31 Mayıs 2010
Forvet
Yönetimin daha teknik direktör işini ne yapacağını bile bilmiyoruz; uyutmak suskun kalmak, soruları geçiştirip ters cevaplar vermek en iyi yaptıkları iş. O yüzden geçen hafta Aziz Yıldırım'ın ağzından çıktığı iddia edilen "Siz de kafayı Güiza'ya taktınız" demeci için muhakkak yalandır bile diyemiyoruz. Böyle bir durumda forvet sıkıntısını bildiklerini ve Güiza'nın mutlaka gönderilip yerine bir forvet alınması gerekliliğini gördüklerine de emin değiliz. Buna rağmen ben bir oyuncu alternatifi tanıtayım. Kuzey Kore'nin forveti Jong Tae-Se. Yukarıdaki videoda geçen hafta Yunanistan'a attığı iki gol var. İlkinde önce adamı geçip sonra Tsubasa'nın kartal vuruşuyla kalecinin üzerinden, ikincisinde mükemmel kontrol edip çok zor bir açıdan diğer köşeye bıraktığı top. Youtube'da ararsanız Güney Kore'ye uzaktan gelen bir topu kontrol edip fiziğiyle topu bırakmayarak kaleciyle karşı karşıya attığı (Güiza'nın beceremediği) ve İran'a attığı müthiş kafa golleri de var. Kuzey Kore'nin bir maçını 90 dakika izlemişliğim yok fakat bu adam hakkında okuduklarım hep iyi olduğunu söylüyor. Top kontrolü, defans arası koşular, pozisyon bilgisi ve vuruş tekniğinden övgüyle bahsediliyor. Dünya Kupasında izleyip neler yapabileceğini daha rahat anlarız fakat Kuzey Kore gibi defansif mantaliteyle oynayan bir takımda aldığı övgüler Fenerbahçe gibi bir takımda katlanarak artardı. Ayrıca daha '86 doğumlu ve Japon liginde oynuyor.
Devamı ...
28 Mayıs 2010
Şampiyonluk geliyor...
Birbirlerini çok iyi tanıyan ve tüm sezon bu seriyi bekleyen oyunculardan kurulu iki takım birbirinin aynısı senaryoyla başlayıp, sona eren maçlara izin vermiyorlar.
Serinin 3. maçında Fenerbahçe bu sezon en iyi yaptığı işi rahatlıkla yapıp; kısalarının tempoyu delice arttırmasıyla ve hızlı hücumlarla rakibinin savunması yerleşmeden sayılar bularak kazanmıştı.
4. maçta Efes Pilsen, final serileri dışında unutulan adam olan Sinan Güler'le başlayıp kontra hamlesini yaptı.
Guarda yapılana baskıyla ve ilk 3 maçtakinin aksine hücum ribauntlarını kovalamaktan ziyade geriye çabuk koşmaya yoğunlaşan takım oyunuyla Fenerbahçe'yi sevmediği hücuma zorladılar. yerleşmiş, konsantrasyonu yüksek savunmalara karşı kısaların penetrelerinden öte hücumda yardımlaşmayı öne çıkartmak gerekiyordu Fenerbahçe için. Zaten böyle yapınca potaya yüzük dönük ve hareketliyken uygun pasları aldıklarında bunları sayıyla bitirme yüzdesi çok yüksek olan Fenerbahçe'li uzunlar takımın maçta kalabilmesini sağlıyorlardı.
Maçın başında, serinin durgun adamı Kerem'in sahne alışı ve Efes Pilsen'i Fenerbahçe karşısında hakim kılan oyun anlayışını, sabrederek, düşük tempoda, Fenerbahçe'yi uyandırmadan oynatmakta ısrar edişini gördük.
Buna karşılık Fenerbahçe iç sahada yapması gerekeni; daha ilk dakikadan itibaren rakibini bunaltacak ve buradan size ekmek yok mesajnı veren baskılı ön alan savunmasıyla başlayacak savunma sertliğini ve hızlı oyunlarla sonuca gidişini göremedik.
Burada; kısa bir paragrafı tribüne ayırmak lazım. Dile getirilmesi gereken, tepki gösterilmesi gereken bir mesele vardı. Buna karşı yapılan yapıldı. Ama 3. periyoda kadar tamamına yakını dolu tribünlerin maç üzerinde bu kadar etkisiz oluşu hiç bir şekilde açıklanamaz.Fark adım adım açılırken ne çalan düdüklere tepki gösterildi, ne de takımı ateşleyecek türden bir coşku vardı.
Sahada oynanan oyundan tamamen bağımsız, oyunda ne olup bittiğiyle ilgilenmeyen ve takım açısından kötü başlayan bir akşamda oyuna müdahale etmeyi düşünmeyen etkisiz bir performans vardı tribünlerde.
Ne zamanki, tribünler maçla, çalınan düdüklerle ilgilenmeye takımı savunmada direnç göstermeye sevketmeye başladı orada da maç zaten dönmeye başladı.
3. çeyrekte başlayan geri dönüş hakikaten muazzamdı.
O dakikalara kadar hem savunmada hem de hücumda berbat bir performans gösterirken bir anda rakibi üst üste bir kaç kez kendi yarı sahasından çıkmadan top kaybına zorlayacak dek iyi savunma herşeyi değiştirdi.
