14 Ocak 2012
Fenerbahçe Lefter Küçükandonyadis Stadı

"- Fenerbahçe'nin teklifini nasıl kabul ettiniz?
- Nasıl etmeyeyim? Ben Fenerbahçe'den başka takım bilmezdim ki!"
Kim ne derse desin, bizim babalarımız, dedelerimiz Fenerbahçeli olduysa onun üstünde Lefter'in çok emeği var. Onu izlemiş olmak, onu görmüş olmak hatta radyoda bir maçını dinlemiş olmak bile nesiller boyu süren hikayelerin asli konusu.
Lefter'in Diyarbakır'da izi olduğu kadar, Batman'da, Mersin'de Edirne'de de izi var.
Tam 615 maç, 423 gol. 50 kez A milli olup madalya alan ilk futbolcu.
Hepsi kayıt.
Lefter'i Lefter yapan, ne sol ayağıdır, ne yurtdışına bonservis bedeliyle transfer olan ilk Türk futbolcu olması ne de 43 yaşında sahaya çıkıp şampiyonluk kupası kaldırması.
Lefter semboldür. Lefter küçük çocuklardan Cemiller, Ogünler, Rıdvanlar yaratan bayraktır. Lefter çubuklunun tertemiz halidir.
Çok üzdük be abi?
Bu ülkede Lefter'i ve Lefterleri çok üzdük. Barba Aristidi Fenerbahçesini uzakta bir radyodan takip etmek zorunda kaldı yıllarca. 6-7 Eylülde kudurmuş kalabalıkların elinden zor aldık Lefter'i.
Şimdi Fenerbahçe'ye tarihsel bir dönüşüm yaratmak yakışmaz mı?
Varlık vergisinin mucidi Saraçoğlu, Fenerbahçe'ye ne katkı yaparsa yapsın, bir Lefter kadar dokunur mu kalplere?
Küçücük çocukların önüne koyamaz mıyız şu ideali, her ne olursan ol, babanın ilaç parasını karşılamak için iş yapmaya mecbur da olsan, adın farklı, dinin farklı da olsa, iyi bir insansan, dürüst bir insansan, ahlaklı bir insansan bu ülkenin her kapısı sana ardına kadar açık.
Değil de.. İşte.. Bir başlangıç.
Lefter futbolcudur. Futbol da sahada oynanır. O sahanın üstüne Lefter yazmak, Lefter'e bir şey katmaz ama, o sahaya çıkacak olan herkesin göğsünü bir başka kabartır, o sahaya gidecek olan herkes başka bir onur duyar,
Biz de makus talihimizle barışırız belki böyle böyle,
Kimse üzülmesin, Saraçoğlu stadı verdi ama bize Fenerbahçe'yi veren Lefter'dir.
Biz bir adım atalım, inanın çok başka olacak İstanbul, Büyükada, çok başka olacak Atina, Şam, Beyrut. Çok farklı bakacak Fenerbahçeliler birbirlerine, Lefter orada durdukça.
Devamı ...
13 Ocak 2012
O Lefter ki, Hepimizden Daha Türk'tür. (*)

Ufacık bir veletken, kapağında "1973 - 1974 Fenerbahçe Takımı Eşliği ile" yazan plağı dinleyerek Fenerbahçeli oldum ben. Son yıllarda "yeni moda şarkılar" gelince, stadyumda ve salonlarda çalınmaz olmuştu Nesrin Sipahi'nin seslendirdiği marş.
Halbuki Fenerbahçe biraz da o marştır. Fenerbahçe, biraz falan da değil aslında, hepten Cihat'tır, Lefter'dir, Can'dır, Fikret'tir, Müjdat'tır, İbrahim'dir, Murat'tır, Selahattin'dir, Halit'tir.
Büyük amcalar, hararetle konuşurlarken, kopil sesimizle "Fenerbahçe" diye araya girdiğimizde "Vay! Kerataya bak. Gel bakayım sen. Bir Lefter vardı, sizin yaşınız yetmez" diye anlatmaya başlayıp saatlerce susmazlardı. Gözümüzü bile kırpmadan dinlerdik. Şimdi eşek kadar olmuş yaşımızda, o kırpılmayan gözlerden, Lefter'i yazdığımız deftere yaşlar dökülecek.
Ha, bir şey daha var.
Halit Deringör, yıllar önce yazdığı bir yazıda diyordu ki;
1941 yıllarının görkemli Fenerbahçesi'nden sağ açık Küçük Fikret, sağ iç İbrahim İskeçe ve ben kaldım. O yılların tüm yıldızları, teker teker sönüp kaydılar... Evvelsi gün de sağ iç İbrahim İskeçe de onlara katıldı... Küçük Fikret ile ben kaldım... Hangimiz perdeyi kapatacak bilemiyorum. Hepsinin arkasından da yazı yazmak bana düşüyor. Sonuçta; herhalde bizim için de yazacak biri olacak!
Beşeri gerçek daha açık anlatılamazdı herhalde. Gittiler, gidiyorlar, gidecekler.
Bir de Fenerbahçelilik gerçeği var. Bu insanlar Fenerbahçe'yi, yaşamış milyonlarca kişiden daha çok sevdiler, seviyorlar, sevecekler.
Diğer bir deyişle "Eski Adamlık ve Eski Fenerbahçelilik" bir araya geldiği zaman Halit Çapın'ın "Biz Fenerbahçeliyiz! Bizden çok adam çıkar" sözünün sağlaması yapılıyor.
Hani diyorum ki naçizane; Fenerbahçe'nin şimdiki topçularına gösterdiğimiz sevginin, saygının ve mesainin birazını bu insanlara da ayıralım.
Şükürler olsun, Lefter pazar günü son yolculuğa yalnız çıkmayacak. Bizlere, Fenerbahçeli yaptıklarına hakkını helal etmesi için orada olacağız.
Ama öncekiler? Müjdat Yetkiner, Murat Alyüz, Bülent Büyükyüksel, Selahattin Torkal ve niceleri için böyle olmadı. Reşat Dermanver, Naci Barlas ve başka niceleri de telaffuz edilen 25 milyon kişinin neredeyse 25'ini bile görmediler musallanın başında.
Taziyelerden, her birimizin inancı zagonunca ettiği dualardan Allah razı olsun ama diyorum ki hazır yaşayanlar da varken ve her daim olacakken, sadece naaşların arkasında göz yaşı döktüğümüzle kalmayalım.
Paşalı Birol, elli türlü sağlık problemine rağmen tek başına mezarlıkları dolaşıp, Fenerbahçeli oyuncuların kabirlerini buluyor. Kimlerin terk-i diyar eylediğini, kimlerin yaşadığını, kimlerin ne halde olduğunu en küçük detayına kadar biliyor. Kulüp el versin, taraftar gönül versin, iletişim kaynakları yönlendirsin, bugüne kadar yapılmadı, bari bundan sonra birlikte bir şeyler yapılsın. Fenerbahçe'nin kuşakları kucaklaşsın.
Ne güzel olur...
Aksi halde sadece Lefter ve diğerleri gitmez. Kendi zamanlarının güzel Fenerbahçe'sini de birlikte götürürler. Onlar bunu hiç istemezdi. Onlar bu hayatta en çok Fenerbahçe'yi sevdi.
(*) Başlığın yaratması muhtemel "yanlış hissiyata" karşın, peşinen bir açıklama yapayım. Lefter'in Rum olması ile Türk olması ile değişkenlik kazanan bir şey yok. 6 - 7 Eylül olaylarında Lefter'i korumaya koşan insanların hissiyatı Fenerbahçelilik ve / veya insanlıktı. Bu da o günlere ve durumlara yapılan bir atıftır. Bu toprakların üzerinde "hoşgörüsüzlük ve kendini nimetten sayıp karşıda gördüğünü ezmeye çalışmak" adettendir. O başlıktaki ifadenin yazarı, "Siz ne diyorsunuz, 1974 yılının o çok sıcak ve çok telaşlı Temmuz ayında, kendini bilmezin teki, üstelik "resmi üniformalı", Lefter'i tutup karakola çekmişti, pis gâvur diye" şeklinde başlayıp, arkasını başlıktaki gibi getirmiş, seneler önce yazdığı yazıda. Başlıkta tek başına kullanınca bir anlam ifade etmemiş olması normaldir. İzahatını böylece yapmış olalım.
UEFA ve TFF : Bir Danışıklı Dövüş Hikayesi
Bugün itibariyle Federasyon'un açıklamasıyla öğrendik ki Ağustos ayında Nemesis sıfatıyla ülkemize adaleti tesis etmeye gelen bir müfettiş olan Kasım da ise aynı kişiler tarafından yalancılıkla suçlanan Pierre Cornu CAS'a verdiği dilekçeyi geri çekmiş.
Bilindiği gibi Fenerbahçe hem Türkiye Futbol Federasyonu'nu hem de Uefa'yı dava etti CAS'da. Zira Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'nden men eden kararı bu iki kurum da birbirinin aldığını iddia ediyor. Son tahlilde kararı veren Federasyon olsa da Federasyon da, Uefa'nın mektubu dolayısıyla bu kararı verdiğini söylediğinden zincirleme bir durum söz konusu.
Cornu'nun geri çektiği dilekçenin muhteviyatını Ali Koç'un basın toplantısıyla öğrendik. Cornu Uefa'nın mektubuna esas oluşturan beyanında kendisine Türkiye Futbol Federasyonu tarafından Fenerbahçe'nin bu işten yüzde bir bile kurtulma ihtimalinin olmadığı bildiriminin yapıldığını, soruşturmanın sonunda Fenerbahçe'nin masum çıkma ihtimalinin olmadığının bizzat Federasyon tarafından iletildiğini belirtiyor.
Şimdi bu dilekçe geri çekildiğine göre bizim sormamız gereken şu: Uefa Türkiye'deki şike soruşturması için bu adamı tam yetkili olarak Türkiye'ye yolluyor, onun izlenimleri sonunda TFF'ye bir mektup yazıyor ve TFF de o mektuba istinaden Fenerbahçe'yi men ediyor. Uefa tam yetkili olarak gönderdiği adamın beş ay önce yüzde yüz doğru kabul ettiği izlenimlerini beş ay sonra niye geri çekiyor. Bu dilekçedeki beyanlar doğru değilse Uefa beş ay önce buna istinaden oluşturduğu kanaatin de sağlıklı olmadığını zımnen kabul etmiş olmuyor mu?
