28 Aralık 2011
TOP 16 Değerlendirmesi
Top 16 kuraları çekildi; Grubumuz ve Top 8 şansımız üzerine kısa bir değerlendirme yapma vakti.
Öncelikle; elbette gruptaki takımların gücü ve kalitesinden öte, takımımızın Top 8 şansını belirleyecek olan en önemli etkenin sezon başından bu yana her maç ya bir vites yükselten yada bir vites düşüren istikrarsız halinden sıyrılıp, kadro kalitesinin ve tecrübesinin hakkını veren karakterini her maç ortaya koyması olduğunu belirtmek gerekiyor.
Sezon başında, takımın 3 guardından birinin halen sakat, diğerinin sakatlığından dolayı fizik yetersizliği oluşu ve nihayet bir diğerinin ise henüz takıma alışamamasından kaynaklı hücum organizasyonlarında şuursuz ve bilinçsiz bir takım görüntüsü verilmesinden bahsettik.
Ama neredeyse sezon ortasına gelinmişken halen bu sorunun tam anlamıyla çözülememiş olmasını aynı sebeblerle açıklayamayız. Maç içerisinde takıma taktik tahtasıyla değil daha çok motivasyon katkısıyla müdahale etmeyi tarz edinen Spahija’nın 1,5 yıldır set çizmek ve çalıştırmak konularında da sınıfta kaldığı düşüncesindeyim.
Hücumda, EL standartları için dribling, pas ve penetre yetenekleriyle yaratıcılık konusunda hayli iyi seviyelerde sayılabilecek 4 oyuncuya (Ukiç – Curtis – Bogdanoviç - Emir) sahipken, halen takımın özellikle sete set hücumlarda pozisyon yaratma sıkıntısı çekip, birebir zorlamalarla potaya gitme çabasında olması sadece oyuncuların bireysel performans eksiklikleriyle, form düşüklükleriyle, fizik olarak hazır olmamalarıyla açıklanamaz.
Bu takım belli ki, hücum seti yaratma ve çalıştırma konusunda pek becerikli bir koçun elinde değil.
Bu takımın en önemli hücum silahının rakip savunmaya yerleşmeden hücum edebilmesi olduğunu biliyoruz. Ama rakip savunmaya yerleştiğinde, savunma dengesini bozacak oyunları oynayamayan bir takımın EL’de başarılı olabilmesi mümkün değil. Hızlı hücumu en iyi oynayan Maccabi’nin bile ilk 10-15 saniyede pozisyon bulup şutunu atamadığı zaman, oynadığı onlarca farklı hücum seti var. Zaten onları 2 yıldır EL’nin en iyi takımlarından birisi yapan özellik ellerindeki çok sayıda yetenekli oyuncunun herbirinin hep en verimli olabilecekleri pozisyonda şutunu bulabilmesi, takımın hep bu pozisyonları yaratabilecek hücum portföyü zenginliğini çalışarak yaratabilmiş olmasıdır.
Bence bizim açımızdan şu an en önemli eksiklik tamda bu noktada.
Zaman zaman, takımın penetre edip potaya gitme konusunda eksiklik yaşandığından bahsediliyor zaman zaman ise son yıllardan farklı olarak çok az dış şut kullanıldığından. Aslında hücumdaki iki sorunun da temelindeki sorun, hızlı hücuma çıkılamadığında durarak hücum eden anlayı yatıyor. Topsuz oyunda Ömer Onan dışında kısalar pozisyon bulmak için koşular yapmıyor, Bogdanoviç biraz daha hareketli olsa da Ukiç-Curtis-Emir hep topu bekleyen, topu eline alıp penetre etmeye çabalayan oyuncular. Oysa kısaların Ömer Onan gibi savunmacısını peşine takıp base line dan koşu yapıp, şut pozisyonu için fırsat aramadığı, uzunlarının kısalarla ikili oyunlara girmediği bir düzende penetre etmek, rakip savunmanın dengesini bozmadığı için duvara toslamak anlamına gelir. Penetreyi yapan oyuncunun bitirişinde hem pas hem şut opsiyonu yoksa o penetre kötü bir tercihdir. Ki top elinde olmayan oyuncular bu kadar hareketsiz olunca penetre eden oyuncunun ne uzunlara ne kısalara pasla hücumunu bitirme şansı pek kalmıyor. Takımın EL’deki asist istatistiklerindeki kötü ortalamanın ve yapılan asistlerin bir çoğunda Emir’in harika oyun görüşünün damgası oluşunun en önemli sebebi de budur.
Bu takım, TOP 16’dan ötesini görmek istiyorsa, hücum seti çalışmalı, penetre, dribling, asist yetenekleri olan yaratıcı oyuncularına Ömer Onan’ın topsuz koşularla pozisyon alma becerisini nasıl geliştirdiği örnek olmalı. Uzunlar hücumda sadece arkasını savunmaya yaslayıp, alçak postta top bekleme devirlerinin gerilerde kaldığının farkına varıp, hücumun her saniyesinde hareketli ve ikili oyunların içinde olmaları gerektiğinin farkına varmalı.
Bu noktada kafamızı kurcalayan önemli hadise; Spahija tarzı oyuna set çizerek müdahale etmeyen bir koça sahipken sahada koç gibi davranmaktan ziyade sadece çok yetenekli bir skorer kimliğini kendine uygun gören Ukiç’in bu takımın birinci guardı olması sorunudur.
Takımı değerlendirirken, hücumdaki eksiklere çok vurgu yaptık. Bu takımın savunmada iştahlı ve savaşçı ruhunun takımı üst tura taşıyacak en önemli silahı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Ama bu sezon pota altında boyalı alanı kapatma becerisini gösteren Vidmar’ın savunma yaparken değil her gereksiz pozisyonda faul yapan savurganlığı devam ettiği, Gist’in savunma yapmaktan anladığı şeyin rakibe blok yapmak olduğu, Oğuz ve Kaya’nın güçsüz halleri devam ettiği sürece Top 16’da uzun savunmasında sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz.
Gruptaki rakiplere gelirsek;
2. torbadan gelen PAO için bu sezon önceki sezonlara göre zayıf yorumuna mutlaka rastlayacağız. İnanmayınız; geçen sezon ilk tur maçlarından sonrada benzer yorumlara rastladık ama onlar tüm zamanların en fazla kazananı olan takımlarının kültürü ve en fazla kazanan koçlarının başarısını, EL’nin her daim kendi lehlerine olan hakem tavırlarıyla birleştirip şampiyon olmayı başarmışlardı. Düşük tempolu oyunun Avrupa’daki en başarılı temsilcisi oldukları tartışılmaz bir gerçek. Diamantidis gibi dominant ve her koşulda sakin kalmayı becerebilen bir oyun kurucu sayesinde her maçın her anında oyunun temposunu ve atmosferini kendi istedikleri düzeyde tutmayı başarabiliyorlar. Zaten onlar için başarının anahtarı tam da bu.
Diamantidis’in bu dominant karakterine rağmen, geçen yıl Barcelona deplasmanında henüz ilk periyotta 2. Faulünü alıp oyunun büyük bölümünde sahada yer almamasına rağmen o maçtan rakibi uyuta uyuta final four çıkartmış olmaları, Diamantidis gibi tüm takımın her maçın her anını istedikleri tempoda oynatma becerisini kazanmış olduğunun kanıtıydı. Onları alıştıkları düzeni maça hakim kılmaktan alıkoymak hiç kolay değil. Sadece Diamantidis değil, son 2 yıldır Diamantidis’le oynaya oynaya kendini aşan Nick Calathes, bir basketbol efsanesi Saras ve kısa boyuyla oyunbozan bir savunmacı olan top hırsızlığı konusunda sabıkalı Davis Logan’la çok dominant bir guard rotasyonuna sahipler.
3.torbadan EL’den çok Eurocup’ta görmeye alışkın olduğumuz geçen yılın Eurocup şampiyonu Unics Kazan geldi. Sezonun çıkış yapan ekiplerinden birisi oldukları doğru ama ilk tur gruplarında ligin bu sezon en zayıf iki takımı olan Prokom ve (üzülerek söylüyorum) U.Olimpija vardı. Bir diğer rakibi Galatasaray’ın EL’deki ilk sezonunu oynadığını düşünürsek bu çıkışa övgü düzmek konusunda temkinli davranmak gerekir.
Geçen yılın Eurocup kadrosuna önemli takviyeler yaparak EL’ye giriş yaptılar. Herhalde en önemli hamleleri Domercant gibi ritmini bulduğunda durdurulması çok güç bir hücum silahı olan ve yetenekleri kadar fizik gücüyle de rakip savunmaya zorluk çıkartan çok yönlü ve çok inatçı bir hücum gücünü kadrolarına katmış olmalarıydı. Domercant’ın bu sezon kendileri için çok kıymetli olan Siena deplasmanı galibiyetindeki katkısı müthişti. Onu durdurmak kolay değil.
