12 Temmuz 2010

Spahija'nın takımı



Erkek basketbol takımının şampiyonluğu sonrası önümüzdeki yılın takımının nasıl şekilleneceği konusunda somut adımlar atılmaya başlandı. Öncelikle önümüzdeki yıl, geride bıraktığımız sezonki gibi Euroleague tarzı ve standartının dışında, atmasına bağlı olarak kazanacak bir takım oluşturulmayacağı belli oldu.

Ya da şöyle söylemeli; bu sezon hocası farklı telden kadroyu kuranların başka bir telden çaldığı bir kakofoniyi dinlemek zorunda kalmayacağız gibi görünüyor. Aydın hocanın dönüşü hem şubeyi yeniden yüzü gülen, işlerini severek yapan, başarı için birbirine kenetlenen ve güvenen insanlarla dolu bir ortama büründürücek hem de havaya sıkılmış kurşunların vızıldaması gibi amaçsız ''bu sezon hedef final four'' lakırdılarının yerini plana, programa kavuşmuş gerçek hedeflerle yol alınacaktır. Ayrıca, takımın hocası ne tarz bir basketbol oynatacaksa ona göre bir kadro yapılanması ve oyuncu seçimi konusunda ısrarcı davranılacaktır.

Geçen yıl başlarken, Tanjeviç'in artık zihninde kemikleşmiş olan basketbol tarzıyla kurulan kadronun ve sahada oynanan oyunun arasındaki uzlaşmaz karşıtlıklardan bahsetmiştik. Daha o günlerden Euroleague'de tutunması çok güç olan, o düzeyde rahatlıkla dağılabilecek, dirençsiz, top kullanma becersine sahip oyuncuların gündelik performanslarına bağlı olarak kazanıp kaybedecek bir takım görüntüsü çiziliyordu. Kazanılan şampiyonluktan dolayı, özellikle final serisi boyunca hem oyuncuların gösterdiği dirençli mücadele hem de Ertuğrul hocanın takıma derleyip, toplayan sevgi dolu disiplinini defalarca övdük. Ama doğrusu bu takımın bu dağınık ve kötü geçirdiği bir sezonda dahi bu ligin finalinde oynayabilecek kapasiteye sahip olduğu ve play-offlar süresince takım olma adına birbirleriyle yardımlaşarak ve sahaya kazanma azimlerini koyarak oynadıklarında şampiyon olmalarının önünde bir engel olmadığıdır. Oysa bu takım, yerel ligin finalisti/şampiyonu olmaktan çok öte bir misyonu omuzlayabilecek kapasiteye sahip. Euroleague'de geçen yıl yaşanan bozgun yine bu takımın temizlemesi gereken bir hata olarak ortalıkta duruyor.

Önümüzdeki sezon için önemli işler yapılıyor, şube bu işin ehli ve Fenerbahçeliliğiyle güven yaratan bir isme teslim edildi, Avrupa basketbolunun son yıllardaki değişimini ve gelişiminin aynası olan bir hoca takımın başına getirildi. Ama neyse ki bu kadar olumlu gelişmeyi görmeyi bir anda sindiremeyecek bünyelerin, panzehir niteliğindeki Kaya Peker transferiyle şoka girmesine engel olundu. Taş gibi bir takım kuruluyor, dahası nihayet doğru işler yapılıyor, şubede sevgi dolu bir ortam yaratılıyor derken kafamıza düşen Kaya'nın etkisiyle kendimize geldik. Elbette Kaya'nın takımdan ayrılması muhtemel uzunların yerini doldurabilmek açısından yapılabilecek en doğru transfer olduğu iddia edilebilir, bu transferin gerekliliğine dair bin türlü argüman anlatılabilir. İsteyen istediği argümanı savunmakta özgürdür ama bizim bu konuda görüşümüzü tekrar etmeye, bir kez daha savunmaya gerek yok.

Bu formayı giymeye hakkı olmayan insanlar listesinde yer alması gereken adamlara inatla bu formayı giydirmenin haklı gerekçesini ''bir gün herkes Fenerbahçe'li olacak, parayı basar herkesi alırız'' kibirliliğiyle açıklayanlarla aramızda kalın çizgiler olduğunu zaten her fırsatta dile getirdik. Kısa bir dönemde bünyemizi mutluluklara gark eden gelişmelerini peş peşe yaşamışken, önümüzdeki yılın taş gibi takımı kuruluyor derken, Cartman kardeşimizin deyimiyle ''kayalara gelerek'' bir anlamda kendimize geldik. Kaya transferini bu kadar olumlu gelişmenin bünyelerde yaratması muhtemel zehirleyici etkilere karşı panzehir görevini göreceğini düşünerek devam edelim.

Spahija'nın basketbol anlayışını anlayabilmek için Avrupa basketbolunun son yıllarda katettiği yolu izleyebilmek lazım. Spahija'yı tam da Avrupa basketbolunun bugününü temsil eden bir koç. Tempolu, sahadaki tüm oyuncuların hem savunmada hem hücumda sorumlulukları paylaştığı ve yardımlaşmanın üst düzeyde sergilendiği bir oyun vardır kafasında. Sertdir, disiplinlidir; bu anlamda klasik yugodur. Ki belki de, bu durum bazen Aydın hocayla havuç sopayı oynamalarına sebep olacaktır. Zira fazla sertlik bu topraklarda moral bozucu olabiliyor.

Tanjeviç'in basketbolu Spahija'nınkine oranla daha tutucuydu. Tanjeviç döneminde özellikle Euroleague'in üst sınıf takımlarıyla oynanan maçlarda rakiplerin oyunu yüksek tempoda oynamayı başarması durumunda kolayca teslim olup, dağılmasının sebebi büyük oranda buydu. Tanjeviç'in takımı Euroleague'de tempoyu düşürüp, rakibi uyutmayı başardığı ölçüde başarılı olabilse de bu ligin en iyilerini bu şekilde uyutup, kilitlemek mümkün olmuyordu.

Spahija'nın Fenerbahçe'sinin hücumda daha agresif olmasını, oyun temposunu daha yüksek tutmasını bekleyebiliriz. Öncelikli mesele elbette, Spahija'nın oyununu oynayabilecek kadroyu kurabilmekte. Bu geçiş sancılı olabilir. Takım geçen yıl, Türkiye liginde tempolu oyunu iyi oynayarak rakiplerine üstünlük kurarken, Euroleague'de bu durumun aksine tempolu oyunda dağılıyordu. Bu, iki lig arasındaki düzey farkıyla açıklanabilecek bir durum elbette. Sonuç olarak tempo arttıkça iyi takımlarla daha zayıflar arasındaki farklar belirginleşiyor. Bu sezonun kadrosunun sağlam temelleri olduğunu da unutmamak lazım. Geçen yılın Euroleague performansını ne kadar eleştirirsek eleştirelim, son 4 yılda 3 yerel lig şampiyonluğu kazanmış ve yine bu periyotta sürekli olarak Euroleague'de oynamış bir takım var elde.

