20 Aralık 2011
Hepinizi Ordulu Hüseyin Abiye
Şike nedir? Şike haksızca bir menfaat sahibi olmaktır. Ahlaka, hukuka, her tür değere aykırı olarak bir hakkı başkasının elinden almaktır, hırsızlıktır. Şike nedir? Haksızlıktır. 3 Temmuz'dan beri bu ülkede şikenin kralı, ağababası, en pespaye, en rezil, en emsalsiz şekilde tam da gözümüzün önünde ve alkışlar arasında yapıldı.
Şimdi de Etik Kurulu raporu Sabah gazetesine "sızdırıldı." Hep aynı gazeteler, aynı isimler, aynı maksatlı manşetler, aynı çarpıtma haberler, aynı türden bir organizasyonla 28 şubat medyasından bin beter bir pravda estetiği ile bu süreçte insanlık adına, ahlak adına ne varsa ayaklar altına alınmasını öfkeyle izliyoruz.
Şimdi soruyorum, bu basın ahlakı açısından şike değil mi? Gizli kalması gereken bir raporun, bir basın kuruluşuna ona menfaat sağlayacak şekilde sızdırılması ne?
Buna ahlaken biz ne deriz? Yürüyen bir davada, uzman görüşü sayılabilecek ve savunma alınmaksızın ortaya çıkartılmış, TFF Yönetim Kurulu açısından da hiçbir bağlayıcılığı da olmayan bir raporun kanaat oluşturmak için medyaya sızdırılması yargıya müdahale değil mi? Hakimlere, savcılara "bunlar suçlu asın" mesajı vermek için siperin ön saflarına çıkmış bir medyanın, alternatif bütün savunmalara, iddianamede yer alan türlü çeşit hataya, mantıksızlığa bir kere bakmadan ahlaka yönelik bombardımanını devam ettirmesini basın ahlakı ile mi yoksa şikeyle mi açıklayacağız?
3 Temmuz'da gözaltına alınmalarla başlayan süreçte neler görmedik ki? Emniyetin montajlı görüntülerini mi ararsınız, basına sızdırılan eşkal fotoğraflarını, yalanlanmak için 50 gün beklenen savcı beyanatlarını mı? "Kozmik odaya" sokulan "gizli" belgelerin fotokopilerini fransızca tercümeleriyle birlikte Cenevre'ye gönderen üfürükçüleri de, UEFA temsilcisinin katıldığı akşam yemeğinde "yaaa kesin şike yaptılar" gevşek diyaloglarını da bir bir yaşadık. Sabah akşam televizyon kanallarında kurulan mahkemeleri de, kendisine savcı rolünü bahşeden muhabirleri ve ceza dairesi başkanı gibi gerim gerim gerilerek programını eda eden sunucuları da duyduk. Bütün bu rezilliğin ortasında emniyetinden, savcılığına, medya mensuplarından takım yöneticilerine kadar el birliği ile masumiyet karinesini linç edenleri, soruşturmanın gizliliğini ihlal edenleri, bilgi sızdıranları, montaj yapanları, eksik tercümeyi yollayanları, savunma almadan ceza verilsin diye tepinenleri, gözlerini hınç bürümüşleri ve bütün bu rezaletin mahfilerini gördük.
İşte Korcan'ın, Tayfur'un, Serdal Adalı'nın ve diğerlerinin tahliyesi karşısında, bir zamanlar çantalarda paralar, tahtalarda şike taktikleri diye manşet atanların nasıl yalandan vicdana doğru geçiş yaptıklarını, Aziz Yıldırım içeride oldukça kalan hiçbir şeyin de kendileri için nasıl hiçbir önemi olmadığını izledik. İçerdeyken ahlaksızca bu isimlere saldıranlar, onlar dışarı çıktığında canlı yayın araçlarını koyup "zaten en başından beri masum olduklarına" diye başlayan cümlelerle timsahın gözyaşlarını dahi masum kılan bir eda takınmadılar mı?