Kazan’da koç Pashutin’in hücum planı öncelikle iyi bir savunmacı olan ama sayı opsiyonu fazla olmayan Samoylenko’yı topu getiren ve dağıtan oyuncu olarak kullanmak ve birebirde çok başarılı iki Amerikalı kısa Terrell Lydal ve Henry Domercant’la sayı bulmak üzerine kurulu. Domercant potaya yaklaşıp atmayı, Lydal içeriye doğru ilk adımı atıp sonra geriye çekilip şut atmayı daha çok seviyor. Her ikisi de sahadayken çok önemli bir hücum gücüne sahip oluyorlar. Bizim eski dost Lynn Greer bizdeki gibi orada da henüz ritmini bulamamış görünüyor. Yine de onun bir anda maçın seyrini değiştirecek hucüm hamleleri yapacak hücum potansiyelie sahip olduğunu biliyoruz. Kazan 1 ve 2 numaralardaki yetenek zengini oyunculara karşın 3 numarada daha sıradan ama yine de faydalı oyunculara sahip. Kelly McCarty maç içerisinde pek suya sabuna bulaşmaz görünen ama maç sonu istatistiklerine baktığınızda her şeyi biraz yapmış oyuncu olarak göze batar. 4 numarada eski Galatasaray’lı Mike Wilkinson şutör uzun olarak bize ters gelebilecek bir isim, Veremeenko ise hem hücumda pota altı oyunlarını iyi bilen hemde savaşçı kişiliğiyle ribauntlarda etkili olan bir oyuncu. Pivot pozisyonunda blok tehtidi güçlü bir ikilileri var. Jawai geçen yıl Partizan’da bu yıl Kazan’da gördüğümüz kadarıyla fiziğini kullanabildiği ölçüde pota altında etkili olabilen bir oyuncu. Potaya yaklaştırılmadığı sürece sorun yok, Aleksev Savresenko ise 2.15’lik bir oyuncuda olabilecek tüm defolara ve tüm ekstra özelliklere sahip.
Kazan özellikle iki skoreri Lydal ve Domercant’in omuzlarında yükselen bir takım. Özellikle EL’nin en uzak deplasmanında işler kolay olmayacaktır.
4. torbadan gelen rakibimiz için ne öngörülebilir bilmiyorum. Transferin en hareketli takımlarından biriyken yerel liglerinde hem Siena hem Cantu’nun gölgesinde kaldılar, EL’de hiçte beklenen başarıyı gösteremediler. Ama yine de acaba bu geniş ve yetenekli oyunculardan kurulu kadro Top 16’da patlama yapar mı düşüncesini taşımıyor değiliz. Koçları Scariolo’nun hatırı sayılır bir Eurocup kariyeri var ama EL kaderi toplama takımları adam etmeye çalışmak oldu. Gruplarda sadece 4 maç kazandılar, felaket kötü savunma yaptılar. Bir türlü oturmayan hücum düzenleri var. Daha fazla bir şey söylemeyelim. Scariolo bu takımı toparlayabilirse 4. Torbadan bu takımın gelmesine lanet okuruz. Ama zor.
Devamı ...
Serseri Diyebileceğimiz Tribün Grupları
Lube Ayar sağ olsun, başlıktaki gibi bir şeyin varlığını da öğrenmiş olduk. Şüphesiz bunca yıllık tribün mesaimiz esnasında, her tribün grubu mensubunun bu âleme cennetten kaza eseri düştüğünü sanmıyorduk. Tribün gruplarının her birine dair, bilhassa belli çerçevede eleştirilebilecek sürüyle şey olduğunu da dost sohbetlerinde konuşuyorduk. Fakat bu kadar haksız bir benzetmeye az rastlamıştık. Yönetim kurulundaki birisinin Paşalı Birol için bile "Taraftar değil mi? Hepsi aynı bok" dediğini duymuştuk. Lâkin ne de olsa onlar yüksek, aristokrat şahsiyetli, yarı tanrı, firavun insanlardı; normal karşılıyorduk. Ama bu konuşma, biraz can sıkıcı oldu.
"Biraz" diyorum çünkü Lube Ayar'ın, sinir harbi eşliğinde yürüyen bir süreçte kendini takdire şayan şekilde öne atması, karşı tarafın bel altı çalışmasının devamlı kendisine yönelmesini sağlıyor. Buna kafa, kalp ve ruh dayandırmak kolay değil. Nitekim aşağıdaki konuşmanın gelişinden de bir kavram karmaşası içine girildiği belli.
"Dün oradaki kitle çok özel bir kitleydi. Yetmiş yaşında kadınlar, ailesiyle gelen çocuklar. Yani, hani tribün jargonuyla böyle "şey" diyemeyeceğimiz "serseri" diyemeyeceğimiz insanlar vardı. Çünkü hiçbir tribün grubu, yani çok spesifik örnekler verebilirim, Fenerbahçe'deki büyük, hakim tribün gruplarının olmadığı, sosyal medyadan örgütlenen, insanların bir araya gelip konuştukları bir mitingdi"
Yine de özellikle 3 Temmuz'dan sonra "kanaat önderi" gözüyle bakılan, fazla medyatik bir insan olarak "kitlelerin sevgisine ve takdirine mazhar olunca, kendisiyle bir düşünmeyenleri ötekileştirme algısı yaratan" böyle söylemlerin yanına bile uğramamak gerekiyor.
Kulüp yönetimleri, gönüllülük esasıyla yapılan işlerde “sicil amirliği” olmadığı gerçeğini çoktan unutmuş durumda. Taraftara ya “holding çalışanı” ya da "tam yağlı süt vermesi muhtemel sağmal inek" gözüyle bakıyorlar. Bu sebepten ötürü, yöneticiler tarafından araya girmesi teşvik edilen devlet aygıtı da tribünleri, kendine ve mevzuata “tam bağlı bürokrat yatağı” olarak görüyor. Bu bakış açısını "taraftar" denen kitlenin başına daha da musallat edecek en kritik şey "hareketin yapı taşı" olarak görülen insanların yukarıdaki algıya destek vermesi ya da söylediklerinin bu şekilde nitelendirilmesi olur.
Fenerbahçe tribünleri, özellikle yenilenen stadyum ve iletişim çağının getirdikleri yüzünden organizasyon sancısı çekerken ve "müşteri - taraftar" ayrımının teorik tartışmaları tüm sertliğiyle devam ederken, oldukça büyük bir kitlenin "Ne söyleyecek acaba?" diye ağzına baktığı Lube Ayar'ın söyledikleri, açık yaraya tuz ve karabiber basmak oldu. Hiç hoş olmadı.
Tribüncüler melek değiller ama şeytan da değiller. 7'den 70'e 70.000 türlü insan var o kitlenin, o grupların içinde... O "Fenerbahçe'deki büyük, hakim tribün gruplarının olmadığı" dünyayı istemiyorum ben. Nice uzun zamandır görmediğim, nice maçtan maça rastladığım, nice artık ailem gibi gördüğüm insanın "sırf tarzları ve fikirleri farklı" diye taban halısı muamelesi görmesi adil değil. Bunu "Lube Ayar yapıyor" diye söylemiyorum, sürecin gittiği nokta bu. Fikir tartışması mı? Sonuna kadar. Ama bu insanlar serseri falan değiller.
Ha, illa ki "Yok, yok! içlerinde şeytan var" diyorsanız ki evet diyorsunuz, o zaman genelleme yapmadan "pat" diye kimler olduklarını söyleyebilmelisiniz. Tabii o zaman da soracaklardır insana; O kişileri kim adam sırasına soktu? Mail listelerinin TSYD'de yapılan toplantılarına gelip "Onları bitireceğim" diyen kulüp başkanları neden yıllarca beslemeye devam ettiler? Sonra neden küstüler? Sonra "İti ite kırdıracağım" deyip, insanlıktan nasibini almamış bir şekilde neden onların üzerine onlar gibi birilerini saldılar? Sonra neden yine mütareke yaptılar? Neden? Neden? Neden?
Üç sene önce Kazakistan'da iştigal ederken yazmıştım aşağıdaki yazıyı. Bugün şike soruşturması olmasa tribünde kopmaya devam edecek fırtınanın yoğun yaşandığı günlerdi. Aynı sebepler, aynı sonuçlar, aynı keşkeler hâlâ havada uçuyor.
Fenerbahçe tribünü budandı. Yönetimler, devlet, yeni çağ, yeni alışkanlıklar, bunların hepsi yüzünden "O zamanlar Tanrı bile Fenerbahçeliydi" denen kutlu günler geride kaldı. Kendi yetişebildiğimiz eski günleri birbirimize anlatıp uzaklara dalıyoruz. Büyüklerimizden daha eski günleri dinleyip başımızı öne eğiyoruz. Biz, bizlikten çıktık beyler, hanımlar. Bu 3 Temmuz sonrası lanet sürecin belki tek iyi yanı bizi biz olmaya yaklaştırması olmuştu. Artık yapmayın. İnsanları ötekileştirmeyin.
Tecrit çözüm değildir. O stada gelen insanlara hastalık taşıyorlarmış gibi davranamazsınız. Hele sizin istediğiniz gibi davranmıyorlar diye türlü müeyyideler uygulamaya hiç hakkınız yok. Bir takım tasarruflar mutlaka vücut bulur ama bunlar tek taraflı olursa iste böyle sıkıntı doğar.
Kendisine yaşam alanı yaratıp‚ pankartını açmak isteyenlere çıkarılan zorluklar kadar‚ oyuncusuna küfür edenlere yapılan bir tecziyeye rastladınız mı hiç?
