27 Temmuz 2011
Korcan'ın Kardeşi İlhan Çelikay'la Röportaj
NEDEN İLHAN ÇELİKAY?
İlhan Çelikay 28 yaşında. Geçen yıl Türk Telekom'da oynamış, kardeşi gibi o da futbolcu. Bu sene Şanlıurfaspor'da forma giyecek. Sabah gazetesindeki Korcan'la ilgili haber üzerine yazmış olduğumuz yazının ardından kendisiyle bağlantı kurma şansımız oldu. 3 Temmuz'dan bu yana kardeşi ile ilgili yapılan onca yorum, haber ve değerlendirme sonrası kendilerini linç eden anaakım medyanın pek yapmadığı bir şeyi yapıp kendisine bir röportaj teklif ettik, sağolsun kırmadı bizi. İnternet üzerinden interaktif bir konuşma yaptık kendisiyle. Bize zaman ayırdığı için teşekkür ediyoruz bir kez daha.
Fatih: İlhan Bey sanırım siz de sporcusunuz, şu an hangi takımda oynuyorsunuz?
İlhan Çelikay: 2. Ligde bir sürü takımda oynadım halen de oynuyorum seneye büyük ihtimalle Şanlıurfaspor'da oynayacağım.
Fatih: Soruşturma kapsamında savcılık ya da emniyet sizin de ifadenize başvurdu mu?
İlhan Çelikay: Hayır.
Fatih: Sabah'ın haberinde geçen Yusuf Turanlı, Korcan'ın ne kadar süredir menajeri?
İlhan Çelikay: Yaklaşık 6 aydır, Yusuf Turanlı Korcan'ı Diyarbakırspor'dan Sivasspor'a götüren menajerdir.
Fatih: Sabah gazetesindeki ses kayıtlarında geçen araba mevzusu nedir? Korcan Mayıs, Haziran, Temmuz döneminde herhangi bir yeni araba aldı mı?
İlhan Çelikay: Kendisine, birinci derece ve ikinci derece yakın akrabalarından herhangi birine maçtan sonra alınan herhangi bir araç yoktur. Korcan' ın yaklaşık 4-5 aydır araba almakla ilgili istekleri vardı. Bunun için defalarca galerilere gidildi. En son Avcılar Borusan'da karar kılınıp Borusan'dan BMW 3.20 araç alımıyla ilgili görüşmeler yapılıp 1500 TL de kapora vererek araç beğenilmişti. Araç bir kısım peşin, bir kısım ise krediyle alınacaktı. Fakat Borusan'ın başvurduğu bankalar Korcan'a babamın ek kartı sebebiyle (yani babamın borcu sebebiyle) kredi başvurusunu kabul etmedi, Borusan da kaporayı iade etti, bununla ilgili elimizde belgeler mevcut.
Fatih: Korcan'ın istediği aracı alabilecek maddi gücü yok mu?
İlhan Çelikay: Korcan'ın Sivasspor'la bu yılki sözleşmesi 450.000 TL'dir. Benim Urfa'yla ilgili sözleşmem 175.000 TL'dir. Babam ticaretle uğraşır, annem ev hanımıdır. Her aracı alabilecek maddi gücümüz var.
Fatih: Korcan tam olarak neyle suçlanıyor bu konuda bilginiz var mı?
İlhan Çelikay: Suçlamayla ilgili tam anlamıyla bir bilgimiz yok.
Fatih: Kendisine ne gibi suçlamalar yöneltilmiş?
İlhan Çelikay: 20'ye yakın soru sorulmuş Korcan'a.
Fatih: Maçta yediği golle ilgili bir soru sorulmuş mu kendisine?
İlhan Çelikay: Korcan'a "neden böyle gol yedin" şeklinde direkt olarak bir soru yok, İki ve üçüncü şahısların kendi aralarındaki konuşmalarında bu golle ilgili ifadeleri sorulmuş Korcan'a. Ne saçma ki "bak bunlar böyle konuşmuşlar ne diyorsun?" diye sorular var.
Fatih: Kim bu bahsi geçen ikinci ve üçüncü şahıslar? Gazetelerdeki konuşmalarda ismi geçen sahışlar mı?
İlhan Çelikay: Evet, menajeri ve ben / menajeri ve Korcan'ın hayatında görmediği adamlar.
Fatih: Korcan'a sorulan sorular genellikle menajeri Yusuf Turanlı üzerine yani?
İlhan Çelikay: Genelde değil neredeyse hepsi onunla ilgili.
Fatih: Bu bahsedilen menajer yani Yusuf Turanlı Sivasspor'da başka oyuncuların da menajerliğini yapıyor mu?
İlhan Çelikay: Yusuf Turanlı'nın başka hangi futbolcuların menajeri olduğunu bilmiyorum, lisanssız menajer olduğu için hiç bir futbolcunun imzası yoktur.
Fatih: Korcan'ın banka hesaplarında maç öncesi ya da maç sonrası olağan olmayan bir hareketlilik, buna dair gösterilen bir kanıt var mı?
İlhan Çelikay: Hayır kesinlikle yok, tüm ailemizin banka kayıtları incelenebilir. Zaten bu konuda herhangi bir soru sorulmamış.
Fatih: Korcan'ın ruh hali, morali nasıl, ne düşünüyor bu operasyonla ilgili?
İlhan Çelikay: Neden içeride olduğuyla ilgili en ufak bir fikri yok. Sürekli ben neden buradayım diye soruyor. Korcan kişiliği, karakteri itibariyle soğukkanlı bir insandır. Çok üzgün evet ama çok güclü bir sekilde bekliyor. Koğuşunda herkes de Korcan'ın suçsuzluğunu biliyor, hatta bu kişierin avukatları bize yardım etmek için başvurdular, hepsinin ifadesi Korcan'ın içeride olmasının hukuki olarak bir cinayet olduğu şeklinde.
Fatih: Kimlerle aynı koğuşta kalıyor?
İlhan Çelikay: Mecnun Odyakmaz, Serdal Adalı, Tayfur Havutçu, Bülent Uygun, Ümit Karan ve diğerleri... 13-14 kişi aynı koğuşta kalıyorlar.
Fatih: Korcan telefonlarının dinlendiğine dair bir şüphe duyuyor muydu?
İlhan Çelikay: Hayır. Futbolcu olduğundan dolayı cok arayan soran oluyor, bunların bir kısmı da maddi yardım beklediğinden dolayı maç haftası telefonunu değiştirmisti. Açıkçası ben Korcan'ın telefonunun hiç dinlendiğini düşünmüyorum, menajeriyle yaptığı konuşmalar vardır kayıt olarak sadece. Biz abi-kardeş olarak her gün konuşmuşuzdur, son zamanlarda bu görüşmelerin çoğu da araba alımı ile ilgiliydi, bu konuşmaların hiçbirinin kaydı yok mesela.
Fatih: Korcan Fenerbahçe maçında hatalı gol yemese sizce operasyon kapsamında gözaltına alınır mıydı?
İlhan Çelikay: Kesinlikle hayır. Maçtan sonra çok üzgündü, bir hafta terapi için yoğun çaba verdim. "Bu sezon 40 gol yedim ilk kez kişisel bir hatadan gol yiyorum ve bu maça denk gelmesi büyük bir şanssızlık benim için" diyordu.
Fatih: Korcan bu sene Sivasspor'da kiralık değil miydi?
İlhan Çelikay: Evet geçen sene ilk dönem Diyarbakirspor' da kiraliktı, devre arasından sonra 1,5 yıl olmak üzere Sivasspor'la kiralık olarak sözleşme yapmıştı.
Fatih: Size göre operasyonun amacı ne? Genel olarak diğer etkenler de düşünüldüğünde futbol dünyasından birisi olarak sizin izleniminiz nedir operasyona dair?
İlhan Çelikay: 14 Nisan'da çıkan bir yasa için 10 ay oncesinden takibe başlanılmasını siz nasıl yorumlarsınız ya da 22 Mayıs'ta biten Süper Lig'den sonra neden 3 Temmuz'da operasyon başlatılmıştır? Açıkça yasa varken şike yapıldığını görerek buna tahammül etmek suçtur. Beni diğer insanların ne yaptığı ilgilendirmiyor, benim canım, kanım kardeşim suçsuz yere içeride yatıyor şu an.
Kesinlikle bir kuruş, bir lira, bir araba, menfaatimiz yoktur, Korcan Spor Akademisi okuyan 23 yaşında Beşiktaş kalecisi olmuş, Sivasspor'da oynayan, A2 milli takımının kalecisidir. Hangi akla mantığa sığar en az 15 sene daha oynayabilecek birisinin bir araba için kendi kariyerini feda etmesi. Ailemizde böyle bir şey asla söz konusu olamaz. İtirazımızda da belirttigimiz gibi kesinlikle yargılamaya karşı değiliz ama 6 ay sonra Korcan serbest kalırsa bir sporcunun 6 aylık ve muhtemel geleceğini etkileyecek kaybını kim ödeyecek?
Fatih: Korcan'ı cezaevinde futbol dünyasından kimler ziyaret etti?
İlhan Çelikay: Ailesi, eşi dostu, Sivasspor camiasından bazı kişiler ve bazı eski hocaları ziyaret etti.
Fatih: Korcan'ın resmi olarak tutuklanma gerekçesi neydi?
İlhan Çelikay: Avukatımızın söylediğine göre Korcan'ın delil karartabileceği gerekçesiyle tutukluluğunun devamını istenmiş.
Fatih: Delil mi karartacakmış Korcan?
İlhan Çelikay: Evet bütün belgeler, Korcan'ın telefon kayıtları, banka hesapları ellerinde olmasına rağmen neyin delil karartmasıdır? Emniyette Korcan'ın üst düzey yetkililer tarafindan sorgusu bir gün önce yapıldığı halde bir odaya alınıp "senin suçsuz olduğunu biliyoruz ama suçluları bize açıkla" diye baskı yapılmış. Korcan bildiği her şeyi anlattığını defalarca söylemesine rağmen bu muamele yapılmış.
Fatih: Ulusal medyadan herhangi bir röportaj talebi gelmedi mi hiç size?
İlhan Çelikay: Radikal gazetesinden geldi, onlara verdim bir röportaj. Pazar günü yayınlandı, ufak bir yazı diyelim. Fotospor'dan geldi bir röportaj talebi ancak o da henüz gerçekleşmedi.
Fatih: İlgili ilgisiz herkesin konuştuğu televizyonlarda bu konuyla ilgili herhangi bir canlı yayına davet edilmediniz mi?
İlhan Çelikay: Hayır, avukatımız canlı yayına bağlanmak istemesine rağmen bir-iki kez programa ulaşamadık. Artık avukatımızın görüşleri doğrultusunda elimizdeki bilgi ve belgeleri paylaşacağız, bugün itibariyle korcancelikay.com sayfamız faaliyete geçti. Hiç kimseden bir çekincemiz ve veremeyecek tek hesabımız yok. Alnımız açık, içimiz rahat, Korcan'ı bilen bilir.
Fatih: Sorgu metinleri siz de ya da avukatınız da var mı?
