13 Şubat 2012
#Fenerbahcelisoruyor
3 Temmuz'dan bu yana yürütülen "ince ayarlı" linç kampanyasına, yalan yanlış pek çok haber eşliğinde yaratılan bilgi kirliliğine rağmen Fenerbahçeliler soru sormaya ve gerçeği aramaya devam ediyor. Ne kadarının cevabını alabileceğiz bilmiyoruz ama içinde bulunduğumuz bu akıl tutulmasına karşı #fenerbahcelisoruyor hastag'i ile sorularımızı sormaya ve gerçeği aramaya devam edeceğiz.
Devamı ...
Melancholy Man
PVH buralara bakmaz oldu, müzik işi de bize kaldı. Sanırım bu gece için en uygunu bu. Olmasa da bir çok geceye uyar.
Devamı ...
10 Şubat 2012
Mehmet Ali Aydınlar: Bir Tutarsızlık Portresi

Dün müstafi Federasyon Başkanı M.Ali Aydınlar’ın açıklamalarını 32. Gün’de hep beraber dinledik. Yine birbirinden veciz tutarsızlıklarla dolu bir saat yaşattı bize sağolsun. Bu kadar tutarsızlık İkizler burcu kadınında bile yok.
Yalan söylemeyi beceremem diyen M. Ali Bey daha ilk soruda Federasyon Başkanlığı sürecinde Başbakanla sadece aday olduktan sonra istişari nitelikte bir görüşme yaptığını belirtti. Bir kere bu külliyen yalan. Haluk Ulusoy sonrası bütün federasyon seçimlerinde Başbakan’ın işaret ettiği adayın Federasyon Başkanı olduğunu bilmeyen yok. Dolayısıyla kendisinin seçim sürecinin Başbakan’ın icazetiyle olmadığını düşünmesi tam anlamıyla komik.
Hemen ardından Aydınlar Uefa tarafından Yunanistan’dakl şike soruşturması kapsamında Olympiacos Volou ve Kavala’ya Yunanistan Futbol Federasyonu ve Tahkim Kurulu kararının ardından soruşturma açıldığını, ulusal federasyonun puan silme cezasından çok daha ağır olan 3 alt lige düşürme cezası verildiğini söyledi. Şimdi Aydınlar’a bu konuda kim bilgi verdi bilmiyorum ama olayın manipüle edildiği ve Aydınlar’ın sürecin başından bu yana Uefa sopasını ne kadar içselleştirdiğinin göstergesi bu örnek.
Doğrusu şu : Yunanistan Futbol Federasyonu bu adı geçen iki takımı küme düşürme kararı verdi,Yunanistan Tahkim’i bu kararı bozup eksi puan cezasına hükmetti, ardından Uefa Avrupa Kupalarında mücadele ettiği yani kendi organizasyonuna temizim diyerek katılan ama temiz olmadığına ulusal federasyonun karar verdiği Volou hakkında soruşturma açtı ve ve 3 sene men cezası verdi, Yani Uefa Aydınlar’ın saçmaladığı gibi Volou ve Kavala hakkında üç alt lige düşme kararı falan vermedi. Bu kararı bu kulüpler eski yöneticileriyle organik bağlarını kesmedikleri gerekçesiyle Yunan Hükümeti aldı ve kulüplerin lisansını iptal etti. Uefa Kavala Avrupa Kupalarında oynamadığı için doğal olarak Kavala hakkında herhangi bir disiplin soruşturması açmadı.
Aydınlar saçmalamalarına devam edip CAS’dan Fenerbahçe lehine bir sonuç çıkmazsa Uefa’nın Fenerbahçe’ye ceza vereceğini iddia ediyor. Oysa bir önceki cümlede de Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermeyerek Uefa tarafından verilecek olası cezayı önlediğini de iddia ediyor. Şimdi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Zaten Avrupa Kupalarında oynamayan bir takım hakkında UEFA niye soruşturma açsın? Kavala hakkında açmış mı mesela ? Şimdi Aydınlar’a şu soruyu da sormak lazım. Madem Fenerbahçe’yi göndermek riskliydi ve sen bu riski göze almayarak Fenerbahçe’nin olası büyük cezalar almasını önledin , soruşturmada adı geçen Beşiktaş ve Trabzon’un Avrupa Kupalarına katılmasına niye göz yumdun? Şimdi bu kulüpler hakkında Uefa tarafından herhangi bir cezai yaptırım uygulanırsa bu kulüpler Federasyona "madem böyle önleyici bir yola gidebiliyordun Fenerbahçe gibi bizi de göndermeseydin" deme hakkına sahip değiller mi?
Fenerbahçe’nin CAS’a Uefa’yı şikayet etme hakkı en doğal hukuki hakkı değil mi? Bir ülke federasyonunun kendi federasyonuna mensup bir kulüp hukuki hakkını kullandı diye “Uefa size ceza verecek” diye kara propaganda yapması nerede görülmüş. Kaldı ki diyelim Uefa böyle hukuksuz bir uygulama yaparsa ülke federasyonu bu orta çağ mantığı karşısında Uefa’nın yanında mı olmalıdır karşısında mı?
Trabzon’u biz almadık Uefa aldı yalanı var bir de. Şimdi bu mesele hakkında ne düşündüğümü daha önce de yazdım, bu iş şike soruşturmasının uluslararası meşruiyeti için hayati önem arz eden bir şeydi. Fenerbahçe yerine Trabzon’un alınmayacağını düşünmek için ya saf olmanız lazım ya da Federasyon başkanı. Şimdi Aydınlar bizden şuna inanmamızı bekliyor:
Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermezsek onun yerine kim gider diye bu Federasyon arasında hiç konuşmamış, o çok güvendiği hukukçuların şahı İlhan Helvacı’ya bu konu hiç sorulmamış, “Uefa neylerse güzel eyler “ şeklinde bir tevekkül yoluna gidilmiş. Uefa’nın ülke şampiyonunun Şampiyonlar Ligi’ne katılmadığı durumlarda yerine o lig ikincisinin katılacağını düzenleyen kuralından bu allame-i cihan federasyon yöneticilerinin haberi yokmuş, çok şaşırmışlar, Trabzon Şampiyonlar Ligi’ne gönderilince, adeta şoke olmuş, dilleri lal olmuş, ağızları mühürlenmiş. Uefa’ya düzenli bilgi aktardıklarını söyleyen, günlük gelişmeleri not ettiklerini anlatan Aydınlar demek ki Trabzon’un iddianamede adının geçtiğini söylemeyi unutmuş, ne yaparsın küçük bir unutkanlık.
Aydınlar’ın ve Federasyon içindeki kliğin Trabzon’un Şampiyonlar Ligi’ne Fenerbahçe yerine gönderilmesinden bal gibi haberleri vardı, bizzat siyasi iradenin de icazeti ve teşviğiyle bunu yaptılar. Böylece iki kuşu birden vurmuş oldular. Hem Uefa sopasını gösterip Fenerbahçe’yi hizaya getirmek hem de Uefa’nın Trabzon’u fiilen şampiyon kabul ettiği yolunda kamuoyu oluşturup kupayı Trabzon’a vermek. Nitekim Trabzon’un kupamızı isteriz geyiğinin en büyük dayanak noktası Uefa’nın kendilerini şampiyon kabul ettiği palavrasıydı.
Aydınlar’ın da parçası olduğu bu büyük kurgu Fenerbahçe’ye ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasına 58. Maddeyi değiştirerek devam edeceklerdi. 58. Maddeyi değiştirme çabası da Fenerbahçe’yi kurtarıyorlar propagandasıyla sunulacak ve dolayısıyla Federasyon’un Beşiktaş ve Trabzon konusunda elini temizleme çabası Fenerbahçe üzerinden yapılacaktı. Bu plan suya düşünce M.Ali Aydınlar’ın da Federasyon başkanı olmasının bir anlamı kalmadı. Kukla rolünü oynayıp başkanlıktan ayrıldı.
Sürecin başından beri bize pompalanan bir şey var "Fenerli Başbakan", "Fenerli Federasyon Başkanı", "Fenerli savcı", "çocuğu operasyon yüzünden kendisiyle konuşmayan Fenerli emniyet amiri" vs.vs. Bu vurguların özellikle soruşturmanın ilk safhasında ne kadar sık kullanıldığını hepimiz hatırlıyoruz. Bu 3 Temmuz sonrası oluşturulan ve modern zamanların en büyük linç kampanyasının duygusal harçlarından biriydi. “Durum o kadar açık ki bu kararı verecek Fenerliler bile bir şey yapamıyor” vurgusunu vermek için planlı yapılan bir kampanyaydı. Gelinen süreçte artık kimsenin Fenerli olmasına ihtiyaç kalmadı dolayısıyla Aydınlar’ın Federasyon Başkanı olmasının da şu aşamada herhangi bir duygusal taşıyıcılığı, ve yatıştırıcılığı kalmadı
Aydınlar’ın istifa gerekçesi ve sonrasındaki süreci anlatması da ayrı bir skandal. Kısmet Erkiner’e bir hafta önce kendisine doğru yolu gösterdiği için teşekkür eden Aydınlar şimdi kalkmış Erkiner’in açıklamaları doğru değil diyor. E kardeşim o zaman seni yanılttıklarını düşündüğün adamlar seni yanıltmadıysa niye istifanı geri almıyorsun. Bir hafta önce aldatıldım deyip istifa ediyorsan, bir hafta sonra aslında aldatılmadıysan istifa gerekçen de ortadan kalkmış oluyor.
Kaldı ki İlhan Helvacı’yla M.Ali Aydınlar’ın beyanlarını bir araya getirdiğimizde de bir tutarsızlık var. Helvacı o gece Aydınlar’a ulaştığını ve ertesi sabah kendisine durumu izah edeceğini söylediğini beyan ederken, Aydınlar istifa mektubunu yazana kadar İ. Helvacı’yla hiç görüşmediğini beyan ediyor.
Aydınlar’ın ifadelerinden aslında Cornu’nun gelmesinin de Aydınlar’ın Fenerbahçeli olması nedeniyle Uefa’nın bir güven bunalımına düşmesi sonucu oluştuğunu öğreniyoruz. Uefa’nın ülke federasyonlarına karışma yetkisinin olmadığını belirten Aydınlar Uefa’nın kendisinden şüphe ettiği için müfettiş görevlendirmesini sineye çekebiliyor. Burada programın sunucusu tarafından Cornu’yla ne konuşulduğuna dair, Cornu’nun Cas’a verdiği dilekçeyle ilgili, Cornu’ya açılacak sözde davayla ilgili tek bir soru bile sorulmaması da enteresan. Cornu ziyaretinde demek ki M.Ali Aydınlar yeterince Fenerbahçeli olmadığını müfettişe ispatlamaış ki Uefa’nın kendisi üstündeki şüpheleri dağılmış.
Aydınlar’ın Fenerbahçe yönetimiyle ilgili söylediklerine gelelim.
“Aziz Yıldırım dışarıda olsaydı bu sorunu çözerdik Aziz Bey akıllı uyumlu biridir” diyen adam Fenerbahçe Yönetimi’ni Aziz Yıldırım’a danışmadan karar alamıyor diye eleştiriyor. Aziz Yıldırım’ın gerçekten öyle olduğunu düşünüyorsan Fenerbahçe Yönetimi’nin başkana fikir danışmasını niye eleştiriyorsun diye sormak lazım kendisine.
M.Ali Aydınlar Fenerbahçe taraftarının gözünde bir hiçtir, bırakın başkanlık rüyası kurmayı Kadıköy’de yüzüne tükürülmeden 100 metre bile yürüyemeyecek bir hale gelmiş ve hala utanmadan Fenerbahçeliyim diyebilen bir adamdır. Kulübün en büyük efsanesinin cenazesine gelemeyecek kadar yüzsüz olup hala utanmadan başkanlık hayalim var diye açıklama yapılmaz.
M.Ali Bey kadın voleybol takımına babasının hayrına yardım etmedi, Fenerbahçe’ye sponsor olması Fenerbahçe için değil onun için lütuftur. Acıbadem ismi üç sene önceden çok daha fazla biliniyorsa Fenerbahçe Kadın Voleybol takımı sayesindedir. Keramet sponsorda değil kulüptedir, nitekim Acıbadem bu kulüpten gitmiş başka bir sponsor gelmiş ve Fenerbahçe yine Şampiyonlar Ligi’nin bir numaralı favorisi durumundadır.
M. Ali Bey , siz sponsor olduğu takım yarı final maçını kaybetti diye üçüncülük maçına tepki olarak gelmeyen bir Fenerbahçelisiniz , bu taraftar bunu da unutmadı. Siz ve sizin gibi Fenerbahçe’yi sabote etmek için Fenerbahçeli sıfatını pişkince kullanan kuklaların yeri Fenerbahçe Yönetim Kurulu değil Fenerbahçe Haysiyet Divanı’dır. Şüphesiz Fenerbahçe tarihi sizi hak ettiğiniz yere koyacaktır.
Devamı ...
7 Şubat 2012
Haklıyız Kazanacağız
>
Okul Açık'ın 5 Şubat pazar günü Fenerbahçe-Beşiktaş maçı için hazırladığı koreografinin videosu. Emeği geçen herkese tekrar teşekkürler.
Devamı ...
1 Şubat 2012
Bizim Büyük Kurgumuz

Kısmet Erkiner'in neden bu kadar süre beklediğini bilmiyorum. Hangi sebeple konuşarak bu yolu açtı, neden bugün ve neden dün değil? Bu soruların cevaplarını hepimiz heyecanla merak ediyoruz. Ancak bu merak bizim somut olarak karşımızda olanı görmemizi engellemiyor. Bugün bunu ve içinde bulunduğumuz koşulları bu çerçevede yeniden değerlendirmek zorundayız.
