1 Eylül 2009

Volkan Babacan'ın Talihsizliği


zico

Zico 2 ay önce sitesinde bir yazı yazmış, şimdi gördüm. Japonya, Türkiye ve Özbekistan'da çalıştığı dönemlerde bazı kelimelerin yabancı dillerdeki anlamları nedeniyle başına gelen komik olaylardan bahsetmiş. Yazı burada. Yazdığına göre Volkan Babacan Brezilyalı takım arkadaşlarının şakalarına maruz kalıyormuş çünkü Portekizce'de babacan, İngilizce'deki asshole ile aynı anlama geliyormuş. Brezilyalıların çeteleşmesine örnek ararken yedek kaleciye asshole diyip gülüyorlarmış örneğini de kullanırız bundan böyle. Shota için de aynı şey geçerliymiş, senelerde Şota Şota dedik bağrımıza bastık, o da Portekizce'de kadın tenasül uzvunun argo lügatında yer alan tanımıymış. Buradan da anlıyoruz ki Brezilyalı futbolcular bu kelimeleri her duyduklarında gülüyorlarmış, boşa değil kanımız ısınıyor bu adamlara. Volkan Babacan da canından bezip ben gitmeyi kafaya koydum derse artık sebebini biliyoruz, adamdaki talihe bakın ki Brezilya takımlarından çok Brezilyalının oynadığı takıma düşüyor.

Devamı ...

24 Mart 2009

Daum - Zico - Aragones


daum

Antu bir zamanlar şimdikinden çok daha güzeldi. Futbolu çok iyi bilen insanlar vardı, futbolu okuyup yazıyorlardı. Ortam kalabalıklaştı, kalite vasatlaştı, eski iyi yazarların çoğu gitti, kalanlar da arada bir yazıyor fakat yazıları o kadar patırtı gürültü içinde kayboluyor. Bu kalan üç beş yazarın yazdıklarını kaçırmamak için girip yazılarını arıyorum. Şu aşağıdaki yazıya da o şekilde denk geldim. Daum'un mirasının yenip yenmediği üzerine bir tartışma. Yazı Daum ve Zico'nun sistemlerinin farklı olduğu tespitine cevaben yazılmış. Yazarı DraganStojkovic, yazının linki de burada, ikinci mesaj. Bugünlerde teknik konularda yazmayı düşünüyordum, bu yazı takımın geldiği noktayı çok iyi analiz ediyor. Bu yazılar için başlangıç noktası olsun.

Sablon aynidir. (Zico ve Daum'un oyun şablonları)

Anlayis farklidir. (Zico ve Daum'un oyun anlayışları)

Daum Rinus Michels´in yaninda yetismis biri olarak "modern total futbol" anlayisini benimsemisti.

Modern total futboldan kastim‚ total futboldaki gibi toplu savunma‚ toplu hucum anlayisi‚ bunu gerceklestirmek icin bir futbolcunun mac icinde rotasyonlarda bulunarak gerektiginde 2-3 mevkiden birinde oynayabilmesi ve bunu gunumuz futbol sartlarina uygun bir saha ici dizilisle gerceklestirmekten bahsediyorum. (Daum´un zamaninda Koln´u calistiran Michels´in yaninda yetismis olmasi da tesaduf degildir zaten)

Simdi adam ortada boyle bir sistem kurmak icin ugrasti. Ote yandan bunun farkinda olmayan yonetim‚ sisteme aykiri‚ sadece sov amacli bir Anelka transferi yapti ki tarihimizin en buyuk kirilma noktalarindan biridir bu. Daum´un en buyuk yanlisi da biraz idari maslahatguzar olmasiydi. Bu transfere karsi resti cekemedi‚ cekemedigi gibi kadroda Anelka´ya yer acmaya calisti ve o siralar tamamen sekillenmis ve kati bir yapiya kavusmus olan 4-2-3-1 sablonu yumusak‚ asimetrik bir 4-2-2-2´ye donustu. 2005-06 sezonundaki calinan sampiyonlukta hirsizin suclari haricindeki en buyuk problem de buydu zaten.

Neyse...

Oyle ya da boyle o sezon sonunda bu adam gitti.

Cok cok buyuk bir hata yonetim adina...

Ama yonetim bazi seylerin azicik farkinda olsaydi‚ o zaman Daum´un yerine o duzeni benzer sekilde devam ettirebilecek birini getirebilirdi en azindan. Onlar gidip Zico´da karar kildi oysa ki Zico Japonya mill takimini yer yer 3-4-1-2‚ yer yer 4-3-1-2 oynatan‚ total futbol anlayisina da uzak duran birisiydi.

Zaten Zico ilk geldiginde garip bir 4-1-2-1-2 uygulamasina kalkismisti ve o sezon da tipki bu sezon gibi ikramci rakipler olmasa daha Kasim ayinda lige havlu atabilirdik.

Neyse ki Zico ogrenmeye acik bir yapiya sahipti ve oyun anlayisi acisindan olmasa da en azindan sablon acisindan Daum´dan kalan yapiya dondu. Ondan sonra da belimiz dogrultu.

