28 Ağustos 2008
Hacı bak nefesimi tuttum

Hakkaniyet önemlidir. Yazdığı okunan, söylediği dinlenen bir adam için ise hayatidir.
Hatırlayalım, 28 Ağustos 2006 tarihinde NTV'de yayınlanan "90 Dakika" programında Haşmet Babaoğlu, Mateja Kezman daha vatan toprağına ayak basmadan yaygarayı koparmıştı. "Kezman gol attıktan sonra Çetnik işareti yapıyor" diye buyuran Haşmet Bey, önce Sırp'ların Bosna'da yaptıklarının Türk insanının kalbini ne kadar sızlattığını hatırlattıktan sonra, Çetnik kavramının tarihsel kökenine ve anlamına değinip, Kezman'ın bu işareti yapmaya devam etmesi halinde Fenerbahçe'nin başını çok ağrıyacağına işaret etmişti.
Reddi mümkün olmayan tarihsel gerçek Çetnik örgütünün ırkçı temayülleri olduğu ve Bosna'daki katliamda parmakları olduğudur. Ancak PVH'nin izinden gidersek Kezman'nın "pis bir ırkçı" olduğuna dair önermenin doğru olması için Kezman'ın, Haşmet bey'in iddia ettiği gibi her golden sonra Çetnik işareti yaparak bu örgüte selam durması gerekmektedir. Halbuki bu programdan sonra ne Haşmet Bey ne de bir başkası çetnik işaretinin Kezman için bir gol sevinci ritüeli olduğuna dair kanıt sunamamışlardır.
Böylesine büyük bir ithamda bulunuyorsanız bunu kanıtlamak gazetecilik ilkelerini filan geçtim en basitinden ahlaki bir zorunluluktur. Kaldı ki "90 Dakika"da konuşmak kahvehanede atıp savurmaktan daha büyük bir sorumluluk yükler adamın sırtına. Sadece Hıncal Bey'i onaylayıp, her söylediğine kafa sallamanın ötesine geçip kendi mahsülünüz olan bir temelsiz itham ile ortaya çıktığınızda bu soğuk gerçekle karşılaşıyorsunuz. Madem kafa sallamanın konforunu tepip bir adamı haksız yere Türk futbol seyircisine hedef gösterdiniz ve kanıtlayamıyorsunuz, o zaman hemen "hıncalvari" bir manevra ile dikkati başkasının üzerine çekin. Hemen ertesi gün köşenizde Emniyet Müdürü'ne Fenerbahçe taraftarından tehdit aldığınızı ve başınıza birşey gelirse bundan "futbolumuzu yönetenleri ve internetteki taraftar sitelerini hiçbir kurala, insan hakkı ve hukukuna uymaksızın yönlendirenleri" sorumlu tutacağınızı söyleyin.
Bugün 28 Ağustos 2008. O programın üzerinden tam 2 yıl geçti. Haşmet Babaoğlu'nun başına Fenerbahçe taraftarının müdahil olduğu hiçbir tatsız olay gelmedi. Başına gelen en tatsız olay, cafe basıp gazeteci (Ahmet Hakan) dövmek istediği halde muradına erememesidir herhalde. Zira gazeteci dövmek Fenerbahçe taraftarınından çok onun ilgi alanına girmektedir. Öte yandan Mateja Kezman bu iki yıl süresince Fenerbahçe'ye elinden geldiğince hizmet etti, taraftara sevgisini gösterdi karşılığında minnet gördü. Bundan önce nasılsa bu süre zarfında da yine futbol dışında hiçbir şeyle anılmadı. Bu takımdan ayrılırken de aynı beyefendiliğini muhafaza etti. Hasılı sessiz sedasız geldi, sessiz sedasız gitti.
Bugün 28 Ağustos 2008. Galatasaray'ın yeni transferi Milan Baros İstanbul'a geldi. Bazı futbol otoriteleri "Sonu Kezman'a benzer mi?" diye sormaya başladılar şimdiden. Gönül ister ki parlak yıllarına geri dönsün, bize futbol ziyafeti çeksin. Biz Fenerbahçe'yi sevdiğimiz gibi güzel futbolu da severiz. İsteriz ki ligin kalitesi yükselsin. Ancak bu Kezman analojisi ister istemez aklımıza Milan Baros'un Lyon'da oynarken geçirdiği bir soruşturmayı aklımıza getirdi. Unutanlara hatırlatalım, 18 Nisan 2007'de Rennes ile yaptıkları maçta Milan Baros rakibi Stephene Mbia’nın yanından geçerken fotoğrafta gördüğünüz hareketi yapıp kötü koktuğunu ima edince, Fransa'da ırkçılık soruşturması geçirmişti. Emre gibi o da aklandı. Gerekçesi Mbia'nın markajından bunaldığı için nefes almadığını işaret etmeye çalıştığıydı. Fotoğrafın yorumunu sizlere bırakıyorum.
