10 Ekim 2010

Ayağına Sağlık Mesut



Bu mesele hâlâ konuşuluyor, çok ilginç. İnsanlar bazen mantık ve analitik düşünme yeteneğini tamamen bir kenara bırakıp öyle konuşuyorlar sanırım. Üstelik bunu yapıyor olmak için bayağı kendini zorlaması lazım insanın. Mesut konusunda sürekli okuduklarım eğer bu insanların normal zeka seviyesi ile ürettikleri şeylerse çok üzücü. Gerçi gazete haberlerine yapılan yorumları okumak başlı başına bir kabahat, orada suç benim.

Blogu takip edenler geçen senelerde ve bu sene başından beri hiç kimseye yapmadığım bir kıyağı Mesut'a yaptığımı fark etmiştir. Normalde sadece Fenerbahçe ile ilgili cümleler kuruyorum. Mesutsa özellikle son Dünya Kupasından sonra âdeta bir ergen heyecanıyla, poster çocuğu izler gibi izlemeye başladığım bir oyuncu oldu. En son bir Fenerbahçe maçı dışında oyuncuyu bu kadar keyif alarak izlememin üzerinden iki elin parmaklarından fazla süre geçmiştir. Topa dokunuşuyla, oyun zekasıyla, attığı paslarla bana Alex'i hatırlatıyor Mesut. Sayesinde bu sezon Fenerbahçe maçı bekler gibi Real Madrid maçı beklemeye başladım. Şu gezegende futbolla ilgilenip Mesut'un oyunculuğunu ve gelişimini takdir etmeyen kaç insan vardır, nasıl bir mantıkla bunu yapıyorlardır bilmiyorum ama çok sayıda olmadıklarına eminim.

Böyle güzel bir adam Türkiye'de nefret objesi haline getirildi. Hiç suçu günahı yokken maç boyunca ayağına top gelince ıslıklandı. Maç bitti hâlâ nefret kusuluyor. Üstelik milliyetçi nefretin odağında olmak için fazlasıyla Türk, fazlasıyla müslüman bu çocuk. Kökenlerimi biliyorum diyor, maçtan önce iki avucu açık dua ediyor. Kimseden nefret etmek için bahane değil Müslüman veya Türk olmaması fakat bu tür nefreti üreten zihinler normalde bunları da dikkate alırdı. Mesut'un durumunda o da kâr etmiyor. Kendisini nefret dışında ifade edemeyen bir kesim yine kusuyor.

Mesut garibim hâlâ "sevinmek istemedim, gol atmak görevim ama Türkiye'ye olunca sevinç gösterisi yapmak içimden gelmedi, umarım Türkiye ile birlikte gruptan çıkarız" diyor. Kendisine sallanan kasti tekmelerden sonra bile faul çalınsa da çalınmasa da dönüp arkasına bile bakmayan, hemen topa bakan bir adam. Bir kere bile hakemin üzerine saldırıp kart istediğini görmedim. Bir kere bile rakibi, rakip taraftarı kışkırttığını görmedim. Adamlığı da topa dokunuşları kadar zarif.

O kadar ironik ki, sahada kendi takımlarında oynayan Emre B., Servet, Alpay gibi adamları alkışlayan Türk milli takımı taraftarı bu adamı ıslıklıyor. Nefret etmek için rakip formayı giymesi, omuzda taşımak için takımın formasını giymek yeter. O yüzden anlatamıyoruz ya Fenerbahçelilere Emre Belözoğlu'nu neden istemediğimizi. Kayseri'de yerde yatan rakibin kafasına şut çekerken, Gençler maçında kendisine yapılan faulün intikamı için topsuz alanda tekmeyi sallıyor. Üzerindeki formayı o sahnelerle görünce içim acıyor ama sadece o formayı giymesi bazıları için yeterli. Ona o formayı giydirene hesap soracaklarına daha da kuvvetli alkışlıyorlar.

Kendi evinde oynadığı maçta anlamsız bir yere ıslıklanan Mesut gidiyor golünü atıyor, dönüp taraftara bakmıyor bile. Elini bile kaldırmıyor sevinmek için. Bizim Ayhanlar orta parmak gösterir, Tuncaylar sus işareti çeker, Emreler kolunu sokar, Ardalar taklalar atardı. En çok alkışı da onlar alırdı. Şimdi görüyorum ki Mesut'un kafasını bile kaldırıp bir terbiyesizlik yapmaması nefretle beslenenleri daha da kudurtmuş. 7 yaşından beri Alman kulüplerinde oynayan; 18 yaşında Alman U-19 takımında oynamaya başlayan, 2 sene önce Alman milli takımına seçilen Mesut, 2009 yılında Türk Milli Takımı'nı seçmeliymiş, suçu buymuş. Bak sen! Adamlar U-19, U-21 takımlarında maça çıkarsın, 2009'da senin haberin bile olmayan turnuvada U-21 takımıyla 2010 Dünya Kupası jenerasyonunu turnuvaya hazırlasın, o takımdan Mesut'la beraber 10 oyuncu Dünya'nın en iyi milli takımlarından birisi olsun, ama sen yok olmaz de. Gelsin 21 yaşında senin takımında oynamaya başlasın. İnsan böyle bir şeyi talep ederken utanabiliyor olmalı fakat böyle bir duyguları da kalmamış. Bütün yaz "kanka ben süper yaz geçiriyorum, valla üç ay boyunca çalışmam yatarım, ortamlara akarım" diyip yaz sonunda sabah akşam çalışan arkadaşından borç isteyen bir adam gibiler.