Gecen sene de 100. yilda yaptiklarinin ustune koymustur Zico. Bunu isin icine hic Avrupa´yi katmadan soyluyorum. Avrupa´da cunu her seye ragmen 10 yilda gelebilecek bir basari elde ettik ve bunda on elemede Liverpool veya Milan yerine Anderlecht´le eslesmekten tutun‚ 2. turda Man Utd veya Barcelona yerine Sevilla ile eslesmeye varana kadar bir kura kismeti dahi etkili olmustur. (Yani bugun bircok kisi oynanan oyundan ziyade direkt "ceyrek final" payesine bakip gecen seneyi ovuyor‚ kuralar bahsettigim yonde gerceklesmis olsa belki de Avrupa acisindan cok fazla uzerinde durulmayan bir sezon gecirmis olacaktik ayni kisilerin gozunde)

Ancak yonetim Zico´nun ilk senesine gore daha fazla ileri gittigini de goremeyip bir yanlis daha yapti. Onu da gonderdi.

Simdi bir parantez daha acmak lazim. Daum´un Avrupa´daki en buyuk basarisizliklarindan biri oyun sablonu degil‚ anlayisiyla alakaliydi. O gune kadar aralarinda dogru durust top yapamamis oyunculara toplu savunma toplu hucum gibi oturtmasi cok zaman alacak bir anlayisi hemen uygulatmaya kalkti (sirf oyun ici rotasyonlarin kusursuz hale getirilmesi bile aylar hatta yillar alir bu anlayista) ve uygulamadaki aksakliklar da ters sonuclari beraberinde getirdi. Ozellikle hucumda yuklenmeye calisirken kaptirdigimiz toplarla saskin gibi yakalanip yedigimiz goller buna bir isarettir. Zico ise takimi daha sakin‚ daha kontrollu‚ her seyden once top kontrolunu elinde tutmaya calisan‚ top rakipteyken de tempoyu dusurup alan daraltmaya calisan bir yapida oynatti ki ligde cogu macta tikanmamizin ama Avrupa´da da bircok macta eskiye gore daha iyi sonuc almamizin nedenlerinin basinda bu geliyordu. Zico ile devam edilseydi adam belki yavas yavas o modern total futbol anlayisini da uygulamaya baslayacakti‚ zira Daum gibi aceleci bir yapisi yoktu Zico´nun ama akilli adamdi. Takim bazi seyleri uygulamaya basladiktan sonra bu girisimde de bulunabilirdi Zico ile...

Yonetim teknik acidan hicbir seyi goremedigi gibi bunu da goremedi.

Sonra 4 senedir Ispanya milli takimina‚ bizim 5 senedir uyguladigimiz sablonun disinda bir sablon uygulatan ama biraz da eldeki oyuncularin ustun meziyetlerinden oturu modern total futbol anlayisini o takimda gayet iyi uygulayan bir Aragones getirildi.

Bastan beri bu noktadaki yanlis suydu: Aragones´in kafasindaki bu farkliliklari takima uygulatacak kadar zamani olamayabilirdi cunku adam 70 yasindaydi. Ayrica Zico ile zaten belli bir noktaya gelinmisken silbastan yapmaya gerek yoktu ki bunun en iyi ornegi de Daum ile belli bir noktaya geldikten sonra Zico ile silbastan yaparak kaybettigimiz zamandi. Yine bu dogrultuda Aragones ile israrla devam edersek daha iyiye gidebilecegimiz sonucunu cikarabiliriz ama az once de dedigim gibi bir kere adamin yasi musait degil buna. Aragones´i acik acik onun kuracagi sistemi ilerletecek bir halefle birlikte getirselerdi ve bu konudaki planlari herkesle paylasip sabir isteselerdi belki su ankinden cok daha sakin olabilirdi bir kesim‚ en azindan benim gibilerin icinde bulundugu bir kesim.

DraganStojkovic, (23.03.2009 23:18) - Antu
Devamı ...

20 Ağustos 2008

Oralardan İyi Vurur


aragones

Antrenmandan sonra Alex ile Burak serbest vuruş çalışmışlar, Aragones dayanamayıp müdahale etmiş. En sonunda da topun başına kendi geçmiş. Büyük enerji orası kesin. Hocaya baktıkça yaşama azmiyle ayakta duran bir insan görüyoruz. Sanki seneler onu aşağı çekiyor oysa iradesiyle ayakta duruyor. Star Wars kahramanı gibi, Obi Van Kenobi gibi yaşıyor adam. İşin “edebi” yakasını bitirdiysek iddia kısmına geçelim. Frikik yarışması yapsalar bence Zico Dedeyi öttürür. Civa miva, dede mede, top başında “Zico o nosso rei

Devamı ...

11 Haziran 2008

Ne Kadddar Profeyşınılsınız Aziz Bey


emre

Aziz bey sonunda beklenen açıklamayı yaptı : “Yeni hocamız ve yeni golcümüz haftaya İstanbul’a gelerek imza atacaklar.” En basit usulle Zico’nun görevine son verildiği böyle bildirildi. Basit kelimesiyse bu cümlede yalnız “kolay” anlamına gelmemektedir, bir de “adi”, “sıradan”, “vasat” ve “lümpen” karşılıklarını ifade eder. Profeyşınıl bir camiada bu üslup yalnız yerel değildir zira, bize özgü şarki, karamana özgü koyun ve nihayetinde “Başkan”a sığmayacak kadar ali cengizdir.

Edip Cansever, buralarda hala ona bayılmayanlar ve yanyana dizdiği kelimeler karşısında hayatının ne kadar sıradan olduğunu kavramayanlar varsa diye, bize yardımcı olabilir.
“Uğurladık bir sabah seni,
Söz vermiştin geri döneceğine,
Anladık bakınca anladığımızı
Gerilerde küçük,
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine.”