Kısmet Erkiner aynen şöyle diyor:
UEFA'nın CAS'a vermiş olduğu savunma var. Bu savunmanın 6.3 paragrafında diyor ki UEFA 'Şayet TFF elinde bulunan delillerden tatmin olmaz ve kulüp yetkililerinin şike yaptığı konusunda bir karara varamazsa, UEFA'ya kulübü Şampiyonlar Ligi'nden çekmenin erken bir karar olduğunu söyleme yetkisindedir. TFF bu savunmayla bize Fenerbahçe'yi ihraç edeceğini bildirmeseydi biz onu oynatırdık
Daha sonra Mehmet Ali Aydınlar da bir açıklama yaparak istifa ediyor, açıklamanın ilgili paragrafı şöyle:
Derhal bu açıklamaların doğruluğunu araştırdım ve ilgili raporun maalesef federasyonumuza 6 Eylül ve 3 Kasım tarihlerinde ulaştığını bugün öğrendim. Böylece Sayın Erkiner’in ifadelerinin doğruluğunu tespit etmiş oldum. Kendisine uyarıları nedeniyle teşekkür ederim.
Şike soruşturması başladığından beri en kritik an kesinlikle Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligine katılmaktan men edilmesi oldu. Bunun önemini anlamak için süreci baştan şu şekilde tekrar okuyabiliriz.
12 Haziran Seçimleri ve Ötesi: Yürütmeye bağlı bir yargı
12 Haziran 2011 tarihinde yapılan seçimlerden önce Başbakan Erdoğan'a şike soruşturması ile ilgili bilgi verildiğini, kendisine futbolu belirleyen bir örgüt olduğu, bu örgütün takip edildiği ve örgüt yöneticileri arasında Aziz Yıldırım'ın da olduğunun söylendiğini biliyoruz. Bu konu bütünüyle spekülasyon uzak. Zira uygulamada İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler tarafından yönetilen gizli dinlemeler ne kadar "gizli" olursa olsun, bu gizliliğin siyasal iktidara zarar verebilecek konularda "politik bir karar" aradığı artık malumun ilamı.
Bu temel saptamanın iki önemli delili var. Birincisi Başbakan'a 2 Temmuz 2011 tarihinde konu hakkında bir "brifing" verildi.[1]
Birgün Gazetesi, 3 Temmuz 2011
operasyonun başlaması için Başbakan Erdoğan'ın da izni alındı. Önceki akşam, Sinan Erdem Spor Salonu’nda düzenlenen İstanbul Aydın Üniversitesi’nin 6’ncı dönem mezuniyet töreninin ardından 3 saat spor salonundan ayrılmayan Erdoğan’a bu konu ile ilgili bir brifing verildi. Başbakan'ın onayının ardından operasyon için düğmeye basma kararı alındı.
İkincisi ise Mehmet Baransu kaynaklı bir iddia. [2] İddia şöyle:
Gümüşdağ, Başbakan Erdoğan’ın Federasyon başkan adayıydı aslında. Ancak şike soruşturması devam ederken, kolluk güçlerinin Başbakan’a sunumunda isminin şike soruşturmasında geçeceğinin öğrenilmesi üzerine, Başbakan’ın emriyle bu adaylıktan çekilmek zorunda kaldı. Gerçek buydu ancak kameralar karşısında farklı bir açıklamayla, Aydınlar’a destek vermek için adaylıktan çekildiğini açıkladı.
Kaynağın güvenirliliği malum. Ancak kaynağın İçişleri Bakanlığı ve Emniyet kaynaklarına kolayca ulaşabildiği de malum. Dolayısıyla kendisine ilgili kaynaklardan Başbakan'a bir sunum yaptıkları ifade edilmişse, bu bilginin gerçek olabileceği ihtimali üzerine hareket edebiliriz.
Göksel Gümüşdağ 15 Haziran 2011 tarihinde adaylıktan çekildi. [3] Buna göre emniyet güçlerinin seçimlerden önce Başbakana bir sunum yapmış olması gerekiyor. Bu da bizi iddiamızın doğru olduğu sonucuna götürüyor.
Başbakan seçimlerden önce Fenerbahçe'nin de dahil olduğu bir çok kulübe ve kişiye yönelik bir "şike" operasyonu yapılacağını biliyordu. 3 Temmuz 2011 tarihinden en azından "bir gece" önce kendisine bu konuda bilgi verildi ve operasyona başlamak için izin alındı.
Bu da bizi daha dolaysız bir sonuca götürür. Yargının bir suçla mücadele etmek için Başbakan'dan izin almak zorunda olduğu bir ülkede "yargı bağımsızlığı" yoktur. "Hukuk devleti" diye bir ilkeden bahsedilemez. Yani soruşturmanın içeriği bütünüyle doğru olsa dahi, önümüzde çok daha temel, büyük bir sorun bulunur, Türkiye'de yargı suçla mücadele etmek için yürütmeden izin alıyorsa, bazı suçlara göz kapamak zorunda da kalıyordur ve Türkiye esasında bir hukuk devleti filan değildir.
Bu sorunu hanemize ekleyip sürece devam edelim.
3 Temmuz - 10 Temmuz: Futbolda 28 Şubat Taktiği
3 Temmuz ile 10 Temmuz arasında Türk kamuoyu inanılmaz bir propaganda çalışması ile karşı karşıya kaldı. (Detaylar için bakınız: 3 Temmuz'dan Bugüne: 3 Temmuz - 10 Temmuz)
3 Temmuz günü medya mensuplarına bazı futbolcuların para sayarken görüntüleri olduğu, Fenerbahçe'nin şike yaptığının kesin olduğu yönünde bilgiler sızdırıldı.
4 Temmuz günü taze milletvekili Hakan Şükür "öyle bir duruşunuz olmalı ki bu insanlar size yanaşmamalı" dedi, futbolda şikenin olduğunu "teyit" eder yönde açıklamalar yaptı.
6 Temmuz 2011 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü açıkça suç işledi. 19 Maçta şike ve teşvik primi tespit ettiklerini ifade etti. Bu ifadelerin çok daha hafiflerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin sayısız içtihat ile adil yargılanma ilkesine aykırı bulmuştu. Aynı gün emniyet Aziz Yıldırım'ın gözaltına alınması anı ile Sedat Peker fotoğraflı, silahlı bir görüntü kaydını montajlayarak yayınladı.
7 Temmuz günü seri tutukluluk kararları alınırken, Fatih Çekirge'ye "ismi verilmeyen" bir emniyet amiri "meslek hayatımın en kapsamlı dört dörtlük bir polis operasyonudur bu" diyordu.
8 Temmuz aynı 5 Temmuz gibi medyada yoğun bir şekilde konuşma kayıtlarını görebildiğimiz bir gün oldu. Korkunç manşetler atıldı.
9 Temmuz'da Fenerbahçe "yargısız infaz yapılmaması yönünde" ilk açıklamasını yaptı, 10 Temmuz'da Fenerbahçe taraftarı Topuk Yaylası ve Bağdat Caddesi'ne çıkartma yaptı, Aziz Yıldırım tutuklandı.
UEFA Kırılması: Ağız Tadını Bozan İlke "Masumiyet Karinesi
Ancak atlanılan bir nokta vardı. 7 Temmuz tarihinde UEFA bir basın açıklaması [4] yaptı.
UEFA Basın Bürosu Sözcüsü, Alman radyo ve televizyon kuruluşu ''Deutsche Welle''nin (DW) Türkçe Servisine yaptığı açıklamada, bir suç ispatlanana kadar kendileri için masumiyet esasının geçerli olduğunu belirterek, kendileri tarafından Fenerbahçe'nin maçlarının askıya alınmasının söz konusu olmadığını söyledi
Bütün süreci değiştiren kritik anlardan bir tanesi buydu. Neden?
1- İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler spor olsun diye Başbakan'dan "müsaade" istemediler. Tam tersine olayın "politik sonuçları" olabileceğini onlar da biliyordu. Bu sonuçların göze alınmasını talep ettiler. Neden? Çünkü ortada gerçekten de "buz gibi" bir şike suçunun varolmadığını kendileri de biliyordu. Biz de daha sonra görecektik ki, bütün suçlamalar temelde teknik takipte elde edilen telefon dökümlerinin çoğu zaman "hatalı" olarak yorumlanmasından ibaret. Bu şekilde bir "iddia yığını" kimseyi tatmin etmeyeceği için de insanlar "öfkelenecek", doğal olarak da hükümete yönelecekti.
2- İnsanların "hükümete yönelmemesi" için yoğun bir "kamuoyu bilgilendirmesi" veya daha net adıyla "propaganda" gerekiyordu. 28 Şubat tarihinde gördüğümüz usul ve esaslarla medyaya yalan yanlış bir çok "bilgi" servis edildi, medyanın istekli, görevli, arzulu mensupları da bu bilgileri kamuoyuna aktardı. Sürecin içerisinde "hükümetin de" dahil olduğu yönündeki bilgi özellikle yandaş medyanın sürece çok daha büyük bir iştahla sarılmasına, benimsemesine neden oldu.
3- Bu süreç sonunda beklenen Fenerbahçe taraftarının genel olarak sessizleşmesi, pasifleşmesi iken Fenerbahçe taraftarı tam da süreç yoğun bir propaganda ile yürütüldüğü, bu "bombardıman" insanlarda şüphe yaratmaya başladığı için isyan etti.
Yani Fenerbahçe taraftarının "daha da ikna" edilmesi gerekiyordu. UEFA'nın yapmış olduğu bu açıklama ise en hafif tabiriyle uygunsuz kaçmaktaydı. UEFA hem sürece dahil olmadığını beyan ediyor, hem "masumiyet karinesi" gibi bu dönemler pek de makbul olmayan ilkelere yollama yapıyor, hem de "baskı altına alınamaz, uluslararası" konumuyla bir meşruiyet de yaratıyordu.
Ancak UEFA başka bir şeyi daha bozuyordu.
Süreci kuranların kafasındaki şablon basitçe şuydu. 3 Temmuz günü gözaltı-> 10 Temmuz'a kadar yoğun propaganda -> Aziz Yıldırım'ın tutuklanması -> TFF'nin Fenerbahçe'yi küme düşürme kararı vermesi -> bu sayede konu hakkında "uzman" konumunda olan TFF'nin Fenerbahçe ve daha önemlisi Aziz Yıldırım'ın şike yaptığını onaylaması -> bedava elde edilen bilirkişi raporu ile mahkeme iradesinin de kolayca "ceza" vermeye sevk edilmesi.
Unutulan Madde
Halbuki TFF, UEFA'ya bağlı bir kurum ve TFF'nin bu kararı bu kadar aceleyle vermesi mümkün değil. Baskı kuran unsurlar ve onun gönüllü, istekli, şehvetli araçlarının hesap etmedikleri nokta, TFF dahi olsa bir kurum olarak belirli kurallar zemininde hareket etmesi gerektiğiydi.
Sadece TFF içerisinde de Porto kararını bilen, CAS uygulamalarına hakim, masumiyet karinesinin ne olduğu konusunda az biraz bilgi sahibi olan insanlar olduğu için değil, ortada buz gibi "TFF Disiplin Talimatnamesi'nin 61. maddesi" olduğu için. (bkz: TFF Disiplin Talimatnamesi)
Neydi o madde?
"MADDE 61 – SAVUNMA
(1) Savunma alınmadan ceza verilmez."
Böyle bir madde varken, TFF'nin "ceza kararı" vermesi mümkün değil. Mümkün olmadığı için de karar verici noktada bulunan bazıları, bu maddeye dayanarak kendilerinin bir piyon olarak kullanıldığı bu baskı ortamına karşı direnç gösterdiler.
UEFA Öcüsünün Doğuşu
Dolayısıyla sürecin farklı bir "strateji" ile yürütülmesi gerekiyordu. 10 Temmuz'dan sonra da propaganda yoğun bir şekilde devam etti ancak bu sefer propagandanın asli unsuru bulunan delillerin servis edilmesi değildi. Servis süreci daha düşük yoğunlukla devam etti ve "manivela" yani kamuoyu algısını oluşturacak kaldıraç değiştirildi.
Karşımızdaki zihin artık bize şunu söylüyordu: Deliller yeterli. spor hukuku gereği kanaatle karar oluşturulur, eğer mahkeme "tutukluluk kararı" için delilleri yeterli buluyorsa TFF da bulmalı. Şayet TFF bir karar vermezse UEFA gelir Türkiye'yi cezalandırır, yakar, yok eder, çok ağır yaptırımlarla karşılaşırız.
Bu sayede iç kamuoyuna "UEFA" bir sopa olarak gösterildi. UEFA'nın vereceği "yaptırımlar" abartıldı. Bu yaptırıma maruz kalınmaması için,
- savunma bile alınmadan,
- insanlar daha yeni tutuklanmışken,
- iddianame bile açıklanmadığı için kendileri hakkındaki iddiaları dahi bilemezken,
- kaç kişinin olaya karıştığı bile netlik kazanmamışken,
- soruşturma safhası hala devam etmekteyken,
karar verilmesi talep edildi.
12 Temmuz 2011 tarihli "Bu ateş üfleyerek sönmez", tam da bu manaya geliyor, hızlı, çabuk, seri ve adaletsiz bir kararla lincin tamamlanması.
Bu linç tamamlanmadığı için de UEFA kelimesi cepten bir bıçak gibi çıkartılıp, etrafa tehdit dolu bir bakışla sallandı, "hepimiz ceza alacağız, yanacağız, kül olacağız" bağırışlarıyla korku atmosferi daha da derinleştirildi ve TFF baskı altına alındı.
Medyanın ikincil işlevi: İlgisizleri ikna, ilgililerin yargılarını pekiştirme
Bu baskı alma sürecinde medyanın iki büyük işlevi oldu.