Geleceğin takımının omurgasını oluşturacakları düşünülen bir kaç sezon öncesinin ''genç uzun rotasyonu'' dağılmış durumda olsa bile, kazanma geleneği olan, zor zamanlarda sorumluluk üstlenmesini bilip takımı ateşleyebilen oyunculardan kurulu bir temel var elde. Spahija'nın tempolu ve üst düzey yardımlaşmalı oyununu organize edebilecek guard rotasyonunun elde olup olmadığı bu kadroyla ilgili ilk soru işareti gibi duruyor. Ukiç'i Spahija elde tutuyorsa elbette bir bildiği vardır. Rakip alana çabuk geçen, tempolu oyunda çabukluğu, dribling yeteneği ve penetre özelliğiyle başarılı olan ama rakibin guarda baskı yaptığı, savunmayı sertleştirdiği bölümlerde silikleşen Ukiç'in geçen yıl NBA dönüşü sendromuna rağmen kazanılan şampiyonlukta önemli bir rolü olduğu yadsınamaz.

Ama savunma sertliğiyle fark yaratamayan, rakip guardı bozma becerisi olmayan, hücumda özellikle rakip savunmanın yerleştiği oyunlarda takımını kombine savunmaları dağıtacak yardımlaşmalı hücumlara sevk edemeyen bir oyun kurucunun birinci tercih olduğu takımların Euroleague'in üst düzey takımları arasında yer alması pek mümkün değil. Spahija'nın iyi tanıdığı ve güvendiği Ukiç'in geçen yıla oranla ciddi bir gelişimi göstermesi şart gibi görünüyor. Geçen yıla oranla daha dengeli ve defosuz bir takım yaratma konusunda atılan önemli bir adımda kısa forvet olarak sadece hücum özellikleriyle ön plana çıkan değil komple bir takım oyuncusu olan Marko Tomas'ın tercih edilmesiydi. Skorer özellikler olarak sadece iyi şut atmayı artılar hanesine yazabilen oyuncuların Avrupa basketbolunda üst düzey takımlarda yer alabilmeleri git gide güçleşiyor. Bunun yerine konsantrasyonu yüksek, yerleşik savunmayı iyi yapan takımlara karşı kendi şutunu yaratabilme özelliklerine sahip olan, bunu yaparken de topla ilişkisini ''sevda'' düzeyine yükseltmeden yardımlaşmayı ve topu paylaşmayı becerebilen bir anlamda kendi pozisyonu yaratabildiği kadar takımına pozisyon da yaratmayı becerebilen oyuncular bu düzeydeki oyunun tercih edilen aktörleri oluyor. Marko Tomas bu özellikleriyle ve özellikle İspanya macerası sırasında kazandığı savunmacı becerileriyle Griçek ve kadroda kalıp kalmayacağı hala belirsiz olan Greer'in takım oyununda yarattıkları handikapları yaratmayacaktır.

Kendisi gibi, yaratıcı yetenekleri çok gelişkin Emir'le birlikte seyri de doyumsuz oyunlar oynayabilirler. Spahija'nın kendisine yaratılan şutu sokan keskin nişancılardan çok yemeği birlikte hazırlayıp, bir arada yemeyi seven türden adamların üzerine oyununu kurduğunu biliyoruz. Marko Tomas-Emir ikilisi bu anlamda onun kadrodaki kilit oyuncuları olabilir. Eldeki kadronun en büyük değişimi uzun rotasyonunda yaşadığı açık. Aslında geride kalan 3 yıldır o bölgede bir zenginlikten ziyade gelişimleri beklendiği ölçüde olmayan oyuncuların yarattığı bir şişkinlik var. Giden oyuncuların kayıp hanesine yazılacak boşluklar doğuracağı açık ancak bu durumun Spahija'nın istediği türden kendisine daha fazla seçenekler sunan bir uzun rotasyonu yaratması için elini güçlendireceği de düşünebiliriz.

Spahija, Lavrinoviç dışında bir uzun daha alınacağını söylüyordu. Vidmar'ın sözleşme durumu bu isteğini zora soksa bile kafasındaki uzun rotasyonunun geçen yıllarda sahip olduğumuzdan daha fazla topu eline yakıştıran ve şutu, driblingi daha düzgün oyunculardan oluşturmak istediği belli. Vidmar'la yolların ayrılması durumunda, uzun rotasyonunda savunma sertliği ve disiplini konusunda sorunlar yaşayacağımız açık. Mirsad bir yaş daha yaşlanmış olacak, kaldı ki artık iyice istatistik yaparak maç kazandıran oyuncu rolüne bürünmüş durumda. Oğuz bu konuda geride kalan yıllarda çok fazla gelişme sağlayamadı, Spahija'nın elinde final serisinde olduğu gibi rolü doğru biçimde çizilip hücumda sahip olduğu muazzam yeteneklerinden maksimum verim alınabilir ama savunma konusunda hem ayak çabukluğunu, hem doğru pozisyon alma becerisini hem de dayanıklılığını geliştirmesini beklemek pek doğru değil. Lavrinovic'in de ortalama bir savunmacı olduğunu düşünürsek pota altında caydırıcı bir savunma oyuncusu özellikle Euroleague'in kavgacı ortamı için şart gibi görünüyor.
Devamı ...

9 Temmuz 2010

Aziz Yıldırım Vaadi



Çok değil bir 10 yıl içinde sözlüklere Aziz Yıldırım vaadi diye bir tanım girer.

Aziz Yıldırım Vaadi: Bol keseden sallanıp tutulmayınca unutulan veya türlü bahanelerle geçiştirilen söz. Örnek: "2007'ye kadar Avrupa Şampiyonu olacağız." "2010'a kadar Avrupa'da kupa kaldıracağız." "Üst üste 3 kez şampiyon olacağız."
Devamı ...