Fenerbahçe klubü bir çok iyi insan gördü. Yadsınamayacak bir gerçektir bu, güzel insanlar bu formayı giydiler. Bize heyecan veren insanlardı onlar, hayallerimizi süslerlerdi. Örneğin sokakta top peşinde koştururken çocuklar “Rıdvaaan” diye bağırdığında yaptıkları onun kendine has karizmasının koşu yoluna pastan ibaret değildir, 8 numaralı formanın “İyi bir insan olmaya dair” çıkarımlarından dolayı da o forma sokak aralarında giyilir. Birebir yaşadık, gördük, Rıdvan ara pasları çok güzel yapabildiği için değil, hepimizin hayatına dair sanatsal bir güzelliği bizlere yaşattığı için özeldi. Biz ona kıvrak bir çalım için hayran değildik en başta, çünkü o bir çalım değildi, ince, kıvrak, romantik bir Chopin noktürnü gibiydi. Hafızamızda zarif bir şeye tekabül ederdi. Nazik bir oyundu bu, centilmendi, kimseye kast etmemek, yetenek, beceri ve estetik ile karşıdakini geçmek manasına gelirdi. Bir nevi şövalyelikti, Hayrettin saldırırken, onu delirtecek kadar büyük bir asaletle oyuna devam etmekti.

Zerafet kişiye özgülenemez, ama kişilerde görülebilir. Zico zarif bir adamdı. Kaybettiğimiz maçlarda da kazandıklarımız kadar nazikti. Maç sonundaki konuşmaları adalete dair bir incelik taşırdı. Galatasaray maçı sonunda yaptığı konuşma, yalnız doğru bir analiz olduğu için değil, hakkaniyet de taşıdığı için gönlümüze dokunmuştur. Sevilla maçından sonra onun yaşadığı üsturuplu sevinç, diyelim şampiyonluk kaybedildikten sonra yaşadığı üzüntü gibi, süssüzlüğü ile hepimizde yer etmiştir.

Zerafet, ölçülülük, nezaket ve hakkaniyet gibi değerleri ise şu ülkede yaşayan herkes bilir. Bunlar öğretilmezler. Uzun ve yorucu bir hayat sonucunda bizzatihi yaşama karşı gösterilen sınır boylarıdır onlar. Sevinçteki ölçülülük, hüzündeki nezaketin nasıl simetrik aksiyse, orjinini büsbütün karakterden alır ve Zico karakterli bir adamdır. İşte bu yüzden biz buralardan henüz sözleşmesi imzalanmadan gittiğinde onu geri dönmek üzere beklemiştik. El sallarken, klübede kimin olacağını bilmeyi ummuştuk. Sonra farkettik ki, esasında dönmeyeceğini çoktan biliyorduk.

Davamız, hüzünlü ve romantik bir yazı yazmak değil. Ahlaklı, zarif ve ölçülü bir adamın niteliklerini övmek içinde yaşadığımız şu vasatlıkta süslü gelecek kadar norm dışı. Suskunluğumuz ve kelimeler üstünde bu şekilde geçip gidişimiz, bu adamı içinde yaşadığımız gerçeklik için fazla romantik kılıp “mübalağa” intibası bırakmamak istememizden. Yazı burada –karakter açısından- kendini sonlandıracak, ama bundan sonrası “profeyşınılızm” üzerinden olacak.

Önce kafamızda bir profesyonelin nasıl davranacağını kurgulamamız lazım. Dünyanın en büyük futbolcularından biri var karşımızda. Eski Brezilya Spor Bakanı. Fenerbahçe Teknik Direktörü. Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finalisti. Türkiye Şampiyonu. Bir “profeyşınıl” klup, bu insanla yolunu nasıl ayırır?

Birincisi, profesyonel yoldur. Hocayla çalışılmak istenmediği belirtilir. Bunun açık gerekçesi – şampiyonluğa erişilememesi ve klüp hedefleriyle bu somut durum arasındaki uçurum- beyan edilir. Bu zamana kadarki hizmetlerinden dolayı kendisine teşekkür edilirken, bu kimsenin prestijine uygun bir şekilde bir uğurlama yapılır. Klubün böyle biriyle çalışmaktan dolayı mutlu olduğu, hizmetlerinden dolayı şükran duyulduğu ve klup tarihi açısından böyle biriyle çalışmanın da çok önemli bir nokta olduğu belirtilir. El sıkışılırken, profeyşınıl ifadelerle, gülümsenir ve dostluk bağlarının süreceğinin altı çizilir. Bunun çünküsü de örneğin yer çekimi teoreminden çok daha basittir, nasıl bütün bırakılan objeler sabit bir ivmeyle yere düşerler, bu neviden prestijli çalıştırıcıların uluslar arası spor kamuoyundaki etkisinden de klüp, onlarla ilişkisini kestikten sonra da faydalanmak ister. Amaçları, klubün dışarıdaki imaj ve intibağını belirli bir seviyede tutmak, bu halkla ilişkiler hizmetini yaparak hedef kitle olan spor kamuoyu üzerinde hem klubün marka değerini korumak hem de gelecekte olabilecek potansiyel transferlerde kişisel networkden istifade etmeye devam etmektir. Bu endüstriyel bir klubün yapacağı yalnız en basit iş değildir, aynı zamanda şu veya bu oranda endüstriyel her klubün yapması zorunlu olan da bir iştir. Fayda maliyet, hesap basit.

