16 Haziran 2010
Yapma Dunga! Yapma Dunga!
Sevgili Dunga Hocam,
Sana ülkende "O Alemao" yani "Alaman" dediklerini biliyorduk da, Alamanlar'ın bile 82 model Brezilya gibi top oynadığı şu turnuvada gördük ki, gerek oynattığın futbol, gerek seçtiğin topçular, gerekse de giydiğin paltoyla sen artık "Alamanlık" haline de aşama atlatmış, o güzelim Brezilya'yı sersem sepelek bir takım haline getirmişsin. Ama bu mektubu yazma sebebim başka hocam, onu en sonunda söyliycem.
Hocam ben, yazlık çay bahçelerinde, kıraâthanelerinde, meyhanelerinde, kalabalık ailelerin bir araya geldiği nohut oda bakla sofa evlerinin salonlarında Brezilya'nın desteklendiği, "Berezilya acar takım canım," yorumlarının yapıldığı, Türkiye'nin gidemediği turnuvalarda Brezilya'nın ikinci takım yerine desteklendiği bir ülkenin çocuğuyum. Ben 86'da Maradona sağolsun, kısa donumla Arjantin'e meyil vermiş olabilirim, ama hocam, bu sana, o dünya güzeli sarı formayı giyen çocukları böyle gölgesinden korkar gibi top oynayan bir pısırıklar sürüsü haline getirme hakkını vermez.
Dunga Hocam, zaten gömlek meselesinden aramız bozuktu biliyorsun. Artık hangi semt pazarından, hangi batık Sümerbank deposundan aldığın bilinmez o zevk düşmanı paltonla, yedek kulübesinde sünnet çocuğu gibi durmuş maçı izlerken, ben de elimdeki kadroya baktım hocam. İyi aile çocuğu Kaka bir yana, tarihte hangi Brezilya takımının orta sahası bu kadar renksiz, bu kadar al-verci, bu kadar bülent-akın, bu kadar maldonado, bu kadar sade suya tirit adamlardan oluşmuştur acaba. Şu isimlere bak hocam: Elano, Felipe Melo ve Gilberto Silva. İlk ikisi gittikleri ülkede bütün bir sezonu al verle geçirip en bidon transfer listelerinde başa oynamış, üçüncüsü de muhtemelen maçtan önce 78. yaşını kafasında kırılan yumurtalarla kutlayıp, bastonuyla maça gelmiş bir arkadaş.
Senin ülkende Ronaldinho diye bir futbolcu varsa, beş değil otuz beş kilo fazlası olsa yine kadroya alacaksın hocam. Neymar diye genç bir yetenek ortalığın tozunu atıyorsa, Adriano diye alkolik, göbekli, psikolojik sorunlu ama domuz gibi kuvvetli ve çita gibi kıvrak bir golcün varsa, Pato diye henüz sabi sübyanken AC Milan Huzurevi takımında ilk 11 oynayan bir başka golcün varsa; bunlardan hiç değilse birini alacaksın hocam o kadroya. Bizi bu kavruk Saffet Sancaklı modeli Luis Fabiano'ya mahkûm etmeyeceksin. Hayır hiç birini almıyorsun, bari Alex de Souza'yı, o da olmadı, bizim tercüman Samet'i çağır hocam kadroya. Bir cümlelik demeçten, yarım gazete sayfası beyanat çıkaran o kıvırcık saçlı çocuk, senin orta sahalardan daha yaratıcı, daha kıvraktır vallahi...
