7 Eylül 2011

Fenerbahçe Medyası



Türk futbolunun büyük efsanelerinden biri Hıncal Uluç tarafından tedavüle sürülüp, Beşiktaşlısından, Trabzonsporlusuna kadar bir çok insanın şenliklerle aynen kabul ettiği "Fenerbahçe medyası" mitosudur. Efsaneye göre, Fenerbahçe federasyonu yönetmekte, hakem atamalarını belirlemekte ve bunu bilen Fenerbahçe medyası da gerçekleri fas etmemekte, saklamaktadır. Hikayeye göre bu "medya" Fenerbahçe lehine olan durumları yazar ancak, Fenerbahçe aleyhine olacak gelişmeleri de yazmaz.

Dilek Neşe Açıkel'i tanıyorsunuz. Cumhuriyet sporun okunmaya değer bir kaç yazarından bir tanesidir. Kendisi Fenerbahçeli. Bundan bir kaç gün önce Habertürk'te bir programa katıldı, arkasından gazetesi ile ilişkisi büyük bir sallantıya girdi. Cumhuriyet gazetesinin editörlerine göre okuyucular kendisinden rahatsız olmuş "dövmeli, taraflı bir kadın" diyerek kendisinin giyinme şeklinden, Fenerbahçeli oluşuna kadar her şeyine türlü hakaret etmişler, bu "baskılar" da Galatasaraylı editöryayı rahatsız etmiş.

Kim bunu diyenler? Türkiye'deki bütün gündemi belirleyen soruşturmalar hakkında gayet septik bir duruşları olan hatta, Ergenekon, Balyoz diye bir sıra giden soruşturmanın esasında hükümetin orduyu yıpratmak, kendi iktidarını tahkim etmek için kurduğu derin komplolar olduğuna gayet canı gönülden inanan, temelde ulusalcı insanlar. Bu soruşturma safhasındaki her türden hak ve hukuk ihlalini de yazıp, kamuoyunu bilgilendiren, bizzatihi yazarları uzun tutukluluk süreleri ile tebelleş olmuş, adil yargılanma ve masumiyet karinesi gibi ilkelerle ilgili ciddi birer duruş göstermeye çalışan bir gazetenin mensupları. Bu insanlardan, bu ilkelere "herkes" için sahip çıkmasını beklemek anlaşılan Türkiye'de bayağı lüks bir beklenti.

Cumhuriyet gazetesinin ilgili spor editöryası, eşkal fotoğraflarını bile sızdıran, "19 maçta şike tespit ettik" diye açıklama yapan, ifade tutanaklarını internette çarşaf çarşaf yayınlayan bir emniyetten hiçbir rahatsızlık duymaz mı? 3 Temmuz'dan bugüne kadar hiçbir bulguda 6222 sayılı kanuna aykırı tek bir hareketin olmaması, şike suçunun somut iddiaları olan "çantayla para trafiği"nden, "para sayarken görüntüleri var"a kadar tüm iddiaların yalan çıkması karşısında kafasında bir soru işaret yaratmaz mı? Ümit Karan ve İbrahim Akın'a ifadeleri alınırken baskı kurulması, bu ifadelerin yalan çıkması, şu ana kadar 19 maçla ilgili bir soruşturmada yalnız 2 futbolcunun tutuklu yargılanması hiç insanın kafasında "belki de iddialar haksızdır, belki de her 100 davanın 56'sının beraatla sonuçlandığı, kalan davaların yarısının da Yargıtay tarafından esastan bozulduğu bu necip ülkede, savcılar bir kere daha yetersiz delil ve bulgularla bir suç isnad etmiş, medya eliyle çeşitli bulguları servis ederek bir kamuoyu algısı yaratmaya çalışmış, temel hak ve hürriyetleri ihlal etmiş" olamaz mı?

Bu tip soruların sorulabilmesi için önce sağlam bir hukuk bilgisi ve hak üzerine oturmuş bir ideoloji olması gerekir. "Biz" ve "Öteki" çerçevesinde birbirinden ayrılmış, ötekine yarayacağı düşünülen her şeyin kafadan "kötü", bize yarayacağı düşünülen her şeyin de "iyi" olarak kodifiye edildiği, hakikatin her dönem çatışmada elde edilecek "fayda"nın gerisinde kaldığı bir zihni iklimde bu tip bir tutarlı hak talep mümkün değildir.

Fenerbahçe, "öteki"dir, öteki bir zarara uğruyorsa da bu iyidir. Bu tipte, George Orwell'in Hayvan Çiftliğinde çerçevesini çizdiği "iki ayak iyi dört ayak kötü" mantığından öte olmayan bir algoritma ile hayata bakıyorsanız da, bir soruşturmada bütün savcılar kötü ve maksatlı olur, orduya karşı büyük bir komplo vardır, diğer soruşturmada ise her şey süperdir, mükemmel bir hukuk sistemi sonucunda savcılar sanat eseri sayılacak bir uygulama yapmışlar, kötülere karşı mücadele eden şövalyeler gibi gerçekleri bir bir fas etmiştir.

Niye? Çünkü incelemek zor. Çünkü, hukuk kitaplarını açıp, temel prensipler üzerinden her soruşturmayı tekrar tekrar yargılamak, doğruya doğru, eğriye eğri demek zor. Hem büyük bir çaba istiyor hem de bu savaş ortamında beklenen netlikte bir duruş da sergilenmiş olmuyor. İnsanlar anlamıyor ki? "Biz" ve "Öteki" binary aklına kısıtlı kalmış bir toplum, hak ve haksızlık paradigmasına erişemez ki? Olay ve olguları kimlikler üzerinden değerlendiren ve karşıda gördüğü kimliğe faydası olabilecek her durumun temelde "yanlış" olduğuna inanan insanlar, soyut hak çerçevesindeki bir terazide, karşı tarafın da hakkını verdiklerinde ister istemez kendilerini düşmana yardım ve yataklık etmiş işbirlikçi gibi hissediyorlar. Münasebetsiz.

Öyle olunca da forma değiştiği anda tutum da değişiyor. Cumhuriyet gazetesinin ulusalcı forması altında "komplo teorileri" dermeyan edip, bunun da delili olarak soruşturma safhasındaki usulsüzlükleri gösteren adam, Galatasaraylı formasını giydiği anda (yaklaşık 10 dakika sonra) bir anda soruşturma sürecindeki hukuk hassasiyetini bütünüyle kaybedip, medyada çıkan algılamalar üzerinden fikir beyan ediyor, "halkın hassasiyetleri" diyerek de Dilek Neşe'nin giyiminden, dövmesine kadar türlü çeşit kişisel özelliğine üstü kapalı laflar söylemekten de geri durmuyor. Adama sorarlar, madem "halkın hassasiyetleri" idi ve herhangi bir olguya karşı temel duruşunuzu medya tarafından oluşturulan kamuoyu algısı ile belirleyecektiniz, AK Parti %50 oy alıp, Ergenekon soruşturması sırasında da yargılananların peşinen suçlu olduğuna, örneğin Mustafa Balbay'ın bir terör örgütü üyesi olduğuna inanan milyonlar varken neden bu kadar "mücadele" ettiniz?

Ben cevaplayayım, çünkü Cumhuriyet Gazetesinin, Taraftan, onun Sabahtan, Onun Hürriyetten, Onun Vatandan filan bir farkı yok! Bu saydığım unsurların hepsi en nihayetinde bağlı oldukları grupların çıkarları çerçevesinde faaliyet gösteren medya unsurları ve bu unsurlar da en nihayetinde "hak", "hukuk", "prensip", "ilke" gibi temel soyut kavramlara göre değil, somut çıkarlar atlasındaki konumlanmalarına göre hareket ediyorlar.

Yani ne diyorum? Bütün bu organların temel zihni algoritmaları esasında aynı. Sadece cephedeki konumları farklı. Yunan askeri ile Türk askeri aynı meydanda savaşırken farklı savaş kurallarına göre hareket etmiyorlar. Yanaşık düzen hepsinde aynı. Sağa dön, sola dön, yat, kalk hepsinde olan komutlar. Askerlerin düzenleri, tek er seviyesinden ordu seviyesine kadar yapılanmaları hepsi aynı. Ne farklı? Amaçları farklı. Silahlar farklı. Karşıdakini yok etme amacı ve sorumluluğu ile hareket eden, eldeki tüm imkanlarını bu amaç için kullanan iki ordu bunlar neticede. Bir kazanan ve bir kaybeden var. Aynı medya. Bunlar da bağlı bulundukları grupların üstün çıkarlarını korumak, bunu maksimize etmek için çabalıyorlar, bu arada hakikat bir silah, prensipler birer kurşun, ilkeler esasında gönülden biat edilmesi ve herkese eşit olarak uygulanması gereken araçlar değil, ötekinin zaten öteki olmakla hak etmediği, bizim ise her türlü hak ettiğimiz "ayrıcalıklar" Makbul isen bu ayrıcalıklardan istifade etme şansına / hakkına sahipsin, değilsen canın cehenneme! Algoritma bu olunca, GS forması ile bambaşka şeyleri söyleyen Cumhuriyet Gazetesi Spor Editörlerinin, ulusalcı formaları ile tam aksini büyük bir hararetle söylemesi de bir çelişki olmuyor. Neden? Çünkü asker kafasında tutarlılık devam ediyor. Faydalıysa vur, senin için "makbul" değilse, sakla. Bu kadar.

Şimdi düşünün, ülkedeki tüm soruşturmalara karşı son derece septik bir bakış açısı ile hareket eden Cumhuriyet'te durum böyleyse, diğerlerinde nasıl?

Akıl hastası gibi diyorlar ki, bir Fenerbahçe medyası var. Fenerbahçenin böyle bir medyayı finanse edebilecek, siyasal çıkarlarını maksimize edebilecek, bu medyanın sahibi olan sermaye gruplarının kar maksimizasyonları hedeflerini belirleyebilecek bir iktidar gücü var mı? Yok! Dahası, objektif olarak da Fenerbahçe medyası, Fenerbahçe "biased" bir medya bulunmuyor. Zira böyle "medya mensupları" yok. Bunlar hakim, belirleyici bir güce, etkinliğe, genel kanaati belirleyecek bir etkinliğe sahip değiller. Mesela Hıncal Uluç, Fenerbahçe medyasından 10 kat daha güçlü. Zira bütün gazetelerdeki yayın müdürleri, editörleri üzerinde geçmiş zamandan gelen manevi bir ağırlığı var. Ercan Saatçi'nin gerçekten de Hürriyet'in spor ekinin genel tutumunu belirleyebilecek bir entellektüel ağırlığa veya Selçuk Yula'nın yazdığı spor gazetesindeki diğer yazarların fikir ve görüşlerini etkileyebilecek bir merkez siklete filan sahip olduğuna inanmak, Hansel ve Gratel'in gerçek bir hikaye olduğuna inanmak kadar saçma.