Şimdi etik kurulu çıkmış. Alın götünüze sokun. Şikenin kralını, ağababasını, ahlaksızlığın zirvesini yaptığınız şu dönemden sonra o etik raporu kimin umurunda? O Etik raporunda hala fenerbahçeliden başka bir şey yok. Fenerbahçe, kendi kendine para vererek, kendi kendine hareket ederek şike yapmış. Öyle bir rapor ki şike anlaşmasını mastürbasyona çevirmiş. Tek kişiyle şike mi yapılır? Pezevenklerin bile bir ahlakı var, parasını alır, işini yapar, bunlarda o da yok. Kardeşim, şike anlaşması en azından iki kişi gerektirir. Çünkü şike bir anlaşmadır. Biri teklifte bulunacak, diğeri kabul edecek, şike olacak. Hadi Fenerbahçe elde var bir, peki bu şikeyi alan kim? Bir satır yok. Yani rapora göre şikeyi alan yok ama şike yapan var. Ordulu Hüseyin ağabey, kahvehaneye sabahın köründe gider, her sabah en güzel çayı içer, öğlen 11de gelene de senin ben kafayı sikeyim der. Ben sizin kafayınızı sikeyim, içinde anlaşma olmayan, anlaşma teklifi dahi olmayan, gizli, ökült, montajlanmış bir takım konuşmalardan şike yaratıyorsunuz üstelik şikenin tarafını bile ortaya koyamıyorsunuz.
İnsanların fuhuş yaptığını iddia ediyorsunuz, para veren belli de orospu kim be kardeşim? Bir tane orospu bulamadınız. Çocukların adlarını, takımların isimlerini şöyle bir yazıyor, sonra diyorsunuz ki Fenerbahçe şike yaptı. Yani Fenerbahçe sikti ama orospu yok. Sizin hepinizi hüseyin ağabeye emanet ediyorum.
Sen de kardeşim, bu adamların rezaletlerine, bu adamların aptallıklarına, bu adamların bunca ahlaksızlıklarına teşne oldun, bütün bu zulüm dururken sustun, sırf aziz yıldırım'dan nefret ettiğin için şunca adaletsizliğe arka çıktın ya senin de kafayı lavabona sokayım. Çayın güzelini dahi içmeyi hak etmiyorsunuz.
Devamı ...
17 Aralık 2011
Kişisel Bir Rıdvan Hikayesi
89-90 sezonu benim için Yesiç Trabzon'da o tekmeyi attığında bitmiş, Fenerbahçe'nin maç sonuçlarından ziyade Rıdvan'ın ameliyatlarını takip etmeye başlamıştım.Her gün gelen Milliyet gazetesinin spor sayfasında kah Rıdvan'a dair bir ameliyat haberi, kah futbol hayatının bittiği söylentisini okur kahrolurdum. 9 yaşındaydım, o zamana kadar Fenerbahçe'nin kaybetmesi ve beden dersinde top oynama hayali kurarken ek matematik dersiyle karşılaşmak dışında bir hüzün tanımım yoktu. Rıdvan'ın sakatlığı bunların yanına eklendi. Bayern Münih'in kulüp doktoru Wohlfart'a bir kez daha muayeneye gittiğini duyup , o tılsımlı ve büyülü ismin bizim kahramanımızı bir an önce 8 numaralı formaya kavuşturacağını hayal ederdim.
Fenerbahçe'ye biraz kendimi fazla kaptırsam da evde artık daha çok hastane, film, doktor, kelimelerini duymaya başlamıştım. Bahsedilen kelimeler ben biraz kulak kabartınca fısıltıya dönüşse de kötü bir şeyler olduğu hissini veriyordu. Ben kendi kendime yeni sezon kadrosunu falan tasarlayıp fiktstürde hangi maça kaç puan yazacağımı düşünürken bir akşam annem, teyzemin İzmir'de hastaneye yatması gerektiğini ve o iyileşene kadar onun yanında kalacağını söyledi. Bütün o duyduğum hastalık, hastane, doktor kelimeleri ete kemiğe büründü ve teyzemle annemi bir akşam İzmir'e uğurladık.