Türk Milli Takımının her büyük maçı ve turnuvası öncesi üretilen milliyetçi nefret dilinden de nefret ediyorum. Bu zihniyetin takımı Servetlere, Emrelere, Ayhanlara mahkum, bu kafalarla hiçbir sorunun da bir çaresi falan yok. Servet yanına yaklaşana pençe atsın, Emre kafalarına şut çeksin, Ayhan üstlerinde tepinsin, Mesut sizin neyinize?
Devamı ...

6 Ekim 2010

Almanya Maçına Başka Bir Bakış



Bugün Ntvspor’da Haluk Yürekli Mesut Özil’e basın toplantısında mutlaka “hangi milli marşı söyleyeceğini, maç öncesi seromonide Türk milli marşına da eşlik edip etmeyeceğini” soracağını büyük bir iştahla anlatıyordu. Kaç gündür Mesut konuşuluyor, “gol attığında Türkiye’den gelen tepkiler karşısında tedirginlik hissedip hissetmeyeceği” gibi abuk sabuk bir soru bile soruldu kendisine ;sanki Mesut Türkiye’ye gol atsa Türk İntikam Tugayı tarafından kara listeye alınacak.

Daha önce İsviçre formasıyla Türkiye’ye Euro 2008’de gol atan Hakan Yakın tehdit telefonu mu aldı ki böyle ortamı gerecek saçma sapan soruları yöneltiyor bu basın mensupları. Alman basını son derece sağduyulu bir şekilde bir arada yaşamayı artık başarmış iki halkın karşılaşması gibi olaya bakarken Türk tarafındaki mutlak taraf seçme, safını belli etme temelli özcü yaklaşımlar mide bulandırıcı. Mesut’un Cuma günü Türk milli takımının orta saha ve defansıyla imtihanını değil Mesut’un Türklükle imtihanını ölçmeye çalışıyor Türk medyası.

Yıllarca Avrupa’daki bütün irili ufaklı galibiyetlerin ardından yurtdışında yaşayan Türkler üzerinden bir duygu sömürüsü yapılırdı. Almanya’daki Türkler’in galibiyet sonrası ertesi gün işlerine başları dik gidebileceği, sürekli onları ötekileştiren sisteme karşı küçük de olsa bir intikam aracı elde ettiği ballandırarak anlatılırdı ama artık eskisi gibi değil işler. 1960’larda köyünden askerlik dışında bir yere çıkmamış insanların gittiği içe kapalı bir tutuculukla gettolara hapsolup kültürel alışverişten kaçındığı bir yer olmaktan çıktı Almanya. Ne Türkler ilk gittikleri algılarını sürdürüyorlar, ne de Almanlar Türkler’i başka bir dünyadan gelmiş insanlar olarak değerlendirmeyi, Artık hem Türk kökenleriyle hem Almanya’nın kendilerine kattıklarıyla gurur duyan, gettolarından çıkıp kökleriyle de yaşadıkları yerlerle de barışık Türkler yaşıyor Almanya’da. Bu insanlar alınacak galibiyet ya da mağlubiyeti ertesi gün kendisini aşağılayan Herr Müller’e karşı bir böbürlenme ya da küçük düşme aracı olarak görmüyorlar artık. Oysa Türk basını işin hala böyle olması gerektiği yönünde dolduruşa getirmeye çalışıyor gurbetçi dediğimiz insanları. Bu insanların Almanya-Türkiye maçına illa bizim kanıksadığımız biçimde bir ölüm-kalım savaşı olarak mı bakması gerekiyor. Tam tersine neden 40 yıl önce gitmiş insanların bizzat kendi içlerinden çıkan, hangi formayı giyerlerse giysinler kendilerini biraz Alman biraz Türk hisseden çocukları farklı formalarla gördüğü bir festival havası olarak bakamıyoruz bu maça.