Oynattığın futbolu beğenmeyen Brezilyalı yorumculara şarlıyorsun hocam, "mühim olan sonuç" diyorsun, "1989 yılında, Copa America'yı 30-40 yıldır, Dünya Kupası'nı ise 20 yıldır kazanamıyorduk, ondan sonra 1994 ve 2002'de DK'yı, dört kere de Copa America'yı kazandık" diyorsun. Kazanmayıver be hocam, ondan önce de gönülleri kazanıyordun, fena mı? Bak bizim bir lafımız var, "Rakı içenler öldü de, su içenler ölmedi mi?" deriz bütün gamsızlığımızla. Sal gitsin be Dunga hocam, bırak Brezilya, bildiğimiz Brezilya gibi oynasın da, kaybederse kaybetsin. Bak şu güzellere, şu derya kuzularına; Felipe Melo'ya ya da Luis Fabiano'ya benzeyeni var mı hocam aralarında?
Hocam saklamayayım, bir de korkum var. Hani bizim Fenerbahçe yönetimi hoca konusunda hiçbir açıklama yapmıyor ya; geçen Medgallis kardeşimle konuşurken, acaba dedik, Zico'nun geldiği sene olduğu gibi Dünya Kupası'nda takım çalıştıran bir hocayla anlaştılar da turnuvanın bitmesini mi bekliyorlar. Bunun üzerine Löw geldi aklımıza heyecanlandık, Eriksson geldi, aman aman dedik. Bugün Brezilya maçını seyrederken başka bir şey daha geldi aklıma Dunga hocam, birden buz kestim televizyon başında, kendimi Kuzey Kore'de yaşayan bir rejim aleyhtarı gibi hissettim. Telaffuz etmek bile zor geliyor hocam, söyle lütfen, "yok öyle bir şey" de, cevabî mektubunla beni rahatlat... Eğer doğruysa da, İlker Yasin vurgusuyla üç kere:
"Yapma Dunga, yapma Hayrettin, yapma Aziz..."
Devamı ...
14 Haziran 2010
Almanların Sihirli Sayısı
Adamlar uğraşmış bunu hesaplamış. 2002'de kazanan Brezilya, 1962'de kazanan Brezilya, 2002 + 1962 = 3964. 1970'de kazanan Brezilya, 1994'te kazanan Brezilya, 1970 + 1994 = 3964. 1990'da kazanan Almanya, 1974'te kazanan Almanya, 1990 + 1974 = 3964. 1978'de kazanan Arjantin, 1986'da kazanan Arjantin, 1978 + 1986 = 3964. 3964'ten 2010 çıkarınca 1954 kalıyor. 1954'te kazanan Almanya'ymış. 40 etti ve Almanya'nın 4. kupası.
Devamı ...
11 Haziran 2010
My to aj tak dneska vyhram*
Dünya Kupası başlıyor, İspanya'yı ya da Almanya'yı falan tutacak değiliz ya, hepimiz Slovakyalıyız bu turnuvada. Slovakya taraftarlığımızın Miroslav Stoch'un transferiyle ilgisi olduğunu iddia eden aymazlar, kendinibilmezler, sütü bozuklar varmış. Onların haddini bildirmeye geldim buraya.
Tamam Çekler'le Slovaklar lâvukçasına ayrılmaya karar verdiklerinde, çocukluğunda eve misafirliğe gelen örgü süveterli dayılarla, baklava deseni yelekli eniştelerin, "Yoksa siz Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız? Ehehehüüüheheh..." esprilerine hedef olmuş bir kuşağın mensupları olarak bizim de canımız sıkıldı. Dertlendik tasalandık. Rakı sofralarındaki sessizliklerin orta yerinde, kavun çekirdeğinin göbeğine bakarak, "Ulan biz de süveterli dayılığa terfi ettiğimizde hangi espriyi yapacağız yeğenlerimize?" diye kederlendik. Ama asla ve kataâ (bunun sonundaki çift "a" Samanyolu TV'de bir zamanlar "Fıkıh Penceresi" adlı programı sunan muhterem amcamızın "fıkıh" telaffuzundaki gibi okunacak) Stoch'la alâkalı değildir Slovakya'nın renklerine gönül vermiş olmamız.
