduğu gerekçesiyle bildiri dağıtımına engel olmak istedi. Ancak bildiri dağıtanlar polisle tartışınca, çevredekiler müdahale etti. Dört kişiyi dövmeye başlayan kalabalık gittikçe büyüdü. Saldıranların sayısı bir anda artınca bildiri dağıtan grup kaçmaya başladı. Ancak kalabalık, dört kişiyi 600 metre uzaklıktaki Uzunsokak Caddesi üzerindeki Eba Çarşısı önünde yakaladı. Polisler Zeynep Erduğrul ve arkadaşlarını işhanına sokarak korumaya aldı. Bu sırada bazı polisler de yaralandı.” (2)
Evet, sadece 4 kişi – yazıyla dört- F Tipi cezaevlerindeki tecriti protesto etmek isterken bir trafik polisi ile tartışıyor. Lütfen bir an için bu olayın Berlin’de, Oslo’da, Cenevre’de ya da Londra’da yaşandığını tahayyül edin. Yani varsayın ki oralarda da F tipi tecriti gibi bir garabet var, ve oralarda da bir trafik polisi üstüne vazife edinip, yetkisini aşarak bildiri dağıtanlara engel olabiliyor. Modern ve ileri demokrasilerde bunların olabileceğini bir an için varsayalım, peki o şehrin insanları, o sırada oradan geçenler ne yapar? PVH buralarda olsa çok güzel anlatırdı ama onun yokluğunda ben söyleyeyim; çok büyük ihtimalle bildirisini alır, yürür gider.
Ama Trabzon halkı o gamsız Avrupalılara benzemez. Hatta bir kısmı en hassas duygunun insanıdır. İcap ederse sadece bildiri dağıtanları değil, onları linçten koruyan polisleri de pataklar. Malum söz konusu vatan olunca, linçe teşne vatandaşlar da teferruattır. Ancak linç meselesi şakaya gelmez, takipçilik ister. Öyle 4 tanesini linç ettim, kalanı akıllı olsun demekle olmaz. Linçini takip edeceksin. Bugün 4 yarın 14. Nitekim hassasiyetinin takipçisi bir kısım Trabzonlu bu olaydan bir hafta sonra bu linç girişimini protesto etmek için kente gelen 50 kişilik Eğitim-Sen, KESK ve İHD üyeleri basın açıklaması yapmak üzereyken, “Ey Trabzon halkı, bunlar dinsizdir!” diyen duyarlı bir hemşehrisinin yakarışı üzerine, takipçiliğini konuşturarak bu 50 kişilik grubu da linç etmeye kalkmıştır.
Bu satırları okurken aranızdan nerede bu devletin polisi diye haykıran, feryat eden duyarlı dostlarım vardır muhakkak. 11 Nisan 2005 tarihli Bianet haberine bakılırsa polis olaya geç müdahale ediyor. Bir önceki linç girişiminde olduğu gibi arada kaynamaktan korktuklarını düşünen naif okuyucunun gözlerinden öperim, zira o tarihte Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek. Hani Hrant Dink cinayetine giden yolda Trabzon’nun bağrından kopup gelen katilin Trabzon’nun bağrından kopma sürecinde Emniyet Müdürü olan ve bu bağırdan kopuş hikayesinin her merhalesinden haberdar olduğu iddia edilen Emniyet Müdürü.
Peki onca insan polisin geç müdahalesine rağmen linçten nasıl kurtuldu? Linç etmek isteyenler insafa gelmiş olabilir mi? Ya da polis geç olsun ama gün olmasın diyerek olaya el koymuş, bir binaya sığınan gözlemcileri binadan tahliye edip güvenli bir yere nakletmiş olabilir mi? Orada olmadığımız için haberi verenin yalancısıyız. Aynı Bianet haberine geri dönelim: “Akşam saatlerine kadar müdahale edilmeden bekleyen grup saat 19.00'da Trabzonspor'un maçı başlayınca kendiliğinden dağıldı.”. (3) İçinizden “Ya Trabzon’nun maçı olmasaydı” diyen çıkar mı bilemem de benim aklım Sadri Şener’in kesirli problemleri gibi kümeli problemler takıldı. Yekten sorayım: şehrine gelen misafir gözlemcileri linç etmeye çalışan güruh ile Avni Aker’de maç izlemeye giden güruhun kesişim kümesi nedir? Bırakalım bu soruyu geçen sene kesirli problemlerden çakan Sadri Bey cevap versin, bir nevi telafi sınavı kabul etsin lütfen.
Ancak hassasiyetleri ile meşhur Trabzonspor taraftarının son duyarlı hareketi bu değil elbet. Hiç azımsanmayacak, hafife alınamayacak ve eğer bu ülkenin bir toplumsal hafızası varsa asla unutmayacak bir grup 28 Ocak 2007 tarihinde Avni Aker’de oynanan Trabzonspor-Kayserispor maçında, bu toprakların en güzel, en civan evlatlarından birini kalleşçe arkasından vurduğu için tutuklanan hemşehrileri Ogün Samast’ı anmayı ihmal etmediler. Bakın 30.01.2007 tarihli Radikal gazetesi olayı nasıl aktarıyor: “Bu arada, tezahürat sırasında megafonla, 'Ayağa kalkmayan Ermeni olsun' anonsu yapıldı. Pek çok genç stada Ogün Samast gibi beyaz bere giyerek gitmişti. CNNTürk'ün mikrofon uzattığı gençlerden biri şunları söyleyebiliyordu: ‘Şehit cenazelerinde kimse sokağa dökülmüyorken bir Trabzonlunun bir Ermeni'yi öldürmesine bu kadar tepki gösterilmesini kınıyorum.’ ” (4)
Sadri Bey yazının başında alıntıladığımız basın açıklamasında bu akşam oynanacak maç için en hassas duygunun insanı olduğunu yukarıdaki satırlarda kafi derecede ispat imkanı bulduğumuz Trabzon taraftarının özel bir eylem hazırlığında olduğunu muştuladı. Bu habere göre maçın 34. dakikasında alınteri ve emeği ifade ettiğini düşündükleri için beyaz atletlerini sahaya fırlatacaklarmış. Sadri bey diyor ki keşke atlet değil de beyaz mendil atsalar. Ne kadar estetik bir bakış açısı. 19 Ocak 2007 yılından bu yana yüreğinin sol yanı sızım sızım sızlayan Fenerbahçe taraftarı olarak hassas Trabzonsporlu kardeşlerimize bir teklifimiz var: illa beyaz birşey atmayı düşünüyorsanız sahaya 28 Ocak 2007 tarihinde giydiğiniz beyaz bereleri atın, hem sizin vicdanınız biraz hafifler hem de Dink ailesi başta olmak üzere Hrant Dink’in dostları ve sevenleri biraz huzur bulur. Yüce ve bir o kadar hassas Trabzonspor taraftarına arz ederim.
1. http://www.sabah.com.tr/SabahSpor/Futbol/2012/03/30/gerekirse-uefaya-gideriz
2. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=148874
3. http://bianet.org/bianet/toplum/58677-trabzonda-linc-hassasiyeti-suruyor
4. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=211534
Devamı ...
30 Mart 2012
Zulmün Fotoğrafı: Mahkeme Şikesi
1) DAVAYA BAKMAYA HANGİ MAHKEME YETKİLİ?
6222 sayılı kanunun 23. maddesi diyor ki:
"Yargılama ve usul hükümleri
MADDE 23 – (1) Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı yargılama yapmaya Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ihtisas mahkemesi olarak görevlendireceği sulh veya asliye(1) ceza mahkemeleri yetkilidir."
HSYK da diyor ki:
"6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunun 14.04.2011 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra Kurulumuz Birinci Dairesi 12.07.2011 tarih ve 219 sayılı kararı ile,
Bir asliye/ağır ceza mahkemesi olan yerlerde bu mahkemenin,
İki asliye/ağır ceza mahkemesi olan yerlerde ikinci(2) asliye ceza mahkemesinin,
İkiden fazla asliye/ağır ceza mahkemesi olan yerlerde üçüncü(3) asliye/ağır ceza mahkemesinin,
6222 sayılı yasa kapsamında ihtisas mahkemesi olarak görevlendirilmesine karar vermiştir.
Daha sonra da şöyle devam ediyor:
6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunun “Yargılama ve usul hükümleri” başlıklı 23’ncü maddesinde yer alan “asliye veya ağır” ibarelerinin 15.12.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6259 sayılı yasa ile “sulh veya asliye” şeklinde değiştirilmesi nedeniyle, Kurulumuz Birinci Dairesi yukarıda belirtilen kararını yeniden ele alarak 01.02.2012 tarih ve 47 sayılı kararı ile 6222 sayılı yasa kapsamına giren suçlarla ilgili davalara bakmak üzere sulh ceza ve asliye ceza mahkemeleri arasından yeniden ihtisas mahkemeleri belirlenmiş ve söz konusu bu kararlar alındıktan sonra uygulanması ve bilgi edinilmesi bakımından bütün Cumhuriyet Başsavcılıklarına ve mahkemelere gönderilmiştir.
Yani ne diyor kanun? Bu davaya bakmakla yetkili mahkeme HSYK tarafından belirtilecek ihtisas mahkemesidir.
HSYK ne diyor? Bu davaya bakmakla yetkili mahkeme İkiden fazla asliye / sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde üçüncü asliye / sulh ceza mahkemesidir.
Peki davaya kim bakıyor? 16. Ağır Ceza Mahkemesi!
Yani kanunun hükmü açık. Bu açık hüküm gasp ediliyor. Gerekçe? Fiili irtibat.