Nuri Şahin’in gencecik yaşında idrak ederek ve büyük bir ferasetle bu maçı bir şölen olarak görmesini, Mesut’un milliyetçi gazlamalara gelmeyip sonuçta bunun bir futbol maçı olduğu hatırlatmasını önemsemiyoruz. Hala otuz sene önceki duygularla, sorunlarını deplasmandan deplasmana hatırladığımız, altyapısını yağmalayıp başarı hikayelerini devşirdiğimiz insanlara tutmaları gereken ve olmaları gereken tarafı bildiriyoruz. Dedelerinin,babalarının yaşadığı kimlik problemlerini aşmış iki dilli, çok kültürlü, asimile olmadan uyum ve entegrasyon sağlamayı başarmış bir kuşağın farklı formalar altında da olsa buluşması olarak görelim bu maçı. Bir kez de bir milli maçı miliyetçiliğe hizmet eden bir cenk olarak değil çok kültürlülüğe övgü diye okuyalım. Ne kaybederiz ki?
Devamı ...

18 Mart 2010

Sağlı sollu ataklar - 3



Yahu bırakın da, Aziz Yıldırım yalakalığıyla en son suçlanacağım yerlerden birinde, Papazın Çayırı'nda doya doya bir sınırsız yabancı hakkı savunusu yapayım. Diyeceksiniz nereden çıktı bu? Türk futbolunun geleceği hakkında kaygılandığım, ligimizin ve futbolumuzun nurlu ufuklara koşması için ne gibi önlemler alınması gerektiğine kafa yorduğum için falan değil elbette; sırf kemiksiz 30 milyon TL'ye patlayan Mehmet Topuz'u seyrederken çektiğim eziyetten, 19 Mayıs'ta kabir azabı gibi geçen o 90 dakikadan ötürü.

Yabancı oyuncu sınırlamasının kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Hem de öyle İngiltere'deki gibi şu kadar maç milli olma şartı falan da getirilmeden. Türkiye kalitesiz yabancı cenneti olacakmış, umurumda değil. Zira bu piyasanın bir dengeye erişmesi için, yurt dışındaki muadilleri senede 100 bin avroya 'Allah bereket versin' derken, bizim Türk futbolcular deve yüküyle para kazanarak yattığı için, sırf Türk diye Topuzlara, Kâzımlara, Gökhan Ünallara, Vedersonlara verdiğimiz paraya acıdığım için. Diyeceksiniz ki, parası senin cebinden mi çıkıyor kardeşim? Valla diğer takımları bilmiyorum da, Fenerbahçeliysen eğer aynen öyle oluyor kardeşim. Yönetim kombinesiydi, formasıydı, kanarya kanatlı yağmurluğuydu, dergisiydi, gazetesiydi, 55 liralık kale arkası biletiydi derken; fitil fitil getiriyor burnumuzdan dermansız Mehmet Topuz'a ödenen paraları.

Yabancı sınırlaması kalkınca bir iki üç daha fazla Josico gelecek diye düşünüp nifak sokmayın şu gül gibi ortamımıza. Ben, 'takımı yabancı oyuncuyla dolduralım, kupaları birer birer nah alalım' demiyorum, 'hele şu piyasa dengeye gelsin, sırf lacivert pasaportunun yüzü suyu hürmetine, futbolun temel kurallarından bihaber olan adamlara çil çil avroları yedirmeyelim' diyorum.

Thomas Doll Doll Doll

Laf Gençlerbirliği maçından açılmışken kıymetli Erfurtlular, Gençler'in hocası Thomas Doll'un atkıları, ceketleri, bir bütün olarak stili sizin de dikkatiniz celb ediyor mu? Üstad sanki maç biter bitmez Tunalı Hilmi'de sergi açılışına katılacak, elinde şampanyasıyla sarı lülelerini sallayarak günümüz modern sanatı hakkında ahkâm kesecekmiş gibi durmuyor mu? Tamam iki dirhem bir çekirdeksin de Thomasım, sen de bizim gibi 80'leri yaşamadın, Antalya sahillerini şenlendiren zevksizlik abidesi Alman turistlerin tavukgötü saç modelini sen de gururla taşımadın mı bir zamanlar? (Aha da belgesi. Bir de şu var ki, buna bismillah çekmeden bakmayın derim.) Eee o zaman afran tafran kime? Sen de çıksana Herr Daum gibi, Bay Karaman ya da Bay Kurtar gibi şöyle tiril tiril eşofman takımınla, karıştırmasana kafamızı.