Bunu da nereden görüyoruz? İşte bu şike soruşturması en sonunda bu gerçeği fas etti. Aziz Yıldırım dönemi boyunca ihmal edilmiş, medya ile ilişkilerin sonucunu da gördük. Bugün ortada, soruşturma safhası sırasında yaşanan hukuka aykırılıkları, adaletsizlikleri, kendisine servis edilen bilgileri denetleyen, değerlendiren tek bir gazete dahi yok. Bu adamlar, Fenerbahçe'nin Galatasaray'a teşvik girişiminde bulunduğunu, Bilyoneri kapattığını, Emenike ile Sezer'in para sayarken görüntüleri olduğunu, beyaz bir çanta ile Ümit Karan'a para gittiği, Fenerbahçe Konyaspor maçında şike yapıldığı filan her şeyi yazdılar. Peki Bilyoner'in, gece kulübü olduğunu, Galatasaray'a teşvik primi denilen görüşmenin "abi nasılsın ne yapıyorsun"dan mürekkep bir telefon konuşması olduğunu, Beşiktaş maçında şike yapıldığı iddiasını ve daha bir dolu gerçek dışı çıkan iddiayı bu tonla yazdılar mı? Havanızı alırsınız. Hiçbiri medyada yok. Eskişehirspor Fenerbahçe maçında Aziz Yıldırım'ın şike taktiği verdiğini iddia eden medya, bu iddianın temeli olan konuşmayı, yani aralarında Eskişehirspor yöneticileri varken Aziz Yıldırım'ın bir şaka yaptığını filan yazdı mı? Yok. Adamlar, haberin devamında şike taktiği filan olmadığı "böyle oynarsanız sizi yeneriz, olmaz böyle" diye adamın şaka yaptığı buz gibi belliyken, "Aziz Yıldırım'dan şike taktiği" diye manşet attılar. Milyonlarca insan da gerçekten Aziz Yıldırım'ın şike taktiği filan verdiğini sanıyor.

Bütün bunları günlük muhabirler kadar köşeyazarları, spor basınının başını tutmuş insanlar da söyleyebilirdi. Kimler? Erman Toroğlu'lar, Serhat Ulueren'leri filan saymıyorum, kişisel husumetlerini programlarının ana malzemesi yapan tıynetteki insanlara söylenebilecek bir şey yok. Ancak bir Uğur Meleke, Mehmet Demirkol, Bağış Erten hatta Tanıl Bora bunları yazamaz mıydı? Bu insanlar, oturup da "ya arkadaş bir ton şey iddia ediliyor ama ortada elle tutulur bir şey yok, bir çok iddia yalan çıkıyor, Fenerbahçe - Galatasaray'a nasıl teşvik primi vermeye çalışsın, Beşiktaş maçında şike girişiminde bulunur mu, Yılmaz Vural Konya maçından sonra Cemil Turanla bir saat görüştüyse bunun şikeyle ne alakası var, Ümit Karan'a gönderildiği iddia edilen çantada para olduğu iddia ediliyordu saat çıktı, Buca maçında şike yapıldığı iddia ediliyordu bir tane Bucalı oyuncuya soru sorulmuş değil, Bursaspor maçında teşvik primi vardı hepsi hava civa oldu" diye giden onlarca haksızlık karşısında "bu işte bir gariplik var" diyemez miydi? Eskişehirspor maçıyla ilgili aptalca iddialara bakıp da "lan bu yanlış" demek için deha olmak filan mı gerekiyor? Onu geçtim, hiçbiri bilmiyor muydu TFF'nin bir tüzüğü ve disiplin talimatı olduğunu, disiplin talimatına göre savunma almadan ceza verilemeyeceğini, tüzüğe göre cezayı TFF Yönetim Kurulunun değil PFDK'nın verebileceğini, dahası Etik Kurulu raporunu hazırlamadan dosyanın PFDK'ya sevk edilemeyeceğini? Bunları öğrenmek, bunları yazmak çok mu zor? Zor, çünkü bunlar "muteber" değil. Bunlar, o algı grubu için Veli Küçük'e yapılan haksızlıkları yazmak kadar "münasebetsiz". Mehmet Demirkol'un veya Tanıl Bora'nın ya da saydığım diğer isimlerin Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'yi bir Veli Küçük olarak gördüğünü iddia etmiyorum ancak içlerinde bulundukları ortamdaki genel algılama bu yönde. Bu algılamanın sonuçlarıyla da karşılaşıyorlar. Yani "münasebetsiz" bir yazı yazmış oluyorlar. "Şikeyi mi savunuyorsun" gibi ithamlara maruz kalıp "oyun dışı" olmaktan bilinçli bilinçsiz bir güdüyle çekiniyorlar ya da çekinebilirler. Tanıl ağabey için bunu söylemiyorum, kendisi hemen bir sokak aşağıda oturur, böyle demek doğruysa mahalleden de komşumdur, uzun süredir hayranıyım, evde boy boy kitapları var, hayatı boyunca münasebetsiz bulunan doğruları söylemekten çekinmemiş bir insana bunu söylemek haksızlığın dik alası olur. Ama, o da işte algı durumundan etkileniyor. O da zaten kafadan pis ve pisliğe bulaştığını düşündüğü Türk futbolunun en kirli figürü olarak gördüğü bir insanın ceza almasını hararetle bekliyor ve bu arada da "delil", "iddia", "ispat" gibi lüzumsuz detaylarla belli ki kendini yormak istemiyor.

Fenerbahçeli olmak bugün bu medyada "münasebetsiz" bir şey. Saklanması, gizlenmesi, üstünün kapatılması gereken, aynı "ton" olarak kabul edilen görüş ve düşüncelerin ifade edilmemesi icap eden bir "renk." Bu da yeni filan değil. 10 senedir böyle. NTVSPOR, Türkiye'de Fenerbahçeli olmakla itham edildi. Büyük bir kamuoyu baskısı oluştu. Neden? Efendim Rıdvan Fenerbahçeliymiş. Ne var bunda? Adamın söyledikleri doğru olabilir, yanlış olabilir, yıllarca Hıncal Uluç bu kanalda prime time'da yayın yapan "Galatasaraylı" diye NTV'nin "Galatasaraylı" bir biasa sahip olduğunu, böyle bir tutumu olduğunu filan iddia eden çıktı mı? Hıncal Uluç'tan haz etmeyen milyonlarla dolu bu ülke ancak Hıncal Uluç'un Galatasaraylı olması bir eleştiri olarak hiçbir zaman ortaya çıkmadı. En fazla söylediği yanlıştır, haksızdır, bu cihette giden, içinde yer aldığı kurumu da bağlamayan sözler söylendi. Doğru tavır da budur. Rıdvan'ın, Demirkol'un Fenerbahçeli olması neden bir "hastalık"mış gibi tarif ediliyor? Mehmet Demirkol'un analizleri bile Fenerbahçeli kimliği üzerinden yeniden bir zemine oturtulup, ameliyat edildi. Mehmet Demirkol'un doğru söyleyip söylemediği değil, Fenerbahçeli olduğu, dolayısıyla taraflı olduğu, dolayısıyla "doğru ve haklı" olanı göremeyeceği, dolayısıyla Fenerbahçe'ye zemin / yer kazandırmak güdüsüyle bir takım laflar ettiği üzerine bina edilmiş komplo teorileri sayfalar dolusu yazıldı çizildi. Aynı türden bir bakış açısını Beşiktaşlı, Galatasaraylı biri için görmek mümkün mü? Değil. Siz Banu Yelkovan'ın veya Uğur Vardan'ın tuttuğu takım üzerinden, taraflı olduğunu, kendi takımına her şeyi yontmaya çalıştığını, dolayısıyla gerçeği görebilme şansı olmadığını söylediklerinin bu sebeple kategorik olarak haksız olduğunu iddia eden, özcü bir eleştiri okudunuz mu? Mümkün değil. Çünkü "Fenerbahçelilik" bu medya ve jenerasyonun kafasında bir "persona non grata" ile gezmek demek, bunu sakladığı, kapayabildiği, göze sokmadığı sürece insanlara "tahammül" gösteriliyor.

Zira söylenene "haksız" demek için söylenenle rabıtalı bir takım farklı argümanlar çıkarmak lazım. Yani şu şu şu sebepten bu söylenen haksız. Halbuki "Fenerbahçeli" ile başlayıp "taraf", "dolayısıyla objektif olamaz" ile devam eden söylem bu tip bir meşgaleden de insanı kurtarıyor. Karşıdakinin söylediğini kafadan "yanlış", "geçersiz" kümesine atıyor. En zorlanılan yerde "Mehmet Demirkol da Antu kafasında" deriz geçer, dalganın, tahkirinin serin suları içerisinde Demirkol ne dese bu saatten sonra kendisini kurtaramaz. Bu da tabi temel siyasal algoritma ile uyumlu, Fenerbahçe bir öteki, ona yarıyorsa da bu bizim zararımıza ve dolayısıyla makbul olmayan bir büyük öteki olarak Fenerbahçe'nin bu tip haklardan istifade etme ayrıcalığı yok.

Nerede bu Fenerbahçe medyası? Patlamış bir top gibi önümüzde yatıyor işte. Bugün, medyada geçtim "Fenerbahçe yanlısı" bir haberi, "hukuk" konusunda hassas, adil bir beyanı bile bulmanız mümkün değil. Objektif hukuki gerçekler, örneğin Disiplin Talimatı'nın 72. maddesi bile medyada yer bulma lüksüne sahip değil. Sabah Gazetesinden Posta'ya kadar 52 gazetede 500 köşeyazarı konu hakkında yazı yazdı, biri de "ulan böyle bir madde var" demedi, diyemedi. Objektif durum bu, böyle bir madde var, yazamıyorlar. Neden? Çünkü "makbul olmayana yarayacak münasebetsiz bir gerçek" o kadar.

Bu arada bu "Fenerbahçe medyası" efsanesi medyayı da baskı altına aldı, medya da öyle olmadığını göstermek için son 10 senede her türden adımı attı. Yaranamaz. Boşa çaba. Çünkü medyamız genel durumu çok kötü. Yani bugün karşı çıktığımız her şey, temel olarak bundan 3 sene önce de vardı. İçerikle bağdaşmayan haberler, şok edici manşetler atıp yanlış algı oluşturmalar, beğenilmeyen yöneticilere karşı olumsuz yazılardan oluşan büyük salvolar. Rijkaard'dan Zico'ya "stajyer bile olamaz" beyanlarıyla kelle almak için sallanan kılıçlar medyanın genel dilini de belirliyor. Trabzonlusu da, Beşiktaşlısı da haklı olarak rahatsız. Onlar bu rahatsızlığı yine kimlik üstünden "Fenerbahçe medyası" diye ifade ediyorlar. Büyük kolaylık. Yani hukuka saygı duymayan, objektif bir şekilde gerçekçi bir analiz yapamayan, kişisel husumetleri ile yorumlarını belirleyen, kulüp başkanları ile ilişkisinde belirleyici olduğu vehmine kapılan, futbolu futbol kuralları ve doğruları içerisinde değil, saha dışı olaylar ve düşmanlık diliyle değerlendiren medya mensuplarından kurulu bu ordu diye tarif etmek zor. Onun yerine "öteki" ile birleştir geç. Bir zamanların "siyonist medyası" veya "yalaka medya" gibi tabirlerle aynı tornadan çıkmış. Gerçekte siyonist mi medya? Değil. Ancak medyanın hak, hukuk tanımaz, faydasız bulduğu gerçekleri saklamaya teşne, faydalı bulduğu olayları ise abartarak yayınlamaya meyyal hallerinden mürekkep, konumlanması medyanın her alanında doğru ve gerçek. Muhalefette olan muhafazakar sınıflar, milli görüşçüler de bir büyük ötekileri ile bunu harman edip, tak diye söylüyorlar işte "Siyonist medya" diye. Kolay.