Bir kere Slovaklar, Slovakça konuşur ve Slovakça'da anlam veremesek de kâğıt üzerindeki görünüşüne meftûn olduğumuz şahane harfler vardır. Sözgelimi adında bir "Ď", ne bileyim bir "Ĺ", bir "Ť", şöyle çengeli güzel bir "Š" gördüğünüz adama siz de hasta olmaz, "ulan bu herif kesin ya yazardır, ya da besteci" demez misiniz. Şahsen benim adım Deniz değil, Ďéňíž olmuş olsaydı, şimdi yazılarımı "Papazın Çayırı" yerine "L'Atelier du roman"da yayınlatıyor olur, Dünya Kupası yerine Kundera'nın son romanı konusunda fikir bildiriyorum olurdum Allahıma. (Cümlelerini 'Allahıma' diye bitiren adama bırak "L'Atelier du roman"ı, "Banaz Postası"nda bile ekmek vermezler Allahıma.)
Yalnızca dili değil huyu da güzeldir Slovak kardeşlerimin. Bak mesela Juraj Jánošík'e. Slovak edebiyatının ve vikipedyanın yalancısıyım, kendisi 17. yüzyılda soyluların yolunu keser, onlardan aldığını yoksullara dağıtırmış. Sonradan Yorkshire ormanlarında Robin Hood diye bir çapulcu çıkıp, bunu taklit etmeye başlayınca hemen haber uçurmuşlar Juraj abiye, o hiç istifini bozmadan, "Biliyorum o genci. İstidadlı çocuktur, ellemeyin," demiş. Sonra eklemiş: "55 TL'ye kale arkası bileti satılan anasını sattığımın dünyasında, beni değil de Aziz Yıldırım'ı taklit etse daha mı iyiydi?"
Sonra Vladimir Weiss var, hocamız. Bak resmine, çipil gözleriyle tam bir Slovak değil mi kendisi. Hani Hollywood'un kafamıza kaktığı Doğu Bloku ülkesinden gelen acımasız gizli servis elemanı prototipine kalıbı kalıbına uymuyor mu Weiss amcamız? Kulübeden kalkıp leş bir Doğu Avrupa aksanıyla İngilizce konuşarak, "Lânet olası Paraguaylılar. Canları cehenneme!" diyecekmiş gibi durmuyor mu. Hem sülaleden topçu bu zürriyetine kurban olduklarım. Vladimir Abimiz'in babası 1964'te Avrupa'nın tozunu attıran Çekoslovakya milli takımında oynuyormuş. Oğlu da bizim Slovakya kadrosunda zaten. Biz Güven Sazak döneminde yapılan 189 transferden biri olan Ogün Altıparmak'ın oğlu Batur Altıparmak için boşuna dualar ettik, Batur Abi sonradan menajer olup bizi kazıklamaya kalktı ama Vladimir'in oğlu öyle değil. Manchester City'nin altyapısında oynuyor ve "tesadüf eseri babasının sınıfına düşen öğretmen çocuğu" psikolojisinin yarattığı o çaresizlik hissiyle kıvranmasına rağmen görev verildiğinde çıkıp efendi gibi topunu oynuyor. (Yok lan ben değilim o. Bizim peder Kız Meslek Lisesi'nde çalışıyordu. Ara sıra kantine gidip beleş tost yer, kızlara bakardım.)
Dünya Kupası'nda Slovakya'yı destekleyecek olmamızın sebepleri bu kadarla kalsa iyi. Diğerlerini maçlar başlayınca anlatıcam anlatmasına da, bunca lafın üzerine Slovakya aşkımızı hâlâ Stoch'a bağlayan varsa, onlar ya kör-sağır-dilsizdir ya da Haldun Üstünel'dir. İşte her dinleyişte göğsümüzü kabartan milli marşımız:
Tabii Fenerbahçeliler olarak Stoch transferini sevinç ve şaşkınlıkla karşıladığımızı da söyleyelim. Uğur Boral'ın yerine Miroslav Stoch gelince insan kendini kaybedip, böyle yazılar yazabiliyor.