İki ihbar mektubu yüzünden E Blok´a gidiliyor da neden oyuncuların küfürlere isyan ettigi Maraton Alt´a gidilmiyor? İlaç için oradakilere‚ başkalarına davranıldığı gibi davranılsa bir şeyler düzelmez mi? En azından süreç başlamaz mı?
Sorun ne biliyor musunuz? Hayatin her anında‚ her yerinde öncelikler var. İşte o önceliklerden biri de sayın Aziz Yıldırım´ın karşısındaydı. Bir yol ayrımı vardı. Bir taraf seçilecekti.
Birincisi, kişilerin / kurulların emir komuta zincirine bağlı olmayan; sadece belirli ahlâki kurallar ve tüm yasal düzenlemelerin kısıtlamalarıyla kendisini bağlayan‚ bunun dışında ise tribünün gerektirdiğini düşündüğü her türlü organizasyonu kimseden (kişiler ve kurullar da dahil) icazet ve/veya yardım almadan yapmak isteyenler olacaktı. Bunlar yasama alanlarında, ceza getirecek haller dışında, tam bağımsızlık istiyorlardı. Otokontrol mekanizmasi kendileriydi. Gerekirse cezayi da kendileri öderlerdi.
İkincisi, gözünü resmi tebliğlerden baska hiçbir şeye çevirmeyen‚ bundan başka her şeye sorgulamadan tepki koyan (dolayısıyla nispeten emir komuta zincirine bağlı)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece "resmi kaynakların beslediği" kendi kuralları ve çekindiği yasal düzenlemelerle kendisini bağlayan‚ bunun dışında tribünün bütünlüğü ve asgari müşterekleriyle ilgilenmeyen bir profildi.
İkisinin de kontrol edilemediği anlar olacaktı şüphesiz ama tartıya konduğu zaman; müşteri gibi davranarak‚ hakkı zannettiği şeyi yani galibiyeti görmediğinde "ara sıra" alabildiğine çirkinleşecek olan ikinci profil‚ her zaman için birincisinden daha evlaydı sayın Aziz Yıldırım´ın gozunde.
Çünkü "müşteri zihniyeti"‚ detaylı propaganda ve yönlendirme ile kanalize edilebilirdi.
Kendisine "tribüncü" diyen insanlar ise bir anda‚ Fenerbahçe´nin aleyhine çalıştığına "kendi kendilerine" inandıkları bir insan / bir kurum hakkında pankart açabilirlerdi‚ açmışlardı. İcra makamının kararına aykırı da olsa‚ "Değer" dedikleri‚ tribün ve kulüp teamüllerine dair‚ çekinmeden fikir belirtebilirlerdi‚ belirtmişlerdi. İcazet istemezlerdi‚ göbekten bağlı olmadıkları için kontrol edilemezlerdi. Düsturları "Azdan az, çoktan çok gider"di. Ya bağımsızdılar, ya bağımsız olmak istiyorlardı.
Fenerbahce taraftarı‚ kulübü yönetmek falan istemedi. Bu insanların arasında biraz vakit geçirseniz yönetime müdahil olma fikrinin yanından bile geçmediklerini görürdünüz.
Peki ne istedi bu insanlar? Hayatlarını adadıkları‚ candan sevdikleri kulüplerinin tribününde bir yaşam alanı istediler. Duyar gibi oluyorum "Hepsi mi bu kadar pırıl pırıl bu insanların?" diyenler olacaktır. Hadi sizin dediginiz olsun da hepsi olmasın. Bu dediğim gibi olanlara da yer açılmıyor ki. Aksine tecritler‚ zahmetler...
Düşünüyorum da bu insanlara çıkartılan zorlukların 10´da 1´i diğer profile çıkartılsa‚ sayın Aziz Yıldırım´ın "Evladır" dediği bu insanlar‚ neler yapardı?
27 Aralık 2011
Ben Fenerbahçeliyim
Büyün Fenerbahçe Mitinginde hazırlandı. Mitingin özü, sözü, neticesi de budur. Devamı ...
Çünkü
Niye bu kadar uzadı onu da anlamıyorum. Dün akşam sözlükteki hesabımı kapattım, çok temel bir sebebi var. Eğer bir insan 10.000 entrye bakıp da gerçek bir yüz göremiyor ama yanlış anladığı bir cümleden veya insanın arkadaşları ile mailleşirken kullandığı ifadelerden "gerçek yüz" çıkartıyorsa, o insan için, o insanlar grubu için "dün" diye bir şey yoktur. onlar zaten konumlarını almıştır, o konumu onaylayacak herhangi bir gösterge beklemektedir. Her şeyin bugün, hatta bu ana sığdığı bu şeyin bir parçası olmak istemediğimi düşündüm. Twitter bu manada çok daha "bugün" bir mecra. Hatta bu an. Bu saniye. Üstelik isteyen takip eder, isteyen etmez, bayağı demokratik.
EZLN üyesi ve 9 senedir Chipas dağlarında devrimci mücadelesine devam eden, hayatın içerisinde, imkansızı isteyen devrimci arkadaşlarla, twitter backgroundunu recep tayyip erdoğan yapan, usta diye bağıran, adam yer yüzünde iki kişi var dese yalan çıkmasın diye kendini öldürebilecek durumda olanlar da bazı şeylerden rahatsız olmuşlar.
EZLN üyesi arkadaşlar için diyebileceğim bir şey yok. Gerçekten haklılar. Kalbim kendileriyle.
Diğerleri için, evet insanların siyasi mücadele içerisinde yer alması gerektiğine inanıyorum. sözlükçüye beğendirebileceğimiz bir siyasi parti var mı? hiç sanmıyorum. bütün siyasi partilerden eşit derecede nefret ederler. hatta sadece türkiye'de değil, dünyada da bir parti beğendirmek mümkün değil. ingiliz işçi partisi "ayy bleyr mi?!!'!" olur alman sosyal demokratlar "siröder!1!!", amerikan demokratları da cumhuriyetçileri de birdir, obama da bush kadar kötüdür, italya zaten batık, yunanistan'da pasok da yeni demokrasi kadar kötü, tahrir meydanındaki çocuk da hain, tahrir meydanına çıkmasına neden olan mübarek de. yani dünyada siyaset yapılmamalı. sözlükçünün bu konudaki genel tutumu atalet.
sene 2007, akp'de olacak halim yok, chp'nin o zamanki hali malum, dtp mümkün değil, mhp zaten imkansız, geriye bir tek merkez sağ - sol partiler kalıyor. onlardan da biri dyp, diğeri anap ötekisi dsp. dyp'de mehmet ağar var. anap'ta erkan mumcu. şimdi anapın da içinde özgürlükçü bir gelenek var. eski yargıtay başkanı sami selçuk bile bu partideydi. yani işte fikir ve düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, hür teşebbüs. biz de birkaç arkadaş daha özgürlükçü bir söylem geliştirmeye çalıştık. siyasi tecrübe oldu. hikaye de bundan ibaret.
elbette anapta muhafazakarlar da vardı, çünkü bir parti, başkanından ibaret değildir. bir partide çeşit çeşit insan bulunur. örnek? ertuğrul günay, ahmet davutoğlu, bilal macit vs sadullah ergin, abdülkadir aksu, melih gökçek, idris naim şahim. bu insanlar beş benzemez. asgari müşterekte uzlaşmışlar ama farklı farklı insanlar, farklı politik anlayışları, bakış açıları var. bir parti, bir siyasal amaca erişmek uğruna kurulmuş bir örgüttür. örgüt içerisinde de farklı siyasi görüşler, tartışmalar olur. bunlar da hayatın doğası.
ben değişime inanıyorum. değişmedim geliştim filan manasında değil, verili şeylerin değişebileceğine inanıyorum. yeteri kadar insanın çabası, enerjisi, gücüyle her şey değişebilir. ancak bu eğer gidip hakikaten de bunun için bir enerji harcarsanız mümkün olur. samimiyetle söyleyeyim, burada olmayanların söyledikleri de beni etkilemiyor. bence hata yapıyorlar.
internet medyasına yazılan her şey suya yazmak gibi. bakın bütün yazdıklarım 9 mb tutmuş, tek vuruşta gitti. oysa gazeteciler, yazarlar, işte akademisyenler, sivil toplum gönüllüleri, siyasetin içerisinde yer alanlar velhasıl hayatın içerisinde olanlar ancak değişimin bir parçası olabilir. ben buna inanıyorum, buna uygun davranmaya da gayret ediyorum. bütün bu alanların dışında olup, çok sosyalist, nirvana fallacy muzdaribi, her şey mükemmel olmadıkça hiçbir şey yapmayan da hayatı boyunca çok müthiş fikirleriyle atıl vaziyette bekleyip hiçbir şeyin değişmesine neden olmadan aynen devam ediyor.
evet tutuklu öğrencilerin de yanında olmaya, tutuklu gazetecilerin de gerçekten, fiziken yanında olmaya, bu haksızlıklara karşı mümkün mertebe bir tutum almaya çalıştım. bunun gibi fenerbahçe'nin maruz kaldığı da bence büyük bir haksızlıktır. bence bu iddialar yalan, eldeki deliller bu iddiaları ortaya koymaya yetmiyor, bu insanların aileleri var ve ortada korkunç bir iş dönüyor. bir haksızlık var. bunu ifade etmezsem çok acı çekerim. bu konudaki tutumumu haksız bulanlar elbette olabilir, hep birlikte tartışırız, gerçeği görürüz. ancak bunları ifade edenlerin fenerbahçelilerden daha objektif, daha az fanatik olduğunu gösteren bir delil de şu ana kadar gözükmedi. sadece baransu, toroğlu, rok hattı için bunu söylemiyorum, bu konuda tutum alan normal galatasaraylılardan da bahsediyorum.