Muhsin Bey

Tabii iki dirhem bir çekirdek hocalar bahsine gireceksek, Sivas'ın janti hocası, Afrika kıtasının en meşhur Türk'ü Muhsin Ertuğral'ı da unutmamak lazım. Takım küme düşecek ama Muhsin Hocam, Yavuz Turgul'un filmindeki adaşı gibi briyantinli saçları, dar kesim takımları, şık atkılarıyla, tane tane verdiği güzelim demeçlerini soğukkanlılıkla sürdürüyor. "Pazartesi hocaları hiç kaybetmezler!" özdeyişi de Muhsin Ertuğral hocamızındır, unutmayalım. Yeri geldi, evimizden bir diyalog aktararak kapatayım bahsi. Pazar akşamı maç özetleri izleniyor:

SPİKER: Maçtan önce Mehmet Özdilek, Muhsin Ertuğral'a başarılar diliyor.
EVİN KADINI: Tiyatro yaşamında mı?

Rus Rıdvan'ı Arşavin

Sağlı sollu ataklar dizimizde kör topal, Adapazarı işi bir bilinç akışı yöntemiyle ilerliyoruz, Allah sonumuzu hayır eyleye. Arşavin meselesi de diyalog aktarmaktan çıktı. Faal futbolcular içinde Rıdvan Dilmen'e en çok benzettiğim topçu olan güzel kardeşimiz Andrey Arşavin, web sitesinde okurlardan gelen sapır saçma sorulara oturup cevap veriyormuş. Okumak isteyenler için sorular ve cevapları şurada ama ben en sevdiğim cevabı aktarmak isterim buraya:

SORU: Merhaba Andrey, ben de senin gibi futbol oynamak istiyorum.
CEVAP: Oyna o zaman.

Fildişi Sahili ile Türkiye kardeş ülke olsun

Gerçi sonradan yalanlandı ama ben istiyorum Guus Hiddink'in Dünya Kupası'nda Fildişi Sahili'ni çalıştırmasını. Dünya Kupası'na hazırlık niyetine Türkiye'yle de bir maç ayarlarsa Fildişi Sahili federasyonu, bir taşla iki kuş meseline yeni bir boyut kazandırır Guus hocamız. Düşünsenize, tek maçla iki takımı da görmüş, tartmış, oyuncuların form durumu hakkında bilgilenmiş olacak. Mesela ilk devre Türkiye'yi, ikinci devre Fildişi Sahili'ni yönetebilir. Sonra mesela kardeşlik vurgusunu arttırmak adına Kader Keita, bir devreliğine Türkiye forması giyebilir. Hiddink maç sonunda Fildişi Sahili televizyonuna onların durumunu, bizim muhabirlere de Türkiye'nin durumunu anlatabilir. İktisat tahsilimiz bir boka yaramadı bari dandik ekonomi yazarlarının kullanmaya doyamadığı o aptal klişeyle bağlayayım lafı: Tam bir kazan-kazan durumu değil mi sevgili Erfurtlular? (Gerçi kazan deyince benim aklıma keşkek, löp et, helva falan geliyor ama.)

Hiddink demişken, adam Ağustos'ta gelecek diye federasyonu tefe koyanları da anlamıyorum. Öyle ya da böyle adamlar gitmiş, piyasanın en iyi milli takım hocalarından birini, daha dokuz ay önce Chelsea'nin başında Şampiyonlar Ligi maçına çıkan bir hocayı getirmiş. Bizimkiler hâlâ 'vay efendim Ağustos'ta mı gelinirmiş' diye şarlıyorlar. Sanki Fatih Terim Mart ayında iş başı yaptı da dağları deldik, turnuvaları fethettik a.q.

A.Q. ne lan?

Az önceki paragrafın son kelimesini yazarken ben utandım, siz okurken bana sövdüyseniz üzülmem. Son zamanlarda sık sık gözüme çarpmaya başladı bu a.q., özellikle internet gençliğinin jargonuna yerleşmiş. O nasıl şey lan öyle? Ya hiç küfretmeyin, ya da adam gibi amına koyiim deyip geçin. A.Q. neymiş? Batmak üzere olan uyanık bir Rizeli müteahhitin İstanbul'un en siktiriboktan yerinde yeni orta sınıfları kandırıp üç beş daire satayım diye uydurduğu o sikindirik site isimlerine benziyor.

"AQ Evleri, gelin size de koyalım!"

Tamam tamam bitiriyorum

Müjdat Yetkiner'den hâlâ bahsetmedin, ne oluyoruz diyen münafıklar olacaktır elbet. Ben o zaman size Barcelona'nın Müjdat Yetkiner'i olan Messi'den bahsedeyim. Haftasonu Valencia maçını, Çarşamba akşamı da Stuttgart maçını izledim Barça'nın. Uyuyanları uyarmak, uyandırmak istiyorum. Lan oğlum dünyanın muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi futbolcusuyla aynı zaman diliminde yaşadığımızın, onun maçlarını izleyerek yaşlandığımızın farkında mısınız?
Devamı ...

