23 Nisan 2012
İkinci Takım
SolAçık twitterdan gönderdi, sanıyorum Fenerbahçe'den sonra bir takımı tutsak, bu çocuklardan iyisini bulamazdık. Yaşa varol Margatania F.C!
Devamı ...
6 Ekim 2010
Almanya Maçına Başka Bir Bakış

Bugün Ntvspor’da Haluk Yürekli Mesut Özil’e basın toplantısında mutlaka “hangi milli marşı söyleyeceğini, maç öncesi seromonide Türk milli marşına da eşlik edip etmeyeceğini” soracağını büyük bir iştahla anlatıyordu. Kaç gündür Mesut konuşuluyor, “gol attığında Türkiye’den gelen tepkiler karşısında tedirginlik hissedip hissetmeyeceği” gibi abuk sabuk bir soru bile soruldu kendisine ;sanki Mesut Türkiye’ye gol atsa Türk İntikam Tugayı tarafından kara listeye alınacak.
Daha önce İsviçre formasıyla Türkiye’ye Euro 2008’de gol atan Hakan Yakın tehdit telefonu mu aldı ki böyle ortamı gerecek saçma sapan soruları yöneltiyor bu basın mensupları. Alman basını son derece sağduyulu bir şekilde bir arada yaşamayı artık başarmış iki halkın karşılaşması gibi olaya bakarken Türk tarafındaki mutlak taraf seçme, safını belli etme temelli özcü yaklaşımlar mide bulandırıcı. Mesut’un Cuma günü Türk milli takımının orta saha ve defansıyla imtihanını değil Mesut’un Türklükle imtihanını ölçmeye çalışıyor Türk medyası.
Yıllarca Avrupa’daki bütün irili ufaklı galibiyetlerin ardından yurtdışında yaşayan Türkler üzerinden bir duygu sömürüsü yapılırdı. Almanya’daki Türkler’in galibiyet sonrası ertesi gün işlerine başları dik gidebileceği, sürekli onları ötekileştiren sisteme karşı küçük de olsa bir intikam aracı elde ettiği ballandırarak anlatılırdı ama artık eskisi gibi değil işler. 1960’larda köyünden askerlik dışında bir yere çıkmamış insanların gittiği içe kapalı bir tutuculukla gettolara hapsolup kültürel alışverişten kaçındığı bir yer olmaktan çıktı Almanya. Ne Türkler ilk gittikleri algılarını sürdürüyorlar, ne de Almanlar Türkler’i başka bir dünyadan gelmiş insanlar olarak değerlendirmeyi, Artık hem Türk kökenleriyle hem Almanya’nın kendilerine kattıklarıyla gurur duyan, gettolarından çıkıp kökleriyle de yaşadıkları yerlerle de barışık Türkler yaşıyor Almanya’da. Bu insanlar alınacak galibiyet ya da mağlubiyeti ertesi gün kendisini aşağılayan Herr Müller’e karşı bir böbürlenme ya da küçük düşme aracı olarak görmüyorlar artık. Oysa Türk basını işin hala böyle olması gerektiği yönünde dolduruşa getirmeye çalışıyor gurbetçi dediğimiz insanları. Bu insanların Almanya-Türkiye maçına illa bizim kanıksadığımız biçimde bir ölüm-kalım savaşı olarak mı bakması gerekiyor. Tam tersine neden 40 yıl önce gitmiş insanların bizzat kendi içlerinden çıkan, hangi formayı giyerlerse giysinler kendilerini biraz Alman biraz Türk hisseden çocukları farklı formalarla gördüğü bir festival havası olarak bakamıyoruz bu maça.
Nuri Şahin’in gencecik yaşında idrak ederek ve büyük bir ferasetle bu maçı bir şölen olarak görmesini, Mesut’un milliyetçi gazlamalara gelmeyip sonuçta bunun bir futbol maçı olduğu hatırlatmasını önemsemiyoruz. Hala otuz sene önceki duygularla, sorunlarını deplasmandan deplasmana hatırladığımız, altyapısını yağmalayıp başarı hikayelerini devşirdiğimiz insanlara tutmaları gereken ve olmaları gereken tarafı bildiriyoruz. Dedelerinin,babalarının yaşadığı kimlik problemlerini aşmış iki dilli, çok kültürlü, asimile olmadan uyum ve entegrasyon sağlamayı başarmış bir kuşağın farklı formalar altında da olsa buluşması olarak görelim bu maçı. Bir kez de bir milli maçı miliyetçiliğe hizmet eden bir cenk olarak değil çok kültürlülüğe övgü diye okuyalım. Ne kaybederiz ki? Devamı ...