Ne demek fiili irtibat? Yani cebir ve şiddet uygulayan Olgun Peker grubu ile SAVCININ HİÇBİR BAĞLANTISI OLMADIĞINI KABUL ETTİĞİ, İKİSİNİ AYRI BİRER ÖRGÜT OLARAK TANIMLADIĞI Aziz Yıldırım ve arkadaşları arasında, HİÇBİR DELİLE DAYANMAYAN, HİÇBİR MESNETİ OLMAYAN BİR FİİLİ İRTİBAT OLDUĞU İDDİASIYLA MAHKEME DAVAYI GÖRÜYOR.
Varolmayan bir fiili irtibat, var denildiği için davaya 16. Ağır Ceza Mahkemesi bakıyor ve kimse de çıkıp kardeşim ne oluyor demiyor. Bu mahkemeye HSYK yetkisi olmadığını bildiriyor, mahkeme yine de davaya bakıyor, HSYK çıkıp da kardeşim sen ne yapıyorsun demiyor. HSYK'nın başı Adalet Bakanı bütün bunlara göz yumuyor, kabine üyeleri bu haksızlık devam ederken "ince ayarlar" peşinde koşuyor, Başbakan "kulübü ayıralım ama şahıslara ceza verelim" yani "Aziz Yıldırım ceza alsın ama ben oy kaybetmeyeyim" diyor, ondan sonra da bazı aklı evveller çıkıp diyor ki "bu işte siyaset yok!" ne var lan peki? Bu işte de siyaset yoksa bu siyaset nerede var?
2) HALA DELİL TOPLANAMADI DİYE İNSANLAR TUTUKLU!
3 Temmuz'dan 8 ay önce emniyet operasyonu başlamış, dinlemeler yapılmış, suçun işlenebileceği son maç 22 Mayıs 2001 pazar günü oynanmış, daha ne delili toplayacaksınız? Geçmişe mi gideceksiniz? Zaman makineniz mi var?
3 Temmuz'dan sonra 8 ay geçmiş, bu 8 ayda Türk sporunda yer alan herkes ifadeye çağrılmış, herkesin ifadesi alınmış, hatta dayak atıp ifade almaya, psikolojik baskıyla itiraf çıkarmaya dahi çalışılmış, bomboş, hiçbir delile sahip olmayan, teknik takip dökümanları kolajından mürekkep bir iddianameden başka bir şey yok. Daha ne delili toplayacaksınız? 16 ayda toplayamayacağınız hangi delili bugün toplamayı bekliyorsunuz? Aziz Yıldırım, iki tane arkadaşıyla, başka hiçbir kulüp yöneticisi, oyuncusu, teknik direktörü veya hakemin karışmadığı bir şike mi yaptı?
Şike suçu ne? müsabaka sonucunu etkilemek için yapılan anlaşma.
Soruyoruz:
1) BÖYLE BİR ANLAŞMANIN DELİLİ VAR MI?
2) BÖYLE BİR ANLAŞMA ÇERÇEVESİNDE SONUCU DEĞİŞEN BİR MÜSABAKA VAR MI?
3) BÖYLE BİR ANLAŞMA NEDENİYLE YAPILAN BİR ÖDEME VAR MI?
YOK! YOK! YOK!
O halde bu insanlar neden tutuklu?
3) BU BİR ŞİKE DAVASI DEĞİLDİR
Bu dava şike davası filan değildir. Milyar dolarlık bir ekonomiye sahip olmak için başlatılan, belirli bir şebeke tarafından yürütülmüş, siyasetin alabildiğine içine dahil olduğu, süreç uzadıkça yaşanan gerilim sebebiyle oy kaybına uğrayacağını düşünen hükümetin manevraları ile süren ve cemaatin açık açık kendi gazetelerinden, medya temsilcilerinden taraf olduğunu beyan ettiği bir davadır. Bu davanın muhatapları da kendisinden bazı şeyler beklenen Aziz Yıldırım ve kendisinden bir şeyler bekleyen egemen gruplardır.
Fenerbahçe ve türk sporu masadaki mezeden başka bir şey değil.
Biz de teslim olmayacağız. Zulme ve zalimlere boyun eğmeyeceğiz. Nazım Hikmet'in dediği gibi,
"Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür. "
Bekleyeceğiz.
Devamı ...
29 Mart 2012
Dilara Gönder'le Yürek Soğutmak
Dilara Gönder krizini burada uzun uzadıya analiz etmeye gerek yok, ama kısaca bakış açımı özetleyeyim. Canarino’nun yine bu blogda krizin gelişimine dair yaptığı özet gayet yerinde, bu sebeple tekrara düşmek istemem. Ancak bir noktayı açıklığa kavuşturmak lazım. Dilara Gönder’e bu sözleri söyleten, onu Fenerbahçe taraftarını şiddete meyyal serseri güruhu gibi görmeye iten şey Fenerbahçe düşmanlığı değil. Onun muzdarip olduğu şey bir çeşit “devlet babadır, sever de döver de” diyen müesses nizam seviciliği. Onun gibilerin gözünden bakınca 1 Mayıs’ta alanlara doluşanlar bir anda kaldırımları söküp, kamu malına zarar veren anarşistlere; Nevruz için meydanlarda ateş yakanlar teröristlere dönüşebilir. Kalabalıklar ile polisin karşı karşıya geldiği her olayda, orantılı ya da orantısız şiddet kullanan polisi haklı gören, şiddete maruz kalanlara da “dayak yemişlerse haketmişlerdir” gözüyle bakan bir perspektif bu. Dilara Gönder için yapılacak en ağır suçlama, polisin Fenerbahçe taraftarına ve sporcularına karşı orantısız güç kullanımına karşı dolaylı yoldan da olsa kamuoyunda rıza üretme işlevi görmesidir. Bu sebeple kendisini 3 Temmuz’dan bu yana bilinçli olarak Fenerbahçe’ye karşı kamuoyunda bir algı yaratma çabasında olanlardan ayırmak gerek.
Dahası kendisine gösterilen tepki ve bu tepki sonucunda kanalın tasarrufunda çok cinsiyetçi bir tavır var. Başta Dilara hanım olmak üzere hepimizin kabul etmesi gereken şey, kendisini bir spor kanalında kariyer yapmaya iten şeyin spora olan merakı, bilgisi ya da tecrübesi olmadığı. Google’da Dilara Gönder başlığı ile yapılan aramaların “Dilara Gönder mini”, “Dilara Gönder bacak” vs. olması onu arayanların onda aslen ne aradığını açık ediyor. Spor medyası da onların ürettiğini tüketenler de Dilara Gönder ve nicelerini birer cinsel obje, reytinge tahvil edilebilir birer meta olarak görmeye devam ettikçe daha böyle çok lastik patlar. Asıl hazin olan fazlasıyla erkek egemen olan spor medyasının, o alabildiğine eril çürük yumurtalara cömertçe müsamaha gösterir ve alan açarken, Dilara Gönder’i harcamada bir dakika bile tereddüde düşmemesi.
3 Temmuz’dan bu yana artık spor medyası ile kısıtlanamayacak ölçüde geniş bir medya ordusunun soruşturmayı, onun yürütülüş biçimini haklı göstermeyi, ve hatta kamuoyunda Fenerbahçe’nin suçlu olduğu algısını yaratıp mahkemenin sonucunu etkilemeyi kendine vazife edindiği aşikar. Bu blogda hiç yılmadan, üşenmeden bu isimlerin kimler olduğunu, yedikleri naneleri tek tek yazdık ki unutulmasın. Bugüne dek o isimlerin hiçbirine en ufak bir yaptırım uygulanmış değil. Bir tanesi olsun çıkıp hoyratça hırpaladığı Fenerbahçe taraftarından kuru bir özür dahi dilemedi. İşte tam da bu yüzden, spor medyasının sanki Fenerbahçe taraftarının hassasiyeti gözetiliyormuş gibi Dilara Gönder’i harcamasıyla yürek soğutup, ellerini kolayca yıkayıvermelerine müsaade etmemek lazım.
Devamı ...
28 Mart 2012
Ahmet Şık: Özlemini duyduğumuz bir hayat
Ahmet Şık'ın bugün Avrupa Parlamentosu'nda yaptığı konuşmanın tam metni.
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 13 Nisan 2011’de şu an bulunduğumuz çatının bir parçası olan Strasbourg’taki Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde kendisine yöneltilen bir soruyu şöyle cevaplamıştı:
“Bu kitapları toplatan ben değilim. Tutuklanan medya mensuplarının elindeki belge ve bilgilerin ardında bir şey var ki yargı hemen tedbir istiyor. Bakın bir örnek vereyim. Bombayı kullanmak suçtur. Bombanın hazırlanmasında kullanılan malzemeleri kullanmak da suçtur. Bunun ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunu toplamaz mı?”
Hatırladığınız üzere Erdoğan’ın, kitapları bombalara benzettiği bu konuşmayı yapmasına neden olan soru, tutuklanıp bir yıldan fazla hapishanede kalmama neden olan yazdığım bir kitapla ilgiliydi. İlginçtir kendisi de bir dönemin muktedirleri tarafından sakıncalı ilan edilmiş, okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatmış olan Avrupa Birliği üye adayı Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Erdoğan, yaşadığım haksızlığı kitapları bombaya benzeterek beni ve birçok meslektaşımı da “terörist” olarak suçlayarak savunmaya çalıştı. Çok üzücüdür ki hâlâ da öyle yapıyor.