28 Eylül 2009

Avrupa Basketbol Şampiyonası'nın Ardından Birkaç Not



Avrupa Basketbol Şampiyonası tarihleriyle planlı ve maksatlı olarak yıllık iznimi çakıştırarak uyku-basketbol-iftar-basketbol-sahur- basketbol-uyku kronolojisinde bir 15 gün geçirdim. Sonucunu bildiğim basketbol maçlarının tekrarlarını hele o maçı kazanmışsak seyretmeye bayılırım. Ntv ve Ntvspor bizim maçların iki kez tekrarını veriyorlardı.Diğer maçlarında en az birini sahur sonrası tekrar yakalayabiliyorduk .

Önce organizasyondan başlayalım sonra parkeye döneriz. Bir kere Polonya’ya bu şampiyonanın verilmesi son derece saçma, basketbol geleneği olmayan, doğru düzgün ligi olmayan, Prokom ‘un üç dört yıldır varlığı sayesinde bir nebze basketboldan haberdar olan bir ülkede Avrupa Şampiyonası yapılmasını doğru bulmuyorum. 2003’de İsveç’te yapıldığını anımsarsak buna da şükür diyebiliriz gerçi. Polonyalı yönetmenler basketboldan bihaber arkadaşlar olduğu için çoğu pozisyonun tekrarını oyun oynanırken vermeyi ve maçları piç etmeyi başardılar. TRT ‘nin 90’ların ortalarına kadar yaptığı gibi yani. O zamanlar hücum süresi 30 saniye olduğu ve takımlar yavaş oynadığı için pek kaçırmıyorduk pozisyonları yine de ama sokak basketbolu tadında oynanan bir Bulgaristan-Polonya maçını tekrarlara boğmak maçın yarısını seyretmemek demek oluyor mesela. FİBA bir ülkeye organizasyon verirken maçların yayın kalitesini de gözetmek zorunda yönetmenlerin yeterlilik belgesinin bile istemesi lazım bence yayıncı kuruluştan umarım ders alırlar.

Sahadaki basketbola gelince artık bir kez daha gördük ki basketbol gittikçe rugby kadar fiziki temasa doğru gidiyor. Sertlik düzeyi müthiş yükseldi. Pota altı sertliği göstermeyen takımların üst düzey takım olmaları imkansız. Sertlik doğrultusunda artan faul sayısı da artık faul atışlarının öneminin bir kat daha arttığını gösteriyor. Bu turnuvada dikkat çekici şeylerden bir tanesi bence yardım savunmasının sorgulanması olmalı. Bazen oyuncular yardıma gitmeyi refleks haline getirip oyuncu gözetmeksizin yardıma gidiyorlar ve bu da gereksiz yere boş adam bırakıp ceza atışı yemeye sebep oluyor. En dramatiğini Spanoulis'in sahte penetrelerinde biz yaptık mesela, Hidayet yardıma gitmese, ki topun olduğu yönden yardıma gelmesi başlı başına ayrıca bir hata, Prentizis’in o üçlüğü olmayacaktı ya da Slovenya 3 sayı öndeyken Sırbistan maçında Jagodnik Pereoviç’i savunmak için yardıma gitmese(2 sayı atması bir anlam ifade etmiyordu) Teodesiç o üçlüğü atamayacak maçı uzatmaya götüremeyecekti. Yardım savunması yüzünden boş atış yememek için bire bir savunmada artık yenilmemeniz lazım.

10 sene önce savunmada dolaşan hücumda çoşan oyunculara tahammül edilebiliyordu ama Harun Erdenay şu an oynasa mesela o olağanüstü hücum potansiyeline rağmen hiçbir üst düzey takımda görev alamazdı. 10 yıl önce iyi savunma yapan oyuncular rol adamlarıydı. Bir anlık ya da bir maçlık birilerini kilitemeleri istenir ve onu yaparlardı. Artık oyunun bu yönünü iyi oynayan oyuncular rol oyuncusu değil ana oyuncular oldular. Sinan’ın ve Ömer Onan’ın ilk beş başlamasını kimse yadırgamıyor ve çoğunluk hatta doğru buluyorsa bu zihniyet değişiminin en açık göstergesi. Bu şampiyonanın ardından bence şunu da gördük pek çok yıldız oyuncunun olmadığı bu turnuvada bile iyi takım seyretmenin de iyi oyuncu seyretmek kadar büyük bir keyif olduğunu bir kez daha idrak ettik.