İlhan Çelikay: Korcan'ın emniyet, savcılık ve hakime ifadeleri, Yusuf Turanlı'nın emniyet, savcılık ve hakim ifadeleri, itiraz dilekçelerimiz, Korcan'a hediye edildiği iddia edilen Mini Cooper'a ait belgeler, kredi talebine verilen red belgeleri, kaporanın bize iadesinin belgeleri hepsi bizde mevcut.
Fatih: Mini Cooper olayını gazetelerde görmüştük. Bu Mini Cooper olayı sorulmuş mu?
İlhan Çelikay: Korcan'a "Mini Cooper hediye edilmiş ne diyorsun?" sorusu sorulmuş, Korcan hiç bir bilgisi olmadığını söylüyor. Araç şu an Emniyet'te tutuluyor hâlâ.
Fatih: Kimin adına kayıtlı bu araç?
İlhan Çelikay: Başka bir şahsa ait. Korcan'a hediye edildiği iddia edilmesine rağmen araç başka birinin evinin önünden alınıyor.
Fatih: Korcan'ın bu şahısla bir tanışıklığı var mı?
İlhan Çelikay: Korcan'ın bu şahsı ne görmüşlüğü, ne ismini duymuşluğu var.
Fatih: Söylemek istediğiniz başka şeyler var mı? Benim sorularım bu kadar.
İlhan Çelikay: Basın inanılmaz bir karalama kampanyası uyguluyor. Korcan'la uzaktan yakından alakası olmayan konular Korcan'ın üzerine atılıyor, Korcan asla şike yapmaz.
Fatih: Teşekkür ederim İlhan Bey, kardeşiniz için tekrar geçmiş olsun umarım kısa sürede özgürlüğüne kavuşur.
İlhan Çelikay: Teşekkür ederim.
Devamı ...
Türk Futbolunu Kurtaracak O Müthiş Kadro
Arada bir "objektif" arkadaşlarımızın da gönlünü alalım. İşte Türk futbolunu kurtaracak, ağızlarından çıkan iddiaları ballandıra ballandıra 70 çeşit mecrada paylaştığımız o harikulade isimler. İnsanlığın yüz akları. Aynı gemide olanlar ne kadar şanslı!
Soldan sağa: Emenike'nin para sayarkenki görüntülerini bir tek kendisi gören Ekrem Açıkel, İntihal ettiği yazısıyla Taraf'ta yazmaya başlayan Rasim Ozan Kütahyalı, Futbolcuğunda kasap olarak anılan büyük hakem Erman Toroğlu, "Bikini" olayı akıllardan çıkmayan herkesin sevgilisi Ahmet Çakar, Bir hakemi haksız yere suç işlemekle itham edip iddiaları asılsız çıkınca 11 ay 20 gün hapis cezası alan Serhat Ulueren ve tabi Master Jedi Judge Baransu.
Devamı ...
Judge Baransu Eğitim ve Gelişim Okulları
Bu topraklardan petrol çıkmadı. Bor'a, Toryum'a çok sardık ama onlar da tutmadı. Elmasımız desen yok, altınımız azıcık, Şevki Yılmaz'ın da Mardin'in Mazı Dağında olduğunu müjdelediği "1 TRİLYAR" Dolarlık "Fosfos" madeninden de hala haber alamadık. Ancak Cenab-ı Allah, başka hiç bir millete nasip etmediği en mümtaz kullarını hep bize verdi. Şu dönem, Mehmet Baransu, diyorum ki şükürler olsun.
Vallahi mübarek bambaşka bir insan. Politikacı. Kahin. Polis. Mahkeme. Hakim. Savcı. Avukat. Mühendis. Filozof.
Bunca üniversite, şunca fakülte var topu bir araya gelse, böyle bir süper insan çıkartamazdı.
Bugün bir kere daha bizi heyecana sürükledi, diyor ki: "şeytan diyor elimdeki belgeleri yayınlayayım, herkes kendi hükmünü kendi versin"
Vallahi ne güzel! Bu ülkenin emniyeti savcıya bağlı değil, teşkilat da zaten adli kolluk hizmeti vermiyor. Baransu'muzun emrinde, ona belge taşımak için çalışıyor, paşalar paşası da lütfederse, kendisinin malik olduğu belgeleri, biz naçiz kullardan oluşan toplumla paylaşacak ki hükmümüzü verelim.
Öneriyorum, her şeyi kapatalım. Baransu Eğitim ve Gelişim Okulları açalım. Hızlandırılmış kurs programını da aşağıya yazıyorum.
BARANSU İLERİ HUKUK TEKNİKLERİ
Bilgi, belge ele geçirmeK, polis fezlekelerinden suçluyu bulmak, zanlının savunmasını akıldan geçirmek metoduyla hüküm vermekten oluşan, hızlı, pratik, zaman kaybına engel olan teknikler.
BARANSU MÜHENDİSLİK
Cep telefonuyla uçak, helikopter düşürme gibi ileri mühendislik teknikleri. Daha öte kurlarda "Twitterla kamyon patlatma", "Facebook ile gemi batırma", "Telgraf telleriyle bina yıkma"
BARANSU OKUMA TEKNİĞİ
26 Klasör dosyayı 5 günde okumanızı sağlayacak müthiş yenilik. Klasörleri zaten okumuş olan polisler nasıl bulunur, bu polislerin yazdığı dökümanlara nasıl ulaşılır, onları nasıl kendin yazmış gibi yayınlarsın.
BARANSU KRİMİNOLOJİ
Bilgisayarlarda çıkan word belgelerinden örgütsel bağlantı kurma jimnastiği ile suç bilimine giriş. Suçlular nasıl saklanır, örgütsel bağ kurarlar? Annenizin kek olarak size lanse ettiği unlu mamül esasında hükümeti devirmek için yapılmış bir bombanın fitili, anneniz de gerçekten eşsiz benzersiz bir katil olabilir mi?
BARANSU KEHANET TEKNİKLERİ
"Çok müthiş deliller var", "Allahıma böyle delil görmedim", "İnanılmaz şeyler", "Şok edici gerçekler", "Akılları dansöze çevirecek bulgular", "İtiraflar" gibi cümlelerle "Yakında", "Az sonra", "Bir süre sonra", gibi kelimeleri birleştirerek geleceğe dair kestirimde bulunmanın eşsiz yolları. Bu şekilde oluşturulan kehanetler gerçekleşmeyince hiç bahsetmemek için Zen Tipi sessizlik egzersizleri.
BARANSU EDEBİYAT
Wordde kıvrak copy paste taktikleri. Cümleler seninmiş gibi yapmaca. Evine gönderilen belgeleri word dökümanı haline getirip, uygun şekilde birleştirme. Haftada en az bir adet"şok edici gerçekleri açıklayan emsalsiz bir eser" garantili.
Devamı ...
26 Temmuz 2011
"Bu Yazı Canınızı Sıkabilir"
Bazı süreçler vardır. Can sıkıcı, bunaltıcıdır, fakat ne olursa olsun bir şeye hizmet ederler. Bu süreç de sonucu ne olursa olsun öyle olacak. Bir şeylerle suçlanan bir adamın evinden alınma görüntülerinin başka bir adamın evinde çıkan silahlarla birlikte montajlanması, idam mahkumu katilmiş gibi eşkal fotoğraflarının basılması herkesi isyan ettirdi. Suçu sabit olsa bile bir zanlıya yapılması vicdan yaralayan, soruşturmanın amacını sorgulatan eylemlerdi. Oysa bu hukuksuzluklar Türkiye'de ilk kez yaşanmıyor. Ahmet Şık ve Nedim Şener neredeyse 5 aydır tutuklular, alındıkları günden beri vicdanımız yaralı. Şimdi kimse tetikte beklettiği müthiş zekasını konuşturmaya çalışıp Ahmet Şık'la Aziz Yıldırım'ı bir tuttuğumu iddia etmesin. Aziz Yıldırım çok güçlü bir adam, milyonları arkasına alabilir, güçlü adamlarla hatta hiç sevmediğimiz adamlarla ilişkileri vardır, çıkıp televizyonlara hesap soran avukatları var. Diğer taraftan bu gazeteciler sahipsiz, 300 kişi bile değil onları mahkeme önünde bekleyen, 1000 kişi bile yürümüyor onlar için. Fakat bu süreçte uğradıkları muamele farklı değil. Onlar da yargısız infaza, iliştirilmiş gazetecilerin iftiralarına, kamuoyunda itibarlarının zedelenmesi için yapılan yalan haberlere, montajlara kurbanlar. Belki bu sürecin en büyük faydası da bu olacak. Bugüne kadar Ahmet Şık'ın isyanını görmemiş, duymamış, hatta önemsememiş Fenerbahçeli varsa 2 gün önce kendisinin yazdığı aşağıya kopyalayacağım mektubunu okusun. Bu sahipsiz insanların neler çektiğini, bu emir kullarının bu insanlara nasıl zulüm ettiklerini görsün. Empati yapmak, neden isyan ettiklerini anlamak için bir fırsattır.
Kaynak: Cezaevinden Bildirdiler (bianet)
"Okumaya başladığınız bu yazı canınızı sıkabilir. Eleştirilerin sivriliği belki sizi sinirlendirebilir. O yüzden sonda söyleyeceğimi baştan dile getireyim ki kimse alınmasın. Kızacak, alınganlık gösterecek olanlar da bu yazıyı okumaya devam etmesin.Devamı ...
Demem o ki sansürün kaldırılmasına özel bir anlam atfedip bunu balolarla "kutlamak", tören düzenlemek kadar abes bir gün başka memleketlerde var mıdır merak içindeyim. Cehaletimi hoşgörün mutlaka bir yerlerde böyle "anlamlı" bir gün kutlanıyor olabilir. Ama o kutlamaların yapıldığı yerdeki gazetecilerden 70'ten fazlası cezaevinde midir? Dışarıda kendilerini özgür zannedenler sırasını beklemekte midir? Gazeteciler hakkında binlerce dava açılmış mıdır?
En önemlisi sansürün ruhuna rahmet okutuyorken yine de böyle bir gün için kutlama yapılıyor mudur?
Sorular çok ve çeşitli. Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler. Farkındaysanız "kitaplar henüz basılmamışken yok edilmeye çalışılıyor mudur?" gibi kişisel kaçacak soruları da sormaktan imtina etmiş durumdayım. Ama var olan durumun ne olduğu zaten bu yazının da yer aldığı gazetenin ismi ele vermiyor mu? TUTUKLU.
İçeriğini sağlayanlarsa malum, ottan boktan konularla uğraşmaktansa sorunlu alanlara el atmaya çalışanlar. "Bu memlekette gazetecilik, sizin okuduğunuz, izlediğiniz ve nedense adına ana akım denilen medyada takip etmek zorunda kaldıklarınızdan ibaret değil" demiş ya da demek istemiş olanlar. Medyada çokça yer tutmuş olan gazeteciler sürüsüne dahil olmak istemeyenler diye de adlandırabilirsiniz.