Teyzemin hastaneye yatmasından kısa bir süre sonra lig başladı. Rıdvan'ın sağlık durumunu gazeteden teyzemin sağlık durumunu telefondan takip ediyorduk, Lig bizim için felaketle başladı. Aydın'dan 6 tane yedik radyodan dinlediğim için maçın gollerini Spor Stüdyosu'nda görene kadar sonucun gerçek olduğuna inanmamıştım. Hiddink'li sezon iyi başlamamıştı, Rıdvan'dan ses seda yoktu,teyzem hasta ve annem uzaktaydı. Bir çocuk için berbat bir senaryo durumuyla okula başladım. Teyzemin doktorlarından da Rıdvan'ın doktorlarından da zaman zaman iyi haberler gelse de hala ikisi de uzaklardaydı.
En çok futbol oynarken kaptırıyordum kendimi ,mahallede lakabım Maradona olmasına rağmen 3 Mayıs 1989'dan sonra seslendirmelerini kendimizin yaptığı mahalle maçlarında, sokak arası tek kalelerde ve tenefüslerde kendimi Rıdvan olarak isimlendiriyordum. Doğum günümde alınan sarı lacivert futbol topuyla evin içinde bile Rıdvan'ın sahalara döndüğünde atacağı golü anlatıp bir yandan da canlandırırdım.
Ekim'in ortalarında İzmir'den haber geldi, teyzemin hastaneden çıkacağı ve eve döneceklerini öğrendim, aynı anda Rıdvan'ın oynama ihtimali de kanlı canlı bir gerçeğe dönüşmüştü. Annem İzmir'den dönerken Nazilli'den "Fenerbahçeli Rıdvan'ın Yeri" yazan bir dinlenme tesisine ait sarı lacivert bir örtü gibi bir şey getirmişti, teyzemin ve annemin dönüşünün sevincinin yanında o üzerinde adres ve telefon yazan örtü için sanki Rıdvan'a ait bir şeye sahip olmuşcasına sevinmiştim.
Teyzemin dönüşüyle beraber evden çok teyzemde kalmaya başladık, çünkü eve dönüşü iyileştiği anlamına gelmiyordu, ağrıları artmış ve tek başına çocuğunu kucağına alacak bile takati kalmamıştı. Ligde berbat gitsek de o hafta İzmir'de oynayacağımız Karşıyaka maçında Rıdvan'ın hiç değilse 20-25 dakika oynama ihtimali olduğu hafta boyunca en çok konuşulan şeydi. Cumartesi İzmir'de sahaya çıkacak 18 kişilik kadroya Rıdvan'ın alındığını öğrenen binlerce kişi büyük bir heyecanla Şeytan'ın dönüşünü bekliyordu.
Bir yandan Rıdvan döneceği için seviniyor, bir yandan da alakasız yerlerde annemin, ablamların sessizce ağladığını görüp teyzemin durumunun gün geçtikçe kötüleştiğini anlıyordum. Artık yatmadan önce ilk olarak teyzemin iyileşmesi için dua ediyordum ama araya Rıdvan'ın iyileşmesini de yine de sıkıştırıyordum.
20 Ekim Cumartesi günü yan odadaki derin ve kasvetli sessizlikten kaçıp diğer küçük odaya gittim. Radyoyu açtım, Karşıyaka maçı başladı, takım sezona berbat başlamasına rağmen İzmir'in ve Ege havarisinin kadrolu radyo spikeri Murat Ünlü tribünde 50.000 kişinin olduğunu söyledi Maç oynanırken tribündeki "Rıdvan" tezahüratlarını radyodan bile duymak mümkündü. İlk yarıyı 3-1 önde bitirdik, ikinci yarı dakikalar geçiyor ve ben radyo başında, binlerce kişi stadda hafta içi bize vaadedilen son 20-25 dakika için Rıdvan'ı bekliyorduk. Maç 3-2 ye gelmişti bu arada, radyoda bir uğultu koptu herhalde gol attık diye düşünürken Murat Ünlü Rıdvan'ın ısınmaya başladığını söyledi, ve bir kaç dakika sonra Şeytan saha kenarına geldi. Ondan sonra herşey bir film senaryosu gibi oldu, Murat Ünlü Rıdvan oyuna girdikten 5-10 saniye sonra onun adını söyledi, adını söylemesine gerek olmadan radyodan gelen gümbürtüden topun onun ayağına geldiğini anlamıştım. Spiker Rıdvan'ın adını söylemeye devam etti, "Rıdvan, Rıdvan sıyrıldı ve gol" e dönüştü cümle bir an hayalle gerçek arasında gidip geldiğimi acaba bunun çocuk beynim tarafından yapılmış bir kurgu mu yoksa gerçek mi olduğunu düşündüm. Gerçekti. Rıdvan topla buluştuğu ilk pozisyonda gol atmıştı.