Birincisi medya kendisine iletilen bulguları hiçbir süzgeçten geçirmeden servis ederek kamuoyuna iletti ve bir psikoloji oluşturdu. Bu süreçte medya mensupları hem usulsüzce kendilerine iletilen bu bilgileri hiçbir ahlak kaidesi gözetmeksizin "değerlendirdiler" hem de temel demokratik ilkelerin bütününe gözlerini kapadılar. Kamuoyunu bilgilendirme görevini üstelenen medya mensupları, hiçbir basın ahlak kuralı dinlemeden demokrasinin tüm temel değerlerini yok ettiler. Bu temel değerleri hatırlamak, ifade etmek, masumiyet karinesi, adil yargılanma, soruşturmanın gizliliği gibi en basit kaideleri ifade etmek dahi medya mensupları tarafından görmezden gelindi.
İkincisi ise biraz daha çetrefilli. Kamuoyu yalnızca futbolla çok yakından ilgilenen, bu süreci takip eden insanlardan oluşmuyor. Bu insanlar zaten ilk çerçevede kendilerine sunulan "veriler" çerçevesinde bir konum aldılar. Nihayetinde bu "futbol"du. Bir oyundu. Hayatın temel alanlarından biri değildi ve çok da ilgilenmeleri gerekmiyordu. Dolayısıyla temelde insan hakkı ihlali olan her şey futbol üzerinden "normal", "olağan", "göz ardı edilebilir" hale getirildi. Kanaat önderleri açısından "bahse değmeyecek" bir "düşük" konudaki zaten "kirli" olduğu yönünde önyargılar bulunan insanlara yönelik insan hakkı ihlalleri "tatsızsa" da göz ardı edilebilirdi. Yani medyanın ikinci işlevi konuyla ilgisiz kesimleri "tarafsız" bir pozisyona itmek, konuyla ilgili fanatikleri de daha da ikna etmek oldu. UEFA öcüsü bu manada müthiş işlevsel bir konum aldı.
Fanatikler. Evet. Bu çerçevede ikiye ayırabiliriz. Fenerbahçeli fanatikler ve diğer fanatikler. Diğer Fanatikler UEFA öcüsüyle bütün duygularını tatmin ettiler.
1- Korkutuldular. Bu sayede korku üzerinden, korku yüzünden ve bizzat korktukları için daha yüksek taleplerde bulunma aşamasına geldiler.
2- Onaylandılar. UEFA da böyle diyordu. UEFA çok kötü yapacaktı. İşte her zaman söyledikleri, her ortamda ifade ettikleri, "haklı olarak nefret ettikleri" Fenerbahçe'nin şikeciliği meydana çıkmış, Fenerbahçe türlü oyunlarla küme düşmekten kurtulsa da "evrensel" olanın pençesinden kurtulamayacak bir hale gelmişti. Dolayısıyla artık "yerel" de gerekeni yapmalı, Evrenselin, herkesin "meşru" kabul ettiği şekilde bıçağı gırtlağa dayamalıydı. Bu ateş üfleyerek sönmeyecek, eğer biz kangren olan kolu kesmezsek el oğlu gelip kesecek!
UEFA'nın Tutumu: Kurgunun Zayıflığı
Bu aşama yine de yeterli olmadı. İçeride yaratılan heyhüla ne kadar büyük olursa olsun, evrensel olan bu heyhüladan etkilenmiyor, dikkatle izliyor ancak temel kurallarına göre davranmayı sürdürüyordu.
UEFA bir açıklama daha yaptı. [5] 12 Temmuz 2011 (daha detaylı bilgi için bkz: UEFA Öcüsü ile Ne Amaçlanıyor?)
"Şüpheli maçlar TFF'nin spor yargılaması ve Türk yargı sisteminin ceza yargılaması alanındadır. Dolayısıyla UEFA sonuçta ne olacağı konusunda herhangi bir yargıda bulunamaz.
Bu zamana kadar UEFA'ya verilen bilgiler ışığında, UEFA'nın yönetmelikleri ve tüzüğünde bu soruşturmaya dahil olan herhangi bir takımın UEFA organizasyonlarına katılımını engelleyecek herhangi bir hüküm bulunmamaktadır."
12 Temmuz Günü UEFA bir karar daha verdi. (bkz: http://www.usatoday.com/..2_x.htm)
NYON, Switzerland (AP) — Turkish clubs Fenerbahce and Trabzonspor received a Champions League reprieve from UEFA on Tuesday, as police detained more suspects in a widespread match-fixing probe. UEFA accepted the Turkey Football Federation's proposal to enter both clubs into the world's most prestigious club competition despite suspicions emerging in the past week that they cheated and bribed their way into the top two league positions last season.
Ne diyor? UEFA, şike soruşturmasında adı geçen Fenerbahçe ve Trabzonspor'un dünyanın en prestijli kulüp turnuvasına, Şampiyonlar Ligi'ne katılmasını kabul etti.
Halbuki iddia neydi? Ne diyorlardı? Mahkeme delilleri yeterli buldu, TFF da bulmalı yoksa UEFA gelir hepimizi keser.
Oysa UEFA bu açıklamayı 10 Temmuz'dan sonra yaptı. Yani Aziz Yıldırım tutuklandıktan sonra.
Dolayısıyla buradaki "iradenin" ve onun gönüllü mihmandarlarının istediği tutumu UEFA almadı. Bunu bugün artık açıkça görüyoruz. UEFA kendi tüzüğü ve yönetmeliklerine baktı ve 12 Temmuz tarihinde yapacağı bir şey olmadığına kanaat getirdi.
12 Temmuz gününün bir önemi daha var. 12 Temmuz "Bu ateş üfleyerek sönmez" açıklamasıyla aynı gün. Bunu bir kenara not edin.
İkinci açıklama Platini'den geldi. [6] 28 Temmuz 2011,
Michel Platini, UEFA'nın
12 Temmuz'da yaptığı açıklamayı hatırlattı ve F.Bahçe'nin kaderini yakından ilgilendiren şu sözleri sarf etti: 'Aldığımız kararlar var ve Avrupa kupalarından ihraç etmeden önce şike yaptıklarından emin olmamız gerekiyor'.
'
UEFA'nın bu ısrarcı tutumunun üç bileşeni var. Birincisi UEFA konunun muhatabı değill. UEFA yerel olaylara karışmaz. Yerel suç iddialarını araştırması gereken yerel makamlardır. İkincisi UEFA Avupa menşeili bir kulüp olarak demokratik değerlere ve adil yargılanmanın temel ilkelerine uygun davranmak zorundadır. Üçüncüsü UEFA'nın tüzüğünde veya yönetmeliğinde ne Fenerbahçe'ye ne de Türkiye'ye ceza vermesini gerektirecek tek bir madde bile bulunmuyor.
Zira,
- şike iddialarına konu olan maçlar Türkiye içinde oynanan maçlar ve Avrupa kupalarında gerçekleşmemiş,
- bu iddiları soruşturma yetkisi TFF ve Türk Ceza mahkemelerinde
- şike suçunu işlediği iddia edilen takımların ve şahısların hiçbiri savunmalarını dahi yapmış değil, dolayısıyla kanaat oluşması için yeterli veri yok.
Ancak bu tutum, yerel irade ve taleplerle örtüşmüyordu. Yerel iradenin spordaki yüzü Galatasaray 12 Temmuz günü "bu ateş üfleyerek sönmez" derken evrensel olan UEFA Fenerbahçe'yi şampiyonlar ligi'ne kabul etti.
Oysa Yerel irade ve talepler UEFA'nın daha baskıcı olmasını, böylelikle TFF üzerinde daha kalıcı bir baskı kurulmasını, TFF'nin bu baskı sebebiyle "beklenilen" kararı çıkarmasını, bu yolla mahkeme sürecinin de sonuçlanmasını istiyordu.
Lobi, Baskı ve Mücadele
Böyle bir oyun kurgusunda, UEFA'nın kendisinden beklenen rolü yerine getirerek TFF üzerinde baskı kurmasını isteyecek herhangi bir irade temelde açıkça pozisyon almadan UEFA ile iletişim kurmalı, UEFA'yı bilgilendirmeli ve UEFA'nın bir baskı göstermesini sağlayacak tutumu almasına neden olmalıdır.
Basitçe eğer bir taşın düşmesini istiyorsan parmağınla dokunsan iyi olur.
Burada iki kritik hamle yapıldı.
Birincisi Türkiye tarihi açısından bir ilk. 20 Temmuz tarihinde, soruşturma safhası sürerken bilgiler ve bulgular üçüncü bir kuruma gönderildi.
Oysa Soruşturma safhası sürerken bu bilgilerin bütününün "gizli" olması gerekiyordu. Soruşturmanın gizliliği diye bir ilke var. Bu ilkenin ihlali de Ceza Kanununda tanımlı bir suç.
Devlet makamları bir suç daha işledi. İlki 6 Temmuz tarihinde adil yargılanma ilkesinin ihlaliydi, ikincisi bulguların koruşturma safhasında TFF'ye gönderilmesi oldu.
Bu iki suçun işlenmesi bize şu soruyu sordurtmalı, neden?
Bir suç olduğu şüphesiyle, savcının emri üzerine, delil toplama görevi ifa eden ve yetkisi sadece bununla sınırlı olan adli kolluk hizmeti sunan birimler neden suç işler?
Neden devletin savcısı, Türk Ceza Kanunu'nda bir suç olarak sayılan "soruşturmanın gizliliğini ihlal" suçunu oluşturabilecek adımlar atar?
Eğer ortada gerçek bir suç varsa, gerçekten bu suçun ciddi delilleri varsa, hangi savcı ve emniyet birimi böyle bir risk alır?
Suçla ilgili kararın bir kaç ay öne çekilmesi için böyle bir risk almaya gerek var mı? Türkiye'de bunun bir örneği oldu mu?
Elbette olmadı. Ancak bu aşamaya geldik.
Bu riskin alınması yalnızca delillerin çok da ciddi olmadığını göstermiyor, aynı zamanda bu konunun çok boyutlu olarak bir çok yeri "rahatsız" ettiğini de gösteriyor.
Önce malumu ilam. Konu uzadıkça siyasal irade rahatsız oldu. Çünkü insanlar öfkeleniyordu. Hem Fenerbahçeliler, hem Galatasaraylılar, hem Beşiktaşlılar, Trabzonsporlular acil bir karar bekliyor, fanatikler huysuzlanıyor birileri hükümeti "Fenerbahçe'yi korumakla" suçlarken diğerleri de deliller ortaya çıktıkça bu sürecin bir haksızlık olduğunu ifade ediyordu.
İkincisi ise TFF. Medya ve taraftar baskısı altında sıkışmış, kulüplerden gelen cehennem gibi açıklamalarla mücadele eden TFF'de -şayet kendisine ait iradesi olan biri varsa- daha fazla bilgi, bulgu istiyordu.
Zor bir zemin. Olağanüstü bir durum ve olağanüstü durumlar olağanüstü adımlar gerektirir.
Sadece bu kadar değil. Yani sadece olağanüstü koşullar sebebiyle, olağanüstü bir adım atmak zorunda kalınması değil bu adımların atılmasına neden olan şey.
Birde bu süreci başlatan iradenin "beklentileri" var.
Bu süreci başlatan ve sürdüren irade açısından düşünelim. Mantıklı hareket sürecin hızla "sonuç" aşamasına gelmesidir. Bu sayede sürecin muhatapları hem daha fazla sıkıştırılacak, hem sürecin sonunda beklenen menfaat neyse daha çabuk elde edilecek hem de collateral zarar -bu olayın oluşmasıyla çevrede dolaylı olarak oluşan tüm "zarar"lar- azalacaktır.
Bir toplama yaparsak, kozmik odaya delillerin gönderilmesi soruşturmanın gizliliği ilkesini ihlal eder. Bunu yapan irade bunu bilerek ve göze alarak yapmıştır çünkü başına bir şey gelmeyeceğini bilir ve kendi pozisyonu açısından en mantıklı hareket budur. Bu sayede 1- Deliller UEFA'ya gönderilebilir 2- TFF Etik Kurulu inceleme yapmaya başlayabilir.
Eğer bulgular UEFA'ya gönderilebilirse, 1- UEFA ile iletişime geçilir, UEFA "resmi", "ciddi" gözüken bulgularla bir "baskı" kurmaya itilebilir, 2- TFF Etik Kurulu da aynı anda çalışmaya başlayacağı için karar çıkartılabilir. Kararla mahkeme süreci olmadan sonuç belirlenir, mahkeme bir "şablona", verilmiş kararı onaylayacak "makama" indirilir ve istenilen "sonuç" elde edilir.
Lobi için gereken malzeme 20 Temmuz'da verildi. Çünkü lobi için de "bilgi" gerekir. Bilginin başkaları tarafından "ciddi kaynak" olarak kabulü de bilginin algılanması için temel sıhhat koşuludur. TFF tarafından kurulan "kozmik oda"ya belgelerin konulmasıyla devletin "resmi", "ciddi" imajıyla tasdiklenmiş iddialar yığını fotokopilenip, yabancı dillere çevrilerek UEFA'ya gönderilebilir hale geldi.
Gerçekten UEFA'ya bu yöntemle mi gönderildi yoksa birileri "belgeleri gördüm, süpersonik" mi dedi bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var, UEFA öcüsü uzun bir süre yoğunlaştırılarak kamuoyuna servis edilirken, birileri UEFA'ya gitti, burada "temaslarda" bulundu ve UEFA'yı bilgilendirdi.
Bütün bunlar iddia mı? Bakın ispatı:
18 Temmuz 2011 tarihinde TFF UEFA ile bir toplantı yaptı. [7]
TFF Başkanvekili Arıboğan, UEFA merkezinde şike soruşturmasına ilişkin bazı bilgileri UEFA yetkilileriyle paylaşmak ve görüş alışverişinde bulunmak üzere Nyon'a geldiklerini belirterek, yarın İstanbul'da federasyon yönetiminin konuyla ilgili olarak biraraya geleceğini ifade etti.