8 Temmuz 2010

"Okul Açık C Blok Kapalı"



Sirke döndürülen kulübün Lugano'ya yaptığı sözleşmeye kimse şaşırmamıştır. Artık bu takımın transfer gündemini takip edecek heyecanım falan kalmadığı için kim ne yazmış bakmıyorum ama eminim bu sözleşme maddesini doğru bulanlar ve yönetimin en güzelini yapmaya çalıştığını düşünenler de vardır. Takımın kendisiyle ilgili gelişmeler müthiş can sıkıcıyken tribünlerde olanlar daha da can sıkıcı. Aziz Yıldırım'ın koltuk teftişleri, kafasına göre ceza verdirdiği insanlar, önce bitireceğim deyip sonra bilet verdiği tribün gruplarının varlığından haberdarız. Tribünü de kulüp gibi sirkine çevirmeye çalışan yönetime sonunda tepkiler gelmeye başladı. Önce Grup CK, sonra Vamos Bien tribün faaliyetlerini durdurmuştu. Şimdi 1907UNIFEB de şu açıklama ile tribün faaliyetlerini durdurduğunu açıkladı. Bana bıraksanız Fenerbahçe'yi seven herkes Aziz Yıldırım gidene kadar kulübe 5 kuruş para vermemeli. Kimsenin keyfi için insanların sabıkasına cezalar işlenmemeli, bu yönetim ve polisle yaptıkları iğrenç birliktelik bitmedikçe kimse tribüne yaklaşmamalı, tribünden tamamen uzak durmalı ama bu gelişmeler de cesaret verici. Artık CK, Vamos Bien ve Unifeb olmadan matbaalara bastırdıkları kartonlarla "Güçlü Aziz Yıldırım, güçlü Fenerbahçe" koreografisi yapsınlar.
Devamı ...

4 Temmuz 2010

Lavrinoviçgillerden Darjus



Erkek basketbolda gelecek yılın kadrosu yavaş yavaş şekilleniyor. Son olarak Lavrinoviç biraderlerin Darjus olanı geldi.

Uzun rotasyonunda Semih Erden ve Ömer Aşık'ın ayrılması sonrası ilk bakışta biraz da zorunlu olarak yapılıyor gibi görünen değişiklikler aslında Tanjeviç basketbol anlayışından Spahija'nınkine geçişin altyapısını oluşturuyor gibi.
Spahija'nın oyununda, tempo ve topu kullanma becerisi başat önemdedir. Sahadaki beş oyuncudan en az dördünün oyun zekası, pas, dribling ve şut yetenekleri üst düzeyde olmalı ve hücumlarda haraketli olabilmelidirler.
Uzunların ribaund hakimiyeti dışında ribaund sonrası topu hızla oyuna sokup, hızlı hücuma katılabilmeleri de kendilerinden istenir.
Bu durumda aslında mevcut uzun rotasyonumuzun bizim takımı yıllardır Euroleague'de zorlayan şişkinliğin ve bu şişkinliğe bağlı yetersizliğin Spahija'nın basketbolu için engel teşkil edeceğini düşünmek yanlış olmazdı.
Şu anda kadroda Oğuz ve Kaya yer alacaksa, Semih'in kalması hatta kazanılan şampiyonluğun belki de kilit adamı olan Vidmar'ın elde tutulması uzun rotasyonunda yine bir şişkinlik yaratabilir.
Spahija, Avrupa basketbolunun yeni nesil tarzını temsil eden koçlardan.
5 numaralardan bozma 4 numaralar onun tempolu oyununu öldürür. Şöyle düşünelim, Semih, Vidmar ve Kaya üçlüsünden ikisinin sahada olduğu yani şutu olmayan, oyunu oynatma becerisinden yoksun, sahanın bir tarafından diğer tarafına geçerken ağır iki oyuncunun aynı anda kullanıldığı bir 5 ona göre değil.
Bu yüzden, Oğuz ve Kaya gibi orjini 5 olan iki oyuncu ona yeter. Diğer uzunlar mesela çok beğensem de Vidmar gibi olmamalı.
Alaattin'in cini gelse, dile benden ne dilersen dese; herhalde Mirsad'ı gençlik günlerine döndürebilmek Spahija'nın ilk isteği olurdu.
Darjus birader, Spahija'nın istediği türden uzun oyuncuların prototipi diyebileceğimiz bir oyuncu.
Bir kere Litvanya'lı. Şut ve oyun zekası genlerinde var. Euroleague kariyeri boyunca % 35 civarında üçlük yüzdesi var, geçen yıl real Madrit formasıyla % 41 üçlük isabeti tutturmuş. yıllardır Euroleague'de dış şutu olan uzunlardan çuvalla sayı yiyen Fenerbahçe için ilginç bir transfer.
Hem 4 hem 5 oynayabilir. ne 5'den devşirme 4 gibi durur ne de 4'den devşirme 5 gibi. Aslında ikisi birdendir.
Hücumda arkası dönük oynamayı beceriyor. Hem aygır gibi güçlü, hem fundementali gelişkin, hem oyun zekası var, hem bileği düzgün hem de dayanıklı olunca pivot olarak hücumda çok başarılı. Mirsad dışında hücumda güvenilir ve istikrarlı bir oyuncu sıkıntısı çeken takım için ideal.
Bu noktada, oyun zekasını, oynatma becerisi ve isteğini, fundementalini ve bileğinin yumuşaklığını hep övdüğümüz Oğuz'un Spahija'nın elinde ihtiyacı olan dayanıklılığı ve sertliği kazanma ihtimilini de düşünmek lazım. O da olursa önemli bir hücum tehditi oluşturacaklardır.
Darjus'un yaşlandıkça ağırlaşmaya başladığı söylenebilir. Eskisi kadar çabuk değil, bu durum özellikle savunmada dert olabilir tecrübesiyle önemli bir eksiği kapatacaktır.
Semih ve Ömer Aşık'ın gidişi sonrası Vidmar'ın ayrılma ihtimalini de düşünürsek darjus transferine rağmen pota altı rotasyonunda önemli bir eksiklik göze çarpıyor.
O bölgede tehditkar, agresif bir savunmacı, pis bir oyuncu ihtiyacı beliriyor. Daha önce de dilediğimiz Valencia'lı Matt Nielsen gibi mesela.
Devamı ...

2 Temmuz 2010

Devrim Nereden Başlar?


Yıl 1996, aylardan Mayıs. 16 yaşındaydım o zaman. Dumanaltı bir odada Ahmed Arif şiirleriyle bölünen biteviye bir tartışmanın en civcivli sorusu: “devrim nereden başlar?” “Dışarıda delikanlı bir bahar” var. Bizimse delikanlılıkta bahardan aşağı kalmaya niyetimiz yok. Öyle iyimser, öyle ümitliyiz. Devrimin olma ihtimalinin Fenerbahçe’nin şampiyon olmasından daha yüksek olduğu zamanlar. Zira Fenerbahçe en son 88’de şampiyon olmuş. Dile kolay, aklım takım tutmaya erdiğinden beri sadece bir şampiyonluk sevinci yaşayabilmişim. Her sezon başı "Godot bugün gelmedi; ama yarın mutlaka gelecek." diyen iyimserliğimizle, sevincini, tadını çoktan unuttuğumuz bir hazzı bekler olmuşuz.