8 Eylül 2010
Kimin Oyunu? Bölüm II

Bölüm I buradaydı araya zaman girdi. Aslında zaman girmesi de iyi oldu, kulübümüz 10 gün sonra oynanacak Beşiktaş maçının bilet fiyatlarını açıkladı. Fiyatlar geçen senenin başındaki gibi yine "fahiş". Bizim memlekette futbol oyununun çirkin tarafları daha baskın ve herkesi genel olarak etkileyecek seviyede.
Aslında birazdan yazacaklarım geçen sene yazdıklarımın özeti olacak. Geçen sene bilet fiyatları düştükten sonra şunları yazmıştım, dileyen tümünü okuyabilir. Futbol taraftarı aslında hiç farkında olmadığı derecede güçlü bir aktör. Futbolculara 100 metre uzunluğunda düz bir zemin (hatta bizim statlardan gördüğümüz kadarıyla pirinç tarlası bile olur), iki kale ve bir top vermeniz yeterli, onlar futbolu orada da oynar. 50.000, 100.000 kişilik statlar, tribünler sadece ve sadece taraftar için yapılıyor. Maç aralarında dönen reklamların hedefi futbolcular, hakemler veya yöneticiler değil, sadece taraftar. Bütün futbol endüstrisi sadece taraftarların omuzlarında duruyor.
Bu tabii ki tek taraflı bir fedakarlık örneği değil, futbol taraftarı verdiğinin hakkını futbol seyrederek alıyor. Daha kaliteli, daha iyi futbol, daha büyük bütçeleri, daha organize ve büyük taraftar gruplarını talep ediyor. Buraya kadar her şey normal. Normal olmayan şey medyanın gücü, halkın alternatifsizliği ve alışkanlıklarının kullanılarak futbol endüstrisinin sınıf ayırt eden, belli kesimlere hitap eden ve gittikçe tek taraflı sömürüye dönüşen endüstrileşmesi.
Önce maçlar şifreli kanallarda yayınlanmaya başlandı. O şifreli döneme geçişte sürekli "taraftar stada gitmiyor" bahanesi kullanılıyordu. Maçlar 15 yıldır şifreli kanallarda fakat statlarımızın doluluk oranı hâlâ yerlerde. Daha sonra kupa maçları bile şifreli kanallara verildi. En sonunda artık öyle bir noktaya geldi ki şu anda Fenerbahçe'nin hazırlık maçları şifreli platformlarda yayınlanıyor. Diğer taraftan bilet ve kombine fiyatlarında sürekli bir artış var. Formalar ve diğer orijinal ürünler de çok pahalı. Beşiktaş maçına 2 çocuğunu götürmek isteyen bir baba 210 Lira ödemek zorunda, üstelik maçı kale arkasından izlemek için. "Sadece belli kredi kartlarına" taksit yapılan kombineleri de alamayacak durumda çok fazla Fenerbahçeli var ülkede.
Geçen sene bilet fiyatları konusunda çok fazla yazdık ve konuştuk. Beşiktaş maçının fiyatları 66 TL olarak açıklandı (Biletix hizmet bedeliyle 70 olur). Diğer taraftan Türkiye Ligi Avrupa'nın Katar Ligi olmuş durumda. 1. sınıf oyuncu ligin yanına bile yaklaşmıyor, 2. sınıf oyuncular büyük liglerde aldıklarının 3 katı maaşlara buraya geliyorlar. Bonservisler ve uzun sözleşmeleri iptal etmek için ödenen tazminatlarla paralar inanılmaz biçimde israf ediliyor. Fenerbahçe'nin Güiza, Daum masrafları, Galatasaray'ın çorap değiştirir gibi yabancı değiştirmesi, Beşiktaş'ın oyuncu alıp 2 hafta sonra tazminatla göndermeye çalışması son gelinen nokta.