Arıboğan başkanlığındaki TFF heyetinin UEFA'daki görüşmelerinin ardından, yarın İstanbul'da yapılacak yönetim kurulu toplantısında, liglerin daha önceden belirlenen tarihte başlaması ya da ertelenmesi, Avrupa kupalarında mücadele etmeye hak kazanan takımların durumu ve özellikle şike iddialarına adı karışan kulüplere uygulanacak olası cezalar konularının masaya yatırılacağı öğrenildi.
20 Temmuz günü deliller kozmik odaya gönderildi. Arkasından bu delillerin sıhhati konusunda "UEFA" temin edildi. Daha sonra ortaya çıkacağı gibi UEFA ile TFF arasında yoğun "mektuplaşmalar" yaşandı.
Lobi yapıldı, baskı kuruldu ve bu süreçte Fenerbahçe mücadele etti.
Şimdi bir lobi yapıldığının, bu lobinin süreci başlatan irade ile paralel, eşgüdümlü ve bilinçli olduğunun, Fenerbahçe'nin buna karşı mücadele ettiğinin ispatı:
Mehmet Ali Aydınlar 15 Ağustos tarihinde aynen şu açıklamayı yaptı:
'Şu anda Futbol Federasyonu henüz kulüplere bir yaptırım uygulamamıştır. Gizliliğin kalkmasını beklemektedir. Yani davanın açılmasını beklemektedir. Dolayısıyla şu an UEFA'nın da ne bize ne kulüplere yaptırım yapması söz konusu değil. Kişilerin savunma haklarını kullanma imkanı olduktan sonra kararımızı vereceğiz.
16 Ağustos tarihinde Galatasaray nedense bir açıklama yaptı.
TFF nin 15 Ağustos 2011 tarihli bildirisi ile, kamuoyunun TFF tarafından atılması beklenen adımları yargı sürecinin bazı aşamalarına endekslemesi ve ortaya çıkan yeni belirsizlik önümüzdeki günlerde telafisi daha ağır ve önemli uygulama zorluklarına yol açabilecektir.
Yetmedi 19 Ağustos'ta bir açıklama daha yaptı,
Kendimizi yönetme becerisi ve erkine sahip olduğumuzu kanıtlamamız için atılması gerekli adımlar bellidir. Geciktikçe bedel daha da ağırlaşacaktır. En kötüsü bu adımları biz zamanında atmazsak, başkalarının bizim adımıza atması kaçınılmazdır.
Bunun üzerine TFF aynı gün bir cevap yayınladı.
bazı kulüplerimiz ile olayla ilgili veya ilgisiz aynı zamanda da bilgisiz bazı kişiler, yasal dayanaktan yoksun açıklamalar yapmaktadırlar. Özellikle bugün bir Süper Lig kulübümüzün yaptığı açıklama ile federasyonumuz adeta Avrupa'ya, UEFA'ya ve FIFA'ya şikayet edilmektedir. Belirtmek isteriz ki, Türkiye Futbol Federasyonu; şeffaf, açık ve yasalarla yönetilen bir kurumdur. Federasyonumuzu hukuka aykırı davranan bir kurum olarak lanse eden ve yurtdışına şikayet etme gibi tarihi yanılgıya düşenleri, Türk futbol tarihimiz affetmeyecektir."
Yani TFF alenen şunu dedi, Galatasaray UEFA'ya federasyonu şikayet etti.
Peki Galatasaray neden şikayet etti? Şike konusunda karar alınmadığı için. Ne istiyordu Galatasaray? Fenerbahçe küme düşsün. "Hak edilen ceza verilsin"
Ne zaman?
- İddianame kabul edilmemiş,
- Şüpheliler tutuklu,
- Dolayısıyla suç işlediği iddia edilen insanlar iddianame kabul edilip açıklanmadığı için hem "iddiaları" göremiyor hem "savunma" haklarını kullanamıyor.
- UEFA'nın o tarihe kadar yaptığı bütün açıklamalar "biz karışmayız, yerel işiniz, masumiyet karinesi" kelimelerinden mürekkep.
Bütün bunları nasıl izah ederiz? Galatasaray yönetiminden birileri, kozmik odaya gönderilen delilleri gördü, bu konuda bilgi aldı. Bu deliller zaten oraya tam da bu sebeple gönderilmişti. Önemli olan delillerin içeriği değil. Önemli olan "aktörlerin" hareket etmesine neden olacak "malzeme" olmasıydı.
Aktörler hareket etti. Bulgular UEFA'ya gönderildi ve diğer ellerden UEFA'ya "yoklama" yapıldı. UEFA şayet şike varsa ceza verilmesi gerektiğini ifade etti. Bu arada TFF yönetimindeki bazı şahıslar da bilgilendirilerek UEFA'nın konuya çok ciddi yaklaştığını beyan edildi. TFF'nin karar alması istendi. TFF karar alamadı. Çünkü gerçekten de bir karar alınması hukuk katliamı olacaktı. Ne oldu? Gerilim yükseldi.
Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılması demek UEFA öcüsünün sonuydu. UEFA öcüsünü yaratan, bunu besleyen ve pompalayan irade açısından UEFA öcüsünün bitmesi demek, Mahkemeden önce TFF'den bir karar çıkma ihtimalinin de bitmesi demekti. TFF'den bir karar çıkmaması demek, "uzman görüşü"nün olmaması demekti. Uzman görüşü yoksa, Türkiye'deki hiçbir "adil" sıfatına yaraşır mahkeme bu delillerle "suçlu hükmünü" veremezdi. Suçlu hükmünü veremezse, bu davayı başlatan irade zaman geçtikçe çöker, çözülür, bu kurguya entegre bütün bileşenler zemin kaybeder.
Çünkü zaman geçmesi demek savunma demek. Savunmanın alınması demek, çürük delillerle dolu bu "yapının" çökmesi demek.
Dolayısıyla "kurgu" bozuluyordu. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım günü yaklaştıkça çatırdamalar başladı, gerilim tırmanışa geçti ve en sonunda UEFA'dan bir temsilci çağrıldı, kendisinin görüşmesi bilgi alması ve UEFA'nın tutumunun beklenmesi bir "formül" olarak ortaya çıktı.
Nitekim Cornu'nun gelişiyle tüm dengeler değişti.
Cornu, TFF, UEFA ve CAS
O zamanlar Cornu büyük bir kahramandı. Beyaz atıyla memleketimize gelmiş, ikili ve çok taraflı temaslarda bulunmuştu.
Avrupa adaletinin prensi burada Savcı Mehmet Berk ile görüştü, TFF yetkililerinden bilgi aldı ve sonra memleketine büyük bir haşmetle döndü.
Hepimiz bekledik.
24 Ağustos günü Associated Press'e geçen ilk haber, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne kabul edildiğiydi. [8]
AP, Wednesday 24 Aug 2011
Turkish champion Fenerbahce takes its place despite being under suspicion in a widespread match-fixing investigation at home. UEFA has promised that any club found guilty of corrupting matches will be kicked out of its marquee competition and have its results wiped from the record. ''UEFA is working very hard behind the scenes to ride the game of these threats,'' general secretary Gianni Infantino said at the playoffs draw this month. ''We will not hesitate to prosecute any individual, any official or any club.
Ancak sonra, bir anda iş değişti. Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılım hakkı elinden alındı. Yerine Trabzonspor konuldu.
UEFA'nın resmi açıklamasına göre UEFA, TFF'nin Fenerbahçe'yi men kararı dolayısıyla [9] boşalan yere Trabzonspor'u almaktaydı.
Bundan sonraki süreci biliyoruz. Fenerbahçe ilk önce Tahkim kuruluna başvurdu. Tahkim kurulu Fenerbahçe'yi Şampiyonlar Ligi'nden men edenin TFF değil UEFA olduğunu, TFF'nin UEFA'ya bağlı bir yerel Federasyon olduğunu ve bu sebeple UEFA kararlarına uyması gerektiğini belirtti.
Fenerbahçe CAS'a başvurdu. UEFA bu süreçten sonra bir çok kez kararı kendisinin almadığını, kararı alanın TFF olduğunu ifade etti.
Bizim Büyük Kurgumuz
Daha sonra süreç bize ilginç şeyler gösterdi. Beyaz atlı prens Cornu'nun "yalancı" olduğunu iddia edenler kendisini asil kahraman ilan edenlerle aynı kişilerdi.
6222 sayılı yasa değişti. Bu süreçte en büyük muhalefet yasanın "Fenerbahçe için" değiştiği oldu, Cumhurbaşkanı şahsa özel yasa olmaz diye yasa değişikliğini veto etti. Bülent Arınç ben kimeye biat etmem diye gürledi, Şamil Tayyar meclis kürsüsünde edebiyat parçaladı. Sonra Bülent Arınç Tayyip Erdoğan'ın önünde eğilip özür diledi, Şamil Tayyar TBMM'ye gidip yasa değişikliği hakkında red oyu bile veremedi. Dahası yasa değiştikten sonra bir tek Fenerbahçe yöneticileri tahliye edilmedi.
Ancak biz, bizim büyük kurgumuza bakmak zorundayız. Bu resimden ne çıkar?
Ben size hemen özetleyeyim.
Bugün Türkiye'de yargı yürütmenin denetimi ve kontrolü altındadır. Yargı erkinin unsurları, adli kolluk hizmeti sunanlar Başbakan'dan izin almadan operasyon bile yapamazlar.
Türkiye'de masumiyet karinesi kalmamıştır. Masumiyet karinesi etkin bir şekilde iğfal edilmektedir. Soruşturma safhası sırasında insanların suçla ilgili ilgisiz bütün verileri kamuoyuna yansıtılır. Manevi itibarları ve savunma yapma hakları linç edilir.
Türkiye'de hukuk devleti yok edilmiştir. Hukuk devletinin temel unsuru devletin de kanuna uygun davranmasıdır. Politik veya operasyonel gerekçelerle devlet makamları kanunca suç sayılan eylemleri gözümüzün içine baka baka yapabilir. Soruşturmanın gizliliğini ihlal edebilir, delilleri üçüncü şahıslara kargoyla gönderebilir.
Türkiye'de medya diye bir şey kalmamıştır. Medyanın ahlakı da, şerefi de, izzeti de yoktur. Medya politik yönü olan herhangi bir durumda veya bağlı bulunduğu sermaye grubunun iradesi yönünde tutum alabilir, hiçbir elekten geçirmeden kendisine servis edilen her şeyi sunabilir. Demokratik ahlak, kurallar ve ilkeler konusunda hiçbir çekince hissetmeden, bu ilkeleri yok sayarak, yanlı, taraflı ve son derece düşmanca bir üslupla birilerini linç edebilir. Örnek? Sayısız. Ama bir tane söyleyeyim. Türkiye'de konuya hakim hukukçuların sözlerinden çok, son derece taraflı, güvenilmez kişilerin sözleri medya eliyle yansıtılabilir. Eğer soruşturma sürecinin başlamasından sonra Metin Feyzioğlu gibi, Pınar Memiş gibi hukukçuların söylediklerine Erman Toroğlu, Mehmet Baransu kadar değer verilseydi, şu yukarıda yazılanları ilk kez gören, duyan insan sayısı az olacağı gibi TFF ve Türkiye böyle bir kriz içerisinde bulunmazdı.
Ancak Türkiye'de genel olarak ahlak ortadan kalkmış durumdadır.
Lenin siyasal bilinçten bahsettiği zaman şöyle söyler: "Eğer işçiler, hangi sınıf gadre uğrarsa uğrasın, her türlü suistimale karşı, keyfi davranışlara, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı tepki göstermeye alışmış değillerse işçi sınıfının bilinci gerçek bir siyasi bilinç olamaz."
Bunu özellikle ve dikkatle yazıyorum. Lenin'in bu söylediği temelde bir ahlak kuralıdır. Hz. Ebuzer'den, Gandhi'ye kadar bir çok insanın dimağında yaşattığı, zikrettiği ve uğrunda öldüğü bu temel kural "zulme karşı sessiz kalan dilsiz şeytandır"a sığabilecek yalınlıkta bir duyguyu barındırır: adalet.
Bugün, karşı karşıya oldğumuz ahlaksızlık hakikat ve adalet ilkelerine karşı kendini üç şekilde gösterir.
Birinci grup insan, bu adaletsizliklere değil kime karşı işlendiğine bakar. Bu insanlara göre bir insanın kimliği kendisine karşı yapılan her eylemi "normalleştirir", doğallaştırır. Bu insanlar, o kimlik grubuna sahip oldukları için bu adaletsizliklere uğramayı da hak etmiştir. Bu bir jungle zihniyetidir. Bu zihin son tahlilde kendisine benzer olanların diğerlerinden daha "ayrıcalıklı" ve "üstün" olduğuna inanmaktadır. Dolayısıyla adalet "bir lüks" olarak ancak kendi benzerleri için geçerlidir. Diğerleri, ötekiler, tam da öteki ve düşman oldukları için savaş koşulları içerisinde değerlendirilirler. Yahudi olduğu için ölmesini normal karşılamaktan, solcu olduğu için dayak yemesini, kürt olduğu için kafasına F-16 bombası atılmasını veya adı Lefter olduğu için evinin yağmalanmasını normal karşılayacak insanlar bu gruptadır.
Bu insanlar sözlerin ne olduğuna bakmaz. Hakikati araştırmaz. Somut olgu ve olayları değerlendirmez. Kimlik üzerinden saldırarak, karşıdakini "değersizleştirmeyi" , "itibarsızlaştırmayı" düşünür. Bu da doğaldır. Kendisi için o kimliğe sahip olanlar "itibarsız"dır. Bu demonizasyon süreci karşıdakinin hak çığlıklarını duymasını engellediği gibi aktif bir şekilde zulmün bir parçası olmasına da yardımcı olur. Bu insanları gördük ve biliyoruz.