Şimdi bu dilekçeyi davadan çekip davaya iddianameyi koyacaklar diyen gerizekalılar var. Bir kere Fenerbahçe'nin CAS'a açtığı dava bir usul davası. Fenerbahçe, kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan kulübün ve suçlanan kişilerin savunması dahi olmadan üstelik Milan ve Porto örneği ortadayken Uefa ve Federasyon'un işbirliğiyle Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkının elinden alınmasının hukuksuz olduğunu iddia ediyor. Bu karar verildiğinde ortada iddianame falan olmadığından iddianamenin davaya eklenmesinin bu açıdan bir etkisi olamaz.
Fenerbahçe'nin CAS'a yaptığı itiraz şike var yok meselesi değil, en temel hukuki hakkını kullanmasına imkan verilmeden böyle bir kararın alınamayacağı. Kaldı ki diyelim CAS iddianameyi veri olarak aldı. E o zaman iddianamede bulunan Trabzon ve Beşiktaş ile ilgili hiç bir işlem tesis edilmeyip Fenerbahçe'yle ilgili neden işlem tesis edildiğini sormayacak mıyız ?
Uefa'nın Fenerbahçe'nin men edilmesiyle ilgili yazdığı mektupta başkan ve yöneticilerin tutuklu olması, basında çıkan haberler ve Emniyet tarafından yapılan açıklama da kriter olarak sunulmuştu. Gerekçelere bir bakalım Emniyet'in yargıya intikal etmiş olan bir mesele hakkında kesin hüküm veren bir konuşmasının zaten bir yetki gasbı olduğu ortada,diğer kriter olan basında çıkan haberlerin neredeyse yüzde 90'ı yalan çıktı, üçüncü veri olan yöneticilerin tutukluluk hali suçlu olduğuna dair güçlü kanaat ise asbaşkanı ve antrenörü o tarihte tutuklu olan Beşiktaş için aynı kriter neden uygulanmadı? Şimdi herhalde Fenerbahçe CAS daki duruşmada bu soruları soracaktır.
Türkiye'de 3 Temmuz sonrası bilerek yapılan bir şey var. Uefa'yı bir demokles kılıcı olarak bu davanın içine çekmek. Medyada bunun için çok ciddi manipülasyon yapıldı, Türkiye'den gidenler gelenlerin sızdırılan belgelerin falan olduğunu zaten biliyoruz. Aslında bunu yapanın bizzat Federasyon içinden kişiler olduğu son derece açık. Üstelik bu manipülasyon hala devam ediyor, Uefa'nın merkezine siyah çelenk bırakıp protesto gösterisi yapılması gündemdeyken Uefa böyle bir gösteri yapılırsa Fenerbahçe'ye çok ağır ceza verebilir diye haber yapıldı bu ülkede. Bir Allahın kulu da Avrupa'nın göbeğinde herhangi bir kurumu şiddetsiz bir şekilde protesto etti diye kulübe niye ceza verileceğini sormadı. Bugün yine görüyoruz Uefa şike soruşturmasında tüm tasarrufun federasyonda olduğunu daha üç gün önce vurgulamasına rağmen "Fenerbahçe davayı geri çekmezse beş yıl ceza alacak" haberini okuyoruz. Bu haberi yapan gerizekalıların da bir kulübün en doğal hakkını kullanması nedeniyle niye ceza alacağına dair en ufak bir sorgulama yapmaması da ilginç. Şu soruyu da sormuyorlar bu kerameti kendinden menkul gazeteciler. Zaten Avrupa kupalarına katılmamış, dolayısıyla Uefa organizasyonuna girmemiş bir takıma Uefa şike nedeniyle nasıl ceza verebilir. Yunanistan'da suçlanan iki takımdan Volou Uefa'da oynadı diye Yunanistan makamlarının yanı sıra Uefa'dan da ceza aldı, şike suçlamasında adı geçen diğer takım olan Kavala Avrupa Kupalarında olmadığı için Uefa tarafından herhangi bir cezaya çarptırılmadı.
Bu örnek ortada dururken hala ahmakça Fenerbahçe ceza alabilir, davadan vazgeçmezse şöyle olur gibi haberlerin haber verme dışında amaçları var.
Sonuçta bu operasyonu yöneten insanların bir amacı vardı. Kamuoyu algısı yaratmak. O yüzden 3 Temmuz öğleden sonrası özel yetkili muhabirlerce dezenformasyon bombardımanına tabii tutulduk. Mahkeme iddianameyi kabul eder etmez dosya savunma avukatlarına bile gönderilmeden medyaya gönderildi, insanları itibarsızlaştırmak için alakasız telefon konuşmaları bile manşete taşındı. Uefa'nın Federasyona gönderdiği yazıda medya haberlerinden bahsetmesi tesadüf değil. Trabzon Şampiyonlar Ligi'ne gönderilip iddianamenin kabulüne kadar Trabzon aleyhine tek tape sızdırılmadı.Federasyonda Uefa'yla soruşturma safhasına bilgi aktaranların isimleri ve icraatleri zaten bu süreci nasıl idare ettiklerinin göstergesi.
Fenerbahçe'nin asıl savaş kamuoyunda verilirken yok adli sürece saygı, yok mahkemeyi etkilememek gibi politik doğrucu gerekçelerle burayı boş bırakması kabul edilemez. Kulübün kendi elindeki radyoyu ve televizyonu bu süreçte bir kaç istisna dışında felaket kullandığını belirtmek gerek. Ne halkla ilişkiler ne uluslararası basına meseleyi anlatma konusunda bir başarı sağlanabildi.
Uefa zaten çok farklı dengeleri gözeten bir kurum son derece iki yüzlü kararlar alabiliyor. Şimdi bilindiği gibi Uefa'nın güya en hassas olduğu konu siyasi iradenin futbola müdahalesi. Uefa sözde bunu kabul edilemez bulduğu için gariban ülkelerin üyeliklerini askıya alabiliyor. En son Bosna Hersek örneğinde Dayton Anlaşması'na göre Bosna Hersek federasyon başkanının Sırp, Hırvat, Boşnak sıralamasına göre 6 ayda bir değişmesini siyasi müdahale olarak görmüş ve Bosna Hersek'in üyeliğini askıya almıştı.
Ahmet Çakar gibi seslenelim Ey Uefa! Mehmet Ali Aydınlar'ın seçilmesi sürecine Başbakan'ın bizzat müdahil olması , hükümete mensup bir bakanın "ince ince çalışma yapıyoruz" demeci, sizin açınızdan hiç bir sıkıntı yaratmıyor anlaşılan.
Fenerbahçe dava açtı diye futbolun prestijinin sarsıldığını düşünüp Bosna'da hassasiyet gösterdiğiniz siyasetin futbolu şekillendirmesine Tükiye'de niye ses çıkarmıyorsunuz ?
Cevap belli çünkü başından beri Uefa ve Federasyon arasındaki danışıklı dövüş var. Bu danışıklı dövüş bizzat siyasi icazetin izni ve teşviğiyle yapıldı. Fenerbahçe'nin tepkisini azaltmak için kararı Uefa'nın alması istendi, muhtemelen bazı pazarlıklar da yapıldı. Sonunda Uefa blöf gibi gözüken bir mektupla Federasyona al da at dedi o da mektubu gole çevirdi. Yani pek çok insanın söylediği gibi Uefa blöf falan yapmadı, Federasyon'dan hatırlı kişiler aracılığıyla bunlar kesin şike yaptı diğerleri temiz denildi ve kararı almaya yürekleri olmadığı için "şöyle bir şeyler yazsanız bizi de zor duruma düşürmemiş olursunuz" gibi bir tavsiye iletildi ve o mektubun içeriği de daha yazılmadan Federasyon tarafından biliniyordu.
Şunu da hatırlatmak lazım bu kararın alındığı gün M.Ali Aydınlar Uefa'nın biz her türlü tazminatı ödemeye hazırız dediğini beyan etmişti Fatih Altaylı'nın programında. Şimdi sormak lazım "tazminatı biz veririz" diyen bir kurum daha sonra niye kararı biz almadık dedi ya da tersinden soralım kararı kendisi almayan bir kurum niye "tazminatı biz veririz" dedi.
Bütün bu süreci bence çok iyi bilen ve bugüne kadar ortalarda gözükmeyen Şenes Erzik'in de bütün bu süreçte Uefa-Siyaset-Federasyon arasındaki işbirliğinde oynadığı rolün ne olduğunu da eğer Başbakan'la bir Dolmabahçe görüşmesi falan yapmadıysa bir kaç sene içinde öğreniriz.
Defalarca yazdım ama bir kez daha yazayım Fenerbahçe bu karar alındığı gün ülkedeki bütün sportif faaliyetlerini durdurmalıydı. Kendisinin altını oyan bir federasyonun tertip ettiği bir ligde oynamasını, hala bu rezil adamlarla aynı masada oturabilmelerini anlamıyorum.
Devamı ...
11 Ocak 2012
Ne Kadar Para, O Kadar Fenerbahçe... Yerseniz!

Jedi öğretisinde Master Yoda'nın yeri neyse, yalanlama işinde Fenerbahçe Spor Kulübü resmi sitesinin konumu odur. Bu kadim tespitten hareketle, Ömer Temelli Bey'in twitter hesabının gerçek olduğunu düşünüyor ve "resimdeki diyaloğun bir analizini yapalım" diyoruz. Tabii ki Ömer Temelli Bey burada yalnızca bir sembol. Zira bu diyaloğun bir tarafı gerçek olmasa bile, yönetim kurulunun tasarrufları bu konularda ne düşündüklerini ele veriyor. Haydi rastgele.
İsmini her duyduğumda kendisi için "Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin ki Fenerbahçe tribünlerinden sesi ve enerjisi eksik olmasın" duasını eksik etmediğim Nuri kardeşim, Ömer Temelli Bey'e temenni kabilinden bir soru sormuş. Cevap ise dalgın bir topçunun, topu geldiği noktaya gerisin geri yolladığı bir duvar pası şeklinde gelivermiş. Fazlaca detaya gerek duyulmamış. 140 karakterin kifayetsizliği işte!