dün akşam, bir üniversitedeydim. bir üniversiteli arkadaşla sohbet ediyoruz. dedim ki iyi güzel de mehmet ağar'ın 5 sene ceza aldığı ülkede aziz yıldırım için 139 yıl istenmesi doğru mu şimdi? çocuk da gayet normal bir şekilde dedi ki "doğru değil de ben galatasaraylıyım"
şimdi ne diyeyim? birlikte güldük. biz gülerken de biri gerçekten de içerideydi, biri hakkında hakikaten 139 yıl hapis yatması isteniyordu. bu mantık bence çok değişmiyor, ahmet şık'ın mart ayından beri yaklaşık 300 gündür hapishanede olması doğru mu? değil. berna'nın 19 ay tutuklu kalması doğru muydu? kızabileceğimiz tek şey, siyasi, dini aidiyeti sebebiyle, bu haksızlığın bir tarafı olanların, kendi ait oldukları kesimlere itiraz etmemesi olabilir. yani bir insan ben akpliyim o yüzden bunu istiyorum diyorsa ona kızabiliriz. bu haksızlığı seslendirse, akp de daha haklı bir akp olacak çünkü.
cemil meriç, ideolojiler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir diyor. gerçekten öyle. o deli gömlekleri içerisinden birbirimize iletişim kurmaya çalışıyoruz, bir tane kelime, bir tane cümle, o an karşıdakini görmek istediğimiz kalıba sokmamıza vesile oluyor. ben yanımdakilere ve karşımdakilere bakınca halimden memnunum, bunu değiştirmek istemiyorum, devam etmek istiyorum. bu alanda da kimle yol ayrılırsa ayrılır, hayat devam eder. ne yaptın diye sorarlarsa da en azından şunu söyleyebiliyorum, ben dilşat'ın yanında durdum, bernanın yanında durdum, ahmet'e terörist diyenlerin de karşısında durdum, hrant'ın vatan haini olduğunu söyleyenlerin de karşısında durdum. aziz yıldırım da haksızlığa uğruyor ve onun da yanındayım. meth'in de orhan pamuk'un da haksızlığa uğradığını düşündüğüm an oradaydım. bundan hoşnutum. bu konuda kendimi yetersiz bulduğum tek şey, yeteri kadar çok duramamam olur ancak.
ve böyle geçer gider hayat.
Devamı ...
26 Aralık 2011
Damat Ferit Güzel Adamdı. Nihat Özdemir de Öyle.
3 Temmuz'dan bu yana yaşanan süreci "Fenerbahçe'nin Kurtuluş Savaşı" olarak nitelendiriyoruz. Haklı bir benzetme. Tabii bu, Fenerbahçe'nin başına gelen ilk muhasara değil, son da olmayacaktır. İrili ufaklı her devletin kaderinde olan şeyler, asırlık camiaları da buluyor bir şekilde.
Bu acı duruma "Çilemse çekerim, kaderimse gülerim" diye yaklaşmak mümkün ama maalesef sözün devamını "İstedim vermediler, 'sen şoförsün' dediler. Emeğimiz bilek zoru, Allah'ım sen bizi koru. Aşk bir sudur, iç iç kudur. Aşkı çekene, derdi bilene sor. Aşk çekenin, yol gidenin. Kabahat sende değil, seni sevende. Naaber?" diye getirip, Çiçek Abbas'a atıf yaparak gülümsemek mümkün değil. Çünkü savaş zor ve cephesi birden çok.
"Yargıya intikal etmiş bir konuda yorum yapmamak" kadim bir Türk geleneği olma yolunda hızla ilerliyor. Fenerbahçe yöneticileri de bu geleneğe istinaden geri durup, son yapılan mitinge kadar taraftarla yan yana gelmemeye gayret gösterdiler. Aslında "ortalarda gözükmemeye" desek daha doğru olur.
Tabiidir ki hem çeşitli iş kollarıyla iştigal edip, hem bu işler yüzünden "halife postu bürünen" yüce devletluların kapı kulu konumunda olup, hem de sıradan cumhuriyet kullarıyla bir araya gelmek ve onların keskin tepkilerine "Helal be" sayhası çıkarmak, müstakbel ticari süreçler için iyi bir fikir sayılmazdı.
Olağanüstü zamanlarda, olağanüstü korkular olağandır. Korkan, korktuğunu kolay kolay söyleyemez. Zira korku boku, başka şeye benzemez.
Fenerbahçe taraftarı pek korkmaz ama korkanın halinden anlar. O yüzden "yöneticiyim ben" diye toplantıda deri koltuğa oturmayı bilip, her kriz döneminde taraftardan kaçan ve FBTV'nin ekranına necefli maşrapa koyduran bu insanları hoş gördü taraftar.
İki şekilde formül haline getirecek olursak:
Fenerbahçe Taraftarı (Bağdat Caddesi'nde birikti. Köprüye yürüdü. İstiklal Caddesi'ne çıktı. Topuk Yaylası'na tırmandı. Kadıköy'de toplandı. Fenerium'ları istila etti. Taraftar kartlara saldırdı. Kombineleri yağmaladı.)
Fenerbahçe Taraftarı = Dik Duran Sarı-Lacivert İnsanlar Topluluğu
Peki "sadrazam" sıfatıyla "susması taraftarca hoş görülen yönetici taifesinin" başına geçen Nihat Özdemir ne yaptı? Elhak susmadı. Sussa daha iyiydi ama susmadı.
Ağladı.
İstifa etti.
Geri döndü.
Taraftar Lig TV'ye tepki yağdırırken "Decoder alın" dedi.
En son olarak da "Aman. Siz amanı bilir misiniz? 58. madde değişsin, yanarız alimallah" diye tutturdu.
Aslında sorun Nihat Özdemir'in bu tarz davranması değil. Onun görevi bu. Yapabileceği bu. Çünkü Nihat Özdemir sadece "özerk" bir insan. İç işlerinde bağımsız, dış işlerinde birilerine fena halde bağlı.
Fenerbahçe için birinciye gelen sorun, tek cepheyi gözüne kestirip, diğerleri için "Satayım anasını" diyen kitle. Halbuki bu savaş tek cepheli değil.
İçerideki "Ne olursa olsun da şu Kızıl Sultan gitsin" muhalefetini zikretmeye gerek yok. Bu şartlarda bile o zihniyet kifayetsizliği sürüyorsa, onları konuşmaya değmez.
Ama ya işin "icra makamı" ayağı?
Pazar günü mitinge niye uğramadı Nihat Özdemir? Başka bir farizesini mi yerine getiriyordu? Yoksa olası tepkilerden mi çekindi? Bundan sonra tepki görmemek için Olimpos Dağı'na mı çekilecek?
Hadi bunlar işin Nihat Özdemir ayağı. Bir de diğer tarafa bakalım.
Nihat Özdemir mitinge gelseydi de bir şekilde tepki görseydi. Ne olacaktı? Fenerbahçe'de Aziz Yıldırım'ın tribün politikaları ve grupların kendini öz eleştiriden muaf tutması sebebiyle iyice keskin bir hal alan "münferit - grup mensubu" taraftar ayrımı bir patlama mı yaşayacaktı? Kim bilir.
Bu soruları, 3 Temmuz'dan bu yana camianın kanaat önderi haline gelmiş isimlerin oturup bir düşünmesi gerekiyor.
Yazının başında "3 Temmuz'dan bu yana yaşanan süreci 'Fenerbahçe'nin Kurtuluş Savaşı' olarak nitelendiriyoruz" demiştim. Düzene karşı çıkarken, düzenin Fenerbahçe'ye vekaleten atadığı isimlerin karşısında durmamak, bu savaşın anlamından çok şey götürebilir.
Ankara hükumetinin, savaş sırasında ardı ardına çelme takmaya çalışan Damat Ferit için, "Yolumuza taş koymaya çalışıyor, diye düşünmeyin. Aslında iyi adamdır. Onun çevresi kötü. Savaş mavaş derken, sinirleri de bozuldu. Gidip gelmesi, bizimle uğraşması falan hep ondan. Şu işler geçsin, beraber bir Pera'ya akalım. Çok kafa adamdır Ferit. Valla lan!" diyen bir üyesi var mıydı acaba?
Kemal Tahir'in, "Devlet Ana" romanında, Kel Derviş'e söylettiği sözler geliyor aklıma:
"Yürümeyince yol alınmaz ya, doğru yolu tutmalı... İstemeyince ele geçmez ya, helaldan istemeli, haramdan değil... İğreti ata binmekten binmemek yeğ... Nâmert ipiyle derine inmemek yeğ... Kötü yoldaştan tek gitmeli, kötü avrattan tek yatmalı..."
Mesele budur. Devamı ...