Bu algı fanatik bir algıyla uyumludur ve fanatikler için hakikatin, adaletin değil tarafın önemi vardır. İçinde bulunduğumuz konjüktürde bir çok Galatasaraylının zulme sessiz kalmasının, zulme alkış tutmasnın hatta bunun bir parçası olmasının nedeni içlerinde yaşattıkları bu fanatizmdir.
İkinci grup insan için adaletin, hakikatin değeri vardır ancak bu haksızlığa uğrayanların önceliği bulunmamaktadır. Bu insanlar için "harcanabilir", "konuşmaya değmeyen" bir takım haksızlıklar, zulüm veya baskı çeşitleri bulunmaktadır. Bu konular kendilerinin ağız tadını bozduğu için bu konulara karşı "tutumsuz" kalmışlardır. Burada ahlaksızlık, kendilerinin kurduğu subjektif faydacılık düzleminde kendini gösterir. Bu insanlara göre adalet ve hakikat birer değer değildir, bunlar ancak toplumsal bir "proje"nin parçası olarak ifade edilebiliyorsa zikretmeye değer. Burada sanal bir yarar - zarar ekseni çizilmekte, söylenilmesi "hoş" karşılanmayacak, kişisel itibarı bozabilecek, riske atabilecek gerçekler bilinçli olarak gözardı edilmektedir. Örneğin Ergenekon davasındaki adaletsizlikleri bilinçli olarak gözardı eden bir AKP'linin tutumu veya Uludere'deki katliama karşı ses çıkarmak istemeyen bir CHP'linin tutumu, Bir CHP'linin yaşadığı haksızlığa susan bir BDP'linin tutumu bu pozisyonu ortaya koymaktadır. Ortadaki somut durum "kötü", "adaletsiz", "yanlış" olsa da adaletsizliğin yaşandığı insan bakımından "olgu"nun zikri kişisel konum, beklenen siyasi menfaat açısından "elverişsiz"dir. Alınan tutum ahlaki değil, politik olduğu ölçüde de ahlaksız olacaktır.
Üçüncü grup ise gerçekte bu değerlere sahiptir ancak şekli unsurlar sebebiyle bir meşrulaştırmaya giderek zulme karşı ses çıkarmaktansa taraf olmamayı tercih eder. Örneğin Aziz Yıldırım'ın uğradığı haksızlıklar genelde "kötü" kabul edilen bir adam olması, bir "sermayedar" olması, "bu sistemin bir parçası olması" nedeniyle bahis konusu edilmez. Ona göre böyle bir savunu yapılırsa bu adamın işlediği muhtemel suçları da temize çekme gibi "kirli" bir alana insan ulaşmış olur. Aynı mantık açısından Ahmet Şık savunulabilir çünkü "egemen sınıfa" mensup değildir, suç şüphesi düşüktür. Yani ahlaki bir yanla "suç şüphesinin ciddiyeti" üzerinden bir hak cetveli çıkartılır ve boy ölçülür. O halde şu soruyu hepimiz sormalıyız, bir katile işkence yapılması meşru mudur? Bir terör suçunu önlemek için devlet organları işkence yapabilir mi? Bu sorulara iki yönlü cevap verebiliriz. Ahlaken, suçlu da olsa bu onun da suça maruz kalmasını meşru hale getirmez. Kötü olan suçtur. Bir suçluya da suç işlenirse, artık elimizde iki adet suçlu var demektir. Bir insana işkence yapmak bir suçtur, ahlaksızlıktır, adaletsizliktir, zorbalıktır ve zulümdür. İşkencecilere dahi işkence yapılamaz. Çünkü bu işkenceyi yapan, meşru gören ve buna gözünü kapatan da işkenceci olur.
İkincisi toplum sistemi açısından değerlendirilebilir ve o zaman da şunu deriz: Devlet hiçbir alanda, hiçbir zaman, hiç kimseye ne olursa olsun suç işleyemez, adaletsiz davranamaz. Devletin eline subjektif sebeplerle, daha savunması bile alınmamış insanların haklarını çiğneme yetkisi verirseniz bu subjektif yetkiyi kullananlar bu yetkiyi kendi ötekilerine ve "makbul olmayanlarına" göre genişletirler. Bu halde karşımıza ancak bir baskı ve istibdat rejimi çıkar.
Şimdi bu üç grup insanlar birlikte ortak bir gerçekliği paylaşıyoruz. Eğer böylese bu gerçekliğin kısa anlatımı şudur,
Türkiye'de yürütmenin kontrolündeki yargı tarafından, yetersiz delillerle bir soruşturma başlatılmış, soruşturma sürecinde yine yürütme ve belirli odaklar kontrolündeki medya ile devlet organları tarafından soruşturmanın gizliliği ilkesi, masumiyet karinesi, adil yargılanma hakkı sayısız defalar çiğnenmiş insanlar hak kayıplarına uğramıştır.
Bizim bu büyük kurgu karşısında tutumumuz ne olmalı?
Bizler sanki adil bir yargı varmış, bunlar hiç olmamış gibi mi konum almalıyız? Bizler gerçekten de savunmasını bile yapmamış kişilere ceza verilmesini mi savunmalıyız?
Yoksa bizler ahlaken, bir toplumun temel değerlerini oluşturan, bizlerin varlığının da garantisi olan ilkeleri mi savunmalıyız?
Benim bu konudaki cevabım net.
Adalet bölünemez, renge, ırka, dine, dile, cinsiyete hatta kişisel durumlara göre değişemez.
Ben yargılama istiyorum. Adil bir yargılama, insanların kendisini savunabildiği bir yargılama, hak kayıplarına uğramadan gerçeğin ortaya çıktığı bir muhakeme süreci.
Bu beklenti esasında şunları söylemeyi gerektirir:
1- Adil olmayan, müsaade üzerine harekete geçen, politik menfaat ve çıkarları hukuk devletinin temel ilkelerinin üstünde görerek bu yönde hareket eden, temelde aksak, yavaş, ağır, haksız bir yargı tarafından yapılan bu soruşturmaya güvenmiyorum.
2- 6 Temmuz tarihinde açıkça adil yargılanma ilkesine ve Bakanlğın ilgili tüm talimatnamelerine aykırı davranan Emniyet teşkilatı tarafından toplanan bulgulara itimad etmiyorum.
3- Her 100 davanın 56 tanesinin beraatle sonuçlandığı bu sistemde savunma almadan ceza verilmesini kabul etmiyorum.
4- Eldeki bulgulardan, medyaya yansıyan bilgilerden ve diğer tüm sonuçlardan, 6222 sayılı kanunda ifadesini bulan bir müsabakayı etkileme suçunun işlendiği kanaatinde değilim. Böyle bir anlaşmanın varolduğunu gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır.
5- Ahlaken, bunca zulmün, baskının, zorbalığın olduğu bir soruşturmada, ahlaklı bir insanın yanı mazlumun yanıdır. Bu yerden bir adım uzaklaşmayacağım.
6- Başlanmak için "müsaade" beklenen bu soruşturma, tam da b olayın ortaya koyduğu gibi bir irade tarafından başlatılmıştır. Bu irade ister açık hedef olsun ister malum ve olağan şüpheli, bu sürecin sonunda bir suçla mücadele etmeyi filan beklememektedir. Tam tersine süreç sonunda beklenen iktidarın tahkim edilmesi, iktidar alanının genişletilmesi bu alandan elde edilecek rantın da büyütülmesidir. Bu çerçevede bilinçli veya bilinçsiz bu iradenin ekseninde yürüyenler, hasmane duygularla bu iradeye ortak olanlar, el verenler veya kendi iradesi elinden alındığı için üstüne biçilen rolü oynamaya çalışanlar önemli bir güç merkezini oluşturmaktadır. Bu güç merkezinin hedefinde spor, Fenerbahçe filan da yoktur. Hegemonun doğal dürtüsüyle kendi alanını maksimize etmek, bu alanın sınırladığı tüm bariyerleri yıkmak bulunmaktadır. Bugün spor dizayn edilir, yarın o sporun içerisinde bulunan sermaye dizayn edilir, öbürsügün o sermayenin etkilediği güç merkezileri yeniden konumlandırılır. Tepeden aşağı veya aşağıdan yukarı doğru bu süreç kendisini tekrar üretir.
7- Konu nasıl bir Türk futbolu istediğimiz değildir. Konu nasıl bir Türkiye istediğimizdir. Biz adil bir futbol istiyorsak daha güçlü bir şekilde adil bir Türkiye için bağırmak zorundayız. Biz adil bir spor istiyorsak adil bir yargı, adil bir medya, adil bir hayat isteğini dışarıda bırakamayız. Küçükte her şeyi dört dörtlük isteyip, o küçüğü belirleyen, o küçük alanın sınırlarını çizen ve kurallarını yaratan sistemi dışarıda bırakmak ahmaklıktır.
Şimdi resme bakın, bizim büyük kurgumuzu bir kere daha görmeye çalışın, o zaman şunu söyleyeceksiniz, Bu ülkede hepimize karşı işlenen büyük bir şike var.
[1] http://www.birgun.net/.&day=03
[2] http://www.t24.com.tr/.194378.aspx
[3] http://spor.milliyet.com.tr/./default.htm
[4] http://spor.mynet.com/haber/uefadan-kritik-aciklama/37841
[5] http://www.uefa.com/uefa/aboutuefa/news/newsid=1650460.html
[6] http://www.sabah.com.tr/.07/28/emin-olmadan-ihrac-etmeyiz
[7] http://spor.milliyet.com.tr/.18.07.2011/1415810/default.htm
[8] http://english.ahram.org.eg/NewsContent/6/55/19658/Sports/World/Europe%E2%80%99s-elite-clubs-await-Champions-League-draw.aspx
[9] http://www.uefa.com/uefa/footballfirst/matchorganisation/disciplinary/news/newsid=1666823.html
Devamı ...
31 Ocak 2012
Müjde !!! Size Kısmet Çıktı

Dün akşam, CAS’ta dava görmüş tek Türk hakimi olan Kısmet Erkiner’i mal bulmuş mağribi gibi ekranlara çıkarıp, söylediklerini dinlerken küçük dillerini yutarcasına hayretler içerisinde kalan değerli Türk medyası artık kendi yalanı dönüp dolaşıp kendi kulağına gelince o yalana inanan zavallı bir hale büründü.
Şimdi öncelikle Fenerbahçe'nin şampiyonlar liginden men ediliş tarihi 23 Ağustos. Yani bundan 5 ay kadar önce. Men kararının hemen ardından Fenerbahçe uluslar arası spor tahkim mahkemesine başvuracağını açıkladı. Bu konuda hazırlıklara hemen başladı. Yani, CAS’ta görülecek bir dava sözkonusu olduğunda medyanın görüşüne başvurması gereken belki de ilk kişi olan Kısmet Erkiner’i medyanın görmezden gelişinin üzerinden 5 ay geçti.
Fenerbahçe CAS’a başvurma hazırlıkları yaparken Türk medyası ne yaptı hatırlayalım.
3 Temmuzdan o güne yaptıklarını devam ettirdiler; hukuk kökenli olmayan, evrensel hukuk kurallarından bihaber onlarca tetikçinin kahve ağzıyla hukuki süreçleri ‘’savunma hakkıda nedir abicim’’ ağzıyla tartışmalarıyla gündem belirlemeye çalıştılar. Hatta ellerinde mühür olmadan karar vermeye çalışıp Fenerbahçe’nin CAS’a başvurmasının çok fena sonuçları olacağını, iyisimi UEFA’yı kızdırmadan verilen cezaya boynunu eğip kabul etmesi gerektiğini propoganda ettiler.
3 Temmuz sabahı, henüz evinden alınıp eminiyete götürülen A.Yıldırım’a niçin gözaltına alındığı yüzüne söylenmeden, onun yıllarca hapiste yatacağını ve yatması gerektiğini. Fenerbahçe’nin zaman kaybetmeden küme düşürülmesi ve alt ligde – 20 puanla lige başlayacağını ve başlaması gerektiğini propoganda ederken aslan kesilenler bir anda adaletten korkar oldular.
Hatırlayalım, Fenerbahçe CAS’ta dava açarsa Fenerbahçe’nin bir iki lig birden düşürüleceği, 8 yıl uluslar arası müsabakalardan men edileceği, UEFA tarafından kara listeye alınacağı, kulübün bir daha iki yakasının bir araya gelmeyeceği yazıldı çizildi.
Yazılıp çizilirken o shirli sözcük hep kullanıldı; ‘’iddia edildi’’. Peki ama iddia eden kimdi. İddia eden kişi ve kurumlar genel olarak hukuk özel olarak spor hukuku hakkında uzman kişiler miydi ? Bu iddiada bulunan kişiler bu yaptırımları uygulamaya yetkisi olan kişiler midir?
Yoksa nasılsa zihinlerine, vicdanına tecavüz ettiğimiz insanlar bu soruları nasılsa sormaz biz algıyı ‘’abi elin oğlu şikeyi affetmiyor bak’’ şeklinde yönetiriz diye mi düşündüler.
Konuyla ilgili konuşulanlar; masumiyet karinesi, savunma hakkı gibi hukuk normlarını duyduklarında bu ne diye afallayan insanlardı. Kuru gürültü yaratılırken bu ülkede spor hukuku üzerine uzmanlığı kabul edilen ender kişilerden ve söz konusu davanın görüleceği mahkeme olan CAS’ta dava görmüş tek hakim olan Kısmet Erkiner’in görüşünü almak zahmetine katlanmayanlar süren hukuksal bir süreçte kahvehane kültürüyle 100 yıllık bir camianın hakkını hukuksal bir zeminde aramaya çalışması sırasında zihinleri karartmaya çalıştılar.
Kirli bir propoganda yapılırken elbette o işin ehline, akla, vicdana hitap eden sözlere değil yalana ve riyakarlığa başvurulacaktı.