Şimdi tabi, elden ne gelir? Yandı gülüm keten helva. Gel de açıkla. Nasıl açıklayacaksın? Bu medyanın basın özgürlüğü yok. Bu medyanın mensuplarının bir sendikası veya iş güvencesi yok. Bu insanlar da "doğru" olan şeyleri yazabilecek lükse sahip değil ki? Afedersiniz bu medya, kendi arkadaşları aylarca para alamazken bunu bile yazamadı, yazamaz. Kendi haklarını dahi korumaktan aciz duruma düşürülmüş bir medyadan oturup da toplumsal hakları ve gerçekleri korumasını, kamuyounu bilgilendirme görevini hakkıyla yerine getirmesini beklemenin hayalperestliği içerisindeyiz hepimiz. Bu tabi pek de doğru bir beklenti değil. Ancak tam da bu sebeple, ortada bir Fenerbahçe medyası filan yok. Üstüne kurulduğu zemin itibariyle de yok, içinde çalışanların genel tutumları, davranışları, entellektüel çıktılarını belirleyen hakim figürlerin yapısı sebebiyle de yok. Ama bu efsane işe yarar olduğu sürece de devam edecek ve işe yarıyor, en azından "makbul olmayan ötekine yarayacak münasebetsiz gerçeklerin" üstü kapatılsın diye. Buyrun, işte bir kaç insan, ses çıkarmaya çalışıyor, bloglardan, twitterdan bir kaç hakikati de 3000 - 5000 kişiye bildiriyoruz, bu da bir fark yaratıyor ama, daha fazlası değil, bir fark.
Devamı ...

4 Eylül 2011

Heybetinden Sığdıramadık




Fenerbahçe sevgisi baba yüreğidir; ana kucağıdır; yâr saçlarıdır... Fenerbahçe Sevgisi kocamandır, kalbine bile sığmaz.. Fenerbahçe yıkılmaz.

Devamı ...

Reklam



Spartacus bitti. Rome'u zaten izlediniz. The Borgias çoktan hafızalardaki yerini aldı. Heyecanlanıp Mario Puzo'nun "Aile"sini de okudunuz. Game of Thrones'un yeni sezonunu heyecanla bekliyorsunuz. Tam bizlik adammışsınız, tebrik ederiz. Boardwalk Empire'ı da geçtiniz -veya artık ikinci sıraya bırakacaksınız- çünkü olmayacak işi yapıp Kennedy ailesinin 8 bölümden oluşan dizisini çektiler. 8 bölümün tamamı 720p burada, oturup izlemekten başka çaremiz yok. Amerikan Başkanları arasında en sevdiğim, şüphesiz müthiş bir hatip John Fitzgerald, kardeşi Bobby, Marilyn ve Jacqueline hatta Frank Sinatra ile Amerika'nın en parlak, en hareketli, en karanlık dönemlerinden bir tanesiyle ilgili bildiklerimizi tekrar gözden geçirip hafızaları tazeleyeceğiz. O zamana kadar da, Kennedy'nin ölümünden sonra açılan Warren Komisyonu'nun doğru kabul ettiği "magic bullet theory"e bir kere daha bakıp, jfk-online'dan davanın savcısı Jim Garrison'un bulgularına ulaşabilir veya Amerikan tarihinin en güzel konuşmalarından bir tanesi olan Kennedy'nin başkan seçildikten sonra yaptığı konuşmayı da izleyebilir / dinleyebilirsiniz. Hazır bu aralar adaletsizliklerle tebelleş haldeyiz, bir tanesiyle daha kafamızı meşgul etmek kimseyi yormaz.

Devamı ...

3 Eylül 2011

Fenerbahçe is coming!



Evren müthiş iş çıkarmış gene. Game of Thrones melodisiyle de beni ayrıca şen etti, neşeye bürüdü.

Devamı ...

George Best Superstar



İçinden geçmekte olduğumuz süreç hepimizi yordu. Güzellikleri hatırlayacak, bakacak mecalimiz de kalmadı. Ama bazı ritüelleri devam etmek lazım. Papaz kurulduğundan beri, hayranı olduğumuz George Best ile ilgili bir koleksiyon da yayınlıyoruz. Bu da en nadide parçalarından bir tanesi. Dünyanın en iyi futbolcusu, Pele ile birlikte. Biraz gıdısı büyümüş ama, çarpıcılığından bir şey kaybetmemiş.

Devamı ...

Porto, Sion, Bursaspor ve TFF'nin Açmazı



Geçtiğimiz bir kaç günde UEFA, Sion, Bursaspor ve Fenerbahçe hakkında bazı kararlar verdi. Porto kararı ışığında bu kararları değerlendirmek ve TFF'nin nasıl bir bilgisizlik / korku / baskı atmosferi içerisinde akıl dışı bir karar verdiğini de göstermek gerekiyor.

1- Porto Olayı
Apito Duorado diye bilinen Altın düdük skandalı basitçe Portekiz Ligi'nde faaliyet gösteren bazı hakemlerin, kimi takımların yöneticileri ile anlaşarak müsabaka sonuçlarını etkilediğine yönelik iddiaların ortaya çıkmasıyla başladı. Bu takımlardan bir tanesi Porto'ydu ve iddialara göre Başkanı bazı hakemlere çeşitli menfaatler temin etmiş, bu yolla bazı maçların sonuçlarını bağlamıştı. Üstelik, gerçekten bu neviden menfaatler elde ettiğini itiraf eden hakemler de vardı.

Yani Porto, müsabaka hakemlerini ayarlamak yoluyla müsabaka sonucunu etkilemekle itham ediliyordu.

9 Mayıs 2008 tarihinde, Portekiz Federasyonu, mahkeme safhasıyla bağlantısız bir disiplin yargılaması yaptı ve şikeye teşebbüs suçundan Porto'yu suçlu buldu. Bu suçun cezası olarak da şike girişiminde bulunulduğu kabul edilen 2 maç için Porto'nun 6 puanını kesti.

Bu karardan sonra, UEFA Disiplin Kurulu Porto'yu 2008/2009 Şampiyonlar Ligi sezonundan ihraç etti.

Ancak bu karar, UEFA Tahkim Kurulu tarafından bozuldu.

Benfica ile Vitoria Guimaraes, UEFA Tahkim Kurulu'nun bu kararını CAS'a götürdüler. CAS itirazları haksız buldu ve Porto'nun Şampiyonlar Ligi'ne alınması kararını onadı.

Gerekçe?

"UEFA kurallarına göre, Şampiyonlar Ligi'ne katılacak takımlar yerel veya uluslararası düzeyde, herhangi bir şekilde müsabaka sonucunu etkileyecek eylemler içerisinde bulunamazdı. Buna karşın, Şampiyonlar Ligi'ne Porto'nun katılması kararını vermekle yetkili kurum Portekiz Federasyonuydu"[1]

Ayrıntılı gerekçede, mealen henüz davanın sürdüğü, gerçeğin bütünüyle ortaya çıkmadığı, acele bir kararla hak kaybına yol açılmasının doğru olmadığı belirtiliyor, Porto'nun haklarının elinden alınamayacağı ifade ediliyordu.

Ne öğrendik?

a) Disiplin yargılaması sonucunda Porto'nun müsabaka sonuçlarını etkilemeye yönelik fiiller içerisinde olduğu sabitti.
b) Şampiyonlar Ligi'ne katılmak için takımların müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik fiiller içerisinde bulunmaması gerekiyordu.
c) Ancak, kimin Şampiyonlar Ligi'ne katılacağı yerel federasyonun kararıydı ve devam eden bir yargılama esnasında kulüplerin bu hakkı elinden alınamazdı.

Bu olay ne zaman yaşandı? UEFA'nın zero tolerance politikası ortaya çıktıktan sonra.

2- Sion Olayı
3 Yıl önce Mısırlı Kaleci Essam El Hadary'i transfer ederken kuralları çiğneyen Sion'a FIFA tarafından 5 yıl transfer yasağı konulmuştu.

İddiaya göre, Celtic ile FC Sion arasında oynanan Avrupa Ligi eleme maçlarında, FC Sion 5 senelik yasak dolmadan transfer ettiği 5 oyuncuyu oynatmıştı. Dolayısıyla sahaya oynamaya yeterliliği bulunmayan 5 oyuncuyla çıkmıştı.

UEFA, bu durumu tespit edince, İsviçre Federasyonuna bir mektup yazarak, Sion'u Avrupa Ligi'nden çekmesini önerdi. Aynı Türkiye'ye olduğu gibi, şayet bu gerçekleşmezse doğabilecek sonuçları bildirdi.

İsviçre Federasyonu, süreçle ilgili yargılamanın halen devam ettiğini ve bu konuda bir karar veremeyeceğini ifade etti.

İsviçre Federasyonu UEFA'nın talep ettiği kararı almayınca, UEFA harekete geçti ve Sion'u kupadan ihraç etti. [2]

Ne Öğrendik?

1- FIFA ve UEFA kurallarına göre Sion'a bir yasak konulmuştu ancak Sion bu yasağa açıkça uymadı. 5 oyuncuyu üstelik bir UEFA turnuvasında oynattı. Bu durum maç raporu ile tespit edilebilecek somut gerçeklikte bir hadiseydi.

2- UEFA mektup yazarak İsviçre Federasyonu'na durumu bildirdi.

3- İsviçre Federasyonu, ortadaki hadise bu kadar bariz olmasına rağmen, UEFA kararına uymadı ve yargılamanın devam ettiğini buna saygı duyulması gerektiğini bildirdi.

4- UEFA bunun üzerine Sion'u Avrupa Ligi'nden eledi. İsviçre Federasyonuna bir ceza vermedi, öcüler İsviçre'yi yemedi.

3- Bursaspor Olayı
UEFA TFF'ye bir mektup göndererek, Fenerbahçe hakkında bir soruşturma yürüdüğünü, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılan her takım gibi müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir eylem içerisinde olmadığını bildirmesi gerektiğini, şayet böyle bir eylem içerisinde yer almışsa, UEFA'ya yalan beyanda bulunduğu için, ağır yaptırımlarla karşılaşabileceğini, bu şartlar altında Fenerbahçe'nin kendi iradesiyle Şampiyonlar Ligi'nden çekilebileceğini, bu olmazsa TFF'nin kendi yetkisini kullanarak Fenerbahçe'yi Ligden çekebileceğini, bu iki durum da gerçekleşmezse, UEFA'nın kendi yetkisi dahilinde 1 senelik idari tedbir uygulayabileceğini ve soruşturma açabileceğini bildirdi.