Biz bu blogda elimizden geldiğince futbol konuşacağız. Temiz futbol isteyeceğiz. Hakkaniyet isteyeceğiz. Bunun yanında ırkçılığa sıfır tolerans göstereceğiz. Yeri geldiğinde bu Emre gibi kendi futbolcumuz ya da Aragones gibi kendi teknik direktörümüz olsa dahi eleştirmekten çekinmeyeceğiz. Bu ülkedeki dini, milliyetçi hassasiyetlere sırtını dayayıp, bir Sırp futbolcusunu hiçbir kanıt gösterme zahmetine katlanmadan hedef tahtasına koymak ne kadar ahlaksızca ise bir o kadar da kolaydır. Haşmet Bey o programda milliyetçiliğin her türlüsüne karşı olduğunu söyleyip eklemişti: "Çekin kulağını çocuğun, başınızı ağrıtmasın sonra". Milan Baros'u getiren yöneticileri de uyarma ihtiyacı hissedecek mi acaba.
Devamı ...
19 Nisan 2008
Bir Futbol Anlayışı Olarak
"Kezman Oynamasın"

Ligin bitmesine beş hafta kalmış, transfer sezonu biteli üç ay olmuş... Takım ligde bolca kaybettiği puanları telafi etmeye başlamış. Diğer tarafta Avrupa Kupalarında tarihinin en başarılı sezonunu geçiriyor, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale yükselmiş. İki senedir Fenerbahçe gündeminin bir numarası Zico bu dönemde pek popüler değil, özellikle de Avrupa'daki performansının ardından. Köşe yazılarına değil, işte rekor istatistikler haberleri konu olmakta.
Zico'ya saldıramayan yurdum basın emekçisi en fazla talep gören temasını biraz değiştirmek zorunda. Formül bulunuyor... Konya, Kasımpaşa, Kayseri maçları da cesaret veriyor. İlk yarıda kötü futbol oynayan ve pozisyon üretmekte zorlanan Fenerbahçe ikinci yarılar açılıyor. Tesadüf değil ya hep Semih girdikten sonra açılıyor takım, bu pozisyon sıkıntısı yaşayan 11'de de Kezman oynuyor. Yeni konumuz artık Kezman. Son zamanlarda fazla gol atamaması kaymak gibi gidiyor yanında, vurdukça vurulabilir şimdi. Gelin görün ki Semih - Kezman tartışmalarının yaşandığı bu dönemde sürekli kazanıyor Fenerbahçe. Demek bir bildiği var bu Zico'nun diyemiyor kalemler, "Semih mükemmel asist yaptı, futbolcu dediğin böyle olur", "Ligin gol kralı kenarda oturur mu?", "Semih 11 başlasa ilk yarı biterdi maç" yazıyorlar. Fenerbahçe üç, dört gol atarak kazandıktan sonra bile konu Kezman. Maçlardan sonra televizyonda takip ettiğim tek yorum programında Rıdvan'ın konusu da Kezman. Yarım saatlik programın 25 dakikası Semih - Kezman...
Kezman Kezman Kezman diye diye yedek kulübesine oturtuyorlar adamı. Semih başlıyor 11'de ama o oynarken de takır takır gol atamıyor takım nedense. "Semih delikanlı çocuk, o kadar yedek kaldı sesini çıkarmadı" diyorlar. Kezman asi, sinirli olduğu için ilk 11 oynuyormuş, yoksa sorun çıkarırmış, öyle diyorlar. Yani Zico aslında Semih'i oynatmak istiyor ama sırf Kezman'ın gönlü olsun diye oynatmıyormuş. Bir Allah'ın kulu da çıkıp "Yahu birader bir adam ligin bitmesine beş maç kala neden kariyerini tehlikeye atsın, Semih'i oynatacaksa oynatır, sorun çıkaranı da kadro dışı bırakır gider" demiyor. Dört tane maç için kenarda oturan Kezman'ın varlığına ihtiyacımız mı var cidden? Kim neden korksun sorun çıkartacağından? Hem bu sorun dedikleri nedir ki? Kezman takıma striptiz partisi veriyor ve parti sırasında Semih aleyhine kulis mi yapıyor?