Maliyeti artan ve artık birçok insanın bırakın stadı, televizyondan izlemeye bile gücünün yetmediği futbol müsriflik yarışında. Futbol taraftarının yapması gereken aslında çok basit: Maçlara gitmeyecek, şifreli kanallara para vermeyecek, bu müsriflik sona erene kadar lisanslı ürün almayacak. Kısacası sömürülmeye tepkisini sömürü düzeninin köküne kibrit suyu dökecek. Geçen sene "bir grup" Fenerbahçe taraftarı polis baskısına varan ağır baskılardan yılmadı ve sayıları az da olsa sonuna kadar direnerek bilet fiyatlarının indirilmesini sağladı. Artık herkesin yapması gereken bu. Bu düzene karşı çıkmak, gerekirse radyo günlerine dönmek ve isyan etmek. Mikrofonlarımız yeniden merkez stüdyoda.
Devamı ...
25 Ağustos 2010
Kimin Oyunu? Bölüm I

Bu tür yazıları Dünya Kupasından önce ve sonra okudunuz muhtemelen fakat bu konunun yer ve zamandan bağımsız bütün spor seven insanlar tarafından dillendirilmesi gerektiğini düşündüğümden yarıda bırakmamaya karar verdim. Dünya Kupası organizasyonuyla ilgili iki BBC haberi 1 2 ve bir Uluslararası Af Örgütü raporu ile başlayacağım. Hepsi İngilizce olduğu için de aşağıda kısaca nelerden bahsettiklerine değineceğim, zaten konuyu genel hatlarıyla bilmek yeterli.
İlk BBC haberinde Güney Afrika Hükümeti'nin büyük paralar harcayarak yaptırdığı statların çevrelerinde polis tarafından büyük operasyonlar yapıldığı ve seyyar satıcıların tartaklandığı, tehdit edildiği ve hatta dövülüp mallarına el konulduğu yazıyor. Stat çevresinde dondurma, su, meşrubat satan insanların hikayelerini dinlemişler ve tek gelir kaynağı bu iş olan insanlar Dünya Kupası yaklaşırken büyük baskı gördüklerini ve normalde kazandıkları paranın çok daha azını kazanabildiklerini, üzerine şiddete maruz kaldıklarını anlatıyorlar. FIFA, izinsiz satıcıları istemiyor çünkü resmî sponsorların satışları zarara uğrayacak. Af Örgütü raporu bu sorunların üzerine bir de çevre düzenlemesi bahanesiyle barınaklarından ve uyudukları sokaklardan sürülen insanlardan ve rastgele polis şiddetinden bahsediyor. Her zaman olduğu gibi rastgele polis şiddeti ilk olarak çok olumsuz koşullarda yaşayan göçmenleri bulmuş. Diğer BBC haberi de McDonalds, Budweiser gibi şirketlerle sponsorluk anlaşması yapan FIFA'ya sağlıksız ürünleri tanıttığı için yapılan şikayetlerden bahsediyor.
Daha önce yaşadığım şehirde yapılan olimpiyatlarda benzer şeylere şahit olduğum için bütün anlatılanların fazla değil eksik olduğunu biliyorum. Ekonomiyi patlatacak yalanlarıyla süslenen dev spor organizasyonları sonunda şehirde toplu taşıma ücretleri artıyor, terör korkusuyla şehre getirilen on binlerce güvenlik görevlisine milyonlarca dolar aktarılıyor, yollar trafiğe kapanıyor. Oteliniz veya şehir merkezinde bir restoranınız yoksa 2 haftalığına gelen seyircilerden bir şey kazanma olasılığınız yok. O milyar dolarlık dev organizasyon ise sosyal harcamalardan, maaşlardan kesilerek, vergiler yükseltilirek yapılıyor.
Tıpkı Güney Afrika'da olduğu gibi burada da şehir merkezinde ve müsabakaların yapılacağı spor merkezlerine yakın bölgelerde yaşayan evsizler barınaklarından polis baskısıyla kovulmuşlardı. Olimpiyat organizasyonları şehirdeki bütün parklarını aktiviteler için kapatmıştı ve bu bölgelerde kredi kartınız VISA değilse kullanamıyordunuz çünkü sponsor onlardı. Daha da kötüsü Güney Afrika gibi çok daha fakir ülkelerde yaşamını stat çevresinde bir şeyler kazanan insanlara sponsorlar zarara uğramasın diye polis şiddeti uygulamak, mallarını yağmalamak ve gerek görüldüğünde para veya hapis cezası vermek.