En başta, içerikten bağımsız olarak şunu söylemek gerek:
Fenerbahçe iletişim kanallarının, iletişimsizliği bir iletişim stratejisi olarak benimsediği uzun yıllar boyunca gösteremediği feraseti, Ömer Temelli'nin sosyal medya aracılığıyla sergilemesi ciddi bir iş.
Her gördüğü sakallıyı dedesi sanmayan ama her gördüğü yöneticiye "Başkanım" diye hitap eden kocaman bir kitlenin yanına, kendini müddeiumumi zannederek yazıp çizen yüzlerce insanı ekleyince ortaya çıkan mayhoş karışımla, bir yöneticinin baş etmeye çalışması takdire şayan.
Dolayısıyla, yukarıda da söylediğim gibi, Ömer Temelli burada yalnızca bir vesile.
Ama bu vesile önemli. Çünkü Konya Torku Şekerspor maçına gitmek isteyen bir insanın, alabileceği en ucuz biletin 22 Türk Lirası olmasını sağlayan "muhterem yönetim kurulu üyelerimizden birisi" gayet resmi olarak "Daha ucuza olmaz" diyor ve "Fenerbahçelilik" kavramının düpedüz başlıktaki perspektife çekildiğini gösteriyor.
Yönetici bakış açısının bu şekilde olması şaşırtıcı değil. Bu insanlar gerek kendi işlerinde, gerekse Fenerbahçe'de yürüttükleri görev esnasında, sürekli olarak "kâr, zarar, bilanço ve sair" kavramlar içinde yüzünce bir takım hassasiyetlerden sıyrılabiliyorlar.
Sebep ne olursa olsun "Halkın takımı olmak" gerçeğinin, "Değişmeyen tek şey, değişimin ta kendisidir" düsturuyla güme gidiyor olması ve bunun büyük bir meşruiyet içerisine sarılıp, kitlelere servis edilmesi çok acı. Daha acı olansa bunun kitlelerce kabul görmesi ve kayıp giden kuşaklara gık bile çıkartılmaması.
Zamanında "Aristokrat (?) Fenerbahçe" başlıklı bir yazıda şunları karalamıştım:
Bugün yaşı otuzun üzerinde olan Fenerbahçe taraftarları, okullarındaki ezici Fenerbahçeli ağırlığını gülümseyerek yad ederler. Şimdi durumun bu denli açık ara olduğunu söylemek mümkün mü? Değil..
O halde yapılması gereken, çocukları ve gençleri etkilemektir. Bu "etkileşim" çocuğu hafta sonu elinden tutup masa tenisi müsabakasına götürmekle ya da okul çıkışı yelken antrenmanı izlemekle olmaz. Dünyanın en büyük spor kulübü olan Fenerbahçe'nin branş yelpazesini geniş tutması elbette takdire ve minnete şayandır. Ama lokomotifi ilerlemeyen bir trenin vagonlarına kimsenin oturmayacağını da bilmek gerekir. İşte o lokomotifin adı "stadyum"dur.
Bu minvalde, Fenerbahçe stadında kale arkası bilet fiyatlarının yüksek olmasına dair protestoların ana fikri ve amacı, yaşı kemale ermiş insanların tekrar tribüne döndürülmesi değil "öğrencilerin ve çocukların", kısacası gelecek kuşakların, kazanılmasıdır.
Bilinçlendirilmesi sürece bağlı "öğrenciler" ile, bu tip mevzulardan sorumlu olacak kadar akıl baliğ olmayan, ebeveyni ile maça gelmiş "çocukları" futbolcu ıslıkladıkları için suçlamak ve "Bileti ucuz yaparsan böyle olur işte" cümlesini kurmak insafsızlık olur.
Fenerbahçe'ye dair bu ülkede söylenmemiş söz kalmadı. Seveni, sevmeyeni her türlü yakıştırmayı yaptı. Ama Fenerbahçe, Fenerbahçe olalı, bir an olsun "aristokrasi"nin boyunduruğuna girmedi. Türkiye'de olup olmadığı tartışılan, kimilerinin "çakma" dediği "aristokrat" yaklaşıma belki başkanlar yanaştı, belki yönetimler göz kırptı ama "Fenerbahçe" olgusu her zaman halka ait kaldı. Bugün gelinen noktada "Bilet ucuz olunca stadyumu hayvanlar dolduruyor mirim" cümlesinin iması bile Fenerbahçe adına balçık sürmeye çalışmak olur.
Her sistem kendi elitini yaratır ve icraatların bekçiliğini bu kitleye yükler. Bunda garipsenecek bir şey yok. Fakat...
Fenerbahçe'de tüm şiddetiyle yürürlükte olan "alaturka ve yarım" kurumsal kimlik, yarattığı kitleyi "eleştiri dinlemeyen ve kabul etmeyen" ağır bir narsisizme doğru götürüyor. Bu gidişle her şeyin yolunda gittiği ve huzurla başarılara yürünen günler, bir türlü bulunamayan sevgili "Echo" gibi uzaklarda kalacak. Narcissus'un sonu ise malum, sulara gömülmek.
Gerçi bu camia çok büyüktür, asla batmaz. Ama, ne kadar tesis yaparsa yapsın, hiç kimsenin bu gemiye, bu kadar su aldırmaya hakkı yok. Kayıp kuşakları kazanmak çok uzun yıllar sürecektir. Fenerbahçe'ye bu kötülüğü yapmayın.
Nüfusunun büyük bir çoğunluk ifade eden % bilmem kaçının "dar gelirli" olduğu bir ülkede bu bilet fiyatları "Ne kadar paranız varsa, o kadar Fenerbahçe görürsünüz kardeşim" demektir.
Elbette 55 Lira'lardan gelinen nokta mutluluk verici ama 3 Temmuz'dan bu yana Fenerbahçe taraftarının yaşadığı şeyler düşünülünce, yönetim kanadının "Yahu bu adamlar 'kulübün kasası boş durmasın' diye varı yoğu harcadılar neredeyse. Hiç değilse kupa maçlarını falan iyice düşürelim. Güzellik olur" diyebilmesi gerekiyor.
"Fenerbahçe Halktır" diye diye dilinde tüy biten, "Fenerbahçe'ye zararı dokunanların hesabını sandıkta göreceğiz" demekten geri durmayan ve sürekli olarak "Fenerbahçeliler birleşin" çağrısı yapanlara da düşen bir görev var.
Bu yeni nesil kanaat önderlerinin artık "Kart alın, Fenerium'a gidin, hasılı harcama yapın" demek yerine "el, elin eşeğini türkü çığırarak ararmış" havasından kurtulup, dar gelirli vatandaşların Fenerbahçe'ye kavuşmasına ön ayak olması gerekiyor.
Yoksa bu iş eninde sonunda sadece Nuri gibi bir kaç bin "tertemiz idealistin" umursadığı bir konu olarak kalacak. Olan da kaybolan yıllara ve kuşaklara olacak. Tıklım tıkış bir dolmuşta Fenerin maçına koşturan Münir Özkul'lar, Cilalı İbolar, Turist Ömerler, Hababam Sınıfları zaten tarih oldu. Hepimiz birer Emmett Brown, birer Marty McFly olsak bile elimizde bir DeLorean yok. Geçmiş, geçti bitti. Bari gelecekten bir şeyler kurtaralım.
Fenerbahçe'nin "Halkın Takımı" olma özelliğini elinden almaya çalışarak, maneviyatımıza tekme tokat girişenlere, aynı Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'u dövenlere bağıran Tarık Akan gibi bağıralım. Devamı ...
9 Ocak 2012
Bordo Mavi Hükümet

Bugün Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın Trabzon'un şampiyonluk kupasının gelmesi için ince ince çalıştıkları beyanını okuduk. Şaşırdık mı, Tabii ki hayır. Bakan böyle bir açıklamayı yapacak cesareti, cüreti nereden buluyor, sadece oy aldığı hemşehrilerinden mi yoksa içinde bulunduğu hükümetin politikasını mı açık ediyor. Trabzonsporla bugünkü iktidarın ilişkisini anlamak için epey bir geriye 9 sene önceye gitmemiz gerek.
2003-2004 sezonunun ikinci haftası. İlk hafta İstanbulspor karşısında şok bir mağlubiyetle sezona başlayan Fenerbahçe Trabzon deplasmanında Pierre Van Hoojdonk'un frikik golüyle maçı 1-0 kazanıyor. Maç öncesi sırası ve sonrasında Trabzon'da vaka-i adiyeden sayılan ve polisin müdahale bile etmediği tribün olayları olmuştu. Evsahibi Trabzon'la birlikte Fenerbahçe de PFDK'ya sevk edilmiş, ve iki kulüp de ceza almıştı. Fenerbahçe bu cezadan sonra ayağa kalkmış ve cezaya itiraz etmiş Başbakan Erdoğan da çıraklık döneminde de bugünkü gibi her konu hakkında atıp tuttuğu için deplasmana giden taraftar yüzünden Fenerbahçe'nin ceza almasını doğru bulmadığını beyan etmişti. Tahkim Kurulu Fenerbahçe'nin cezasını bozdu ve bu olay üzerine Trabzonspor Başkanı Özkan Sümer istifa etti.
Başbakan'ın etkisiyle Fenerbahçe'nin cezasının kalktığı yolunda şehirde başlatılan kampanya sonucu 2004 yerel seçimlerinde AKP Trabzon'da seçimi CHP'ye kaybetti. Başbakan'ın bu yenilgiye ne kadar üzüldüğünü o gün kazanılan bütün illere rağmen annesiyle telefon konuşmasında "Trabzon'u kaybettik anneciğim" diye hüznünü bildirdiğini medyadan biliyoruz.