Ankaraspor maçı gelip çatıyor, Semih 11 başlıyor maça, Kezman istenildiği gibi kesik yemiş. Son 10 dakika oyuna alınıyor Kezman. Bildiğimiz hırçınlığından biraz daha hırçın. Ayağına indirilen pası ıskalıyor ceza alanında, o topu geri çevirmeye çalışırken penaltı oluyor. Artık gol atmak derdinde, Alex'ten rica ediyor, Alex "tamam at" diyor. Dakika doksan, hırçın bir şut çekiyor, top da onun hırçınlığına uyuyor. Kovaladıklar adam sendeliyor, yavaşlıyor, yakalamak üzereler. İki dakika sonra maçın bitmesine saniyeler kala gol yiyoruz, şimdi adam yuvarlanmış, yerde yatıyor. Vurdukça vuruyorlar, yetmiyor bir daha vuruyorlar. Bir de şampiyonluğu kaçırırsak vurmak da yetmeyecek, darağacı hazırlanmış bekliyor. Altındaki tabureye tekme atmak için sıraya girmişler.
Saldırı üzerine analizle bu kadar yapabiliyorlar. Kezman gidecek "Semih bu takımın forveti mi?" gibi 20 senelik kalıplarını raflarından indirecekler. Başka bir forvet alınacak, üç maçta gol atamayacak, "Semih neden kenarda" diyecekler. Yok, hayatımda hiç öyle "Hep destek tam destek, biz sahip çıkmazsak kim çıkar" mantığıyla sağda solda yazılan üç beş eleştirinin takımı baltaladığını iddia etmedim ama son senelerin en başarılı takımı hakkında iki oyuncu dışında daha elle tutulur bir şeyler konuşulabiliyor olması gerek diye düşünüyorum. Sonunda el ele başardılar konuşa konuşa. Kezman artık eli ayağı titreyerek vuruyor toplara.
Yukarıdaki kısmı Denizli maçından önce yazmıştım. Denizli maçı yazdıklarımı daha da net ortaya çıkardı. Kezman'ın istediğimiz formu yakalayamadığı gerçek. Fakat mesela en fazla sayıda Fenerbahçe taraftarının bulunduğu antu forumlarında Denizli maçı başlığına bakın. Kezman'ın boş kaleye kaçırdığı golle başlıyor, maçın sonuna kadar Kezman - Semih. Binlerce insanın bu kadar kolay, bu kadar boş argümanlarla yönlendirilebilmesine şaşıyorum, noktalama kurallarını bile bilmeden bunu başarabilenleri takdir ediyorum. Denizli maçında Alex de bomboş kafayı auta vuruyor, Aurelio dokunursa gol yapacağı pozisyonda dokunamıyor, dakika 74'te bu sefer Semih bomboş kaleye atamıyor ama sadece Kezman konuşuluyor. O da kaçırabilir, attığı gol güzeldi istekli oynadı denilemiyor. Hele bir de zamanında "bu takımdan gitsin Kezman" yazanlar var ki emin olun sahadeyken Kezman gol atsın istemiyorlar. 11 kişinin oynadığı oyunda başarıyı ve başarısızlığı tek kişiye indirgeyebilen zihniyetin hata yaptım demesi veya abarttım demesini beklemiyoruz zaten. Fakat kanatlar işleyince keyif veren futbolu, maç içindeki dinamik taktiği, Kazım ve Uğur'un ekstra katkısını, defansın mükemmel performansını bile konuşamayacak kadar körsen ve otomatiğe bağlamış makine gibi Semih - Kezman'dan başka bir şey bilmiyorsan konuşma be arkadaş, yeter artık konuşma... Maç rahat ve güzel bir oyunla 4-1 bitti, tonla gol kaçırdık, bunlara rağmen bakalım bu hafta kaç gün Kezman-Semih lakırtısı dinleyeceğiz.
Devamı ...
