18 Eylül 2010
Güle Güle Naci Ağabey
Hani hep kendisi anlatıyordu "Fenerbahçe işte bu yüzden büyüktür" diye, Fenerbahçe'yi bizzat varlığıyla büyük yapan insanlardan birisiydi. Bugün dilden dile dolaşan, Fenerbahçeliliğin gururu olmuş birçok gerçeği onun dilinden öğrendik. Barış abi burada hem o anıları hem de hislerini anlatmış, üzerine çok bir şey eklemeye lüzum yok. Nur içinde yatsın.
Devamı ...
16 Eylül 2010
Mesut Özil Şiir Gibi
Yeni takımında ilk 11 çıktığı iki maçta da maçın oyuncusu seçildi. Yukarıdaki muhteşem pası da Mesut veriyor. Özetlere bu pozisyonu nedense koymamışlar, bunu da zar zor buldum; başka açılardan, yavaş çekimli olsa çok daha güzel olacaktı ama şimdilik bunu görseniz yeter. Bir twitter büyüğümüzün de söylediği gibi "Mesut Özil'i izlemediğiniz her saniye için pişmanlık duyacaksınız.".
Devamı ...
13 Eylül 2010
A'dan Z'ye Dünya Şampiyonası İzlenimleri
Abercrombie : Yeni Zelanda'lı bu arkadaşımız turnuvanın en ilginç isimli kişisiydi herhalde. Yeni Zelanda'lıların Abercrombie yazan formalarını gördüğümde demir çelik şirketinin reklamı zannetmiştim meğer Kirk Penney'nin baş yardımcıymış bu abimiz.
Biletix: Sinan Erdem'deki ilk gün bilet gişelerinde para üstü olarak ne bozuk para ne 5 milyon verebilen ilginç şirket. Avustralyalı amca ve benim 10 TL'lik bozuk paralarımızı kağıt paraya çevirmeyerek nefretimizi kazanan Biletix e bir rakip çıkmasını umalım diğer Dünya Şampiyonasına kadar.
Cipriano: Angola'nın asist yapamamasıyla ünlü bu gariban guardı Kayseri'deki grup maçlarında gözüme çok kötü gelmişti ama ikinci turda karşılarına çıkan ABD karşısında kısaların topa baskısı karşısındaki şaşkınlığıyla sempatik gözüktü bu Afrikalı çelimsiz guard.
Delininkaitis: Geçen senenin felaket Litvanya'sının felaket guardı gitmiş, bu turnuvada diğer Litvanyalı guardlar gibi evrim geçirmiş bir oyuncu çıktı karşımıza. Burada tökezlerler, bunlara gücü yetmez diye turnuvanın başından beri takılmasını beklediğim Litvanya bronz madalyayı aılrken Kalnietis ve Delininkaitis takımlarını beklenenin çok çok ötesine taşıdılar.
Ersan İlyasova: Grup maçlarına müthiş başlayan double double, 6'da 6 üçlük derken MVP olmaya doğru giden terminatör son iki maç düşüşe geçmese belki de Hido'nun yerinde en iyi beşte onu görecektik. İstanbul dönüşü maçlardan döndüğüme kulak misafiri olan orta yaşlı bir amca yanıma gelip "İlyas son iki maç çok kötüydü" diye konuşmaya başladı gecenin 4'ünde vapurda. Kahvedeki amcaların bile kendisinden büyük beklentileri var artık.
Faul olması lazım: Murat Murathanoğlu'nun Yunanistan maçı sloganı,basın tribününden kendisine seslenip fotoğraf çektirme ricamı kırmadı sağolsun ama fotoğraf çektirirken peynir ya da cheese demek yerine "faul olması lazım" demesini istemeliydim.
Granger: Türklere yönelik Twitterlarıyla küçük çaplı bir skandal yaratan arkadaşımıza maçlar sırasında en ufak bir tepki gösterilmemesini sallanmadığına mı versek? Çok da süre almadı kendisi, daha çok İstanbul'un kokusundan ziyade arkadaşlarının benche fırlattığı havlular üzerine ahkam kesebilir Twitterda.
Huertas: ABD'yi yenmeye çok yaklaşmıştı belki o maçı Brezilya kazansa turnuvanın kaderi baştan yazılacaktı. İkili oyunların piri, izlemesi müthiş keyifli bir oyuncu. Arjantin -Brezilya derbisinde Scola'nın 37 sayısına 32 sayıyla yanıt versede Brezilya'yı çeyrek finale taşıyamadı.
Igodoula: Angola maçından önce ısınırken üzerinde forma değil atlet vardı. Bu sayede Feriştah'ın fantezilerini süsleyebilecek "edelelerini" görme imkanını bulduk. Biz göbeğimizi içeri çekerek maç izlerken adamın her yerinden kas fışkırması sinir bozucu.
İhsan Bayülken Resmi turnuva yorumcumuz Sırbistan maçındaki "Kazandık" haykırısı Murat Murathanoğlu'nun Kerem Tunçeri sayıklamalarının gölgesinde kaldı. Bir zarf olarak "fazlasıyla" kelimesini her yüklemin önüne ekleyerek Türk Dil Kurumu en çok zarf kullanan yorumcu ödülünü "fazlasıyla" hak ediyor.
Jungebrand : Her turnuvanın bir hakem kahramanı oluyor. 2006'daki Japanyo'daki 6.cılık maçında Murat Kosova'nın Ermal'in pozisyonunda "Bu faulü nasıl çalmazsın Petr Sudek" nidasını hala arada sırada söylüyorum kendi kendime. Bu turnuvadan sonra da "Murat Murathanoğlu'nun annesine küçük bir çocuğu şikayet eder gibi "Jungebrand, Ersan'la konuşacağına düdüğünü çalsın" haykırışını tekrarlarım bir dört sene de herhalde.
Kryzewski: Şampiyon olan takımın koçunu anmadan geçmeyelim, adam tam bir poker face. Yüzünde ifade sürekli aynıydı turnuva boyunca.
La Monica: Final maçının ilk yarısında kendinde değildi. Kendisini zaten Euroleague'den dolayı sevmem ama bir tane ortadaki düdüğü bize çalmaz mı arkadaş insan? FIBA'nın da her halta bu Arteaga-La Monica ekürüsini atamasından da gına geldi.
Murat Kosova - Murat Murathanoğlu: Kosova'yı Türkiye-Fransa maçında bizim bulunduğumuz tribünde gördüm, önce tanıyamadım. Gözlükler gitmiş Behlül sakalıyla her an "Yorgunum dostlarım" deyip şarabından bir fırt çekecekmiş havası veren adamın bizim bildiğimiz Kosova olduğunu farkettim. Hiçbir kanalla anlaşmamış birinci ağızdan da bu bilgiyi edindik. Murat Murathanoğlu zaten basketbolun resmi sesi oldu artık ülkede. Basın tribününe girerken ordaki görevli çocuğun ısrarla akreditasyon kartına bakmak istemesi ve Murat Murathanoğlu'nun peşinden kartında bir ucundan tutarak gitmesi de ilginç bir görüntüydü.
Nachbar: Şampiyona sırasında arkadaşlarını ocakbaşına kebap yemeye götüren, Slovenlerin bu turnuvadaki ruhani lideri. Grup maçları sırasında Slovenya'nın kamp yaptığı otelde t-shirtlerine Nachbar ismini oluşturan 7 Sloven'in otel önündeki görüntüsü de unutulmazdı.
Oscar Schmidt: Brezilyalı yaşayan efsaneyi Sinan Erdem'de Sabonis ve Divacla görmek ve alkışlayabilmek çok büyük ayrıcalıktı finalin devre arasında. Tüm zamanların en büyük skorerlerinden biriydi. Türkiye'de olsa Oscar Schmidt koşmuyor diye de suçlanardı muhtemelen.
Pocius: Bu dokuz parmaklı cengaver Litvanya'nın bronz madalyasındaki en önemli katkı sağlayanlardan biriydi. Gerek şutları gerek fiziksel görünümünden beklenmeyen atletikliğiyle. Çin-Litvanya maçından sonra Arjantin-Brezilya maçını izlemek için tribünde bekleyen sevgilisinin yanına geleceğini tahmin edip doğru yere konuşlanmamın karşılığını kendisiyle fotograf çektirerek görmüş oldum.