Eğlenmek için, görselliği için, keyif için düzenlediğimiz spor müsabakaları sebebiyle insanların, ailelerin hayatlarını karartmaktan imtina etmiyorlar. Spor şöleni olarak bildiğimiz olimpiyatlar, Dünya Kupası milyar dolarlık bir takım firmaların gösteri standına çevriliyor ve bunun uğruna zaten fakir olan, bir sonraki günü nasıl çıkaracağını düşünen insanlar işkenceye uğruyor, yerlerinden ediliyor, 3 kuruş kazançlarına göz dikiliyor.
Spor kapitalizminin vahşeti sadece yerel halkı vurmuyor tabii. Karşılaşmaları hâlâ şifresiz kanallardan izleyebilme şansına sahip olsak da orada da karteller kurulmuş, büyük adamların büyük cepleri düşünülüyor. Kaçırdığınız bir maçın geniş özetini bulmanız imkansız, ancak 3 dakikayı bile bulmayan görüntüler var turnuvanın sitesinde. Olimpiyatlarda 2 dakikalık görüntü bile bulmak imkansızdı, bulduğunuz bütün sitelerde de "Bu video sizin bölgenizde gösterime uygun değildir" uyarısı alıyorduk. İnsanlar evlerine 100 metre ileride yapılan ve bilet fiyatları yüzlerce dolar olduğu için gidemedikleri yarışmanın özetini bile izleyemiyordu bilgisayar başına oturup. Böyle bir durumda sağlık örgütlerinin "sağlıklı sponsor" istekleri fazla idealist oluyor galiba. Amaç kâr etmek çünkü, çok da önemli değil sponsorun niteliği.
FIFA, 2010 Dünya Kupasının, şu ana kadar düzenlediği en kârlı turnuva olduğunu açıkladı. İvmelenerek artan futbolcu maaşları, her yıl rekor kıran bonservisler, kendini katlayan televizyon gelirleri ile çok normal. Peki ne pahasına? Artık daha az insan maçları evinde izleyebiliyor, daha az insan statlara gidebiliyor, daha az insan çocuğunu stada götürebiliyor, daha az insan sevdiği formayı giyebiliyor. Spor, kendi elitini oluşturmaya başlıyor ve o elitin zenginliklerini kullanmaktan memnun. Yüzlerce yıllık bir kültür ve gelenek olan sporların amacı artık bu elite hitap etmek. Şifreli kanala para ödeyemeyen adamın maç izleme hakkı yok, ona 4 dakikalık özet veriyoruz. Dondurma satarak ailesine para gönderen Güney Afrikalının da halkın ortak birikiminin bu ürününden pay alması hoş görülebilir bir şey değil. Sponsor dondurmacının satacağı 1000 adet daha az dondurma sponsorluk gelirlerinin düşmesi demek. Bu durumda kâr azalacak, zaten sporu kâr etmek için yapıyor ve seyrediyoruz.
Bizim mahallede durum farklı mı? Değil. Aslında çok yazdık bunları bizim mahalle için ama yarın onları yukarıdakilerle bağlayalım ve sporun öz kaynağı olan taraftar ne yapabilir onu anlatalım.
Devamı ...
18 Ağustos 2008
Endüstriyel Futbol veya Taraftardan
Müşteriye Evrilen Tribün İçin Bir Çözüm Planı

“Endüstriyel Futbol” gittikçe zamanımızın en afilli boş sloganlarından birine dönüşüyor. Dehşetli bir tanım, içeriği de doğru. Öyle ki futbol artık bir spor dalı değil, bir mamül üreten büyük bir endüstriyel faaliyet. Finans kapitalin yoğun olarak girdiği, nitelikli emeğin burada artı değer ürettiği yeni bir “market”. Rekabet edebilirlik, sürdürülebilirlik, pazarlama, verimlilik, halkla ilişkiler klüplerin yeni gözde konseptlerine dönüşüyor. Futbol dünyası için bir “Citius, Altius, Fortius” bulunmuyor, yeni dünyanın gözde sloganları “Yatırım, Pazarlama, Artı Değer”. Klüpler güzel zamanlarının ve romantik ideallerin peşinde birleşen cemaatlerin değil, hırçın bir rekabette senelik gelirini arttırarak en nitelikli sporcuları toplayıp en yüksek meblağ da gelir elde etmek isteyen Holdinglerin mülkünde. Ağabeyler gitti, artık CEO’lar var.