Bütün bu ihtimalleri değerlendiren TFF, Porto örneğinden bir ders alarak, soruşturmanın sürdüğünü, Fenerbahçe'nin henüz bir ceza almadığını, UEFA'nın geçmişte ceza alan takımları dahi Ligine aldığını, kulübün şike yapmadığına ve iddiaların asılsız olduğuna inandığını, süren bir yargılama esnasında kulübün haklarından mahrum bırakılamayacağını, TFF'nin durumu ve sonuçlarını ilgili kulübe bildirdiğini ve tüm iyiniyeti gösterdiğini bildiren bir mektup yazmak yerine, şak diye Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'nden çekti.

Durumu görüşen UEFA'nın ilgili komitesi de hakkında soruşturma süren bir diğer Türk takımı olan Trabzonspor'u Şampiyonlar Ligi'ne ekledi.

Bursaspor bu karara itiraz etti.

UEFA ne cevap verdi?

konunun muhattabının UEFA olmadığı ve kararı Türkiye Futbol Federasyonu'nun aldığı belirtildi.


Sonuç

1- Şampiyonlar Ligi'ne ve Avrupa Ligi'ne kimin katılacağını belirleme yetkisi yerel federasyonundur.

2- Sion örneğinde olduğu gibi açık bir aykırılık olsa dahi UEFA, yerel federasyon kararına uyar, daha sonra kendi disiplin hükümlerini uygular.

3- Porto örneği açık bir şekilde, "transfer yasağı olan bir kulübün bu yasak sürerken 5 oyuncu transfer edip UEFA turnuvasında oynatması" kabilinden armut gibi ortada olan bir durum olmayan şike soruşturması sürerken, yargı sonucunun beklenmesi gerektiğini, bu süreç sırasında da Federasyonun kulübü Şampiyonlar Ligi'ne gönderebileceğini ifade eder.

4- UEFA, bunu bildiği için fişi kendi çekmeye yanaşmamış, bıçağı Federasyonun eline vermiş, TFF ya apaçık bütün bu olaylardan habersiz olduğu ya da ağır bir baskı altında kaldığı için hukuken yapması gerekeni yapmamış ve Fenerbahçe'nin hukuki haklarını elinden almış, büyük bir zarara uğratmıştır.

5- Bu karar sebebiyle bugün federasyon büyük bir tazminat ödeme yükümlülüğü altında olduğu gibi, Türkiye futbolu da işin içinden çıkılmaz bir buhrana sürüklenmiştir. Zira, ligin Şampiyonu Fenerbahçe'nin doğal hakkı gaspedilmiştir, yerine gelen Trabzonspor bu işten menfaat sağlamıştır ancak kendisi hakkında da bir soruşturma sürmektedir. Yani şayet Soruşturma sürdüğü için kulübün hakları elinden alınabiliyorsa bu halde Şampiyonlar Ligi'ne katılması gereken takım Bursaspor'dur. Yok soruşturma süreci yukarıdaki örneklerden de açıkça gözüktüğü gibi böyle bir haktan mahrum edilmeye yeter değilse, o zaman Şampiyonlar Ligi'ne katılması gereken takım Fenerbahçe'dir. Bir başka deyişle ya Bursaspor haklıdır, ya Fenerbahçe. UEFA, kararı TFF'ye aldırdığı için, bu açmazın mesulü de tabi TFF'dir.

TFF şunu açıkça ortaya koymalıdır:

Eşitlik ilkesi gereği, hakkında soruşturma süren bir takımı hangi gerekçe ile Şampiyonlar Ligi'nden mahrum bırakmış, diğerini ise hangi gerekçe ile Şampiyonlar Ligi'ne katmıştır?

Şayet Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkı soruşturma sürdüğü için elinden alınmışsa, bu halde hangi sebeple Bursaspor'un hakkı yenmiştir?

TFF, baskı altında öyle bir işbilmezlik yapmıştır ki, eşitlik ilkesini ihlal etmiş, bunun sonucunda da tüm kulüplere eşit yaklaşması ve aynı durumdakilere aynı yaptırımı uygulaması gereken bir federasyon olma niteliğini kaybetmiştir. Bir kararla 2 mağdur yaratabilen, büyük bir haksızlığa imza atmıştır.

Elbette bunun sonuçları olacaktır ve etrafı saran panik halkası da tam da bu sonuçlardan kaynaklanmaktadır.

[1] http://www.dailymail.co.uk/Champions-League.html
[2] http://www.guardian.co.uk/fc-sion
Devamı ...

1 Eylül 2011

Yalanlar ve Gerçekler


Şike soruşturması başladığından beri soruşturma dosyasında yer alan bir çok bulgu medyaya yansıdı. Heyecanlı medya mensupları sağdan soldan duydukları bir çok "bilgi"yi de kamuoyu ile paylaşmaktan çekinmediler. Şöyle bir toplama yapalım dedik, neler yalan neler doğru çıktı.

Yalan: Emenike ve Sezer'in para sayarken görüntüleri var. [1]

Gerçek: Bu görüntüler asla ortaya çıkmadı. Emenike ve Sezer ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Böyle görüntülerin olduğu daha sonra Emniyet birimleri tarafından da yalanlanacaktı.

Yalan: 6 Temmuz tarihinde medyaya yansıyan haberlere göre savcı son 5 maçın sonuçlarını biliyorduk demişti. Hatta Mehmet Ali Aydınlar ile yaptığı görüşmede Fenerbahçe'nin oynadığı son beş maçın bağlandığını ifade etmişti. [2]

Gerçek: Bundan tam 41 gün sonra, Aziz Yıldırım'ın yazdığı bir mektup üzerine açıklama yapma gereği hisseden Savcı Berk, "Son 5 maçın sonuçlarını bildiği" yönünde bir ifadesi olduğunu yalanladı. [3]

Yalan: Aziz Yıldırım, Ali Kıratlı aracılığı ile Ümit Karan'a beyaz bir çantada para göndermişti. Polis takibinde bu durum tespit edilmiş ancak Ümit Karan son model Porsche'una atlayıp gidince polis izini sürememişti. [4]

Gerçek: Beyaz çantada para değil, saat olduğu ortaya çıktı. Konunun Aziz Yıldırım ile hiçbir alakası yoktu. Ümit Karan ile aile dostu olan Ali Kıratlı bir hediye vermek istemişti.[5]

Yalan: 7 Temmuz tarihli habere göre UEFA "%1 bile şike şüphesi varsa düşürün" demişti. [6]

Gerçek: UEFA 7 Temmuz tarihinde Deutsche Welle'ye yaptığı açıklamada, aynen şöyle diyordu: "UEFA kaynakları, yargının yürüttüğü soruşturma devam ediyor olsa da Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılma durumunun olabileceğini, yargı süreci tamamlanana ve suçu ispatlanana kadar herkesin masum olduğunu, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılması ya da katılmaması konusunda Türkiye Futbol Federasyonu'nun vereceği kararın beklendiğini kaydediyorlar. " [7]

Yalan: Fenerbahçe Konyaspor maçında şike yapmıştı. Haber aynen şöyle diyordu: "Spor Toto Süper Lig’in 25. haftasında Şükrü Saracoğlu Stadı’nda oynanan ve Fenerbahçe’nin 2-0 kazandığı Konyaspor maçında da şike yapıldığı iddia edildi. Bu iddia üzerine tüm oklar geçen yıl Konyaspor’da teknik direktörlük görevinde bulunan Yılmaz Vural’a çevrildi. Vural, gözaltına alınmak için aranıyor." [8]

Gerçek: Yılmaz Vural adliyeye gidip ifade verdi. Sonra da elini kolunu sallayarak çıktı. [9] Çıkarken de medya mensuplarına "defolun terbiyesizler" diye bağırdı. Hiçbir suç isnadı veya şüphesi yoktu.

Yalan: Can Arat şike yapmıştı, işleri halletmişti. İddiaya göre Fenerbahçe - İBB maçında Fenerbahçeli yöneticiler Can Arat'ı bağlamış, görüşeceklerdi. [10]

Gerçek: Can Arat ifadeye çağrıldı, serbest bırakıldı. [11]

Yalan: 5 Temmuz tarihinde "Kilit Maç: Bucaspor" başlığıyla medyaya yansıyan haberlere göre Fenerbahçeli yöneticiler Bucasporlu Musa Aydın ve 4 Bucalı yabancı futbolcuyu bağlamış, maçın sonucunu önceden ayarlamıştı. [12]

Gerçek: O tarihten bu tarihe kadar bir tane bile Bucasporlu oyuncu ifade vermeye dahi çağrılmadı.

Yalan: Fenerbahçe, Galatasaray - Trabzonspor maçından önce Galatasaraylı bir yöneticiye teşvik girişiminde bulundu. [13]

Gerçek: Öyle bir şey zaten yoktu. Teşvik girişimi dedikleri görüşmeler de Şekip Mosturoğlu ile Adnan Sezgin arasında geçen "abi naptın, kaçta buluşuyoruz" tadında konuşmalardan ibaretti. İddia o kadar gayri ciddiydi ki, kimse Adnan Sezgin'i çağırıp "nedir bu işin aslı" diye sorma girişiminde bile bulunmadı.

Yalan: 4 Temmuz tarihli habere göre Serdal Adalı, İbrahim Akın'a Türkiye Kupası Final Maçı'ndan önce "oynama seni transfer edelim" demişti. [14]

Gerçek: Ne Serdal Adalı ne Tayfur Havutçu'nun bunu söylediğini gösteren hiçbir bulgu ortaya çıkmadı. Tamamen yalandı.

Yalan: Fenerbahçe Kasımpaşaspor maçında şike yapmıştı.

Gerçek: Polis fezlekesinde Kasımpaşasporlu tek bir oyuncu veya yönetici "şüpheli" sıfatıyla yer almadı. Yani müsabaka sonucunu etkilemek için bir teklif ve bu teklifin kabulünden oluşan şike suçunu Fenerbahçeli yöneticiler kimseye hiçbir teklifte bulunmadan ve kimsenin kabulü olmadan yapmışlardı.

Yalan: Kayserispor - Manisaspor maçı bağlanmıştı.

Gerçek: Bağlananın bu maç değil, Önder Turacı'nın düğün hazırlıkları olduğu ortaya çıktı. [15]

Yalan: Tayfur Havutçu Bursaspor maçından önce Yusuf Turanlı ile şike pazarlığı yapmıştı.

Gerçek: Şike pazarlığı değil, transfer görüşmesi yaptığı ortaya çıktı. Zaten medyaya yansıyan hiçbir bulguda müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir teklif ve bu teklifin kabulü bulunmuyordu.

Yalan: 3 Temmuz tarihli bir habere göre Ali Kıratlı şike parasını Eskişehir'e götürmüş, trafik polisi kılığındaki polis memurları bagajda 400.000 TL'yi tespit etmiş, bu para da Bülent Uygun ve Ümit Karan'a teslim edilirken teknik takipte görüntülenmişti. [16]

Gerçek: Bu haberden bir daha haber alınamadı. 3 Temmuz'da ortaya çıktı ve sonra bir daha gözükmedi. Paranın teslim edildiği iddia edilen beyaz çanta ile saatin teslim edildiği ise Ümit Karan'ın avukatı tarafından ispatlandı. Para alış verişi sırasında yapılan tek bir görüntüleme bile yoktu. Bütünüyle yalandı. [17]

Yalan: Fenerbahçe Bilyoner'i kapatmıştı. Habere göre internetten bahis oynanan Bilyoner isimli siteyi Fenerbahçe yönetimi kapatmış, voliyi vurmuştu. [18]

Gerçek: Evet, Fenerbahçe Bilyoner'i kapattı ama Sivas maçından sonra şampiyonluk kutlaması yapmak için bir gece kulübü olan Bilyoner'i. [19]

Yalan: Emniyet 19 maçta şike ve teşvik primi girişimini tespit etmişti.