Rasiç: İkinci turun en belalı eşleşmesinde son hücumda soğukkanlılığını koruyup şut atmayı seçmeyip Hırvatsitan savunmasının içine penetre eden ve pozisyondan faul çıkarmayı beceren ve faulü de büyük bir soğukkanlılıkla sokup son saniyede Sırbistan'a turu getiren Partizanlı da Dünya Şampiyonası'nın en önemli anlarından birinde baş aktördü.
Se-Se-Semih Erden: NTV nin basketbol literatürümüze kattığı deyiş Sırbistan maçının son saniyesinde taçlandı. "Müthişsin Semih Müthişsin".
Tanjeviç: Türk basketbolunun 6 senedir en çok eleştirilen figürü herhalde en çok ihtiyacı duyduğu morali bu şampiyona sırasında buldu. Üçüncülük maçı sırasında dev ekranda maçı izlerken her görüldüğünde salonda ciddi bir alkış sesi duyuldu. Bugünkü başarının dünki eleştireli geçersizleştirmediğini unutmayarak final maçında İstanbul Tabib Odası'nın yaptırdığı pankartla selamlayalım inatçı koçu. "Ömrüne bereket Tanjeviç".
Uğultu: İnternette salondaki seyircinin çok pasif olduğu yolunda yorumları okuyunca bu maçları başka yerde mi izlediğimizi düşündüm. Yayına giden sesle salondaki gerçek ses arasında dağlar kadar fark vardı. Sırbistan maçının son üç dakikasındaki kadar büyük bir uğultuyu hayatım boyunca duymadım duyacağımı da zannetmiyorum.
Varejao Arjantinli taraftarlarla beraber Brezilya maçını izlerken "niye bizi destekliyorsunuz" sorusuna sahada kendisi gösterilerek verilen çünkü o Brezilya'da oynuyor sözü aslında Varejao'nun nasıl bir figür olduğunu açıklıyor aslında. Hakemle oynama, pislik yapma konusunda Teodesiç ve Navarro'nun önünde kendisine birinciliği veriyoruz yine.
Yeşil: En çok Litvanyalı taraftarlara yakışan renk. Ülkelerinden getirdikleri 11 davulla her maç şov yapan molalarda dev Litvanya bayrağı açıp her basket sonrası 11 davulcunun sopaları birbirine vurduğu bu müthiş taraftar turnuvanın en güzel rengiydi. Litvanyalı seyircileri görünce insanın Litvanya'da yaşayası geliyor.
Zone 1 : Turnuvanın en pahalı biletlerinin satıldığı salona en çok etki edilebilecek yerler. Buralardaki taraftarlar Türkiye maçlarında bile maça bir iki dakika kala yerlerine gelip hakemi ya da rakibi etkileyebilecek en ufak bir tepkide bulunmadan, çoğu zaman otoparktan iki dakika erken çıkmak için galibiyet sevincini de doğru düzgün kutlamadan ilginç bir seyirci profili çizdiler turnuva boyunca.
Devamı ...
Bunların Hesabını Kim Veriyor?
Şu yukarıdaki resim Kayserispor'un ilk golünden hemen önce. Pasın verilme anının fotoğrafı. Golü görmeyen birisine "Bu gol nasıl olmuştur?" sorusunu sorsanız "arka direğe doğru orta yapılmış, en öndeki Kayserisporlu vurmuş" çok daha ikna edici bir cevap olurdu.
Oysa bu golde golü o mavili oyuncu atıyor, hem de kırmızı x işareti olan bölgeden ilerleyip. Sarı ile işaretli olan arkadaşımız Selçuk. Kendisi bu pozisyonun devamında bir ara bu fotoğrafın açısına sırtını dönmeyi başarabilmişti. Ona kızmaya kimsenin hiç hakkı yok. Ben daha Selçuk'u hazırlık maçlarında bile stoper oynarken görmedim. Andre Santos bile oynasa sanırım böyle bir hata yapmazdı. Şu golü yememizin % 100 sorumlusu, tek sorumlusu Aykut Kocaman.
Maç sonu Bilica, İlhan, Bekir sakattı, Selçuk'u oyuna almak zorunda kaldık diyeceğini düşündüm, onu da söylemedi. Göz göre göre şunu yapmış; kadroya Özer, Dia, Gökhan Ünal, Semih'i aynı anda almış ve bir tane bile stoper getirmemiş. Stoperlik pozisyonuyla en ufak bir alakası olamayacak Selçuk da şu tepedeki golü yedirmiş. Bu takım yerel ligde oynayan bir mahalle takımı değil!
Başkanımız her türlü rezilliğin ardından bir şekilde suçu birilerine yıkmayı, saklanmayı iyice alışkanlık haline getirdi. Şimdi teknik adama şu rezilliğin hesabını soracağını sanmıyorum. Teknik adam zaten "tuzağa düştük" diyor, Selçuk'un stoperde ne işi var onu açıklama ihtiyacı hissetmiyor. Zorunluluk durumunda forvet oynayabilecek Dia, Stoch, Niang, Semih varken Gökhan Ünal neden kadroda ama bir tane bile stoper yok onu bize söylemiyor.
Geçen yıl Volkan'dan sonra en fazla ilk 11'de başlayan, bu sene bu haftaya kadar cezalı değilse ilk 11'de çıkardığı Bilica'yı basının gazına gelip tamamen kadro dışı bıraktıysa yazık bu takıma. Bilica yaptığı bariz hatalarla ilk 11 oyuncusu olmadığını kanıtladı ama geçen sezonun geneline bakarsak takımın en istikrarlı adamlarından. Taraftarın, basının çizdiği karikatürlerle oyuncu mu koyuluyor artık kadrolara?
Şu stoper götürülmeme rezaleti yüzünden ikinci devre denenen ve Emre, Topuz, Cristian üçlüsünün nerede ne yapacaklarından zerre haberlerinin olmadığı komik 4-3-3 hakkında yazamıyorum bile. Bu takım hazırlık maçlarında falan denedi mi bu sistemi? Kim nerede oynadı? Bir maçın devre arasında "beyler 4-3-3'e geçiyoruz, Alex zaten el freni" denince oluyor mu bu işler?
Neyse size hayırlı işler. Alex el freni, Bilica kadroda olmasın da isterse 7 tane forvet yedeği olsun, Andre Santos oynamasın da kim oynarsa oynasın, Daum palyaçoydu, şampiyon olamayacaksak da içimizden birisi yapamasın... Karikatür çizmeye, bomboş laflarla konuşmaya devam. Aziz başkanın her yaptığının arkasındayız, yürü be büyük başkan!
Devamı ...
12 Eylül 2010
Kayserispor 2 - Fenerbahçe 0
STSL 11/09/2011
Spor Toto Süper Lig' in 4. haftasında Kayserispor' a konuk olan Fenerbahçe rakibine 2-0 mağlup oldu.
PAPAZIN ÇAYIRI: Lige verilen on beş günlük aranın ardından Kayseri deplasmanına çıkan Fenerbahçe, Barcelona’ dan aşağı kalır yanı olmadığını aldığı 2-0 mağlubiyetle gösterirken önümüzdeki hafta karşılacağı giderek Real Madrid kıvamı alan Beşiktaş’ a da gözdağı vermiş oldu.
Yeni transfer Yobo ilk maçına çıktı. Gökhan Gönül' ün sakatlığına daha az üzülmemizi sağlayan genç Okan sahadaydı. Andre Santos yabancı kontenjanı nedeniyle değil muhtemelen göbekli(!), Bilica da ahlaksız olduğu için takımı stopersiz bırakmak pahasına kadroda yoktu. Keşke Önder Turacı eski takımına karşı oynatılsaydı.
2010 Dünya Basketbol Şampiyonası yarı finalinde Sırbistan’ ı basketbol tarihimizin “en kısa 4,3 ve en uzun 0,5 saniyesi” sonunda yenerek finale kaldık.
US Open 2010 yarı finalinde Djokoviç’ e 3-2 yenilen iyi aile çocuğu Federer yedi yıl sonra New York’ ta finalde yoktu.
Üç dakikalık uzatmada gol sesi çıkmayınca, Kayserispor karşılaşmayı Santana ve Furkan’ ın golleriyle 2-0 kazandı.