Şampiyon mu Olacağız Romantik mi Kalacağız?
Bu ilan edilmiş malum herkesin canını sıkabilir. Dilemma çok net, bu şekilde yönetilmeyen kulüpler rekabette avantajsız hale geliyor, rekabet edebilme güçleri azaldığı için birinci sınıf sporcuların yüksek değerlerini karşılayamıyor, dolayısıyla “vasat” kadrolar kurmak zorunda kalıyorlar. Vasat kadrolarlaysa “başarı” gelmiyor ve başarı gelmedikçe de “taraftar” yani “müşteri” kapasiteleri azalıyor. Hem daha az kişiye mamül (forma ve ticari ürünler) satabildikleri, hem de tv yayınlarında pasta payları düştüğü için daha az gelir kaynağına sahip olup uzun vadede “ortalamalaşıyorlar”. Ancak taraftar “şampiyonluk” istiyor. Klüp endüstriyelleştiğinde ise bu sefer bir çizgi değiştirmek de gerekiyor, taraftarın yerine “müşteri” geliyor. Kimse gönlünüzü değil ancak paranızı istiyor. Klübü sevmeniz değil, klübü bir mamül gibi görerek “tüketmeniz” bekleniyor.
Endüstriyel futbol ile rekabet edebilir bir “ikinci” yoldansa kimse bahsetmiyor. Tribün gruplarının romantik, dokunaklı açıklamaları, yanan maşalelerden mürekkep ağdalı tribün fotoğrafları, dilden dile dolaşan hikayeler milyar dolarlık bir pasta içerisinde, nitelikli tek bir oyuncunun on milyon dolarla ölçülebilen bir değere sahip olduğu bir piyasada, tek bir maçın milyon dolar değerinde “gelir” olarak kaydedildiği bu ortamda hiç bir ağırlığa sahip değil. Bu 'romantizm' yalnız “gerçekçi” olmadığı için değil romantik de olmadığı için söylemsel gücünü kaybediyor. Bize hiçbir alternatif sunmayan ve sadece takımımızın çöküşünü izlememize sebep olabilecek bir öneri nasıl “romantik” olabilir ki? Mesela Beşiktaş taraftarı bu günlerde pek de “romantik” gözükmüyor.
Messi Sabiti
Futbol bir piyasa. Her piyasada olduğu gibi buradaki oyuncular (klüpler) birbirleriyle “rekabet” halinde. Bu rekabet hem “lokal” (iç pazar – TSL) hem de “uluslar arası” (dış pazar – CL, UEFA). Rekabetten amaç daha fazla “artı değer” kazanmak. Bunun anlamı her kazanılan maçın, her kazanılan kupanın, altı sıfırlı rakamlarla “ölçülebilir” olduğu. Klüpler ise temelde artı değere ulaşmak için yapısal iki alanda rekabet ediyorlar. Birincisi “Pazar paylarını arttırmak” yani pazarda daha fazla tüketici sahibi olmak. Bunun için temelde başarı gerekiyor. İkinci alan “üretici” yani emek üzerinde yapılan rekabet. Taraftar çekmek ve para kazanmak için gereken şeylerden birincisi “nitelikli emek” (sporcu) Nitekim her şey olabilirsiniz, milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, federasyon başkanı olabilirsiniz ancak Lionel Messi olamazsınız. Dünyada milyonlarca armut toplayacak adam bulabilirsiniz ama sol çizgiden ceza sahasına doğru dikine bir dripling yapıp 30 metreden ayağının üstüyle topa öyle vuracak birini bulamazsınız. Bu kimseler özel yeteneklere sahip olan nadir kimseler olduklarından da değerleri yüksektir. İkamesi mümkün olmayan bu kimseler de o yüzden böyle milyon dolarlık bir piyasada yüksek ücret alırlar. Buna da “Messi Sabiti” diyoruz. (Klüplerin ihtiyaçları sonsuz Messi’yse bir tanedir) Oysa bir klubün başarılı olabilmek için “Messi”ye ihtiyacı var. Messi bir tane olduğundan da en zengin klüp Messi’yi alır. Kısaca en iyi oyunculara sahip olmanız için en zengin klüp olmanız gerekir, en zengin klüp olmanız için Abramovitch veya başarı sahibi olmanız icap eder. Ne kadar başarı, o kadar pazarlama kapasitesi, o kadar gelir, o kadar Messi, o kadar başarı. Durum bu.