Aradan bir yıldan uzun bir zaman geçti. Bu arada bombayla eşit tutulan, yasadışı silahlı örgüt üyesi olduğum yalanının kanıtı olarak sunulan, yayınlanmadan yasaklanarak imha edilmeye çalışılan kitabım, tüm tehdit ve yasaklamalara rağmen bir sivil itaatsizlik eylemiyle önce internetten kısa sürede on binlerce kişi tarafından indirildi. Sonrasındaysa kitabım 125 yazarın ortak imzasıyla yayınlandı. Erdoğan’ın “terörist” olmakla suçladığı kişi olarak 376 gün süren bir esaretin ardından şimdi karşınızdayım.
"Beni terörist, kitabımı da terör propagandası diye niteleyenler umarım biraz utanıyordur"
Kiminizin diplomatik yollarla, kiminizin hukuk ve demokrasi normları üzerinden yönelttiği eleştirilerle ve bazılarınızın esir tutulduğumuz Silivri’deki o soğuk duvarların arasında içimizi ısıtan ziyaretleriyle yaşadığım haksızlığın son bulmasından sonra yeniden özgürlüğün tadını çıkardığım şu günlerde karşınızdayım. Hepinize merhaba diyerek bu çabalarınız için teşekkür ediyorum. Beni terörist, düşüncelerimi ifade etmeye çalıştığım kitabımı da terör örgütü propagandası olarak niteleyenler umarım bugün biraz da olsa utanıyorlardır.
Bugün Türkiye’de sivilleşme, demokratikleşme, geçmiş dönemin darbeleriyle, 12 Eylül ile hesaplaşma gibi yalanlar havalarda uçuşurken Türkiyeli meslek örgütlerine göre 102, çeşitli uluslararası basın örgütlerine göre de 50 ila 80 arasında gazeteci demir parmaklıklar ardında. Zaten benim burada bulunma nedenim de yakın zamana dek o tutsaklardan birisi olmamdı.
“Hapiste olmadığı halde tutuklu gazeteciler"
Bilmelisiniz ki Türkiye’nin tutuklu gazetecilerden ziyade tutuklu olmadığı halde tutuklu olan gazeteciler sorunu da büyüktür. AKP ve iktidarının görünmeyen ortağı Gülen cemaatine karşı eleştirel tutum takınan, yürütülen politikalara muhalif bir duruş sergilemeye çalışan birçok gazeteci ya işinden olmuş ya da otosansürle susmak zorunda kalmıştır. Ruşen Çakır, Nuray Mert, Çiğdem Anad ve hatta iktidar partisine yakın Mehmet Altan bile hafif bir eleştiri yapınca işlerinden atılanlardan bazılarıdır. İfade özgürlüğü ve medyaya yönelik baskılarla ilgili bu sorunu yaratanların sizlere söylediği yalanlara lütfen inanmayın.
İfade özgürlüğü sorununu görünür hale getirense elbette tutuklu olan gazeteciler. Ben ve Nedim Şener’in tutuklanması bu sorunu görünür hale getirdi. Bir de Türkiye’de polis ve yargının tasarruflarının şirazesinden çıktığını kanıtladı. Evet, bir yıl dört duvar arasında kaldım ama bu sorunları görünür hale getirmesi açısından tutuklanmam hayırlı oldu.
“Gazeteciler değil, gazetecilik yargılanıyor”
Şu kesin ki sanıklarının gazeteciler olduğu davaların birçoğunda sadece gazeteciler yargılanmıyor. Bizzat gazetecilik faaliyetleri yargılanıyor. Gazetecilik faaliyetlerinin yargılamadığı yalanına rağmen açılan soruşturma ve davalarda tıpkı bana olduğu gibi tutuklu birçok meslektaşıma da savcılar ve hâkimler esas olarak mesleğimizle, haber kaynaklarımızla ilgili sorular sordular. Türkiye’de sadece gazetecilerin ifade özgürlüğü ve mesleki faaliyetleri değil, bir toplumun bilgiye ulaşma özgürlüğü engelleniyor. İfade özgürlüğü yasal kılıf uydurularak bir kez daha ihlal ediliyor. Yasaların koruması altında olan, gazetecinin haber kaynağının gizliliği ortadan kaldırılıyor. Haberciliğin, gazetecilik faaliyetlerinin sınırlarını, yazılacak kitapların konusunu, polisler, savcılar, siyasetçiler belirlemek istiyor.
Oysaki gazetecinin susturulması halkın susturulması demektir. Ve sessizlik sadece totaliter rejimlerin, korku ve baskıyla hükmünü sürdüren iktidarların vazgeçilmez silahıdır. O halde soruyorum; bu kuralların geçerli kılınmaya çalışıldığı ülkemin rejiminin adına demokrasi mi yoksa adaleti ortadan kaldırarak endişe ve paranoyanın topluma hâkim kılınmak istendiği bir korku diktatörlüğü mü diyeceğiz?
“Sözünü sakınmayanlar ‘terörist’ olarak suçlanıyor”
Türkiye’de cezaevleri ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerekirken “terör” kılıfı uydurulan suçlamalarla “terörist” denilerek özgürlükleri gasp edilen tutsaklarla dolu. Talepleriyle ilgili barışçıl protesto gösterileri yapan 500’den fazla öğrenci de bunlara dâhildir. Ama giderek daha fazla otoriterleşen bir baskı rejiminde gücü elinde tutanların, iktidarlarıyla suç ortaklığı yapmayan, sözünü sakınmadan konuşup yazarak gerçekleri dile getirenleri gazeteci değil de terörist olarak suçlaması olağandır.
Sözlerime bir alıntıyla devam etmek istiyorum:
“Totaliterliğin yeni yüzü insan hayatının her alanına dokunuyor. Sistemin ikiyüzlülüğü ve yalanları hayatımızın her köşesine siniyor. Bireyin kıyasıya aşağılanması, özgürleştirilmesi kisvesiyle sunuluyor. İnsanları bilgiden yoksun kılmak, bilginin yaygınlaştırılması diye adlandırılıyor. Yönlendirilmek için kullanılan iktidar gücü, halkın gücünü kullanması olarak nitelendiriliyor. İktidar gücünün keyfi kullanımı yasaların uygulanması oluyor. Baskı kültürü gelişme adıyla paketleniyor. İfade özgürlüğünden yoksun bırakmak özgürlüğün en ileri noktası diye yansıtılıyor… Bu sistem kendi yalanlarının kölesi olduğu için her şeyi çarpıtmak zorunda. Geçmişi çarpıtıyor. Şimdiyi çarpıtıyor. Geleceği çarpıtıyor. İlkeleri olmayan ve hayatın her alanına sızan bir polis devleti olmadığını iddia ediyor. Bu sistem insan haklarına saygılıymış rolünü yapıyor. Kimseye en ufak bir baskı uygulamıyormuş rolünü oynuyor. İnsanlar bu yalanla yaşamak zorunda değil.”
Çok tanıdık ve bugünlerde ülkemde yaşamakta olduğumuz zulmü anımsatan bu satırlar bana ait değil. Bahsi geçen yer de Türkiye değil. Güçsüzün Gücü başlıklı bu makaleyi kaleme aldığı için Vaclav Havel, 1978 Çekoslovakyasında tutuklanmış, ülkesine dair gerçekleri dile getirdiği için tutsak edilmişti.
Bizler ise, 2012 yılında ve Türkiye’de yaşayan vatandaşlarız. Düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gereken çalışma ve eylemlerin “terör faaliyeti” olarak adlandırıldığı, gazetecilerin, yazarların, yayıncıların, akademisyen ve öğrencilerin kısaca fikirlerini ifade eden her kesimden muhalif kimliğe sahip olan hemen herkesin “terörist” kılıfı uydurularak özgürlüklerinden alıkonulduğu birçok davada, Havel’in makalesinde anlattıkları bizlerin neler yaşadığımızı da çok doğru dile getiriyor.
“Görevi kargaşaya son vermek olan hukuk, bizzat kargaşa yaratıyor”
Ne acı ki adalet, adaletsizliğin suretinde görünür kılınıyor ülkemde. Görevi kargaşaya son vermek olan hukukun kendisi bizzat kargaşa yaratıyor. Çözüm diyerek ürettiği her çare yeni bir hukuki kargaşanın, çifte standardın ve hak ihlalinin nedeni oluyor. Türkiye'de soruşturmaların, davaların ve mahkeme kararların bu kadar çok tartışıldığı ve herkesin üzerinde akıl yürüttüğü ve elbette adalet duygusunun bu kadar çok zedelendiği böyle bir dönem yaşanmamıştır.
Türkiye’de isimlerini sayamayacağım kadar çok gazeteci yazdıkları kitaplar, haberler ve çektikleri görüntülerden; Ragıp Zarakolu gibi ömrünü demokrasi ve barış mücadelesine adamış bir yayıncı yasal bir partinin siyaset akademisinin kokteylinde açılış konuşması yapmaktan; Büşra Ersanlı gibi bir akademisyen toplumsal cinsiyet konulu ders vermekten; elma soymak için dahi çakı taşımamış olan, çocuk kitapları kaleme alan, Kürt sorununa barışçıl çözüm aramayı kendine dert edinen Muharrem Erbey gibi insan hakları savunucusu bir avukat şiddet kışkırtıcılığından; öğrenciler konser bileti satmak ya da parasız eğitim talep etmekten; köylüler yaşadıkları yerlerdeki doğa tahribatına neden olacak baraj projelerine karşı çıkmaktan terörist olarak cezaevinde. Hatta pişmanlık duyduğunu açıklasa da geçmişinde işkencecilik sicili bulunan, milliyetçi bir polis müdürü de esasında yazdığı bir kitaptan görünüşte ise sosyalist bir örgütün üyesi olmaktan tutuklu bulunuyor.