KAYSERİSPOR: 2 - FENERBAHÇE: 0
Stat: Kadir Has
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu, İsmail Şencan, Serdar Akçer
Kayserispor: Souleymanou, Hamza (22 Savaş), Serdar, Amisulashvili, Abdulkadir (61 Mehmet Eren), Furkan (69 Abdullah), Hasan, Ufuk, Troisi, Santana, Cangele
Fenerbahçe: Volkan, Okan, Yobo (59 Selçuk), Lugano, Caner, Mehmet Topuz (74 Semih), Cristian, Emre, Stoch, Alex (46 Dia), Niang
Goller: Santana, Furkan (Kayserispor)
Sarı kartlar: Hasan, Cangele, Serdar / Lugano, Emre
Devamı ...
10 Eylül 2010
Güiza'nın Referandum Oyunu Açıklıyorum
(Fenerbahçe'nin bloklar arası kopukluğunu simgeleyen bir Tarkovsky sahnesi)
Şu milli takım işini sevemedim gitti. Dünya Kupası falan güzel de bu elemeler nedir ki? Direkt Dünya Kupası oynansın, herkes bir tur oynasın. Şimdi şu ara olacak iş miydi? 2 haftadır bekleyip duruyoruz, canımıza tak etti, Türkiye saatiyle Cumartesi 18:00 gibi bütün sır çözülecek ama koca 15 gün bunu beklemek zorunda kaldık. Devlet buna bir şey yapsın.
Son gün aldık Yobo'yu, Lugano'nun yanına yazıyoruz, Stoch ve Niang da garanti adamlar. Dia var, Alex var, Andre Santos var hatta Aykut Hoca'nın son demecinde övdüğü Cristian var. Bilica kardeşimiz sanırız bundan böyle GS maçları öncesi ısınmalarda Arda'yı markajla görevlendirilecek, Güiza da üstün okçuluk yetenekleriyle sahaya yabancı madde yağdıracak. (O değil de hakikaten bu tribünde oturan 2 yabancıdan biri sahaya madde atsa ve kamera tespit etse, 1500 TL para cezası + 6 ay müsabakalara girememe cezası verilse ne olacak? 6 ay kadroya da mı giremeyecek? Bir hukukçu bilgi versin de Güiza'ya durumu fakslayayım. Başına bela almasın, iki ok için değmez.) Hoca kimi kesecek diye sıraya girdik bekliyoruz iki haftadır. Cristian'la Alex mi oynayacak, sol bek Caner mi olacak? Dia iyi gibiydi o çocuğu oynatalım. O zaman Alex mi yedek kalacak? Cristian sahadayken Alex kenarda olunca homurdanır abi bu taraftar, ben de homurdanırım bence. 2 haftadır bu sorularla kafayı yastığa koymaktan tarumar olduk. Ne gereği var milli maçın şimdi? Ligler bitince toplayın milli takımları, üç beş maç yapsınlar eleme olsun. Ara mara vermeyin artık.
Güiza demişken, gazetelerin yorum köşelerinde ve antu'da gördüm. İnternetin sonsuz yazma yetkisini sonuna kadar kullanmak isteyen arkadaşlar gayet rahatlıkla "Güiza oynar" demiş ve kadro yapmışlar. Hadi onu da anladım da Alex'i silip Güiza'yı yazmışlar kadroya. Chomsky medyanın yönlendirme gücünü, manipülasyonlarını falan yazıyor ya, yemin ediyorum şu Alexsiz ve Güizalı kadroları görse "arkadaş, CNN'e, NBC'ye senelerce laf ettim, belgeli konuştum, üzerlerine gittim ki benim Allah belamı versin; Türk spor basınının yanında bunların etkisi Amasya TV kadarmış, Batman Postası kadarmış" derdi. Arkadaş tamam koşmuyor dediniz, büyük maçların küçük oyuncusu dediniz, kesilsin bu takım ayaklanır dediniz de adamı Güiza için kadrodan siliyorsunuz. 10 sene sonra isminizi Hürriyet'in 3. sayfasında "anahtarı evde unutmasına sinirlenen U.M., evinin kapısını 12 kilo dinamitle uçurdu" haberinin altında okuruz.
Bir de elde kalanlardan Kazım var. Nerede görsem "abi adam yetenekli ama disiplinsiz" muhabbeti dönüyor. Bu da böyle artık. Eskiden bir şeyi 40 kere söyleyince oluyormuş, şimdi bir forumda 25 kere yazınca, 5 blogda üçer kere bahsedince veya maç spikeri tek bir kere söylediğinde oluyor. Bu son maçta bizim "genç Okan" uzaktan şut çektiğinde "işte özgüveninin kanıtı" demişti spiker, maçtan sonra Okan adı geçen her cümlede özgüven uçuşuyordu. Bizim Kazım da bir ara yetenekli olmuş. Bu konuda spikerleri pek suçlayamam galiba, forum fenomeni bu. Bir Chelsea maçında defansın arkasına koşu yapıp gol attı, adı süratli oyuncuya çıktı, bir Diyarbakır maçında ip gibi vurdu, gol yollarında etkiliye çıktı, yalnız hangi hareketten dolayı iyi adam geçiyor klasmanına kondu tam bilmiyorum. Henry ve Anelka'nın kamuyouna tanıttığı ipod kulaklığını kulağından çıkarmayan oyuncu imajını kendisine uygun görmesinin bir alakası olmalı. "Abi adam kulaklıksız gezmiyor, buna versen topu defansı ipe dizer, döner bir de kendini çalımlar."
Son olarak 12 dev adam için bir şov önerim var. Şampiyon olursak Kerem Gönlüm'e iki bardak çay verilsin, birini içsin birini de kupanın içine döksün. Turgay Demirel EVET yazan bir pankartla sahaya koşsun. Kupayı alıp taraftarlara doğru savursun, herkesin üstü başı çay olsun. Tanjeviç "hepinizin şerefine" diyerek rakı açsın, başbakanımız da bayram bayram alkol alınmasına kızıp istifasını istesin ve Tanjeviç bu şekilde gönderilsin. Gerçekten de şampiyonluğa yakışan, Tarkovsky imgeleriyle yüklü; anlatılmaz, yaşanır bir sahne oldu. Bunu bir düşünsünler.
Güiza'nın referandumdaki oyu da "vurdum ama girmedi" olacakmış. Fax çekip bildirdi, boş durmuyor zaten alet 2 haftadır.
Devamı ...
9 Eylül 2010
Bloglarda Taktik Analizi
Football Further ve Zonal Marking oyunun taktiksel yönü hakkında yazılar yazan ve -nispeten- ünlenmiş futbol blogları. Dün Football Further'ın yazarı Tom Williams, Zonal Marking yazarı Michael Cox ile yaptığı röportajı yayınladı. Blog yazarlığı, taktiksel analiz ve son dönemde futboldaki gelişmeler hakkında iyi bir röportaj olduğunu düşündüğüm için -röportajın sahibinden de e-mailla onay alarak- buraya aktarmaya karar verdim. İngilizce orijinalini okumak isteyenler için link burada. Aşağıya da Türkçe çevirisini ekliyorum. Çok vaktim olmadığından hızlıca çevirmek durumunda kaldım, her halinden çeviri cümlesi olduğu belli olan cümleler için kusura bakmayın.
FF: Football Further, MC: Michael Cox, ZM: Zonal Marking
FF: Basit bir soruyla başlıyorum. Neden taktikler hakkında yazıyorsunuz?
MC: Manevi bir boyutu var, taktikler hep ilgimi çekiyordu. Bütün maçlarda bu ilgi çekici tarafı görmek mümkün, oyun içindeki kalıplar, uzun vadeli gelişen eğilimler sihirli anlardan daha önemli hatta daha heyecan verici de diyebilirim. Bu kadar süslü ifade edilemeyecek bir tarafı da var: Başarılı bir blog yaratmak için iyi bildiğiniz bir temanız olmalı, iyi olduğunuz bir alan. Bu alanda bir eksiklik var gibiydi. Tematik bloglar içinde favorilerim: Yurt dışında oynayan İngiliz futbolcular hakkında yazan Les Rosbifs ve deplasman ziyaretleri hakkındaki European Football Weekends. Bu blogların ne hakkında yazacağı, konu hakkında kapsamlı bir kaynak olacakları, yazdıkları hakkında iyi bir araştırma yapacaklarını ve iyi bir yazı okuyacağınızı bilirsiniz. Daha fazla tematik bloga ihtiyacımız var. Taktiksel analizi seviyorum fakat ZM gibi bir blog halihazırda olsaydı başka bir konu hakkında yazardım.