4 Temmuz Türkiye'de basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü. Ne kadar heybetli, insana ne çok gurur veren bir gün değil mi? 70'ten fazla gazeteci cezaevindeyken, geri kalanları sırasını beklerken, herkesler hangi konuda ne kadar yazıp söyleyebileceğinin sınırını biliyorken. Biraz eskilere, çocukluğumuzun masallarına, efsanelerine bir bakalım. O masallarda, efsanelerde sıkça rastladığımız, kahramanların karşılaştığı ejderhalar, canavarlar vardı.
Çakmak çakmak gözleri, çatal dilleri, alevler saçtıkları ağızları ve burunları olurdu. Krallığının sınırlarına yaklaşanları bir lokmada yutarlardı. İnlerinde bolca kemik ve kurukafalar, kendisini yok etmeye çalışanların iskeletleri vardı. Kendisine biat edenler, düzenli olarak içlerinden birini kurban olarak sunardı o canavara. Kurulu düzen bozulmasın, canavar saldırıp hepsini birden yok etmesin diye.
Şimdilerde bu memlekette ejderhaların, canavarların özü de o masallardakinden farksız aslında. Tek farkı var. Görüntüsü. Bu canavar insan kılığında. Normal bir vücudu, ikişer eli ve ayağı, herkesi görebilen gözleri, her şeyi duyabilen (tele) kulakları var. Ağzından çıkan alevlerin yerini ise bolca safsata ve yalan almış o kadar. Kimi zaman takım elbiseler giyer kimi zaman üniforma görürüz üzerinde. Yeri geldiğinde cüppesiyle çıkar karşımıza. Bürokrat, politikacı, asker, polis, hakim, savcı gibi sıfatları vardır. Elbet gazeteci diye anılanları da.
Sıfatları ve kıyafetleri ne olursa olsun, artık gizlenemez hale gelen sahtelikleriyle, demokrat maskeleri ve iddialarıyla her birinin temsil ettiği şey aynıdır: güç ve vesayet. Mutlak iktidara sahip olmak istedikleri güç budalasıdırlar. Bazen vatan millet; bazen dil, din, bayrak; bazen de demokrasi derler. Yasalar, hukuk, yargı, bağımsızlık, çağdaşlık, kalkınma, adalet, zenginlik, eşitlik sık kullandıkları sözcüklerdir.
"Sivilleşme" çığlıklarıyla, en kutsal kıyafetler içinde çeşitli şekiller ve sıfatlar altında gizlenen bir gücün, vesayetin temsilcisidir her biri. Öyle bir güçtür ki bu emirler yağdırır, yönetir. Aldatır. Kandırır. Şantaj yapar. Suçlar. Hedefine koyduğunu "terörist" diyerek hapse tıkar. Yani o masallardaki efsanelerdeki canavarların yaptığı gibi bir lokmada yutar. Pençelerinin arasında parçalar. Yeri geldiğinde asker, polis; kimi zaman hakim savcı ama hiç şaşmaz bir şekilde her zaman medyadır o pençelerin adı.
Anlayacağınız gücün bilinen öyküsüdür bu yaşadıklarımız. Güç ebediyen var olur. Zayıflamış gibi göründüğü zaman bile güçlüdür. Değişiyor gibi göründüğü zaman bile değişmez. Değişen sadece sahipleridir. Temsilcileridir. Sözcüleri ve yorumcularıdır. Ve elbet zulmünün, baskısının niteliği ve niceliğidir değişen. Tarihin şaşmaz doğrusudur bu: Böyle gelmiştir, böyle gidiyor ve gidecektir.
İnsanlık tarihi boyunca anlatılan hep, devrildiği halde hiç değişmeden kalan iktidarların öyküleridir. Çünkü eskisini, kendinden öncekini alaşağı eden her güç, içinde, devirdiği gücün tohumlarını barındırır. Baskıcıdır, şiddettir, zulümdür, sansürdür, hapisliktir be tohumların adı. Zamanla devirdiğinin devamı haline gelen bu güç; demokrasi, eşitlik, kardeşlik, sivilleşme, hoşgörü gibi yalanlarıyla herkesi zehirler. Kabuslar ve zulümler denizi çıkar ortaya. Ayrıcalıklar eski ayrıcalıklardır. Kimlerin bundan faydalanabileceği değişmiştir o kadar.
Güç sahibi bu vesayet budalalarını korkutan kendileri gibi olan diğerleri değil, maskelerinin ardına gizlediklerini görüp müesses nizamlarına itaat etmeyenlerdir. İşte tam da bu yüzdendir bu zulüm. Bilirler ki; saltanatları korkuttukları müddetçe vardır. O yüzden safsatalarını türlü çeşitli şarlatanlıklarıyla anlatırlar. Anlattırırlar. Maskelerinin ardındaki görünmesin isterler. Bunun için vesayetlerine soytarılara benzeyen çakallar- sırtlanlar istihdam ederler.
Önlerindeki çanağa yem konulduğu sürece bu kokuşmuş düzeni, zulmü, demokrasi diye allayıp pullarlar soytarılar. Hatta padişah tek olsa da ortalıkta kelle kesme meraklısı soytarıdan geçilmez. Amiyane, eski püskü küf kokulu olsa da her devirde geçerli bir sloganı düstur bilir bu soytarılar "Eğer sonunda çıkarın varsa her şey mübahtır."
Biliriz açgözlüdürler her zaman. Ellerindekilerle yetinmez, asla doymazlar. Hep daha fazlasını isterler. Her teslimiyetten faydalanmaya çalışırlar. Demagoji sultanları, ideoloji despotları, vesayet demokratları, sahte sivillerdirler. Öyledirler, böyledirler...
Çok uzattım farkındayım. Konuyu da dağıtmış gibi görünüyor olsam da aslında tam da bugüne dair bir yazı bu. Neydi? Basında sansürün kaldırılışının yıl dönümü değil mi?
O halde bir alıntıyla noktalayalım bu yazının meramını. Arjantin'de diktatörlük döneminde Buenos-Aires valisi olan General Iberico Manuel Saint-Jean bakın ne demiş: "Önce tüm bozguncuları öldüreceğiz. Sonra işbirlikçilerini, ardından da sempatizanlarını, daha sonra da tarafsızları. En sonunda da korkakları." (IC)
Alınterinle oyna, Adalet için savaş!
"En büyük delilimiz, alın terimiz" hiç kimse kafasını çevirip bakmadı. Bir teknik direktör, futbolcularıyla bu pankartı açmak zorunda kaldı. Memleketteki bin tane futbol yorumcusundan, objektifine kadar kimsenin umurunda değil! Sanki vaka-i adiye. Hiç değil! Bir sezon boyu çektiği sıkıntıları bilen, Yeni Malatyaspor faciasından dönen, gittikleri her stadda kolkola taraftarla tezahürat yapan gencecik çocukların haykırışıdır bu.
Olmadık delillerle karşılaşıyoruz. Fenerbahçe Galatasaray'a teşvik primi vermiş, delili Şekip Mosturoğlu ile Adnan Sezgin'in "buluşalım" temalı telefon konuşması. Aziz Yıldırım Eskişehirspor'a "şike taktiği" vermiş, delili tesislerde yanında Eskişehirspor yöneticileri de varken "Böyle oynarsanız sizi yeneriz olmaz böyle" demesi, Konya maçından önce şike yapmışız, delili Yılmaz Vural'ın maçtan bir gün sonra tesisleri ziyaret etmesi. Zaten kendisini de serbest bıraktılar. Sezer ile Emenike serbest. Korcan şike yapmış, delili menejeriyle yaptığı araba almalı sohbet, bir de menejerinin kötü gol yedi diye hayıflandığını gösteren telefon konuşması. Sivasspor Başkanı şike yapmış delili soyunma odasında "Bu bizim itibar maçımız, her neticenin altında bir şeyler aranacaktır, dedikodular üretilecektir. Bu art niyetli kişileri engellemek sizin elinizde. Oyun kurallar içinde kazanmak için oynayacaksınız. Futbolda tekme tokat oynamak var mı? Maçı çirkinleştirmeden her şeyinizi sahaya koyun." demesi. Adam maç satan anasını da satar demiş, adama şike yaptın diyorlar!
Bugüne kadar, Fenerbahçe'nin şike yaptığını gösteren tek bir delil ortaya çıkmadı.
Alınterinizle oynayın diyoruz. Şayet alınterimizle oynayıp, yine kendi emeğimizle kazanmadıysak küme düşmeyi kabul ediyoruz.
Bu çocuklar bunu söylediler. En büyük delilimiz alın terimiz dediler. Şike yapıldığı iddia edilen maçlarda neler çektiğimizi, neler yaptığımızı milyonlarca insan izledi, buyrun siz de izleyin hepsi kayıtlı diye haykırıyorlar.
Sahada yendik. Sahada hepsini yendik.
İşi saha dışına çıkardılar. Polis fezlekelerinden iddianame, Emniyet yetkililerinden de Yargıtay Ceza Genel Kurulu yarattılar. Medyayı engizisyon mahkemesine çevirdiler, olmadık delilleri servis ediyor, bir tane soru sormadan hüküm veriyor, canlı yayında da infaz istiyorlar.
İşte burada bekliyoruz. Tek tek takip ediyoruz. Ne var? Ne var? Allah aşkına ne var? Biri de çıkıp diyemiyor ki, "İşte bu şikenin delilidir". Çıkardıkları her şeyi gördük, hepsini tarttık hiçbirinde bir şey bulamadık!
Adalet istiyoruz.
Adalet için savaşmak gereken zamanlardayız. Yalnız mahkemelerde değil, yalnız dava dilekçelerinde değil,
normal bir ülkede, demokratik bir toplumda olması gerektiği gibi, bağımsız yargının önünde değil,
Medyanın önünde, servis gazeteciliği ile, kendisini savcı zanneden muhabirlerle, engizisyon olmuş televizyon programlarıyla, ar damarı çatlamış prodüktörlerle,
Hepsiyle,
Savaşmak zorundayız.
Fenerbahçe taraftarı, Gökhan Gönül'ü sahada terini akıtırken de gördün, Alex'in formasını nasıl ıslattığını da. Semih'i ağlarken de gördün, Aykut'u da ellerini yukarı kaldırıp Allah'a yakarırken. Andre Santos'u arkadaşlarına koşarken gördün, Guiza'nın gözleri kıpkırmızı.
Onlar armanın hakkını verdiler.
Şimdi terlerine ve gözyaşlarına sahip çıkmamızı bekliyorlar.
Adalet için savaşmaya değmez mi? Adalet için mücadele etmeye değmez mi?
Bu ülkenin tüm vatandaşları, tüm yurttaşları, bu toplumun bir parçası olmakla gurur duyan, bu ülkeyi seven insanlar,
Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorsunuz?
Polis fezlekelerinde insanların konuşmalarının yeniden yorumlandığı, en büyük suçlamaların delilsiz ortaya atılabildiği, insanların suçlu olmadıklarını kanıtlamak zorunda oldukları, mahkemeye çıkmadan medya önünde manevi itibarlarının linç edildiği bir ülkede yaşamak istiyor musunuz?