İyi ve baskılı savunma Fenerbahçe'nin istediği gibi tempolu oyunu getirdi, normal koşullarda rakip savunma yerleşmişken hücumda şuursuzlaşan takım, Preldziç'in ve nihayet Greer'in devreye girmesiyle Efes Pilsen savunmasını dağıttı. Tam takım hücumda tekrar aksamaya başlamıştı ki Vidmar'ın topla beraber Rakoceviç'i sahanın dışına yollayan bloğu geldi. Bu hareket, Fenerbahçe'nin bu maçı ne kadar çok kazanmak istediğinin ve kazanmak için neler yapabileceğinin işaretiydi.
Efes Pilsen korkutucu silahlara sahip bir takım dün akşam bir kez daha görduk bu gerçeği. Rakoceviç, Smith ne kadar iyisavunursanız savunun atabilecek oyuncular, Schumpert bence her ne kadar üst düzey bir oyuncu olmasa da onun neredeyse tek önemli özelliği Fenerbahçe'nin yıllardır çözemediği savunma zaaflarını cezalandıracak türden tepeden atışlardaki yüksek yüzdesi olunca bizim için tehlikeli bir eleman oluyor, Nachbar'ın müthiş bir şutör; yumuşak stili ve bileği, şut anında nefesini ve vücudunu doğru kullanıyor oluşu, soğukkanlılığı onu en az Rakoceviç ve Smith kadar tehlikeli kılıyor. Korkunç derecede iyi atabilen bir takım Efes ama aynı zamanda korkunç derecede kötü yönetiliyor.
Benim nazarımda, Nachbar ve Rakoceviç gibi iki büyük oyuncudan bu kadar az verim alınabilmesi hatta halen onları takımın asli unsurları arasına sokamamış olmak bile başlı başına bir koç yetersizliğidir.
Fenerbahçe tüm çarkları tıkır tıkır işleyen bir takım değil aksine yanlış kurulmuş bir kadronun defolarıyla başladığı final serisinde yürekli mücadelesinin örtmeye yetmediği açıkları gün gibi sırıtıyor.
Guard sorunu başlı başına bir dert; Ukiç geldiği günden bu yana özellikle takımın daha bilinçli hücum etmesini ve hücumda uzunları da oyunun içine sokan yardımlaşmalı oyunları daha çok oynamayı sağladı. Ama mücadele düzeyinin arttığı şu seride gördük ki tek başına asla yeterli değil. Bir kere bir guarddan beklediğimiz ölçüde sert ve baskılı savunmayla rakip guardın oyun düzeni dışına çıkmsını sağlayamıyor.
Vidmar'ın sahada olmadığı dakikalarda boyalı alan savunmasında zaaflar hala aynı şiddetiyle yaşanıyor, tepeden atılan üçlüklere çözüm bulunmasını beklemiyorduk öyle de oldu.
Rakip tempoyu düşürdüğünde ve savunmaya çabuk yerleştiğinde hücumda şuursuzlaşma başlıyor.
Fenerbahçe'nin bu defolarına rağmen Efes Pilsen hep aynı şeyleri deniyor. Hep iyi atıcılarından medet umuyor. Bu kaliteli kadronun kötü yönetiliyor oluşu bizim için bir şans. Ama seriyi buralara getiren en önemli faktörün rakibin kötü yönetiliyor oluşu olduğunu sanmamalı.
Aksine kötü ve başıbozuk geçirilen bir sezonun finalini vidalarını aşırı derecede sıkmış ve takım olmanın gereklerini sonuna dek ifa etmeye çalışan bir ekip var.
Hücum planlarına sezon boyunca bu derece uymaya çalıştıklarını hiç görmemiştik. Efes kısalınca içeriye top indirme ısrarı takdir edilmeli, takımın en kariyerli oyuncularından Greer'in ilk 3 maçta hiç alışık olmadığı türden az süreler almasına rağmen bu takımın parçası olmaktan hiç gocunmayıp son maçta önce atmayı değil attırmayı düşünerek yaptığı patlama da çok önemli, savunma direncini sürdürme ısrarı bu sezon hiç olmadığı kadar yüksek.
Bu takımın kötü geçirdiği bir sezonun finalinde şampiyonluğu kazanmak için kendi içinde yaşadığı değişim takdire şayan.
Devamı ...
27 Mayıs 2010
Genç Slovenler Play-off'a El Koydu
İkinci yarının başında savunma sertliğini arttırma hamlesinin tutmaması, seyircinin zaten maçın başından beri maça hiç etkisi olmayan hali, tavrı; Sinan tarafından tamamen pasifize edilmiş bir Ukiç ve bir türlü girmeyen şutlarla 17 sayı geride bir takım... Maçın 25. dakikasında elimizde bunlar vardı.
Banvit maçında 20 sayı geriye düştüğümüzde çektiğimiz silahı hatırladı Ertuğrul Erdoğan. Tam saha baskı ve alan savunması... Zaten özünde bir panik adamı olan Ender'in oyunda olması bu hamlenin tutmasının en önemli nedendi. 2 sene önceki rakibi bezdiren ön alan savunmasını hatırlayan Ömer, Kinsey ve Ukiç ve içeriyi kapayan Mirsad ve Vidmar'la ilk hamleyi yapıp farkı 17'den önce 10'a sonra Emir'in dördüncü periyot devreye girmesiyle 6'ya çektik. Maçın dönüm noktaları bunlardı aslında. Önce büyük bir gayretle tek hanelere indirebildiğimiz farkı tekrar çift hanelere çıkaran Nachbar'ın üçlüğü, diğeri de fark üçe inmişken Smith'in can yakan üçlüğü. Bu tür durumlarda momentumu ele geçirmiş bir takım için can acıtabilen, direnç kırabilen bu iki pozisyona anında tepki verip ayakta kalmayı başardık ve Greer'in üçlüğüyle 4.30 kala uzun bir aradan sonra öne geçtik. Dördüncü periyot ilk 6-7 dakika neredeyse bütün hücumlarımız ya üçlükle ya basket-faulle bitti.