AKP Trabzon ilindeki siyasi iktidarın Trabzonspor üzerindeki iktidarla mümkün olduğunu bu acı tecrübe sonunda öğrenmiş oldu. Önce Trabzonspor Başkanlığına AKP ye yakınlığıyla bilinen Albayrakar getirildi ama arka arkaya başarısız sonuçlar sonrası görevde fazla kalamadı. Kulüp ekonomik sıkıntı içindeydi. 2009'daki yerel seçimler öncesi kulup nerden akıllarına geldiyse Hidroelektrik Santrali işine girdi, dünyada bir kulübün hidroelektrik barajı yaparak para kazanmasına tek örnek olan bu işte siyaset Trabzonspor'a bir hayli yardımcı oldu. Trabzonspor yöneticisi Hayrettin Hacısalihoğlu'nun Trabzonspor'un resmi sitesinde yayınlanan şu sözlerine dikkat edelim
Göreve seçildikleri genel kurul öncesinde ziyaret ettikleri eski Enerji Bakanı Fahrettin Kurt’un kalıcı gelir kaynakları sağlanması doğrultusunda enerji sektörüne yönelmeleri gerektiği yönünde tavsiyede bulunduğunu belirten Hacısalihoğlu, “Bu öneri bize çok cazip ve doğru geldi. Transfer dönemi bittikten sonra ilk fırsatta HES projesiyle ilgilenmeye başladık. Bu konuda görüşmeler yaparken Başkan Yardımcımız Necmettin Aytekin’in enerji sektöründe çalışmalarının olduğunu öğrenerek kendisiyle fikir alışverişinde bulunduk. Tufan Bey de konuyla ilgili olarak düşüncelerini aktararak ellerindeki bir projeyi bize aktarabileceklerini söyledi. Biz de kendilerine sembolik bir hisse vererek işleri yürütmelerini istedik. Bu şekilde süreç başladı. Süreç içerisinde birçok eleştiri olmuştur. Oysa arkadaşlarımızın hiçbir karşılık beklemeden bu işle uğraşmaları takdir gerektiriyor” dedi.
Bir ülkenin Enerji Bakanı bir spor kulübüne kalıcı gelir için hidrolektrik santrali işine girmesini öneriyor. Herhalde dünyada bir ilktir, bu projeyi örnek alan Manchester United petrol aramaya, Barcelona linyit işletme işine falan girebilirler.
Enerji Bakanı'nın önerisiyle bu işe giren devletten yeteri kolaylığı alan ihaleyi alma garantisi verilen Trabzon 29 Mart yerel seçimlerinde iktidara büyük destek vererek AKP'li belediyeye kenti teslim etti. Ne tesadüftür ki seçimden 3 gün sonra 1 Nisan 2009'da Sabah'ın haberiyle de öğreniyoruz ki Trabzonspor HES ihalesini kazanıyor.(trabzon hes ihalesini kazandı)
Trabzonspor'a kaynak aktarmak artık hükümet için mutat bir işlem haline gelmiş olacak ki daha önce belirtilen Wikileaks belgelerinde Trabzonspor'a aktarılan paraları da gördük, bu meşhur tapelerde "devletten şöyle yapıyoruz diye 5 gösteririz 1 ini oraya veririz" diye kayıtlar da var ama tabi kimsenin bunları gördüğü yok. Hatırlanacağı gibi Faruk Özak son seçim öncesi kendisine yönelik eleştirilere Trabzonspor'a 25 milyon kaynak aktardıklarını belirterek Trabzonspor'a yardımın hükümet tarafından eğitim adalet, sağlık gibi asli işlerinden biri olarak addedilğini itiraf etmiş oldu.
Trabzon'un şampiyonluğu kaybedince bunun faturasını yine AKP'ye çıkardığını biliyoruz. Peki buna rağmen 2004 de Tahkim Kurulu Fener'in cezasını kaldırdı diye AKP'yi cezaladırmayı seçen Trabzon seçmeni kaçan şampiyonluğun faturasını lig sonrası AKP'ye keserken 20 gün sonra neden sandıkta bunu kuvveden fiile geçirmeyi denemedi? Trabzon'da 12 Haziran seçimlerinde neden AKP tepki oyu değil de %59 oyla kentte Cumhuriyet tarihinde kimseye verilmemiş bir siyasi desteği gördü. 20 günde yediği içtiği futbol olan insanlar bir anda niye fikir değiştirdi ? Acaba Trabzon'a fısıltı gazetesiyle verilen bir söz üstüne mi olmuştu? Herhalde bunu öğrenmek için de bir iki sene bir gaf özürlüsü Trabzonlu bakan bekleyeceğiz.
Nisan-Mayıs 2011 e dönelim. Hükümet açık açık Trabzonspor'un şampiyonluğunu istiyordu, kabinenin her Bakanı neredeyse şampiyonluk sürecinde bu konu hakkında beyan verdi. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin bile Karabük -Fenerbahçe maçı öncesi Trabzon'un şampiyonluğunu istediğini yüksek sesle söylemekte beis görmedi. Ama hükümetin istediği olmadı. 2010 da Faruk Çelik önderliğinde Bursa'ya verilen destekle başarıya ulaşan Bakanlar Kurulu'nun resmi şampiyonluk adayı 2011 de tutmadı. Hükümet seçimlerde 8 milletvekili çıkaracak Trabzon'da zor durumda kaldı.
3 Temmuz'daki operasyonun amacı açık olarak Fenerbahçeydi. Eğer 10 Temmuz'daki 100.000 kişilik taraftar yürüyüşü olmasaydı ne Beşiktaş'tan ne Trabzon'dan kimse gözaltına alınacaktı. Hükümet onca medya manipülasyonuna, özel yetkili muhabirler yöntemiyle toplu lince rağmen Fenerbahçe taraftarının kulübe bağlılığını hesap edemedi. Dolayısıyla Beşiktaş ve Trabzon'dan da birilerini alarak yangını bir nebze söndürmeye çalıştı.
Ağustos'da UEFA-TFF işbirliğiyle ve bizzat siyasi iradenin icazeti ve teşvikiyle Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesi üzerine Trabzon Şampiyonlar Ligi'ne gönderildi Hükümet doğrudan değil dolaylı olarak Trabzon'a Şampiyonlar Ligi parasını aktarmış oldu bu sefer de. Mehmet Ali Aydınlar "Trabzonun Şampiyonlar Ligi'ne alındığını biz de yeni öğrendik" derken yalan söylüyordu, Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere Şampiyonlar Ligi'ne Fenerbahçe yerine Trabzon'un gideceğini hükümet de biliyordu. Federasyonun kuklaları Helvacı ve Arıboğan'ın soruşturma sonunda Trabzon'un herhangi bir ceza almayacağı Fenerbahçe'ninse kurtulmasının mümkün olmadığı beyanıyla bu iş halledildi. Bu arada yeri gelmişken bu dürüstlük timsali objektif salon beyefendilerinin yalancılıkla suçladığı Cornu'ya hala dava falan açmadıklarını ve utanç duyguları alınmış bir şekilde aramızda dolaştıklarını belirtelim.
Sonuçta benim iddiam şu: Türkiye'de geçen seneki şampiyonluk Bakanlar Kurulu'nda belirlenmiş ve Trabzon'a verilmiştir. Fenerbahçe geçen sene bu kararı bozduğu için bugün bu süreçle baş başadır. İcraatın iyisini Başbakan'a kötüsünü cemaate havale etmek tam anlamıyla bir siyasi oportünizmdir. Hükümet bu sürecin en başından sonuna kadar TRT,medya, emniyet açıklamaları, yargı açıklamaları hepsi dahil olmak üzere Fenerbahçe'nin bilinçli ve sistematik lincine çanak tutmuştur. Öcalan'ın yargılanmasında bile görülmeyen bir nefret havası Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe hakkında yaratılmış, devletin bütün kurumları elbirliğiyle bu ateşe odun taşımıştır.
Şu aşamada göz göre göre artık bir Bakanın ince ince çalıştığı itirafını görüp hala adalete güveniyoruz açıklamalarıyla bir yere varılamaz. Fenerbahçe'nin mevcut dışarıdaki yönetiminin şu açıklamadan sonra bile işin yargıyla adaletle çözülebileceğini düşünmesi düpedüz saflık olur. Fenerbahçe yönetimi şu açıklamanın hesabını bu hükümete soramayacaksa bu rezil açıklamanın somut bir yaptırımı olmayacaksa Fenerbahçe büyüklüğünden falan bahsetmesin ve derhal istifa etsinler. Trabzon Şampiyonlar Ligi'ne gönderildiği gün Fenerbahçe bu kararın siyasi iradeden bağımsız olmadığını da açıklayarak ülkedeki bütün sportif faaliyetlerini askıya almalıydı. Böyle "mücadele edelim ama şunu incitmeyelim, şunu tam karşımıza almayalım" diye diye başımıza gelmedik şey kalmadı ve böyle giderse de sonu gelmeyecek.
Bunu da yüz kere yazdık ama bir kez daha yazayım taraftarın gösterdiği dirayet ve cesaretin onda birini bu yönetim gösterebilmiş olsaydı bu kulüp şimdi Şampiyonlar Ligi'ndeydi ve muhtemelen Aziz Yıldırım da dışarıdaydı. Size savaş ilan etmiş şeyin ismini koymaktan korkup koltuklarınıza gömüldüğünüz müddetce sadece bir gün değil her gün öleceğiz.
Devamı ...
5 Ocak 2012
Adil Değil Aciz Basketbol Federasyonu

Ayrıca para cezası ile tecziye edilen diğer şeyler de bugüne kadar hiç bir kulübe yaptırım uygulanmayan Molten top poşetlerinin kullanılmaması, sigara içilmesi, yaka kartının gözükmemesi gibi abuk subuk nedenler. Federasyon belli ki gerekçeli kararı biraz uzatalım da etkili olsun diye düşünmüş. Şimdi ceza şöyle olmalıydı böyle olmalıydı bunu eleştirecek değilim. Eleştirilmesi gereken şey cezalarda standart olmaması. Geçen yıl Galatasaray Fenerbahçe final serisinin son maçından sonra üyeleri ve başkanı aynı olan bu kurulun verdiği cezaya bir bakalım.
Disiplin kurulu 24/06/2011 tarihili kararında rakip takım yöneticileri hakkında "küfürlü tezahürat, müsabaka bitimiyle rakip takım oyuncularına yabancı madde atma,kupa töreninin yapılmasını sağlamaya çalışan emniyet görevlilerine mukavemet ve sahaya koltuk atma, ve kupa törenini iki saat geciktirme" gibi nedenleri saymış.