Masumiyet karinesinin olmadığı, "şikeyle aramıza mesafe koyalım, bize suçsuz olduklarını kanıtlasınlar" yazanların en garip dedikoduları canlı yayında "soru" olarak sorabilecek kadar şirazesini kaçırdığı, eşkal fotoğrafınızın gazetede manşet olduğu,
"Belirlendi", "Yaptı", "Tespit Edildi", "İtiraf Etti" gibi bütün büyük iddiaların, hepsinin, külliyen fos çıktığı,
Ancak biçare, sesinizi duyuramadığınız bir ülkede yaşamak istiyor musunuz?
Adil yargılanma ilkesi ihlal edildi. Adil yargılanma ilkesinin olmadığı bir ülkede Emniyet gücünün "tespit ettik" açıklamasıyla hüküm giymeye razı mısınız?
Soruşturmanın gizliliği ihlal edildi. Muhabirlerin hakkınızdaki iddiaları, henüz iddianame bile kabul edilmeden, henüz siz neyle suçlandığınızı bile öğrenemeden, savunma hakkınızı kullanamadan, gerçekmiş gibi medyadan çarşaf çarşaf yayınlamasını istiyor musunuz?
Demokratik bir toplumun temel değeri olan bağımsız yargı ihlal edildi. Mahkemelere dışarıdan müdahale edilmesini, medya ve diğer baskı unsurlarıyla ile karar vermeye zorlanmasını, evrensel hukukun tüm kurallarının ayaklar altına alınarak, mahkemenin sembolik bir noter hizmetine çevrilmesini kabul ediyor musunuz?
Mantığın ve hukukun temel kuralları ihlal edildi. İddiayı ispatlama zorunluluğu, iddianın yalan olduğunu ispatlama zorunluluğu haline dönüştürüldü. Suç isnad ediyor ve sizden kendinizin suçsuz olduğunuzu kanıtlamanızı bekliyorlar. Masum olduğunuzu kanıtlamak zorunda olduğunuz bir totaliter kabusta kısılı kalmaktan hoşnut olacak mısınız?
Daha demokrat, daha özgür, daha mutlu bir Türkiye isteyenler,
Masumiyet karinesinin ayaklar altına alındığı, suizan ile insanların itibarlarının ayaklar altına alındığı, suçluluğun değil suçsuzluğun ispatlanması gereken, bağımsız yargının medya ve baskı unsurları ile iğfal edildiği, adil yargılanma ilkesinin yok edildiği bir ülke, daha demokratik, daha özgür, daha mutlu bir ülke olabilir mi?
Adalet için savaşın.
Üstümüze nasıl gelirlerse gelsinler, hangi yalan ve tahkirin limanına sığınırlarsa sığınsınlar, caddeyi dolduranlar, yaylaya çıkanlar, stadda öfke ile isyan edenler adalet istiyor.
Bir zamanlar Fenerbahçelinin mottosu "Efsane geri döndü"ydü. 7 sene şampiyon olamadıktan sonra, bir zamanların Fenerbahçe'sinin ayak sesini müjdeliyordu,
2000'lerde motto "Hep destek tam destek" oldu. İstikrarlı, sürekli büyüyen bir Fenerbahçe'nin sonunda en büyük zafere ulaşacağına inanıldı.
Bugün motto "Alınterinle oyna, Adalet için savaş"
Çünkü bugün Fenerbahçe taraftarı Türkiye'de herkes için adalet istemek zorundadır. Bugün demokrasiyi, insan haklarını, temel hak ve hürriyetleri, adil bir toplumun temel değerlerini, bağımsız yargıyı, adil yargılanmayı savunmak bizim üstümüze düştü.
Bu değerlerden nasibini almamış, vicdanını da güç aşkı ve nefretle karartmış yaratıkların karşısında, adalet demek, özgürlük demek bizim boynumuzun borcudur.
Türkiye'nin her tarafında, daha özgür bir ülke isteyenler ayağa kalkın, suç işlenmesine göz yummayın.
Demokrasiye, insan haklarına inananlar. Susmayın. Yapılanlara karşı ses çıkartın.
Otoriter yöntemlerle, kendisini mahkemenin üstünde gören polisin kibriyle, savcı olduğu hülyasına kapılan muhabirlerle, infaz organı olduğunu zanneden TV programlarıyla, ama adil olmayanlarla, ama hukuka saygı duymayanlarla, ama suç işlemeyi kendine hak görenlerle, ama hukuk devleti ilkesini anayasada geçen iki kelime zannedenlerle, mücadele edin.
Demokrasi diyenler, insan hakları diyenler, hukuk diye bağıranlar, sesiniz gür çıksın gür.
Çünkü bugün bu davanın odağında Fenerbahçe yok Türkiye var. Bu davanın odağında temiz spor yok ama bu davadan daha temiz bir Türkiye, daha adil bir Türkiye, hukukun üstün olduğu, adil yargılanmanın tartışmasız kabul edildiği, insan haklarına saygı duymanın temel bir kural olduğu bir ülke umudu çıkarmak elimizde.
Zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır,
Şeytanlarınızı kovun,
Adalet için savaşın, yalnız adalet için, bir tek adalet için.
Devamı ...
Sabah Gazetesi'nin Müthiş Haberciliği!
Bugünkü Sabah gazetesinin haberinde Korcan Çelikay’la menajeri arasındaki “şok” konuşma şöyle:
KORCAN ÇELİKAY: Abi kimseyle görüşmene gerek yok ki niye görüşeceksin yani... Dönüşte görüşürüz abi.
YUSUF TURANLI: Çünkü hediye pazar öğlene alacağım ben yani tamam.
KORCAN ÇELİKAY: Fark etmez abi. Sende ya da bende durması önemli değil yani.
5.20
"BMW DE GÜZEL OLUR AMA!Konuşmada şoke olmamızı gerektiren ne var onu pek anlayamıyoruz ama Türk basınının yüz akı editoryal bağımsızlık konusunda BBC’nin bile örnek aldığı yüce Sabah gazetesi böyle buyurduğuna göre el mecbur şoke olacağız.
20.05.2011 günü saat 14.30'da Korcan Çelikay (530xxx33xx), Yusuf Turanlı'yı (533xxx09xx) arıyor.
KORCAN ÇELİKAY: Ya bana hemen arabayı sattırdın heee...
YUSUF TURANLI: Geldim ben İlhan gelecek diye sorayım dedim araba gitmiş 1 gün önce valla satılmış. 5-20 bakarız.
KORCAN ÇELİKAY: Gelecekmiş abi evet.
YUSUF TURANLI: Başka bir şey buluruz yani... Audi de güzel 5-20 de güzel de yani
A5 ALACAKTIM AĞIRLIĞIM YOK!
KORCAN ÇELİKAY: Exculisev var ya galeri.. A5 vardı orada da... 59 bin Euro demiş...
İşte birine karar verdik alacaktık şey yok ağırlığımız olmadığı için.
YUSUF TURANLI: Ama ne kadar bekledik da baksana yani söyledik de.
KORCAN ÇELİKAY: Bırak... Bırak diyorum abi ya (Gülüyor).
YUSUF TURANLI: Anca o kadar oldu (Gülüyor) olmadı gider o... Şeye bakarız o senin söylediğin arabaya bakarız... (İlhan Çelikay'ı kastederek) İlhan da gelsin."
Valla konuşma kaydını okuyunca aklıma geldi, daha geçen ay ben de arkadaşımla böyle bir araba muhabbeti yapmıştım. Bizim dairede çalışan abinin araba almak istemesi nedeniyle arabasını satmak isteyen arkadaşımı aramıştım ve aşağı yukarı şöyle bir konuşma geçmişti aramızda:
F.D 0505XXX24XX Abi valla bizim Turan abi Pazar günü bakalım diyor olursa 20.000 hemen o gün verebilirmişŞimdi bizim arkadaşla yaptığımız konuşma da şike belgesi diye sızdırılabilir, şok belge, olay yaratacak diyalog, acayip güçlü kanıt, sanat eseri operasyonun ustalık eseri diye taltif edilebilir Sabah gazetesince. Bu konuşmadan iki gün sonra halı sahada hatalı bir gol yese demek ki bizim arkadaş da bu sanat eseri operasyonun mağdurlarından biri olabilirmiş. Siz Türkler nasıl diyor "Güveniyor Türk Adaleti ben."
M.P ( 0536XXX 06XX) Ya bizim hanıma söylemedim henüz satma fikrini ben bir konuşayım da bu Pazar olmasın
F.D 20.000 iyi mi biraz daha fazla verebilecek durumda mı diye bir ağzını arayayım mı.
MP 22.000 de bakalım ne diyecek.
F.D Tamam söylerim olmadı gider diğer arabaya bakarlar artık (Gülüyor)
Devamı ...
Yüzde 1 İhtimal Daha Var O da Düşmek mi Dersin?
Çıkar koalisyonlarının hüküm sürdüğü 90’lı yıllarda herhangi bir ekonomik karar alma durumunda IMF kozu devreye sokulur ve “bu kararı almazsak var ya çok kötü şeyler olacak” diye bir hava yaratılıp karar alınırdı. Ülke olarak IMF'yi bir uluslararası kuruluş olarak değil Erol Taş olarak gördüğümüz için korkar, bu karar alınmazsa bu adamlar bizim burnumuzdan getirir diye düşünür ve türlü yük getiren kararları sineye çekerdik.
Avrupa Birliği süreci başladıktan sonra karar alma sürecinde dış destek bu sefer Avrupa Birliği oldu. Ne zaman yasa değişikliği gündeme gelse Avrupa Birliği bunun çıkmasını istiyor dendi mi sular seller durur ve o yönde müthiş bir kamuoyu oluşturulurdu.
Şimdilerde IMF’yi pek sallayan kalmadı, Hamdolsun Ekonomiden Sorumlu Bakanımız zamanında randevu alamadığımız, bir not daha verirseniz teşekkür alacağım öğretmenim ayaklarına yattığımız Fitch’le bile “Fitch Fitch'liğini yaptı” şeklinde enseye tokat samimiyetine geldi. Avrupa Birliği de artık kimseyi heyecanlandırmıyor, fasıl açılmış fasıl kapanmış kimsenin taktığı yok.
Bugünlerde şike soruşturması sonrası en büyük dışsal korku otoritesi UEFA oldu. Türk basını “hadi biz neysa ama UEFA çok kötü yapar” moduna girdi daha ilk günden. Uefa, Avrupa Kupaları’na katılacak takımların kupalara devamında bir sakınca görmemesine rağmen Türk basını “böyle diyorlar ama aslında pek öyle değil bakmayın siz” havasına soktu kamuoyunu. Hurufiler gibi UEFA açıklamalarından tuhaf tuhaf anlamlar çıkardılar, UEFA masumiyet karinesini vurgularken bizim basın nerden çıktığı belli olmayan “%1 şüphe varsa düşürün diyor” geyiklerine başvurdu.
UEFA’nın futbola dışarıdan müdahalelere, ırkçılığa karşı falan “sıfır tolerans” göstereceği, bu konunun faillerinin suç sabit olduğunda şiddetle cezalandırılması gerektiğini defaeten açıkladığını biliyoruz.