Genel anlayışı yansıtan bu saydığım bir kaç örnekten kolaylıkla terör örgütü ve terörist bulan Türkiye yargısı kanı hâlâ kurumayan Hrant Dink’in cansız bedeninden devletin kendisinin bizatihi katil olduğu bilindiğinden olsa gerek ne terör örgütü ne de terörist bulamıyor. Bulmak istemiyor.Anlayacağınız Türkiye’de ülkeyi yönetenlerin vatandaşlarına layık gördüğü ceza adalet sisteminin yarattığı hukuki sorunlar yüzünden artık yargısız, soruşturmasız, davasız geçen bir tek günümüz yok. Her gün hem şaşkınlığımıza ve hem de öfkemize bir yenisini ekleyen absürtlüklerle karşı karşıyayız. Kurulu düzenin bileşenlerini oluşturan AKP ile iktidarının gayrı resmi ortağı Gülen cemaatine muhalif olan her kesimden insan terörist olmak ya da terör faaliyeti yürütmek bahanesiyle ya cezaevlerinde ya da tutuklama tehdidiyle yaşamak zorunda. Gülen cemaatinin örgütlenmesinin etkinliğinde bulunduğu artık herkesçe bilinen polisin rövanşist siyasi hesaplarla yaptığı operasyonlarıyla ve olağan olduğu söylenen dönemin olağanüstü yargısının özel yetkili mahkemeleriyle olağan hayatımızın artık her günü olağanüstü. Öyle ki yaşanan hukuksuzlukları hukuk yoluyla engellemeye çalışmak bile olağanüstü bir cesaret gerektirir hale geldi artık.
“Sorunları mevcut ceza adalet sistemiyle çözmemiz mümkün değil”
Türkiye’de her dönemde güç ve iktidarı elinde tutanın oyuncağı haline gelen, her zaman taraflı ve her zaman siyasal tutum almış olan ve hiçbir zaman bağımsız olmadığını bildiğimiz yargı mekanizması, düşünce ve ifade özgürlüğünün ekseninde yaşanan haksızlıkların baş sorumlularından biridir. Daha net söylemek gerekirse, hoşa gitmeyen her sözü, beğenilmeyen her davranışı ve eylemi terör faaliyeti olarak değerlendiren Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Terörle Mücadele Kanunu’ndaki (TMK) düzenlemelerdir. Bu yasal düzenlemeleri aşırı ve abes yorumlarla değerlendirmekte bir sakınca görmeyen savcı ve hâkimlerdir. Bu savcı ve hâkimlerin görev yaptığı Özel Yetkili Mahkemeler’dir. Aklı ve vicdanı olan, hukukun üstünlüğü ve demokrasiye inanan herkesin söylediğini tekrarlamakta fayda var: TCK ve TMK ile Avrupa hukuk normlarını içselleştirmemiş Türkiyeli hâkim ve savcılara egemen olan devlet merkezli zihniyetten kaynaklı uygulamalarının ortaya çıkardığı sorunları, mevcut ceza adalet sistemi içinde çözmemiz mümkün değil.
Bireyin haklarını koruması gereken ceza hukuku, cezalandırma hukuku mantığıyla sürmektedir. TMK vatandaşın değil devletin çıkarını korumak üzerine kurulu bir anlayışla muhalif ya da hoşa gitmeyen davranışta bulunan herkesi “terörist” yapmaktadır. Kaldırıldığı iddia edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin esasında sadece adı değişmiştir. Özel yetkili savcılar ve Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) adı altında geçmişin kanuni ancak hukuksuz düzeni sürmektedir. Türkiye ile parçası olmaya çalıştığı Avrupa hukuk sistemi arasında en ciddi sorun yaratan kurum haline gelen ÖYM’ler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde verilen ihlal kararlarının baş aktörüdür. Korkuyu egemen kılan TCK ile TMK’nin çağdaş insan hakları ve hukuk normlarına uygun hale getirilmesi, yargıya güvenin yıpranmasına neden olan ÖYM’lerin kaldırılması gerektiğini vurgulamakta fayda var.
“Derin devletle hesaplaşma fırsatı kullanılmak istenmiyor”
Yargılandığım mahkemede yaptığım savunmamda da belirtmiştim, sizlerin karşısında da tekrar etmek istiyorum. Polis ve yargı kaynaklı bu haksızlıkları görünür hale getiren Ergenekon ve türevi soruşturmalar kanlı, kirli ve karanlık bir geçmişi barındıran Türkiye derin devletini konu edinmiyor. Bu soruşturma ve davaların tek etkin gücü olan güvenlik bürokrasisini ele geçirmiş, etkinliğini giderek fazlalaştıran ve yargıda da uzantıları olan bir Gülen cemaatinin kimi mensupları hedefine koyduğu her kişi, kurum ve kuruluşu, bir takım derin devlet artığı ve darbeciyle birlikte Ergenekon ve türevi dava ve soruşturma torbalarına doldurmaya çalışıyor. Türkiye derin devletiyle hesaplaşma fırsatı bir kez daha kullanılmak istenmiyor.
Daha kötü olansa ciddi hukuki sorunlar ve kuşkular barındıran bu yargı süreci demokrasi ve sivilleşme mücadelesi olarak gösterilmek isteniyor. Derin devlet ya da darbeler soruşturuluyor denirken derin devletin ve darbelerin mağdurlarına söz hakkı tanınmıyor. Ne gözaltında kayıplar, ne faili meçhul cinayetler, ne kitle katliamları ne de 30 yıldan uzun zamandır Kürtlerle sürdürülen savaşın yarattığı hak ihlalleri soruşturma konusu ediliyor.
“Eski rejimin sahiplerinin yaşattığı haksızlıkların benzeri”
Tartışmalı kimi soruşturmaları yöneten ve yönlendiren güç olan Gülen cemaatinin güvenlik bürokrasisindeki kimi mensupları rövanşist bir tutumla hem geçmişin intikamını alıyor hem de siyasi muhaliflerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kendilerini iyilik hareketi olarak göstermeye çalışan, Müslüman dindar bir sivil toplum örgütü olduğunu iddia eden bu cemaatin neden bu tür komplolar peşinde olduğu, Türkiye’nin militer iki gücü olan polis teşkilatı ve ordu içinde örgütlenmeyi niçin bu kadar çok istediği izaha muhtaçtır.
Aynı şekilde kimlerden oluştuğu, kaç kişi oldukları, finans kaynakları ve hacmi, devlet bürokrasisinde neden bu kadar çok örgütlenmeyi istedikleri ve en önemlisi neden şeffaf olmadıkları da herkes gibi benim de yanıtını aradığım sorulardır. İşte bu sorulara yanıt bulmaya çalıştığımdandır ki Türkiye’de eski rejimin sahiplerinin yaşattığı haksızlıkların bir benzerini yeni sahiplerince ve daha vahşice yaşatılanlardan biri oldum. Karşısında olduğum, kimi aktörlerince hedef alındığım bir zihniyete mensup olmakla suçlandım.
“Özlemini sürdüğümüz bir hayat”
Her şeyin farkındayız. Her ne kadar mümkün olmasa da, Türkiye’de kendisinin onaylamadığı düşünceleri daha zihindeyken yok etmeye çalışan, ifade edilmesini istemeyen baskı, şiddet ve zulümle korku salarak varlığını sürdürmeye çalışan bir rejimin inşa edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Hiçbir diktatörlüğün gelip geçici heveslerle ya da rastlantı sonucu doğmadığını da biliyoruz. Bu yüzdendir ki giderek bir dikta rejimini andıran Türkiye’deki gücün şimdiki sahiplerine zulümlerin uygulayıcıları ile savunucularına hatırlatmak gerek; kendisinin tutuklanmasına yol açan alıntıyı yaptığımız Havel 11 yıl sonra 1989’da, “İmkânsızı başarmak ahlak ve politikayı birleştirmek istiyorum” sözlerini yıkılan rejimin ardından cumhurbaşkanlığı görevine başlarken söylemişti.
Bunca baskı ve zulümden iktidarın sahiplerinin korktuğu bizlerinse özlemini çektiğimiz, mücadelesini sürdürdüğümüz bir hayatın çıkacağını burada bir kez daha tekrarlıyorum.
Devamı ...
26 Mart 2012
Spor Medyası Pasajında Sesi Büzüşesiceler
Dün geceden beri Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan dört bir yana yayılan Fenerbahçe ateşi konuşuluyor. Sarı meleklerin kazandığı Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası'nın ardından camiaya doyasıya kutlama yaptırmamaya yemin etmiş gözüken bazı tipler, hiç yoktan ortalığı bulandırdı, canlar yaktı.
İletişim çağı / sosyal medya sağ olsun; düzenin çanak yalayıcıları ve onların halka sunduğu haberler "tek bilgi alternatifi" olmaktan çıktığı için, artık kitleleri aydınlatmak biraz daha kolay.
Ama yine de en ufak bir bilgi kırıntısına / muhakeme yeteneğine sahip olmadan ekranlara çıkan, makyajın altında görünmez sandığı için "bin yıllık klişeleri" ekrana dökenler var ki evlerden ırak.
İşte bunlardan bir tanesi de NTVSpor'un kerameti kendinden menkul spikeri Dilara Gönder hanımefendiymiş de haberimiz yokmuş.
Dün gece yaşananlara (her koşulda "bunlar it kopuk" gözüyle bakılan taraftar kişilerden bin kat daha muteber olan) sporcular bile çok sert tepkiler verirken, Dilara Hanım "Olayları çıkaran taraftar ya da polistir diye ayırmamak gerek. Her olayın iki tarafı var birbirini ateşleyen" buyuruyor.