23 Aralık 2011
Korku Tünelinden Top 16'ya
Euroleague tarihinin en fantastik grubunda Amerikalıların do or die dedikleri ölüm kalım maçına çıkarken açıkçası çok tedirgindim. Cantu’dan daha iyi takım olduğumuz gerçeğini bilmeme rağmen takımın mental açıdan hele hele Ömer Onan sahada değilken ne yapacağı konusunda zaten ileri derecede kötümser olduğum için karamsardım. Maça Bilbao maçı gibi başladık, ilk üç-dört dakika hücumda top Emir ya da Ukiç’in elinde 15 saniye kalıp kimse hareket etmeyince saçmaladık, ama savunmada sağlam duracağımızı ve karakter koyacağımızı daha ilk toptan belli ettik. Üç dört dakika geçtikten sonra ana stratejimiz olan potaya yakın atışları bulmaya başladık. Gist’in bu sene olmadığı kadar savunma konsantrasyonuna sahip olması ve potayı koruması sayesinde Cantu ‘yu içeriye sokmadık. Zaten adamların çembere gitme bir stratejileri yok, temel olarak pick and roll de Marcanota’yla içeriden ve yine pick and roll sonrası Leunen le dışarıdan şut bulmaya yönelikti bütün hücum planları.
Ukiç’in ilk periyot etkisizliğinden sonra Jerrels biraz daha potaya gitse de hücumda sadece potaya gitmeyi düşünüp hiç pas temelli oynamadığımız için skor üretmekte zorlandık. Doğru yaptığımız şey teması zorlayıp bol bol faul çizgisine gitmekti ilk yarıda. Yanlış şey ise hücumu sadece penetre etmeye indirgemek ve iç dış dengesini ihmal etmekti. İlk yarı sonunda ribauntlarda önde olmamıza ve iyi savunma yapmamıza rağmen hücumdaki bu tek boyutluluk nedeniyle skorda öne geçemedik. İlk yarıda hiç üçlük isabeti bulamadığımızı, bulduğumuz en uzun menzilli şutun Oğuz’un faul çizgisinden bulduğu şut olduğunu söylesem durumun ne kadar dengesiz olduğunu sanırım anlatmış olurum. Ayrıca ilk yarıda sadece 5 asist yaptığımızı ekleyeyim.. Üstelik bu 5 asistin 3 ünü Emir yaparken oyun kurucularımız Jerrels ve Ukiç 0 asistle ilk 20 dakikayı tamamladılar.
Üçüncü periyoda savunmada Leunen’i unutarak ve bol bol üçlük yiyerek başladık. Hücumda Ukiç topu kimseye vermeden penetre etmeye başladı. Maçın tekrarını izlerken farkettim ikinci yarının ilk üç dakikasında hücumda Ukiç dışında bir oyuncumuza neredeyse top değmemiş. Maçın kırılma anı bence bu bölümdü, Ukiç o hücumlardan iki kez boş dönse yediğimiz üçlükler sonrası maçtan kopabilirdik. Bu bölümü atlattıktan sonra maç yine eski temposuna geri döndü. Bol bol faul çizgisini ziyaret etmek hücumda tıkandığımız bölümlerde imdadımıza yetişti. Son periyotta Engin’in 5 sayılık katkısı ve Bojan’ın basket faulüyle 2 dakikada 8 sayı bularak ipleri elimize ilk kez aldık ama bir üçlük bir top kaybı sonrası basket -faulle zor kazandığımız avantajı hemen iade ettik.
Oğuz’un faul isabetleriyle tekrar hayata dönüp, Bojan’ın iki üst üste üçlüğüyle bir darbe daha vurduk ve bu sefer dönmelerine izin vermedik.
Maça dair altını çizeceğimiz en önemli faktör tabii ki Oğuz. 21 sayı 6 ribaunt ve bir Fenerbahçeli oyuncudan görmeye alışık olmadığımız 9/9 faul isabetiyle maçın yıldızıydı. İçerdeki maçlara oranla deplasmanlarda çok daha iyi oynayan Bojan ve hücumda çok doğru kararlar vermese de bir şekilde 17 sayıyı bulan Ukiç diğer önemli faktörler oldular. Ribauntlarda çok üstündük ama asıl şaşırtıcı olan faul yüzdemiz. 34 kez gittiğimiz faul çizgisinden 28 isabet bulduk daha da kritiği ikinci yarı sadece 1 tane faul kaçırdık. Bu kadar kritik bir maçı rakip kim olursa olsun stresi iyi yöneterek kazanmak zor iş o yüzden oyuncuları ve teknik kadroyu kutlamak gerek.
Kuralar çekildiğinde bu grubu 7-3 le birinci bitireceğimizi düşünüyordum, 6-4 le ölüp ölüp dirilerek birinci bitirdik. Top 16 ‘ya birinci gitmek otomatik olarak Cska, Real ve Barca’dan kurtulmak demek. Ama birinci gidiyoruz diye Top 16 grubunun bir numaralı favorisi olmadığımız gerçeğini de görmek gerek, üstüne koymamız gereken çok şey var, kesinlikle bir 4 numara transferinin şart olduğunu ve bu olmadan Top 16 da işimizin zor olduğunu düşünüyorum.
Tomas’ın bu bir aylık arada eski formuna biraz kavuşması, Engin’in daha iyi duruma gelecek olması belki Mirsad’dan da katkı alabilme ihtimalimiz biraz pozitif bakmamızı sağlayabilir geleceğe. Ancak Top 16 grubundan çıkmak için sakatların form bulması yetmez, mevcut oyuncuların da bir iki kademe ilerlemeleri gerek. Özellikle Vidmar ve Ukiç geçen sezon başı durumlarına yaklaşabilirlerse savunma direncimiz ve hücum akışkanlığımız bir seviye artacaktır.
Senenin en kritik maçını kazandık bir- iki gün bunun keyfini çıkaralım ama unutmadan Pazar günü kazanılması gereken çok zor bir Banvit deplasmanı olduğunu da belirtelim
Devamı ...
22 Aralık 2011
Biz sizin yerinize de utanıyoruz
Bülent Uygun ile Eskişehirspor başkanı Halil Ünal'ın şikeyle doğrudan ilgili bir telefon görüşmesi mi basına sızdı? Hayır. İkili arasında herhangi bir suç oluşturacak bir diyalog mu var? Hayır. Bir suçun takibatını yapabilmek, bu suçu fas edebilmek, bu suç ile ilgili önistihbarat bilgisi sahibi olabilmek için yapılan bir dinlemede, herhangi bir şekilde bu durumla bağlantılı bir konuşma takibatı yapılabilmiş mi? Hayır. Ne olmuş? Bülent Uygun, Halil beye şaka yapıyor, Demet Akalın gelecek sana verecekmiş diyor. Nerede diyor? İkisinin yaptığı özel telefon görüşmesinde.
Şimdi anayasanın 20. maddesi şöyle:
"Madde 20.– Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. "
Değil mi? Bu suç değil mi? Bu maddenin sülalesini tarlaya götürdüler, tohum diye serptiler. Genelkurmay Başkanının konuşmalarından, siyasetçilerin başka kadınlarla ilişkilerine, özel görüşmelerden, kamuyu hiç ilgilendirmeyecek sohbetlere kadar her şey, "SEVİYELİ", "SAYGIN", "AHLAKÇI" medyamızın boy boy sayfalarında.
Sırtından bıçaklanmış bir kadının resmini manşete çıkartabilecek seviyede bir ahlak anlayışı ile yönettikleri gazetelerde, televizyon kanallarında, medya mensupları "yahu ulan Türkiye'de herkes dinleniyor, telefon konuşmaları da aynen fas ediliyor, bu ne rezalet" diyeceğine, aynen konuşmaları basıp üstünden konuşmayı ahlakilik sayıyor.
Basit gideceğim,
Özel hayatın korunması demokratik bir toplumun olmazsa olmazı mı?
Evet.
Özel hayatın gizliliğinin ihlali suç mu?
Suç.
Bu suçun kamu görevlileri eliyle işlenmesi, bu görevlilerin bu konuşmaları medyaya sızdırması, medyanın bunları basması suç mu?
Suç.
Bu suçtan kim zarar görüyor? Herkes. Bütün toplum. Türkiye. Neden? Çünkü herkes bir suç takibi sırasında dinlenebilir, suçla alakası olmayan envai çeşit konuşması medyada taraflı bir şekilde yer alabilir, insanların manevi itibarları alenen tecavüze uğrayabilir.
Bülent Uygun ile Halil Ünal'ın konuşması suç mu peki?
Değil.
Neden değil? Türk Ceza Kanunu madde 125
"Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir."
Telefon konuşması 2 kişi arasındadır, üç kişiye ihtilat etmez, bu sebeple de "gizli"dir, manevi itibarı zedelemez.
Yani Bülent Uygun ile Halil beyin yaptığı görüşme suç değil, ama bunun basılması, yayılması alenen suç.
Şimdi ahlakçılarımız ne diyor? Ay bu konuşmayı dinleyince hayal kırıklığına uğramışlar!
Yani suç işlenmesinden hayal kırıklığı yaşamıyor, bu konuyu ahlaki açıdan irdelemiyor da bilmemesi gereken ve suç içermeyen bir telefon konuşması ahlakını zedeliyor.
Ahlakınızı Kastamonudan Çorum'a atla götüreyim. Bir suç işlenmesinden rahatsız olmayıp da bir konuşmadan rahatsız olacak ahlakınızı Yemen ellerinde kaybedeyim. Bu ne lan?
Akıl hastası mısınız?