Yesiç'in tekmesinden 11 ay sonra topa ilk temasının sonunda golü bulmuştu. Ben bile onun golle dönmesini hayal ederken biraz gerçekci olsun diye bu kadarını hayal etmemiştim. Maçın başında başkaları tarafından atılan golleri sakin karşılasam da yan odada yatan teyzemi unutup deli gibi sevinmiştim. Odaya gidip "Rıdvan gol attııı" diye bağırdım, herkes birazcık gülümsedi sadece o kadar. Radyonun başına döndüm, skor 5-2 sonra 6-2 oldu. 6. golü de Rıdvan attı, Aylardır Rıdvan dönsün diye dua edip dönüş maçında onun gol atmasını hayal eden bir çocuk olarak bu mucizede benimde payım olduğunu düşündüm.
O gece bu mucizenin mutluluğuyla eve dönmek için arabada beklerken teyzemde kalmayıp bizimle eve gelen annemin arabada başlayan hıçkırıklarıyla her şey bir anda alt üst oldu Annem teyzemin bir hafta on günlük bir ömrü kaldığını, teyzemin eşinden o gün öğrenmiş ve bize de o gün söylemişti. Bir hafta sonra Rıdvan'ın ilk kez 11 çıktığı Bursa maçının olduğu 28 Ekim günü teyzemi kanserden kaybettik. 24 yaşındaydı. Hayatın en acı tarafının Fenerbahçe yenilgileri olmadığını 9 yaşında anladım, ilk kez bir Fenerbahçe maçının soncunu merak etmedim o gün. Yine de bir hafta önce bir anlık da olsa mucizelere inanmamı sağladığı için Rıdvan'a hala minnettarım.
Artık 20 li yaşları bitirdim teyzemin öldüğü yaştan da Rıdvan'ın tekrar sahalara döndüğü yaştan da daha yaşlıyım. Geçenlerde memlekete gittiğimde uzak akrabalardan biri "sen küçükken Rıdvan hastasıydın hala sever misin" dediğinde kendi kendime dedim ki "İnsan kendisine mucize yarattığını hissettiren birini nasıl sevmez ki" ?
Devamı ...
16 Aralık 2011
Aynı Nakarat, Aynı Son 70-80
Açıkcası bu maçın bir izahı, özrü olmamalı. Spahija maçtan sonra taraftardan özür dilemiş yine ama artık özürle açıklanabilecek şeyler değil bunlar. Bir kere sezonun en kritik maçına takımın bu kadar düşük bir konsantrasyonla çıkması kabul edilebilir bir şey değil. Maça başlarken rakibe burada kazanman imkansız mesajı vermek gerektiğini yıllardır Euroleague oynayan bu takım hala öğrenemedi mi? Maç başlıyor yediğimiz ilk beş basketin ikisi smaç, ikisi boş turnike. Aaron Jackson Ukiç'i her pozisyonda geçip pick and roll den boş adamı buluyor. Maçın başında şutların girmez, hücumda tıkanırsın falan bunu anlarım da savunmada bu kadar rezil olmanın hiç bir açıklaması olamaz. Bu takım pick and roll savunmayı ne zaman öğrenecek, hakikaten çok merak ediyorum. Maça böyle başlayıp rakibe maçı kazanacağı inancını verirsen adamların özgüveni de doğal olarak artıyor ve normalde ellerinin titremesi gereken pozisyonlarda bile sayıyı bulabiliyorlar. Şans basketbolda önemli bir faktör ama 40 dakikalık bir maçta belirleyici olmaması gerek, çok moral bozucu basketler yeseniz bile kontrolü kaybetmediğinizde top er geç sizin tarafınıza geçiyo. Üç periyot boyunca tuhaf tuhaf şutlar sokan Bilbao dördüncü çeyrekte bir ara 5 dakika sayı bulamadı. Eğer maçı biraz tahammül edilebilir bir farkla geride götürseydik o kadar tuhaf şutlara rağmen bir şekilde son bölümde tutunabilirdik. Caja Laboral deplasmanında üç periyotun sonunda da şans basketi bulduk ama şanslı bir günümüzde olmamıza rağmen adamlar pes etmedi ve son bölümde kazanmayı bildiler, bugün Mc Calebbsiz-Lavrinoviç'siz Siena son çeyrekte English'in kendi yarı sahasından attığı basketle 12 sayı geriye düştü, ama adamlar "ya bugün olmuyor ne yapsak" diye düşünmeyip oyuna devam ettiler ve yenilgisiz Barcelona'yı son periyot 12 sayı geriden gelip yenmeyi başardılar. Şu maçı Bilbao'nun şans faktörüyle ya da balıyla açıklayanlara pes etmediğiniz, omuzlarınızı düşürmediğiniz zaman o şansın dönebilen bir şey olduğunu da hatırlatmak lazım.