Karayollarında Maç Dinlemek

Biraz mürekkep yalamış 80 sonrası kuşak ne zaman futbolla olan tutkulu ilişkisini mazur göstermek istese Nick Hornby'nin Fever Pitch kitabına atıf yapar. Ben de bozmayayım geleneği, kitabı okurken bir şeye tutkuyla bağlı olmanın bir şeye tutkuyla bağlı olmayanların gözünde ne acayip bir hal alabildiğini bir kez daha farkettim. Hornby'nin Arsenal'e kayan tutkusunun bu satırlardaki muadili sarı-laciverttir. Hayatı anlama konusunda kafa patlatmış bir sürü filozof hayatı anlama metodları keşfetmişler kendilerince; kimi üretim ilişkilerine bakıp çözmüş şifreyi kimi kadın-erkek dengesizliğine, kimi kültürel farklılıklara.
Hayatı anlamlandırmak için kah tüme varmışlar kah tümden gelmişler. Hayatı anlamak için epey bir çaba sarf ettim ben de ama hayatımı anlamlandırma konusunda 7 yaşından beri çubuklu sarı–lacivert formayı metodoloji olarak seçtim. Hornby'e göre işim çok daha zordu çünkü o sadece futbol takımının maçlarına göre hayatını planlıyordu bense basketbol ve voleyboldaki bayan ve erkek takımlarının maçlarını da hayat planlamama dahil etmek zorundaydım. 7 yaşındayken bu tutkulu ilişkiyi görenler büyüyünce azalacağını düşünüyorlardı 15 yaşındayken üniversitede azalacağını söylemeye başladılar, üniversitedeyken, çalışmaya başlayınca azalacağını söylediler. Artık kimse bunun azalabileceğini söylemiyor. Taraftar olmak için asgari tutkuya sahip olduğum konusunda sessiz bir konsensüs var. Sonunda baştan beri fiili durumumu garipseyen insanlar artık "bunu da böyle kabul edelim" noktasına geldiler nihayet. Zaman zaman cumartesi günleri çıkıp sosyalleşmek, hoşlanılan bir kızı tavlamak için çaba sarf etmek gerektiğini düşündüğüm oluyor ama televizyonda arka arkaya Fenerbahçe'nin voleybol ve basket maçlarını izleyip akşama futbol maçıyla nokta koymayı bir şekilde vicdanıma daha kolay kabul ettiriyorum. Eğer vicdanımı boşverip maçları izlememeyi göze alıp maçtan haber alamamışsam o saatlerde bulunduğum yerlerde fiziken oluyor ama ruhen olamıyorum zaten. Kendimi en çaresiz hissettiğim yerlerde bu hafta sonu olduğu gibi şehirlerarası otobüsler.
Yaklaşık 7 yaşından beri yolculuk sırasındayken oynanmakta olan bütün Fenerbahçe maçlarını hatırlıyorum. 88-89 sezonunun ilk haftası Antalya'dan tatilden dönerken şöförün yanına gidip 5-0 lık rize galibiyetine tanık olduğum Antalya-Konya karayolu hala bereketli bir sezonu hatırlatır bana. Bu hoş anıyla başlayan otobüs yolculuklarına tekabül eden maç anılarıma dün sevimsiz bir tanesi eklendi. Kezman penaltıyı auta atınca gol yiyeceğimizi hissetmiştim. Son saniyede Mehmet şut pozisyonda dedikten sonra spikerin bir an "ve inanılmaz bir golü kaçırıyor" diyecekmiş gibi nefes aldığını düşünüp nefessizce öne doğru eğilmiştim ki spiker benim beklediğimi söylemedi. "Top ağlarda" diye bağırdı sadece. Radyodan maç dinleme pratiğini iyice unutmuş olduğum için önce bir süre anlam veremedim hem daha geçen hafta uzatmanın son dakikasında gol atan bir takım uzatmanın son dakikasında gol yiyemezdi, bu 5-10 saniyelik algılama ile algılamama anında maçı seyredemediğim için duyduğum pişmanlık, kapanan puan farkı 4 maçlık fikstür öndeki türbanlı kadın her şey birbirine karıştı ve penaltıyı kaçıran Kezman'a küfür olarak döndü. Futbolu da Fenerbahçe'yi de biraz bunun için seviyoruz galiba; 50 kilometrelik yola bile bir trajedi sığdırabiliyorlar. Truva Turizm'i bilenler için söylüyorum, goller deniz tarafındaki koltuktayken atıldı.
Devamı ...