Emir buna benzer destansı bir performansı geçen sene 6. maçta göstermiş ama o performans galibiyetle taçlanmamıştı. Bugün nihayet onda zaman zaman parıltılarını gördüğümüz Bodiroga performansını ortaya koydu, eli titremeden şutları gönderdi, arkadaşlarını besledi, ve en kritik dönemde liderliği ele aldı. Maç başa baş geldiğinde Efes'in direnci tamamen düştü. 17 sayı geriden gelip 8 sayı öne geçmiştik bitime 1.30 dakika kala. 13 dakikalık bir bölümde 25 sayılık bir fark...
Kısa süreli bir kazandık artık havasıyla Efes'in farkı üçe indirmesine izin versek de süre zaten yetersizdi ve Greer'in turnikesi maça noktayı koydu. Maçın kahramanları konusunda bir sıralama yapmak gerekirse Emir'i öne koymak gerek ama Vidmar'ın maç boyunca gösterdiği olağanüstü dirençe haksızlık etmiş oluruz gibime geliyor. Vidmar geçen maçki performansının da üstüne çıktı bugün. İçeride en sert uzunumuz olarak ve hücumda da kendinden beklenilenden daha fazla katkı yaparak maça damgasını vurdu. Bir diğer kahraman da Greer. Savunma konusunda bugün takımın havasına ayak uydurdu, kolay geçilmedi, ilk yarı iki tane çok iyi asisti vardı, ve maçın son anlarında büyük oyuncu gibi oynadı.
Efes yine inanılmaz bir dış şut yüzdesiyle (11/23) oynamasına rağmen serbest atışlardaki düşük yüzdesi (16/27), baskı karşısında paniğe girmeleri ve en önemlisi kazanma konusunda Fenerbahçeli oyuncuları kadar kararlı olmamaları yüzünden kaybettiler. 3-1'e getirdik. Şampiyonluk için bir maça ihtiyacımız var. Efes'i böyle 17 sayı geriden gelip yenmek psikolojik olarak muhtemelen daha da düşürecektir Efes'i. Pazar günü yine hiç rehavete girmeden yedinci maçı oynuyormuşuz gibi oynayıp kazanmamız lazım.
Maç boyunca takımın oyunundan ziyade beni delirten esas meseleye geleyim. Normalde seyirci takımı uyandırır, bugün tam aksine takım seyirciyi uyandırdı. Tiyatro izler gibi maç izleyen, hakem kararlarına karşı en ufak bir refleks göstermeyen taraftarı takımın tam saha baskısı kendine getirdi. Bin kere yazmışızdır herhalde ama basketbol maçında marş söylemek kadar aptalca bir şeyi anlamıyorum. Tek yapılacak şey ıslık be kardeşim. 90'ların ortalarındaki basketbol seyircisini bir kez daha özlemle andım bugün şu taraftar performansını görünce.
Devamı ...
Fotoğraf
* Daha net görmek için fotoğrafa tıklayınız.
Devamı ...
26 Mayıs 2010
Fenerbahçe'nin 2009-2010 Sezonu Tüm İstatistikleri
Süper Kupa: Fenerbahçe 2-0 Beşiktaş
Türkiye Kupası Sonuçları ve İstatistikleri
Avrupa Ligi Sonuçları ve İstatistikleri
Türkiye Ligi Sonuçları ve İstatistikleri
2009-2010 Sezonu Takım Performansı
2009-2010 Sezonu Tüm Maçlarda Oyuncu İstatistikleri*
* Oyuncu istatistiklerine ligde 3-0 galibiyetle tescil edilen 2 maç eklenmemiştir.
Papazın Çayırı Yazarları Türkiye Ligi Performans Değerlendirmesi
Devamı ...
25 Mayıs 2010
Bir Kez Daha Öndeyiz
Yine gündüzle gece gibi iki yarı oynadık. İlk yarı mükemmel bir savunma ve her topta içeride doğru uzunu bulan bir hücum düzeni, ikinci yarıda pas kanallarını unutup, çaresizce zorlanan penetrelerle potaya gitme üzerine bir kaos. Şunu artık görmemiz lazım, sahada daha uzun olmamız bizi Efes'in her zaman bir adım önüne geçiriyor, Efes'in 4 kısasına karşılık 2 uzundan taviz vermememiz lazım. Maçtan kopmak üzere olduğumuz bölümde Semih-Vidmar ikilisinin bir arada sahada olduğu bölümde tekrar ayağa kalkmayı başardık. Efes bugün doğru basketbol oynamadan maçı başa baş götürmeyi başardı. Bunun en önemli nedeni üç sayı atışlarındaki 12/26 isabet oranları ve faullerdeki 24/30 isabet oranları. Normal bir yüzdeyle oynasalar ilk yarı 25 sayıyla biterdi zaten. Charles Smith maçı kazandırmak için her şeyi yaptı, dağlardan taşlardan şutlar soktu ama Efes son topu Ender'le oynamayı tercih edince Mirsad'ın bloğuyla maç bize geldi.