Mesela Rusya inanılmaz kötü bir kadroyla gelmesine rağmen takım olma nosyonuna sahip olabildiği için çeyrek finale çıkabildi. David Blatt'ın bu takımı çeyrek finale çıkarması 2007'deki şampiyonluğa göre daha büyük bir başarıydı bence. Potansiyeliniz ne kadar sınırlı olursa olsun sert savunma yapabiliyor ve takım olarak ayakta kalabiliyorsanız bir yerlere gelebiliyorsunuz. Potansiyeliniz iyiyse ve sahanın iki yönünde de bir basketbol aklı geliştirebiliyorsanız da üst düzey bir takım oluyorsunuz. Nba ile Avrupa basketbolu arasındaki farkı da savunma dozajının iyice arttığı bu turnuvalarda bir kez daha görüyoruz, Nba de normal sezonda zaten hiç savunma yapılmıyor, play-offlar da biraz sıkıyorlar sadece, Avrupa'daki hazırlık maçları bile sertlik olarak Nba play-off larının önünde. İşin kötü tarafı Nba de savunma yapmamaya alışmış Avrupalı oyuncuların zaman zaman savunma alışkanlıklarını unutması. Basketbol fundemantalini Barcelona'da almış Pau Gasol'ün bizim maçta bir türlü pick and roll savunamamasını unutulmuş bir alışkanlığa bağlayabiliriz ancak.

Gelelim Avrupa basketbolunun zayıf karnına, organizasyonların keyfiliği ve hakem kararları. Hakemler açısından Yunanistan maçına kadar çok sıkıntı yaşamadık biz ama özellikle ilk turdaki Rusya ve Fransa'nın olduğu gruptaki maçların hakemleri berbattı. Basketbol hakemin maça doğrudan etkisinin maksimum olabileceği yegane spor dalı ve bu iş çok çirkinleştiriyor bazen bu sporu. Yine de geçen Avrupa Şampiyonalarına göre ben hakemlerin biraz daha dengeli düdük çaldıklarını düşünüyorum. Bir başka tuhaf konu Fiba'nın Dünya Şampiyonası için 4 tane wild card hakkı olması. 1 değil 2 değil 4 tane wild card. Yani turnuvaya katılacak takımların %25 ini doğrudan FİBA belirliyor. Bu tamamen saçmalık FİBA'nın keyfiliğinin nasıl büyük bir alanı kapladığının göstergesi. Bu saçma duruma istinaden büyük ihtimalle Rusya Litvanya ve İtalya wild card alan üç Avrupalı olacak bir tane de diğer kıtalardan birine verilen kontenjanla 24 takım tamamlanmış olacak ki Afrika'dan bir ülkeye verileceğini düşünüyorum onun da.
Devamı ...

10 Eylül 2009

Gereksiz Gerginlik


bolic hakan

Milli maçlar beni gerim gerim geriyor, geçen hafta oynadığımızın özetini bile görmedim. Bugün de Avrupa Basketbol Şampiyonası'ndaki Sırbistan-İngiltere maçını izlemeye çalışıp başaramayınca bari bir kenarda açık dursun diye izledim, geçmişte izlemediğim her milli maç için kendimi tebrik ettim. Maç sırasında ve sonrasında yorumcular sürekli bir gerilim yaşadığımızdan ve bunun sonucu etkilediğinden bahsetti. Doğrudur... Bu gerilimi tanımlarken de sık sık "gereksiz gerilim" dediler.

Maçın devre arasında bir reklama denk geliyorum. "Siz Ayşeler, Mehmetler", "kazanacağız" replikleri içeren bir reklam, sonunda Fatih Terim kamera aşağıda tutularak heybetli bir adam olmuş kolları bağlı dimdik durarak mesajını veriyor. Geçen seneki Turko reklamının yeni versiyonu sanırım. Reklam boyunca konuşan adamın ses tonunda çok derin temelleri olan bir öfke var gibi, biraz önce bir şeye çok hiddetlenmiş nefretini kusuyor gibi. Dişlerini sıkarak konuşuyor, yüzünü görmüyorsunuz ama kelimelerin telaffuzundan bile anlıyorsunuz. O sırada ekranda bayraklar sallanıyor, bu hırsın nedeni boşa değil mesajı arka planda verilmiş oluyor, birlik ve beraberlik lazım, üstelik tam da bugün, buna en fazla ihtiyacımız olan gün.

Maç başlıyor, takım iyi oynuyor, dakika 20'yi geçince önde sürekli basmaktan yoruluyor oyuncular, takım çıkamıyor, Bosna baskı kuruyor. Teknik direktörümüz Fatih Terim attığımız golden sonra sakin görünmeye çalışıyor, bir ara soluna dönüp birisine parmak sallıyor. Daha önce İsviçre ve Hırvat teknik adamlarıyla kapışmıştı acaba şimdi de Bosna'nın hocası mı diye geliyor aklımıza. Belki sevdiği birisiyle golü kutluyor, ama gol kutlaması bile sokak kavgalarının "oğlum sen bittin aklını alacağım" anlamındaki işaret parmağını sallama hareketiyle. 25. dakikada faul oluyor, spikerimiz ve yorumcumuz coşuyor, hakem yine hedef tahtasında. Ardından gol gelince Fatih Terim gol attığında kolaylıkla giydiği sakin adam maskesini pat diye düşürüyor, tribüne yollanıyor. Milli takımımızın teknik direktörü tribüne çıkıyor, hakemlerin başında dikilip konuşurken durmak bilmiyor çünkü.