Gerçek: Bu 19 maçın 2 tanesi BankAsya 1. Lig'de oynanıyordu, 1 tanesi Türkiye Kupası Final maçıydı kaldı 16 maç. Türkiye Kupası final maçında şike yapıldığına dair hiçbir somut bulgu ortaya çıkmadı. Geriye kalan 16 maçtan 2 tanesi Trabzonspor'a ait şike teşebbüsleriydi ki, bunlarla ilgili de hiçbir ciddi iddia ortaya konulmadı zaten şüphelilerin hepsi serbest bırakıldı, kaldı 14 maç. 14 Maçtan tarihe göre, Beşiktaş - Fenerahçe maçında şike yapıldığı iddia edildi, bir tane dahi şike şüphelisi bu maçtan dolayı ifadeye çağrılmadı, Kayserispor - Manisaspor maçında şike olarak lanse edilen şey Önder Turacı'nın nikah hazırlıkları için yaptığı görüşmelerdi, Bursaspor - İBB maçında teşvik girişiminde bulunulduğu iddia edildi, tek bir soru bile muhataplara sorulmadı, Gençlerbirliği - Fenerbahçe maçında şike yapıldığı iddia edildi, maçtan sonra bazı Gençlerbirliği oyuncuları "Trabzon için oynadık ama başaramadık" diye açıklama yapmıştı. Hiçbir somut bulgu ortaya çıkmadı. Fenerbahçe - Konyaspor maçında şike yapıldığı iddia edildi, şikenin diğer şüphelisi Yılmaz Vural serbest bırakıldı, Gençlerbirliği - Trabzonspor maçında teşvik girişiminde bulunulduğu iddia edildi, teşvik aldığı söylenen Serdar Kulbilge ve Cengiz Demirel serbest bir şekilde hayatlarını devam ettiriyor, Eskişehirspor - Fenerbahçe maçında şike yapıldığı, çantalarla paraların gittiği iddia edildi, çantada gidenin saat olduğu tespit edildi, Bursaspor - Trabzonspor maçında teşvik primi verilmişti, ne Gökçek Vederson ne de diğer muhatap olduğu söylenen Sercan'a bir allah kulu "hayırdır" diye sormadı. Serbestler. Bucaspor - Fenerbahçe maçında şike yapıldığı iddia edildi, hiçbir somut bulgu ortaya çıkmadı. Bucasporlu tek bir oyuncu bile şüpheli değil. Fenerbahçe - İBB maçında şike yapıldığı iddia edildi, herkes serbest. Karabük - Fenerbahçe maçında şike yapıldığı söylendi, şike yaptığı iddia edilen Emenike bugün Moskova'da. Fenerbahçe - Ankaragücü maçında şike yapıldığı iddia edildi, hiçbir şey çıkmadı. Trabzonspor - İBB maçında teşvik girişimi verildiği iddia edildi, bununla ilgili bir soru bile sorulmadı. Sivasspor - Fenerbahçe maçında şike yapıldığı iddia edildi, Mehmet Yıldız serbest bırakıldı, Korcan'ın neden hala içeride olduğu da tüm muallaklığını koruyor. Şu ana kadar bu maçla ilgili medyaya yansıyan bulgular arasında bir tane şike teklifi bir tane de kabulü yok. [20]

Yalan: TFF, savunma almadan ceza verebilirdi.

Gerçek: TFF Yönetim Kurulu zaten ceza veremez. Disiplin Cezalarını PFDK verir. Onlar da Disiplin Talimatı'nın 72. maddesi gereği savunma almadan ceza veremez.

Yalan: UEFA Türkiye'yi 8 yıl kupalardan men edebilirdi.

Gerçek: UEFA, şayet şike yaptığı anlaşılırsa, şike yaptığı halde yapmadım dediği için ilgili kulübü 8 yıla kadar kupalardan men edebilirdi.

Yalan: Şikeye dair çok somut bulgular var, adeta sanat eseri bir soruşturma, mükemmel bir şey, harikulade, ağzım dilim tutuldu.

Gerçek: ahahahaaaaa

[1] http://gundem.milliyet.com.tr/sike-parasini-sayarken-kameraya-yakalandi/gundem/gundemdetay/04.07.2011/1409969/default.htm
[2] http://www.cnnturk.com/2011/yazarlar/07/06/son.5.maci.biliyorduk/622186.0/index.html
[3] http://t24.com.tr/haberdetay/163081.aspx
[4] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/07/09/polisin-takibinden-son-model-porsche-kurtardi
[5] http://www.cnnturk.com/2011/spor/08/05/cantanin.icinden.saat.cikti/625181.0/index.html
[6] http://www.sabah.com.tr/SabahSpor/Futbol/2011/07/07/uefa-geregini-yapin
[7] http://www.dw-world.de/dw/article/0,,15218978,00.html
[8] http://www.ntvmsnbc.com/id/25229145/
[9] http://haber.gazetevatan.com/Haber/388580/1/Gundem
[10] http://gundem.milliyet.com.tr/fenerbahce-ibb-macinda-arat-iddiasi/gundem/gundemdetay/30.07.2011/1420428/default.htm
[11] http://spor.mynet.com/haber/can-arat-serbest-birakildi/38786
[12] http://www.takvim.com.tr/Fenerbahce/2011/07/05/kilit-macbucasporfenerbahce
[13] http://www.htspor.com/haber/haber/651211-gsaraya-tesvik-girisimi
[14] http://spor.mynet.com/haber/macta-oynama-seni-besiktasa-alacagim/37784
[15] http://www.dha.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=188011
[16] http://www.gazeteport.com.tr/haber/40692/paralari_kiratli_mi_goturdu
[17] http://www.haber24.com/Video-Haber/1-197166/Umit-Karan-cantadan-yirtti.html
[18] http://www.gazeteport.com.tr/haber/46369/bilyoneri_kapatin
[19] http://www.fbhaber.org/?p=1769
[20] http://papazincayiri.blogspot.com/2011/08/emniyet-tarafndan-sike-yapldg-iddia.html
Devamı ...

31 Ağustos 2011

Tayfur, Şike Soruşturması ve Adaletsizliğin Panoraması



Dün basında "Tayfur Havutçu'nun tutuklu bulunduğu süre içerisinde -tam 30 kilo- verdiği"ne yönelik haberler yer aldı. Arkasından da bu haberler yalanlandı. Tayfur 30 kilo vermemişti, Ramazan boyunca oruç tuttuğu için belirli bir kilo kaybı olmuştu ancak sağlık durumu iyiydi. "Oh rahatladık, şükür!" diyebiliyor muyuz? Yani 30 kilo vermediyse mesele yok öyle mi? Bir insanın hiçbir meşru sebep bulunmazken 47 gün boyunca, ailesinden, sevdiklerinden uzakta, tutuklu bir şekilde cezaevinde yaşaması, özgürlüğünden alıkonulmasında bir sıkıntı yok mu?

Şike soruşturması 3 Temmuz günü başladı. 6 Temmuz'da Emniyet'in adil yargılanma ilkesine ve ilgili tüm Adalet Bakanlığı genelgelerine aykırı olarak yaptığı "19 maçta şike ve teşvik primi tespit ettik" açıklamasına konu olan 19 maç içerisinde "Beşiktaş - İstanbul B.B" Türkiye Kupası Final maçı da bulunmaktaydı.

10 Temmuz günü Çarşı, Trabzonspor'un şampiyonluğunu kutladığını ilan etti. 3 Temmuz'dan 10 Temmuz'a kadar geçen süreci yeterli görmüşler, Fenerbahçe'nin kesinlikle şike yaptığına inanmışlar ve "alınteri" ile şampiyonluğu kazandığını düşündükleri Trabzonspor'a bir jestte bulunmuşlardı.

Heyhat, 11 Temmuz günü Sadri Şener gözaltına alındı. 12 Temmuz tarihinde ise emniyete ifade vermeye çağrılanlar Beşiktaş Asbaşkanı Serdal Adalı ile Teknik Direktör Tayfur Havutçu oldu. 13 Temmuz günü, Tayfur Havutçu ve Serdal Adalı'nın tutuklu yargılanmasına karar verildi. Medya İbrahim Akın'a Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu tarafından şike teklifi yapıldığı iddiasıyla çalkalanıyor, İbrahim Akın'ın da bu teklifi kabul ederek şike yaptığı iddia ediliyordu. Medyaya yansıyan ilgili teknik takip dökümleri şunlardı:

"HAVUTÇU: Biz şimdi bak. Bu Akın ile İskender. Ben söyledim şimdi. Onun kesinlikle şey yapmak istiyorlar ikisini.
TURANLI: Almak istiyorlar.
HAVUTÇU: Kesin yani. Şimdi bu maçla falan alakası yok yani onun için. İbrahim Akın'ı istiyorum çünkü yani.
TURANLI: İbrahim Akın ve İskender'in benim olduğunu bütün Türkiye biliyor. Çocuklar hemen gelmek istiyor hocam hiçbir sıkıntı yok yani. İskender şu anda senin yanında. Yani o derece."


Aynı gün Çarşı, artık herkesin ağzına pelesenk olmuş "aklanın da gelin" mealli bir açıklama yayınlıyor, Trabzonspor'un şampiyonluğunu kutlayan görsel siteden kaldırılıyor, ilgili adminin de yetkisinin alındığı konuşuluyordu.

14 Temmuz tarihli Radikal ise gelişmeleri şu şekilde özetliyordu:

"Şike soruşturmasında ilk itiraflar İstanbul BB'li İbrahim Akın ile İskender Alın'dan geldi. İki topçunun suçlamaları kabul ettiği, Serdal Adalı'nın Akın'a 150 bin dolarlık at hediye ettiği iddia edildi."

İşin ilginç yanı şuydu, 4 Temmuz tarihli gazetelerde Beşiktaş Asbaşkanı Serdal Adalı'nın İbrahim Akın'a "oynama seni alacağız" dediği iddia ediliyordu. Bu iddiayı doğrulayan hiçbir teknik takip dökümanı daha sonra medyada yer almadı. 20 Temmuz tarihli Sabah Gazetesi'nde "Serdal Adalı'yı yakan görüşmeler" başlığıyla verilen haberde, Serdal Adalı'nın İbrahim Akın'a "oyna", "oynama" gibi doğrudan bir ifadesine rastlanmıyor, Yusuf Turanlı isimli menejerin bu sözleri İbrahim Akın'a söylediği iddialarına yer veriliyordu.