FF: Maç analizleriniz genelde maç bitiminden çok kısa süre sonra yayınlanmasına rağmen çok detaylı oluyor. Maç analiz etme yönteminiz nedir? Önemli bir olayı kaçırmadığınıza nasıl emin oluyorsunuz?
MC: Takımların kadrolarını numaralarıyla birlikte yazıyorum. Mıknatıslı bir tahtam ve magnetlerim var, kalemle yazıp silmekten daha pratik oluyor. Sonrası not alınabilen her şeyi not almak ve oyunda tekrarlanan kalıpları ortaya çıkarmak. İnsanlar bazen sitenin ukalâ bir tavrı olduğunu düşünüyor fakat "sol bek topa çok fazla gidiyor" diye bir not alıp hemen 10 dakika sonra sol bekin arkasındaki boşluktan faydalanılarak gol olması gibi durumlarla sıkça karşılaşıyorum. Önemli şeyleri kaçırmamak meselesine gelirsek; Sky+ faydalı oluyor. Maçı tekrar izleyip istediğiniz noktada durdurma, kamera açısını değiştirme şansınız var. Böylece tüm sahayı, yayılışı ve ne olup bittiğini görme şansınız oluyor.
FF: İngiltere'de taktiksel analize olan ilgi Jonathan Wilson'ın 2008 Mayısında çıkan Inverting the Pyramid kitabıyla arttı. Neden İngiliz taraftarların ve gazetecilerin bu konuya ilgisi bu kadar gecikti?
MC: Sanırım kimse Inverting the Pyramid'ın yaptığını bugüne kadar bu kadar iyi yapamadığı için. Jonathan Wilson'ın kitabı teknik adamlar için hazırlanmış eğitim kılavuzun gibi değil, ilgi çekici ve ayrıntılı olduğu gibi okuması eğlenceli ve sürükleyici. Bir hikaye kitabı gibi. Nasıl underground bir müzik tarzını yaygınlaştıran iyi bir grup oluyorsa taktiksel analizi popüler kılan da Jonathan Wilson gibi iyi bir yazar oldu. Kitap büyük bir araştırmanın ürünü, birçoğu yeni ortaya çıkarılmış, orijinal bilgiden oluşuyor. Bu da her yenilik gibi... Ortaya çıktıktan sonra neden bu kadar ortada olan bir fikrin daha önce kimsenin aklına gelmediği soruluyor.
FF: İngiltere'de taktiklerin öneminin çok abartıldığını düşünen; oyunu mücadele, sıkı çalışma ve şans gibi faktörlerin şekillendirdiğini söyleyen çokça insan var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
MC: Saydıklarınız da kesinlikle oyunu şekillendiren faktörler. Sadece ZM okuyorsanız çok fazla etkili olmadıklarını düşünebilirsiniz fakat ZM bir taktik analizi blogu. Blogda da yorumlarla sıkça karşımıza çıkan bir eleştiri var: Ciddi bir hakem hatasıyla veya şansla gelen bir gole rağmen oyunun taktiksel tarafını değerlendirdiğimiz söyleniyor. Anlaşılabilir bir durum, taktik tek belirleyici faktör değil, hatta belki en önemlisi bile değil. Yalnız bu bir taktiksel değerlendirme blogu. Bu tarzda eleştiriler bir baterist blogunda herhangi bir Beatles şarkısındaki davulun övülmesi ve insanların buna "fakat vokal ve gitarı nasıl görmezsin" demesine benziyor. Taktik kesinlikle oyunu etkileyen bir faktör, bunu oyunun akışını değiştiren bir değişiklikten sonra ve uzun yıllar boyunca süren futbol akımlarından anlamak mümkün. Eğer oyunun taktiksel bir tarafı olmasaydı piramitin tersine çevrilme sebebi nedir ki? (Burada Inverting the Pyramid kitabına referans veriyor, pimaritin tersine çevrilmesi de futbolun ilk yıllarında 2-3-5 gibi kalabalık forvetli sistemlerle oynanırken, gelişimi esnasında defansların kalabalıklaşıp forvet sayısının azalmasından geliyor.)
FF: ZM'deki genel bir kanı, örneğin 4-3-3 oynayan bir takımın 4-4-2 oynayan bir takıma orta sahadaki oyuncu fazlalığı nedeniyle üstünlük sağlayacağı. Eğer böyleyse neden hâlâ önemli teknik adamlar bu zayıflığı yaratacak taktikleri kullanmakta ısrar ediyor? Oyunun şekillendiren faktör gerçekten bu kadar basitçe açıklanabilir mi?
MC: Bazı kalıplar var fakat bu x>y şeklinde formüle edilecek kadar basit değil. 4-3-3, 4-4-2'ye orta sahada bir üstünlük sağlıyor ve bu günümüz futbolunda 20 sene öncekine göre daha önemli, çünkü topa hakimiyet çok daha önem kazanmış durumda. 4-4-2 daha doğrudan bir sistem, fakat hâlâ bazı durumlarda belirli seviyede başarı getirebilir. Bazı teknik adamlar alışkanlıklarıdan dolayı eski sistemlerinde ısrar ediyor, bazıları değişimi veya oyunun nasıl geliştiğini anlayacak kadar iyi olmuyor. Yeni bir sistem denemek teknik adamlara ne kadar az süre verildiğine bakılınca bugünlerde çok cesurca bir hamle, genelde ellerine verilen bir grup oyuncuyu farklı oynatmaya çalışmaları bir kumar.
FF: ZM'nin başarısı bloglarda taktiksel analiz yapan insanların sayısını da arttırdı. Sizce ana akım futbol medyasında da taktiksel analize -belki de klasik maç sunumlarını tamamlayıcı şekilde- yer var mı? Yoksa taktiksel analizin bir grup blogla sınırlı kalacağını mı düşünüyorsunuz?
MC: Medyada buna kesin olarak yer olduğunu düşünüyorum. Öncelikle genel olarak geleneksel gazeteciliğin düşüşte olduğunu ve internet gazeteciliğinin büyük hızla geliştiği tespitini yapmamız gerek. Futbol gazeteciliği ise değişmek durumunda çünkü son 15 senede futbol izleme alışkanlıkları çok değişti fakat gazeteler bu değişimi tam olarak yakalayamadı. 15 yıl önce haftada iki lig maçı izleyip diğerlerine toplam 5-10 dakika ayrılan özetleri izlemek durumundaydık. Oyun hakkında daha fazlası için ya maça gitmeniz ya da gazetelerden okumanız gerekiyordu. Şimdi televizyonlar hafta sonunda 4 maç gösteriyor (Premier Lig'den bahsediyor), SKY 45 dakikalık maç özetleri gösteriyor ve internette hemen hemen her maçı izlemek mümkün. Çok fazla insan maçı izlediğinden maçın hangi dakikasında ne olduğunu anlatan maç raporlarına ihtiyaç azaldı. Daha fazla analiz, görüş okumak istiyorsunuz. Bazen maç raporunu okumaya çalışırken "maçı izledim, neden tekrar okuyayım ki" diyerek bırakıyorum. Biraz abartı oldu fakat doğruluk payı yok değil.
Taktiksel yöne olan ilginin artması çok güzel fakat benim taktiksel analiz yapan favori bloglarım sizinki (FF) ve Arsenal Column ki bunlar ZM'den önce açılmış bloglar. (Tim Hill'in blogunu da takip ediyorum fakat ne zaman açıldığından emin değilim.) Şu sanırım daha iyi açıklar: taktiksel analiz yazmak özel olarak ilgisini çeken ufak bir grubun işi. Bana ZM'den etkilenerek blog açtığını söyleyenler oldu, bunu duymak çok güzel fakat gerçekten bu işin ilginizi çekiyor olması lazım. Daha önce söylediğim gibi, ZM'in başarısı (bunu ben söylemiyorum!) sadece içerikten değil, aynı zamanda farklı bir şeyden, özel bir alandan bahsettiği için. Blogların futbol dünyasında önemli bir yere gelmenin eşiğinde olduğunu düşünüyorum, tıpkı politika blogları gibi. Birçok iyi yazar var hatta profesyonel yazarlardan da düzenli olarak bloglarda yazmaya başlayanlar oldu.