Fenerbahçe ne yaptı? Önce hiçbir açıklama yapmadı. Sezon bitene kadar Zico’yla görüşmedi bile. Daha sonra işi sürümcemeye bıraktı. PR stratejisini bomba bir transferle bu gündem maddesini kapatmak üzerine kurdu. Buna göre “bomba bir transfer” –Emre- taraftarın ilgisini çekecekken bu olay gündem dışı kalacak, görünürlüğünü kaybedecekti. Zira klubün hedefi yalnız ve sadece Türk kamuoyunda oluşabilecek tepkileri dindirmekti, hedef bu kadar “küçük” ve “lokal” olunca hareketlerinde “şarki” olması eşyanın tabiatı gereğidir. Güya görüşmeler yapıldı, basına potansiyel hoca isimleri sızdırıldı, bir yandan “alternatifler açık tutularak” Zico’ya mesaj gönderilirken, taraftara da “Scolari vs” diye giden bir isimler listesi sunularak bir parmak bal çalındı. Buradan seslenmek hakkımız, korkmayın, 1 hafta sonra bu da gündemden düşecek, kimsenin mecali yok bu atmosferde “Zico”nun derdine düşmeye, siyasal ortam hepimizin yaşama sevincini çalıyor zaten. Amma ve lakin, işte burası ağır, hakikat gökkubbe de baki kalacaktır. Çalınan ballar, gerçek karşısında hep metal tadı alır.

Gerçek de şudur, Fenerbahçe profeyşınıl davranmamıştır. Lokal bir kamuoyu yönetimi için uluslar arası spor kamuoyunda elde edilebilecek potansiyel faydalar dahi gözetilmeden hareket edilmiş, klubün marka değeri ve saygınlığı ile birleşmeyecek hareketler silsilesi ile gene son derece profeyşınıl bir tümce olan “itibar yönetimi” yer seviyesine indirilmiş, büyük ve keskin bir iletişim başarısızlığı ile taraftar tatmin edilememiş, nihayeten bundan da kötü bir şey yapılmıştır, iyi ve ahlaklı bir adamın kalbi kırılmıştır.

Ancak hak bir değil, bin. Bir kişinin kalbini kırmak, dünyanın kalbini kırmaktır denir ya hani, lafız şuraya da gelir, Emre ve Tümer alınırken profesyonellik ve çıktısı argümanların arkasına yaslanmak belki çok verimlidir. Zira bunlar yarattıkları rasyonalizm ile belirli bir kabul edilebilirlik üretebilirler. Nitekim ben de burada, tam da bu sebeplerle bu düşünceyi seslendirdim. Ancak profesyonelliğin şartı “her zaman profesyonel” olmaktır. Endüstriyel kurumların yarı profesyonel davranma hakkı yoktur. Zira böyle davranınca toplamda yalnızca profesyonel olmadığınız sonucu çıkmaz, itibarınız, prestijiniz ve inandırıcılığınız da “yarım” olur

Şimdi Aziz bey, son derece hassas profesyonelliği ile, bu sorun ile karşı karşıyadır. Sorunumuz da derdimiz de klubün neden profesyonel olduğu değildir zira, neden profesyonel olamadığıdır. Alenen, göz göre göre, çocuk kandırırcasına büyük bir rahatlık ve vahim bir umarsızlıkla, birbiriyle çelişen bu iki hareket yapılıyorsa, şarki kurnazlık ile beraber yönetim kurulunda bir de ali cengiz’in olduğu bilançoya yazılır.

Zico, hep 10 numaraydı. 10 numara bir insan gibi davrandı, öyle yönetti ve kimsenin arkasını dönemeyeceği karakteri ile gene her zamanki ölçülü tavrıyla açık açık konuşarak gitti. Onun itibarı nezdimizde tamdır, gerçeğin hakkını zerafetle verirken, gözalıcı bir uvertür dinletmiştir hepimize. Aziz bey ise bu uvertürün karşısında ancak İbrahim Tatlıses inceliğinde bir tutum sergilemiştir. Yükselen Requiem’e dom dom kurşunu ile eşlik etmiştir. Ne ticari, ne profesyonel ne ahlaki ama sonuna kadar yerli bu davranışı, “büyük rüya”nın da kimlerin elinde olduğunu görmemizi sağladı, oysa biz bu rüyaları şarkın birincisi olalım diye kurmadık ki.

Şimdi bir başka nazik adam bir kez daha sahneye insin ve bitiremediğimiz cümleyi bizim için bitirsin.
Aziz bey,

“Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız,
Yeni bir dil olacak yarın.”

Siz o dilde konuşabilecek misiniz?
Devamı ...

24 Mayıs 2008

Zico Bizim Kralımızdır


foto

Kızılmaske romanlarının bilindik bir sekansı Fantom Koruluğu’dur. Ormana düşen ve Fantom’u arayan yabancı istemeden şaşıbeş gibi Fantom Koruluğu’nun ortasında bulur kendini. İtalyan çizgi romanlarına has korku efektleri ile etrafına bakarken kurukafa şeklindeki ağaçları görür. Ormanın içinde esen rüzgar “Fantom” diye sesleniyor gibidir. Yabancı korkmaya başlar, yüzyıllardır süren ses, ağaçların şekli, kutsal bir şeyle karşı karşıya olanların verdiği bir ürperti yaratır içinde. Fantom Koruluğu’nda Fantom sesi jenerasyonlardır devam ediyordur ve o yalnızca batıdan gelen bir “yabancıdır”. Gerçek dünyada ise ancak Maracana Stadı’na düşen biri böylesi bir halet-i ruhiye yaşayabilir. Çimlerin üstünde onlarca yıldır süren bir ses bulunur “ei ei ei o Zico o nosso rei!” Zico bizim kralımızdır.