Maçta ilginç anlar var; tam top bize geldiği anda bir kaç kez topu kaptırıp ikinci bir şans verdik Efes'e. İlk çeyreğin sonunda Emir topu alsa fast-break'ten sayı bulacağız, elindeki topu Ender alıp son saniye üçlüğü gönderdi. Bir kaç kez Kinsey ve Ukiç'de tam aldıkları topu ilk müdahalede kaybettiler. Ve maçın son topunda da o bloktan sonra Kinsey topu yine tutamadı, eğer Rakoçeviç topu tutabilse şutu atacak ya da Charles Smith'e verecekti. Böyle serseri bir topla kaybedebilirdik maçı.
İç- dış dengesini bugün iyi tuttuk. 3.periyodun ilk 6-7 dakikası dışında içeriye her hücumda top indirmeyi denedik. Bireysel performans olarak Ukiç ve Emir biraz kendi standartlarında oynasa Efes bu kadar zalim bir 3 sayı yüzdesiyle oynasa bile maç çok daha erken kopabilirdi. Ukiç maça çok iyi başlayıp takımı ilk periyot çok iyi yönetse de üçüncü çeyrekte Sinan'ın onu sürekli soluna doğru gitmeye zorlayan savunması karşısında epey bir bocaladı. 5 top kaybının da büyük bir bölümünü bu sola doğru penetrelerin sonunda içeride Efesliler arasında kaybolarak yaptı. Thornton'un olmadığı Kaya'nın bu kadar kötü, Kasun ve Ermal'in bu kadar silik bir performans sergilediği bir maçı çok daha rahat almalıydık. Sonuçta öyle ya da böyle kazanarak bir adım öne geçtik. Bu seri bence bizim elimizde kazanırsak biz kazanacağız kaybedersek Efes'in doğrularından çok bizim yanlışlarımız yüzünden kaybedeceğiz.
Bu geceyle gündüz gibi bölüm bölüm iyi performansı maç bölümüne yayamamamız savunmanın tamamen alışkanlıkla ilgili olduğunun kanıtı. Konsantrasyonla, üst düzey istekle bellli bir süre savunma yapabiliyorsunuz ama savunma üzerine kurulu bir takımsanız belli bir savunma standartınız oluyor her zaman. Böyle maç içinde inip çıkışlar yaşamanız daha zor oluyor bu takdirde. Hakemler hakkında da bir kaç kelam edelim. Seyirciden etkilenmeden çok cesur düdük çaldılar, özellikle Rakoçeviç'in sürekli faul göstermeye çalışan bir oyun stili var, ona prim verdiklerini düşünüyorum biraz, bir de Kinsey'in top çalması sonrasında hakemin engellediği pozisyon komik ötesiydi,.Hakemlerin kararlarından bağımsız olarak bizim uzunların çok tuhaf faulleri var, paldır küldür top kaybı yamak üzere gelen Efes kısalarına karşı kollarını indirmeseler iki üç tane hücum faul olabilecek pozisyon savunma faulü oldu.
Sonuçta bir maç kazandık ve henüz 2 galibiyetteyiz. Perşembe akşamı muhtemelen daha dolu bir salonda yine çekişmeli bir maç izleyeceğiz. Serinin karar maçı bizim açımızdan 4. maç. Kazanırsak Efes'in geri gelebileceğini düşünmüyorum, 4. maç Charles Smith'i iyi savunup pick and roll'ü bugünkü gibi savunursak ve kısalarımız Ukiç ve Preldzic hücumda biraz sakin kalıp içeriyi yine iyi kullanırsa kazanacağız. Bir de Greer'in mümkün olduğunca az süre alması lazım. Takımın ritminin tamamen dışında kendi kafasına göre başka bir şey oynuyor.
Devamı ...
22 Mayıs 2010
Fenerbahçe Nefretine Kılıf Aramak
Bursa'nın şampiyonluğuna tüm Türkiye'nin coşkuyla sevinmesinin epey bir insan tarafından Fenerbahçe'ye duyulan nefret yüzünden olduğu yazıldı çizildi, Fenerbahçe'ye duyulan nefretin gerekçesi de Aziz Yıldırım ve bir kaç yöneticinin kibirle özdeşleştirilmesi olarak belirtildi. Büyük Türk mütefekkiri Hıncal Uluç Kırmızı Çizgi'de Aziz Yıldırım'ı Fenerbahçe'den Türkiye'nin nefret etmesinin baş müsebbibi olarak gösterdi.
Aziz Yıldırım Fenerbahçe'nin başından ayrılsa ve yerine Mahatma Gandhi gelse Fenerbahçe'den nefret edilmeyecek mi bu durumda merak ediyorum. Yıldırım Demirören ya da Adnan Polat Aziz Yıldırım'dan daha mı sempatik adamlar ki Beşiktaş ve Galatasaray'a duyulmayan nefret Fener'e duyuluyor? Mesele tamamen nefret söyleminin Türkiyede'ki yaygınlığıyla ilgili.