İşte bu yüzden yaşı benimkine yakın olan bir Fenerbahçeli için 5 Mayıs 1996 tarif edilmesi zor bir gündür. O gün Beckett’e nazire yaparcasına Godot çubuklu formasıyla Avni Aker’e geldi. Şampiyonluk düğümü son maça kalmış, deplasmanda Trabzon’u yenersek şampiyonluğu ilan edeceğiz. Mayıs ayında Trabzonluları bile şaşırtan bir sis inmiş şehre. 1-0 geriye düşen takım önce Oğuz’un golüyle beraberliği yakalıyor. 88’de sis iyiden iyiye stada çökerken Aykut’un golüyle kendimizden geçiyoruz. O kadar susamışız ki sevincine, biz şampiyonluğu çılgınca kutlarken, Godot’nun geldiği gibi gittiğinin farkında bile değiliz.

Şampiyonluğu getiren golü atan Aykut Kocaman maçtan sonra yaptığı “Bütün sezon uğraşıyorsunuz, bütün emekleriniz tek maçla heba oluyor. Kendi galibiyetimize seviniyorum, ama Trabzonlu arkadaşlarım için de üzülüyorum. Trabzonsporlu futbolcu arkadaşlarımın şu an yerinde olmak istemezdim. Hiçbir şampiyonluk insan hayatından daha değerli değildi. Türkiye'de başarının ölçüsü birinci olmak. Bu, yanlış. Şu anda yenildikleri için Trabzonsporlular aşağılanacak. Ama biliyoruz ki onların yerinde biz de olabilirdik” açıklaması yüzünden Ali Şen’in gazabına uğrayıp Oğuz Çetin ile birlikte takımdan gönderildi.

Birçok Trabzonlu taraftar için o gün kaybedilen şampiyonluk altın çağını yaşayan takımlarını en az 10 yıl geriye götürdü. Bugün tanık olduğum, hazzını tattığım onca şampiyonluktan sonra, o gün kazandığımız şampiyonluk uğruna kaybettiklerimizin bizi daha zararlı çıkardığına inanıyorum. Ali Şen’de cisimleşen kazanmayı kutsayan ve uğrunda her yolu mübah gören anlayış o gün ahlaka, erdeme, rakibe saygıya galebe çaldı. Yıllar sonra gelen şampiyonluğun esrikliğinden ne kaybettiğimizin farkına bile varmadık. O gün Fenerbahçe’den kapı dışarı edilen sadece şampiyonluğu getiren golün sahibi bir efsane değil, işine ve rakibine duyduğu saygıyla bu takımın şampiyonluklardan ibaret olmadığını kanıtlayan dosdoğru bir spor emekçisinin duruşudur.

Aykut Kocaman, Barış Tut’un unutulmaz deyişiyle bu ülkenin futbol çölünde bir vahadır. Barış Tut’un “Kocaman Bir Adam” kitabında izini sürdüğümüz “teknik direktör” Aykut Kocaman’ın İstanbulspor macerası hem karşı karşıya olduğumuz vahanın paha biçilmezliğini hem de o çölün uçsuz bucaksızlığını kanıtlayan sayısız örnekle dolu. Aykut Kocaman takımının galibiyete en çok ihtiyacı olduğu dönemde elle gelen golle aldıkları Elazığ galibiyetinden sonra kameralar karşısında özür dileyebilen bir spor adamıdır. Cem Papila’nın katlettiği bir Denizli mağlubiyeti sonrası soyunma odasında ağızları bıçak açmazken, yan odada sırtı dönük “koca adam” Uche’nin ağladığına şahit olur. Haksız yenilgiden çok o gözyaşları dokunur: “Bizi yensinler, biz çok yenildik. Ama otuzaltı yaşında, ülkesinden uzakta para kazanmak için bu oyunu oynayan bir adamı böyle ağlatmaya kimsenin hakkı yok”.

Futbol denen oyun önümüze kaderin cilvesi diye sunulan tesadüflerle güzel. Tam 14 yıl sonra yine bir mayıs ayında şampiyonluk düğümü Kadıköy’de oynanacak Trabzon maçına kalmış. Sezonun en iyi maçlarından birini oynadığımız halde bu sefer şampiyonluğu son maçta kaybeden biz oluyoruz. 1996’da yaşadığım mutluluğu anlatmaya kelimeler nasıl yetmiyorsa, o gün yaşadığım üzüntüyü anlatmaktan da o kadar acizim. Mutluluğu başkalarının mutsuzluğu üzerinden tarif edecek kadar gözü dönmüş, başkalarının mağlubiyetini kendi takımının galibiyetinden makbul gören bir nefretin orta yerinde gözler hemhal olacak birini arıyor. 14 yıl önce trajik bir şekilde şampiyonluğu kaybedenlerin en büyük şansı, o şampiyonluğu attığı golle ellerinden aldığı halde, afaroz edilme pahasına onlarla hemhal olup, kendileri için üzülen bir efsaneye karşı mücadele etmiş olmalarıydı.

Geçtiğimiz günlerde Aykut Kocaman’ın sportif direktörlük görevinin yanında teknik direktörlük görevini de yürüteceğinin açıklanmasından sonra Türk Becali’si Ali Şen bir kutlama mesajı yayınladı. Aykut Kocaman’nın bu göreve getirilmesinin Türk futbolu için “devrim” olabileceğini belirten zat-ı muhterem, bu devrimin ön şartını da ifade etmekten geri durmamış: “Fenerbahçeli olmayan yazarların veya taraftarların duymak istediği kelimeleri söylememeli. Mesela, ünlü Trabzonspor maçından sonra ‘Kazandık ama Trabzonspor'daki arkadaşlarım üzülüyor diye sevinmiyorum’ demişti. Bu laftan dolayı da kendisine ne müthiş centilmen diyenler bile olmuştu. Halbuki onun işvereni Fenerbahçe Kulübü ve taraftarlarıydı. Kaybetseydi milyonlarca Fenerbahçe taraftarı üzülecekti. Bu tip çelişkilere düşmesin”

Fenerbahçe’yi kendi çiftliği, ona gönülden bağlı futbol emekçilerini maraba gibi gören Türk futbolunun namlı derebeylerinden biri “devrim” muştusu verince aklıma kaçınılmaz olarak 14 yıl öncesinin o civcivli sorusu geldi “sahi devrim nereden başlar?” Bence devrim 14 yıl önce dosdoğru bir adam olduğu için, güzel futbolu galibiyetten daha çok sevdiği için, yaptığı işe ve rakibinin emeğine saygı duyduğu için, bu futbol sirkinin palyaçoları karşısında eğilip bükülmediği için Fenerbahçe’den apansız sürülen bir efsaneye iade-i itibarla başlar.

