28 Aralık 2011

Serseri Diyebileceğimiz Tribün Grupları



Lube Ayar sağ olsun, başlıktaki gibi bir şeyin varlığını da öğrenmiş olduk. Şüphesiz bunca yıllık tribün mesaimiz esnasında, her tribün grubu mensubunun bu âleme cennetten kaza eseri düştüğünü sanmıyorduk. Tribün gruplarının her birine dair, bilhassa belli çerçevede eleştirilebilecek sürüyle şey olduğunu da dost sohbetlerinde konuşuyorduk. Fakat bu kadar haksız bir benzetmeye az rastlamıştık. Yönetim kurulundaki birisinin Paşalı Birol için bile "Taraftar değil mi? Hepsi aynı bok" dediğini duymuştuk. Lâkin ne de olsa onlar yüksek, aristokrat şahsiyetli, yarı tanrı, firavun insanlardı; normal karşılıyorduk. Ama bu konuşma, biraz can sıkıcı oldu.

"Biraz" diyorum çünkü Lube Ayar'ın, sinir harbi eşliğinde yürüyen bir süreçte kendini takdire şayan şekilde öne atması, karşı tarafın bel altı çalışmasının devamlı kendisine yönelmesini sağlıyor. Buna kafa, kalp ve ruh dayandırmak kolay değil. Nitekim aşağıdaki konuşmanın gelişinden de bir kavram karmaşası içine girildiği belli.

"Dün oradaki kitle çok özel bir kitleydi. Yetmiş yaşında kadınlar, ailesiyle gelen çocuklar. Yani, hani tribün jargonuyla böyle "şey" diyemeyeceğimiz "serseri" diyemeyeceğimiz insanlar vardı. Çünkü hiçbir tribün grubu, yani çok spesifik örnekler verebilirim, Fenerbahçe'deki büyük, hakim tribün gruplarının olmadığı, sosyal medyadan örgütlenen, insanların bir araya gelip konuştukları bir mitingdi"

Yine de özellikle 3 Temmuz'dan sonra "kanaat önderi" gözüyle bakılan, fazla medyatik bir insan olarak "kitlelerin sevgisine ve takdirine mazhar olunca, kendisiyle bir düşünmeyenleri ötekileştirme algısı yaratan" böyle söylemlerin yanına bile uğramamak gerekiyor.

Kulüp yönetimleri, gönüllülük esasıyla yapılan işlerde “sicil amirliği” olmadığı gerçeğini çoktan unutmuş durumda. Taraftara ya “holding çalışanı” ya da "tam yağlı süt vermesi muhtemel sağmal inek" gözüyle bakıyorlar. Bu sebepten ötürü, yöneticiler tarafından araya girmesi teşvik edilen devlet aygıtı da tribünleri, kendine ve mevzuata “tam bağlı bürokrat yatağı” olarak görüyor. Bu bakış açısını "taraftar" denen kitlenin başına daha da musallat edecek en kritik şey "hareketin yapı taşı" olarak görülen insanların yukarıdaki algıya destek vermesi ya da söylediklerinin bu şekilde nitelendirilmesi olur.

Fenerbahçe tribünleri, özellikle yenilenen stadyum ve iletişim çağının getirdikleri yüzünden organizasyon sancısı çekerken ve "müşteri - taraftar" ayrımının teorik tartışmaları tüm sertliğiyle devam ederken, oldukça büyük bir kitlenin "Ne söyleyecek acaba?" diye ağzına baktığı Lube Ayar'ın söyledikleri, açık yaraya tuz ve karabiber basmak oldu. Hiç hoş olmadı.

Tribüncüler melek değiller ama şeytan da değiller. 7'den 70'e 70.000 türlü insan var o kitlenin, o grupların içinde... O "Fenerbahçe'deki büyük, hakim tribün gruplarının olmadığı" dünyayı istemiyorum ben. Nice uzun zamandır görmediğim, nice maçtan maça rastladığım, nice artık ailem gibi gördüğüm insanın "sırf tarzları ve fikirleri farklı" diye taban halısı muamelesi görmesi adil değil. Bunu "Lube Ayar yapıyor" diye söylemiyorum, sürecin gittiği nokta bu. Fikir tartışması mı? Sonuna kadar. Ama bu insanlar serseri falan değiller.

Ha, illa ki "Yok, yok! içlerinde şeytan var" diyorsanız ki evet diyorsunuz, o zaman genelleme yapmadan "pat" diye kimler olduklarını söyleyebilmelisiniz. Tabii o zaman da soracaklardır insana; O kişileri kim adam sırasına soktu? Mail listelerinin TSYD'de yapılan toplantılarına gelip "Onları bitireceğim" diyen kulüp başkanları neden yıllarca beslemeye devam ettiler? Sonra neden küstüler? Sonra "İti ite kırdıracağım" deyip, insanlıktan nasibini almamış bir şekilde neden onların üzerine onlar gibi birilerini saldılar? Sonra neden yine mütareke yaptılar? Neden? Neden? Neden?

Üç sene önce Kazakistan'da iştigal ederken yazmıştım aşağıdaki yazıyı. Bugün şike soruşturması olmasa tribünde kopmaya devam edecek fırtınanın yoğun yaşandığı günlerdi. Aynı sebepler, aynı sonuçlar, aynı keşkeler hâlâ havada uçuyor.