Ama bunun ardından 2 maç cezayı sadece bu olaylar nedeniyle vermenin ağır olacağını düşünmüş olacaklar ki mahcup bir edayla o sezon içinde Galatasaray'a verilen diğer 10 cezayı da tek tek yazıp bu olaylar bir kere olsa neyse ama devamlılık arz ediyor deyip 2 maç ceza vermişler. Yani Fenerbahçe'nin ev sahibi olduğu maçtan çok daha vahim olaylar olmasına rağmen 2 maç cezayı direkt bu olaylara değil bir de bunların devamlılık arzetmesine bağlamışlar. Şöyle de diyebiliriz yani yukarıdaki sayılan olaylar olsa ama Galatasaray o sene 10 kez ceza almamış olsa muhtemelen o 2 maç da 1 maça inecekti.
Şimdi son Fenerbahçe-Galatasaray maçındaki olayların derecesiyle geçen seneki olayların derecesi aynı mıdır Allah aşkına. Ayrıca Fenerbahçe'nin bu sene 10 kez ceza almadığını da belirtelim . Aynı başkan aynı kurul iki maça da nasıl aynı cezayı verebilir. Turgay Demirel Türk Spor dünyasının Machiavelli'sidir. Çıkarı neredeyse hangi kişinin yanında olması onun çıkarınaysa onun yanında yer alır. Geçmişte Efes'e de Galatasaray'a da Fenerbahçe'ye dönem dönem mavi boncuk dağıtarak koltukta kaldı. Bu sene adalet-polis-medya eliyle kotarılan Fenerbahçe operasyonunda hedefin ne olduğunu kimin yanında durması gerektiğini kulağına fısıldamışlardır muhtemelen.
Bu basketbol federasyonu ve onun rezil başkanı eksen kaymasını kimse kulağına fısıldamadan da Türkiye'de en iyi okuyan kişi ve kurumlardan bir tanesidir. Dolayısıyla Emir' e verilen ceza, son Galatasaray maçındaki hakem yönetimi ve şu disiplin kurulu kararı bu sene Fenerbahçe'ye verilen bir mesaj aslında. Play -off zamanı eğer Fenerbahçe yönetimi ses çıkarmazsa çok daha vahim şeylerle karşılaşacağımızı belirtelim. Geçenlerde Basketfaul.com sitesinin haberini Twitter hesabında da paylaşmıştım
Haberde Fenerbahçe Yönetimi'nin Emir'e verilen 3 maç cezası için Tahkim Kurulu'na gitmek istediğini ama Tahkim Kurulu'nun yılbaşında toplantı yapamayız dediği gerekçesiyle bu başvurunun yapılmadığı haberini vermişti. İki cepheden de şimdiye kadar bir yalanlama gelmediğine göre bu haberi doğru kabul edip şu soruyu Fenerbahçe Yönetimi'ne sormak lazım. En temel hukuki hakkınız bu federasyonun Tahkim Kurulu tarafından hiçe sayılıp keyfi bir uygulamaya maruz kaldığınız halde niye dünyayı ayağa kaldırmıyorsunuz. Aynı şeyleri Naz Aydemir örneğinde sezon başında da yazdım. Sakat olduğu gerekçesiyle Milli Takım kampına katılmayıp kulüp tesislerine gitti diye kıza ceza verildi ve Fenerbahçe zerre kadar tepki vermedi, üstelik Naz'ın oynamadığı ve yerine oynayan pasörün felaket performansıyla damga vurduğu maçta Süper Kupa'yı da kaybettik.
Fenerbahçe Yönetimi'nin görevi hangi branşta olursa olsun genç, minik,a takım hangi oyuncu olursa olsun haklarını sonuna kadar savunmaktır. Naz Aydemir örneğinde Voleybol Federasyonu'na gösterilmeyen tepki Emir Preldziç örneğinde Basketbol Federasyonu'na da gösterilmemiştir. Böyle itiraz etmeden ses yükseltmeden boynunu eğersen her cepheden saldırı altında kalmaya mahkumsun. Geçen sene Taurasi olayında bu takımın Avrupa Şampiyonluğu göz göre göre çalındığında tepki verebilmiş, bütün ülkeyi ayağa kaldırabilmiş olsaydık, 3 Temmuz sonrası bukadar kolayca kuşatma altına alınmazdık.
Anlaşılan hala ders almamışız ve bu aptalca kararları, rezil federasyon kararlarını yüksek sesle eleştirmek yerine boynumuzu eğiyoruz. Bu basketbol federasyonun kadınlarda Galatasaray'ı Fenerbahçe'nin önüne biraz daha güçlü çıkarabilmek için yapmadığı kalmadı, önce final serisinde normal sezon galibiyetlerini taşımayı kaldırdılar, iki sene önce 0-0 başlaması gereken Mersin -Galatasaray yarı final serisini 1-1 başlattılar, bakalım bu sene neler yapacaklar.
Hakemleri baskı altına almanın ilk meyvelerini son maçta gördük, şampiyonluk gittikten sonra bağırıp çağırmanın hiç bir yararı yok dolayısıyla bir tepki verilecekse bu iş işten geçmeden verilmeli, bütün federasyonlara karşı sürekli savunma pozisyonunda kalarak bu kuşatma bitmez. Biraz sesinizi yükseltin artık.
Emir'in tahkim haberi için http://www.basketfaul.com/?islem=2&makaleID=12686
Galatasaray'a verilen cezanın tam metni için http://www.tbf.org.tr/tbfweb/tbfweb2.nsf/($$TBFV1_BasinBulteni_TBL_WEB_View)/9D4FD1DDF6A3C8ADC22578B90036FA15?OpenDocument
Devamı ...
Ahmet Şık'ın Hakkı

"Dostum da düşmanım da beni bilir" diyor "ben gazeteciyim". Peki bu gazeteciye ne yaptılar? Yazdığı bir kitabı delil olarak gösterdiler. Kitap taslağındaki notları talimat, kitabın kendisini de örgütsel döküman saydılar.
Hepimizin gözü önünde yazılmamış kitaptan "bomba", bir gazeteciden de terörist yarattılar.
Ne yaptılar Ahmet Şık'a?
Bir sabah uyandığında bir terör örgütü üyesi olduğunu öğrendi.
Gazeteler çarşaf çarşaf yazdılar. Terörist, örgüt üyesi!
Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı, Emre Uslu, Önder Aytaç hattı bize "çok gizli, kozmik deliller" olduğunu iddia etti. İddianame çıkınca yer gök inleyecekti.
Savcı işini çok iyi biliyordu, soruşturma süreci mükemmeldi.
"Ahmet'ten terörist olur mu yahu" diye bağıranlara da pis pis bakıp gülümsediler "yani gazeteciler terörist olamaz mı canım? ne gazeteciler gördü bu dünya!"
İddianame ortaya çıktı. Bir santim sarsılmadık.
Gazetede okumadığımız hiçbir şey kalmamıştı.
2011 Mart ayında tutukladılar.
2012 Ocak ayında daha yeni savunmasını alıyorlar.
Ve Ahmet hala bağırıyor "ben terörist değilim, ben gazeteciyim",
"ben terörist değilim, ben
öğrenciyim."
Ne kadar benziyor değil mi hikaye Berna'nın yaşadığına?
Bir pankart açtı ve bir terör örgütü üyesi olduğunu öğrendi. Parasız Eğitim İstiyoruz yazan bez bir afişti terör eylemi.
Deniz soda şişelerinin yanında bulunduğu için terörist oldu, Cihan puşi taktığı için.
Aklanın da gelin diye suratına otuz beş satır yazı atılan Tayfur "Ben örgüt üyesi değilim ben teknik direktörüm" derken aynı anda üç yerde bulunmakla itham edilen Baha Okar gibi içeride yatıyordu.
Ne kadar benziyor hepsi birbirine.
Sorular bile aynı, deliller bile, teknik takipler hatta savcılar bile aynı.
Mahir Çayan'la ne görüştünüz diye soran ile Özdemir Asaf kimdir, onunla bağlantınız nedir diye soranın arasında uçurum mu var?
Ahmet Şık'ın da masumiyet karinesine tecavüz ettiler, Korcan'ın da, Cihan'ın da, Nedim Şener'in de.
Savcıların leyhe ve aleyhe bütün delilleri toplaması gerektiği berhava oldu. Sehven yüklenen kayıtlarla Mehmet Ali Çelebi'yi 32 ay içeride tutan, varolmayan ablası sebebiyle Korcan'ı da 6 ay içeride tuttu.
Soruşturmanın gizliliği ilkesi de hep aynı şekilde yok edildi. Yonca Hanım nasıl kocasının bir örgüt militanı olduğunu gazetelerden okuduysa, Cemil Turan'ın eşi de aynı şekilde baktı gazete sayfalarına.
Bilmiyorum Batu'nun gözleriyle, gazetecilik stajı yapmaya çalışırken örgüt üyesi olmak iddiasıyla içeri alınan Şeyma'nın babasına bakan gözleri birbirinden ayrılabilir mi?
İddiaların sahipleri hiç değişmedi. Aynı adamlar durdu Erman Toroğlu'nun ve Ekrem Dumanlı'nın yanında. Hep canlı yayında. Baransu baransu konuşup, rok çektiler hayatımızın ortasına.
Canlı yayında, günlük gazetelerle, Özdemir Asaf kimdir bilmeyen savcılarla yargılamanın üstünden geçtiler.
Günün sonunda aynı ilke, aynı adamlar ve eşit cümlelerle yok edildi, gözümüze baka baka:
Adil Yargılanma.
Nasıl Ahmet Şık'ın adil yargılanma hakkını savunmak terörizmi savunmak manasına gelmiyorsa,
Nasıl Berna'nın adil yargılanma hakkını savunmak örgüt üyeliğini savunmak demek değilse,
Nasıl Şeyma'nın hakkını savunana terörist yandaşı diye bağırmak ancak delilik alemetiyse,
Bugün Aziz Yıldırım'ın da adil yargılanma hakkını savunmak şikeyi savunmak anlamına gelmiyor.
Çünkü eğer aynı yöntemlerle, aynı ekipler tarafından, aynı insanlarca pazarlanan iftiraların karşısında durabiliyorsan, insanların haklarını savunmaya devam edebiliyorsun demektir.
Çünkü yargılamayı savunmak, suçu veya suçluyu değil, adaleti, o adaleti üretip, halkına sunan devleti savunmak demektir.
Çünkü masumiyet karinesini savunmak, ahlaklı bir toplum olmaya devam etmek demektir.
Bir suç örgütüyle bir devleti ayıran çizgi hep aynı. Meşruiyet.