Dünyanın pek çok demokrasisinde nefret suçu diye bir suç kategorisi var. Bizde maalesef böyle bir suç olmadığı için günlük hayatta politik doğruculuğa özen gösterme konusunu zerre kadar umursamayan insanlar Kürtlere, Ermenilere, eşcinsellere karşı etnik ya da cinsel kimliklerine dayanarak normalde suç sayılması gereken nefret suçunu son derece rahatça işleyebiliyorlar. Türkiye'nin batısında bir kahvede bir saat otursanız bu hakaretlerin, kimliklere yönelik nefret söyleminin ne denli yaygın olduğunu bizzat test edebilirsiniz zaten Hürriyet Gazetesi sağolsun günlük olarak "nefret suçu" işleme ihtiyacını Yılmaz Özdil aracılığıyla karşılıyor herhangi bir yerde gözlem yapmaya gerek kalmadan.
Şimdi bu nefret suçu hedeflerinin en ilginci son zamanlarda ortaya çıkan "Fenerbahçelilik kimliği" Fenerbahçe'ye dair ne varsa aşağılama, küçük görme, camiadaki en ufak bir bireysel olayı kimlik üzerinden tanımlama çabası Türk medyasının da diğer takım taraftarlarının da artık refleksi haline geldi. Bunları yaparken şöyle de bir savunma mekanizması var "e zaten siz de kendinize Cumhuriyet diyorsunuz". Yalçın Doğan'ın Fenerbahçe'nin özgünlüğünü betimlemek için bulduğu bir metaforu sanki Fenerbahçe taraftarı gerçek hayata geçirmiş, sınırları doğuda Malatya batıda Aydın'a dayanan gerçek bir cumhuriyet kurmuş gibi gerekçe göstermek saçmalık ama Fenerbahçe nefretini meşrulaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Aziz Yıldırım'ın zaman zaman kibirli duruşundan, doğruları ifade ederken bile kullandığı yanlış üsluptan ben de Fenerbahçeli olarak rahatsızım ama diğer başkanlar söylem ve eylemleri yüzünden ilgili oldukları kulüple yaftalanmazken Aziz Yıldırım'ın bütün sözleri niye Fenerbahçeli bütün bireylere teşmil edilip itici bir Fenerbahçe taraftarı kimliği yaratılmaya çalışılıyor. 10 senede 7 şampiyonluk sözü veren, Galatasaray Türkiye'dir" diyen bir adamdan kimse nefret etmiyor ama benzer şeyleri Fenerbahçeli kimliği olan biri yapınca kibirden bahsediliyor. Tüm sene boyunca Aziz Yıldırım'ın hakemleri satın aldığını, futbol dünyasını elinde oynattığını söyleyen ve medyadaki nefret söyleminin başyazarı Hıncal Uluç, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'yi antipatik yaptığını söyleyebiliyor en ufak bir utanma duymadan.
Evrakta sahtecilik yapıp federasyonu aldattığı resmileşen, kulüp sempatik, doping yaptığı sabit kulüp kapatılma korkusuyla mazlum ama Fenerbahçe antipatik. Özneleri değiştirelim geçen sene olan bu iki olayın bir tanesinin faili Efes ya da Galatasaray değil de Fenerbahçe olsaydı neler yazılır neler söylenirdi? "İşte Fenerbahçe bunun için sevilmiyor" diye kaç tane yazı okurduk acaba? Diğer kulüplerde de Fenerbahçe'den nefret edilmesi için gerekçe gösterilen her şey fazlasıyla var, ama Fenerbahçe'ye nefrete karşı ısrarla rasyonel gerekçe bulma çabasını görüyoruz.
Aziz Yıldırım bütün bunlara karşı ne yapıyor peki? Kulübü 10 senede çağ atlattığı söylenen adam iletişim stratejisi, halkla ilişkiler konusunda kulübü nasıl bu kadar kötü yönetebiliyor? Medyanın hangi söylemden neyi çıkarıp kullanacağını bu kadar yıldır hala öğrenemedi mi Aziz Yıldırım? Pek çok Fenerbahçeli gibi ben de Galatasaray ve Beşiktaş'ın bu seneki tutumlarının, davranışlarının büyüklüklerine yakışmadığını düşünüyorum, büyük kulüp gibi davranamadıklarını ve Fenerbahçe'nin üzerinden kendilerini tanımlamanın bu kulüplerin tarihine yakışmadığını düşünüyorum. Aziz Yıldırım da eminim benim gibi düşünüyor ama bunu ifade etmeye niyetlenirken "Tek büyük var o da Fenerbahçe" ye getiriyor işi. Bunu bir taraftarın söylemesini anlarım ama rakiplerini doğru bir yerden eleştirirken birden nasıl bir üslupla tüm söylediklerinin üzerine çizgi çekecek bir söyleme teslim olunur, haklı bir konumdan tekrar kibirle özdeşleştirilebecek bir noktaya bu kadar kısa sürede geçebilmek nasıl başarılır anlamıyorum. İletişim konusunda tam bir anti-kahraman Aziz Yıldırım
Medya boyutundan sokaktaki taraftar boyutuna geçelim. Pek çok Fenerbahçeli bir hafta boyunca ilgili ilgisiz pek çok sataşmaya maruz kaldı, sporun doğasında birilerini kızdırmak, dalga geçmek elbette var ama artık Fenerbahçe'ye karşı yapılan bu tür şeyleri tetikleyen şey rekabet falan değil tamamen nefret. İşin kötü tarafı nefret bulaşıcı bir duygu ve görünürlüğü arttıkça yaygınlaşması da kaçınılmaz. Aslında sporla falan hiç alakası olmayan bir kaç kadın arkadaşımın Facebook paylaşımlarını, yorumlarını falan görüyorum, tamamen etraftaki nefret söyleminden etkilenip biz de Fenerbahçe'yle ilgili bir şeyler yazalım diye yazılmış şeyler. Herkesin evine bayrak astığını görüp tepki almayayım diye bayrak asan İzmirliler gibi hissediyorlar herhalde kendilerini.