Dolayısıyla ihtiyacımız olan şey artık can sıkıcı hale gelmiş “endüstriyel futbol” kelimesinden ibaret tribün şiirleri değil, ihtiyacımız olan şey modern dünyanın gerçeklerini kabul edip burada tribünlerin varolmasını sağlayacak bir başka modeldir. Toptan red, pazarın “sosyalist” aksiyomlara göre yeniden düzenlenmesi talepleri daha genel olarak bir dünya talebiyle ilintili ve de teorik açıdan dahi verimsiz/başarısız olduğu için şimdilik göz ardı edilebilir. (Bunu ispat ederim ama o başka bir yazının konusu)
Kapitalizmle Kapitalist Mücadele
Üçüncü bir yol var. Bu yolun temel önermesi şu, taraftar ile klubün ilişkisi bu süreç içerisinde taraftardan müşteriye doğru evrilmiştir. Bugün artık taraftar “motivasyon” anlamında önemli olsa da stad gelirlerinin üstünde baskı yaratmaktadır. Zira bir “holigan/ fanatik/ taraftar” sınıfsal olarak da “alt/düşük gelir grubuna mensup kişi”ye tekabül eder. Bu kimse koltuğa oturduğu zaman o koltuğun etrafındaki bir çok koltuğun “değerini” düşürür. Zira kimse karısıyla, anasıyla fanatik bir taraftarın yanına oturup “çekirdek çitlemez”. Böyle oluncada piyasada o koltuğun değeri o koltuğa yönelik taleple belirlendiği için, o koltuğu talep eden kitle o koltuğa maksimum 20 YTL verebilecek ise o koltuk 20 YTL’den satılır. Halbuki anasıyla, babasıyla, karısıyla gelip dondurmasını yiyip kolasını içecek adam 100 YTL vermek konusunda bonkör ve isteklidir. Klüp kardan mahrum kalmaktadır. Halbuki gene bizzatihi aşık olunmuş bulunan bu klüp başarı için “para” kazanmalıdır. Taraftar bir anda klubün önünde engel olmuştur. Klüp stratejisini değiştirerek aynı bir tacir gibi “müşteri”yi el üstünde tutar, taraftarı dışlar. Böylece taraftar müşteriye doğru yol almaktadır. Müşteri her yerde aynıdır, isteği verdiği maliyetin karşılığında beklediği faydayı almaktır. Futbolda müşteri için bu fayda “mutluluk”tur. İyi futbol izlemek, kazanmak ve başarıdır. Klüp başarısız olursa “müşteri” klüpten elini çeker, başarılı olursa mamülü satın alır.
Buna karşın bu salt ekonomik model üzerinden yapılacak hareketin klüpler için pek de iyi sonuçlar getirmediğini Chelsea deneyimi ile biliyoruz. Klüp tam bu modele göre hareket etti, yüklü yatırımlarla iyi bir futbolcu kadrosu kurdu ve başarı da elde etti. Stad müşteri ile dolmaktadır. Klübün pazarı küresel ölçeklidir. Ancak Klüp tatminsiz bir velede dönmüştür. “Her futbolcunun bir fiyatı vardır bir de Chelsea fiyatı vardır” sözünde gözüktüğü gibi diğer klüpler Chelsea’yi piyasa rekabetinin normal öncülleri dışında irrasyonel fiyatlandırma politikası ile dışlamakta (veya finansal rekabetteki avantajsızlıklarını “Chelsea Fiyatı” ile dengelemekte) klüp ise bütün marka değerini başarı ve yıldız isim stratejisine oturtmuş gözükmektedir. Şu halde Chelsea başarısız olduğunda “holdingler” gibi iflas edecektir. Halbuki şirketler iflas etse de cemaatler etmez.