Bochum soruşturması sonrası UEFA Genel Sekreteri Infantino şöyle demiş mesela:
We will continue our battle against any form of corruption in European football with a mission of zero tolerance.Bu sıfır tolerans lafı İsviçre’deki merkezden İstanbul’a gelirken nasıl “%1 bile şüphe varsa”ya dönüşüyor anlamış değilim. Yukarıdaki açıklamada da görüldüğü gibi UEFA işin sorumlularının en ağır cezayla cezalandırılmasını istiyor ancak bunun “ehil yargı organlarının yargılaması sonrası” olmasını da özellikle belirtiyor.
"UEFA will be demanding the harshest of sanctions before the competent courts for any individuals, clubs or officials who are implicated in this malpractice, be it under state or sports jurisdiction."
Bir de şu UEFA'ya "otoriteler otoritesi", "adaletin en büyük gözeticisisiymiş gibi" bakan adamlara şunu sormak gerekmez mi? Her türlü kararında ulusal federasyonların siyasi erkten bağımsız hareket etmesini şart koşan, bu yüzden Bosna, Gürcistan gibi gariban ülkelere yaptırım uygulayabilen UEFA son iki federasyon seçiminde bizzat hükümetten icazet alarak seçilen Federasyon Başkanları’nın meşruiyetini niye sorgulamıyor, Federasyon seçimlerinde Başbakan’ın iki dudağının arasından çıkan adayın itibar gördüğü diğer kimsenin aday olmaya cesaret edemediği bir süreci niye önemsemiyor bu adalet sağlayıcı “ceza verirse acayip verir valla” olan UEFA?
Bir soru da Türkiye’nin imajından başka bir halt düşünmüyormuş havalarındaki objektif medyaya: Türk basını federasyon seçimleri sırasındaki siyasi müdahaleyi alenen gördüğü, bu işin futbolun özerkliğine halel getirdiğini bal gibi bildiği halde “yetiş ya UEFA” demekten imtina edip bu konuyla ilgili bir tane bile yazı yazmamışken şike soruşturması sırasında neden UEFA açıklamalarını manipüle edebilecek kadar şirazeden çıkmış hale gelip "(yüzde) bir ihtimal daha var o da düşmek mi dersin"i toplu olarak terennüm ediyorsunuz acaba?
Devamı ...
Habertürk Kafası: "Galatasaray'a Teşvik Primi Girişiminde Bulunduğumuz Belirlenmiş!"
Manşet süper: Galatasaray'a Teşvik Girişimi.
Yani ne bekliyoruz? Allahım birileri Galatasaray'a teşvik girişiminde bulunmuş. Kesin. Mutlak. Tartışılmaz gerçek.
Hemen manşetin altı,
"Fenerbahçe'nin Galatasaray-Trabzon maçı öncesi Sarı-Kırmızılılar'a teşvik girişiminde bulunduğu belirlendi. " [1]
Belirlendi. Vay vay vay vay. Kim belirlenmedi diyebilir ki? Belirsizlik yok. Şükür. En sonunda kimsenin tartışamayacağı bir gerçek. Değme filozofu çıkarsak, belirlenmiş bir şeye belirsiz diyebilir mi? Heisenberg'in belirsizlik teoreminden sonra her şeyin ancak yüzde ile kestirilebilir olduğu şu evrende, Habertürk bize tartışılmaz bir gerçek sunuyor: Üçgenin iç açıları toplamı 180, teşvik girişiminde bulunulduğu kesin.
Farkı şöyle gösterelim mi?
"Habertürk'te bu haberi yapanın salak olduğu iddia edildi"
Ne anlıyoruz? biri, Habertürk'te bu haberi yapanın salak olduğunu ifade etmiş. Adam gerçekten salak mı? Olmayabilir. Belirsiz.
Halbuki "Habertürk'te bu haberi yapanın salak olduğu belirlendi" dersek ne anlıyoruz? Bayağı alanında otorite bir kurum, bu haberi yapanı incelemiş neticede hükmü vermiş, salak.
Oh şükür.
Şimdi teşvik girişiminin nasıl belirlendiğini okuyalım. Müthiş bir şeyler çıkacak altta herhalde.
"3 Temmuz'da başlayan soruşturmanın ilk gününden itibaren Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın adı geçerken Galatasaray'ın ismi bile telaffuz edilmemişti. Ancak F.Bahçe Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu ile o dönem istifa ettiği açıklanan ancak görevine gayri resmi olarak devam ettiğine dair haberler çıkan G.Saray Sportif Direktörü Adnan Sezgin'in telefonla görüşmesi ve bir ofiste buluşması teknik takibe takıldı."
Harikulade. Hem de polis "belirlemiş". Nasıl? "Teknik takip yöntemiyle." Demek ki, telefon görüşmesinde Şekip Mosturoğlu demiş ki "Adnan sizinkilere şu kadar para göndereceğiz lütfen şevkle oynasınlar"
Öyle ya. Teşvik priminin ne olduğu belli. 6222 sayılı yasa tanımlamış.
" MADDE 11 - (1) Belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla bir başkasına kazanç veya sair menfaat temin eden kişi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. "
"(5) Suçun bir müsabakada bir takımın başarılı olmasını sağlamak amacıyla teşvik primi verilmesi veya vaat edilmesi suretiyle işlenmesi halinde bu madde hükümlerine göre verilecek ceza yarı oranında indirilir."
Yani ne yapmış olabilir? Bir menfaat teklif edecek Şekip Mosturoğlu. Galatasaray'a.
Teknik takipte bu geçmiş. BE-LİR-LEN-MİŞ.
Müthiş. Müthiş. İşte habercilik bu. İşte gazetecilik bu.
Herhalde bu belirleyici teknik takibi bizden esirgeyecek değiller, sağolsun esirgemiyorlar da:
"İŞTE O GÖRÜŞMELER
TARİH: 05.04.2011 SAAT: 10.31
ŞEKİP MOSTUROĞLU (532213????) Ne zaman müsaitsin.
ADNAN SEZGİN (532213????) Bugün akşam üzeri olurum da abi. Ancak şimdi Trabzon maçı var. 50 tane bizi bir görseler o.... çocukları neler derler ya.
Ş.M: Nerede istiyorsan orada görüşelim abi. Akşam saatlerinde. Onat'ın orada buluşalım mı?
SAAT 17.01 A.S: Şimdi çıkıyorum 7 dakika sonra oradayım
Ş.M: "Bekliyorum abi"
SAAT 15.19 Ş.M: Saat 5'e aldı başkanım randevuyu. Buluşacağım arkadaşım.
AZİZ YILDIRIM: İyi peki bence de fazla şey yapma. Yapar mı yapmaz mı?
Ş.M: Bakalım çok istekli geliyor.
A.Y: Akıl verir mi yani bize.
Ş.M: Verir başkanım bize verir.."
Eee?
Pardon?
Nerede?
Ben burada bu haberi yapanın ahlaksız olduğundan başka bir şey neden göremiyorum?
Hani nerede teşvik primi teklifi? Hani nerede reddi? Hani nerede para geçen, sair menfaat geçen en ufak bir ima?
Hani nerede teşvik primi girişimi?
Nerede?
Manşeti çaktınız. Teşvik Girişimi! Altına döşediniz. Belirlendi. Kenara koydunuz, Aziz cevap veremedi!
Hani nerede lan teşvik girişimi?
Şimdi, bunu kim sızdırdı? Ellerindeki deliller bunlar mı? Bunun gibi yorumlar, teviller, hatta yalanlarla mı karşı karşıyayız?
Medya ne iş yapar? Soru sormayacak mısınız, elinize geleni aynen, dokunmadan, süsleyip abartarak sunacak mısınız?
Basın etiği?
Hukuk?
Sevsinler sizin gazeteciliğinizi. Sevsinler. Yakaladıkları yerde seviyorlar da zaten.
[1] http://www.htspor.com/...-gsaraya-tesvik-girisimi
Devamı ...
Medyanın Ahlakı Başına Geleceklerin Sebebi
Dedem "güçlüden değil alçaktan kork" derdi. "Güçlü haksız olmadığın sürece bir şey yapmayabilir ancak bir alçak mutlaka yapar." Bu ülkede alçakların neler yapabileceğini hatırlamak için 28 Şubat'a kadar gitmemize gerek yok. Ortak tarihimiz, darbelerle, darbeleri mümkün kılacak koşulların oluşturulması için yapılanlarla ve daha nice küçüklü büyüklü alçaklıkla dolu.
Medya ise, bu aralar Edward Murrow pozları oynamayı çok sevse de, 6-7 Eylül olaylarının öncesinde İstanbul sokaklarına çıkan provokasyon gazetesinden, DP döneminde darbe tamtamlarını çalanlara kadar alçaklık adına bir çok unutulmaz kompozisyon sundu. Andıç'ı kim unutabilir? Ahmet Kaya hakkında Hürriyet'i süsleyen manşet nasıl hafızamızdan çıkabilir? Varlık vergisini hararetle savunan köşe yazarlarından, organize çetelerin kalemine dönüşmüşlere, "ben seni salonda çok sevdim Sedat"lardan, Hrant hakkında hüküm isteyenlere kadar son derece geniş bir alçaklık tarihi hepimizin hatırında. Elbette sorun sadece merkez medyada değil, güncellenmiş adıyla paralel medya da bu tip "operasyonları" şevkle kabul etmenin tarihiyle dolu.
Ahmet Şık ile Nedim Şener'in tutuklanması ile ilgili hepimizin belini bükecek delilleri müjdeleyenlere rağmen delilleri hala göremedik. 28 Şubat sürecinde Çevik Bir'in yanına gidip size yardımcı olalım diyen Zaman Gazetesi mensupları da herhalde kimsenin aklından çıkabilecek gibi değil. 12 Eylül darbesinin nasıl övüldüğünü unutacak değiliz. Hanefi Avcı'yı bir kaç sene evvel Emniyet Genel Müdürü olmak için önerenlerin nasıl bir anda "İşkenceci" olduğunu keşfettikleri de sır değil.
Soruşturmanın gizliliğini ihlal suçundan açılan davalarda 350 sene ile yargılanan Mehmet Baransu, daha telefonla helikopter düşürme hikayesi kurumamışken "yeni ve kesin" delillerle başkalarını kamuoyu önünde infaz etmeye soyunabiliyor veya 11 ay 20 gün hapis cezası almış Serhat Ulueren, ceza almasına sebep olan olayı aynen devam ettirebiliyor.
Öğrenmiyorlar. Yaşadığımız ortak tarihten hiçbir şey öğrenmiyorlar.
Bugün medya bu kadar nefret edilen, amiral gemisi Hürriyet başta olmak üzere Doğan Medya Grubu'nun tüm gazeteleri, televizyonları toplumsal bir itibarsızlaştırmaya götürülürken, hükümet indiren ve düşüren Ertuğrul Özkök köşesine çekilmişken dahi ders çıkartamıyorlar.
O zaman anlamadıklarını açıkça biz izah edelim.
Siz ne derseniz diyin, insanlar yaşamaya devam ediyorlar, yaptığınız pislikler de akıllarından çıkmıyor. Güçsüz olanlar, bugün sessiz olanlar, yarın güçlenince de faturaları önünüze çıkartıyorlar.