Katı ulusalcıların muhafazakarlardan duyduğu tiksinti ya da katı İslamcıların yozlaşmış olarak gördükleri ötekine yaşam hakkı tanımayan nefret söylemine benzer bir öteki kimliği oluyor Fenerbahçelilik. Taraftarlık bir cemaate aidiyet hissinin duyulduğu ve bunun kutsallaştırıldığı bir şey ama bu diğer cemaate mensup olanlarla bir hemhal duygusu geliştirmeye engel bir şey değil. Taraftar grupları öteki taraftar gruplarının acısına ancak bir tribün lideri öldüğünde mi ortak olacak? Bir taraftar için başa gelebilecek en kötü şeyi yaşamış bir taraftar grubuna üstelik kendileri o rakibin 10 puan gerisinde kalmışken böyle hoyratça, nefretle saldırmak, kendi takımına duyduğu aidiyetten daha fazla rakibe nefret duymak taraftarlıkla falan açıklanamaz. Fenerbahçe taraftarının Bursa'da Beşiktaş'ın 2-2 berabere kaldığını duyunca sevinip sonra haberin yanlışlığına üzülmesi mi daha trajik, yoksa takımının durumu 2-2 yaptığı haberine kahrolan bir Beşiktaşlı'nın durumu mu?
Yönetimin de medya ve kamuoyundaki nefret söylemine karşı birşeyler yapması lazım. Son on haftada Fenerbahçe'ye karşı yapılmadık itham, edilmedik laf kalmadı, kulüp olarak büyüksen bunlara karşı hukuki hakkını sonuna kadar kullanacaksın, çok ağır tazminat davaları açacaksın hukukla sonuç alınamıyorsa anladıkları dilden yanıt vereceksin. Gerekirse taraftarı o gazeteyi almamaya davet edeceksin. Fenerbahçe taraftarı kulübün mağduriyetine inanıyor ve yönetimin tepkisini meşru buluyorsa her türlü sivil itaatsizlik eylemini yapabilir. Geçen sene Efes Pilsen'in doping olayından sonra pek çok insan Efes ürünleri konusunda bireysel olarak bir tepki koyup ürünleri boykot etti belli bir süre. Diğer taraftan, yönetim basın açıklaması yayınladığı ve suçladığı Efes'le üç kuruş için sponsorluk sözleşmesi imzaladı. Bu ülkede Hıncal Uluç Fenerbahçe'ye karşı bir kuruş bile tazminat ödemeden 40 yıldır yazarlık yapıyorsa Fenerbahçe o kadar da büyük değil demek ki. Sezon sonu yaplan basın toplantıları hiç bir işe yaramıyor, önemli olan sezon içerisinde anında bu iddialara karşı topla tüfekle savaşmak olmalı. Fenerbahçe'ye karşı nefret kusmayı bu kadar kolay hale getirirseniz bu iddiaların sonu gelmeyecek. Aziz Yıldırım Fenerbahçe'ye karşı oluşan nefretin tek başına müsebbibi falan değil. Nefret söylemini meşrulaştırmak için zaman zaman nefret sahiplerine koz veren ve onların suçluluk duygularını biraz rahatlatan bir özne sadece.
Aziz Yıldırım'ı eleştirmek ve başkanlıktan ayrılmasını talep etmek herkesin hakkı ama Aziz Yıldırım üzerinden nefreti meşrulaştırma tuzağına aklı selim sahibi bir kaç Fenerbahçeli yazardan Bağış Erten'in bile düştüğünü görmek üzücü. Bursa'nın şampiyonluğuna kibirin yenildiği için Anadolu takımlarının sevinmesini anlarım da Çarşamba günkü yazısında diğerlerinin içine Beşiktaş ve Galatasaray taraftarını da dahil edip, onlarında kibir yenildiği için Bursa'nın şampiyonluğuna sevindiklerini söylemek Yıldırım Demirören ve Adnan Polat yönetimlerini kibirden azade görmektir ki Allah adamı çarpar bu söze karşı Bağış Bey :)
Devamı ...
21 Mayıs 2010
Heybet, Zarafet, Sadakat
Devamı ...
Seri başladı vidalar sıkıldı
Normal koşullarda bomboş şutların bile çemberden geçmeye direndiği bu salonda bu kadar dağınık ve yardımlaşmadan hücum eden bir takımın bir çoğu çalışılmış, planlanmış hücum organizasyonlarına dayanmayan zorlama dış şutlarının nasıl bu kadar yüksek yüzdeyle girdiğine şaşırmalıyız; ama dünkü sıradışı hücum yüzdesini şans faktörü dışında açıklayacak etkenler var.
Maçın bitimine 4 saniye kala artık 10 küsür sayı fark varken ve maç kesin olarak kazanılmışken Rakoçeviç'in boş turnikesini engellemek için kendisini yerlere atan ve o hiç bir anlam ifade etmeyen son sayıyı engelleyen Ömer Onan'ın gözlerinde parlayan ateş anlatıyordu bu durumu. ya da hantallığı ve yumuşak oyunu sebebiyle eleştirdiğimiz Oğuz'un hücumda kaybettiği bir topun ardından topu geri kazanmak için yüksek posttan orta saha çizgisine doğru uçusu, hele savunma yapmayı bilmeyen Greer'in Thornton'u, Charles Smith'i savunmak için gösterdiği çaba özetliyordu dün neden kazandığımızı.