Fenerbahçe’nin jakoben cumhuriyeti belki de tarihinde ilk defa tebaasının gönlünden geçen, onların içinden çıkmış gelmiş bir futbol efsanesine bu kadar yetki vererek kendi iktidar alanını bu denli kısıtlamayı göze alıyor. Aykut Kocaman kendisine vaad edilen yetkiler verildiği takdirde, “takım” olgusuna bakışı; adalete, paylaşmaya ve yardımlaşmaya verdiği önem, yaptığı işe ve rakibinin emeğine duyduğu saygı; güzel, izleyene keyif veren futbolu galibiyetin önüne koyan başarı algısıyla, Fenerbahçe üzerinden Türk futbol kültüründe bir dönüşümün itici gücü olabilir. Endüstriyel futbol bütün soğukluğu, buyurganlığı ve acımasızlığıyla futbol müritlerinin ruhlarını iğdiş ederken, belki de devrim futbolda kimi dizilişlerin demokratik olmadığını öne sürebilen bir efsanenin bir “takım” kurmasıyla başlar. Kim bilir…
Devamı ...

24 Haziran 2010

Al Sana Kaya



Haber burada

Şimdi önemli kısmı kopyalıyorum

"MİRSAD İLE SÖZLEŞME İMZALAMALARI GAYRİ AHLAKİ"

Efes Pilsen’in, play-off final serisi devam ederken oyuncuları Mirsad Türkcan ile sözleşme imzaladığını savunan Mosturoğlu, "Sözleşmesi devam eden ve üstelik play-off serisi sürerken oyuncumuzla sözleşme imzalamasını gayri ahlaki buluyoruz. Bu resmen sporcunun ayartılması demektir, etik değildir. Ama bu kavramların üzerine maalesef Türk sporunda fazla gidilmiyor" diye konuştu.
Şimdi durum şu: Bu sene final serisi sürerken Fenerbahçe'nin Kaya Peker'le anlaşmak üzere olduğu söylendi. Bugün NTVSpor Fenerbahçe'nin Kaya ile 2 yıllık sözleşme imzaladığını duyurdu. NTVSpor'un yalancı çıkması için dua mı edelim yoksa bu omurgasızlığı da savunacaklara karşı size şimdiden sabır mı dileyelim?
Devamı ...

18 Haziran 2010

Daum Konusunda Sorular



Yönetim dün Daum'la ilgili ilginç bir açıklama yaptı. Daum kalacak ama bütün yardımcıları kovuldu ve Daum'un karşı çıktığı sportif direktörlük devam edecek, ayrıca Daum'dan savunma istenecek deniyor. Açıklamanın anlamı şu; Daum'u göndermek istiyoruz fakat tazminatı çok ağır geldi, fakat biz rezil, kepaze, amatör bir yönetim olduğumuz için adamın yardımcılarını kovup üzerine her tür baskıyı yaparak istifa ettirmeye çalışıyoruz.

Bir kez daha Aziz Yıldırım yönetim anlayışı sahnede. Hatta yakında Daum bir şekilde istifa ederse borsaya 8 teknik direktör ismi verilir bunlarla görüşüyoruz diye, daha sonra bir ay önce sözleşme imzalanan hoca ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu hedeflendiği anlatılır bize. Şimdi Daum'a her türlü laneti okuyan ve yönetimi haklı bulan, Daum'u karaktersizlikle suçlayan taraftarlara sorular.

1. Futbol şubesi yapılanması gereği başında Aykut Kocaman var. Takımın başarısızlığı nedeniyle Daum'un gitmesini istiyorsanız neden Aykut Kocaman'a karşı değilsiniz?

2. Bu sezon son hafta şampiyonluğu kaçıran Daum fakat son 5 senede sadece 1 kez şampiyon olunurken 3 farklı teknik adam var ve yönetim aynı. Başkanın istifasını neden istemiyorsunuz?

3. Zico'nun ne suçu vardı diye Zico'yu özleyenler Daum lige 5 hafta önce havlu atsa Daum'u mu özlemle anacaktı? Şu anda Daum'a yapılanın Zico'ya yapılandan farkı nedir?

4. Daum yerine önerebildiğiniz en uygun ismin Aykut Kocaman olması size çok komik gelmiyor mu?

5. Daum'u istifaya zorlama yönteminin ve bu belirsizliğin Fenerbahçe'ye en az 2 sezona daha patlayacağını görmüyor musunuz? En büyük suçlunun gerçekten Daum olduğunu düşünecek kadar biat mı ettiniz führerinize?

Daum'u ve Guiza'yı kovunca dertleri bitecek bu takımın. Emin olun bütün başarısızlıklardan sonra teknik direktör kovan büyük başkan Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman'a tüm futbol işlerini devredip gözü kapalı 10 senelik sözleşme imzalayacak ve arkasında duracak. El ele seneye Şampiyonlar Ligi kupasıyla tur atacaklar İstanbul sokaklarında. Tatlı rüyalar hepinize.
Devamı ...

17 Haziran 2010

Aykut Kocaman Teknik Direktör Olursa



Pek şaşıracağımı söyleyemem. Aziz Yıldırım yönetiminin bugüne kadar yaptıklarına uygun düşen bir karar olur. Varılacak böyle bir kararı teknik açıdan veya Aykut'un teknik adam olarak yeterliliği açısından bile tartışmaya gerek yok. Aykut'un camiaya gelişi, aldığı görev ve şu anda içinde bulunulan durum nedeniyle Aykut bu görevi kabul ederse mesleğine olan saygısını da göstermiş olur. Yönetimin bu tür alaturkalıklar yapmasına ise artık şaşıran yok.