Türk medyasının hali Fantom Koruluğu’ndaki yabancı gibi. Onlar hiç görmedikleri, bilmedikleri ve asla anlayamayacakları bir kutsal yerin ortasına düştüler. Orası gerçekten büyük ve kendi maddi gerçekliklerinde karşılaşayamayacakları bir krallığın topraklarıydı. Orada Dünya Kupası, onlarca şampiyonluk, yüzlerce gol ve herkesin gıptayla bakmaktan boğazını kurutan başarılar silsilesi bulunuyordu. Bütün bu enternasyonel ve aynı oranda mucizevi başarılar ise o başarıların elde edilmesini mümkün kılan ince, beyaz, yumuşacık bilekleri olan ve futbolu şövalye gibi büyük bir asaletle oynayan bir adamın tornasından çıkmıştı. Onu izleyenler çocuklarına “ben Zico’yu gördüm” diye anlatırken, Maracana Stadı’na çıkan her genç futbolcu o büyük ismin izinde yürümenin verdiği tedirginlikle jenerasyonlarının Zico’su olmak için dua ediyordu. Medyamız ise şerefli mağlubiyetlerin, günlük dar kalıpların, hep yerel başarıların ses düzeniydi. Maçların ancak hakem hatalarıyla anlamlı olduğu, şampiyonlukların sezon boyunca süren şaibe dedikodularının gölgesinde kaldığı, en büyüklerin uluslararası herhangi bir havzaya çıktıklarında madara olduğu, efsanelerin İngiltere’den 8 yediği bir tarihsel gelenekten gelen çok bilmişler korosu şimdi bu topraklarda pusulasız kaldı. Bildikleri tek şeyi yaptılar onu “başarısız” ilan ettiler.

Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali. Türkiye Ligi Şampiyonluğu. 17 derbi maçta 10 galibiyet 3 yenilgi. Türk medyasıyla ilgili şaşırtıcı gerçek işte şöyle özetlenebilir. Bütün bunları “başaran” bir teknik adam esasında “başarılı” değildir, hatta düpedüz ayan beyan başarısızdır. Çünkü Şampiyonluk kaçmıştır. Mükkkemmel muhteşem ve tarihin en büyük takımı medyanın sene başında belirlediği ve beklediği bu yüzden de beklentisi olan şampiyonluğu elde edememiştir. Medyamızın aynı sene başında Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali’nde oynaması ihtimaline 1’e 1000 veren bir gönülsüz dar kafalılıkta bulunması, bu ihtimali ancak ve yalnız dalga konusu yapabilecek olması, ondan da kimsenin sene başında böyle bir yazı yazmaya dahi cesaret edememesi ise göz önüne alınacak bir şey değildir. Zaten en başta medyamızın hüküm sürdüğü evrende yorumlar pozitif verilere bağlı olarak akıl ve mantıkla oluşturulmaz. Orası görenin dudağını uçuklatan, gözlerinden yaş getiren bir duygular alemidir. Yükselen haykırış, zırıltı ve öfke kakafonisinde komplo teorileri caddesini mesken tutmuş Hıncal’ı hemen geçince karşınıza elinden şekeri çalınmış bir çocuk gözüyle Gürcan’lar bakar ve “ama ama” diyerek başarısız ilan ederler. Daha da ileri gidebilirler! Medyamıza göre O; dünyanın ilk, Maracana stadında 333 gol atan, 1978, 1982 ve 1986 tarihinde Dünya Kupasında oynamış, 1983 de yılın oyuncusu seçilmiş, 1972-1993 arasında 14 kupa kazanmış, 2004’de Asya Kupasını almış, Fenerbahçe ile Şampiyonlar Ligi Çeyrek finali oynamış “Futboldan anlamayan” insanıdır. O Zico’dur.

Birinci gerçek bomba gibi, Zico başarılıdır. Akla hayale sığmayacak kadar başarılıdır. Zira Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali oynamıştır. 2006/07 Sezonu Çeyrek Finalisti PSV, 2004/05 Uefa Kupası galibi CSKA, 2006/07 ve 2007/08 İtalya Şampiyonu İnter den mürekkep grupta Fenerbahçe 1 yazıyla BİR yenilgi alarak gruptan çıkmıştır. Grup birincisi İnter de bir yenilgiye sahip ve onun da üstünde Fenerbahçe yazıyor. Gruptan çıktıktan sonra da Fenerbahçe 2 sezon üst üste UEFA kupası kazana Sevilla ile karşılaşmış ve onu elemiştir. Zico’ya işte böyle bir başarı, medyamıza ise bu takımları “eski günlerini aratan”, “geçmişin gölgesinde”, “duvara karşı” diye sıfatlandırmak nasip oldu.

Türkiye Ligi’nde ise Zico ilk sezonunda şampiyon olmuştur. Bu kendisinin kurmadığı, hiçbir transfere karışmadığı – karışamadığı bir dönemde önüne konan futbolcularla elde edilebilecek en büyük başarıdır. Medyamız içinse bu bir “tabiat” olayıdır. Türkiye Ligi’nde oynayan Fenerbahçeler x zamanda y kadroyla mutlaka şampiyon olurlar.