DP'nin elinden iktidarı aldınız, sosyal hareketler böyle biter mi sandınız? Gücünüzün doruğunda dolaşıyordunuz, ne oldu? 28 Şubat sürecinin mağrur gazetecilerinin bugünkü hali nedir? Başbakanları pijamayla karşılayanlar şimdi kime dua ediyorlar?
Neden böyle oluyor? Çünkü, o gün, kamuoyunu bilgilendirme görevini hak, hukuk ve kamu vicdanı terazisinda yapmayanlar, istese de istemese de konjuktürel olarak arkalarına aldıkları güç odakları ile ancak kısıtlı bir süre iktidarın keyfini sürüyorlar. İnsanlar unutmuyor. İnsanlar kendilerine nasıl bıçak sokulduğunu, hangi aşağılık işlerin yapıldığını unutmuyorlar.
Zaman geçip, gücün şehveti ellerinden kaydığı ve iktidar yerini posaya bıraktığı zaman da hesap önlerine konuyor. Tek tek. Yaptıkları tüm aşağılık işler. İşte bu ülkede gazeteler okunmuyor, işte bu ülkede o anlı şanlı köşeyazarlarından çok seviliyor Seda Sayan. Tesadüf mü? Hayır hayatın mutlak, şaşmaz, temel zorunluluğu. Alçakça işler yapanlar mutlaka hesabını öderler.
Ancak medya ders almıyor. Geçmişine bakıp, biz bunları yaptık, o dönem ne kadar da mağrurduk, halbuki şimdi saraylarımızdan geriye toz, gururumuzdan geriye de tasmalarımız kaldı diyemiyor.
Ey medya mensupları, görmüyor musunuz, bu olaylar geçecek? Bu olayların hepsi bitecek. Fenerbahçe, küme de düşürülse, cehennemin dibine de gönderilse, Fenerbahçeliler işlerine devam edecek. Fenerbahçeli bir bakkal dükkanı açacak sabahları, bir memur işine gidecek gene, bir işçi arkadaşlarıyla futbol sohbeti yapacak yine. Kahvehanelerde insanlar konuşacak, bu ülkenin en görkemli salonlarından en pis batakhanelerine kadar her tarafta hayat devam edecek.
Siz Fenerbahçe'yi oradaki o dernek mi sanıyorsunuz? Spor şubeleri olan, yönetim kurulu olan, herkesin beğenisini kazanmış futbolcuları olan bir kulüp. Öyle mi?
Eğer böyleyse bu medya akıl almaz bir zihin hastalığına tutulmuştur ve bunun tedavisi artık mümkün değildir. İnsanlar evlerinde bir tane tabak kırılsa üzülüyorlar, sokaklarında alıştıkları bir esnaf dükkanını kapatsa hayırla yad ederek anıyorlar. Siz insanları büsbütün duygusuz, karaktersiz, ahlaksız, anlık düşünen garip yaratıklar mı sanıyorsunuz? Değiller. Kalplerine işliyor yaptıklarınız.
Ve küfür ediyorlar. Türkiye'nin her yerinde insanlar küfür ediyorlar. Hepiniz şaştınız. Dediniz ki "yahu bu ülkenin başbakanı medyaya bu kadar hücum etti, kimse ağzını açmadı" Çünkü bu millet sizden nefret ediyor. Fehmi Koru'ya Başbakan "sevsinler seni" diye gürlediğinde de anlamadınız mı, cürmünüz ancak iktidarla paralel düştüğü kadar yer yakabiliyor. Seveniniz yok. Sizi koruyacak kimse yok. Çünkü insanları bu hale getirdiniz. Onlar hatırlıyorlar ve hatıraları o kadar kötü ki, sizin için kimse öne çıkmaya cesaret dahi edemiyor.
Fenerbahçe bir dernek değildir. 30 milyon insanın sevgilisidir. Binlerce hikayemiz, hatıramız, acı tatlı anımız var. Çocukluğumuzdan başladık bu hikayenin bir parçası olmaya ve yine çocuğumuza aktaracağız. Siz bunu yok edebileceğinizi filan mı sanıyorsunuz? Şimdi Türkiye'nin her tarafında insanlar sizin rezilliklerinize bakıp küfrediyor. Sesleri belki mırıl mırıl, bazısının çok gür, ancak ediyor.
Bunlar geçsin, küfretmeye devam edecekler.
Ve medya bir kere daha hukuksuz, haksız, ahlaksız yayınlarının sonucunu görecek, mutlaka.
Halbuki elinizde bir şans vardı. Bu sefer, bu olayda dikkat etmek zorunda hissedebilirdiniz. Eğer gücünüzün şehvetinden başınız dönmeseydi, kendinizi önemli hissetme duygusuna bir kere yenik düşmeyip "yahu hukuka uygun, hakkani bir yayın yapalım" deseydiniz, servis etmek yerine soru sorsaydınız, infaz etmek yerine bilgilendirseydiniz, süreci anlatsaydınız, soruşturmaya saygı duysaydınız, adil yargılanma ilkesine sahip çıksaydınız, demokratik bir toplumda olması gerektiği gibi demokrasinin temel değerlerini yükseltseydiniz,
Savcı olmak yerine gazeteci olsaydınız yani,
O zaman bir şans vardı sizin için. Gelecekte de bunları yapmayı, alçaklıklar tarihine bir de güzel sayfalar eklemeyi, bunu bir alışkanlık haline getirip, basın etiği üzerinde yükselip, saygı duyulan gazeteler olmayı başarabilirdiniz belki.
Biz de biliyoruz, saygı duyulmayı hak etmeyen insanlar, böyle bir şeye muvaffak olamazlar tabii. Tam da başarısızlığınızın göbeğinde söylüyoruz, saygı gösterilmesine layik değilsiniz.
Şurada meslektaşlarınızı telefonla helikopter düşürüp öldürmekle, başka meslektaşlarınızı başkalarının bilgisayarında çıkan alakasız bir word dökümanından terör örgütü üyesi olmakla itham eden insanlara karşı sesinizi mi çıkartabildiniz? Başka basın organlarında arkadaşlarınız maaş alamazken, iki dudak arasından çıkan tek kelimeyle işlerinden olurken "yahu bu ne?" diye sorabildiniz mi? Mehmet Ali Birand dahi işinden olabilirken bir kere dönüp "burada bir saçmalık var" mı dediniz? Hükümet yetkilileri hareket alanınızı her gün daraltırken "basın özgürlüğü"nden mi dem vurabildiniz? Kimsiniz siz? Bir sendika mı kurabildiniz, toplu sözleşme mi yapabildiniz, basın özgürlüğü için özgür basın mensupları olmak amacıyla mücadele mi ettiniz?
İşte medyanın ahım şahım büyük yazarları. Hıncal Uluç'lar, Ertuğrul Özkök'ler, Ekrem Dumanlı'lar, Fehmi Koru'lar, mesleklerine sahip çıkıp "kamuoyunu bilgilendirme görevini yasayla üstlenen, demokratik bir toplumun olmazsa olmazı olan hür ve tarafsız basının korunması önce basın mensuplarının iş güvenliğinin korunmasından başlar. Haydi" mi diyebildi? Kendi mesleğine değer vermeyen, kendi meslektaşlarının haklarıyla zerre ilgilenmeyen bir kütlenin içerisinde debelenip duran piyonlar gibi koşturup bir gün şan ve şöhret sahibi olmak gailesiyle kendi gemisini yüzdürmeye çalışan küçük adamlardan başka ne oldunuz ki?
İşte şimdi hepiniz, şu veya bu holdingin bünyesindeki bir takım medya organlarında çalışıyor, holdingin çıkarlarını zarara uğratmamak için türlü otokontrol mekanizmasının vicdanınızı kelepçeleyen baskısı altında haber yazmaya çalışıyor, işaret alınca vuruyor, düdük çalınca duruyor, ipiniz serbest bırakıldığında da ne mahir olduğunu göstermeye çalışan köleler gibi öne atlıyorsunuz. Şimdi TSYD çıkmış, "basına saldırıyı kınıyoruz, demokrasi" filan. Gülerler. Gülerler. Şu yaşadığınız rezillikler silsilesinde bir kaç bahtsız emekçinin kafasına gelen çakmağa mı üzüldünüz? Onları bunla karşı karşıya getiren tüm sebepleri elbirliğiyle örüp, bataklığın içerisinde sinek ısırdı diye ağlayanlara benziyorsunuz.
Ve Allah aşkına siz, biz bunları gerçekten görmüyoruz mu sanıyorsunuz?
Hayır. Bu insanlar görüyor. Bu millet görüyor. O yüzden başınıza ne gelse, sesini çıkarmıyor, müstehak diyor.
Bir kere olsun yanıltmıyorsunuz, bir kere olsun şaşırtmıyorsunuz.
CNNTURK'un şu yukarıdaki sorusu çok konuşuldu ya, söyleyeyim dedim, bu ne ki, Türk basını, söylerken bile ağızda kötü bir tat bırakıyor.
Devamı ...
24 Temmuz 2011
Herkesin mi Kafası Karışık?
İki gece önce Aziz Yıldırım'ın avukatını televizyonda izledikten sonra takip edilen yöntemin ne olduğunu pek çözemiyorum artık. Biliyoruz ki 2 hafta boyunca avukat dahil hiç kimse konuşmadı ve Fenerbahçe basın tarafından linç edildi. "Emenike'nin para sayan görüntüleri var" haberleri hâlâ gazetelerin internet sayfalarında duruyor. Basındaki birkaç adamın iddia makamlarıyla eşgüdümlü çalışarak soruşturmaya yön vermeye çalıştıklarına 3 haftanın her günü şahit olduk, bu da doğal olarak ne olup bittiğini sorgulamamıza sebep oldu. Buna rağmen kulübün izlediği politikayı hâlâ anlamlandırabilmiş değilim. Kulüp kendisini 3 koldan savunuyor ama hiçbiri direkt savunma yapma derdinde değil.
1) Aziz Yıldırım: Başkan bu süreçte içeriden birkaç mektup ve mesajla taraftara seslendi. Veda mektubu olarak yorumlanan mektubunda Fenerbahçe ve Türk sporuna neler verdiğini anlatıyor, mektubun en önemli noktası da bazı güçlerin kendisini yakmak için bu senaryoyu kurguladıkları. Aziz Yıldırım senaryoyu kabul etmediğini bu cümleyle anlatmış fakat bundan önce yapması gereken şey kendisine sorulan sorular ortadayken bunların deli saçması olduğunu net ve kesin cümlelerle ifade etmekti. İdam sehpasını kurmuş medya ve çakalları ikna etmek için değil, Fenerbahçe taraftarı için yapmalıydı bunu. Kendisine İBB-Kayserispor maçında şike yaptığı bile sorulmuşsa "bana şike yaptığım iddia edilen maçlar arasında İBB-Kayserispor maçı bile sayıldı, gülerek cevap verdim" bile demesi yeterliydi bunu anlatmak için. Cezaevinden gönderdiği mektupta "bana senaryo kurdular" yazabildiğine göre böyle bir cümleyi yazması sorun olmazdı. Diyelim başkanın böyle bir açıklamayı yapacak enerjisi ve imkanı yok, o zaman 1 haftadır her gün bir kanalda gördüğümüz avukatı ne yapıyor? (Not: Bu kısmı başkanın dünkü mektubundan önce yazmıştım, "veremeyecek hesabımız yok" geçiyor orada fakat daha somut şeylerden bahsedilmesini bekliyorum hâlâ.)