Bu, tek başına "Fetavayı Dilara Gönder Efendi" kitabına konacak cümleyi sarf ettikten sonra (başta Fenerbahçe'nin pasörü Naz Aydemir'den olmak üzere) gelen seri tepkileri görünce kaz kendiliğinden çevrilmeye başlıyor.
Önce "Orada değildim sadece arbedeyi gördüm yani sadece taraftarı suçlamıyorum fakat şiddet görüntüsü bile artık bunaltıyor" şeklinde bir "Çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler" tiradı sergiliyor.
Ama bu cevapta Naz'ın "Bizim otobüse vurmalarının cevabını kim verecek?" şeklindeki sorusuna yanıt yok.
Nitekim cevap az sonra "Bir halt ettik ama dur bakalım nereye varacak sonu" tınısında bir tempoyla geliyor:
"Siz öyle diyorsanız da öyledir. Ama taş atmayı yine de kabul etmiyorum. Hataya hatayla karşılık vermek bu"
Birincisi, tam manasıyla 'durduk yere' gazla, jopla, sopayla, taşla, bilumum alet edevatla, ana avrat yedi sülale söverek gelen bir polis kitlesine karşı "Memur bey, şuraya vurmadınız. Lütfen es geçmeyiniz" diyerek öbür yanağın çevrilmesi tavsiye ediliyor. İkincisi ve daha önemlisi ise burada Naz'ın sorusuna yanıt yok. Cümlenin kuruluşundan, sporcular Bakü'den gelirken ceplerine taş doldurmuşlar da ilk fırsatta polise fırlatmışlar zannı çıkıyor.
Naz Aydemir, olayı yerinde yaşayan birisi olarak Dilara Gönder hanımefendi gibi işkembe-i kübra müessesesini kullanmadığından, mantık silsilesi içerisinde açıklamalarına devam ediyor:
"Atkı vermek isteyen bir taraftarımızın tartaklanmasıyla başladı her şey. Gözümüzün önünde oldu. Kimse bir şeyi körüklememişti"
Dilara Hanım, artık baltayı taşa vurduğunu anlamış durumda.
"Hümanizm - Popülizm - Allah devletin polisine zeval vermesin" üçgeninde bir taşla bir kaç kuş vuracağını ve sorumlu yayıncılık ilkelerini yerine getireceğini düşünürken içine düştüğü cendereden kurtulmanın yolunu, kendisine hak verenlerde arıyor ve retweet coşkusu yaşanıyor.
"İşte burası Türkiye şiddete karşıyım kimden olursa olsun dersin sana da tepki gösterilir @dilaragonder" diye sevimli bir hayran kıssası geliyor.
Ama tabii sosyal medyanın duru durağı yok; acı henüz taze. İnsanlar sinirlenmeye devam ediyor. Dilara Hanım artık bu sinir vaziyetlerinin ortasında, en hassas duyguların insanı:
"Fenerbahçe düşmanı diyenlere son cevabım; gerçekten bu kadar öfke dolu musunuz? Bacağımı kırmak isteyen var. İnanamıyorum tepkinize" deyip, toplum olarak cinnete ne kadar yakın durduğumuzu vurguluyor ama hâlâ kendi bilgisiz fikir yürütmesi yüzünden insanların ne kadar incindiğinin farkında değil.
Ve bir süre sonra (bizzat o saçma sapan polis şiddetinden nasibini alan Fenerbahçe yöneticisi) Hakan Dinçay tarafından kendi kanalında kınamaya maruz kalınca, çıkıp canlı yayında özür diliyor.
Bitti mi? Bence hayır; asıl burada başlıyor.
Omuz omuza olmaktan büyük şeref duyduğum, muhabbetlerinden yüksek keyif aldığım bazı ağabeylerimden ve kardeşlerimden, bu süreç sonunda, ayrıldığım bir nokta var; "Özür dilemek erdemdir" cümlesine kesinlikle katılmıyorum.
Dilenen özrün erdem seviyesinde durması, ancak kabahatin boyunun küçük olması kıstasına bağlıdır. Dün orada kafa, kol, bacak ayırt edilmeden üzerine saldıran kitlenin içerisinde ölen birileri olabilirdi.
Hiç olmayacak bir anda, adeta 'Biraz da biz adam dövelim. Bunlar nasıl olsa futbol taraftarı değildir. Voleybol seven adamlardan ne olacak' kafasıyla yapılmış böyle izansız ve 'takım otobüsüne kadar sıçramış' bir müdahalenin arkasına "ama" kelimesini eklemek, basit bir özürle hoş görülemeyecek kadar büyük bir terbiyesizliktir.
"Kampanyalar yapalım. Dilara Gönder'i işinden edelim. Sürüm sürüm sürünsün" diyen yok elbette ama akıl baliğ bir insanmış gibi davranıncaya kadar sadece işini yapması, haberlere yorumunu katmaması iyi olur.
Şu zulmün binde birini görse, bütün kazandığını psikoloğa yatıracak tiplerin, 'güzel kadın' kontenjanından çıktıkları televizyon kanallarında ahkam kesmeyi kendilerine hak bilmesi başlı başına bir komedi.
Dilara Gönder, Avrupa şampiyonluğunu ülkeye getirmiş kadın sporcuların otobüsüne ve sabaha karşı onları karşılayan taraftarın üzerine saldıranları 'kendi ezberinden' mazur göstermeye çalışarak zulmün bayrağını göndere çekti.
Ülkenin dört bir yanında görülen sığ bir bakış açısına da destek verir mi acaba kendisi?
Hani bir 'Tecavüzü kimse desteklemez ama bunun olma ihtimalini bilen bilinçli kadın da olayı körüklemez' vardır. Ne kadar da benziyor kendisinin tespitine değil mi?
Kafa aynı kafa işte. Ve bu kafa özürle falan temizlenmez.
Avrupa Şampiyonu Fenerbahçe
Hikayeye nerden başlasak bilmiyorum, Fenerbahçe'ye dair şu yaşa kadar büyük hüzünler ve büyük mutluluklar yaşadım, son on yılda özellikle ikinci ligden birinci lige yükselip müessese saltanatını sallamaya başladığımız dönemde kadın voleybol takımıyla taraftar arasında müthiş bir bağ oluşmaya başladı. İstanbul'dan yüzlerce kilometre ötede yaşayan bir Fenerbahçeli olarak İstanbul'a dair en çok gıpta ettiğim şey şu kızların bir maçını salonda izleyememekti. 2006-2007 sezonunda yıllardır yenilmez bildiğimiz Eczacı'yı yendiğimiz maç en az futboldaki bir derbi zaferi kadar sevindirmişti beni, Özlemli Çiğdemli Bia'lı Seda'lı kadro Fenerbahçe'nin voleybol diye bir branşta da kafaya oynayabileceğini ispatlamıştı bize. 2008 de yine ucundan kaybettik şampiyonluğu Eczacı'ya.
O yaz Mardin'de bütün dünyayla ve dolayısıyla Fenerbahçe'yle ilişkimin sıfıra indiği askerlik sırasında Eda'yı Beşiktaş'tan transfer ettiğimizi okudum bir yerde. Askerde aldığım en güzel haberlerden biriydi, o sezona iyi başlamasak da Jan De Brant'ın gelişiyle kulüp tarihinin ilk şampiyonluğunu Eczacı'nın ucube salonunda almayı başardık, final serisinin 3. maçında salondaydım, 3 sezondur içinde olmayı çok istediğim topluluğun bir parçası olmak çok iyi hissettirmişti. İki gün sonra bir Pazartesi akşamı televizyonun önünde 5 sayı kaldı 4 sayı kaldı diye geriye sayarak ve son sayı geldiğinde Eda'nın Seda'nın Anja'nın gözyaşlarına eşlik ederek taşrada yalnız bir şekilde şampiyonluğu kutladım.
Müessese saltanatını kırmış voleybolda çağ değişimini başlatmıştık, Nati Gamova ve Naz transferleri ve Acıbadem sponsorluğuyla görülmemiş dominantlıkta bir takım kurmuştuk, Türkiye Ligi'ni güle oynaya kazansak da Şampiyonlar Ligi finalinde Bergamo'ya 5. sette kaybetmiş ve Avrupa Şampiyonluğu'nun sinyalini vermiştik.
Geçen yıl Avrupa Şampiyonluğu konusunda o kadar çok inandırmıştım ki , hayatım boyunca sürekli kontrolü, temkini elden bırakmayan biri olarak Vakıfbank'a elendiğimiz günkü kadar şaşkın bir halde hissetmemiştim kendimi. Çanakkale'den İstanbul'a giderken Cumartesi Vakıf maçı sonrası şöyle yaparım böyle yaparım diye plan yapmış, arkadaşımla sözleşmiştim, Vakıfbank son servisi atıp maçı kazandığında salonda öylece kalakaldım, Denizli faciasını Trabzon trajedisini yaşamış bir taraftar olarak aslında görkemli hayalkırıklıklarına alışmış olmam gerekirken bu mağlubiyetin bu kadar koyması enteresan gelmişti. Programımı falan iptal edip doğrudan otele gidip sıkıntılı sıkıntılı uyumayı bekledim, bir gün sonra kupanın Özge'nin elinde yükselmesini büyük bir kıskançlıkla izledim. Takım yarı finalde elenince takıma sinirlenmiştim ama 3. lük maçında takımı izlemeye gitmeyecek kadar -yani M.Ali Aydınlar kadar- gaddar değildim.