Şimdi denilebilir ki, UEFA o dönem Fenerbahçe’yi mahkemeyi gitmemesi için açıkca tehdit etti. Doğrudur ama medyanın görevi ne zamandan beri hakkını adalet önünde aramaya çalışana yapılan baskının destekçisi olmak olmuştur. Hak arayana karşı hakkını ararsan seni yakarlar kara propogandasını yapmak ancak vicdanı ve aklını satmış gazeteciliğin işidir.
Ama riyakarlık ve sahtekarlık medyanın karakteri olmuş. Kısmet Erkiner dün akşam dünyaya gelmedi, dün akşam spor hukukunda uzman olmadı. Fenerbahçe UEFA ve TFF aleyhine CAS’ta dava açtığı gün bu ülkede CAS’ta görülecek davalar hakkında ne düşündüğü en çok merak edilmesi gereken görüşüne ilk başvurulması gereken hukukçuydu.
O süreçte CAS hakimliğine yeni atanan ve CAS’ta hiç dava görmemiş Türker Aslan’ın ‘’Fenerbahçe boşuna dava açmasın CAS bu davayı kabul etmez ‘’ görüşü her kanalda her gazetede defalarca yer bulurken, Fenerbahçe’nin davasının arkasında olması gerektiğini söyleyen Kısmet Erkiner’in görüşlerinin aynı platformlarda yayınlanmaması bile medyanın 3 Temmuzdan bu yana gösterdiği riyakar ve taraflı tutumun açık bir göstergesidir. Ki, dün bir anda Kısmet Erkiner bir anda spor hukukçusu olmuş gibi adama fazla mesai yaptırarak kanal kanal programlara çıkartarak, aylardır Fenerbahçe avukatlarının söylediği gerçekleri yeni duymuş gibi hayretler içerinde kalarak programlar yaparak riyakarlıklarını kutsadılar.
Dün akşam birden bire Kısmet Erkiner’in keşfedilmesinin, aylardır Fenerbahçe’nin dile getirdiği hatta UEFA’nın resmi internet sitesine astığı Fenerbahçe’yi Şampiyonlar liginden TFF’nin ihraç ettiği gerçeğinin günışığına yeni çıkan bir gerçek gibi afişe edilmesinin sebebi nedir bilemiyorum. Ama bildiğim bir gerçek var 3 Temmuzdan bu yana medya sistemli biçimde yaptığı kara propogandayla Fenerbahçe’liyi aldatamadı, Fenerbahçe’yi bölemedi, Fenerbahçe’liyi kulübüne darbe yapmaya çalışan güçlere biat ettirtmeyi başaramadı ama kendi kara propogandası artık kendi aklını iğfal etmiş durumda.
Riyakarlık vicdanı olduğu kadar gözleri de kör eden bir hastalıktır. Artık kendi yarattıkları yalan dünyasına yavaş yavaş kendilerinden başka inanan kalmıyor ama etrafa bakıp görebilecek durumda değiller.
Ama Fenerbahçe hala aynı yolda yürüyor; bu aklı ve vicdanı esirlerin kara propogandasına rağmen adalet ve özgürlük arayışında yol alıyor.
Devamı ...
29 Ocak 2012
Ekrem

Ekrem,
Bu yazıyı nasıl yazacağımı bilmiyorum. Bu yazı burada yer alacak ama Allah'ın her günü bu yazının hep eksik olduğunu hissederek bu yazıya bakmaya devam edeceğim. On bin yazı yazdım, eşşek yüküyle fikrim var, bir tanesi bile şu an içinde bulunduğum tek bir hissi kelame sokmama sebep olmuyor. Deliriyorum, köpürüyorum, üzüntüden, acıdan kendimi mahfediyorum.
Sen yalnız insanlardansın abi. Yalnız insanlar. Herkesin iyi insanlar, şöyle olsun, böyle olsun derken, tam öyle olanlardan.
Senin örneğin yok be oğlum? Kimse seni benzemetez, o yüzden sevenin deli gibi, herkes peşinde.
Yok abi, sen Hrant'ın yanında öyle durduğun için değil, Ahmet'in yanında olduğun için değil, kendine, partine, sevdiklerine karşı dimdik durabildiğin için filan değil,
Bütün kızların hasta olduğu yeşil gözlerin filan, Amenna!
Ama bunlar değil.
Sen doğru bir insan olmaya bu kadar mesai harcadığın ve her adımında bunu tekrar kontrol ettiğin için istisnasın.
Tartıştık, kavga ettik, sabahlara kadar konuştuk, olmaz dediğimiz yerden olura çevrilip, olmayacağına mutlaka kanaat getirdik sonra oldurduk ya,
Şu ülkede formanın tanımlayamayacağı, formasına mahkum olmamış insanlardansın.
Bir CHP'li, bir Galatasaraylı, bir etiket değil, o etiketleri dahi gözümüze güzel gösteren bir adamsın.
Hepimiz hasta oluruz be oğlum?
Senin öyle elini sallayışın, heyecanlı heyecanlı Gramsciler parçalıyışın gibi hasta oluruz. Bir gün mutlaka olacak diye iddia edip, gülsek de inanmamıza sebep olduğun gibi,
Ne afilli bir adamsın lan. Her yete yetişir, herkese koşar, her şey tam vaktinde!
Ama sonra güleriz hep birlikte, çünkü becersek de beceremesek de adamın dediğine döner her iş:
"Her yere yetişilir, hiçbir şeye geç kalınmaz ama, Ahmet abi beni bağışla"
Böyle bağıra bağıra, hepimiz bir şiirin sonunda sorarız, bu gemi ne zamandır burada?
Abi sen, colossus gibi bir adamsın. Bu dünya dokunamaz sana. Sen yapar, üretir, başarır, bir rakı kadehinin en beyazına atarsın ismini.
Herkes sırtını sana dayar, sen de durursun.
Bizim çocuklardansın.
Çok özledik be oğlum?
Fransa'da bir hastane odasına kim sığdırabilir seni?
Senin bedenin orada dursa, hastane taşıyamaz aklını.
Herkesin John Wayne'ler beklediği bir çağda, tam da öyle afilli durdun ya hepimizin yanında,
Çok özledik be oğlum.
Bir gel. Bir güzel sohbet borcumuz var sana.
http://www.ipetitions.com/petition/ekremkeremoktay/
Devamı ...
27 Ocak 2012
Vefakâr Abidelere Teşekkürler

Kimisi sporculuğuyla abide, bazısı yöneticiliğiyle ama hepsi birden insanlığıyla aslında... Kendim ve benim gibi düşünen ağabeylerim ile kardeşlerim adına, Fenerbahçe'den çok adam çıkacağı konusunda rahmetli Halit Çapın'ı haklı çıkartan herkese; eski sporcusundan eski yöneticisine, Divan Kurulu mensubundan, Yönetim Kurulu üyesine kadar bütün büyüklerimize teşekkür ediyorum.
Aşağıda vesileyi arz edeyim.
Geçenlerde bir yazıda, yeni yapılan spor kompleksinin içerisinde yer alan bir spor salonuna, Fenerbahçe'nin efsane sporcusu Ayten Salih'in adının verilmesini önermiştik.
"Blogda yazdığımızla kalmayalım" diyerek, fikrimizce bu konuda bize destek vermesi muhtemel insanları haberdar ettik.
Çok sevinenler oldu ki bunlar aslında tahmin ettiğimiz kişilerin, tahmin ettiğimiz mutluluğuydu.
Ancak üzerinde durmaya artık çok da değmeyecek üzücü bir parantezi "tahmin etmediğimiz tepkileri veren" insanlar için açmak gerek.
"Mütefekkir" sıfatını haiz olup fikren kendimize yakın sandığımız bazı kişilerin, yapılmış anlaşmalardan dem vurması ve benzeri önerilere başkanın daha önce kızdığını söylemesi, fetva kesinliğinde, doğrudan bir "Olmaz" şerhini beraberinde getirdi.
Oysa biz en azından bir "Deneyelim bakalım. Attığımız taş kolumuzu yormaz" gayreti veyahut da hiç yoktan "Öyle olmaz ama bir de şunu zorlayalım" yol göstermesi bekliyorduk. Olmadı.
Ama bu "olmadı"nın bir faydası oldu. "Her işte bir hayır vardır" kabilinden bizim aklımız aydınlandı. Bir kez daha "Ne varsa, tanıdığın, bildiğin, omuz omuza durduğun insanda vardır" fikrinin sağlamasını yapmış olduk.
Gelelim sadede.
Geçtiğimiz hafta yapılan Yüksek Divan Kurulu toplantısından bir gün önce Dereağzı'na gittim. Halit Deringör'ü görünce, Ayten Salih hakkındaki fikrimizi kendisine ilettim. Allah razı olsun, çok alakadar oldu ve "Bunun Divan Kurulu'nda gündeme getirilmesi iyi olur" dedikten sonra "Köksal Özbek ile bir konuşalım. İlgilenecektir" diye ekledi.
Şansımıza Köksal Bey de oradaydı. Fenerbahçe'yi şimdi bile salonlarda hiç yalnız bırakmayan değerli bir yönetici olduğu için sevinerek yanına gittik. Vaziyeti izah ettik. Yazının bir nüshasını takdim ettim. Önerimizi çok beğendi. "Ertesi gün muhakkak kürsüde değineceğini" söyledi.
Ve dediğini yaptı.
Karşılaştığı tepki çok olumluydu. Yönetim Kurulu tarafından, bahse konu salon olmasa bile, başka bir tesise Ayten Salih ismi verilebileceği söylendi ki bizim istediğimiz de tam olarak işte buydu. Yani hassasiyeti uyandırmak. O salon olur, başka bir yer olur. Yeter ki olsun. Fenerbahçe bir ilki daha yaşatsın.
Velhasıl...
Tanımaktan, elini öpmekten, aynı sofrada oturup Fenerbahçe konuşmaktan onur duyduğum Halit Deringör'e,
Günümüz yönetici profilinin çok uzağında bir mütevazilik ve feraset göstererek bizlerin fikrine değer veren Köksal Özbek'e,
Kerameti kendinden menkul ön yargılı kişilerin aksine "Çok güzel bir fikir" diyerek "Neden olmasın?" ışığı yakan Yönetim Kurulu'na,
Ve Ayten Salih adını alkışlayan Divan Kurulu üyelerine tekrar tekrar teşekkürler.
"Nasılsa olmayacak dua. Bir de 'âmin' deyip kendimi mi yorayım?" demek yerine, öneriye değer ve bizlere omuz verenler Fenerbahçe tarihinin vefa abidesidir.
Devamı ...
26 Ocak 2012
Spahija İle Tükenişi İzlemek

Öncelikle şunu belirtelim basketbol her ne kadar sonuç odaklı olsa da ben bir takımı değerlendirirken maç sonundaki skorborda bakarak eleştirmenin biraz insafsız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla kazanıp kaybetmekten ziyade sahaya konulan strateji akıl ya da taktik hamleleri eleştirmenin daha öncelikli olması lazım. Dün akşam ve aslında bu senenin önemli bir bölümünde Fenerbahçe basketbol takımı basketbol falan oynamıyor, bizim oynadığımız oyun oyuncuların o anki form durumuna göre yaptığı doğaçlamalar bütünü şeklinde yorumlanabilir. Bırakın bir Euroleague takımını üst üste iki tane antrenman yapan bir takımın bile bir hücum seti olur. Dün koskoca ilk yarıda Fenerbahçe’nin asist sayısının 1 olmasının akılla mantıkla izahı mümkün değil.
Ben bir takımın koçu olsam iki senedir o takımla minumum 70 maça, 300 civarı antrenmana çıkmış bir koç olarak böyle bir performansa tanıklık etsem maç sonunu falan beklemeden devre arası istifa ederdim. Şimdi bu bir maç iki maçtır olan bir şey değil, Fenerbahçe Euroleague’in en az asist yapan takımı, Euroleague’ i geçtim Beko Basketbol Ligi’nde bile en az asist yapan takımlardan biri. Bir takımın koskoca maçı 6-7 asistle bitirip iyi oynaması mümkün olabilir mi?.
Şöyle bir kadronuz var, bir numara oynayan iki oyuncunuz da penetreyi ve topu elinde tutmayı seven oyuncular, ikisi de yanındaki oyuncuları oyuna katma konusunda sorunlu. Buna rağmen asiste en yatkın bir numaranızı yedek guardınız Engin’i Jerrels sahaya girdiği her an dökülürken bile kullanmıyorsunuz
İki ve üç numara oynayan oyuncularınızdan asiste yatkın, arkadaşlarına pozisyon yaratabilecek tek oyuncu Emir. Emir daha çok pick and roll sonrası asist yapmayı tercih ettiği için şutörlerden ziyade uzunlara pas vermeyi seçiyor. Ancak Gist-Kaya-Vidmar’ın ortalamanın çok altında bir bitiriciliğe sahip olması nedeniyle sadece Oğuz’la bunu verimli yapabiliyor. Emir’in sahada olduğu bölümde bu bağlamda Oğuz’un sahada olması daha mantıklı ancak hem Emir hem Oğuz sahadayken ikisi de ortalamanın altında savunmacı olduğu için savunma zaafa uğruyor, Oğuz iyi bir ribauntçu olmadığı için rakibe ekstra hücum şansları da doğuyor.
Gelelim dört numara meselesine.
Geçenlerde Ntvspor’daki Euroleague programında bir istatistik verdiler. Eskiden he r on “dört numara “ pozisyonunda oynayan dört oyuncunun şut yeteneği varken yani bu oran %40 ken bu yıl bu oran %64’e çıkmış. Ayrıca Euroleague de geçen yılın en değerli oyuncu sıralamasında 4 numaraların ağırlığının arttığını belirtelim. Şimdi son yıllarda modern basketbolda önemi bu denli artmış bir pozisyonda bizim hiçbir ağırlığımız yok. Dört numara oynayan oyuncunun hem içerde hem dışarda topla buluşabilmesi nedeniyle opsiyonlarının daha fazla olması, oyun görüşü ve basketbol fundemantalinin ortalamanın üstünde olması bir takıma çok büyük bir hücum zenginliği katıyor. Gist bu özelliklerin hiçbirisine sahip olmadığı için normalde tüm takımların en verimli olduğu pozisyon bizim en verimsiz olduğumuz pozisyon oluyor.