Medyada yer bulan iddialara göre, Bursaspor maçından önce Tayfur Havutçu, Yusuf Turanlı'yı Bursa'ya çağırmış burada kendisiyle görüşmüştü. Turanlı, burada Adalı ve Havutçu ile bir araya gelmişti. 9 Mayıs'ta Serdal Adalı'nın Şişli'deki Adalı Holding binasında da bir buluşma yaşanmış. Turanlı ve Adalı, İbrahim Akın ve İskender Alın'ın Beşiktaş'a transferini görüşmüş. Prensipte de anlaşma sağlanmıştı.

6222 sayılı kanun bağlamında, müsabaka sonucunu etkilemeye yönelik bir suç işlemek için bir teklif ve kabul bulunması gerektiğini artık herkes biliyor. Şu ana kadar medyaya yansıyan bulgular arasında böyle bir teklif ve kabul de yok. Tam tersine normal bir transfer operasyonu ifa ediliyor.

Tayfur şu yukarıda yer alan "bulgular" ve bunların medyaya yansıyan hali sebebiyle hala tutuklu.

Toplarsak,

1- İddia şu: "Bu transfer görüşmeleri esasında şikedir." Nasıl? Şike suçunun tanımı belli. Bir transfer görüşmesi nasıl şike suçu olabilir? Şike suçunu gösterecek temel deliller yani teklif, kabul ve bu ilişkiyi gösterecek fiziki takip sonuçları, bir menfaat alışverişi neden ortada yok?

2- Tayfur Havutçu ve Serdal Adalı Mayıs ayındaki görüşmelere dair delilleri karartabilir. Bunu kabul etmek mümkün mü? Yani Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu bundan yaklaşık 4 ay öncesinde gerçekleşen ve sonuçlanan bir olayın hangi delillerini karartabilir? Zaman makinesi mı var bu adamların? Geçmişe geri mi dönecekler? Bu delilleri varsa zaten emniyet toplamış, onları da işte medyaya servis ediyor, oradan da öğreniyoruz. Zaten elde edilen bulgularda şike suçunu gösteren herhangi bir şey yok. Tek ciddiye alınabilir şey, İbrahim Akın'ın itiraf ettiği idi, bugün o itirafın psikolojik baskı altında verildiğini de biliyoruz.

3- Madem emniyet Beşiktaş - İstanbul B.B final maçında şike yapıldığına inanıyormuş, maçtan sonra veya maç öncesinde neden suçüstü yapmamış? Neden suçu işleyecek şahısları hemen maçtan sonra gözaltına almamış. Niçin suçun işlenmesine müsaade etmiş? Suç üstü olmaması hali emniyet birimlerinin de bu maçta şike olduğuna yönelik ciddi bir şüpheleri bulunmadığını göstermiyor mu?

4- Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu'nun transfer görüşmelerini herkesden gizli, kimseye söylemeden yapmış olmaları mümkün mü? Şayet bu isimler böyle bir faaliyet içerisindelerse o halde, bundan Yıldırım Demirören'in hiçbir haberi olmaması makul mu? Yani iddia şu, Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu şike girişiminde bulundu ama Demirören'in haberi yok. Veya doğrusu şöyle, Serdal Adalı ve Tayfur Havutçu transfer girişiminde bulundu ama Beşiktaş başkanı bundan haberdar değil. Bu olacak bir şey mi? Neden Yıldırım Demirören'e olay sorulmuyor? Niçin bu işlere müsaade eden, etmesi gereken, kendi bilgisi dahilindeki bir operasyonda Başkan sıfatıyla sorumluluğu bulunan Demirören dışarıda ve şayet o dışarıda ise neden bu isimler içeride?

5- İlgili disiplin talimatları gereği, şike suçunun disiplin cezası bu suçun yetkili makamlar tarafından işlenmesi halinde kulübün bir alt lige düşürülmesidir. Serdal Adalı'nın yetkili olduğu da şüphe götürmez. O halde şike iddiasının ciddi bir şekilde delillendirilmesi gerekir. Adalı ve Havutçu'ya dair hangi ciddi, somut bulgular var? Yusuf Turanlı'nın mesajları nasıl Beşiktaş'ı bağlıyor? Şayet bu mesajları atması ve bu yönde telkinde bulunması Adalı veya Havutçu tarafından Bursa'da veya diğer görüşmenin yapıldığı iddia edilen Adalı'ya ait mekanda telkin edilmişse bunun somut delili nedir? Şayet bunlar yoksa, bu insanlar neden sorumlu tutuluyor?

Soruları uzatıp, detaylandırabiliriz. Ancak benim anlamadığım nokta şu,

4 Temmuz'da Adalı'nın Akın'a oynama, seni alacağız dediği iddia ediliyordu, bu gerçek ise şike teşebbüsüydü ancak bu iddia yalan çıktı.

12 Temmuz'da İbrahim Akın'ın şikeyi itiraf ettiği iddia ediliyordu, bu da yalan çıktı.

Şu ana kadar medyaya yansıyan bulgularda hiçbir somut şike girişimi gözükmüyor.

47 gündür bu insanlar özgürlüklerinden mahrum bir şekilde cezaevinde yatıyor.

Bu zulüm değil mi yahu?

Yani emniyet, eldeki bilgi ve bulguları bir şekilde tevil edip yorumlayacak, bunu medyaya servis edecek, medya bunları abuk subuk manşetler atarak yayınlayacak, ondan sonra bir nöbetçi mahkeme tutukluluk kararı verecek ve bu ülkede insanlar tutuklanabilecek. Özgürlüklerinden mahrum bırakılacak. Bu insanların toplum nezdindeki manevi itibarları linç edilecek, bu insanların bağlı bulundukları kurumlar yara alacak ve hepimiz sessiz, sakin bu olanları, sanki film izler gibi izleyeceğiz.

Burada bir gariplik yok mu?

Çarşı özetle "aklanın gelin" demişti. Bu insanlar nasıl aklanacak? Yani bu insanlar şu an tutuklu, iddiaları göremiyorlar, kendilerini savunma araçlarına sahip değiller. Kendilerini savunacakları temel platform, mahkeme, henüz başlamış değil. Nasıl aklanacaklar? Bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması ve tutuklanması için yeter gerekçe "aklanmaması" mıdır, yani masum olduğunu kanıtlamaması mıdır yoksa suçlu olduğunun kanıtlanması mıdır?

Beşiktaş taraftarı, Fenerbahçe taraftarı olarak da sormuyorum, bir insan olarak, bu ülkeyi beraber paylaştığımız, birlikte yaşadığımız kardeşlerime soruyorum. Suçsuz, günahsız bir insan, delilleri karartma ihtimali bile olmadan, eldeki bulguların yorumlanmasından müteşekkil iddiaların medyaya servis edilmesi ile manevi itibarını kaybedebilir mi? Bu ülkede birlikte yaşadığımız bir kardeşimizin, özgürlüğü, hakları elinden bu yolla alınabilir mi?

47 gün.

Tam 47 gündür bu insanlar bu şekilde Metris Cezaevinde kalıyorlar. İnsanların özgürlüğü bu kadar değersiz mi? Hakları bu kadar hercai ellerinden alınabilir mi?

Neden sessizsiniz? Neden konuşmuyorsunuz? Nükleere karşı, Sinan Engin'e karşı, ama bu derece büyük bir zulme lal olmuş, dilini yutmuş gibi durmak yakışıyor mu insan olana?

Bazıları diyor ki Serdal Adalı'dan veya Tayfur Havutçu'dan bana ne. Kendileri uğraşsınlar.

Bu bencillik nedir? Adalet hislerimiz, demokrasiye dair inancımız ile bu durum nasıl bağdaşıyor?

Böyle bir futbol düzenini boşverin, böyle bir ülkede, böyle bir hukuk düzeninde, böyle şeylere maruz kalma ihtimaliyle yaşamaya istekli misiniz, hazır mısınız? Bir sabah asla işlemediğiniz bir suçun, hiçbir delili yokken, bir takım yorumlar üzerinden özgürlüğünüzden mahrum bırakılmayı kabul edebiliyor musunuz?

Bu insanları yalnız bırakmak işte bu manaya geliyor. Bu düzeni kabul etmek. Bu düzeni değiştirmek için elinden geleni yapmadığımız için, çok tembel, çok umarsız, çok kayıtsız kaldığımız için bu rezalette yaşamayı da benimsemek.

Bunu kendine yakıştıranlara söylenecek bir sözüm yok da, başka bir dünya mümkün dedikten sonra bu dünyadaki en kötü cehenneme boyun eğenler, sizler ne yaptığınızın farkında mısınız?
Devamı ...

30 Ağustos 2011

Yönetim Sahaya



Fenerbahçe taraftarı çok değer verdiği 2010/2011 kadrosundan bir tane daha oyuncunun satılmasını kabul etmiyor. Genel hissiyat, taraftarın elinden gelen her türlü desteği vermek için azami gayret gösterdiği, kulübün maddi sıkıntıları varsa bunun da karşılanabileceği ancak oyuncuların takımdan gönderilmesinin doğru bir çözüm yolu olmadığı yönünde. Bu da pek yanlış değil. Gerçekten de taraftar eşi benzeri olmayan bir şekilde kulübüne sahip çıkmakta. Bütün bu krize rağmen, kombineler, fenerium ürünleri, taraftar kartlar leblebi gibi satılıyor. Taraftar sokaklara düşüyor, biber gazı yiyor ancak sesini çıkartmak için her yolu deniyor. Bütün bunlara rağmen oyuncuların gitmesi de insanların moralini bozuyor.

Andre veya Lugano neden gittiler? Bunun tek cevabının para olmadığı malum. Fenerbahçe şu an Şampiyonlar Ligi gelirlerinden mahrum kaldı, TFF'den alacaklarını alıp alamadığı muallak, ligler başlamadığı için tribün ve yayın gelirlerinden muaf. Borsadaki hisseleri değer kaybettikçe, kulüp üzerindeki borç yükünün baskısı da artıyor. Kabul edelim, etmeyelim şu son 50 günde yaşananlar kulüp maliyesi üzerinde çok kritik bir etki yarattılar. Kulübün gelir kaynakları daraldı, özvarlıkları küçüldü, geçmiş dönemden gelen borçların da etkisi büyüdü. Böyle bir durum karşısında bazı oyuncuların elden çıkartılması, bu yolla kaynak sağlanarak kulübün yaşaması için gereken asgari varlığa kavuşulması bir yol olarak gözüküyor.

Ancak bu gidişlerin tek sebebi para değil. Futbolcular da insanlar. Emenike, para sebebiyle gönderilmedi. Böyle bir futbol atmosferinde yaşamını sürdüremeyeceği için gitti. Sandalla Türkiye'ye geldiği iddia edilen, yaşını değiştirdiği ileri sürülen, şike yapmakla itham edilen, gözaltına alınan sonra serbest bırakılan bir futbolcu, futbol oynayacağı ülkeye karşı derin bir sevgi duyamaz. Bu bir futbol atmosferi değil, bu bir çıldırmışlık atmosferi ve burada kalmayı tercih etmemesi de anlaşılabilir bir şey.