Bu seneki takımın Avrupa'nın en iyisi olduğunu sezon başından beri söyledim ve bu sene şampiyon olacağımız konusunda garip bir rahatlık vardı, en büyük rakibimiz olacak Vakıfbank ve Rabita Bakü'nün dışarıda kaldığı bir Final Four'u kazanacağımızı düşünüyordum. Dinamo Kazan maçının ilk başlarında bir ara geçen seneki Vakıfbank maçındaki ifadeleri gördüm oyuncuların yüzünde, ama ikinci seti kötü oynayıp kazandıktan sonra üçüncü sette o ifadeler düzeldi ve bugün de Cannes maçında takım dönüp arkasına bakmadan kolayca kazandı şampiyonluğu. İki senedir bir ucundan tutup kaybettiğimiz kupayı nihayet kazanabildik. Kulüp tarihinin ilk Avrupa Şampiyonluğu bir kez daha kutlu olsun
Takdir teşekkür bölümüne geçelim önce oyuncular, Nihan benim ve pek çok insanın en çok eleştirdiği oyuncuydu bu takımdaki, 2010 ve 2011 deki F4 lerde takımın en zayıf halkasıydı, bu sene kendisini müthiş geliştirdi, özellikle Final Four'da çok iyi savunma yaptı, takımın en zayıf halkası olarak başladığı bu senede böyle görkemli bir yükseliş gerçekten takdire şayan. Kim için "Asya'nın Gamova'sı" tabiri kullanılıyor ama bence Kim Gamova'dan daha iyi oyuncu, Eda için bir şey söylemeye gerek yok en az benim kadar Fenerli olduğunu biliyorum, taraftarın sahadaki temsilcisi gibi. Yağmur'dan Duygu'ya Fabi'den tüm sezonu sakat geçiren kaptan Çiğdem'e bütün oyuncuların emeklerine sağlık. Kulüp tarihinin en karanlık senesinde bize böyle bir sevinci yaşattıkları için. Ze Roberto geçen seneki Vakıfbank maçından sonra bir senedir bu maç için yaşıyordu turnuva başlamadan önce Eurosport'a verdiği röpörtajda Brezilya milli takımının rakiplerini bile doğru düzgün takip etmediğini aklının fikrinin F4 de olduğunu söylemişti, sonunda camiaya bu sevinci armağan ederek omuzundan büyük bir yük kalkmıştır herhalde. Tüm teknik ekibe de yarattıkları bu takım için teşekkürler.
Tabii en özel teşekkürü başkana yapmak lazım. Aziz Yıldırım'ı her konuda sert eleştiren birisi olarak futbol dışı sporlara verdiği destek için kendi adıma müteşekkirim. Bu kulübün her branşta Avrupa Şampiyonu olabileceği vizyonunu bizzat koyan irade Aziz Yıldırım'ın iradesinden başka bir şey değildi. Seda stres kırığı belasıyla uğraşırken her hafta antrenmana gidip ona moral vermeye çalışan, Eda'nın düğününe cezaevi revirinden mektup gönderen, oyuncularla tek tek ilgilenen bir başkana karşı bu kızlar da en anlamlı hediyeyi verdiler.
Fenerbahçe kuşatma altında bile pes etmeyeceğini, kadınıyla erkeğiyle her cephede kendisiyle uğraşanları geri püskürtebileceğini bir kez daha gösterdi, Bu kulüp son on yıldır bütün branşlarda Türkiye'nin lokomotifi haline gelmiş, olimpiyata gidecek sporcuların neredeyse yarısını bünyesinde barındırır durumdayken bu kulübü 3 Temmuz operasyonuyla tarihinin en büyük sıkıntısına sokanlar,Temmuz ateşine odun taşıyanlar şimdi Fenerbahçe'ye methiye düzüp kutlama kuyruğuna girmiş haldeler. Fenerbahçe de Fenerbahçeli de sizin yaşattıklarınızı asla unutmayacak. 3 Temmuz sonrası bu ülkeye aidiyet duygusu azalmış,Fenerbahçe'ye aidiyet duygusu üçe beşe katlanmış insanlar sizin kutlama telgraflarınızı zerre kadar samimi bulmuyor.
Fenerbahçe kulübüne en büyük kupayı ben getirdim diye gerim gerim gerinen M.Ali Aydınlar, takım destansı bir mücadele gösterip 3-2 Şampiyonlar Ligi finali kaybettiğinde "Fener'e Avrupa'da kupa hayal" başlığı atabilecek kadar dangalaklaşan Milliyet, Şampiyonlar Ligi finaline muhabir göndermeyi aklından geçirmeyen, bağlantı yapmaya bile gerek görmeyen ama Galatasaray'ın üçüncü sınıf Cev Cup finalini "Cimbom destan yazdı" diye lanse eden objektif spor kanalı Ntvspor, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olduğu günün akşamı Cev Cup Finalisti Galatasaray Kadın Voleybol Takımıyla stüdyo programı yayınlayan Ligtv 3, Şampiyonlar Ligi final maçına iki dakika önce bağlanıp,dünyanın en önemli koçunu itip kalkan dil bilmeyen muhabirle rezil yayın yapan TRT, sizi üzdüğümüz için üzgünüz ama Fenerbahçe Avrupa Şampiyonu.
Fenerbahçe kendi ülkesinin yargısına, yürütmesine, yasamasına, medyasına karşı verdiği savaşı da kazanacak siz hiç merak etmeyin. Kim'in Eda'nın Logan'ın vurduğu toplar bugün zalimin tetikçiliğini yapanların da bir gün yüzünde patlayacak elbet... Şampiyonluk yazılarını dünyanın en güzel isim tamlaması Şampiyon Fenerbahçe diye bitiriyordum bu sefer değiştirdik dünyanın en güzel zincirleme isim tamlaması Avrupa Şampiyonu Fenerbahçe.
Devamı ...
19 Mart 2012
Ünal Aysal: "Galatasaray taraftarının ulaştığı yüksek kültür seviyesi"
Galatasaray taraftarı, Florya'da oynanan maçta Fenerbahçe U17 Takımına saldırdı.
19 Mayıs 2007, Galatasaray Fenerbahçe maçı, Galatasaray taraftarı koltuklarla çimleri buluşturdu
19 Mayıs 2007, Futbol gecesi
Kamil Özen
Leeds taraftarlarına yapılan halis karşılama
Tencere dibin kara, seninki benden kara manasında değil de, bir spor kulübü başkanının görevi, diğer spor kulüplerini ötekileştirmek, nefret duygularını arttırmak, fanatik taraftarların hoşuna gidecek ancak diğer herkesi öfkelendirecek hakaretamiz cümleler kurmak, futbol ortamında düşmanlık ve nefret tohumlarını derinleştirmek değildir.
bir spor kulübü başkanının görevi, hele ki "eskisi gibi taraftarlar birlikte maç izlesin istiyorum" diyen bir başkanın görevi diğer takım taraftarlarını aşağılamak, onları provoke etmek, kendisinin de bir parçası olduğu günahları tümüyle öteki tarafa yıkmak değildir.
Bir spor kulübü başkanı bu kadar sorumsuz, bu kadar pespaye konuşamaz.
Ünal beye hatırlatalım, sizin bu yaptıklarınızı yapanlar oldu. Adnan Polat'lar, Haldun Üstünel'ler, daha da fazlasını yaptılar. Yaranmak istediğiniz o fanatikler de onları ibra bile etmedi, arkalarına teneke bağlayıp gönderdiler. Bugün Adnan Polat davalık, Haldun'un da adını anan yok.
Fanatiklere yaranmaya çalışanların sonu hep hüsran oldu ama Metin Oktay'lar ve onun gibi efendi insanlar, nazik insanlar, beyefendiler hep anıldı.
Sizin gidişat unutulanların arasına karışmak yönünde. Bugün duyduğunuz alkışlar, yarın duyacağınız ıslıkların müjdecisi.
Diyoruz da, neticede gaza gelip "25 milyon Galatasaray taraftarının 20 milyonu AKP'ye oy verdi" diyen bir başkan var karşımızda, şuur seviyesi bu olan adama ne laf anlatacaksın.
El hak, Galatasaray taraftarını bilmem de, Fenerbahçe taraftarı Ünal Aysal'ın seviyesine ulaşamaz. O kadar düşmek için bayağı ahlak kaybına uğramak gerekiyor.
Devamı ...
18 Mart 2012
Pirinçsiz Pilav
En olmayacak şeyi yapıyoruz. Bu sene sanki son derece normal şartlar altında, son derece normal koşullarda deveam eden bir sezonmuş gibi oturup berabere kalınan bir maç sonrasında teknik, taktik, kadro filan tartışıyoruz. Bu tartışmayı bir yerde anlıyorum, yaşadığımız bunca şeyden sonra taraftar bir zafer istiyor. Bunca çilenin sonunda güzel bir "olay" Diğer yandan bunca yaşananın unutulup da son derece normal bir zamandan geçiyormuş gibi Aykut hocayı tartışmak, ayıbın, saygısızlığın büyüğü.
Geçen sene takımın aksayan yerleri belliydi. Burada biz de yazdık. Neticede orta sahanın göbeği yeteri kadar verimli değildi, genel olarak kanatlarda, özel olarak sol kanatta bir problem olduğu gözüküyordu.
Takımın en iyi yeri defans göbeğindeki "Lugano - Yobo" ikilisyken, en büyük boşluk da Niang'ın olmadığı maçlarda forvette gözüküyordu. Dolayısıyla sezon sonunda takviye edilecek yerler mümkünse sol bek, orta sahanın göbeği ve Niang'a bir yedek olacaktı.
Neden? Çünkü Fenerbahçe'nin ortasahasının göbeği biraz fazla yumuşaktı, Emre'nin oynamadığı maçlarda, orta sahadan ileri uca top taşımakta zorluk çekiliyordu, Baroni - Selçuk hattının oyun kurma becerisi yeterli değildi. Andre Santos çok yetenekli bir oyuncu olsa da arkası sürekli boş kalıyordu, bu alandaki boşluğu da rakip takımlar değerlendiriyordu.