Türkiye'de daha geçen gün 30 gazeteci tutuklandı, 100'den fazla basın mensubu bugün hapishanelerde, ağzını açabilecek cesareti olan gazeteciler basın özgürlüğü tehdit altındadır diyor, AB İlerleme raporu dahi bunun için ayrı fasıl açıyor, tık yok,
500'den fazla üniversite öğrencisi,ralarında pankart açtığı için tutuklananlardan, o sırada sokakta geçmekte olduğu için 20 küsür aydır hala hapiste olana kadar türlü çeşit insan var, hala mapusta, tık yok,
Futbol sahalarının ırzına geçilmiş, hükümet alenen örtülü ve örtüsüz ödenekten özel spor kuruluşlarına para aktarıp haksız rekabet yaratıyor, tık yok,
Emniyet 19 maçta şike tespit ettik diye adil yargılanma ilkesinin üstünden buldozerle geçiyor, aylar sonra, o da "etik kurulu raporu"nda, kala kala haklarında delil dahi olmayan 5 maç kalıyor, tık yok,
Ama Demet Akalın hakkındaki bir konuşma infial uyandırıyor!
Şike suç, suçla da mücadele edilsin,
Ulan özel hayatın gizliliğini ihlal bir patlıcan türü mü? Adil yargılanma ilkesinin ihlali musakka mı? Haksız rekabet, korsan dinleme, kişilerin manevi şahsiyetini tahkir, soruşturmanın gizliliği ilkesinin ihlali Kayseri bölgemizin meşhur yemeklerinden biri mi?
Özel yetkili savcılar ve terörle mücadele kanununun dar yorumuyla yüzlerce meslektaşının içeri atılmasının adalet duygusunu bir kuple olsun kıpratmadığı, bunu kalem oynatmaya değer görmeyecek bir mevzu olarak gören kişi Demet Akalın merkezli espriler karşısında hayal kırıklığına uğruyorsa, televole merkez üssünde yaşadığı bu tertemiz düşler atlasının tam ortasında uyandığına şükredelim.
Günaydın Pamuk Prenses! 2 Temmuz sabahı görmediğin bütün adaletsizlikler ve haksızlıklar arasında, ruhunu bir an olsun kıpratabilecek tek kelime olan şikeyi iftira olarak kullanıp, bu iddiayı kamuoyu algısına yerleştirmek için 6 aydır sistematik bir operasyon yapılmasına da bigane kalıp, "şike" kelimesinden başka bir şey duyamayacak bir hale geldiğinde Demet Akalın keywordu hafızanı canlandırıp, gözlerini açabildiyse ne mutlu sana!
Şimdi "kadın hakları" konusundaki bu emsalsiz duruşunu, suç bile olmayan bir diyalogdan çıkardığın seviye ayraçlığı pozisyonunu, miting meydanında Dilşat'ın kadın mı kız mı olduğunu bilemediğini söyleyen ve halka bir milletvekilinin cinsel faaliyetinin görüntülerini izlemesini salık veren Başbakan'a doğru uzatıp, hafızanda kalmış "hayal kırıklığı, yazık, seviye, yöneticiler" kelimelerini ihtiva eden bir cümle kurabilecek misin?
Sıkar.
Milyar dolarlık bir dava ile üreme organından prangaya bağlanmış bir patronun sahibi olduğu bir medya organının, kapansın mı kapanmasın mı tartışmasını bir türlü üstünden atamamış, Akif Bekilenerek canlanmış bir gazetesinde "kınıyorum" kelimesini görmemiz dahi imkansız değil mi?
Soruyorum, Dilşat olayı üzerinden 7 ay geçmiş, tek bir satır bulabilecek misiniz bu "süper ahlakçı" Baransular, ROKlar aleminin çok üstündeki "entellektüel" abiler ve ablaların makalelerinde?
Göremezsiniz. Onlar bu mücadelenin tam uzağında konumlanmış, sterilleştirilmiş dokunaklı muhalefetleriyle, süte sabuna teğet geçen ve zaten mazlum durumda olanların yaptığı hatalardan ahlakilik çıkartan papa duruşlarıyla bu konulara giremezler. Elleri yüzleri kirlenir. Mazallah abileri kulaklarını çeker.
Hiç merak etmeyin biz sizin yerinize de utanıyoruz içine girdiğiniz bu ahlaksızlık cenderesinden, kalem oynattığınız cambazhanelerden.
Sanki bir pozisyonu varmış, sanki bir duruşu varmış, sanki bir ahlakı varmış gibi konuşanların, kanalizasyon içerisinde bulduğu bir çamura bakıp da "ay ne pis çamur var burada!!'!'1" diye ağıt yakanların aptallığından bizleri arındıracak bir kuru temizlemeci henüz dünyada kurulmadı ama hiç değilse fotoğrafını çekip hafızamızda tutabiliyoruz. Yazdığınız gazeteler bir tek bunun işe yarıyorlar.
Devamı ...
Banu Hanım'ın Hayalkırıklıkları Üstüne

Bilindiği gibi 3 Temmuz’dan sonra içimiz dışımız telefon kaydı oldu. 150 sayfalık bir romanı bile "çok uzun lan" bu diye okumayan insanlar oturdu klasör klasör telefon konuşmasını bana mısın demeden okudu. Eskiden tefrika halinde yayımlanan romanlar gibi artık iddianame çağında yaşadığımız için gazeteler gün gün tapeleri tefrika etmeye başladılar. Özellikle soruşturmaya dair ek klasörlerin hiçbir ayıtlanmaya tabi tutulmadan medyaya verilmesi ve medyanın da kendinden beklendiği gibi hiçbir editoryal sorumluluk hissetmeden hezeyan içindeki insanlara pornografik servis yapması insanları ayağa kaldırması gereken bir şey olması gerekirken bizde vaka-i adiyeden sayıldı.
Öncelikle şunu söyleyelim soruşturmayla yakından uzaktan alakası olmayan insanların gerek kendi gerek üçüncü kişiler nezdindeki konuşmalarını bu denli açık bir şekilde ifşa edenlere "Ne yapıyorsunuz, insanların özel hayatına dair bilgileri niye sızdırıyorsunuz"? demeden direkt bu diyaloglara atlamak, bunları sağda solda paylaşmak ve ondan sonra Türk futbolunu yönetenler ne kadar seviyesizmiş diye ağlamak ve kendini ahlaki olarak üst perdede görmek hiç de ahlaki bir durum değildir.
Bunu Twitter’da da paylaştım burda da yineleyeyim iki insanın Demet Akalın hakkında uygun olmayan bir diyalogu mu daha vahimdir, bu iki insanın bu diyalogunu hiçbir kamusal amaç yokken milyonlar okusun diye servis etmek mi? Üstelik bunu yapan, bu dosyaları servis eden insanlar bizim özel hayatımızı korumakla görevl olan savcılar ve hakimler. Banu Yelkovan’a göre ikisi de aynı derecede vahimmiş, aralarında bir sıralama yapmıyormuş kendisi. Oh ne güzel. Konuşmaların neden servis edildiğine mesela Can Arat’la sevgilisinin diyaloglarının milyonlarca insana neden okutulduğuna, niye gözünün içine sokulduğuna falan kulak asmadan ahlakçılık taslamak ahlaki falan değildir.
Arkadaşları arasında pornoya karşı olduğunu söyleyip bilgisayarında 40 gb porno olan ergen ahlakıyla, insanların özel konuşmalarının dinlenmemesi gerektiğini söyleyip sonra o diyaloglar üzerinden ahlaki pozisyon alan insanlar aynı iki yüzlülüktedir.
Bir de yine Banu Hanım’ın şahsında tecessüm eden şu tepkiye bayılıyorum, “Türk futbolunu bunlar mı yönetiyor, bu kadar küfürlü konuşan adamlardan her şey beklenir, somut bir şey çıkmasa bile bunlar yeter" falan, ben de bu kafayı anlamıyorum. Tamam Banu Hanım acayip romantik bir futbolsever, orasını anladık da bu tapeler olmasaydı yani 2 Temmuz günü Türk futbolunu Frankfurt Okulu tedrisatından geçmiş, 50 lerin İstanbul Türkçesiyle konuşan adamlar yönetiyor mu sanıyordu ? Aziz Yıldırım’la Sinan Engin’in mesela sinkaflı konuşmadığını düşünüp "ne olacak bu Foucault sonrası post yapısalcılık azizim" diye mi muhabbet ettiklerini düşünüyordu? Bülent Uygun la Eskişehir başkanı aralarında Rembrandt sonrası klasik resim tartışıcak diye mi bekliyordı?
Sanki daha önce futbol dünyasındaki düzeysizlikten kendisi hiç şikayet etmemiş, iki kelimeyi bir araya getiremeyen futbolculardan bezginliğini dile getirmemiş gibi şaşkınlığa uğradım, hayalkırıklığına uğradım beyanatları da bir acayip. Ben de başta Banu Hanım ve romantik futbol mütefekkirlerinin 3 Temmuz’dan bu yana operasyondaki onlarca acayipliğe, Fenerbahçe’ye yapılan zulüme "yok romantiğiz yok temiz futbol istiyoruz" diye ses çıkarmadan, savcının acayipliklerine tek laf etmeden "hijyenik" gazeteciliği karşısında şaşkınlığa uğruyorum . Hangimizin şaşkınlığı daha sahici acaba?