Andre ve Lugano'nun da bu olaylardan insan olarak etkilenmeyeceğini düşünmek yanlış olur. Şampiyonlar Ligi'nde oynamayı bekleyen, milli takımlarının önemli oyuncuları birden hayatları boyunca karşılaşmadıkları olaylarla karşılaştılar. Büyük mücadeleler, "kan ve terle" alınmış bir şampiyonluğun nasıl masaya yatırılıp ameliyat edildiğini gördüler. En masum saha içi olayların şikeye veya teşvik primine yorulmasına, yöneticilerin cezaevine götürülmesine, adaleti sağlaması gereken organların medyaya servis yapmasına, kara bir bulut gibi takımın üstüne çöken şayialar dalgasına şahit oldular. Bu bir futbol atmosferi mi? Geçtim futbolu. Bu atmosfer normal, demokratik bir ülkeye benziyor mu?

Yabancı oyunculara olanları anlatmak, onların motivasyonunu sağlamak çok zor. Ne kadar haklı olursak olalım, üstümüzden geçen bu 50 günün tahribatı hiç yokmuş gibi davranamayız. Kulüp, tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Bunun da bir takım sonuçları olacak elbette.

Bunlar ne kadar doğru olursa olsun, bütün bunları taraftarımıza izah etmek de kolay değil. Taraftar şu 50 günde çok büyük bir mücadele ve irade ortaya koydu. Kulübü asla yalnız bırakmadı. Bu insanlar holdingleri filan yönetmiyorlar. Öğrenciler, memurlar, işçiler, asgari maaşla geçimini sağlayanlar küçük bütçelerinden ayırarak kulüplerine veriyorlar. Bu insanların da güzel bir havadis duymaya, bir liderlik görmeye ihtiyaçları var. Onlar bu kadar dertlenip üzülürken birilerinin de kendileri gibi dertlendiğini, mücadele ettiğini, savaştığını görmek istiyorlar.

Yönetim Kurulu'nun hareket etmesi gerekiyor. Onlar sadece iyi günler için seçilmiş değiller. 5 ana branşta şampiyon olmanın lezzetini yaşarken yönetim kurulu üyeliği keyifli bir meşgale. Ancak böyle bir kriz anında, şu kadar haksızlık varken, kişisel imkan ve güçlerini en azından bu haksızlıkları anlatmak, kamuoyuyla iletişim kurmak, kamu otoriteleri ve medya nezdinde olması gerekenleri anlatmak için kullanmamaları çok büyük bir sorun. Yönetim kurulu kendi malvarlıklarından da kulübe nakit girişinde bulunabilir ve hatta bulunmalıdır. Neticede bahsettiğim Fenerbahçe Spor Kulübünün yönetimidir. Bu krizde hiç payları yokmuş, bu olanlarda hiç sorumlulukları bulunmuyormuş gibi davranamazlar. Bu süreçte yönetiminden mesul oldukları Fenerbahçe zarar gördü, taraftar bedeller ödedi, kendileri de elbette belirli bedelleri ödemeye hazır olmalıdır.

Andre, gitsin gitmesin, çok önemli değil. Taraftar yönetim kurulunun orada olduğunu, mücadele ettiğini, kulübün haklarını korumak için gayret gösterdiğini görmek istiyor. Bunun doğru metodunun internet sitesi üzerinden açıklama yapmak olmadığı herkesin malumu. Fenerbahçe TV gibi bir yayın organı kulübün elinde varken, yönetim kurulunun tamamının oraya çıkıp, "biz buradayız, başka bir oyuncu gitmeyecek, transfer de yapacağız, haklarımızı her merci önünde en üst düzeyde ve tüm gücümüzle koruyacağız" demesini beklemek de herhalde çok büyük bir beklenti değil. Bu süreç yalnız rakamlar veya hukuk argümanları iyi yürütülebilecek bir süreç değil. Psikoloji de önemli. Motivasyon ve azim düşerse, bunun sonuçları diğer alanları da etkileyecek.

Hareket etmemiz lazım. Sürekli bedel ödeyen, sürekli kendinden veren bir kulüp olmak Fenerbahçe'ye yakışmıyor. Daralmak, küçülmek, mücadeleyi bırakmak bu kulübün kültüründe yok. Nasıl futbolculardan 90 dakika sahada ellerinden gelen her şeyi yapmalarını bekliyorsak, bugün de bir saha var ve yönetim kurulundan da terinin son damlasına kadar çalışmasını bekliyoruz. Bunun için seçildiniz, gereğini yapın. Başka bir gerçek yok.
Devamı ...

28 Ağustos 2011

Güle güle la garra charrúa



Jonathan Wilson, Inverting the Pyramid'in 37. sayfasında Uruguay'ı şöyle anlatıyor:

According to the Italian journalist Gianni Brera in Storia critica del calcio Italiano, the 1930 World Cup final was evidence that, 'Argentina play football with a lot of imagination and elegance, but technical superiority cannot compensate for the abandonment of tactics. Between the two rioplatense national teams, the ants are the Uruguayans, the cicadas are the Argentinians.'
...
So grew up the theory of la garra charrúa - 'charrúa' relating to the indigenous Charrúa Indians of Uruguay and 'garra' meaning literally 'claw' or, more idiomatically, 'guts' or 'fighting spirit'. It was that, supposedly, that gave a nation with a population of only three million the determination to win two World Cups, and it was also that which gave a tenuous legitimacy to the brutality of later Uruguayan teams.
Türkçesi:

İtalyan gazeteci Gianni Brera'nın Storia critica del calcio Italiano kitabında anlattığına göre, 1930 Dünya Kupası finali şunu kanıtlamıştı: Arjantinliler futbolu yaratıcılık ve zarafetle oynar fakat teknik üstünlük taktiksel eksiklerin yerini dolduramaz. River Plate bölgesinden rakip bu iki takım karşılaştırılacaksa Uruguaylılar karınca ise Arjantinliler ağustos böceğidir.
...
Böylece ortaya la garra charrúa teorisi çıkıyor, 'charrúa' Uruguay yerlileri olan Charrúa kabilesiyle bağlantı kurarken, 'garra' sözlükte pençe, mecazen 'cesaret' veya 'savaşma ruhu' anlamına geliyor. Rivayete göre bu ruh, sadece 3 milyon nüfusu olan bir ulusa 2 kez Dünya Kupasını kazandıran kararlılığın kaynağıdır ve daha sonraki Uruguay milli takımlarının acımasız futboluna (tartışmalı) meşruiyetini veren güç olmuştur.
Bu satırları okuyunca hepimizin aklına aynı insan geliyordur. Bazen çok kızdırdığı da oldu bizi ama özleyeceğiz, oyuncu bulunuyor ama futbolun efsanelerini doğru çıkaran ruh kolay bulunmuyor.
Devamı ...

27 Ağustos 2011

Tuzun Koktuğu Yer



UEFA'nın mektubu aşağıda. Ne diyor UEFA, özeti şu, medya haberlerinde geçen belgelerden, soruşturma safhasında verilen tutuklu yargılama kararından ve emniyetten anladığımz kadarıyla Fenerbahçe'nin şike yaptığına dair ciddi bir durum olduğu kanaatindeyiz, bu durum karşısında da Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Liginden çekilmesini öneririz, olmazsa TFF, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkını elinden almalı. Şayet bunlar yapılmazsa herhangi bir zaman dilimi içerisinde Fenerbahçe'yi 1 seneye kadar Şampiyonlar Liginden men edebiliriz veya ilgili soruşturma hükümlerini uygularız. Süreç içerisinde Fenerbahçe'nin şike yaptığı kesinleşirse de, kulübe 8 seneye kadar men cezası verebiliriz. TFF hakkında da soruşturma açabiliriz.

Sonra da bir karar veriyor TFF, UEFA mektubunu gerekçe göstererek Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkını elinden alıyor. Fenerbahçe tahkime gidiyor, PFDK Tahkim diyor ki, sen bana bağlısın, ben de UEFA'ya bağlıyım. UEFA böyle bir karar vermiş uymak zorundayım.

Peki. UEFA ne diyor? 24 Temmuzlu UEFA Emergency Panel kararında diyor ki "TFF Şike yaptığı gerekçesiyle Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligine katılım hakkını elinden almıştır. Bu karar üstüne oturduk düşündük yerine bir önceki sezon ikinci olan Trabzonspor'u uygun bulduk."

Sonra Fenerbahçe çıkıp diyor ki, ey TFF sen benim şike yaptığıma inanıyorsan beni böyle uğraştırma, küme düşür. Bu yetkin var. Bunun da hukuki sonuçlarına katlan. Nasıl katlan? Yani madem sen benim Şampiyonlar Ligine katılma hakkımı elimden aldın, gerekçe olarak da UEFA kararında geçtiği şekilde şike yaptığıma inandığını söyledin, o zaman yetkini kullan. Bunun sorumluluğunu da al. TFF ne diyor? 3,5 saat toplandıktan sonra, "yazılı başvuruda bulunmadın"

Şimdi bu nedir yahu?

1- Şayet benim şike yaptığımı düşünüyorsan, bu gerekçeyle Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkımı elimden alıyorsan gereğini yap,

2- Şayet şike yaptığıma inanmıyorsan veya yasal sürecin beklenmesi gerektiğine inanıyorsan da benim Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkımı niye elimden aldın? O zaman UEFA'ya bir mektup da sen yazarsın, dersin ki, Ey UEFA, önerinizi görüştük, şu an kulübün şike yaptığına yönelik hiçbir adli karar yoktur, disiplin soruşturması da sürmektedir, bu sonuçlanmadan ben haklarını elinden alamam. Kulübe bildirdim, kulüp de dedi ki ben şike yapmıyorum, sorumluluğu almaya hazırım, ben gönderiyorum. Sen istersen idari tedbir yetkini kullan, istersen soruşturmanı aç.

Peki tuz nasıl koktu?

Her taraftan koktu.

Emniyet, medyaya soruşturma safhasında elde edilen bilgi ve bulguları sızdırdı. Suç işledi. Yetmedi 19 maçta şike tespit ettik diyerek adil yargılanma ilkesini ihlal etti, adalet bakanlığının ilgili genelgelerini de çiğnedi.

Medya, kendisine servis edilen bulguları hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan aynen yayınladı. 3 Temmuz'dan sonra çıkan çoğu şey de yalan çıktı. Emenike ile Sezer'in görüntüleri var dendi yokmuş, savcı 5 maçın sonucunu biliyordu dendi yalanlandı. Konyaspor maçında şike yapılmış dendi bir tane tutuklu yok, Kasımpaşa maçında şüpheli kasımpaşalı bile yok, Bucaspor maçında ifadeye çağrılan Bucasporlu futbolcu yok, Karabük maçındaki şüpheli serbest bırakıldı şimdi Moskova'da, şike yapıldığı iddia edilen Beşiktaş maçında kimse ifadeye çağrılmadı, Gençlerbirliği maçıyla ilgili ifade alındı ve salıverildi, Eskişehirspor maçında bir tane tutuklu futbolcu yok, Ümit Karan'a atfedilen beyaz çanta yalan çıktı daha da sayılabilir, tek tek. Bir Korcan tutuklu, hatalı gol yemekten. Bir de İbrahim Akın'ın baskı altında verdiği ifade. Şu kadar rezalete rağmen, kamuoyunda Fenerbahçe'nin şike yaptığı algısı kesinlikle oluştu.