Liverpool, Real Madrid, Barcelona farklı modeller olsa da bize sosyolojik, kültürel bağların ekonomik etkileri üzerine iyi örneklerdir. Chelsea’nin başarı odaklı markasına oranla bu klüpler tarihi, kültürel doku bağlarıyla marka avantajı yaratmakta, sportif başarının az olduğu zamanlar da dahi “sürdürülebilir” “sabit” gelir kalemlerini kendi markalarıyla oluşturmaktadır. Zira bu markaların ne olursa olsun sabit alıcıları vardır. O forma her an alınır, Liverpool bir KOP’lu için her zaman izlenir. Görülüyor ki insanlar kararlarını yalnızca rasyonel süreçlerle değil duygusal süreçlerle de oluşturmakta. Aziz Yıldırım kabul edecektir ki, Galatasaray ne kadar başarılı olursa olsun Aziz Yıldırım Galatasaray forması satın almayacaktır, o marka Aziz Yıldırım için duygusal sebeplerle “alınabilir” değildir. Dolayısıyla klüpler yalnız homo economicus bir hareket tarzıyla değil, tarihi ve kültürel bağları öne çıkartan halkla ilişkiler stratejisi de gütmek zorundadır. %100 Müşteri odaklılıktan taraftarı da kapsayan bir sürece dönüş “sabit”, “sürdürülebilir” ve konjüktürel başarıyla sınırlanmamış öngörülebilir gelir demektedir. (Buraları hep Ali Koç’a yazıyorum gibi hissediyorum.)
Dolayısıyla bellirli tribünlerin taraftarlara ayrılması o gün için “mahrum kalınan kar” sebebiyle zarar oluştursa da uzun vadede sürdürülebilir, öngörülebilir gelirin finansal avantajını yaratmaktadır. Fayda maliyet analizinde ise bunun stratejik planlama için çok daha büyük bir fırsat yarattığı, sabit gelecek bu kalemin değerlendirildiğinde de konjukturel gelire göre daha avantajlı olduğu kesindir. Aynı bir kamu bütçesinin temel amacının sabit ve öngörülebilir “doğrudan vergiler” oranını konjukturel “dolayı vergiler”e oranla arttırmak istemesi gibi. O halde KKM’nin birinci adımı belirli taraftar tribünlerinin kapitalist bakış açıdan dahi kabulle daha “karlı” olduklarını kabulle onlara ayrılmasıdır.
El Pueblo Unido Jamas Sera Vencido – Kollektif Futbolu Kimse Yenemez
İkinci nokta müşteriyi klübe entegre etmektir. Müşteri, ya da “tüketici” her yerde aynı zamanda “vatandaşdır”. Bunun basit bir sebebi var tüketicinin ekonomik varlığı onun siyasal haklar sahibi olmasını zorunlu kılar. Çünkü tüketici bir açık piyasa kendi faydası için belirli bir meblağ karşılığında mal veya hizmet satın alacakken bu mal veya hizmetin beklentisini verememesi, ayıplı çıkması halinde hak ve talepte bulunacağı bir hukuk sistemi ister. Bu hukuk sisteminde tüm tüketiciler hakları bakımından eşit olmalı, varlıkları eşit oranda kabul edilmelidir. Burjuva içinse tüketicinin etnik/dini/cinsi mensubiyetleri önem taşımaz. Her etnik/dini/cinsi ayrıştırılmış kültürel grup kendi kültürlerinden/cinsilerinden hareketle özgün bir tüketim mamülü talep edeceği, oradaki ihtiyacının karşılanmasını bekleyeceği için hepsi mal/hizmet satılacak “kişi” dolayısıyla potansiyel artı değer kapısıdır. Tacir tüketicilerin hepsinin eşit olmasını ister, herkese eşit davranır. Parayı veren düdükleri öttürür. Tacirlerden ve tüketicilerden mürekkep bir toplumsal yapı her tacirin zorunlu olarak tüketici, her tüketicinin de zorunlu olarak işçi/işveren olduğu bir yapı manasına da geleceğinden siyasal olarak eşitliğin tanınması zorunlu olduğu gibi bu insanların bu sistemin devamı noktasında “hak” sahibi olması da zorunlu olacaktır. Sistemin parçaları kendi çıkarları doğrultusunda onu kontrol etmek isterler. O halde, modern demokrasi tüketici ile vatandaşın birleştiği alandır. Siyasetin kendisi dahi bir tüketim alanıdır (parti bir fayda sunar, uygun tüketici partiye oy verir karşılığında somut hayatında bir fayda elde eder) dolayısıyla sistem tüketiciyi vatandaşa çevirmeye meyyaldır, sistemin bundan “kazancı” vardır.