İkinci sezonda ise Fenerbahçe şampiyonluğu kaçırmıştır. Nasıl kaçırmıştır? Roberto Carlos sakattır. Takımın düzgün bir forvet hattı bulunmamaktadır. Kanat yoktur. Kadro dardır. Detaylı bir analizi PVH yazdı. Bu hepimizi üzen durum, yerel başarılar karşısındaki açlığımızı da gösteriyor. Şampiyonluk gitti ve medya tamtamları çalmaya başladı. Halbuki Fenerbahçe bu sene şampiyonluktan çok daha değerli bir şeyler elde etmişti, geleceğe dair çok büyük bir rüya kurduk hepimiz.

Şimdiyse yönetim Zico ile anlaşmamak için elinden geleni yapıyor. Sezon sonuna kadar kendisiyle görüşmediler ve hala daha görüşmüş değiller. Zico fiyatını ikiye katlamış dahi olsa, yapılacak seçim “maliyet” ile ilgili olmamalı, Fenerbahçe’nin nasıl bir takım olmak istediği ile ilgili olmalı.

Seçeneklerimiz esasında çok fazla değil. Birinci seçenekte Zico duruyor. Dünya çapında bir prestiji var. Avrupa çapında duyulacak bir başarı istiyor. Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu hedefi onun için gerçek, ciddi ve ulaşılması gereken bir hedef. Büyük bir futbol zekası, önemli bir kariyeri ve Fenerbahçe ile geçirdiği 2 sezonu var. Fenerbahçe takımı ona emanet edebilir, onun futbol aklıyla onun istediği yerlere istediği standartlarda futbolcu alabilir. Kadroyu derinleştirir ve birkaç sene sabreder. Zico kişisel prestiji ve saygınlığı ile bir çok futbolcu için önemli bir güven unsuru oluşturuyor. 24-28 yaş arası Gğney Amerikalı yıldızlar onun liderliğine inanıyorlar. Bütün dünya futbol entelijansiyası ile sarsılmaz bağları var. Fenerbahçe’nin Türkiye Ligi’nde top koşturması sebebiyle eksiği olan büyük yetenekler için cazip bir ortam oluşturmaktaki dezavantajını Zico avantaja çevirebilir. Roberto Carlos böyle geldi. Bunun yaratacağı etkiyle daha genç ve ihtiyacımız olan yıldızları alabiliriz. Herhangi bir takımsa 1 senede kurulmaz. Bir takım aynı bir ordu gibidir. Yıllarca süren beraberlik, insanların birbirlerine olan güveni, birbirlerini tanımaları ve ortak vizyona inançları ile oluşur. Takım liderlik ister, takım zaman ister ve Zico bir takımın ihtiyacı olan liderliği de kişisel özellikleri ile sunuyor. Futbolcular kendisine bayılıyorlar. Saygınlığı diğer futbolcuları da kendisine çekiyor. Kaka gibi büyük yıldızlar bile Zico’nun takımını izliyorlar. Dolayısıyla Zico bu tip bir liderliği de en üst seviyede sunabilecek bir insan olarak sivriliyor. Fenerbahçe Zico ile kendi Busby & Ferguson efsanesini yaratabilir. Ona güvenerek, onun istediği transferleri yaparak onun takımını kurabilir ve bu yatırım çerçevesinde arzulanan başarılara ulaşabiliriz. Bu yalnızca yıllarca sabretmek değildir, bu aynı zamanda her sene bir adım ileriye giden bir Fenerbahçe’nin keyfini çıkarmak da demektir. Manchester’ın gerçekleştirdiğini biz de yapabiliriz.

Diğer yol ise klasik yol. Zico gider. Bir teknik adamla anlaşılır. Bu arada yönetim bir takım transferler yapar. Gelen teknik direktör önüne konulan bu kadroyu yönetmek zorunda kalır. Başarılı olursa takımın başında kalır, olmazsa gider. Yönetim teknik direktörü de bir tür oyuncu gibi gören vizyonu ile arzuladığı başarıya ulaşmak için kendi bildiği yolda devam eder. Bu, Fenerbahçe’nin milyonlarca euroluk bütçeye sahip Avrupa’nın üst düzey klüpleri arasından sıyrılmasını planlı, programlı ve stratejik bir çalışmaya değil şansa bağladığının göstergesidir. Böyle bir klüp ancak olasılıklar evreninde bir ihtimalin gerçekleşmesiyle Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacaktır.