Sezon başında farklı galibiyetler alınırken, bu takım hakkında, kısa oyuncuların tempoyu arttırıp, kendinden zayıf takımlar karşında bireysel yeteneklerini önplana çıkartarak sonuca giden bir kimliğe bürünüyor değerlendirmesini yapmıştık.
Görünen şuydu; birincisi hücumda sadece paylaşmayı değil daha da önemlisi yardımlaşmayı hiçe sayan ve birebir oyunlarla potaya gitmeyi isteyen kısaların bu yetenek gösterilerine dayanan hücum tarzı git gide başıbozuk bir takım görüntüsü yaratacaktır ve bu durumun Tanjeviç'in basketbol felsefesiyle taban tabana zıt olması ortada büyük bir sorun olduğunun işaretidir. Belli ki takım hocanın takımı değil. Hem zaten hocada bu takımın hocası olmamalıydı.
İkincisi; bu takım için içeride tüm sezonun anlamı Efes'le oynanacak final serisiyken sezon boyunca mücadelesini esas olarak ortaya koyacağı, kendini sınayacağı arena Euroleague olmalıyken, uzun oyuncularının katkısını ribaunt ve savunmayla sınırlayan hücumlarda onları kısalarla yardımlaşmaya ve ikili oyunlara fazlaca taşımayan bu başıbozuk hücum düzeniyle ve en önemlisi alamet-i farikası atmak olan, atarak kazanan bir takımla Euroleague gibi sertlik düzeyiyle, savunma konsantrasyonu ve organizasyonlarıyla başka bir dünya olan Euroleague'de başarılı olmak mümkün değil.
Euroleague'de beklendiği gibi direnemedik. Sezonun yerel ligde neredeyse tek anlamı olan final serisi öncesi ise kaygılıydık. Zira, iyi oyuncular alıp kötü bir kadro kurmayı beceren yönetim zihniyetinin bir eseri olarak 3 yıl önceki, ön alan savunmasıyla rakibi yıpratan, onun tüm hücum planlarını alt üst eden ona gözdağı veren ve savunmacı, direnişçi kimliğiyle ön plana çıkan takımdan bu gün elde kalan hücumda topu eline alanın kendi oyununu oynamaya çalıştığı, yardımlaşma ve paylaşımın dibe vurduğu, savunmada konsantrasyonun ve fizik direnişin iyice zayıfladığı yumuşak ve kolay kaybeden bir takımdı.
Tüm sezon kötü hücum eden, hücumda yardımlaşmayı hiçe sayan bir takımın bu alışkanlıkları bir günde bırakıp final serisinin zorluk derecesine uygun olarak hareketli ve paylaşarak, uzunlardan maksimum verimi almaya çalışarak, en doğru şutu bulma düşüncesini öncelik haline getirerek hücum etmesini beklemek hayalcilik olurdu.
Yine de, sonuç olarak final serilerinde vidaların sıkılması, şampiyonluğu isteyen oyuncuların sahada yakacağı direniş ateşi işleri yoluna koyabilir diye düşünüyorduk.
İlk maç sonunda görünen şey, takımın sahanın ortasında bu ateşi yakışıydı. İlk yarıda 20'lere çıkan farkı başka türlü açıklamak mümkün değil, o zor çemberlere sahip salonda hiç olmadığı kadar yüzdeli atabilmenin bir sebebi de bu olmalı; kazanacağına inanmış olmak, kazanmak için parkeleri yiyecek kadar çaba göstermeye hazır olmak.
Final serisinin başladığı kadar kolay süreceğini düşünmeyelim. Bir kere hala kötü hücum ediyoruz. Bu yanlış kurulan kadronun sadece 1 tane oyun kurucusu var. Zorunlu olarak Greer'i orada oynattığınızda hem hücumda nefes almadan, plan yapmadan ve oyun kurmadan oynamak zorunda kalıyoruz hemde topu Greer'a potadan çok uzaklarda vererek onun verimini azaltıyoruz. Greer 1 numara oynarken dribling yapması gerekn yerlerde refleks olarak topu tutup potaya bakıyor ve o an tüm hücum düzeni bozuluyor.
Hücumlarda halen, içeriye top indirmek dışında uzunları hücum düzeninin içine sokamıyoruz. Pick n roll yapmadan, uzunların perdelemelerinden faydalanmadan Efes gibi yüksek konsantrasyonla savunma yapabilen bir takıma üstünlük kurmak zor.
Efes'in 4 kısalı oyununa karşı nihayet çözüm bulabildik. Hem de Vidmar ve Semih'le oynadığımız sürelerde. Burada savunmada hareketlilik kadar hücumda Vidmar'ın Efes'in tek uzununu arkasına alıp ısrarla Schumpert'ı içeri gömen Semih'e topu taşımasının rolü büyük. Vidmar'a kazma, akılsız gibi sıfatları hak görenler utansın.