Dahası, Niang sakatlandığında forvette Guiza oynayınca gol bulmakta takım daha da zorlanıyordu. İki sezondur kapalı defanslara karşı baskı kurarak oyunu açacak, kanatlara top taşıyabilecek, top karşı takımdayken de topu kazanarak yeniden oyuna sokabilecek oyunculara ihtiyacımız var.
Yani sezon başında Fenerbahçe'nin transfer listesinde ortasahanın göbeğine bir yabancı oyuncu, kronik sakatlıkları nedeniyle Emre'ye bir alternatif, Niang'a güçlü bir yedek, defansın göbeğine her tür duruma karşı bir alternatif ve eğer mümkünse daha iyi bir sol bek transferi vardı.
Nitekim Gökhan İnler, Selçuk İnan, Diarra, Serdar Kesimal, Emenike transfer hareketleri de bu alana yönelmişti. Sezer Öztürk ve Orhan Sam transferleri ise kulübeyi zenginleştirmek yönünde atılmış adımlardı.
Peki ne oldu? 3 Temmuz operasyonu oldu. Sonra bir de 24 Ağustos darbesi geldi.
Takımın en güçlü iki mevkisi dağıldı. Niang gitti, Lugano gitti, onların açtığı boşluk için elimizde kim vardı? Serdar Kesimal, Bilica, Bekir, Bienvenu.
Bu sezonun kazancı Caner ve Stoch ise, kaybı da Milli Takım'da hatalı bir tedavi gören, iyileşmesi ve adaptasyon dönemi gittikçe uzayan Gökhan Gönül ile yine bir türlü toparlanamayan Mehmet Topuz oldu.
Yani Fenerbahçe bu sezona geçen sezondan çok daha güçsüz bir kadroyla başladı. Geçen sezonun eksikliklerinin üstüne yeni eksiklik alanları ortaya çıktı.
Üstelik Fenerbahçe ekonomik olarak da büyük bir darbe yediği için bu eksiklikleri sezon içerisinde kapatabilecek güçten de mahrum kaldı.
Bugün Fenerbahçe'nin bir önceki sezona göre daha dar bir kadrosu, daha fazla transfer ihtiyacı var. Fenerbahçe'nin orta sahası çok yumuşak, orta sahanın göbeğindeki ikilide Emre'nin agresif ve bireysel çabaları dışında oyuna iki yönlü katkı çok düşük. Yani oyunun temeli, orta sahanın göbeği boş.
Sol kanat geçen sezon da bir problem alanıydı. Bu sezon Stoch'un bireysel çabasını ve yeteneğiyle yarattığı alanları saymazsak hiçbir verime sahip değil. Andre Santos'un oyunun defansif yönüne katkısı azdı ancak çok yetenekli, ayağını iyi kontrol edebilen bir oyuncu olduğu için sonuca etkisi güçlüydü. Ziegler'in hücuma katkısı Andre Santos'un yarısı kadar bile değil. Defansın yönündeki katkısı da herkesin malumü.
Geçen sezonun en dinamik, en güçlü ikilisi Gökhan Gönül, Mehmet Topuz ikilisiydi. Oyunun her iki yönünde de çok büyük katkısı olan bu ikili Fenerbahçe'nin kanat organizasyonlarının temeli olarak gözüküyordu. Üstelik bu ikilinin sağ kanattan yaptığı bindirmeler rakibin dengesini de bozuyor, onların topa sahip olma ve kullanma becerilerini aksatıyor ve oyuna katkılarını düşürüyordu. Bu sezon ise bu ikili geçen sezonun yarısı kadar bile oyuna katkı sağlamıyor.
Üstelik takıma en büyük güven veren, hücuma çıkmalarına ve rahatça topla oynamalarına sebep olan yer, defansın göbeği de artık boş. Eskiden takım arkada Lugano ve Yobo'nun olduğunu bilerek biraz daha ileri hareket edebiliyordu, bu sezon ise defansın göbeği aynı güveni vermiyor. Herkes diyor ki 2-0'dan sonra takım neden geri çekildi? Çok basit, çünkü ileri giderlerse arkada ne olacağını, Galatasaray'ın hızlı oyuncularının orada neler yapabileceğini hepsi düşünüyor.
Ayrıca, ileri uçtaki oyuncuların da karşı takıma rahat top kullandırması orta sahaya daha fazla baskı yaratıyor. Orta saha sürekli mücadele ettiği için, zaten kapasitesi belli oyuncular da gittikçe oyundan düşüyor, oyundan düştükçe onlar da geriye doğru çekiliyor ve takımın elinde kontra atak silahları da olmadığından genel olarak takım baskı yiyor.
Bütün bunlara,
3 Temmuz operasyonunu, takımın yöneticilerinin tutuklu olmasını, finansal girdilerin düşmesini, her maçtan önce ortaya çıkan bir takım olayları, Fenerbahçe maçlarından önce ilan edilen yeni kuralları, iddianameleri, "şok edici" gelişmeleri, korkunç medya baskısını ve bütün bunların yarattığı psikolojiyi ekleyin,
Aykut Hoca bütün bunlarla mücadele ederek takımı bu seviyede tuttu. Bugün Fenerbahçe ikinciyse, bu başarının altında Aykut Hoca'nın liderliğinin imzası var.
Hayal dünyasından çıkmamız lazım. Fenerbahçe çok dar bir kadroyla bugün ligin zirvesinde yer alıyor. Bu kadro esasında şampiyonluk için yeterli değil ancak yine 3 Temmuz sürecinde taraftarın yarattığı hava, bir direniş öyküsünün parçası olmak gibi pozitif motivasyon unsurlarıyla takım bir mücadele ve karakter gösterdi.
Sezon boyunca Fenerbahçe bu kadrodan çok üst düzeyde yararlandı. Kaybettiğimiz maçlar, özellikle deplasman maçları, bu psikolojinin uzağında olunan maçlar olduğu için zaten kaybedildi.
Şimdi soruyorum, hangi vicdanı olan insan evladı, şu resme bakıp Aykut Hoca İstifa diyebilir?
Kardeşim ne yaptı Aykut Hoca? Efendim Stoch'u çıkartıp Selçuk'u oyuna sokmuş. Evet? Çünkü Stoch bütün maç yürüdü, oyuna katkısı sıfırdı. Futbol tek başına oynanmıyor ki? Bir de rakip var. Melo, Selçuk İnan, Engin Baytar'lı Galatasaray orta sahası Fenerbahçe'nin orta sahasını sürklase etti. Orta saha direncini arttırmak için o bölgeye Selçuk'u soktu, orta saha göbeğini üçledi, Sow'u da sol kanada çekti. Ancak Alex ileride tek başına ve sırtı kaleye dönük oynadığında verimli bir oyuncu değil. O yüzden de Alex'i çıkarmak zorunda kaldı. Diyorlar ki neden Bienvenu'yu oyuna soktu? Afedersiniz ama kulübede Drogba vardı da Aykut Hoca illa Bienvenu'yu oynatacağım mı dedi? Öyle böyle bu adam sırtı kaleye dönük oynamış, oynayabilmiş, bu konuda deneyimi olan bir adam. Sow ile yerlerini değiştirerek de oynatabilirsiniz. Eldeki malzeme bu. Dia da oyuna sonradan girdi, ancak Dia'dan iki sezondur Fenerbahçe hiçbir verim alamıyor. Adamcağız çok süratlı, hızlı bir oyuncu ama top kontrolü zayıf, pas yeteneği zayıf, son vuruş zayıf. Futbol da sadece haldır haldır depar atarak oynanan bir oyun değil. Öyle olaydı sprinter transfer ederdik, futbolcu değil.
Şimdi bir tane maçta takım beklenen galibiyeti alamadı diye bu kadar öfkelenmeye hazır insanlar varsa, onlar da 3 Temmuz'dan, bu sezon yaşananlardan hiçbir şey anlamamış demektir. Karşımızdaki manzarayı doğru düzgün tahlil etmeye ihtiyacımız var.
1- Bu kadro geçen sezonun kadrosundan zayıf. Hatta bu kadro 2006-2007 sezonu kadrosundan bile zayıf.
2- Bu kadro çok yoğun ve dramatik bir süreçten geçti, psikolojik olarak da desteğe ihtiyacı var.
3- Hayal kurmanın alemi yok, bu kadronun limiti de belli. Bu şampiyon olamayız demek değil, futbolda her şey var, ancak normal şartlar altında bu kadronun şampiyonluğa sahip olması yakın ihtimal değildir.
Fenerbahçe'nin bu sezon maçları stadda oynanmıyor, bu sezon stad dışında kazanacağız, ondan sonraki her sezon da stadın içinde. Gerçek şampiyonluk, gerçek mücadele bizi orada bekliyor. 3 Temmuz 2012 günü tutsak kalan Fenerbahçe yönetimi dışarıda olursa, Fenerbahçe'nin büyük yürüyüşü hiç olmadığı kadar güçlü devam edecek ve Türkiye tarihinde kimsenin görmediği, erişemeyeceği bir şampiyonluğa imzamızı atmış olacağız. Bu amaca ve bu amaç için çalışan herkese destek olmak da, bu haksızlığı gören ve insani bir tutum almak isteyen herkesin boynunun borcu.
Devamı ...