SON NOT: Bu yazı Aethewulf'un özel isteği üzerine yazılmıştır. Konuyu o sipariş etmedi ama mecburiyetin pençesindeki kim olursa olsun, bir dediğini iki etmemek boynumuzun borcudur. Kolay gelsin...
* "Bu maçı alacaz başka yolu yok" demekmiş. Lukas Gajdos'un yalancısıyım.
Devamı ...
10 Haziran 2010
Dünya Kupası Başlarken
Bir Dünya Kupasını daha göreceğiz ölmez sağ kalırsak 24 saat içinde. Biz futbolsever faniler ömrümüze çentik atılan dört yıllık periyotlardan bir tanesini daha idrak ediyoruz. 8 yaşında adam akıllı futbol izlemeye başlasak ve ortalama ömür 70 yıl desek 15-16 dünya kupasını kanlı-canlı seyretme olanağımız var demektir. Bu benim gördüğüm 6. dünya kupası. Demek ki yolun üçte birinden fazlasını geçmişiz hicri futbol takvimine göre.
Artık eskisi gibi merak ettiğimiz, ismini duyduğumuz ama kendisini izlemek için geniş zamanlar bulamadığımız yıldızları görme sahnesi değil Dünya Kupası. Haftada üç kez Messi’yi canlı canlı koltuğumuzda görüyoruz. Robben’i, Drogba’yı, Rooney’i neredeyse kendi yerel liglerimizdeki futbolculardan daha fazla biliyoruz. Ancak sahnenin farklı olması yine de başka bir merak katıyor. İsmini duyduğumuz, şöhretini bildiğimiz bir oyuncuyu izlemenin merakından ziyade, çok iyi bildiğimiz bir oyuncunun efsane olmak için herkesin geçmek zorunda olduğu bir sahnede ne yapacağını merak ediyoruz daha çok.
Hatırladığım ilk futbol organizasyonu 1988 Avrupa Şampiyonasıydı. Doğal olarak da ilk futbol anıları turuncuya çalan herkes gibi o gün bugündür uluslararası turnuvalarda Hollanda’yı tutarım. 1990 Dünya Kupasındaki Hollanda-Mısır maçında Müslüman diye Mısır’ı destekleyen çevremdekilere laik birisi olduğum için değil Gullit’in Van Basten’in olduğu bir takım nasıl tutulmaz diye tepki gösterdiğimi hatırlarım. Bu turnuva için hayalim Hollanda’yla Arjantin’in finalde karşılaşması ve Hollanda’nın 1978’in rövanşını alması.
Egemen doktrinin her alanda içselleştirmeye çalıştığı “kaybedenleri kimse hatırlamaz tarih kazananları yazar”a inat tüm zamanların en yakışıklı final kaybedeni 1974 ve 1978 Hollandasıdır bence kim ne derse desin. 2000 ve 2002'deki penaltılarla kaybedilen iki yarı final de yine şövalye kaybedişidir. Delice defans yaparak değil çatır çatır top oynayarak kaybedilmiştir.
Artık eskisi gibi takımların kadrolarını ezberlemiyorum, Dünya Kupası defterleri tutup her maç golleri, kartları falan yazmıyorum, ama yine de eski yoğunlukta olmasa da dünyanın bütün futbolseverleriyle aynı noktaya odaklanacağımı bilmek heyecan verici. Aynı yıl içinde hem futbol hem basketbol hem de kadın voleybolda Dünya Şampiyonası olunca yıllık izini de nerede kullanacağını şaşırıyor insan. Honduras hükümeti gibi maç saatlerine göre mesai saatlerini ayarlayan bir hükümetimiz de yok maalesef. Mesai saatine denk gelen 14:30 maçları yüzünden 4-5 maç kaçıracağız ama ne yapalım telafi ederiz onları da. Bol sürprizli bol gollü ve Hollanda’nın şampiyon olduğu bir Dünya Kupası diliyorum. Herkese iyi seyirler. Devamı ...