Meşru olanın yapılmasını, inat ve ısrarla istemek, en fazla iyi bir toplumda yaşamak isteği manasına gelir.
O bir terörist değil, o bir gazeteci.
O bir düşman değil, o bir insan. Tüm insanlar gibi hak ediyor, hapishane köşesinde, saçma sapan delillerle yatacağına, evinde sevdikleriyle birlikte uyumayı.
Ama eğer susarsak, o zaman biz hak etmiyoruz insan gibi rahatça yatağımızda yatmayı.
Çünkü bir kardeşi bunca haksızlığa uğrarken bu cehennem hiç yokmuş gibi uyuyan ancak Zebanidir.
Zebani.
Devamı ...
31 Aralık 2011
Hezimetten Mucizeye 80-79

Bazı maçların tekrarını seyrederken bile kazanacağınıza inanmazsınız ya tam öyle bir maçtı. Bazen oluyor böyle maçlar o ana kadar berbat oynayan hiç bir ışık vermeyen takım bir an gaza gelip tamamen maçı tersine çeviriveriyor. 2001 Avrupa Şampiyona'sındaki çeyrek finalde Hırvatistan'la yaptığımız maç geldi mesela aklıma, 30 dakika rezalet oynayıp son periyota 17 sayıdan maçı çevirmiştik. Üstelik Harun'u bir numara oynatıp İbo'nun kendisinden 15 santim uzun adamı savunmak durumunda kalması gibi abuk bir düzenle yapmıştık bunu.
Maçlara geleneksel olarak kötü başlıyoruz bugün de öyle oldu, ilk periyot Galatasaray top kayıpları yapmasa sayı atamayacak gibi duruyorduk sahada. Jerrels Göksenin'in baskısından çok çabuk etkilendi ve oyundaki etkinliği bir anda sıfırlandı, şutlar yine girmemeye devam etti. Kaya'nın olağanüstü gayreti olmasa daha ilk periyottan Bilbao maçındaki gibi bir farkla yüz yüze gelebilirdik Galatasaray maçlarında 467. kez ikili oyun sonu Schumpert'in köşeden üçlüğüyle dört sayı geride girdik ilk periyot sonuna 17-21.
İkinci periyot forvetlerden ve oyun kuruculardan verim alamamaya devam ettik, hücumda sadece Oğuz üzerinden sayı bulup savunmada da basket faullere izin verince Galatasaray farkı çift hanelere kadar çıkardı. Mola sonrası savunmanın sertleşmesiyle farkı 4 e indirdik ama faul çizgisinden rezil performansımız maçı kafa kafaya getirmemize izin vermedi. Berbat bir yüzdeyle hücum ettiğimiz faul atamadığımız, üçlük yüzdemizin %10 u bulmadığı bir ilk yarıyı sadece 4 sayı geride bitirmek bizim için büyük şanştı 32-36. Eğer ilk yarı Galatasaray o kadar çok top kaybı yapmasa ve bunların sonunda kolay basketler bulmasak hücumda daha dramatik bir durum yaşayabilirdik.
İkinci yarıya Engin'in beş sayısıyla başlayıp öne fırladık, iki takımın da ilk yarı boyunca sokamadığı şutlar girmeye başladı. Engin ve Gist'in üçlüklerine Göksenin ve Lakoviç'le yanıt verdi Galatasaray. Uzunların show uplarında içeride boş kalan adamı iyi bulup farkı çift hanelerde tuttular. İki kere steps olan ama hakemin ağzına düdüğü götürüp elini kaldırmasına rağmen çalamadığı pozisyon sonunda Lakoviç'in üçlüüyle farkı tekrar 9 a çıkardılar. Hakeme tepkiler sahaya fiili müdahaleye dönünce hakem triosu herhangi bir anonsa gerek duymadan direkt soyunma odasına gitti. Tabi bu duyarlılığı geçen sene Abdi İpekçi'de de görmek isterdik kendilerinden ama burda kullanmayı tercih ettiler. Lakoviç'in aradan sonra ritmini kaybetmeden bulduğu üçlük ve Göksenin'in üçlüğüyle Galatasaray 6 sayılık farkla üçüncü periyotu bitirdi. 57-63
Son periyot seyircinin biraz daha maçın içine girmesine rağmen yine girmeyen şutlar ve Galatasaray'ın hücumdaki doğru tercihleriyle fark korundu. Son 5.30 a girerken de galiba 11 sayıyla öne geçtiler. Önce faul çizgisinden bulduğumuz sayılarla fark 6 ya indi. Savunma sertliğimiz taraftarın da desteğiyle maçta hiç olmadığı kadar arttı, Engin'in Tomas'ı bulduğu iki pozisyonda Tomas alıştığımız gibi attı şutları bu sefer ve maçta beraberliği yakaladık. Savunmada Oğuz'un doğru yardımı sonunda hücumda Engin'in bulduğu sayıyla öne geçtik, aynı Engin savunmada kazandığı topu yerdeyken hemen elinden çıkarıp Ömer'i bulunca bir kolay sayı daha bulup büyük bir avantajı ele geçirdik.
Galatasaray hücumunda Lakoviç'in önce ayağı çizgide mi değil mi tartışılan pozisyonda Ömer'e çarptırdığı topla topu tekrar kazanması ve süre dolarken bulduğu potalı üçlükle maç yine ortaya geldi. Engin'in kaçan turnikesinin ardından son hücumda topu yine sabırla çevirip bomboş şutu bulmasına rağmen Gordon'un kaçırdığı şut maçın sonu oldu. Son pozisyonda Tutku'nun Oğuz'a yaptığı pozisyona hücum faul çalınabilirdi, Spahija'nın şut girmemesine rağmen hiç bir sevinç belirtisi göstermeyip direkt hakemin üzerine yürümesi de enteresan bir durumdu.
Maça dair parentez açmamız gereken bir numaralı isim Engin. 2010 Temmuz'undan 2011 Kasım'ına kadar parkeye 1 yıl 4 ay ayak basmayan bir oyuncu olarak sakatlık sonrası şu performnasında maçın sonucundan daha çok sevindiğimi söyleyeyim. Fenerbahçe'ye gelmeden önce de çok sevdiğim bir oyuncuydu ama sakatlık sonrası artık sağlıklı dönemeyeceği konusunda da endişelerim vardı. Ukiç'in yokluğunda onun boşluğunu belki de ondan daha iyi dolduracak bir potansiyeli var. Engin 16 sayısının yanında maçı kopardığımız bölümde hücumda doğru adamı bulması, savunmada müthiş katkısıyla maçı döndüren adam oldu. Tomas da berbat başladığı bir maçta en kritik iki üçlüğü sokarak momentumu tamamen bize çeviren adamdı. Oğuz ve Gist'in 14 sayı 8 ribaunt ve 14 sayı 9 ribauntluk katkıları da önemliydi. Defolarımıza gelince Galatasaray'ın 20 asistine karşı takım olarak sadece 9 asist yapmışız. Hücumda müthiş bir organizasyon problemimiz var, Jerrels'in topu elinde 15 saniye tutması, pick and roll oynamayı bilmemesi bu organizasyonsuzluğun en önemli nedeni. 20 ye 9 asistlerde kaybedilen üçlük yüzdesinde %43 e %27 geride olduğumuz bir maçı kazanmak basketbol parametreleriyle açıklanacak bir şey değil.
Başta da söylediğim gibi oluyor böyle mucizeler. Top 16 da gruptan şu basketbolla çıkmak için mucizeden daha ötesi lazım. Vidmar'dan katkı almadan Bogdanoviç'i böyle küsüp kenarda tutarak falan bizim gruptan çıkma şansımız yok. Şu an sağlıklı olan bütün oyuncuların oyunu bir kademe yükselmeden Euroleague için ümitli olmak imkansız.
Gelelim maç dışı faktörlere, bu konuda da bir şeyler söylemek lazım.
Bu maç Galatasaray'ın basketbolda hakemler üzerinden yaptığı ne ilk ne son manipülasyon. Şimdi bu maç öncesi "Recep Ankaralı atanır mı bu maça kalkın ey ehl-i vatan" çağrısı yapan Salsabasket'deki arkadaşımız o atanmasın Engin Kennerman atansın, Murat Biricik atansın falan demiş. Kennerman geçen sene bizim Abdi İpekçi'de dayak yiyerek kaybettiğimiz maça atanmış maç öncesi yine bu objektif klik "yok Engin Kennerman Galatasaray'la davalık nasıl atanır" diye ayağa kalkmıştı, Engin Kennerman görevini yapıp maçın içine etmişti sağolsun, yine bu arkadaşımızın önerdiği diğer hakem Murat Biricik de yine kendisi dahil Galatasaraylıların hakemle kaybettik diye ağladığı geçen seneki kadınlar Play off finali son maçının hakemi.
O atansa da bu sefer başlayacaklardı "geçen sene şampiyonluğumuzu çalan hakemi nasıl atarsınız" diye. Bu adamlar utanmadan biz objektifiz ayağına böyle aptalca manipülasyonları yapıyorlar sonra da objektiflik taslıyorlar. Geçen sene kadın basketbolunda Fenerbahçe Galatasaray'dan çok daha fazla faul atıyor diye ortalığı velveleye veren Euroleague'de yabancı hakemlerin yönettiği maçlarda Fenerbahçe 20 sayıyla içerde dışarda yendiğinde ve faul sayısı bu sefer üç katı olduğunda da ses veremeyen adamlar bunlar. Seneye maçlarımızı Oktay Mahmudi yönetsin objektif bir koç diye de bir kampanya başlatabilirler dikkatli olmak lazım. Açıklasın bakalım şu hakemlerin iki tane stepsi görmesine ağzına düdüğü almasına rağmen niye o düdüğü çalamadığını.
Komik olan bir başka nokta da Galatasaray taraftarının maç sonu Oktay Mahmudi'nin nefret konulu açıklamasına hak verip fair play nutukları atmaları. Sanki geçen sene seromonisi yapılmayan maçın taraftarı bunlar değildi. Geçen sene Sinan Erdem'de son saniye basketiyle maç kaybetmemize rağmen sahaya bir şey atılmadığını ama Abdi İpekçi'de şampiyon olduğumuz maçta oyuncuların içeriye kaçmak zorunda kaldığını da Mahmudi'ye hatırlatalım. Geçen yıl maç öncesi centilmenlik çağrısında bulunup maçtan sonra muhteşem atmosferden bahseden de bugün nefret ortamından küfür yemekten bahseden de aynı Oktay Mahmudi. Mahmudi' ye de günaydın demek lazım Türk sporunda nefret ortamının yaratıldığını yeni görüyor demek ki.