O halde klüpler de müşteriyi klübe entegre etmelidir. Zira müşteri klübü kontrol etmek, verdiği meblağların ve aldığı faydanın sürdürülebilir ve devamlı olmasını istemektedir. Bir aksilik halinde sorununu başvurabileceği, hak talebinde bulunabileceği aralıklar aramaktadır. Cemaat ya da tribün “itaat, sadakat” gibi bağlarla birbirine bağlıyken tüketici “hak” ekseninde kendisini klüple bağlamaktadır. O halde müşterinin birinci isteği “söz sahibi olmaktır.”
Taraftar için bundan daha elverişli bir durum zor bulunur. Taraftar bireysel tüketiciye oranla örgütlü bir cemaat ilişkisini gösterir. Taraftar grupları teker teker müşteri / tüketicilere oranla daha organize, hareketli ve siyasal söylem bakımından belirleyicidir. Zira “örgütlü”dür. (Birleşmiş bir halkı kimse yenemez) Avantajlar ortada eğer klüp gelir arttırıcı ve kurumsallaştıracak doğru br hareketlenme yapacaksa müşteriyi klübe entegre etmelidir, bunun için “söz” hakkı vermelidir. Bundan “çıkarı” vardır. Taraftar da bunu istemektedir çünkü o zaman klübe gelir sağlamakta ve söz hakkına sahip olmaktadır. Endüstriyel futbol açısından artı değer hayati olduğuna göre tribün gruplarının yapması gereken klübe entegre olmaya çalışmak, klübe bu yolla katılarak söz sahibi olmak ve varlıklarını sürdürmektir. En genel model olarak en masse örgütlenme modeli verilebilir. Düşük aidatlarla bir milyon kişi klübe üye edilir. Böylece aylık 5 YTL gibi bir para klüp için senede 60 milyon YTL sabit gelir olur. Taraftar içinse oy ve söz hakkına sahip olma avantajı, örgütlü taraftarın birey tüketiciye göre politik avantajlarıyla birleştiğinde “kamuoyu oluşturma” dolayısıyla “iktidar” üzerinde baskı avantajı doğar. Taraftar real olarak iktidardan bir şey ister ve bunu yaptırabilir.
Taraftar Gruplarına Açık Çağrı
3 Puandaki yazıyı okuduktan sonra şuna hak veriyorum, taraftar gruplarının bu çağa uygun ve varlıklarını sürdürmelerini de mümkün kılacak bir çözüm önerisi yok. Ancak bu bir çözümün varolmadığı anlamına gelmiyor, sadece bunun dillendirilmediği anlamına geliyor. Fenerbahçe için yukarıdaki açıklamaları temel alacak bir çözüm aşağıda var
1- Klübün manevi unsurları marka değerini arttırmaktadır,
2- Sabit, sürdürülebilir, öngörülebilir gelir için belirli tribünlerin müşteri yerine taraftara ayrılması ekonomik ve sportif fayda yaratmaktadır
3- Klübün sabit, sürdürülebilir, öngörülebilir gelire sabit olması ve klüp – taraftar / ürün – tüketici ilişkisinin doğal yapısı gereği düşük aidat geniş kitle temelli üyeliğin önü açılmalıdır.
Bu ve benzeri uygulamalar gerçekleşmezse Fenerbahçe Chelsea, taraftar müşteri olma yolunda ilerler ve biz “Barcelona” olma şansını kaybederiz. Oysa bugün bu kurumsallaşmayı başlatanlar dahil herkes biliyor “Biz Fenerbahçe’yi holding olduğu için sevmedik ki?”
-------
not: fotoğrafın orjinali http://bilgiseven.deviantart.com/art/....
Devamı ...