FF: Klasik oyun kurucunun modern futbolda yeri olmadığı sıkça tekrarlanır oldu. Dünya Kupasında ise Xavi, Wesley Sneijder ve Mesut Özil gibi forvet arkasında, orta sahanın önünde oynayan yaratıcı oyun kurucular gördük. Ne değişti?
MC: Bu isimleri klasik oyun kurucular olarak gördüğümü söyleyemem. Saydığınız isimler Valerón, Rui Costa, and Riquelme tarzında oyuncular değiller. Sneijder ve Mesut Özil forvete çok yakın oynuyorlar, bu sizin daha önce tarif ettiğiniz yeni bir rolle açıklanabilir. Sneijder'ın da çok fazla oyun kuruculuk yaptığını söyleyemeyiz sanırım? Sahada golcü olarak bulunuyordu. Mesut müthişti fakat sadece boş alan bulduğundan etkili olabildi. Avustralya önde baskı yaptı ve onu boş bıraktı. Gana, orta sahasının arkasında gezinmesine izin verdi. İngiltere'nin defansif işleri yapacak bir orta sahası yoktu. Xavi ilginç bir durum yaratıyor. Bence en verimli pozisyonunda değildi fakat yine de mükemmel oynadı çünkü kendisi Xavi. İspanya'nın topa hükmetmeye dayalı futbolu o kadar baskın ki, klasik bir orta sahayı 10 numara pozisyonunda oynatabiliyorlar. Ben 10 numara pozisyonunun oyundan silinmeye başladığını düşünüyorum ve yakın zamanda durumda bir değişiklik yok, oysa bazıları en baştan böyle bir durumun olmadığını düşünüyor. Bence oyun kurucular 10 sene öncesine göre daha önde veya arkada konumlanıyor ve daha çok yönlü oyuncular olarak sahada yer alıyorlar.
FF: Bekler son yıllarda çok önemli hücum silahları oldular ve rakip yarı alanda daha fazla vakit geçiriyorlar. Öyleyse neden takımlardan bahsederken geri dörtlüden bahsediyoruz? 4-3-3 yerine 2-5-3, 4-2-3-1 yerine 2-4-3-1 yazmak dizilişleri daha iyi yansıtmaz mıydı?
MC: Bu tespitte haklılık payı yok değil, ben ise bu konuda biraz gelenekçiyim. ZM'de çizdiğimiz grafiklerde takımların beklerinin de savunma yaptığı defansif dizilişlerini gösteriyoruz. İstisnalar bir takım sürekli baskılı oynadığında ortaya çıkıyor. Bu durumda defans yaparken bile sahada öne yerleşiyorlar. Şili'nin dizilişi ZM'de 4-2-1-3 olarak yer alıyordu fakat muhtemelen 2-4-1-3'e daha yakındı. Yine de bunu yapmayı çok sevmiyorum, tıpkı 4-1-3-1-1 tarzında beşli diziliş tariflerini sevmediğim gibi, anlatılanı olduğundan daha karışık göstermeye sebep oluyor. 4-3-3 tam olarak sahadaki şablonu tarif edemese bile insanlar ne anlama geldiğini biliyorlar ve önemli olan da bu.
FF: İngiltere'nin Dünya Kupası başarısızlığı yorgunluk, ruhsuzluk, teknik yetersizlik, taktiksel esneklik olmaması ve hıza dayalı İngiliz futbolundan başka bir şey oynanamamasına bağlandı. Sizce sebepler neydi?
MC: Bence taktik önemli bir faktördü, Almanya maçının ardından yazdıklarımın arkasındayım çünkü o zamandan beri bir şey değişmiş değil. Capello birçok hata yaptı. En temel hatası elindeki hiçbir hücumcuyu doğal pozisyonlarında oynatmamak oldu, bu yüzden maçlarda hayalet gibi gezinmelerine şaşırmamak gerek. Taktiksel olarak da sahada tam bir felaket vardı. Buna rağmen Capello'nun çok ağır eleştirildiğini düşünüyorum. Hataları vardı fakat bu kadar tecrübeli ve başarılı bir teknik adamın hatalardan ders alacağına güvenmek gerek.
FF: Taktik yönüne bu kadar ağırlık vermenizin seyirci olarak futbol tutkunuzu öldürmediğini farz edip soruyorum, hangi takımları izlemekten keyif alıyorsunuz?
MC: Hayır, tam tersi! İnsanlar bunun futbolu daha keyifsiz yapıp yapmadığını soruyor fakat kesinlikle öyle değil. Bazı insanların sıkıldıkları maçları ben eğlenceli buluyorum, futbol hakkında daha fazla öğrendikçe izlemekten de daha fazla keyif alıyorsunuz. Buna eminim. Geçen sene iki takımı izlemeyi seviyordum; Roma - şık, benzersiz bir diziliş iyi işliyordu ve akıcı bir futbol oynuyorlardı. Benfica da müthiş bir takımdı, Cardozo, Saviola, Aimar, Ángel di María ve Ramires aynı takımda, beklerde de Pereira ve Coentrão. Müthiş. Şu anda Zenit ve Palermo'yu izlemekten keyif alıyorum.
FF: Zenit ve Palermo neden ilgi çekici geliyor?
MC: Zenit sisteminden dolayı ilginç bir takım: sürekli kanatlara hareketlenen ve orta saha oyuncularına alan açan bir forvetleri var. Danny de izlemesi keyif veren bir oyuncu; rahatsız edici ve çok etkileyici değil fakat çok çok yetenekli. Palermo da Miccoli ve Pastore yüzünden izlemeye değer, şu anda en beğendiğim oyuncular bunlar.
FF: Oyunun taktiksel tarafını daha iyi anlamak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?
ZM okusunlar! Şaka tabii. Sanırım yapılacak iki şey var: 1. Bolca futbol maçı izlemek, 2. Futbol hakkında bolca okumak. Tabii birinci maddeye vurgu yapmam gerek.
Devamı ...
8 Eylül 2010
Kimin Oyunu? Bölüm II
Bölüm I buradaydı araya zaman girdi. Aslında zaman girmesi de iyi oldu, kulübümüz 10 gün sonra oynanacak Beşiktaş maçının bilet fiyatlarını açıkladı. Fiyatlar geçen senenin başındaki gibi yine "fahiş". Bizim memlekette futbol oyununun çirkin tarafları daha baskın ve herkesi genel olarak etkileyecek seviyede.
Aslında birazdan yazacaklarım geçen sene yazdıklarımın özeti olacak. Geçen sene bilet fiyatları düştükten sonra şunları yazmıştım, dileyen tümünü okuyabilir. Futbol taraftarı aslında hiç farkında olmadığı derecede güçlü bir aktör. Futbolculara 100 metre uzunluğunda düz bir zemin (hatta bizim statlardan gördüğümüz kadarıyla pirinç tarlası bile olur), iki kale ve bir top vermeniz yeterli, onlar futbolu orada da oynar. 50.000, 100.000 kişilik statlar, tribünler sadece ve sadece taraftar için yapılıyor. Maç aralarında dönen reklamların hedefi futbolcular, hakemler veya yöneticiler değil, sadece taraftar. Bütün futbol endüstrisi sadece taraftarların omuzlarında duruyor.
Bu tabii ki tek taraflı bir fedakarlık örneği değil, futbol taraftarı verdiğinin hakkını futbol seyrederek alıyor. Daha kaliteli, daha iyi futbol, daha büyük bütçeleri, daha organize ve büyük taraftar gruplarını talep ediyor. Buraya kadar her şey normal. Normal olmayan şey medyanın gücü, halkın alternatifsizliği ve alışkanlıklarının kullanılarak futbol endüstrisinin sınıf ayırt eden, belli kesimlere hitap eden ve gittikçe tek taraflı sömürüye dönüşen endüstrileşmesi.