Aykut ismini tamamen unutalım, sportif direktörün kim olduğu önemli değil. Sene başında "profesyonel bir yapılanma" gereği sportif direktörlük kurumunun kurulduğu ve başına Aykut Kocaman'ın getirileceği söylendi. Real Madrid gibi kulüplerde işleyen bu sistemden anladığımız şu; sportif direktör hocaya destek verecek, yönetim ve teknik kadro arasındaki bağlantıyı kuracak, bütçe-transfer dengesini yakalacayak, futbolun bir numaralı adamı olacaktı. Daum'un iddiasına göre sportif direktör bunları yapmamış, aksine teknik adamı dengelemeye çalışan bir güç gibi çalışmış. Daum'un haksız olduğunu kabul edelim şimdilik.

Aykut'un Daum'un ayrılmasıyla boş kalan teknik adamlık konumuna getirileceğini düşünelim. Bu hamle şu ana kadar yapılmış ve ileride yapılacak bütün kurumsal hamlelere ihanettir. Bunun anlamı şudur "Takımda görev alan bütün profesyonel çalışanlar aslında başka bir çalışanın yedek alternatifidir". Futbolcu açısından düşünüyorsunuz; sene boyunca bir numaralı patron olması gereken insan teknik direktörünüzle anlaşmazlığa düşüyor ve biliyorsunuz ki teknik direktörünüzün alternatifi hep orada, Demokles'in kılıcı sallanıyor tepesinde. Takımda disiplin sağlamak, futbolculara söz dinletmek imkansız hale gelir. Takım kendi içinde taraflara bölünmeye başlar.

Bu hamle ayrıca bütün kurumsal kimliklere de zarar verir. Aykut bir sene boyunca sportif direktörken bir sene sonra teknik adam olarak görev yapmaya başlar. Bu durumda sportif direktörlük görevine başka bir insan mı getirilecek? Aykut bir sene önce yaptığı göreve karşı nasıl bir sorumluluk hissedecek? Eğer kimse getirilmezse bu kurum en başta neden kurulmuştu? Sadece insanlara Aykut ismini göstermek ve geçen seneki başarısızlıktan sonra sus payı vermek için mi?

Aykut'un teknik adamlığı konusunda çok fikrim yok, iyi bir teknik direktör de olabilir. Çok da önemli değil zaten. Eğer teknik direktörlüğe getirilirse bunun camiaya olan zararı çok daha derin olur. Hem kendi kimlikleri, hem kulüpteki kurumsal kimlikler büyük zarar görür ve bu zararın etkileri de uzun vadeli olabilir. Artık belli ki suçlu yine Daum oldu ve gönderilecek, fakat yerine kim getirilirse getirilsin en kötü hamle Aykut olur, Aragones'in geri getirilmesini bile daha olumlu karşılarım.
Devamı ...

16 Haziran 2010

Spor Yayını Özürlüsü Ülke



Sezon başında müjdelerle duyurmuştuk İspanya Basketbol Ligi ACB’nin TRT tarafından yayınlanacağını. Üstelik Yiğiter Uluğ ve Murat Murathanoğlu’nun bu maçları anlatacak olması daha bir takdir etmemizi sağlamıştı TRT’yi. Aradan 8 ay falan geçti. İspanya Ligi play off finali zamanı geldi çattı, ve dün gece itibariyle de son buldu. Yayın haklarını elinde bulunduran TRT İspanya Ligi finalinin hiçbir maçını canlı vermedi. İlk maç TBMM TV’ye takılmıştı, ikinci maçı galiba Formula 1'le çakıştırıp banttan vermeyi tercih ettiler, dün de tarihe geçen olağanüstü bir maçı yine Meclis TV yayını yüzünden izleyemedik.

10 tane kanalı olan bir kurum hiçbir açıklama yapmadan yayın hakkını elinde bulundurduğu bir organizasyonu nasıl yayınlamaz anlamak mümkün değil. Yaptığı onca aptallığın yanında kırk yılda bir hayırlı bir iş yapıp İspanya Ligi’nin yayın hakkını alıp bunu eline yüzüne bulaştırmak büyük bir yayıncılık başarısı.

Final serisinden bir tane maçı bile canlı yayınlama gereği görmediğiniz bir organizasyonun neden yayın haklarını aldınız? Bu bile bile kamuyu zarara uğratmak olmuyor mu? Daha önce voleybolda Şampiyonlar Ligi maçlarında da aynı şeyi yaptı TRT, yayın haklarını elinde bulundurmasına rağmen yayınlamadığı ve bunun için ceza ödediği maçlar oldu. Bu umursamaz, plansız davranışların sorumlusu kim? Başka kurumlardaki bir kuruşluk kamu harcamasını bile bin tane prosedüre bağlayan, personelden hesap soran devlet bu TRT’ye niye böyle bir şey yapıyorsunuz diye niye soramıyor. İngilizce bilmeyen adamları olimpiyat yayınlamaya gönderen, basketbol maçlarına bile yorumcu olarak Ömer Üründül’ü koyan bu zihniyet mi Türkiye’de spor yayıncılığının kalesi?

TRT spikerlerinin yıllardır övündüğü bir şey var, kendileri sadece futbol değil diğer spor dallarında da anlatım yapacak şekilde yetiştirildiklerini, öyle olduklarını orada burada söyleyip dururlar. Tabi gerçeğin bununla alakası yok. Levent Özçelik’e yüzme anlattırmak onun yüzmeyi iyi anlatabildiği anlamına gelmiyor, ya da Güven Göktaş’a atletizm anlattırmak onun atletizmi müthiş takip ettiği anlamına gelmiyor.

Türk spor basını en büyüğünden en küçüğüne sporu hala ciddi bir iş olarak görmüyor. Şimdi herkes Dünya Kupası nedeniyle haklı olarak TRT’yi eleştiriyor ama 2008 Avrupa Şampiyonası’nda ATV’nin rezil yayıncılığı ya da 2006'da Kanal 1'in Dünya Kupası yayını da tam anlamıyla fiyaskoydu. O çok beğendiğimiz kaliteli bulduğumuz NTV bile geçen yıl Avrupa Basketbol Şampiyonası’nı nasıl yayınladı bir hatırlayalım. Doğru düzgün bir stüdyo programı yapmadan, iki-üç kişilik bir canlı yayın ekibiyle.