2) Aziz Yıldırım'ın avukatı: Televizyona telefonla bağlanıp tüm hukuksuzlukları isyan ederek haykırdığında herkesin gönlünü rahatlatmıştı çünkü kulüpten birileri suspus olmuşken ilk kez birisi direnç gösteriyordu. Sorun şu ki o günden beri hep aynı şeyi anlatıyor avukat bey. Madem bu linç ortamına karşı Aziz Yıldırım'ın savunmasını basına dağıttı, o zaman bu savunmanın arkasında durmalı. Eğer kendisine kamuoyuna Fenerbahçe'nin derdini anlatmak görevi verilmiş ise o zaman bu görevi yapmalı. Bir televizyon programında çıkıp başkana sorulan tüm maçlara değinebilir ve tek tek Aziz Yıldırım tarafından iddiaların nasıl açıklandığını anlatabilirdi. Bu çok zor bir iş de değil, bağırıp çağırmaya da gerek yok. İfadeyi ve sızdırılan konuşmaları okuyunca ben bile yapabiliyorum bunu. Buca maçında "abi adamlar % 100 golü kaçırmasa 3-1 oluyordu, dua et bir şey yap, inşallah alacağız maçı" konuşmasını şike sayanlar, "Fenere de Trabzona da koyacağız" cümlesinden şike çıkaranlar, İBB-Kayseri maçında nedense Fenerbahçe'nin şike yapacağını ve hatta Trabzonlu oyunculara şike parası verildiğini iddia edenlere karşı en kolay savunma bu iddiaları tekrar ettirip mantıklarını sormaktır. Karşısında Mehmet Baransu varken bu maçlarla ilgili şike kanıtının ne olduğunu sorup hangi mantıkla şike çıkarıldığını anlattırsa iddia makamı kendi iddialarını çürütecekti zaten.
O ise Türkiye'nin ne rezil durumda olduğundan, Türk futbolunun temizlenmesi gerektiğinden, 8-0'lık maçtan, emniyetin kendi içindeki pisliklerden falan bahsediyor. Bunlardan hiç bahsetmesin demiyorum, bu davanın ortaya çıkması da seyri de direkt bunlarla bağlantılı ama önce masumiyeti anlatsın. Bunu linççi güruha anlatmak, kendisi açıklamak zorunda değil. Fenerbahçe taraftarına anlatsın. Linç ortamı oluşturan insanlar kana susamış canavarlar gibi etrafta dolanırken onlara bir şey anlatmaya, onlarla anlaşmaya çalışmasına gerek yok. Fakat eğer başkanın ve Fenerbahçe'nin masumiyetini kamuoyuna anlatmak görevini aldıysa o zaman bunu yapmak zorunda. Saldırılmayı hak eden kişilere dahi kişisel saldırması bir işimize yaramıyor. Bu davada Fenerbahçe'nin arkasında olan tek grup Fenerbahçeliler. O zaman önce o Fenerbahçelilere konuşsun, başkanın savunması da ortadayken sadece o savunmayı tekrarlayarak bile yapabilir bunu.
3) Yönetim: Bu sürecin en zayıf, en basiretsiz, en işbilmez kurumu. Fenerbahçe hakkında konuşan tek insan Aziz Yıldırım'ın avukatı. Kulübün spor hukukçusu avukatları yok mu? TFF'nin hukuka uymayan kararlarına karşı internetten bildiri yayınlamak ne işe yarıyor? Süper Kupa maçının ertelenmesinin hukuksal temeli olmadığını söylemişler, peki bu kararın durdurulması için bir mahkemeye başvuruldu mu? Neden ilk günden beri "Yüce Türk adaleti" şeklinde başlayan cümleler kuruluyor? Onun yerine kulübün masumiyetini anlatamıyorlar mı? Shakhtar maçta bütün stadı başkanın posterleriyle doldurmalarının nedeni mesaj göndermek mi? Bu dava esasen Aziz Yıldırım'ı yıkma davasıdır, Fenerbahçe araçtır mı demek istiyorlar? Eğer öyleyse imalı konuşmanın, gizli mesajlar göndermenin yeri ve zamanı mı? Neden çıkıp açık açık bunu ifade etmiyorlar? FBTV'de Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'ye verdiklerini anlatmak ne işe yarıyor? Masumiyeti kanıtlamıyor da anlatmıyor da. Aksine "büyük hizmetler yapmış bir adam olduğu için biraz insaflı olun" mesajı veriyor. Savunmayı zayıflatıyor. Yönetim artık çıkıp net olarak masumiyeti ifade etmek, yapılan abuk subuk bağlantıların şike ve maç bağlama olmadığını anlatmak zorunda.
Bu süreçte onlarca hukuk skandalı yaşanmışken bu yapılanları engellemek için ne yaptılar? Aziz Yıldırım'ın ifadesi bile alınmadan ikamet adresi olarak cezaevi yazılması, İbrahim Akın'ın kandırılarak itirafa zorlandığı iddiası bu davanın seyrini tamamen değiştirmiyor mu? Bu hukuki sorunların davanın siyasiliğine işaret olduğunu ve TFF'nin baskı altında bırakıldığını UEFA ve Avrupa'daki spor mahkemelerine şikayet ederek anlattılar mı? Eğer anlatmadılarsa neden resmi sitede şikayet edip duruyorlar? Sitede bildiri koymak dışında bir savunma mekanizması, hukukçusu, sözcüsü yok mu bu kulübün?
Linç ortamını hazırlayanlar, yalan haberlerle idamı hızlandırmaya çalışanlar, fırsatan istifade TFF'yi baskıya alıp savunmasız, yargısız karar vermeye zorlayanlara değil, Fenerbahçe taraftarına karşı yükümlülüğünüz var. Artık üzerinden neredeyse 3 hafta geçti. İddialar, maçlar, belgeler belli. Savunma nedir, neden masumuz artık Fenerbahçe taraftarına bunu anlatın. Biz Cumhuriyet takımıyız, biz en büyük takımız, ekonomi önemli, temiz futbol gibi yuvarlak cümleleri karıştırmayın. Aziz Yıldırım'a sorulan maçlar belli. Artık biriniz çıkın, sanıkların avukatlarını da alın, o maçları tek tek sayıp hepsinden aklanabiliriz, hepsini yöneticilerimiz ve başkanımız şu şekilde açıklamıştır diyin, araya başka imalar, cümleler de sokmayın, net olun. Fenerbahçe taraftarı bunu bekliyor artık, sizin işiniz de bu. Başkandan da, avukatından da, yönetimden de bunu bekliyoruz.
Devamı ...
22 Temmuz 2011
Uyuyan Yönetim ve Kadın Basketbol Şubesi
Fenerbahçe yönetimi "kağıttan kaplanlar koalisyonu" olduğunu 3 Temmuz'dan bu yana defalarca gösterdi. Başkanın ısrarla vurguladığı kurumsallaşmanın sadece Fenerium'u bağladığını gördük bu süreçte. Ne soruşturma sırasında uğranılan linçe doğru düzgün bir tepki gösterildi, ne taraftarın kulübü sahiplenme çabalarına rehberlik yapıldı. Taraftar polisin biber gazlı müdahalesine uğrarken de yönetimden ses yoktu. Fenerbahçe yönetimi kağıttan okunan bir metin dışında 18 gündür taraftarı sakinleştirebilecek, moral verecek, linç iddialarına, yargısız infazlara karşı "biz buradayız" mesajı verecek hiç bir şey yapmadı. Bir tane bile yönetici televizyon karşısına geçip, radyoda yayına bağlanıp Fenerbahçe taraftarına seslenemedi.
Daha önce de kriz yönetimi sırasında sessizliğe büründüklerini, ortalarda gözükmediklerini biliyoruz, bizim için çok da sürpriz olmadı bu tavırları. Bugün öğreniyoruz ki Fenerbahçe Spor Kulübü'nün medar-ı iftiharı olmuş kadın basketbol şubesinde sponsor olmadığı bahanesiyle küçülme kararı alınmış ve Birsel, Nevriye, Esmeral üçlüsüne kendilerine kulüp bulmaları tebliğ edilmiş. 18 gündür internet bildirilerinin arkasına saklanıp yüzlerini gösterme cesaretini toplayamayanlar yıllardır kulübün bayrağını taşımış oyunculara bunu söyleme yüzsüzlüğünü gösterebilmişler. Sponsor bulunmaması falan hikaye, geçen sene de sponsor yokken Taurasi transferi yaptı bu kulüp, yıllardır Euroleague de de sponsorsuz oynadı, sorun paraysa ve koca koca şirketlerin başında olan adamlar 4-5 milyonluk bir kaynak yaratmaktan acizse yüksek sesle söylesin taraftara. Biz kendi oyuncularımıza sahip çıkarız.
5 te 5 yapınca ısrarla "Fenerbahçe spor kulübüdür" mottosunu vurgulayan, kupaları kaldırırken kadraja sığma çabası gösteren yönetim ilk kriz anında bu kulübün en kıymetli şampiyonluğunu "her şeye rağmen" kazanmış oyunculara nasıl sırtını döner?
Fenerbahçe'yi internet sitesinden bildiri yayınlayarak yönetemezsiniz, kulüp linç edilirken göstermiş olduğunuz acziyet, kriz yönetiminde bir kez daha çuvallamanız, ve kurumsallaşma palavralarınızdan artık gına geldi. Bu muydu yıllardır bütün branşlara yatırım yapma vizyonu, sadece Aziz Yıldırım'ın iki dudağının arasından çıkan "yatırım yapıla" emri miydi bu kadar övündüğümüz amatör branşlar?
Siz yönetim kurulunun etkisiz elemanları, yönetim kurulu toplantılarında önünüzdeki boş kağıdı karalarken "kadın basketbola da para mı harcanır ya" diye mi düşünüyordunuz? Sponsorsuzluktan şikayet edecekseniz, bunun çaresi şubeyi küçültmek midir, sponsor bulma çabasına girişmek midir? Şimdi Barcelona örneğini verip "onlar da amatör branşlarda küçülme kararı aldı" falan diye saçmalamayın, kulüp tarihinin en zor günlerini geçirirken taraftarın gözünde en değerli branşlardan birindeki bütün oyuncularını ezeli rakibine pamuklar içinde sunma aymazlığını bu taraftara yaşatamazsınız.
Fenerbahçe'yi yönetemeyecekseniz kayyıma devredin. Fenerbahçe sizin için aktif pasif hanesindeki artılardan, Fenerium gelirlerinden, fenercell faturalarından ibaret olabilir, bizim için Birsel'in emeği, Nevriye'nin fedekarlığı, Esmeral'in çabasıdır. Şöyle bir günde 3-5 kuruşun hesabını yapmak, Guiza'nın onda biri kadar parayı yıllardır kupalara ambargo koymuş şubeden esirgemek akıl almaz bir basiretsizliktir. Bu kadar fütursuzlaşmayın, oyunculara ve şubeye hak ettiği değeri verin, hesap sorma konusunda hafızasını yeniden kazanmış taraftar bunun hesabını size de sorar merak etmeyin.