Önce maçlar şifreli kanallarda yayınlanmaya başlandı. O şifreli döneme geçişte sürekli "taraftar stada gitmiyor" bahanesi kullanılıyordu. Maçlar 15 yıldır şifreli kanallarda fakat statlarımızın doluluk oranı hâlâ yerlerde. Daha sonra kupa maçları bile şifreli kanallara verildi. En sonunda artık öyle bir noktaya geldi ki şu anda Fenerbahçe'nin hazırlık maçları şifreli platformlarda yayınlanıyor. Diğer taraftan bilet ve kombine fiyatlarında sürekli bir artış var. Formalar ve diğer orijinal ürünler de çok pahalı. Beşiktaş maçına 2 çocuğunu götürmek isteyen bir baba 210 Lira ödemek zorunda, üstelik maçı kale arkasından izlemek için. "Sadece belli kredi kartlarına" taksit yapılan kombineleri de alamayacak durumda çok fazla Fenerbahçeli var ülkede.
Geçen sene bilet fiyatları konusunda çok fazla yazdık ve konuştuk. Beşiktaş maçının fiyatları 66 TL olarak açıklandı (Biletix hizmet bedeliyle 70 olur). Diğer taraftan Türkiye Ligi Avrupa'nın Katar Ligi olmuş durumda. 1. sınıf oyuncu ligin yanına bile yaklaşmıyor, 2. sınıf oyuncular büyük liglerde aldıklarının 3 katı maaşlara buraya geliyorlar. Bonservisler ve uzun sözleşmeleri iptal etmek için ödenen tazminatlarla paralar inanılmaz biçimde israf ediliyor. Fenerbahçe'nin Güiza, Daum masrafları, Galatasaray'ın çorap değiştirir gibi yabancı değiştirmesi, Beşiktaş'ın oyuncu alıp 2 hafta sonra tazminatla göndermeye çalışması son gelinen nokta.
Maliyeti artan ve artık birçok insanın bırakın stadı, televizyondan izlemeye bile gücünün yetmediği futbol müsriflik yarışında. Futbol taraftarının yapması gereken aslında çok basit: Maçlara gitmeyecek, şifreli kanallara para vermeyecek, bu müsriflik sona erene kadar lisanslı ürün almayacak. Kısacası sömürülmeye tepkisini sömürü düzeninin köküne kibrit suyu dökecek. Geçen sene "bir grup" Fenerbahçe taraftarı polis baskısına varan ağır baskılardan yılmadı ve sayıları az da olsa sonuna kadar direnerek bilet fiyatlarının indirilmesini sağladı. Artık herkesin yapması gereken bu. Bu düzene karşı çıkmak, gerekirse radyo günlerine dönmek ve isyan etmek. Mikrofonlarımız yeniden merkez stüdyoda.
Devamı ...
7 Eylül 2010
Türkiye-Slovenya
Basketbol milli takımı, geçen yıl Eurobasket'te olduğu gibi yine beklentilerin çok üzerinde bir performansla yola devam ediyor. Dileğimiz geçen yıl orada olduğu gibi tek bir yenilgiyle herşeyin altüst olmaması.
Yıllardır hedef olarak gösterilen şampiyonaya hazırlık sürecinde kazanamamayı alışkanlık haline getirmiş takımın yenilgisiz biçimde yoluna devam ediyor oluşu bir yandan şaşırtıcı ama diğer yandan Tanjeviç'in bu tür sürprizlerine alışık olanlar açısından beklenir bir performans.
Takımın şu ana kadar oynadığı tüm karşılaşmaları kazanmış olması kazanırken de hemen hemen her maçın tüm periyotlarında savunma konsantrasyonunu hiç kaybetmeden ciddiyetle mücadele ediyor oluşu kalbimizdeki madalya ümitlerini yeşertiyor. Yalnız gözden kaçırmamak lazım ki; şampiyona boyunca oynanan tüm maçların senaryosu birbirlerine benzer biçimde bizim takımın skor olarak önde koştuğu, rakiplerin yetişmek için kovaladığı biçimlerde gelişti.
Şampiyonanın kendi evimizde oynanıyor oluşu kimseyi kandırmasın, salonu dolduran izleyicilerin sahada sergilenenin eğlence kısmından öte ilgisinin pek olmadığı aşikar.
Maçların gidişatı geride kalan maçlar gibi olduğu sürece bu eğlenceye eşlik etmekte sorun yok ama önümüzdeki maçların senaryolarının aynı tekdüzelikte gelişmeyeceğini tahmin etmekte güç değil. Bu durumda, takımı geri düştüğünde, kazanmaya dair umutları azaldığında yeniden oyunun içine sokacak, gerektiğinde rakibin sertleşmesine oyuna müdahaleleriyle izin verdirtmeyecek bilinçli bir taraftar baskısı ve desteği yaşanmazsa şampiyonanın kendi evimizde oynanıyor oluşunun avantajını yaşatacak en önemli dinamik kadükleşecektir.
Yine de, madalya kazanmaya dair yaratılan sinerji boşa değil. Bu takımın bu hedefi gerçekleştirecek hazırlığı ve hedefe dair inancı tam.
Gruptan lider olarak çıkmış olmakta yarı finale kadar olan eşleşmelerde önemli bir avantaj sağladı. Fransa iyi savunmacı ve inatçı kimliğiyle oyun bozan bir takım olsa da kalite olarak bizimkiyle bboy ölçüşebilecek seviyede değildi.
Slovenya ise Fransa'dan bambaşka bir kimliğe sahip; oyun zekası çok gelişmiş, saha görüşleri mükemmel, şut yetenekleri üst düzeyde ve oyun kurmayı çok iyi beceren oyunculardan kurulu ama katıldıkları hemen hemen her turnuvada kazanmaya dair inatçılıklarının ve savaşçı ruhlarının eksikliğini hissettikleri için kadro kalitelerinin paralelinde başarılar elde edememiş bir ekip.
Bu nedenle, mesela tam bir savaşçı ekip olan Sırbistan'a tercih edilebilirler. Ama turnuvanın çıkış yapan takımlarından birisi oldukları unutulmamalı.
Slovenya, yıllardır katıldıkları her turnuvada gönülleri fetheden takım olmayı becermiş olsa da geçen yıl Eurobasket'te kazandıkları 3. lük dışında önemli bir başarı elde edebilmiş değildi. Kuşkusuz, yumuşak bir takım oluşları bu durumu doğuran en büyük handikap olarak değerlendirilmeli.
Bu handikaplarının farkında olan koçları Memi Beciroviç'in takımı yüksek tempoda oynatmaktan ve oyunu sertleştirecek hamlelerden kaçınarak oyun kurma becerisi yüksek oyuncularının oyun zekalarını öne çıkartacağı sete set hücumları tercih etmesi bundan olsa gerek.
En önemli özellikleri, rotasyonlarında mutlaka oyun kurma becerisi çok yüksek olan 2 guardı aynı anda oynatıyor olmaları. Bu özellikleri, şampiyona boyunca bizim takımın en önemli becerilerinden olan alan savunmasının boşa çıkmasına sebeb olabilir.
Sete yerleştiklerinde topu çok akıllıca dolaştıran ve uzunları dahil olmak üzere saf şütorlere sahip bu takıma karşı bundan önceki maçlarda guardı baskı altına alıp önce düzen bozan ardından hareketli alan savunmasıyla rakibi paniğe sokan milli takımın yeni savunma taktikleri üretmesi gerekecek.
Lakoviç, Dragiç ve Beciroviç üçlüsünün oyun zekaları ve saha görüşleri Slovenya'nın oyununun temel direğini oluşturuyor. Kariyeri boyunca sakatlıklarla boğuşan Beciroviç'in şampiyonada beklenen seviyede oynamadığı düşünülebilir ama bu saçayağını oluşturan oyunculardan birisi olarak hala çok değerli.
Slovenya kolay kolay hücum düzenlerini bozabileceğiniz bir takım değil. Oyunu hızlandırabildiğiniz ölçüde oyun kurmadan hücuma çıkmalarını sağlamak oldukça zor. Yüksek tempodan kaçınıyorlar, hücumda insiyatifi mutlaka Lakoviç, Dragiç, Beciroviç üçlüsünden sahada olan ikisinin ellerine bırakıyorlar. Onlar dışında Nachbar gibi savaşçı özellikleri kısıtlı ama çok tehlikeli şutu olan bir skorere sahipler.