Fenerbahçe taraftarı şiddete bulaşmıyor biz daha iyiyiz falan demiyorum, iki sene önce de Efes serisinde bizim seyirci seromoni yaptırmadı. Daha genel düşünelim İsviçre'nin Dünya Kupası'na gitmesine sevinmesine de izin vermedik. Ötekinden nefret edilmesi üzerine bir düzende yaşıyoruz ve 3 Temmuz sonrası artık spor alanında bir normalleşme mümkün değil. İnsanların hayatının bir parçası saydığı bir kimliği 6 ay boyunca linç edip sonra da sağduyu beklemek politik doğrucu bir istek belki ama bir o kadar da absürd.
Devamı ...
29 Aralık 2011
58. Madde ve Fenerbahçe Yönetiminin Tavrı

Türkiye yasa çıkarmada son derece mahir bir ülke . Hatta yasa yapma konusunda bizim üstümüze bir toplum bulmak zor. En alakasız devlet kurumunun bile saçma sapan şeyleri düzenleyen iktizaları, yönergelerini bulmak mümkün. Somut hayatı kitabi bir şekile indirgeyip mükemmel toplumu bulacağını düşünen pozitivist bir görüşün üzerine kurulmuş bir devlet aklından da daha ötesi beklenemez zaten. Bu kadar çok yasa olunca tüm hayatımız boyunca bazı yasaların değişmesi kalkması meselesini konuşuyoruz. Zaman değişiyor yasa numarası değişiyor ama tartışmalar aynı.
Benim çocukluğumda Anayasa'nın 141., 142.,163. maddeleri vardı, sağda solda herkes onların kaldırılmasından falan bahsederdi, sonra 90'larda Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesi popüler, oldu, 2000 lerde TCK'nın 301. maddesi ülkenin gündemine oturdu. 82 Anayasasının geçici 15.maddesi ve TSK İçtüzüğü'nün darbeye dayanak yapılan 35. maddesi de yıllar boyu beynimize kazınan maddeler oldular.
Şimdi de başımıza 3 Temmuz sonrası Disiplin Yönetmeliğinin 58. maddesi çıktı. Günlerdir değişsin mi değişmesin mi geyikleri üzerine bilindiği üzere Federasyon olağanüstü genel kurula gitme kararı oldu.
Şunu belirtelim Fenerbahçe taraftarı bu süreçte af yada o anlama gelebilecek hiç bir çözümü kabul etmedi etmeyecek. 58. madde değişikliğine imza vermeyi düşünen Fenerbahçeli yönetici varsa önce o imzayla istifa dilekçesini imzalasın. Nihat Özdemir'in bu yönde yaptığı açıklamalar son derece can sıkıcı, söylenenlere göre Aziz Yıldırım'ın da bu duruma epey sinirlendiği ve yönetime böyle bir değişikliğe imza atmamalarını telkin ettiği belirtiliyor. Aziz Yıldırım'ın içeride gösterdiği dirayeti, Başkan Vekili sıfatıyla Nihat Özdemir'in dışarıda gösteremediğini söyleyebiliriz.
Fenerbahçe taraftarı olarak ilk günden bu yana sürecin engizisyon mahkemesine dönüşmesinden linç havasına bürünmesinden rahatsız olduğumuzu ve doğru düzgün medya manipülasyonu olmadan adil bir yargılama istediğimizi istedik. Süreç bize gösterdi ki bu yargılamanın ne hukuki aşaması ne sportif aşaması adil olacak . Trabzon'un Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmesinden 10 saat sonra Sadri Şener'in yurtdışı yasağının kaldırılmasıyla bu soruşturmanın zaten hukuki temelden ziyade başka bir temeli olduğu benim gözümde tescillendi. Federasyonun yaacağı yarglamaya gelirsek açıkcası ben şu şartlarda Cumhurbaşkanı'yla konuşup Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne gönderilmeyeceğini açıklayan, Başbakanla görüşüp daha önce "ben burada olduğum sürece değişmeyecek" dediği maddeyi değiştirmek için olağanüstü genel kurul toplayan bir federasyondan, herkesi masum bulup, şikeyi ve teşviği yapan ama alanı tespit edemeyen Etik Kurulu'ndan bir adalet falan beklemiyorum. Bunların adaletten anladığı kulaklarına üflenenleri söylemekten başka bir şey değil.
Fenerbahçe Yönetimi bence Şampiyonlar Ligi'nden men edilip, bizi düşürün talebi de kabul edilmeyince hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam etmemeliydi, tarihinin en radikal ama en gerekli kararını alıp Türkiye sınırları içerisinde faaliyet gösteren ve bir lig içinde mücadele eden bütün branşlarının faaliyetlerini askıya aldığını, söz konusu branşların yarışabilecekleri ülke liglerinin belirlenmesi için de ilgili ülke federasyonlarıyla görüşmelere başladığını kararlı bir şekilde açıklasaydı görürdük o zaman Türkiye'de federasyon mu kalacaktı futbol mu kalacaktı?
Fenerbahçe Yönetimi Fenerbahçe'nin etinden sütünden yararlanalım ama süründürmeye devam edelim politikasının içinde figüran olmaya daha ne kadar devam edecek bilmiyorum. Politika belli: Bütün değişiklikler sanki Fenerbahçe lehine yapılıyormuş havası verilip aslında Fenerbahçe'yi soyutlamak.
58. maddenin değiştirilme isteği de muhtemelen iddianamede adı geçen diğer takımlara herhangi bir ceza verilmemesi için yapılacak ama kamuoyu önüne Fenerbahçe atılacak. Aziz Yıldırım için yasa değişikliği yapıldı deyip hala Aziz Yıldırım'ın içerde olması karşısında utanmadan konuşan insanlar bir kez daha bu değişiklik Fenerbahçe için yapılıyor propagandasına girecek.
Fenerbahçe yönetimine sesleniyorum. Hepimiz aynı gemideyiz romantizmini falan bırakın, bize şu yaşatılanlardan sonra siz aynı gemide kalmayı içinize sindirebiliyorsanız bile biz bu federasyonla bu akbaba kulüplerle aynı gemide olmak istemiyoruz. Fenerbahçe'nin kalemini şu iddianameyle bu rezil Etik Kurulu raporuyla kıracak kadar gözlerini karartmışlarsa buyursunlar yapsınlar, bırakın 58. maddeye istinaden amatör lige kadar da düşürsünler.
Siyasilerle her görüşmesinde U dönüşü yapan bir özerk federasyon başkanı, UEFA Müfettişi'nin yalancılıkla suçlayan ama ne hikmetse bir türlü dava açamayan Federasyon yöneticileriyle pazarlık yapmayın. Puan silme pazarlığına girip bu rezil düzene karşı boyun eğerseniz oyuncuların terleri, taraftarın emekleri yakanızı bırakmaz. 58. madde de dahil mevcut süreçteki yaptırımların hiç biri değiştirilmesin, şike yapan da teşvik veren de teşebbüs eden de bugünkü ceza neyse onla tecziye edilsin.
Bu düzenle pazarlık yaparak ayakta kalmak mümkün değil, sonunda beraberlik olmayan bir sonucun olmasını bu operasyonu yapanlar istediler. Kimseyle tek bir puanı tek bir golü bile pazarlık etmeden taraftarın gösterdiği dirayeti gösterin, başka bir şey istemiyoruz. Fenerbahçe ölümü gösterip sıtmaya razı edilebilecek bir kulüp değil, biz cellatımızla uzlaşmak yerine ölümü tercih ederiz. Devamı ...
28 Aralık 2011
On Yıllar Öncesinden Bir Basketbol Derbisi

Sevgili Fatih'in aşağıdaki enfes yazısının üzerine bir şeyler yazmak kifayetsiz olur. "Eskiler..." deyince biraz daha geri yolculuk edip, böylelikle derbi öncesi kısa bir seri çıkartmış olalım dedim. Şuraya tıklarsanız haberin tamamını görebilirsiniz. Artık darısı bu cumanın başına... Devamı ...
Eskilerden Bir Galatasaray Maçı ve Henry Turner

Malum Cuma günü Galatasaray'la oynuyoruz, hafızamızın naftalin kokulu bölümünden bir Galatasaray maçını çıkarmanın zamanıdır. Tarih 2 Şubat 1996, Nasıl koydu Aykut Kocaman sloganına üç ay üç gün var daha. Ülke 90'ların çoğunda olduğu gibi kaos içinde, ben de uzun süreli bir çileden sonra 6 aydır alçıda olan ayağımı yeni yeni yere basabiliyorum.
Bir akşam üstü futbolda Galatasaray'ı basketbolda Efes'i tutan iki kişi, futbolda Beşiktaş'ı basketbolda Efes'i tutan bir kişi ve futbolda da basketbolda da voleybolda da Fenerli olan bendeniz geçiyoruz televizyonun karşısına. Sezonun ilk yarısındaki Galatasaray maçını bir sayıyla kaybetmişiz ve 90'ların genelinin aksine Galatasaray'ın kadrosu iyi bir kadro. Kimler var hemen bir sayalım, o zamanlar ter-ü taze olan Kerem Tunçeri, şimdinin karanlıklar prensi Lütfi Arıboğan, bugünün şampiyon WNBA koçu Corey Gaines, emekli veznedar tipli Eric Meek, basketbolun Sergen Yalçın'ı Levent Topsakal, ve Ömer Büyükaycan. Bir sene önce Türkiye Kupası'nı kazanmışlar (2011'de bizim hediye ettiğimiz C.başkanlığı kupasına kadar alabildikleri son kupa) ve o sezon da fena değiller. Maç da o sene açılan ve herkesin potaların sertliğinden dem vurduğu Ayhan Şahenk de.
Maçı yanılmıyorsam Kanal 6 da Sabri Ugan anlatıyor. Maç başlıyor bizim şutlar girmiyor ben hemen başlıyorum bu salonda biz şut atamayız , burda Daçka'ya bile kaybettik bu maçı da kaybedeceğiz zaten bu salon uğursuz diye mağlubiyete karşı önlem almaya, ilk yarı Galatasaray önde olunca bizim futbolda Galatasaraylı basketbolda Efesli olanlar son derece heyecanlılar.