Keşke Banu Hanım mesela savcının "Fenerbahçe şampiyon olmasa soruşturma olmayacaktı sözü karşısında, etik kurulun Fenerbahçe dışında hiç bir suçlu bulamadığı rapor karşısında bizzatmeslektaşlarının toplu linçi karşısında da hiç değilse kısmi bir hayalkırıklığına uğrasaydı. Herhalde bunlar telefon kayıtlarıyla değil açık açık yapıldığı için kendisinin hayalkırıklığı kriterlerini karşılamadı.
Normal bir ülkede insanlar telefonlarının kaydedildiğini düşünmeden birbirleriyle istedikleri şekilde konuşurlar. Küfürün günlük konuşma dilinin yarısından fazlasını kapladığı bizim gibi ülkelerde de telefon konuşmalarının böyle olmasından daha doğal bir durum yok.Öncelikle eleştirilmesi gereken şey özel hayatın gizliliğinin nasıl bu kadar pervasızca ihlal edilebildiği olmalıyken tutup bu olayın faillerine hiçbir şey demeyip konuşmanın muhataplarına böyle konuşmayın diye ahlak dersi vermek ancak bu coğrafyada alkışlanır.
Artık şu ikiyüzlü ahlaktan kurtulalım. Behzat Ç de kamera önünde milyonlarca insanın duyduğu küfürlü diyalogları duyup "adamlar gerçekçi abi" diye kutsarken, futbol dünyasından iki kişinin kendi arasında dinlendiklerini bilmeden yaptıkları konuşmaları "ay ne ayıp" diye karşılamazsak daha inandırıcı bir ahlaki pozisyonumuz olur. Ahlaki konum toplumun ortalamasının sizden duymak istediği şeyi söylemekle falan alınmaz, seks kaseti çıkan evli bir adama "Allah belanı versin gül gibi karının üstüne yapılır mı bu1"? tepkisini toplum sizden bekleyebilir, bu tepkiyi vermek olağan da karşılanabilir ama ahlaki açıdan doğru pozisyonda olduğunuzu göstermez, siz bu kasetin ne hakla nasıl milyonların gözünün içine sokulduğunu sormadan linç korosuna katılırsanız kendisini vicdan sahibi sanan ancak iki yüzlü ahlak anlayışının bir figüranı olabilirsiniz
Her gün birinin seks kaseti çıkıyorken, siyaset bile bunun üzerinden şekillendirilirken, insanları itibarsızlaştırmak için telefon diyalogları ortaya dökülüyorken bu pornografinin bir parçası olmayı , başkalarının özel hayatına saygı duymaya tercih edersek merak etmeyin bir gün sıra bize de gelecek.
Devamı ...
Bu pazar Kadıköy'de...
25 aralık pazar günü istanbul anadolu yakasında bir araya gelmek için çok anlamlı 2 etkinlik var.
Pazar günü önce kadıköy iskele meydanında saat 11:00-15:00 arasında Büyük Fenerbahçe Mitingi düzenleniyor. Türkiye'de iyice kökleşen emniyet, yargı, devlet, mafya, çete şikelerinin ülkeyi talan etmesine; boyun eğdirmek ve sindirmek üzerine kurulu düzene inatla boyun eğmemeye kararlı bir grup namuslu insan, en az namussuzlar kadar cesur olduğunu dosta düşmana göstermek için meydana çıkıyor.
Pazar günü, kendisine muhalif her demokratik tepkiyi ergenekona'a bağlayan muktedirlere ve onların sinsi yandaşlarına inat, çoluk çocuk meydanlara doluşacağız... Omuz omuza vereceğiz...
Başkalarının uğradığı haksızlıkları, vicdansızlıkları kendisine yapılmış kabul eden; ülkenin saçma sapan insanların elinde, saçma sapan fikirler üzerine yeniden dizayn edilmesine sessiz kalamayan binlerce insan meydanda hep birlikte haykıracak, terk etmiyoruz, bu yapılanlara sırt dönmüyoruz diye...
Kendimizi pavyona satılan, karakolda dövülen bütün kadınların; yumurta attı diye çocukları aylardır hapiste yatan anababaların; özgürlüğü gasp edilmiş, haklarından mahrum kalmış tüm tutsakların yerine koyarak barışı kurabiliriz.
Biz bize yeteriz söylemine sığınmak anlamsız. Hadi öyle bile olsa, adalet ve eşitlik herkes için olmadıkça var denemez.
Bu kültür ikliminde biraz fanteziye kaçıyor biliyorum ama yaşanan haksızlıkar, vicdansızlıklar karşısında bütün temiz yüreğiyle bir anlığına bile olsa fenerbahçeli olmayı başaranlar çok şeyi değiştirebilir bu ülkede.
Van'ı Terk Etmiyoruz'
Akşama da Van için Bostancı Gösteri Merkezinde toplanıyoruz.
Van'da durum vahim. Bunun ajitasyonu, sağcılığı, solculuğu kalmadı. Van'da büyük bir insanlık ayıbı yaşanıyor. Binlerce insan yazlık çadırlarda van ayazında yaşamaya mahkum. Bundan büyük bir şike, sorun mesele falan olamaz. Van veya dünyadaki herhangi bir karış topraktaki hiç bir çocuk, hiç bir anne, baba, insan veya canlı böyle bir durumda yalnızlığa terk edilemez. Bunu bir halkla ilişkiler malzemesi olarak değil, asgari uygarlık seviyesinin de dayattığı vicadani bir sorumluluk olarak ele alınması gerekiyor.
Bu bakış açısından hereket ederek “Van’ı Terk Etmiyoruz!” diyen Kardeş Türküler, Grup Yorum ve Gevende Van’ın barınma sorununa destek olmak için 25 Aralık, Pazar günü, saat 18:00’de Bostancı Gösteri Merkezi’ne Van’ı terk etmeyen herkesi bekliyor. Konserin geliriyle Van’a konteyner sağlamayı amaçlayan müzik grupları, Van’ın gönüllü ihtiyacı için de çağrı yapıyor.
25 TL’den satılacak yardım biletleri Biletix’ten, Bostancı Gösteri Merkezi’nden veya BGST’den (251 19 21 ve 251 19 43) alınabilir.
Van’ı Terk Etmiyoruz! kampanyası için ayrıntılı bilgi http://www.vaniterketmiyoruz.org/Devamı ...
Konser:
25 Aralık 2011, Pazar
Saat: 18:00
Yer: Bostancı Gösteri Merkezi
Konserle ilgili medya iletişimi için:
Metin Göksel
0 532 366 65 51
Tarihinde Kocaman Bir İz Var
Tarihinde Kocaman Bir İz Var from evren topaloglu on Vimeo.
Fenerbahçe'nin sokaktan, caddeden, mahalleden süzülüp gelen 100 yılı aşkın tribün kültürü içerisinde Okul Açık müstesna bir yer edindi son yıllarda.
Kendisini daima Fenerbahçe tribünlerinin işçisi olarak gören, bundan gurur duyan abilerin, kardeşlerin, ablaların hep birlikte arı gibi çalıştığı nefis bir jenerasyon var o tribünlerde.
Onları tek tek tanır gibisinizdir aslında. Kimisi falanca şehirde filanca üniversitede öğrenci; kimisi istanbul'un falanca semtinde arkadaşının arabasıyla gidiyor geliyor; kimisi 20 yıldır deplasmanda, kimisi 5 senedir çalışıyor; kimi 5 aydır iş arıyor; kimi fikir bulur, kimi şablon çıkarır; kimi pankart yapar, kimi daha o gün ilk kez gelmiştir, heyecandan bayılacak gibidir... Ama iddia ediyorum, "Fenerbahçe'yi şu kadar severim, bu kadar fedakarlık yaparım" diye her övündüğünüzde bu insanları düşünür, emeklerine bakar mahçup olursunuz..
Koreografi videolarının gönüllü işçisi Evren'in videoları geliştirme konusundaki iştahı da harika sonuçlar veriyor. Bu video için de özel teşekkür etmeden geçemezdik. Fenerbahçeli olmanın yolunun Aykut Kocaman'dan emeğin en yüce değer olduğunu öğrenmekten de geçtiğini pek de güzel ortaya koymuş.
Fenerbahçe tribün tarihi paylaşmanın, takımdaşlığın, emeğin ve özverinin tarihidir. Bir tek formasındaki alınterine güvenebileceğini iyi bilenlerin kulübüdür.. İşte tam da bu yüzden Fenerbahçe yıkılmaz. Devamı ...
21 Aralık 2011
"Galatasaray'ı Bizimkiler Koymuşlar Ekine" Dediği
İkinci dinleme ve kayıt altında bulunan Aziz Yıldırım isimli şahsın kullandığı 0530*******90 numaralı telefona yönelik yapılan çalışmalarımızda 0532******91 numaralı telefonu kullanan Mehmet Şekip Mosturoğlu isimli şahısla yaptıkları görüşmede özetle: Aziz'in "şimdi Mümtaz aradı sıkıntı var. Tamamı ben dedim ya Galatasarayınkini bizimkiler koymuşlar zaten ekime dedim yani onlar bizden fazla şey olmamış dedim" dediği Şekip'in başkanım isteseler yaparlar yani yapılmayacak durum yok yani" dediği, Aziz'in "peki Galatasarayınkinde olanlar kaç saniye?" dediği, Şekip'in "hatırlamıyorum saniyesini bulayım söze döneyim başkanım" dediği, Aziz "Bak da konuşalım olmazsa atlayıp gidelim oraya" dediği, Şekip'İn tamam dediği tespit edilmiştir.