Nachbar'ın şampiyonanın başından bu yana Slovenya'nın en iştahlı oyuncularından birisi olduğunu ve Slovenya'nın eksik kalacağı düşünülen bölgedeki, uzun rotasyonundaki oyunculara ribauntlarıyla hatırı sayılır yardımları olduğunu da unutmamak lazım.
Lakoviç'in sakin oyun kuruculuğu, Dragiç'in kendinden beklenen patlamayı yapıp rakip savunmanın dengelerini alt üst eden penetreleriyle kurulan setlerde Nachbar'ın boşa çıkıp bulacağı 3 sayılık atışlarla savunmamızı çökertme ihtimali göz korkutuyor.
Slovenya oyun zekası, saha görüşü ve hücumda topu paylaşmayı bilen oyuncularla öne çıksa da, oyun sertleştiğinde ve tempo arttığında düzeni bozulan bir takım. Sahada sürekli olarak çok becerikli ve hücum yetenekleri gelişmiş 2 oyunkurucuyla oynayabiliyor olmalarına rağmen pota altında güçlü takımlara karşı sorunlar yaşamaları muhtemel.
Lorbek kardeşlerin kadroda olmaması onlar için doldurulması çok güç bir boşluk doğuruyor.
İlk bakışta muhteşem bir pivot fiziğine sahip olduğu düşünülen Brezec, oyun zekası ve hücum becerilerine rağmen fiziksel mücadeleden kaçan yapısıyla o bölgeyi savaş alanına çevirmekten uzak bir oyuncu.
Şu ana kadar iyi bir turnuva geçiren Miha Zupan ve Uros Slokar'da savaşçı oyuncular, inatçı ve kolay kolay yenilgiyi kabul etmeyen oyuncular ama Vidmar dışında boyalı alanda rakibe gözdağı verecek oyuncuları yok. İşler oralarda kavga etmeye gelince bizim takımın Slovenya'ya önemli bir üstünlük kuracaktır.
Devamı ...
6 Eylül 2010
Bugün 6 Eylül ve Biz Hala Çok Utanıyoruz
“bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’deki kıbrıs harekâtı. eğer ö.h.d. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi?
harekât başlamadan önce özel harp dairesi devredeydi. adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında özel harp dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular.
sonra 6-7 eylül olaylarını ele al.
-pardon paşam anlamadım. 6-7 eylül olayları mı?
-tabii. 6-7 eylül de, bir özel harp işiydi, ve muhteşem bir örgütlenmeydi. amaca da ulaştı...(paşam bunları söylerken benden de soğuk terler boşanıyordu). sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?
-e, evet paşam!”
bu topraklarda daha fazla "muhteşem" örgütlenme olmasın, birbirimize bakacak yüzümüz kalsın.
Devamı ...
4 Eylül 2010
Bambaşka Kafalar
Haber: Sinan Vardar: Adnan Polat kıskançlık yapıyor. Şöyle diyor
Açıklamayı şaşırarak okuduğunu söyleyen Sinan Vardar, “Bu sıralar Adnan Polat ile Aziz Yıldırım’ın arası iyi herhalde. Ve son dönemde Galatasaray ile Fenerbahçe arasında bir yakınlaşma var. Adnan Polat’ın şampiyonluk için yaptığı yorum bana kıskançça geldi. Adnan Polat kıskançlık yapıyor” dedi.2 sene önceki haber: Fenerbahçe bize rakip olamaz. Şöyle diyor
Beşiktaş Kulübü Genel Menajeri, "En önemli rakibimiz Galatasaray’dı. Onları İnönü Stadı’nda yenerek büyük bir engeli aştık. F.Bahçe yarışta bize rakip bile olamaz. Zafere giden yolda çok dikkatli olmalıyız" dedi.Daha var:
Haber: Basketbolda "devşirme" kavgası!. Şöyle diyor
Fenerbahçe Ülker takımında yabancı statüsünde oynayan Emir Preldzic'in, artık Türk olarak yer alacağını anlatan Hasan Bozkurter, ''Düne kadar yabancı kontenjanındaydı, artık Türk oldu. Haksız rekabet doğdu. Onlar yabancı sayısını artırabilecekler. Bu durumun da Türkiye'ye faydası yok'' dedi.4 yıl önceki haber: Marcio oldu Mert. Şöyle diyor
Sezer'in önceki akşam imzaladığı kararın ardından Brezilyalı oyuncuya Mert Nobre ismiyle nüfus cüzdanı çıkartıldı. Ligde Türk statüsüyle oynayabilecek olan Nobre önümüzdeki günlerde de yeni pasaportunu alacak.Nobre'nin millilik sayısı: 0 (yazıyla SIFIR), Türkiye'ye faydası: 0 (yazıyla SIFIR).
Herkes eleştirebilir ama siz değil. Komik olmayın.
Devamı ...
3 Eylül 2010
Dünya Şampiyonası: Altıncı Günün Ardından
Gruplarda son günü de geride bıraktık. Biribirinden acayip maçlara tanıklık ettik yine. Kayseri grubunda günün ilk maçı 3. ve 4.lük maçıydı. İlk periyodu Avustralya karşısında önde kapatıp bir sürpriz daha yapabileceği sinyali veren Angola, ikinci ve üçüncü periyodda kendisinden güçlü olan rakibine teslim oldu. 76-55. İki takımdaki tüm oyuncular arasında çift haneleri görebilen tek oyuncu 11 sayıya Mills olmuş. Avustralya maç ilk yarıdan kopunca tüm oyuncularını kullanarak Slovenya karşısında biraz daha zinde çıkmayı planlamış. Bakalım ne yapacaklar Slovenya önünde.
Günün ikinci maçında grup liderliği maçında Arjantin ve Sırbistan kendilerinden beklenileni karşılayan bir mücade sundular. Maça fırtına gibi başlayan Arjantin karşısında devre sonlarına doğru benchten gelen oyuncularının performansıyla dengeyi sağlayan Sırbistan geniş kadrosunun avantajıyla kazanmayı bildi. 84-82. Kimsenin bir beklentisi olmayan Savonoviç rüya bir turnuva oynamaya devam ediyor. Sırbistan turnuvadaki en iyi iki takımdan biri bence. Gerek koçun takım üzerindeki etkisi gerek oyuncuların kusursuz fundementalleriyle her rakibi yenebilecek güçteler. Maç sonu oynama konusunda kendilerinden daha tecrübeli olan Arjantin önünde maç sonunu kazasız atlatmaları önemli. Arjantin'de Scola yine müthiş iş çıkardı 32 sayı 7 ribauntla. Maçtaki en kritik üçlüğü sokan Savanoviç 19 sayıyla Sırbistan'ın en skoreriydi. Krstiç de Scola karşısında savunmada çaresiz kalsa da 18 sayı 8 ribaundla katkıda bulundu takımına. Bu sonuçla iki derbinin yolu açılmış oldu. Arjantin elemelerin son gününde ezeli rakibi Brezilya'ya düşerken, elemelerin ilk günü Sinan Erdem'de Hırvatistan-Sırbistan maçıyla Balkan havası esecek.
Günün bir önemi olmayan maçında ise Almanya galibiyeti olmayan Ürdün'ü 91-73 yendi. Daha önceki maçlarda pek süre almayan Pleibt 23 sayı 9 ribauntla Almanya'nın en skoreri olurken Lübnan da Daghles'in 22 sayısı işe yaramamış. Lübnan, Kanada ve Tunus gibi galibiyetsiz bir şekilde evine dönerken Almanya dünkü Angola sürpriziyle İstanbul göremeden dönmek zorunda kalacak Türkiye'den.
İstanbul grubunun ilk maçında ilk yarısı gayet çekişmeli geçen maçta ABD Tunus'u 92-57 ile geçti. Eric Gordon ABD'nin en skoreri oldu benchten gelip bulduğu 21 sayıyla. Durant ve Westbrook'un da 14 sayısı var. Turnuvayı galibiyetsiz kapatan Tunus da Kechrid 15 sayısıyla takımının en skoreri olmuş.
Grubun ikinci maçında Slovenya İran'ı 65-60 yenip grup ikinciliğini resmileştirdi. İlk periyot farkı açan Slovenya ikinci periyod sadece 9 sayı atınca fark kapandı. Üçüncü periyod vites yükseltip farkı tekrar açsalarda 18 sayılık farkı maçın sonunda 5'e kadar çekmeyi başardı İran ama nefesleri yetmedi kazanmaya. Dragiç 18, Zupan 15 sayıyla Slovenlerin skorunu üstlenirken İran'da Haddadi 15 sayıyla yine takımının en skoreri olmayı başarmış.