14 Mart 2012
Temmuz Yalanları: Sanat Eseri Soruşturma
5 Temmuz 2011 tarihinde medyaya "İşte Şike Örgütü'nün şeması" başlıklı bir haber servis edildi. Güzel bir resimle desteklenen haberde "şike örgütünün" o meşum şeması fas edilip, polisin ne kadar da güzel çalıştığı ortaya koyuluyordu. 6 Temmuz tarihinde bu şema üzerinden Telegol programında baransulayanlar soruşturmayı bir sanat eseri ilan ederken, dinleyenler de Türk polisinin birden CSI standartlarında araştırmacılığa, Norveç emniyeti kalitesinde dikkate sahip olması karşısında heyecanlarını gizleyemiyordu. Oysa sonra ne oldu?
3 Temmuz operasyonunun amacı ilk haftada bir kamuoyu algısı yaratarak gözaltına alınan herkesin peşinen suçlu olduğu yönünde bir kabul yaratmak, bu kabul üzerinden de gelecek itirazları peşinen engellemekti.
O yüzden Aziz Yıldırım'ın montajlanmış görüntüleri servis edildi, TFF Başkanına savcılık bu sebeple "son 5 maçın sonuçlarını bildiğini", "maçları gülerek izlediğini" beyan etti, Emniyet yetkilileri fellik fellik dolaşıp gazetecilere "hayatımın en süper operasyonu" derken "19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik" gibi her tür hukuk kuralını çiğneyen ifadede bulundular.
Temmuz yalanları, kamuoyunun algısını ve vicdanını iğfal etmek için kurgulandı ve uygulandı. O yalanların da "şeması" şu üstte yer alıyor.
Şemada yer alan isimlere bir bakalım:
Aziz Yıldırım - Tutuklu yargılanıyor, ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü kurmak
Olgun Peker - Tutuklu yargılanıyor,
Mecnun Odyakmaz - Tutuksuz yargılanıyor,
Ömer Ülkü - Tutuksuz yargılanıyor,
Abdurrahman Yakut - Tutuksuz yargılanıyor,
Şekip Mosturoğlu - Tutuksuz yargılanıyor,
İlhan Ekşioğlu - Tutuklu
Bülent Uygun - Tutuksuz yargılanıyor,
Ümit Karan - Tutuksuz yargılanıyor,
Bekir Acar - Tutuksuz yargılanıyor,
Levent Eriş - Tutuksuz yargılanıyor,
Erman Ertaş - Tutuksuz yargılanıyor,
Tamer Yelkovan - Tutuklu
Hakan Karaahmet - Tutuklu
Özden Tütüncü - Tutuksuz yargılanıyor,
Korcan Çelikay - Tutuksuz yargılanıyor,
Mehmet Yıldız - Tutuksuz yargılanıyor,
Sezer Öztürk - Tutuksuz yargılanıyor,
Emmanuel Emenike - Tutuksuz yargılanıyor,
Mahmut Boz - Tutuksuz yargılanıyor,
Serdar Külbilge - Tutuksuz yargılanıyor,
Haldun Şenman - Tutuklu
Vedat Emre Küçük - İddianamede adı şüpheli olarak bile geçmiyor
Sami Dinç - Tutuksuz yargılanıyor,
Ali Kıratlı - Tutuklu
Abdullah Başak - Tutuklu
Doğan Ercan - Tutuksuz yargılanıyor,
Özden Aslan - Tutuksuz yargılanıyor,
Tarık Özertem - İddianamede adı şüpheli olarak bile geçmiyor
Şimdi herkese soruyorum bu nasıl bir sanat eseri soruşturma?
5 Temmuz günü, 8 aylık bir soruşturma sürecinden sonra, "İŞTE ŞİKE ÖRGÜTÜNÜN ŞEMASI" diye caps lock açık medyaya bangır bangır servis edilen bir şemadaki 29 kişiden ancak 8 tanesi tutuklu. CMK 100'e göre örgüt üyesi olmakla suçlananların tutuklu yargılanması mümkün. Yani başarı oranı üçte bir bile değil. Üstelik daha sadece iddianame kabul edildi, Özel Yetkili Mahkemelerde görülen her 10 davanın 4'ünde mahkumiyet çıktığını hesaba katarsak bildiğiniz şu resmin tamamı yalan!
Nedim Şener bugün kendisine sunulan tüm verileri doğru mu değil mi diye bakmaya bile zahmet etmeden aynen yazan "demokrasi bekçisi" yazarlardan bahsetti. Siteminin büyük çoğunluğu zulüm karşısında sessiz kalan, hatta zulmün paydaşı olan gazetecilereydi.
Evet onlar aynı insanlar.
Evet Fenerbahçe'ye bunu yapanlarla, Balyoz'da, Oda TV'de, Ergenekon'da, KCK'da, tutuklu öğrencilerde, insan haklarına tecavüz edenler, bu tecavüzlere seyirci kalanlar aynı insanlar.
Evet medya üzerinden soruşturma süreci yürütenlerle, hukuki haklarını korumak isteyenler arasında derin bir uçurum var ve her gün görüyoruz ki biz uçurumun adalet isteyenler tarafındayız. Onlar yenilene kadar da asla kazanmış sayılmayacağız.
Devamı ...
12 Mart 2012
Devletten Trabzon'a Teşvik Primi
Trabzonspor ile devlet arasındaki ilişki hakikaten incelenmeye muhtaç. Geçen sene her Allah'ın günü bir hükümet üyesinin Trabzon şampiyon olsun beyanlarına anlam yüklemeye çalışırken Wikileaks belgelerinde hükümetin Trabzonspor'a örtülü ödenekten para aktardığı iddiasını öğrendik. Dünyada ilk kez bir spor kulübüne hidroelektrik santali işine girmesi için devlet eliyle teşvik verildiğini Bayındırlık Bakanı'nın bizzat enerji işine girin diye Trabzonspor'a tavsiyede bulunduğu günleri de gördük.
Varını yoğunu Trabzonspor'a gelir yaratmaya adamış bir Hükümetimiz var anladığımız kadarıyla. Bir yeni garabet durumu da bugün öğrendik Bugün Gazetesi'nden Tolga Atar'ın haberine göre:
İstanbul Kartal'da Maliye Bakanlığı'nca Trabzonspor'un kullanımına tahsis edilen gayrimenkulün 16 yıl süreyle intifa hakkını alan Opet Petrolcülük, akaryakıt istasyonunun faaliyeti durdurulunca kulübe ödediği 10 milyon 175 bin doları almak için dava açtı".
Şimdi bu haberi okuduktan sonra bir süre afalladım zira Maliye Bakanlığı'nın tahsis yetkisinin bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum. Bu haberin doğru olduğu varsayımıyla yukarıdaki tuhaflığı size açıklamaya çalışayım. Maliye Bakanlığı'nın Hazineye ait taşınmazları tahsis etme yetkisi var. Bununla ilgili 10 Ekim 2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan "Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Tahsis ve Devri Hakkında Yönetmelik" de bu tahsis yetkisinin nasıl kullanılacağı açıklanmış.Bu yönetmeliğe göre tahsis şöyle açıklanmış
Tahsis: Mülkiyeti kendilerinde kalması koşuluyla kamu idarelerince, kanunlarında belirtilen kamu hizmetlerinin yerine getirilebilmesi amacıyla mülkiyetlerindeki taşınmazların, birbirlerine veya köy tüzel kişiliklerine; Hazineye ait taşınmazlar ile Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin ise, Maliye Bakanlığınca hizmetin devamı süresince kamu idarelerinin veya köy tüzel kişiliklerinin bedelsiz olarak kullanımına bırakılmasını ifade eder.
Bildiğimiz kadarıyla Trabzonspor bir kamu idaresi ya da köy tüzel kişiliği değil, bir spor kulübü, dolayısıyla Maliye Bakanlığı'nın böyle bir tahsisi neye dayanarak yaptığı bir muamma. Yani böyle bir tahsis varsa bu Kanuna uygun bir tahsis değil. Çünkü Yönetmeliğe göre devletin dernek statüsündeki herhangi bir yere tahsis yapma hakkı yok.
İkinci acayipliğe gelelim. Diyelim Maliye Bakanlığı kendi çıkardığı yönetmeliği delerek Trabzonspor'a bu gayrimenkulu tahsis etti. Eğer bir spor kulübüne bir yer tahsis edilmişse bu spor kulübünün faaliyet alanıyla ilgili olmalı. Peki Trabzonspor kendisine tahsis edilmiş bir yeri ne yapmış habere göre, bir benzin istasyonuna intifa hakkı kullandırarak para almış. Şimdi yukarıda bahsettiğim yönetmeliğe göre tahsis eğer tahsis edilen idarenin tahsis amacı dışında bir kullanımı söz konusuysa otomatikman biter.
Trabzonspor'un herhalde kulüp tüzüğündeki faaliyet amacı petrol işletmeciliğidir yazmıyor, dolayısıyla açıkca tahsis amacı dışında bir kullanım var. İkinci olarak kendisine bedelsiz olarak tahsis edilen bir yeri üçüncü kişilere devretme durumu gibi bir hakkı da yok ama sağolsun Devletten "yürü ya takımım" direktifini almış Trabzonspor Opet'e burayı bir nevi kiralayıp gelir elde ediyor. Ortada şöyle bir durum var. Devlete ait bir taşınmazı kullanan üçüncü bir şirketten Trabzonspor kira alıyor ve devlet buna göz yumuyor.
Bugün gariban bir adam 10 m2 lik yere bir tezgah kursa haksız kazanç sağladın diye vatanadaşın burnundan getiren devlet alenen kanunlara aykırı şekilde 10 milyon gelir elde eden Trabzonspor'a milyonuncu kez göz yumuyor.
Hidroelektrik santalleri, petrol istasyonları, örtülü ödenek paraları derken hakikaten anlıyoruz ki 61. Hükümet gerçekten Trabzon için kurulmuş. Devamı ...