Dünya Yüzme Şampiyonası ya da Dünya Atletizm Şampiyonası Alman Televizyonu tarafından nasıl yayınlanıyor, bu kurumlardaki hiçbir çalışan izlemiyor mu bunu acaba? Hadi atletizmi, yüzmeyi nasıl olsa kimse takip etmiyor diye doğru düzgün özen göstermeden yayınlıyorsunuz da bari futbolu basketbolu adam gibi yayınlayın. Dünya Kupasını yorumlarıyla renklendirecek, değişik veriler sağlayacak adamlar Ömer Üründül müdür, Sergen midir, Mustafa Doğan mıdır? Dünya Kupasındaki takımlar hakkında bu adamların bilip ortalama bir futbolseverin bilmediği ne olabilir? Ülkede basketbolu futbolu ve tüm sporları takip eden bunca insan varken hala bu köhnemiş eski futbolcu, asırlık sözde futbol duayeni ikilemine sıkışmış bir yayın anlayışını sürdürmek akılla mantıkla açıklanacak bir şey değil. TRT’den NTV Spor'a, LİG TV'den Spormax'e bu zihniyet değişmedikçe ekrandaki logonun ne olduğundan bağımsız olarak Türk televizyonlarındaki bütün spor yayınları niteliksiz olmaya devam edecek.
Devamı ...

Yapma Dunga! Yapma Dunga!



Sevgili Dunga Hocam,

Sana ülkende "O Alemao" yani "Alaman" dediklerini biliyorduk da, Alamanlar'ın bile 82 model Brezilya gibi top oynadığı şu turnuvada gördük ki, gerek oynattığın futbol, gerek seçtiğin topçular, gerekse de giydiğin paltoyla sen artık "Alamanlık" haline de aşama atlatmış, o güzelim Brezilya'yı sersem sepelek bir takım haline getirmişsin. Ama bu mektubu yazma sebebim başka hocam, onu en sonunda söyliycem.


Hocam ben, yazlık çay bahçelerinde, kıraâthanelerinde, meyhanelerinde, kalabalık ailelerin bir araya geldiği nohut oda bakla sofa evlerinin salonlarında Brezilya'nın desteklendiği, "Berezilya acar takım canım," yorumlarının yapıldığı, Türkiye'nin gidemediği turnuvalarda Brezilya'nın ikinci takım yerine desteklendiği bir ülkenin çocuğuyum. Ben 86'da Maradona sağolsun, kısa donumla Arjantin'e meyil vermiş olabilirim, ama hocam, bu sana, o dünya güzeli sarı formayı giyen çocukları böyle gölgesinden korkar gibi top oynayan bir pısırıklar sürüsü haline getirme hakkını vermez.

Dunga Hocam, zaten gömlek meselesinden aramız bozuktu biliyorsun. Artık hangi semt pazarından, hangi batık Sümerbank deposundan aldığın bilinmez o zevk düşmanı paltonla, yedek kulübesinde sünnet çocuğu gibi durmuş maçı izlerken, ben de elimdeki kadroya baktım hocam. İyi aile çocuğu Kaka bir yana, tarihte hangi Brezilya takımının orta sahası bu kadar renksiz, bu kadar al-verci, bu kadar bülent-akın, bu kadar maldonado, bu kadar sade suya tirit adamlardan oluşmuştur acaba. Şu isimlere bak hocam: Elano, Felipe Melo ve Gilberto Silva. İlk ikisi gittikleri ülkede bütün bir sezonu al verle geçirip en bidon transfer listelerinde başa oynamış, üçüncüsü de muhtemelen maçtan önce 78. yaşını kafasında kırılan yumurtalarla kutlayıp, bastonuyla maça gelmiş bir arkadaş.

Senin ülkende Ronaldinho diye bir futbolcu varsa, beş değil otuz beş kilo fazlası olsa yine kadroya alacaksın hocam. Neymar diye genç bir yetenek ortalığın tozunu atıyorsa, Adriano diye alkolik, göbekli, psikolojik sorunlu ama domuz gibi kuvvetli ve çita gibi kıvrak bir golcün varsa, Pato diye henüz sabi sübyanken AC Milan Huzurevi takımında ilk 11 oynayan bir başka golcün varsa; bunlardan hiç değilse birini alacaksın hocam o kadroya. Bizi bu kavruk Saffet Sancaklı modeli Luis Fabiano'ya mahkûm etmeyeceksin. Hayır hiç birini almıyorsun, bari Alex de Souza'yı, o da olmadı, bizim tercüman Samet'i çağır hocam kadroya. Bir cümlelik demeçten, yarım gazete sayfası beyanat çıkaran o kıvırcık saçlı çocuk, senin orta sahalardan daha yaratıcı, daha kıvraktır vallahi...

Oynattığın futbolu beğenmeyen Brezilyalı yorumculara şarlıyorsun hocam, "mühim olan sonuç" diyorsun, "1989 yılında, Copa America'yı 30-40 yıldır, Dünya Kupası'nı ise 20 yıldır kazanamıyorduk, ondan sonra 1994 ve 2002'de DK'yı, dört kere de Copa America'yı kazandık" diyorsun. Kazanmayıver be hocam, ondan önce de gönülleri kazanıyordun, fena mı? Bak bizim bir lafımız var, "Rakı içenler öldü de, su içenler ölmedi mi?" deriz bütün gamsızlığımızla. Sal gitsin be Dunga hocam, bırak Brezilya, bildiğimiz Brezilya gibi oynasın da, kaybederse kaybetsin. Bak şu güzellere, şu derya kuzularına; Felipe Melo'ya ya da Luis Fabiano'ya benzeyeni var mı hocam aralarında?


Hocam saklamayayım, bir de korkum var. Hani bizim Fenerbahçe yönetimi hoca konusunda hiçbir açıklama yapmıyor ya; geçen Medgallis kardeşimle konuşurken, acaba dedik, Zico'nun geldiği sene olduğu gibi Dünya Kupası'nda takım çalıştıran bir hocayla anlaştılar da turnuvanın bitmesini mi bekliyorlar. Bunun üzerine Löw geldi aklımıza heyecanlandık, Eriksson geldi, aman aman dedik. Bugün Brezilya maçını seyrederken başka bir şey daha geldi aklıma Dunga hocam, birden buz kestim televizyon başında, kendimi Kuzey Kore'de yaşayan bir rejim aleyhtarı gibi hissettim. Telaffuz etmek bile zor geliyor hocam, söyle lütfen, "yok öyle bir şey" de, cevabî mektubunla beni rahatlat... Eğer doğruysa da, İlker Yasin vurgusuyla üç kere:

"Yapma Dunga, yapma Hayrettin, yapma Aziz..."

Devamı ...