Beş numara da zaten Vidmar’a pek top verdiğimiz yok, dolayısıyla o pozisyonu o oynarken sadece Ukiç perde yapsın diye kullanıyoruz. Oğuz girdiğinde biraz beş numara pozisyonunu hatırlıyoruz ama yukarıda da belirttiğim gibi uzunu oynatacak tek kısamız Emir olduğu için bu pozisyonu da verimli kullanmıyoruz.
Hücum opsiyonları bu kadar tıkanık , birbiriyle bu kadar koordinasyonu olmayan bir takımın asist yapması da dolayısıyla çok mümkün olmuyor. Dünkü maçı bir gözünüzün önüne getirin, Ukiç’in Bogdonaviç’in Jerrels’in hücum süresinin bitmesine beş altı saniye kala hiçbir set oynanmadan tepede savunmacısıyla kaldığı ve bir şekilde topu potaya atmak zorunda kaldıkları pozisyon sayısının haddi hesabı yok.
Pick and roll oynayamıyoruz, set hücumunda tempomuz çok yavaş ve bir numara oynayan oyuncular topu 15 saniye elinde tutuyor savunma kaynaklı fast-break de bu seviyelerde her takım iyi savunma yaptığı için kolay bulunmuyor. Spahija’nın kendisine şu soruyu sorması gerekmiyor mu bu takım geçen sene Euroleague’in en iyi üçlük atan takımıyken, bu sene nasıl oldu da Türkiye Ligi’nde Banvit Kırmızı’dan sonra en kötü üçlük yüzdesi olan bir takıma dönüştü? Üstelik takımın genel yüzdesine oranla felaket şut yüzdesi olan Lavrinoviç’in yerine ondan daha yüzdeli olan Gist ve daha kötü yüzdeli şut atan Kinsey yerine safkan şutör Bogdanoviç gelmişken.
Gelelim maç sonlarına bu konuda da yine bir flash back yapalım. Geçen seneki İstanbul’daki Valencia maçını hatırlayalım Son iki dakikaya 8 sayı önde girip Emir üst üste iki blok yapmasa kaybedeceğimizi maçını. 15 sayılardan verdiğimiz maçlara artık değinme gereği duymuyorum. Bu seneki Cantu maçını hatırlayalım yine 6 sayı önde girip 10 saniye kala geri koşarken adamlarımızı bulamadığımız ve köşeden üçlükle uzatmaya giden maçı. Bu seneki Mersin deplasmanını hatırlayalım aynı adamdan defalarca aynı üçlüğü yiyerek zorla berabere hale getirdiğimiz ve Ukiç’in son saniye basketiyle yenebildiğimiz ligin en kötü ikinci takımını, iki hafta önceki Tofaş maçını hatırlayalım son bir buçuk dakika 4 üçlük yiyip, son 12 saniye mola dönüşü çember altından turnike yediğimiz maçı, ve Kazan maçını hatırlayalım fark üç sayıyken maçın en kritik hücumunda Oğuz’un yanından yürüyerek geçen Veremenko’nun bomboş turnike atışını. Fenerbahçe maçın son anlarını o kadar kötü oynuyor ki maçı kazanma niyeti olmayan bir takım bile maçı kazanacağına inanıyor.
Düne dönelim maçın bitimine 28 saniye kala top bize geçmiş 24 saniye hücum süresi var rakip koç en az Spahija kadar tuhaf tercihler yapan bir koç olduğu için faul yapmayı seçmemiş, bu durumda yapılacak şey eğer iyi hücum edememişsen 23. saniye de topu elinden çıkarmak ribaunt mücadelesi sırasında geçecek 1-2 saniye sonrası eğer rakibin bulabilirse orta sahadan bir şut atmasını beklemek.
Biz ne yaptık? Bir basketbol takımının en yapmaması gereken şeyi; 24 saniyeyi doldurup saati durdurduk. Üstelik kalan 3.5 saniye için uygun durumda istedikleri pozisyonu da verdik, tıpkı Galatasaray maçında son hücumda bomboş üçlük pozisyonu verdiğimiz gibi. Bu hatalar tek maçlık tek anlık hatalar değil artık kalıcılaşmış kronikleşmiş bir durum. Spahija coaching olarak bu sene resmen iflas etmiş vaziyette. Hadi geçen sene Oktay Mahmudi’ye coaching olarak yenildin Mahmudi iyi koç bunu kabul edelim de bu sene maç sonunda kötü yönetimiyle meşhur Orhun Ene ve Nihat İziç’e bile yenilmenin izahı olabilir mi? Sene başındaki kadro planlamasından, oyun içindeki düzene, maç sonu yönetiminden , rotasyona bu sene gösterilen performans tam anlamıyla felaket. Maç sonunda kazanırsın kaybedersin doğruları yapıp ortaya bir plan,sistem koyarsan kimse seni eleştirmez, dün kazanmamıza rağmen sahada bir strateji, oyun aklı görebilen oldu mu?
Artık Spahija’yla gidilebilecek bir yol yok Fenerbahçe bu gruptan çıksa bile bir iki oyuncunun bir maçlık kahramanlığıyla bir basketbol mucizesiyle falan çıkabilir. Sene başında yapılan planlar iflas etmiş halde ve bu takım düzeninde başarı çok mümkün gözükmüyor.
Salon içinde bir şeyler söyleyeyim seyircinin maça etkisinin olmadığı hiçbir salon ne kadar modern olursa olsun o takıma bire şey katmaz. Bilet fiyatlarına göre maça etki edilebilecek yerlerde oturacakların orta-üst gelir sınıfına mensup olduğunu düşünürsek bu sınıftan insanların da pek tribün ve maça etki etme konusunda ehil olmadıklarını varsayarsak kısa vadede bu salon rakiplerin ve hakemlerin üstüne baskı kurma imkanı falan sağlamayacak . Zaten bence İstanbul deplasmanı hakemlerin en rahat ettiği deplasmandır, ev sahibi takım aleyhine bir tartışmalı steps kararı versen Yunanistan’da İtalya’da İspanya’da sahayı cehenneme çeviren bir seyirci varken burada seyirci marş söylemeye devam eder. 90’lardaki Türk seyiricisinin maça etki gücü sanırım 2010’ dakinden çok daha iyiydi. Yine de bu salonu kazandıran herkese teşekkür etmek lazım. Yazının tümü çok karamsar oldu farkındayım ama hissiyatım iyimser olmamı engelliyor.
> Devamı ...
21 Ocak 2012
Şimdi Kalpten Gidicem

Voleybol takımının "Hapçı, ilaççı, .... Eczacı"yı evire çevire yendiği voleybol maçından eve doğru dönerken "Futbol maçı ne oldu acaba?" merakıyla Twitter'a bir göz atıyordum ki...
Şu sıralarda Turan illerinden Bakü'de bulunmasına rağmen, aklını, fikrini ve kalbinin büyük bölümünü "Bağdat Caddesi - Fenerbahçe Stadyumu" güzergahında bırakmış olan bir kardeşimin televizyonda şahit olup, aktardığı sahneyi okudum.
O andan itibaren, Kayseri maçı, goller, puan ya da puanlar, iddianame, 58. madde falan çıktı, gitti aklımdan. "Fenerbahçe budur, gerisi hikayedir" dedim.
Van'dan stada gelen çocukcağızla röportaj yapıyorlar, şunu söyledi:
"Hayatımda gördüğüm en güzel yer, şimdi kalpten gidicem..."
Fenerbahçe taraftarları Topuk Yaylası'na doğru giderken, defterinin sayfasını sarı laciverde boyamış bir kız çocuğu çıkmıştı karşılarına. Şimdi de bu yukarıdaki görüntü... Ve daha milyonlarca var bunlardan.
"Fenerbahçe Halktır" derken söylemek istediğimiz buydu işte. Bu çocuğun yüreğindeki Fenerbahçe sevgisi dışarı atılamaz artık. Geçtim onu, zayıflatılamaz bile. Yeter ki Fenerbahçesinden mahrum bırakılmasın.
"Fenerbahçe nedir?" diye sorana, bu sahneyi izlet, başka bir şey söyleme.
"Fenerbahçe bu süreçte nasıl yıkılmadı?" diye tavuk gibi düşünene, bu enstantaneyi göster, dön arkanı, yürü.
"Fenerbahçe Türkiye'dir" cümlesiyle dalga geçenin kafasına bu görüntünün kaydını geçir, olsun, bitsin.
Şüphesiz "Ne var bunda? O yaşta hangi çocuğu, hangi stadyuma götürsen aynı şeyi hisseder, aynı şeyi söyler" diyen tipler olacaktır.
Bir tanesi "iki direk arası" bir avuçlardan bugüne gelen aristokrasi meftunu, diğeri bir zamanlar Türkiye'nin ikinci kalabalık kitlesi iken şimdilerde semtinden dışarı çıkamayan, sonuncusu ise kendini hamsi gibi nimetten sanan takım mensuplarının böyle şeyler söylemesi normal olur. Zaten "Fenerbahçe bu süreçte nasıl yıkılmadı?" sorusuna kafası basmayanlar da bunlar. Ve bunlar var ya bunlar, Yeşilçam filmlerinin de neden hep Fenerbahçe üzerinden çekildiğini bilmezler. Aslında eşşek gibi bilirler de "Yönetmen Fenerliydi" deyip, geçerler.
Neyse, konumuz onlar değil. Maruzatım şudur asıl.
Muhterem yönetim kurulumuza sesleniyorum.
Bu çocukları stadyuma daha fazla getirin lütfen.
Tamam, bilet fiyatlarını düşürmeyeceksiniz, onu anladık. Ama bir güzellik yapın da şu stadyumun küçük bir bölümünü "bedelsiz" olacak şekilde çocuklara ayırın bari, istirham ediyoruz.
Sonra... Bir departman kurun mesela. Dernekler aracılığıyla, illerdeki okullardan getirilecek çocukların o bölümde maç izlemesi sağlansın. Çocuk Esirgeme Yurtları'ndan çocukların gelmesi organize edilsin.
Fenerbahçe sadece para kazanmasın, insan da kazansın.
Nazım Hikmet'in "Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar!. Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!" cümlelerini orada burada paylaşırken güzel ama bunun hakkını vermek ve "halk" denen şeyin de ağaçta yetişmediğini anlamak gerek artık. Çocuklar olmazsa, Fenerbahçe olmaz.
Devamı ...
20 Ocak 2012
58. Maddenin Değiştirilmesi Şikedir, Şikeci de Kulüpler Birliğidir.

Kulüpler Birliği'nin aldığı karar 3 Temmuz tarihinden beri yürüyen, haksız, adaletsiz ve izansız sürecin en çirkin adımlarından biridir. Bu karara karşı net ve açık tek bir tutum alınabilir, red, bütünüyle, tümüyle, her açıdan red.
1- Adil yargılanmanın ve bağımsız yargının olduğu hiçbir ülkede, yargı mensupları bir suça karşı mücadele etmeden önce yürütme organından müsaade almazlar. Böyle yapmayacakları gibi bir takım siyasi hesapları gözeterek soruşturmayı "seçim sonrasına bırakma" gibi bir tutum içerisinde de yer almazlar.
2- "Şike soruşturması" adıyla bilinen soruşturmanın 2 Temmuz 2011 günü Başbakan'a verilen 3 saatlik bir brifing ile başladığı, 6 Temmuz'da yine İçişleri Bakanlığı'na bağlı ve sorumlu olan İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından yapılan "19 maçta şike ve teşvik primi tespit edildi" açıklamasıyla devam ettiği, Erdoğan Bayraktar'ın "ince ayarlar yapıyoruz" açıklaması ile de ifşa ettiği şekilde siyasallaştığı bugün artık ortadadır.
3- Şu veya bu kulübün şike yapıp yapmadığı bir tartışma konusu olsa da bugün üzerinde tartışma yapılamayacak tek konu süreç boyunca insan haklarının çiğnendiğidir. Soruşturma süreci başladıktan sonra masumiyet karinesi bütünüyle ihlal edilmiş, medyaya sızdırılan bilgi ve bir takım bulgularla bir kamuoyu algısı oluşturulmuş, soruşturmanın gizliliği ilkesi bu yolla ihlal edilmiş, televizyon programlarından gazete sayfalarına kadar normalde iddianamede yer almaması gereken ve özel hayatı ilgilendiren teknik takip dökümanları ile şüphelilerin manevi hayatları da tahrip edilmiş, her tür hukuksuzluk somut olarak uygulanmış, adil yargılanma ilkesi defalarca tahrip edilmiştir.
4- Süreç boyunca gerek emniyet, gerek yargı, gerekse medya tarafından insan haklarına yönelik bu saldırılar devam ettirilmiş, şüphelilere yönelik bir çok suç işlenmiş, bütün bunlar da bazı kesimler tarafından aktif bir şekilde desteklenmiştir.
5- Bu sürecin adaleti sağlamayacağı, adil yargılanma ilkesiyle bağdaşmadığı ortadadır. Adil yargılanmanın olmadığı bir yerde yargılamanın sonucu sadece siyasidir. Türk yargısı bunu sayısız mümtaz örnekle onaylamaktadır. En güncel örneği Hrant Dink davası olan liste, Berna, Ferhat, Cihan, Nedim, Ahmet, Mustafa, Mehmet Ali diye giden, gazetecilerden öğrencilere, köylülerden işçilere kadar uzanan bir çok isme sahiptir. Yargımız bir kitaptan bomba yaratacak maharete sahip olduğu gibi bir katili örgütünden soyarak tek başına bırakacak hikmete de haizdir.