TFF, hata yaptı. Bir kararı diğerini tutmuyor. Arkadaş önce dedin ki süper kupa oynanacak, sonra erteledin. Dedin ki lig ertelenmeyecek, sonra erteledin. Dedin ki, UEFA turnuvalarına katılımdan kulüpler kendileri sorumlu, kendileri bilir. Sonra Fenerbahçe'nin hakkını elinden aldın, hakkında soruşturma devam eden Beşiktaş ve Trabzonspor'u ise Avrupa'ya gönderdin. Yani TFF yönetemiyor süreci. Belirlediği tüm pozisyonlardan çark ediyorsa, böyle bir federasyonun hangi kararına güvenilebilir? Kim oturup da bugün ben Federasyona güveniyorum diyebilir? Kimse demiyor işte. Bugün Türk futbolundaki kimsenin güvenmediği bir federasyon olmayı dakka başı karar değiştirerek 1,5 ayda başardılar. Ak dediklerine kara, kara dediklerine ak diyorlar, kim nasıl güvenebilir?

UEFA, neredeyse tamamı yalan çıkan bilgilere dayanarak, örgütlü suçlardaki genel Türkiye pratiğini gözetmeksizin, 5, 7 ve 12 Temmuz tarihinde yaptığı suçsuzluk karinesinin altını çizen açıklamalarını çiğneyerek, acaip bir mektup yazdı. Mektupta bir karar yok. Şöyle yapın, diye bir şey yok. İki yol öneriyor, olmazsa kendisinin konuya bakacağını söylüyor. Gerekçe? Emniyet şöyle demiş, medyada da böyle bulgular bulunmuş. Bombayı TFF'nin eline verdi, pimi çekmesi için de bekledi.

Kulüpler hata yaptılar. Trabzonspor sürecin doğal muhatabı olduğu için müdahil olması doğal, normal, kabul edilebilir. Ancak Galatasaray nedense bir anda kendisini ateşin ortasına attı. Şimdi her şey iyi güzel geliyor da, nihayetinde futbol kamuoyunda, bu kararların alınmasında Galatasaray'ın etkili olduğuna yönelik bir algı var. E kardeşim taraftarlar arasındaki çatışmaları sen nasıl engelleyeceksin? Şimdi Allah muhafaza lig başlarsa, sporda şiddet yasası ortada. Olabilecek olayları tahmin etmemek için aptal olmak lazım. Bunların mesuliyetini kim nasıl alıyor? Kulüpler arasındaki rekabet iyi güzel de, bir sürecin bu kadar aktörü olmak doğru mu? Yarın Galatasaray taraftarı elbette kendi stadlarında Fenerbahçe aleyhine bir şeyler yapacaklar. Tezahürat mı, pankart mı ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Bunu da bütün Türkiye izleyecek. O zaman gelebilecek tepkileri kim nasıl karşılayacak? Aksiyon - reaksiyon. Her etki bir tepki doğurur. Bu lig bu halde oynanabilir mi?

Yani sürecin bileşeni olan her aşamada, her anda, ya hukuksuzluk var, ya suç var, ya yetki aşımı var ya da bariz bir sorumsuzluk var. Şimdi böyle bir bileşkede tabi tuz da koktu.

Bugün durum şu, hakkında soruşturma süren, Asbaşkanı ve Teknik Direktörü tutuklu yargılanan bir kulüp Avrupa Ligi'nde Türkiye'yi temsil ediyor. Güzel. Neden? Çünkü hakkında bir disiplin cezası veya mahkeme kararı yok. Suçsuzluk karinesi. TFF savunma almadan ceza veremez. %100 doğru.

Hakkında soruşturma süren, Başkanı bir kaç gün öncesine kadar yurtdışına çıkma yasağı alan bir kulüp de Şampiyonlar Ligi'nde Türkiye'yi temsil ediyor. Güzel. Neden? İşte yukarıdaki durumlar. Peki.

Hakkında soruşturma süren, Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri tutuklu yargılanan, hakkında bir disiplin yargılaması veya mahkeme kararı bulunmayan bir kulübün de katılım hakkı elinden alınıyor.

E bu rezalettir. Bu nerede olsa rezalettir.

Bu rezaleti de el birliği ile hep birlikte yarattık, tebrikler. Bunun sonuçlarını da elbirliği ile hep birlikte göreceğiz, ondan da kimsenin şüphesi olmasın.
Devamı ...

Fenerbahçe Üyeliği Halka Açılsın.



Evet, yine bu fotoğraf. Çünkü bendeniz için Fenerbahçe'nin halk olmasını bundan daha özel ve güzel anlatan bir resim yok. Bugünlerde, bazı sözlerin hakkını verme zamanı geldi. Bu yolda Fenerbahçe taraftarı için, Star Wars'da Darth Maul'un yaptığı gibi "At last we will reveal ourselves to the Jedi. At last we will have revenge" diye giderlenip, sonunda amaca ulaşmadan ikiye kesilmek yok. Ne olursa olsun, başarmak var. "Fenerbahçe büyüklüğü şampiyonluk ve kupa büyüklüğü değildir" cümlesini düşmanlara; "Fenerbahçe halktır" tabirini ise kendimize kanıtlamak zorundayız.


Limon'a, Hıbır'a, Pişmiş Kelle'ye ve sair mizah dergilerine, kağıt masrafları yüzünden gelen ve ufak özürler eşliğinde biz okurlara duyurulan ince zamlara burulduğumuz öğrencilik zamanları geride kaldı. "Gitti yine harçlıktan insanlık için küçük ama benim için büyük bir meblağ" bayrağını şimdi yeni nesiller taşıyor. Bizim kuşakların artık mesai kovalar hale gelmiş "mizah dergisi müdavimlerinin bir çoğu" ise her hafta bayiiden "Leman-Penguen-Uykusuz" troikasını indirirken, kafasının bir kenarına koyduğu 6 lirayı, bakkal amcaya toka etmekle meşgul.

Büyümenin, bir kariyer inşa etmenin veya bir sosyal yaşantıyı ince ince dokumanın raconu, "Bas bas paraları Leyla'ya"dan geçer. Yani nakit akar gider ama...

Kütüphaneyi açıp baktığında, kaba bir hesapla bayağı bir tutmuş kitapları yan yana görmenin keyfi paha biçilmezdir. "Alfabetik mi dizsem, tarihe göre mi ayırsam? Kemal Tahir'leri, Stephen King'lerle yan yana koysam da tefsir ciltlerini içeriden buraya mı taşısam?" derken iki saat geçiverir de "Ulan vakti boşa harcadık" demezsin.

Evdeki meskun mahallerden birine özenle yerleştirilmiş dergilerden, defalarca okuduğun için neredeyse ezbere bildiğin bir yazıyı tekrar gözden geçirmeye karar verirsin ama o dergiyi çekip alana kadar bir sürü başka sayıdan, bir sürü başka şeye dalarsın. Vakit gene, son 400 metreye giren Bold Pilot gibi geçer. Anlamazsın.

DVD'ler, figürler, koleksiyoncuların efemera dediği ıncık cıncık bir sürü şey, gezmek, tozmak, yemek, içmek... Varlığı bir dert, yokluğu yara olan sayesinde...

Birisi gelse ve dese ki " Hoşuna giden meşgalelerden bir meşgale, hobilerden bir hobi seçeceksin, ve bunun karşılığında sadece ayda 4 Lira 20 Kuruş vereceksin. Var mısın?"

Ne cevap vereceğimiz mâlum.

Ayda 4 Lira 20 Kuruş. Enteresandır, Fenerbahçe üyeliğinin bedeli de bu kadar.

"Ama bir de girerken 10.000 Lira veriyorlar" diyenleri duymamak mümkün değil.

Allah razı olsun onlardan. Para veren, altın bulsun.

Ama başka bir şeyden bahsediyoruz. Neden olduğunu açalım.

Yaşadığımız dramatik süreci anlatmaya gerek yok. Fenerbahçe taraftarları olarak, neler çektiğimiz ortada. Kulübün önündeki belirsizlik, ayakta kalmak için gereken maddi dayanakları da temelden sallanır hale getirdi. Bundan daha da önemlisi, kulübün tüzel kişiliğini temsil eden yönetim kurulunun, hareketsiz kalmakla hata yaptığını itiraf etmesiydi.

Bu atalet, önünde sonunda bir kitlesellik sorunudur.

Fenerbahçe camiasında, "yaşanan haksızlıklara" bihakkın isyan edenler yalnızca taraftarlar oldu. Yönetim kurulunun ve diğer tüm erklerin "başıbozuk" olarak değerlendirdiği taraftar kitlelerinin en son hareketi "Taraftar Kart" projesi. Bunun hareket noktalarından bir tanesi de Aziz Yıldırım'ın "1.000.000 Üye" düşüncesiydi. Türkiye şartlarında bunun çok da mümkün olmadığı bir gerçek ama her şeyin olduğu gibi bırakılması da gerekmez. Bu projeyle müthiş bir bağış / yarar sağlanacağı muhakkak ama yetmez. Yetmemeli. Daha büyük, daha net, daha "amaca müteallik" bir katılım sağlanmalı. Bunun adı da "Kulüp Üyeliği". Zira Fenerbahçe, azami fayda eşliğinde, sonuna kadar içselleştirdiği bir kitleye ancak üyelik yoluyla ulaşabilir.

"Hemen yarın üyelik giriş bedeli 3.000 Lira yapılsın. Aidatlar da 250 Liraya çıkartılsın" demek mümkün olmayabilir ama kısa zamanda buna benzer bir düzenleme yapılmalı. Fenerbahçe halka "dış kapının mandalı" olarak bakmamalı. Galatasaray'ın o her zamanki elitist - aristokrat, burnu büyük havalarının yanından geçmemeli. Bu rezil günler, en azından o gidişin durması ve Fenerbahçe'nin halkıyla bütünleşmesi için fırsat haline getirilmeli.

Yöneticilerin bile bunu duyduklarında "İsyan çıkar" demesi, halihazırdaki düzenin değişmesi gerektiğinin bir numaralı kanıtıdır.

Belli başlı kongre üyelerinin aidatlarının "muhalif ya da muktedir" olan "başkaları" tarafından ödendiği, "Selamünaleyküm kör kadı" kabilinden, herkesin bildiği ama pek kimsenin konuşmadığı bir gerçek.

Yani uzun lafın kısası;

Sıradan taraftarlar ve kendi aidatlarını kendisi yatıran kongre üyeleri, her türlü kaynağı yaratıp, sayısız fedakarlık ile bütün eylemlerin içerisinde oradan oraya koşturuyor ama bazı "muhalefete ya da iktidara yakın güdümlü ağaların, beylerin, hanım ablaların" aidatı toptan ödensin diye Fenerbahçe'ye üyelik daha kolay hale getirilmiyor ve üye aidatları komik denecek kadar ucuz tutuluyor.

Bu düzen sona ersin. Fenerbahçe halkla bir olsun. Haksızlığa isyan Fenerbahçelinin karakteriyse, halksızlığa isyan Fenerbahçe ruhunun alamet-i farikasıdır.
Devamı ...