Bence Fenerbahçe yerel başarılar için fazla değerli bir klüp. Zira Milyonlarca Euroluk takımlarla ve bütçelerle yarışıyorsanız önünüzde iki yol var. Bütçenizi La Liga ve Premier League’in en iyi takımlarının seviyesine çıkartırsınız ancak yalnızca bu yetmez, liginizin standartlarının da La Liga ve Premier League standartlarında olması gerekir ki, Pato, Torres, Kaka, Robinho gibi genç yetenekler sizi “tercih” etsin. Böyle kurulan bir takımla başarı gelebilir, zira rekabet edebilirliğiniz artar. Ancak bu gerçekçi değil, Türkiye ligi orta vadede bir La Liga olmayacak, her sene onlarca oyuncuyu ihraç eden Portekiz Ligi gibi dahi olmayacak. O halde Fenerbahçe kadro yatırımı yapmalıdır. Arttırılan bütçe gibi her sene oyuncu kalitesi ve kadro derinliği bir teknik çerçevesinde arttırılmalı, her sene Avrupa’da göze batan bir başarı elde edilmeli ki Fenerbahçe hem üst düzey yıldızlar için Avrupa’nın önemli klüplerinden biri olarak tercih edilebilir olsun hem de istenilen şampiyonluğa erişilsin. Bu ne Ajax ne Chelsea modelidir, tam orta yoldur. Ancak hem yerel takıntılarımızı devam ettirip hem de Avrupai bir bütçeye sahip olmak seçeneği seçilirse Avrupa’da başarı gelmeyecektir, Türkiye Ligi Şampiyonu olan çok pahalı bir takımdan başka elimizde bir şey olmayacak.

Zico işte bu yüzden bir maliyet sorunu değildir. Zico bir amaç sorunudur. 3 milyon €’nun verilebileceği, verilmesini de şart koşan bir amaç sorunudur. Bu sorunun karşısında bir efsane yaratmak, büyük bir başarı elde etmek ve klüple kimliği bütünleşmiş bir teknik adam elde etmek bulunacaktır. Bu yolun sonunda yalnız başarı değil, göz kamaştıran bir hikaye de Fenerbahçe’nin elinde olacaktır. Diğer yolda ise, Fenerbahçe’yi yalnız Zico’yu kaybeden bir takım değil, yerel amaçları olan küresel bütçeli bir takım dilemması bulacak.

Şu ana kadar gördüklerimiz bu şark takımını açığa çıkartıyor. Zico’yla görüşmemek, menfi veya müspet hiçbir şey dememek saygısızlık. Görüşmeler sırasında Galatasaray veya Ankaraspor maçını öne çıkarmak, medyaya “ismini vermek istemeyen yöneticiler” eliyle bunları sızdırarak kamuoyu oluşturmaya gayret etmek yalnızca “basit”. Fenerbahçe sezon sonunda Zico ile el sıkışarak ayrılabilirdi ve o zaman diyecek bir şeyimiz olmazdı, daha iyisini beklemeye devam ederdik, ancak bu ayak oyunları Fenerbahçe’ye bu başarıları elde etmiş değerli bir insana yapılmayacak bir vefasızlık olarak canımızı acıtıyor.

Belki yönetim fark etmedi ama, Zico’yu biz çok sevdik. Efendiliği ile sevdik. Her maçtan sonra çok analitik bir şekilde maçı yorumlaması, yenildiği zaman gösterdiği centilmenliği, futbolcularla kurduğu babacan iletişimi, Deivid’i, Gökhan’ı hatta Kezman’ı kazanışıyla sevdik. Medyanın kendisine sürekli fırça çeken teknik direktörleri ululadığı diğerlerini ise yerin dibine batırdığı bir pespayelikte “yüzgöz” olmadığı için takdir ettik. Kazandırdığı başarılarla ne kadar gurur duyduysak Fenerbahçe’ye kazandırdığı moral değerlerle de o kadar mutlu olduk.

“Zico o nosso rei” Zico bizim kralımızdır. Onu takımın başında görmek istiyoruz, çünkü bu taraftar artık yerel başarılarla, elde edilen bir şampiyonlukla tatmin olmuyor, kaçan bir şampiyonluk sonrasında yerle yeksan olmadığı gibi. Bu taraftar gerçekten güzel, harika ve asil bir hikaye bekliyor. Fenerbahçe Busby’sini bekliyor. Bu jenerasyon Lefterlerin jenerasyonunun yaşattığı büyük “efsane”ye hazırdır, yönetim izin versin, hep beraber yaşayalım ve bizde Flamengo taraftarı gibi bağıralım.
Devamı ...

19 Nisan 2008

Bir Futbol Anlayışı Olarak
"Kezman Oynamasın"


alex ve kezman

Ligin bitmesine beş hafta kalmış, transfer sezonu biteli üç ay olmuş... Takım ligde bolca kaybettiği puanları telafi etmeye başlamış. Diğer tarafta Avrupa Kupalarında tarihinin en başarılı sezonunu geçiriyor, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükselmiş. İki senedir Fenerbahçe gündeminin bir numarası Zico bu dönemde pek popüler değil, özellikle de Avrupa'daki performansının ardından. Köşe yazılarına değil, işte rekor istatistikler haberleri konu olmakta.

Zico'ya saldıramayan yurdum basın emekçisi en fazla talep gören temasını biraz değiştirmek zorunda. Formül bulunuyor... Konya, Kasımpaşa, Kayseri maçları da cesaret veriyor. İlk yarıda kötü futbol oynayan ve pozisyon üretmekte zorlanan Fenerbahçe ikinci yarılar açılıyor. Tesadüf değil ya hep Semih girdikten sonra açılıyor takım, bu pozisyon sıkıntısı yaşayan 11'de de Kezman oynuyor. Yeni konumuz artık Kezman. Son zamanlarda fazla gol atamaması kaymak gibi gidiyor yanında, vurdukça vurulabilir şimdi. Gelin görün ki Semih - Kezman tartışmalarının yaşandığı bu dönemde sürekli kazanıyor Fenerbahçe. Demek bir bildiği var bu Zico'nun diyemiyor kalemler, "Semih mükemmel asist yaptı, futbolcu dediğin böyle olur", "Ligin gol kralı kenarda oturur mu?", "Semih 11 başlasa ilk yarı biterdi maç" yazıyorlar. Fenerbahçe üç, dört gol atarak kazandıktan sonra bile konu Kezman. Maçlardan sonra televizyonda takip ettiğim tek yorum programında Rıdvan'ın konusu da Kezman. Yarım saatlik programın 25 dakikası Semih - Kezman...