6- Böyle bir ortamda, şike suçunun işlenip işlenmediğini belirtecek tek müessesese spor disiplin yargılamasıdır. Ancak TFF Başkanının seçim süreci ve sonrasında yaşananlar göz önüne alındığıdna TFF'nin de bağımsız bir iradesi olmadığı, belirli dengeleri göz önüne almak zorunda olduğu ortaya çıkmıştır.
7- Spor disiplin yargılaması ve spor ahlakı açısından şike suçunun cezası küme düşmektir ve bundan daha azı ancak şike suçunun işlenmesini teşvik ile bunun onaylanması anlamına gelecektir.
8- Küme düşme cezasının olduğu bir ortamda spor disiplini de bu ağır ceza sebebiyle daha adil karar verecek, daha büyük bir sorumluluk alacak, içtihat oluşturacak bu kararı daha ince eleyip sık dokuyacak ve en azından daha "adil" bir karar alma şansı artacaktır. Bu kararın olmadığı herhangi bir durumda, ceza hafif olduğu için TFF daha kolay etki altına alınabilecek, kamuoyu algısı, operasyonun biçimi ve derinliği çerçevesinde kendine biçilen rolü oynayabilecektir.
9- Bugün, Kulüpler Birliği adil bir yargılanmanın olmadığı bir ortamda, belirli dengeleri gözetmek zorunda olan TFF'den küme düşme cezasının kaldırılmasını istemiş, bunun yerine puan silme, avrupa kupalarına katılımın engellenmesi, puan silme cezasının play-off'tan önce açıklanması gibi bir paket önermiştir.
11- Bu paket sadece ve sadece Fenerbahçe için hazırlanmamıştır. Paketin amacı iddianamede adı geçen takımları bütünüyle kurtarmak, 3 Temmuz'dan beri oluşturulan algı çerçevesinde bütün günahları Fenerbahçe'ye yüklemek, Fenerbahçe'nin dahil olduğu bir ligin ekonomik avantajlarından istifade etmek ve bu arada Fenerbahçe'ye karşı da marj kazanmaktır.
13- Ancak TFF'nin vereceği herhangi bir karar uzman görüşü sayılacak, mahkeme delillerde bulamadığı "şike yapılmıştır" gerekçesini en nihayetinde bulacak, şu anda tutuklu yargılaması devam eden yöneticilere yönelik ağır yaptırımlar bahis konusu olacaktır. Adil bir yargılamanın olmadığı, delillerin sızdırıldığı, kamuoyu algısı yaratmak için medya eliyle sistemli bir operasyonun sürdürüldüğü süreç en nihayetinde delillere bakılmaksızın, savunmaların önemi kaybettirilerek, ceza verme noktasına gelecektir.
Bütün bu şartlar altında,
Fenerbahçe yönetimi, başkanı ve taraftarları defalarca 58. maddenin kaldırılmasını istemediklerini beyan etmiş, şike suçunun cezasının küme düşme olduğunu belirtmiş, adil bir yargılamadan başka bir şey talep etmemiştir.
Bu süreçte nefret güdüleriyle veya sadece fırsatçılıktan sürece kanalize olup, adil yargılanma hakkını hatta savunma yapılmasını bile gözetmeden karar verilmesini isteyenlerin son diktiği idam gömleğini Fenerbahçe taraftarı reddetmelidir.
Bu organize zulüm bataryası, kendi iradesi dışında başlayan bir operasyondan maksimum faydayı sağlamak, Türk sporunda yıllardır kaybettiği pozisyonu tekrar kazanmak için yeni yeni yöntemler bulup, gözünün önünde gerçekleşen adaletsizliklere bile ses çıkaramazken,
Siyasallaşmış bir yargının, iradesi elinden alınmış bir TFF yönetiminin, intikamcı ve fırsatçı kulüplerin kaybettiği ahlakı ve hukuk kurallarını korumak,
Adalet, hukuk, insan hakları gibi temel değerleri ifade etmek gerekmektedir.
Bugün 58. maddedeki küme düşme cezası, suçu olmayan kimsenin korkacağı bir ceza değildir. Suçu olanların da spor ahlakı gereği bu cezayı kabul etmesi gerekir.
Bugün, 58. madde sadece suçlunun hak ettiği bir cezayı değil, spor yargılamasının adil olmasının da garantisidir. Bu garanti ortadan kaybolursa, baskı altına alınmış bir iradeye sahip şahıslar, ne şiş yansın ne kebap mantığı ile eyyamcı bir karar verecek, bunu da hukuk adı altında pazarlayacaktır.
58. maddenin kaldırıldığı bir ortamda TFF'nin iradesi de, etkinliği de, yargılaması da geçersizdir.
58. maddenin kaldırıldığı bir ortamda, TFF şike var da dese yok da dese bunun hiçbir anlamı bulunmamaktadır.
Bugün Fenerbahçeli futbolcuların alınteri ile kazandıkları kupaları ince ayarlarla almak gibi aşağılık pozisyonlara düşenlerin, kozmik odalara sızıp fotokopilerle karar çıkartmaya çalışanların, henüz yargılaması devam eden insanları peşinen suçlu kabul edip aklanmasını bekleyenlerin sahip olduğu ahlak da buz gibi ortaya çıkmıştır.
Fenerbahçe'nin uğradığı iftiranın ve haksızlığın teyidi, er geç ortaya çıkacaktır.
Adalet istiyoruz. Bu kadar adaletsiz bir düzenin parçası olmayı da reddediyoruz.
Canlı yayında, verdiği oyu gösterme cesareti olmayan, hem her suçu Fenerbahçe üstüne yükleyip hem onun üstünden kesesini doldurmaya çalışan, ahlak, hukuk, insaniyet gibi kelimeleri ancak akçeli işlerin yanında durunca algılayabilen, siyasetle yaşadıkları çok boyutlu ilişkiler sebebiyle eğriye eğri, doğruya doğru deme imkanını kaybeden, iradesi elinden alınmış insanların vereceği her kararı da reddediyoruz.
58. maddenin değiştirilmesi teklifi ile Türk sporuna karşı bir şike yapılmıştır, şikeciler kulüpler birliğidir ve bugün Fenerbahçe bütün bunların uzağında, hakkını aramaya devam etmektedir.
Adalet gelene kadar da bu pozisyondan bir milim geri adım atmayacağız. Lefter'in çubuklu formasına elini bile süremeyeceklerle, Lefter'in formasını giyenler arasındaki fark işte bu kadar basittir.
Devamı ...
19 Ocak 2012
İşte O Komplo Teorisyeni, Fanatik Avrupalı

Ekip olarak uzun süredir devam ettirdiğimiz dış temaslar sonunda bir netice verdi. Bildiğiniz gibi 3 Temmuz sürecinin başından beri -her ne kadar yazdığımız 1300 yazıda buna dair tek bir örnek olmasa bile- esasında cemaatin Fenerbahçe'ye komplo kurduğunu söylüyor, fanatik olduğumuz için de bu MÜKKKKEMMMEL delilleri göremiyorduk. En sonunda bizim gibi düşünen, objektif olamayan, fanatik bir Avrupalı bulduk.
Kendisi elbette necip medyamızın neredeyse Hz. İsa statüsü verdiği Cornu kadar önemli olmasa da bir avrupalı ve altı üstü Avrupa İnsan Hakları Komiseri. Avrupa Konseyinin bağımsız bir parçası olarak, konseye üye devletlerdeki insan hakları ihlallerini araştırmak ve bu hak ihlallerine karşı Avrupa kamuoyunu bilgilendirmekten mesul. BM ve AB ile birlikte çalışıyor. (yukarıda fotosu var)
Peki Thomas Hammarberg bugün neden burada? Çünkü geçenlerde bir rapor yayınladı ve Türkiye'deki insan hakları uygulamalarını analiz etti. Raporunda sanat eseri soruşturmalar yaratan, 10 üzerinde 10 alan, dünyanın gıpta ile baktığı, turbo takmış, her tür delili bulan yargı sistemimiz ve emniyet güçlerimiz de elbette yer alıyor. Biz de o rapordan belli başlı bölümleri burada paylaşalım dedik. Bakın ne diyor Hammarberg
Adalette aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır.
Yargılama öncesi soruşturmanın niteliğinin ve savcıların rolünün ceza davalarının süresi üzerinde güçlü bir etkisi olduğu düşünülmektedir.
Soruşturmalar, adli konularda uzmanlığı yeterli olmayabilen kolluk kuvvetleri tarafından yürütülmekte ve kanıtları genellikle aşırı miktarlarda gizli dinleme kayıtlarından oluşmaktadır.
Türk savcıların, öncelikle sağlam şüpheler oluşturmak üzere delil toplamak yerine, şüpheli kişilerin yakalanmasından delillere doğru ilerlemek gibi köklü bir alışkanlıkları olduğu gözlenmekte.
Delil toplama işinin iddianame hazırlandıktan sonra bile devam etmesi, davaların ve tutukluluğun uzun sürmesini doğrudan etkilemektedir.
Özellikle terör ve organize suç davalarında iddianamelerin aşırı uzunluğu endişe vericidir. Bu dinlenen telefon görüşmelerinin tasnif edilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır.
Yargılama sona ermeden, davaların uzun sürmesine itiraz etme imkanı tanıyan etkili bir hukuk yoluna ihtiyaç vardır.
Masumiyet karinesi ilkesini korumak son derece önemlidir. Daha az kısıtlayıcı alternatif önlemler (Adli kontrol, kefaletle salıverme, yurt dışına çıkış yasağı gibi) tutuklama yerine kullanılmalıdır.
Tutukluluk sürelerinin Avrupa Konseyi standartlarında öngörülen asgari süreyle sınırlanması konusunda usule ve uygulamaya ilişkin eksiklikler adli sistemin çalışmasıyla ilgili olumsuz bir algı yaratmakta.
Mahkemelerin, tutukluluk süresini uzatma kararı verirken yeterli bir neden göstermeyip “ suçun niteliğine, kanıtların durumuna ve dosyanın içeriğine istinaden” şeklinde basmakalıp ifadeler kullanmasını AİHM'si defalarca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bulmuştur.
Özellikle devlet güvenliğine karşı işlenen suçlarda tutukluluk süre sınırı aşırı uzundur.
Türk makamları sağlık koşulları tutukluluk için uygun olmayan kişilerin tutuklanması ya da tekrar cezaevine gönderilmesi nedeniyle AİHS nin 3. Maddesini ihlal etmekte.
Polis memurunun elinde kötü muamele maruz kalan başvuru sahibinin uğradığı hasar için bir hukuk yolu bulunmamaktadır.
Özellikle işkence ve kötü muameleyle bağlantılı olarak sorunlardan biri bağımsız tıbbi delillerin mahkemeler tarafından nadiren kabul edilmesidir.
TCK ve Terörle Mücadele Kanunda sıralanan hükümlerdeki suçların tanımı ve kurucu unsurları konusunda, mahkemelerin geniş yorumu endişe vericidir
Türk savcıları ve mahkemeleri, TCK nın 220 maddesinin 8. Fıkrasını şiddet unsuru içermediği halde bir terör örgütünün herhangi bir amacıyla çakıştığını düşündükleri açıklamaları da kapsayacak şekilde kullanmaktadır.
Yapılan bir açıklamanın içeriğinin gerçekten şiddete teşvik ya da terörizm propagandası oluşturup oluşturmadığı ya da hangi bağlamda yayımlandığı değerlendirilmeden yayımcı mahkum edilebilmektedir.
Türkiye’deki ceza yargılamaları, çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkesi bakımından kaygı uyandırmakta ve savunma hakkına getirilen temel kısıtlamalar olarak görülebilecek unsurlar içermektedir.
Tutuklu olarak yargılanma durumunda, kendisine yöneltilen suçlamaların dayanağına etkili bir biçimde itiraz etmesi için tutukluya fırsat tanınması gerekir.
Gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın durumunda, iddianame, gazeteciler tutuklandıktan 6 ay sonra yetkili mahkeme tarafından kabul edilene kadar Şener ve Şık’a herhangi bir kanıtın ifşa edilmemiş olması, onları tutuklanmalarının hukuka uygunluğuna itiraz etme imkanından fiilen mahrum bırakmıştır.
Mevcut mevzuat özel yetkili savcıları, basit suç ortaklığı olduğu durumlarda bile, ortada bir suç örgütü olduğunu iddia eden suçlamalar yapmaya teşvik etmektedir.
Adalet Bakanı hala HSYK’nın başkanı, müsteşar doğal üye ve 4 üye Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Venedik Komisyonu, Türk yargısının temsilcisi olmayan üyelerin seçiminin yürütme değil, Meclis tarafından yapılması görüşünde.
Yürütmenin, HSYK nın seçimi sürecine belli bir etkide bulunmaya çalıştığı ve kurula çoğu durumda Adalet Bakanlığının tercih ettiği adayların seçildiği yönündeki iddialar endişe verici.
HSYK tarafından üst mahkemelere yeni atanan hakimlerin birbirine benzer oylama şekilleri, yürütmenin yargı üzerinde artan etkisi olarak değerlendirilmektedir.
Ergenekon, Balyoz ve Deniz Feneri gibi bazı önemli davaların hakim ve savcılarına karşı başlatılan disiplin yaptırımları medyada kayda değer bir dikkatle karşılanmış ve kamu oyunun yargı bağımsızlığı algısını önemli ölçüde etkilemiştir.
Savcılar ve hakimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin yasa maddelerini yorumlamalarında orantısızlık var.
AİHM’sinin içtihadına uygun olarak, terörizm ya da örgüt üyeliği suçları ile düşünce, ifade, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü kapsamına giren eylemler arasındaki sınır konusunda savcılar ve hakimler eğitilmelidir.
TCK nun 153. Maddesi ve Terörle Mücadele Kanunun 10. Maddesine dayanarak, duruşma öncesi kanıtların ifşa edilmesine getirilen kısıtlamaların aşırı kullanımı frenlenmelidir.
fanatik işte!
Devamı ...