Devamı ...
Siz Tezahürat mı Sandınız?
Bir takım Galatasaray taraftarı Türkiye Futbol Federasyonuna seslenmiş:
"Dün gece Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda Fenerbahçe ve Shakhtar Donetsk arasında oynanan hazırlık maçındaki olaylar net olarak gösterdi ki "gözü dönmüş güruh" durdurulamayacak!
Maçı takip eden basın mensuplarına saldıran, saha içindeki foto muhabirlere pet şişe atan grup, oluşturduğunuz kaos ortamının ürünleridir. Başkanınız Mehmet Ali Aydınlar'ın tutarsız açıklamaları ortamı iyice germektedir ve lig başladığında başta derbi maçlarda olmak üzere tüm maçlarda bu gerginlik artarak sürecek ve devam edecektir.
Vereceğiniz kararın sosyo-ekonomik boyutlarından bahseden bu grubun yaptıkları, yapacaklarının teminatı olup daha da ileri gitmeleri halinde içinden çıkılamaz, altından kalkılamaz hale gelecektir.
Galatasaray taraftarları olarak Etik Kurulu'nuzun çalışmalarını hemen tamamlayarak kesin bir sonuca varmalarını, liglerin güvenli ve bu gözü dönmüşlerden temizlenmiş bir şekilde başlatılmasını istiyoruz."
Okuyun. Gözleriniz iyice tanısın bu kelimeleri. İçinize çekin teker teker. Sözlüklerden, twitterdan bağırdıkları yetmiyor, şimdi de TFF'ye sesleniyorlar, Fenerbahçe taraftarı değil, "gözü dönmüş güruh" diye hitap ediyorlar size!
Kim bunlar?
Kim bunlar?
Fenerbahçe Basketbol Takımı Şampiyonluğunu kutlarken sahaya elinde ne varsa atıp saldıran, saldıranlara ağızlarını yarım da olsa açıp tek kelime edemeyen,
Florya tesislerinde 17 Yaş altı takımımıza tekme tokat girenler karşısında yellenme kabilinden dahi itirazda bulunamayacak kadar ar duygusunu kaybetmiş olanlar!
Kim bunlar?
Pet şişe atılmasına gözü dönmüşlük diyip, Alex'in kafası girince -ağlara- sahaya rakı şişesi atanlara alkış tutanlar,
Bir tane kadıncağızın, üstelik de provoke ettiğini iddia ederek, Fenerbahçeli basketbolculara saldıranlar, ondan sonra da kendi yönetimleri saldıranları koruyunca tamtam gibi kutlama mesajı yayınlayanlar,
Cemal Nalga sahte formayla sahaya girdiğinde "yerin dibine girdiğini" iddia edip, sonra susup, üstüne kalem dahi oynatmayanlar,
Taurasi'yi önce doping kralı ilan edip, bir hınçla saldırıp, sonra doping yapmadığı ortaya çıkınca kaçacak delik arayanlar,
İki tane Leeds United taraftarını sokak ortasında bıçaklayanları -mutlaka- unutanlar,
Daha sayalım mı?
Daha sayalım mı?
Adaletsizliği ve yargısız infazı gördük. Gazete haberleriyle TFF'nin karar vermesini bekleyip, UEFA dallarına binip, fanatik akıllarıyla güvendikleri tüm dağlarda kar bittiğinde, "bu ateş üfleyerek sönmez"leyip ondan sonra da "TFF'ye güveniyoruz" limanında duraklayanları gördük.
Nefreti ve ahmaklığı gördük. Şike yapanlar küme düşürülsün dedikten hemen sonra Beşiktaş Asbaşkanı tutuklu yargılanmaya başlandığında sesini kesenleri, bir kaç gün sonra, yine ve ancak Fenerbahçe'nin küme düşürülmesini talep edenleri gördük.
Kalpleri kararmış. Akılları kaybolmuş. Fenerbahçe küme düşürülsün, şu dünya cennet olacak onlara.
Hayır, Fenerbahçe bir kere daha onları TT Arena'da yenmesin diye değil, bir kere daha Çubuklu formalıların kendilerini, kendi stadlarında madara edişini görmekten ürktüklerinden değil, basit kıskançlıktan, cahil korkaklığından, bel altı oyunlarıyla aşağı çekmek istediklerinden değil, gözleri kör eden, akılları buğzeden, nefretlerinden.
Evet Fenerbahçe taraftarı bugün sahaya girdi. Şimdi bundan da medet umuyorlar. Ceza verilsin, "bu gözü dönmüşler"in takımı kümeye düşürülsün, taleplere bak.
Gözünüzü iyi açın, aklınıza iyi yazın, o saha Fenerbahçe taraftarının.
O sahanın çimleri, o sahanın koltukları, tribünleri, o sahanın üstüne bina edildiği arazi, hepsi hepsi Fenerbahçe taraftarının.
Bu taraftar sizin alıştığınız meşrepten değil. İki fırça çekildiğinde başını öne eğip, uysal koyun gibi kestirecek tipte hayvanlar değiliz biz.
Nedir kardeşim işinde gücünde normal insanları, 70 yaşında teyzeleri, gencecik kızları, senedin peşindeki taciri, ay sonunu zor getiren işçiyi, borcunu zamanında ödemek isteyen esnafı, dükkanını duayla açan bakkalları ve o stada gelen, o çevrede dolaşan insanları bunca isyan ettiren şey?
Normal, işinde gücünde insanlara ne yaptınız da onlar bugün delirmiş gibi sahaya inip, isyan duygusuyla sokaklara çıkıp, üstlerinde bezden tshirtlerle bir büyük "hayır" kelimesinin peşinde koşuyorlar.
Adalet. Adalet.
Nefretinizden kaybettiğiniz, akıl yoksunluğundan hiç göremediğiniz adalet duygusu.
Haftalar oldu yemediğimiz küfür kalmadı, sokmadığınız bok çukurunda duymadığımız iğrenç koku yok. Hepimizin belini bükecek delilleri müjdeleyip, her kanaldan infaz hükümleri verip, polis fezlekelerinden copy pasteler ile stüdyoları bir baştan bir başa boyayıp karşımıza çıktınız, rezil ithamlar, haksız iftiralar, abuk subuk yorumlamalardan başka bir şey duyamadık!
Bu ülkenin Emniyeti terörle mücadele ederken dahi "kamuoyu desteğine muhtacız" demedi, Fenerbahçe söz konusu olduğunda kamuoyu desteği istedi. Emniyet bizim bildiğimiz Emniyet değil de Hz. Ömer tarafından yönetiliyormuş gibi el verdiniz, destek çıktınız, kendilerini Yargıtay Ceza Genel Kurulu ilan edip nihai hükümlerini tebliğ etme cüretini gösterdiklerinde adil yargılanma ilkesini değil, işte şike tespit edildi medyacılığına kaçtınız,
Adamın şekeri 260lara fırladı, kalbi, böbreği, her tür hastalığı vardı, yine de tutuklu yargıladınız,
Futbolcularımızın alnının teri kurumadan, içinde futbolun f si olmayan yorumlar yapıp, 17 maçta 16 galibiyet alınmasını bile şikeye karine sayıp, yarım sezon sustuğunuz, küme düşmemek için duacı olduğunuz, gelip geçenin festival cücesine çevirdiği takımınızın utancından kafanızı kaldıramadığınız, kendi başkanınızı ibra etmediğiniz bir sezonun bütün öfkesini, ezilmişliğini üstümüze kustunuz,
Halinizi göremediğimizi mi sanıyorsunuz?
Bunca izansızlığın, bunca haksızlığın, bunca adaletsizliğin karşısında susup oturacak, anaokulu müsameresi izleyen baba şefkatinde takımımıza bakacağımızı mı sandınız?
Bu taraftarın harcı öyle çamurdan değil!
Haksızlıklar, adaletsizlikler yağmur gibi yağarken üstümüze, bin türlü kafadan on bin hakaret edilirken ancak onursuz, gurursuz, haysiyetsiz, diyelim köpekleşmiş adamlar boyunlarını eğer.
Bu taraftar ne dedi? Adaletten başka ne istedi? Aynı durumda olan herkes yargılansın, varsa suçumuz hüküm verilsin, aceleye getirilmesin, deliller çıksın, adil bir yargılama sürsünden başka ne dedi? Bu insanlar, bunca gözyaşlarını içlerine akıtarak, adalet talep ettiler. Şeriatın kestiği parmak acımaz. Hepinizin dilinde pelesenk. Kadı önüne çıkmadan var mı hüküm vermek fıkıhta? Şeriatın neresine denk düşüyor linç? Zan üstüne hüküm kurmak nerede var, var mı üç tane gazetecinin kulağına üflenenlerle boyun kesmek?
Fenerbahçe'den nefret ediyorsunuz çünkü ne olduğunuzu hatırlatan başka bir şey kalmadı! Hayır karşısında sirk maymununa döndüğünüzden, taraftarı her kükrediğinde sesiniz güdük çıktığından, çubuklu formayı giyen her takım, her branşta üstünüzden panzer gibi geçtiğinden filan değil,
Susmadığımız için, eğilmediğimiz için, bükülmediğimiz için, siz her hücum ettiğinizde biz dimdik durduğumuz için, siz şampiyon olmamamız için dua ederken biz ancak kendi şampiyonluğunu dileyenlerden olduğumuz için, siz boyunuzun ölçüsünü bize bakıp alırken, biz hep kendi koyduğumuz sınırlara erişmek istediğimiz için,
Bu ülkenin her sokağında sarı lacivert çubukluyu üstüne giyen, bayrağını balkonuna asan, gümbür gümbür milyonlar olduğu için nefret ediyorsunuz.
Biz Fenerbahçeliyiz. Güruh değil. Fenerbahçeli. Gözü dönmüş değil, adalet isteyen, saldırgan değil öfkeli, zalim değil zulme dur diyen, binler, yüzbinler, kıta kıta.
Sizin bize karşı kaldırabileceğiniz en büyük başarınız kupanızdır kardeşim, onu bir yana koyarız zulme karşı isyan bayrağını gösteririz, ondan bir bizde var. Bir tek bizde.
Aziz'i alsınlar, yönetimi alsınlar, Lefter'i, Cemil'i alsınlar, o Stadı buldozerlerle yıksınlar, çimenlerimizin üstüne AVM kursunlar, futbolcularımızı dağıtsın, sporcularımızın da lisansını yırtsınlar.
Kadıköyde, bir mahalle arasında yeniden kurulur Fenerbahçe. Milyonlar akın eder çubukluyu giymeye.
Bu takım kurulduğunda formasının üstünde armadan başka bir şey yoktu, öyle devam eder. Amatör kümeden başlarız yine. Adım adım çıkarız. Binler uğuldar, onbinler bağırır, 55.000 taraftar haykırır tekrar "darağacında olsak bile"
Hiç umutlanmayın,
Yine geliriz,
Yine yeneriz,
Fenerbahçe bu demek,
Fenerle kimse başa çıkamaz
Siz tezahürat mı sandınız?
Devamı ...