Grubun son maçında üçüncülük mücadelesinde Brezilya beklenenden kolay bir şekilde Hırvatistan'ı 92-74 yendi. İlk periyod başa baş geçtikten sonra ikinci periyod itibariyle arayı açmaya başladı Brezilya. Machado'nun artık klasikleşen üçlükleriyle farkı çift hanelere taşıdılar ve Hırvatların geri dönmesine de izin vermediler. Brezilya'nın 10/19 üçlük yüzdesi her şeyi anlatıyor zaten. Machado 18, Barbaso 17 sayyla Brezilya'nın en skorerleri olurken Hırvatistan'da Popoviç'in 15 sayısı var. Hırvatistan takım olarak gruptaki ilk üçten daha kırılgan bir takım ikinci turda Sırplar önünde pek bir şansları olduğunu düşünmüyorum.
İzmir grubunda günün ilk maçında İspanya ilk yarı zorlansa da ikinci yarı hücumda istediği pas temposunu yakalayıp pota dibinde kolay basketlerle Kanada'yı 89-67 ile geçti. Özellikle ikinci yarıda Fran Vasquez'in pota altı performans son derece etkileyiciydi. Turnuva boyunca bildiğimiz görüntüsünden çok uzak gözüken Rudy Fernandez nihayet biraz kendine gelebildi 19 sayı 5 ribauntla. Kanada'da dikkat çeken oyuncu Olynyk'ti. Girdiği bölümde direkt skora yaptığı katkıyla takımını maçın içinde tutmaya çalıştı, zaten 14 sayıyla takımının en skoreriydi de kendisi. Kanada grubu nagalip tamamlarken açıkçası geleceğe dair de pek umut vermedi. İspanya bu maçın ikinci yarısı biraz kendine gelse de o her yere elini kolunu uzatan, çok iyi pozisyon alıp rakibi hataya zorlayan savunmalarından eser yok. Bakalım ikinci turla beraber üstlerindeki ölü toprağını atabilecekler mi. Piyangodan çıkan grup ikinciliğiyle ABD'nin yoluna çeyrek finalde çıkmaktan da kurtuldular.
Günün ikinci maçında grup lideri Slovenya ilk yarı biraz zorlansa da Lübnan'ı 84-66 ile geçip 5'te 5 yapan üç takımdan biri oldu. Seubutis in 17 Gecevicius'un 16 sayısı var. Kleiza'yı 16 dakika oynatıp biraz dinlendirdiler. Lübnan da Fahed'in 19, Vroman'ın 15 sayısı var. Taratarlarıyla epey bir renk kattılar İzmir'deki maçlara. Litvanya Ankara grubundaki Fildişi sürpriziyle Porto Riko ile eşleşmekten kurtulup Çin ile eşleşerek çeyrek final görememe riskini iyice azalttı.
Günün son maçında tüm hesapları alt üst eden bir sonuç ortaya çıktı. 12 sayı ve üstü galibiyetle grubu üçüncü bitirecek olan Yeni Zelanda ne tesadüf ki Fransa'yı 12 sayıyla geçip kendini üçüncülüğe, Fransa'yı dördüncülüğe, İspanya'yı ise ikinciliğe çekti. İspanya'dan kaçmak için bilerek Rusya'ya kaybeden Yunanistan'ın hayallerini suya düşüren bu sonuç bizim rakibimizi de değiştirmiş oldu. Maç boyuna 10-15 arasında gidip gelen farkı Fransa son anlarda 7'ye kadar düşürse de Penney ve Abercrombie'nin son 20 saniyedeki iki üçlüğü 12 sayılık farkı getirdi. Fransa'nın bu maçı pek masumca kaybettiği söylenemez. Üçlük yememeleri gereken durumda faul yapmayı tercih edebilirlerdi, yapmadılar üstelik maç sonunda Batum'un yaptığı aptalca hata da 4 sayıya mal oldu. Yunanistan'la ikinci turda karşılaşmayı seçmeyip Türkiye'yi istemeleri ne akla hizmet onu da anlamış değilim. Parker ve Turiaf'lı kadroyla iki kez yenildiler bize elemelerde, ne düşündüler, niye böyle aptalca bir performans gösterdiler anlamadım. Yeni Zelanda'da Penney 25 sayıyla yine maçın en skoreri, yılların tecrübesi Cameron kritik anlarda attığı 8 sayıyla takımın lideri olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ankara grubundaki ilk maçta Fildişi baştan sona kadar önde götürüp kısa bir süre 1-2 sayı geriye düştüğü maçta bu sefer pes etmeyip Porto Riko'yu turnuvanın dışına göndermeyi başardı. 88-79. Eğer 12 sayı ve üstü kazansalar kendileri çıkacaklardı ilk 16'ya ama son saniyede yedikleri üçlük Çin'i ikinci tura çıkardı. Porto Riko benchinin maç sonundaki şaşkınlığı ve yüz ifadeleri pek çok şeyi açıklıyor. Yunanistan ve Türkiye'ye son saniyede kaybettikten sonra Fildişi'ne yenilmek bir hayli şaşırttı onları da. Edi ve Lamizana'nın 17 sayısı Fildişi'ne ilk galibiyetini getirirken Barea'nın 19 ve son saniye üçlüğüyle Çin'de en sevilen adam olan Huertas'ın 18 sayısı Porto Riko'ya yetmedi.
İkinci maç Yunanistan yaptı yapacağını. Maçın başından itibaren savunma direnci göstermeyerek kaybetmek istediklerini parkede hissettirdiler. Maçın sonunda fark açılınca bu kadar da belli etmeyelim kaybetmek istediğimizi diye savunmayı biraz sıkıp farkı indirdiler ama tabii ki iş işten çoktan geçmişti. Mozgov 18 sayıyla Rusya'nın en skoreri. Maç sonunda David Blatt "Yunanlılar kendilerinden utanmalı" derken Yunanlıların pek de utanır bir halleri yoktu ama iki saat sonra biraz önce kurtulduk diye sevindikleri İspanyolları rakipleri olarak görünce ufak bir şok geçirmiştir hepsi herhalde. Geçen sene Avrupa Şampiyonası'nda da İspanya'dan kaçma maçında Fransa'ya kaybetmişlerdi. Bu sene kaçmayı başaramadılar. İkinci turun en çekişmeli eşleşmesinin istemeyerek tarafı oldular. Neye niyet neye kısmet.
Günün son maçında Çin'i uzunların maça damga vurmasıyla çok kolay geçtik. 87-40. İlk yarı eğer hücum ribauntu vermeseydik neredeyse Çin'e sayı imkanı bile vermeyecektik. Koca 20 dakikada sadece 13 sayı atabildiler. Oğuz'un 9/12 ile bulduğu 20 sayısı, Semih'in 18 sayı 12 ribandu, Ömer Aşık'ın 17 sayı 13 ribaundu dikkat çekici. İstatistik kağıdının her tarafını dolduran Sinan'ın rakamlarını da not edelim. 9 sayı, 7 asist, 3 ribaund, 8 top çalma. Eğer biraz daha süre alsa triple -double yapabilirmiş. Takımın savunma alışkanlığı üst düzeyde ve savunma yapmaktan keyif alıyoruz. Fransa gibi atletik ama hücum kapasitesi çok sınırlı bir takıma karşı bakalım ne yapacağız. Bu maçta özellikle ilk yarıda verdiğimiz hücum ribauntlarına Fransa maçında çok dikkat etmemiz lazım. Fransa'nın doğru düzgün kısası yok top getirirken yapacağımız baskı yine sonuç verecektir. Tek endişem bu tür eleme maçlarında işler başta biraz kötü giderse panik yapmamız ki bu konuda İstanbul seyircisine de ciddi görev düşüyor. Artık maçları bilgisayar ve televizyondan takip etme dönemini de böylece geride bırakmış olduk. Cumartesi den itibaren Sinan Erdem'den bütün maçları yerinde takip edebileceğim. Asıl şölen de bundan sonra başlıyor.
Devamı ...