Yani buradan ne anlıyoruz? Aziz Yıldırım ile Şekip Mosturoğlu Galatasaray'ı da ekime tabi tutmuşlar, Galatasaray da kabul etmiş, bir maçın bilmemkaçıncı saniyesinde de ekim tutmuş, bir süre devam etmiş, artık bu devam eden süre boyunca da herhalde taksimetre çalıştırdıklarından ücreti ona göre ödeyecekler. Büyük işe, Aziz Yıldırım ile Şekip Mosturoğlu aralarında anlaşıp, şikenin kodu olan ekimden anladığımız kadarıyla GS'yi de satın almışlar. ,
Bu konuşma şimdi ek delil klasöründe var. Bu konuşmadan ne anlaşılıyor? Hiçbir şey. Ne var bu konuşmada? Hiçbir şey. Niye ek delil klasöründe? Anlamak mümkün değil.
Bu tip ipe sapa gelmez konuşmalardan kozmik yorumlar yapıp, her haltı şikeye yoran paranoyanın sonu gelecek mi? Hiç zannetmiyorum.
Ek delil klasöründe Mahmut Özgener'in Aziz Yıldırım'La yaptığı bir konuşmada açıkça Beşiktaş'a küfür ettiği, Aziz Yıldırım'ın onayladığı, sonra Aziz Yıldırım'ın "korkuyorum" dediği, bir hakemin uyarılmasını istediği, Özgener'in de açıkça bu isteği kabul ettiği de var.
Özgener de herhalde örgüt üyesi. Ama dışarıda. Peki Özgener ile Göksel Gümüşdağ'ın telefon kayıtları dinlenmiş mi? Hayır, onun da torpili sağlam yerden.
Adaletin ortasında şike var, herkes görüyor, gözlerini kapatanlar hariç.
Devamı ...
20 Aralık 2011
Linç Medyası ve Zalimin Etiği
Bugün Taraf, Zaman ve Habertürk’le beraber operasyonun medya ayağını yöneten Sabah’ın Etik Kurulu raporu haberini hepimiz okuduk. Etik Kurul raporundan ziyade yer yer Gogol hikayesi sürrealizmine yaklaşan bölümleri görüp de insanın sakin kalması pek mümkün değil. Teknik takip yapıp teşvik olduğuna kanaat getiren ama teşviğin kimle yapıldığına ulaşamayan savcıdan sonra şike yapıldığından emin ama şikenin kimle yapıldığını bulamayan bir Etik Kurulu raporu fazla şaşırtıcı olmadı. Yargıyla yürütmenin muhteşem uyumu göz yaşartıcı.
Aziz Yıldırım Manisa Başkan Yardımcısı'na teşvik verdiği için Fenerbahçe’ye şuç izafe edilebileceği ama parayı alan kişi yüzünden Manisaspor’a şuç isnat edilemeyeceğini hangi hukuki yorumla yapmışlar, utanmadan adında Etik geçen bir kurul raporu olarak böyle bir şeyi nasıl yazmışlar hakikaten tam bir komedi.
Etik Kurulu raporuna göre bütün maçlarda bütün şike ve teşvikleri Fenerbahçe yapmış ama Fenerbahçe’nin bu şikeyi yaptığı adamlar ve takımlar ortada yok. Kendi aralarında şike yaparken rakibi bağlamayı unutmuş bizim yöneticiler.
Nasıl Dostoyevski 19. Yüzyılın büyük Rus edebiyat deneyimini "hepimiz Gogol’un "Palto"sundan çıktık" diye kutsadıysa şu etik kurulu raporunu Kant ya da Spinoza görseydi bütün etiğe dair külliyat hakkında "hepimiz TFF’nin etik kurul raporundan çıktık "diye TFF Etik Kurulu’nun önünde secde ederdi.
Biz Fenerbahçeliler yargısı "Fenerbahçe şampiyon olmasaydı soruşturma açmayacaktık" diyen, yürütmeden her gün bir bakanın şampiyonluk yarışında "Trabzon şampiyon olsun" temennisinde bulunduğu, Meclis’inde "Aziz Yıldırım’ı çıkaracaklar kalkın ey ehl-i vatan" diye kampanyalar düzenleyen vekiller olan, medyanın nefret koalisyonunun resmi yayıncısı olmaktan büyük bir haz duyduğu bir ülkede nefes alıp veriyoruz.
Bu ülkede Öcalan’ın cezasının inmesi tartışılırken bile yaratılmayacak bir nefret ortamı Fenerbahçe Başkanı’nın tutuklu yargılaması tutuksuz yargılamaya dönecek diye çıkarılıyorsa artık bu ülke sınırları içerisinde her Fenerbahçeli bu kör nefretin bir hedefi haline gelebilir. Daha önce sahip olduğumuz çeşitli ideolojik,siyasi, kültürel, etnik aidiyetler gerekçesiyle kendimizi bu ülkeye ait hissetmediğimiz, yabancılaştığımız zamanlar olmuştur ama 3 Temmuz sonrası sistemin dışına atılmaya çalışılan şey artık Fenerbahçe başkanını, yönetimini falan aşıp bizzat bütün Fenerliler haline getirildi.
Bugün bu olağanüstü linç ortamında tehlikeye giren şey sadece bizim gönül verdiğimiz kulübün düşmesi düşürülmesi, bir şampiyonluğun eksik bir şampiyonluğun fazla olması meselesi değil. Mesele çocuklarımızın sokakta rahatça Fenerbahçe forması giyip giyemeyeceği meselesidir. Fenerbahçe nefretini bu denli kutsayan bir medya, bu nefrete odun taşıyan devletin bütün kurumlarının işbirliğiyle neredeyse bütün Fenerbahçeliller bir nefret öznesi haline getirildi. Bir sarı yıldız takıp tecrit edilmediğimiz kaldı 3 Temmuz sonrası. Zaten o konuda da Şamil Tayyar’dan bir yasa tasarısı bekliyorum.
Bugün sadece Fenerli olduğu bahanesi ve soruşturma sırasında Aziz Yıldırım’a güvendiğini beyan etti diye Rıdvan Dilmen linç ediliyor. Fenerbahçe kompleksi dışında kendilerini hayata bağlayan bir şey olmayanların Fenerbahçe lehine tek söze bile tahammülü yok. 3 Temmuz’un hemen sonrası "objektif bloggerların" şeyhlerinden biri olarak gördükleri Bağış Erten "bu iş Fenerbahçe ile bırakılmamalı 20 yıla kadar araştırılmalı" dedi diye Fenerli olduğu gerekçesiyle Twitter’da linç edildi. Yani Fenerbahçe suçsuzdur falan demedi bir kez daha tekrarlayayım, "bu iş 20 seneye kadar götürülsün kimse masum değil" dediği için objektif olmamakla ve sonunda Fenerliliğini belli etmekle suçlandı.
Baransu’ların Rok’ların Ekrem Açıkel’lerin hangi takımı tuttuklarıyla ilgilenmeyip muteber gazeteci olarak görenler o linç ortamında Lube Ayar Fenerbahçe lehine bir şeyler söyledi diye kendisini kör fanatik ilan ettiler.
3 Temmuz sonrası operasyon sadece Fenerbahçe yönetimi ve başkanını itibarsızlaştırmaya değil bizzat Fenerbahçeli kimliğini de itibarsızlaşmaya çalıştı. İddianame çıkınca teslim olacağız sandılar, absürtlükleri ortaya çıkınca onu bıraktılar, şimdi de Etik Kurulu raporunu sızdırarak pes etmemizi, pazarlığa girmemizi istiyorlar. Fenerbahçe taraftarının pazarlıkla verilecek tek bir puanı bile yok, şu aptalca raporla düşürebiliyorsanız amatör kümeye kadar düşürebilirsiniz, Biz işkencecimizden adalet bekleyecek kadar gerizekalı değiliz. Kulağına üflenenleri söyleyen maşa görünümlü cellatların etiğine teslim olmayacağız Bugün kendi ipleri başkalarının elinde olup Fenerbahçe'nin ipini çekmeye çalışan, bu yolda alçakca Goebbels medyasına meydan okuyacak derecede kara propaganda yapan adamlar mı Fenerbahçe ile Fenerbahçelinin arasındaki sevgiye tutkuya engel olabilecek ?
O kopyala-yapıştır iddianameniz de, ilkokul 3 öğrencisinin hazırlamaya utanacağı etik kurul raporunuz da her gün üzerimize saldığınız soytarı gazetecileriniz de umurumuzda değil. Madem kapı gibi Etik Kurulu raporunuz, hükümetiniz, medyanız cemaatiniz var hemen bugün amatör kümeye düşürün , ne kadar aşağılaşabiliyorsanız aşağılaşın , görelim bakalım sizin nefretiniz bizim sevgimizi yenmeye yetecek mi?
İnsanın neresi kanıyorsa kimliği orasıdı demişler o yüzden 3 Temmuz'dan bu yana Fenerbahçe bizim takımımız değil kimliğimiz, cesaretiniz varsa buyrun alın elimizden görelim... Devamı ...