14 Haziran 2010

Fenerbahçe'nin Sezon İçindeki Değişimi



Fenerbahçe'nin bu sezonu -çoğuna anlam verilemeyecek biçimde- inişli çıkışlı oldu. Eksik oyuncular bu inişlerin sebebi olarak gösterilebilir fakat bu iniş periyotları haftalar sürdüğü için sebebi tek bir oyuncunun yokluğuna bağlamak çok ikna edici olmuyor. Fiziksel nedenleri olabilir, eğer öyleyse bunu kanıtlamamız veya anlamamız mümkün değil fakat aşağıdaki grafiğe bakınca ilginç bir tablo var.


x ekseni (yatay eksen) haftalar ve maviye boyalı alan puan alınan bölge, en tepedeyse o hafta 3 puan, ortadaysa 1 puan. Doğal olarak beyaz kısım puan alınamayan haftalar. Yani Fenerbahçe'nin sezonunu 5'e ayırabiliriz

1.-8. Haftalar Arası
9.-15. Haftalar Arası
16.-19. Haftalar Arası
20.-23. Haftalar Arası
24.-34. Haftalar Arası

1.-8. Haftalar Arası kısımda 8'de 8 yapılıyor. Aslında biraz yapay bir görüntü var, Kadıköy'deki İBB maçında çok etkisiz bir oyun ve frikik golüyle, Antalya deplasmanında son dakikada Antalyaspor'un akıl almaz hatasıyla atılan golle kazılan maçlar bu periyotta. Diğer yandan takımın defans kurgusu, kanat oyuncusu ve orta sahası yeni oyuncular, bu bölümün uyum süreci de olduğu düşünülürse Kadıköy'deki Gençlerbirliği maçı, deplasmandaki Bursaspor maçı gibi Daum'un kafasındakileri tam olarak sahaya yansıtan takımları da izliyoruz.

Daha sonra keskin bir düşüş başlıyor. 9-15 haftalar arası tek galibiyet var. Birinci sebep GS maçında 3 maç ceza alan Bilica'nın yokluğu. 16-19. haftalar arasında galibiyetler alınsa da bunlar 3-2 kazanılan Ankaragücü maçı gibi maçları da kapsıyor ve 23. haftaya kadar başka bir düşüş periyoduna giriliyor. Bu ikinci kısımda takım tamamen dağılmış durumda ve bunda Lugano'nun sakatlığı ciddi bir etken. Yani ilk 8 haftada 24 puan alan ve zaman zaman tam olarak istediğini sahaya yansıtan takım 9. ve 23. haftalar arasında durdurulamaz bir düşüşe geçiyor. Şampiyonluk zaten burada kaybediliyor.

Daha sonra son 10 haftada bu sefer mantıkla açıklanamaz bir performans daha ve sadece 2 beraberlik. Bu periyoda kadar son 10 maçın hepsinde gol yiyen takım bu 10 haftalık süreçte gol yemeyen bir takım oluyor.

1. ve 8. haftalar arasındaki beklenmeyen başarıyı Emre'nin normal ötesi performansına, Kazım'ın istekli lig başlangıcına, Lugano-Bilica'nin hızlı sağlanan uyumuna ve forvetlerin (Guiza ve Semih) gol atma yeteneklerini tamamen unutmamalarına bağlamak mümkün.

9. ve 24. haftalar arasındaki düşüşü de Emre'nin normale dönmesine (kötü oynamadı, sadece normal iyi oyun oynuyordu), önce Bilica sonra Lugano'nun yokluğuna, Cristian ve Andre Santos'un fiziksel düşüş yaşamalarına, Guiza'nın tamamen beceriksiz bir kovaya dönüşmesine, Semih'le yönetimin yaşadığı soruna ve Kazım ve Roberto Carlos gönderildikten sonra kanat alternatiflerinin iyice azalmasına bağlamak mümkün. (Unutmadan; Carlos gönderilene kadar birçok maçta defansif sorunların kaynağı oydu, fakat hücuma katkısı vasat bir sol bekten fazlaydı.)

Aslında Fenerbahçe'nin oyun sistemi Kasımpaşa maçı dışında ilk 8 haftada da, 23. haftaya kadar geçen zamanda da benzer özellikler gösteriyordu. Kasımpaşa maçındaki sistemin Fenerbahçe için intihar olduğunu düşünüyorum, şurada yazmıştım o yüzden onu alternatif olarak kabul etmeden geçelim. Takım her maç gol yemeye başlayınca ve iniş önlenemeyince Daum sistemini onarmaya karar verdi ve 24. haftadan itibaren özellikle bekler ve defansif orta sahanın rolü daha defansif olarak belirlendi. Kısaca 1.-23. haftalarla 23.-34. haftalar arasındaki en temel fark hücuma katılan oyuncu sayısı ve defans güvenliğinde oldu.

Beklerin hücuma katılması hücum yaparken elbette büyük avantaj sağlıyor. Diyarbakır'a atılan aşağıdaki gol bir örnek


Aşağdaki kare aynı maçta yenilen gol öncesinde defansın durumu. Defans 2'ye 2 yakalanıyor ve kademe yapacak bek yok çünkü ikisi de rakip yarı alanda kalmışlar.


Bu gol de benzer şekilde Manisaspor'dan sol bek (R. Carlos) ileride kaldığı için orta sahada kaptırılan topla yenilen gol.


Çok gol yemekle sonuçlanan bu hamleye çözüm beklerin çizgi gerisinde kalmaları oldu. Son 10 haftada alınan galibiyet serisinde Gökhan ve Andre Santos'u normale göre çok az hücum yaparken gördük. Bu hamle Gökhan'ın hücum rakamlarına şöyle yansımış

İlk 22 maç: 3 asist, 2 gol
Son 10 maç: 0 asist, 0 gol

Daum bir anlamda takımın üstünlüklerinden (hücumcu bekler) bir tanesini kurban edip az gol yiyerek maç kazanmayı yeğledi. Bu üstünlüğü feda etmeden de çözüm bulabilirdi fakat yeni kanat oyuncuları ve orta saha oyuncuları alması ve onlarla bir sistem kurması gerekecekti. Anladığımız kadarıyla böyle bir şansı olmayacak.
Devamı ...

Almanların Sihirli Sayısı



Adamlar uğraşmış bunu hesaplamış. 2002'de kazanan Brezilya, 1962'de kazanan Brezilya, 2002 + 1962 = 3964. 1970'de kazanan Brezilya, 1994'te kazanan Brezilya, 1970 + 1994 = 3964. 1990'da kazanan Almanya, 1974'te kazanan Almanya, 1990 + 1974 = 3964. 1978'de kazanan Arjantin, 1986'da kazanan Arjantin, 1978 + 1986 = 3964. 3964'ten 2010 çıkarınca 1954 kalıyor. 1954'te kazanan Almanya'ymış. 40 etti ve Almanya'nın 4. kupası.
Devamı ...