Şutlarına en çok güvendiğimiz İbo bile çember dövüyor. Bir ara 12-14 lere kadar çıkan fark sonrasında bizim çakma Efesli Galatasaraylı elemanlar iyice havaya girip rahatlıyorlar, maçın sonlarına doğru farkı indirmeye başlıyoruz, fark bir kaç sayıya indiği sırada o gün yine sayı yükünü çeken Henry Turner'i acılar içinde yerde görüyoruz, kenara kendi başına değil arkadaşlarının kolunda geliyor, o ana kadar en skorer oyuncumuzun da sakatlanmasıyla maçtan umudu kesmişken savunma da özellikle mangal yürekli Dallas'la vitesi yükseltip İbo'nun son hücumdaki basketiyle maçı uzatmaya götürüyoruz.
10 dakikalığına da olsa baskette de Galatasaraylı olan arkadaşların o 10 dakika önceki havası gitmiş ama maçın da heyecanına kapılmış vaziyetteler. Artık her baskette gol atmış ya da yemiş kadar üzülüyorlar. Uzatmada az önce saha kenarında acı içinde kıvranan ve ayakta duramayan Henry Turner'i sahada görüyoruz, kendini iyi hissetmediği yürüyüşünden bile belli, doğru düzgün koşamıyor ama beş dakikalık bölümde arkadaşlarını yalnız bırakmıyor. Turner o üstüne bile basamadığı ayağıyla maçın en kritik anında uzatmada maçı bize döndüren blogu yapıyor.Bu hareketle iyice gaza gelen takımla birlikte maçı kazanıyoruz. 86-82
Maçtan sonra Turner'in sakatlandığı pozisyonda aslında ayak bileğinin kırıldığını ve maça öyle sakat sakat devam ettiğini, bundan sonra bi 2-3 ay oynayamayacağını öğreniyoruz. Tarih kitaplarına Henry Turner'in kırık bilekle blog yaptığı maç olarak geçiyor bu maç, yıllar sonra Henry Turner ismini duyduğumda ilk hatırladığım şey onca spektaküler smacına, olağanüstü şut fundementaline rağmen hep bu Galatasaray maçındaki kırık ayakla yaptığı bloktur.
Şimdi yeni salona geçiyoruz, umarım salonun açılışına 90'larda basketbolla büyüyen Fenerbahçelilerin kalplerini fetheden, futbolda Fenerliyim ama baskette Efesliyim deme ezasını bize yaşatmayan Dallas Comegys ve Henry Turner da çağrılıp bir onore edilirler. Ayağı burkulsa üç ay havuzdan çıkmayan sporcuların bile itibar gördüğü şu ülkede ayağı kırıkken maça devam eden Turner, kurşun yedikten 3 ay sonra sahalara dönen Dallas, kafası kanlar içindeyken sahaya dönmek için çırpınan İbo gibi kahramanları olan bir çocuk basketbolda da golfte de beyzbolda da başka takım tutar mı arkadaş ? Devamı ...
Top 16' da Ne Yaparız?

Dün Twitter'da istek grubu diye yazmıştım bugün çektiğimiz grubu, kura da o şekilde çıktı. Tozluparkeler gruptaki takımları gayet ayrıntılı değerlendirmiş ben de ek olarak bir şeyler söyleyeyim. Biz grubu böyle istedik diye gruptan elimizi kolumuzu sallayarak çıkacağız diye bir şey yok tabii. Sonra bana küfretmeyin ne biçim istek grubu bu diye :)
Basketbolun birbirinden farklı bin tane parametresi var, parkeye o gün hangisi yansıyacak ya da yansımayacak ona göre çok şey farkedebiliyor. Geçen sene Top 16'da bir sakatlığın, bir faulün bir top kaybının nelere mal olabileceğini deneyimledik. Zalgiris maçında bir hakem düdüğü onlara değil bize çalınsa Top 8 i garantiliyorduk, Olympiakos karşısında 5 dakika akıl tutulması yaşamasak grubu lider bitirip Final Four için Siena'yı bekliyor olacaktık falan filan.
Bu sene de yine benzer şeyler olacak. Gruptaki takımları çeşitli parametrelere göre sınıflasak çok farklı sıralamalar çıkar. Mesela takım kimyası olarak sıralama yapsak Pana, Kazan, Fenerbahçe, Armani sıralaması çıkar, oyuncu potansiyellerine göre sıralasak Armani birinci sıraya gelip Kazan son sıraya düşer, neler olup biteceğini hangi potansiyelin o gün daha çok öne çıkacağı, tecrübenin mi tutkunun mu ,kimyanın mı egonun mu o maçı kazandıracağını bilemeyiz. Gelelim rakiplere
Panathinaikos tabii ki grubun bir numaralı favorisi ama bu sene daha kırılgan bir yapıya sahipler. Yıllardır olduğu gibi Diamantidis-Batiste ikilisini temel alan ve etrafındaki rolleri iyi oturtan bir kimyaya bu sene de sahipler. Ama ne içerde ne dışarıda yenilmez değiller, bu sene Bamberg'in bile Pana'yı zorladığını, geçen sene bizim ligde ve play-off da maç vermediğimiz Efes'e yenildiklerini belirtelim. Kişisel olarak da Siena ya da Maccabi deplasmanındansa Panathinaikos deplasmanını tercih ederim. Hücum potansiyeli Siena ya da Maccabi kadar olmadığından deplasmanda iyi savunma yaparsak maçı kafa kafaya götürme şansımız fazla olur.
Deplasman demişken Top 16'da biraz içimizi serinleten şeylerden biri bizim deplasman performansımız geçen sene 8 bu sene 5 deplasman maçı olmak üzere 13 deplasman maçı yaptık. Bunlardan sadece Siena maçını başa baş oynayamadık, hadi zorlayıp Valencia maçını da ilave edelim o da 3 dakika kala falan koptu. 11 deplasmanda ki bunların içinde Barcelona Caja Laboral, Bilbao, Olympiakos gibi zor deplasmanlar olmasına rağmen maçın içinde kalmayı becerdik. Bu alışkanlığımız bu sene de gruptan çıkma konusunda en güvendiğimiz yön olacak.
Üçüncü torbadan Malaga'yı değil Kazan'ı isteme nedenim Kazan deplasmanının daha az baskı hissedeceğimiz dolayısıyla hakemlerin de daha dengeli olacağı bir ortam olması. İspanyol takımlarıyla mümkünse eşleşmemek hele hele kritik maçları onlarla oynamamak bence Euroleague'de ciddi bir şans. Unics Kazan takım kimyasını oturtmuş ama potansiyeli sınırlı bir takım. Bu sene oyununu bir aşama daha geliştiren Domercant sayesinde bu grubu üçüncü bitirdiler ama Marko Tomas'ın kendine gelmesi durumunda bizim Domercant'ı iyi savunacağımızı düşünüyorum Ömer- Marko ikilisi sayesinde.
Armani de tuhaf bir takım o atmosferde Partizan'ı ölüm kalım maçında yenebilecek kadar potansiyel barındıran ama Spirou'ya yenilebilecek kadar da dengesiz bir takım. Efes her iki maçta da bu sene elini kolunu sallayarak yendi Milano'yu. Tek tek bakıldığında Fotsis Bourosis gibi iki çok iyi uzuna sahip Mancinelli gibi çok yönlü Nicholas gibi skorer barındırmasına rağmen kimyayı bulamadılar. Ayrıca koçları Scoriolo'nun koç olarak maça müdahale konusunda zayıf kalan koçlardan biri olduğunu düşünüyorum.
Tabii bu rakipler hakkında bir sürü şey söyledik ama bunların tali mesele olduğunu aslolanın bizim durumumuz olduğunu da eklemek gerek. Biz hangi seviyede olacağız, Tomas kendine gelecek mi, Mirsad hiç değilse 10 dakika katkı verebilecek mi, Oğuz sakallarını kestiğinde de iyi oynamaya devam edecek mi bunları bilmiyoruz. Yeni salonda geçen senenin ilk bölümünde Sinan Erdem'deki havayı yakalayabilecek miyiz, yoksa Ayhan Şahenk'in potaları gibi şut sokamıyoruz bu salonda diye hayıflanacak mıyız onu da bilmiyoruz. Rakiplerin ne yapıp ne yapamayacakları az çok öngörülebiliyor ama bizim durumumuz pek öngörülemiyor.
Bu grupta birinci olmak imkansız değil hele hele ilk ikiye girememek de çok ciddi bir başarısızlık olur bence. İkinci olursak saha avantaı kazanmış Barcelona ya da Maccabi 'yi elememiz mümkün olmaz, onun için gruptan çıkmak değil gruptan birinci çıkmak olarak hedefimizi koymamız ve oyuncuların da bu şekilde maçları oynaması lazım.
Galatasaray ve Efes için de bir şeyler söyleyeyim. İki takımın bir üst tura çıkacağı bir grupta bence eğer birinci torbadan kuraya girmiyorsanız birinci torbadan gelecek takımın herkesi yenebilecek bir takım olması, birinci torbadan gelen takımın daha az korkutucu olduğu bir kuraya göre daha iyidir.
Galatasaray bence bu bağlamda muhteşem bir kura çekti. Grupta birinci CSKA belli zaten, kimse onlar dan maç koparamaz şu formlarıyla. Yerel ligden aşina, yenebileceğine inandığı bir Efes ve son derece kötü bir Olympiakos'a karşı grup ikinciliği şansı hiç azımsanamayacak düzeyde. İlk maç Efes'le oynayacakları için şimdiden son maçta rakibini tırnaklayan Vujaciç'e ceza verilmesi için girişimlere başlamışlardır, bu işi iyi yaptıklarını biliyoruz. Eğer Zaza gitmese Galatasaray ciddi ciddi bu gruptan çıkabilirdi belki de. Efes'e gelince onlar için de aslında ikinci torbadan Olympiakos çekmeleri çok büyük bir şans. Bakalım ikisinden biri Olympiakos'u ilk iki dışına düşürmeyi becerebilecek mi? Devamı ...