Eğer seriyi şampiyon olarak noktalarsak bu durumda, Griçek'in gidişi ve Vidmar'ın dönüşünün önemli bir rolü olacaktır. Zira Griçek'in gidişiyle kısa rotasyonunda savunma zaafiyetli oyuncuları 5'er 10'ar dakikayla mutlu etme zorunluluğu ortadan kalkarken pota altında tam anlamda pis işlerin adamı olan Vidmar'ın dönüşü o bölgede direnci arttırdı. Yoksa dünkü Kasun'un karşısında direnmek Oğuz ve Semih için hayli zor olurdu.
Efes dünkü maçta bitmedi. Mutlaka 2. maçta daha dirençli ve hücumda tıkanıklıklarına çözüm bulan bir rakip çıkacaktır karşımıza.
Devamı ...
Avea Gol Yemem (Kaleci Tarifesi)
Devamı ...
20 Mayıs 2010
1-0 Öndeyiz
Türkiye Basketbol Liginin finali oynanıyor ve maçta 1.000 kişi bile yok. 3 ay sonra Dünya Basketbol Şampiyonası düzenleyecek bir ülkede basketbola ilginin hali pür melali bu ülkede. Bir ara adı bizim için uğursuz salona çıkan Ayhan Şahenk'te geçen sene finalde iki maç kazanmış ve o etiketi silmiştik. Bu senede ilk maçı kazanıp geçen sene ters tepen saha avantajını ele geçirdik. Maçı ilk periyodun son üç dakikası ile ikinci periyodun ilk 3 dakikasını arasındaki 6 dakikalık bölümdeki 19-0'lık akıl almaz bir seri sonucu kazandık. Farkın oluşmasında en büyük etken Kinsey ve Mirsad'ın bu bölümdeki katkılarıydı. Efes'in kısaları tamamen kontrolümüz altındaydı. Ömer en iyi yaptığı şeyi yapıp Charles Smith'i tamamen etkisizleştirdi. Geçen sene çok başımızı ağrıtan Efes'in 4 kısalı düzenini bu sever iyi değerlendirdik. Schumpert-Semih miss-match'ini geçen sene lehine kullanan Efes olmuştu, bu maç Semih'e her pozisyonda top indirdik ki bu bizim takımda gördüğümüz bir şey değildi daha önce. Efes'in ikinci yarı savunmada biraz sertlik göstermesiyle hücumda bocalasak da bizde aynı sertlikle yanıt verince ve geri adım atmayınca top kayıplarına rağmen skorda geri gelmelerine izin vermedik.
Ukiç, Kinsey ve Mirsad maçın kahramanları diyebiliriz. Skoru son maçlarda gayet iyi paylaşıyor takım, hücumda bir iki oyuncuya bağımlı olmadığımız zaman kazanma şansımız bir hayli artıyor. Efes'in feci bir üçlük yüzdesi var, 1/15 şut yüzdesini bir daha göremeyiz muhtemelen final serisinde ama kısa savunmasında bugün çok iyiydik. Şutların pek çoğu zorlama şutlardı ve bu yüzdenin oluşmasında Efes'in şanssızlığından ziyade bizim savunma çabamız daha belirleyiciydi.
İkinci maça dair de bir şeyler söylemek gerekirse Kasun'u daha iyi savunmamız lazım. Vidmar'ın kolay faul almadan sertlik göstermesi ve sertlikten yılan bir oyuncu olan Kasun'u oyundan düşürmesi gerek. Kerem-Kasun pick and roll'ünü bugün iki üç kez önleyemedik, bunları daha iyi savunmalıyız. Net ribaunt aldığımız zaman Ömer-Kinsey'le kolay sayı bulma ihtimalimiz çok fazla olduğu için ribauntu alan uzun ilk pası çabuk verdiğinde çok kolay sayılar bulabiliriz bundan sonraki maçlarda.
Ergin Ataman'ın da söylediği gibi Efes bugün mağlubiyetten ziyade sahada ezildiği için ikinci maç daha agresif bir savunmayla çıkacaktır. Finalin anahtarı zaten sertliğe karşı geri adım atmamak, bugün Efes bizim gösterdiğimiz sertliğe yant veremeyip geri adım attğı için maç ilk yarı koptu, ikinci maç daha kararlı olacaklardır. Sadece bir maç kazandık, şampiyonluk yolu uzun, takımın havası umut verici, eğer taraftar da futboldaki nekahat dönemini askıya alıp salona teşrif ederse favori gösterilmediğimiz bir seride şampiyonluğa ulaşabiliriz.
Devamı ...
19 Mayıs 2010
2009-2010 Sezonu Düşman Tanıtımı Basın Toplantısı
2009-2010 sezonu yeni düşman kreasyonları görkemli bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Daha önce Lig TV, Ali İpek, Sergen Yalçın gibi çeşitli kurum ve kişileri camiaya kazandıran bu geleneksel toplantıdan bu sene sürpriz isimler de çıktı. Daha önce Fenerbahçe forması giymiş bir oyuncunun da düşmanlar ligine dahil edildiği toplantı coşkulu alkışlarla son buldu. İşte "2009-2010 sezonunda lig elimizden çalındı" demek için kullanabileceğiniz düşman listesi
- Melih Gökçek (Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, papazınçayırı ünlüsü)
- Rüştü Reçber (Kaleci, telefon operatörü)
- Bursalı Bakanım Faruk Bey (Bakan, Bursalı)
Toplantının sonunda bir gelenek yine bozulmadı ve Aziz Yıldırım gelecek seneye dair sözler verdi.
Devamı ...