Fenerbahçe tribünü budandı. Yönetimler, devlet, yeni çağ, yeni alışkanlıklar, bunların hepsi yüzünden "O zamanlar Tanrı bile Fenerbahçeliydi" denen kutlu günler geride kaldı. Kendi yetişebildiğimiz eski günleri birbirimize anlatıp uzaklara dalıyoruz. Büyüklerimizden daha eski günleri dinleyip başımızı öne eğiyoruz. Biz, bizlikten çıktık beyler, hanımlar. Bu 3 Temmuz sonrası lanet sürecin belki tek iyi yanı bizi biz olmaya yaklaştırması olmuştu. Artık yapmayın. İnsanları ötekileştirmeyin.

Tecrit çözüm değildir. O stada gelen insanlara hastalık taşıyorlarmış gibi davranamazsınız. Hele sizin istediğiniz gibi davranmıyorlar diye türlü müeyyideler uygulamaya hiç hakkınız yok. Bir takım tasarruflar mutlaka vücut bulur ama bunlar tek taraflı olursa iste böyle sıkıntı doğar.

Kendisine yaşam alanı yaratıp‚ pankartını açmak isteyenlere çıkarılan zorluklar kadar‚ oyuncusuna küfür edenlere yapılan bir tecziyeye rastladınız mı hiç?

İki ihbar mektubu yüzünden E Blok´a gidiliyor da neden oyuncuların küfürlere isyan ettigi Maraton Alt´a gidilmiyor? İlaç için oradakilere‚ başkalarına davranıldığı gibi davranılsa bir şeyler düzelmez mi? En azından süreç başlamaz mı?

Sorun ne biliyor musunuz? Hayatin her anında‚ her yerinde öncelikler var. İşte o önceliklerden biri de sayın Aziz Yıldırım´ın karşısındaydı. Bir yol ayrımı vardı. Bir taraf seçilecekti.

Birincisi, kişilerin / kurulların emir komuta zincirine bağlı olmayan; sadece belirli ahlâki kurallar ve tüm yasal düzenlemelerin kısıtlamalarıyla kendisini bağlayan‚ bunun dışında ise tribünün gerektirdiğini düşündüğü her türlü organizasyonu kimseden (kişiler ve kurullar da dahil) icazet ve/veya yardım almadan yapmak isteyenler olacaktı. Bunlar yasama alanlarında, ceza getirecek haller dışında, tam bağımsızlık istiyorlardı. Otokontrol mekanizmasi kendileriydi. Gerekirse cezayi da kendileri öderlerdi.

İkincisi, gözünü resmi tebliğlerden baska hiçbir şeye çevirmeyen‚ bundan başka her şeye sorgulamadan tepki koyan (dolayısıyla nispeten emir komuta zincirine bağlı)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece "resmi kaynakların beslediği" kendi kuralları ve çekindiği yasal düzenlemelerle kendisini bağlayan‚ bunun dışında tribünün bütünlüğü ve asgari müşterekleriyle ilgilenmeyen bir profildi.

İkisinin de kontrol edilemediği anlar olacaktı şüphesiz ama tartıya konduğu zaman; müşteri gibi davranarak‚ hakkı zannettiği şeyi yani galibiyeti görmediğinde "ara sıra" alabildiğine çirkinleşecek olan ikinci profil‚ her zaman için birincisinden daha evlaydı sayın Aziz Yıldırım´ın gozunde.

Çünkü "müşteri zihniyeti"‚ detaylı propaganda ve yönlendirme ile kanalize edilebilirdi.

Kendisine "tribüncü" diyen insanlar ise bir anda‚ Fenerbahçe´nin aleyhine çalıştığına "kendi kendilerine" inandıkları bir insan / bir kurum hakkında pankart açabilirlerdi‚ açmışlardı. İcra makamının kararına aykırı da olsa‚ "Değer" dedikleri‚ tribün ve kulüp teamüllerine dair‚ çekinmeden fikir belirtebilirlerdi‚ belirtmişlerdi. İcazet istemezlerdi‚ göbekten bağlı olmadıkları için kontrol edilemezlerdi. Düsturları "Azdan az, çoktan çok gider"di. Ya bağımsızdılar, ya bağımsız olmak istiyorlardı.

Fenerbahce taraftarı‚ kulübü yönetmek falan istemedi. Bu insanların arasında biraz vakit geçirseniz yönetime müdahil olma fikrinin yanından bile geçmediklerini görürdünüz.

Peki ne istedi bu insanlar? Hayatlarını adadıkları‚ candan sevdikleri kulüplerinin tribününde bir yaşam alanı istediler. Duyar gibi oluyorum "Hepsi mi bu kadar pırıl pırıl bu insanların?" diyenler olacaktır. Hadi sizin dediginiz olsun da hepsi olmasın. Bu dediğim gibi olanlara da yer açılmıyor ki. Aksine tecritler‚ zahmetler...

Düşünüyorum da bu insanlara çıkartılan zorlukların 10´da 1´i diğer profile çıkartılsa‚ sayın Aziz Yıldırım´ın "Evladır" dediği bu insanlar‚ neler yapardı?
Devamı ...