Kezman Kezman Kezman diye diye yedek kulübesine oturtuyorlar adamı. Semih başlıyor 11'de ama o oynarken de takır takır gol atamıyor takım nedense. "Semih delikanlı çocuk, o kadar yedek kaldı sesini çıkarmadı" diyorlar. Kezman asi, sinirli olduğu için ilk 11 oynuyormuş, yoksa sorun çıkarırmış, öyle diyorlar. Yani Zico aslında Semih'i oynatmak istiyor ama sırf Kezman'ın gönlü olsun diye oynatmıyormuş. Bir Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu birader bir adam ligin bitmesine beş maç kala neden kariyerini tehlikeye atsın, Semih'i oynatacaksa oynatır, sorun çıkaranı da kadro dışı bırakır gider" demiyor. Dört tane maç için kenarda oturan Kezman'ın varlığına ihtiyacımız mı var cidden? Kim neden korksun sorun çıkartacağından? Hem bu sorun dedikleri nedir ki? Kezman takıma striptiz partisi veriyor ve parti sırasında Semih aleyhine kulis mi yapıyor?

Ankaraspor maçı gelip çatıyor, Semih 11 başlıyor maça, Kezman istenildiği gibi kesik yemiş. Son 10 dakika oyuna alınıyor Kezman. Bildiğimiz hırçınlığından biraz daha hırçın. Ayağına indirilen pası ıskalıyor ceza alanında, o topu geri çevirmeye çalışırken penaltı oluyor. Artık gol atmak derdinde, Alex'ten rica ediyor, Alex "tamam at" diyor. Dakika doksan, hırçın bir şut çekiyor, top da onun hırçınlığına uyuyor. Kovaladıklar adam sendeliyor, yavaşlıyor, yakalamak üzereler. İki dakika sonra maçın bitmesine saniyeler kala gol yiyoruz, şimdi adam yuvarlanmış, yerde yatıyor. Vurdukça vuruyorlar, yetmiyor bir daha vuruyorlar. Bir de şampiyonluğu kaçırırsak vurmak da yetmeyecek, darağacı hazırlanmış bekliyor. Altındaki tabureye tekme atmak için sıraya girmişler.

Saldırı üzerine analizle bu kadar yapabiliyorlar. Kezman gidecek "Semih bu takımın forveti mi?" gibi 20 senelik kalıplarını raflarından indirecekler. Başka bir forvet alınacak, üç maçta gol atamayacak, "Semih neden kenarda" diyecekler. Yok, hayatımda hiç öyle "Hep destek tam destek, biz sahip çıkmazsak kim çıkar" mantığıyla sağda solda yazılan üç beş eleştirinin takımı baltaladığını iddia etmedim ama son senelerin en başarılı takımı hakkında iki oyuncu dışında daha elle tutulur bir şeyler konuşulabiliyor olması gerek diye düşünüyorum. Sonunda el ele başardılar konuşa konuşa. Kezman artık eli ayağı titreyerek vuruyor toplara.

Yukarıdaki kısmı Denizli maçından önce yazmıştım. Denizli maçı yazdıklarımı daha da net ortaya çıkardı. Kezman'ın istediğimiz formu yakalayamadığı gerçek. Fakat mesela en fazla sayıda Fenerbahçe taraftarının bulunduğu antu forumlarında Denizli maçı başlığına bakın. Kezman'ın boş kaleye kaçırdığı golle başlıyor, maçın sonuna kadar Kezman - Semih. Binlerce insanın bu kadar kolay, bu kadar boş argümanlarla yönlendirilebilmesine şaşıyorum, noktalama kurallarını bile bilmeden bunu başarabilenleri takdir ediyorum. Denizli maçında Alex de bomboş kafayı auta vuruyor, Aurelio dokunursa gol yapacağı pozisyonda dokunamıyor, dakika 74'te bu sefer Semih bomboş kaleye atamıyor ama sadece Kezman konuşuluyor. O da kaçırabilir, attığı gol güzeldi istekli oynadı denilemiyor. Hele bir de zamanında "bu takımdan gitsin Kezman" yazanlar var ki emin olun sahadeyken Kezman gol atsın istemiyorlar. 11 kişinin oynadığı oyunda başarıyı ve başarısızlığı tek kişiye indirgeyebilen zihniyetin hata yaptım demesi veya abarttım demesini beklemiyoruz zaten. Fakat kanatlar işleyince keyif veren futbolu, maç içindeki dinamik taktiği, Kazım ve Uğur'un ekstra katkısını, defansın mükemmel performansını bile konuşamayacak kadar körsen ve otomatiğe bağlamış makine gibi Semih - Kezman'dan başka bir şey bilmiyorsan konuşma be arkadaş, yeter artık konuşma... Maç rahat ve güzel bir oyunla 4-1 bitti, tonla gol kaçırdık, bunlara rağmen bakalım bu hafta kaç gün Kezman-Semih lakırtısı dinleyeceğiz.
Devamı ...