Sonra Emre hakemin üzerine yürüyor, Arda adamın belini kavrıyor yetmiyor formasını asılıyor, Semih çift dalıyor. Arda'nın yaptığı Dünya'nın her yerinde sarı kartken, hatta Semih'in yaptığı kırmızı kartken gösterilen sarı kartları ağır buluyor spiker ve yorumcular, yine hakem hedef oluyor. İsviçre maçında da başarısızlık önce rakip taraftarın yaptığı ufak tefek şeyler abartılarak onlara, sonra da hakeme ihale edilmişti. "Onları burada hak ettikleri gibi karşılayın" yönlendirmeleri bir hafta boyunca herkesi doldurduktan sonra Alpay savaşa çıkmış, sonra "neden böyle garip bir penaltı yaptı, kendi seyircimiz önündeyiz, sakin olmalı oyuncularımız" diyordu yorumcular.

Eminim maçtan sonraki reklam kuşağında da o öfke dolu ses Ayşeleri Mehmetleri mücadeleye çağırmış, basın toplantısında teknik direktörümüz Fatih Terim hakemlerden ve Bosna taraftarlarından şikayet etmiştir. Lig başlayınca yine unuturuz da şimdi lig başlayana kadar her gün yeni bir teoriyle gelelim; acaba neden "gereksiz" bir gerginlik vardı futbolcuların üzerinde?
Devamı ...

2 Nisan 2009

Milli Takımı Tutmamak Caiz Midir?



Express dergisi geçen yaz Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan önce bir tartışma başlatmış ve milli takımı desteklememek için nedenler sunmuştu. Sınırlı bir çevrede de olsa bu tartışma devam etti ve ulusalcı motiflerle değil bizim mahallenin çocukları sıfatıyla pekala taraf tutabileceğimiz ve milli takımı destekleyebileceğimiz dile getirildi. Milli takım sempatisi zamanla bertaraf olan bir futbolsever olarak bu tartışmaya kayıtsız kalamazdım.

Milli takım üzerinden yaratılan milliyetçilik rüzgarını, militarist endoktrinasyonu görmezlikten gelip saf bir “bizim mahallenin çocukları “diskuruyla milli takımı desteklemek biraz tuhaf geliyor artık bana. Son Avrupa Şampiyonası sırasında medyada üretilen şu çılgın Türkler efsaneleri ve son olarak söyleyecek kelime bulamadığım aptalca Turkcell ve Nike reklamlarıyla milli takıma hala taraf olmak mümkün değil artık. Askerlere emreder bir eda ve üslupla “biz kimiz “sorusunu sorup futbol üzerine vesayetçi bir militarist dil kullanmak 70 milyonun yan yana olmasını falan çağrıştırmıyor bana, kastedilen 70 milyonun tektipleşmesi. Ben milli takımı uzun zamandır bizim mahallenin çocukları olarak görmüyorum galibiyetlere ya da mağlubiyetlere de son derece kayıtsızım uzun zamandır. Futbol –milliyetçilik-militarizm üçgeninin normalleşmeyeceğini farz ederek uzun zaman da kayıtsız kalacağımı düşünüyorum. Milli maç haftalarındaki bu milliyetçilik tufanına karşı en güzel cevap kayıtsız kalmak sanırım. Zaten milli takımın Dünya Kupasına gitmesi artık mucizelere kalmışken böyle bir kayıtsızlık insanı son derece rahatlatan bir şey. Bu ülkede başına milli gelmiş hangi isim varsa otoriter-tek tip bir yönetim ve hiyearşik bir düzen vaadinden başka bir şey getirmedi bize. Maalesef “milli takım” da buna dahil.

Devamı ...

3 Eylül 2008

İnsanlığından Utanmak


hell

Geçen hafta Ümit Özat konusunda Ümit'e ayıp edildiği konuşuluyordu. Bizim blogda da aethewulf güzel bir yazı yazdı. Kulübün vefa, saygı gibi konularda sabıkası biliniyor ama Ümit konusunda bence ağır eleştiriler oldu. Geçmiş olsun mesajı çok geç yayınlandı, o konudaki tepkiler haklıdır fakat kulübün geçmiş olsun diyeceği belliydi. O kadar da saygısız ve alakasız değiller. Eleştirilmesi gereken tabii ki resmi site, kulüp çalışanlarının vurdumduymaz tavırları ve ciddiyetsizliği. Ümit konusunda yapılan yorumlarda insanlığından utananlar vardı mesela. Bu biraz ağır çünkü adam hayatını kaybediyordu neredeyse ve Fenerbahçe kulübü kasten ve bilerek bu olayı izlemekle yetindi gibi bir anlam çıkıyor. Geç kalan mesaj eleştirilebilir ama insanlığından utanılacak bir durum yoktu ortada. Hata resmi sitenin, kulüp çalışanlarının hatası. Fenerbahçe'ye sembol olmuş isimleri tek tek gönderen kulüp vefa nedir, saygı, sevgi nedir bilmiyor ama insanlıktan çıkmak ağır bir suçlama, o kadar da kabahatli değillerdi.

"İnsanlığımdan utandım" cümlesini görünce haftaya oynanacak Ermenistan maçı geldi aklıma. Bu maçla ilgili yorumlara spor forumlarına, interaktif platformlara, haberlerin yorum köşelerine bakarak kolayca ulaşabiliyorsunuz ve okuyunca gerçekten insanlığınızdan utanıyorsunuz. Maçın Ermenistan maçı olması yanı sıra, tarihinin 6 Eylül olması da ilahi bir tesadüf. Maçla ilgili yapılan "sahada soykırım yapmak lazım", "şimdi soykırımı görürsünüz", "katliam geliyor" mesajlarının iğrençliğini, insanlıktan çıkmışlığını, rezilliğini kelimelerle nasıl anlatırım bilmiyorum. Bunların iğrençliğinin anlaşılması için kelimelere gerek var mı onu da bilmiyorum ama böyle yorumlar yapan insanlar var onu biliyorum. 6-7 Eylül olaylarında bugün resmi sitemizi süsleyen, Fenerbahçe'nin en büyük golcülerinden Lefter bile ölümden dönmüşken hâlâ bu konuda şovenizm yapanların, empati kurma becerisinden yoksun olanların, bu iğrenç yorumları yapabilenlerin varlığından haberdar olmak üzücü ve umut kırıcı.

Sabah gazetesinin haberine bakalım:

Fenerbahçe'nin efsanevi golcüsü, milli takımın yıldızıydı Lefter Küçükandonyadis. 6-7 Eylül Olayları'nı "Rum" olduğu için yaşadı. Yardımına ise takım arkadaşları koştu. Lefter o gün, Büyükada'da yaşadıklarını, SABAH'a anlattı: "Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul'dan Emniyet Müdürü evime geldi. Gece gördüğü manzara karşısında 'Aman Allahım' demişti. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim."

FB TAKIMI KORUDU
Fenerbahçeli futbolculardan Melih Ilgaz, anlatıyor: "Lefter için endişelendik ve Büyükada'ya gittik. İbrahim Kösem, Niyazi Tamakan ve Şükrü Ersoy birlikte Lefter'i korumak için onun evinde kaldık." Fenerbahçe'nin o zamanki kalecisi Şükrü Ersoy da şöyle anlatıyor: "Lefter'i korumak için bir gece evinde kaldık, ertesi gün birlikte idmana gitti. Birçok yabancı asıllı İstanbul'u terketti ama, o gole devam etti."

İnsanlığından utanmayanlar bari Lefter'den utansa... Hiçbir şey bilmeden Ermeni meselesi hakkında atıp tutacaklar en azından devletin "soykırım olmamıştır ama şartlardan dolayı ölen insanlar olmuştur" tezini öğrense... 1000 de olsa bir milyon da olsa hayatını, annesini, babasını kaybeden insanlara saygı duyulsa, rakamlarla soytarılık yapılmasa. Bazı şeyleri tarif etmek için tek kelime bile bulamıyor bazen insan. Keşke bu eşleşme hiç olmasaydı. İsviçre maçından önce sapıtan ve insanları kışkırtan, olaylardan sonra da sütten çıkmış ak kaşık gibi suçlu arayan basınımız da performansından hiçbir şey kaybetmemiş. Maçta Ermenistan'ın çok sert oynayacağı, stadta yoğun baskı olacağını şimdiden yazabiliyorlar. Allah aşkına bir takımın maçta çok sert oynayacağı nasıl öğrenilir? Kahve falında mı çıkmış? Şimdi olacaklar da belli. İstiklal marşı ıslıklanacak, bu olay bir dahaki maça kadar ısıtılıp ısıtılıp önümüze sunulacak, İstanbul'daki maçtan önce katliam, soykırım esprileri patlatılacak, maçtan sonra da sonuca göre ya Ermeni oyunculara ya dayak atılacak ya da galibiyet olursa "bu sefer denize döktük" manşetleri atılacak. Bir de soykırım esprilerine "welcome to hell, cehennemi gördünüz" sosu dökülünce insanlıktan çıkmışlar için yeni neşe kaynağı bulunmuş olur.
Devamı ...