Biz bu tür hedef maçları kazanmak zorunda olduğumuz ve ibrenin bizi gösterdiği eşik maçlarını kaldıramıyoruz. Geçen sene bir maç kazansak gruptan çıkabilecek durumdayken son 3 Top 16 grup maçını da kaybettik. Bu tür maçlarda sakin kalmayı beceremiyoruz, sahaya akıl koymamız gereken yerde deli gibi panik yapıyoruz ve dolayısıyla daha da saçmalıyoruz. Bugün hızlı hücumda bomboş turnike atılacak 3 pozisyonda da topu kaptırıp sayı yedik, bu düzeyde tecrübeli bir takımın bunları yapması hakikaten akılla mantıkla açıklanabilecek bir şey değil. Bireysel olarak çoğu oyuncunun oyun zekaları ve mental direncinin de çok alt seviyede olması bu karar maçlarında bizi otomatikman maça geride başlatıyor. Ukiç zaten bu tür maçlarda yok oluyor, Gist'in sırf zıplama merakından her maç en az 10 sayı yiyoruz, uzunlarımızın erken faul problemine girmediği maç yok nerdeyse. Yani bireysel olarak bu kadar defonun olduğu bir yerde düzenden çıkmak da çok kolay oluyor. Hücumda akışkanlığı kaybedince savunma kaynaklı sayılar da olmayınca kendi sahamızda 70 leri zor buluyoruz.
Geçen sene topa deli gibi baskı ve müthiş dış oyuncu savunması yapan takım gitti, dış oyuncuların neredeyse şeffaf bir perde gibi geçildiği bir takıma döndük. Kinsey'in gidişi ve Tomas'ın sakatlığı sonrası oyunumuzun en önemli özelliği olan o dış adam savunması uçtu gitti, Thabo da gittikten sonra daha da kötüye dönüştü. Burda yine dikkat çekilmesi gereken şey Ukiç'in savunma performansı. Ukiç her ne kadar hücumcu olarak bilinse de ortalamanın üstünde bir savunmacıdır. Bu sene savunmayla yakından uzaktan alakası yok. Nancy maçında Ukiç'in tuttuğu adam Euroleague asist rekorunu kırdı, Caja Laboral maçında Ukiç'in adamı Prigioni bizim takımın toplam asistinden fazlasını yaptı, bugün de Aaron Jackson maçın başında Ukiç'i dağıtıp takımını istediği gibi yönetti. Raul Lopez'in olmadığı bir günde en yıpratılması gereken oyuncuyu bırakın yıpratmayı hayatının en rahat maçlarından birisini oynattık.
Şu grupta son maç öncesi hala gruptan çıkma hesapları yapmamız hakikaten insanı çileden çıkarıyor. Bu gruptan çıkacak dört takımın da Top 16 daki gruplarından çıkması mucize olur. Son maç Cantu'yu yenip Caja Laboral'in Bilbao'yu yenmesi durumunda birinci çıkıyoruz, biz yenilip Laboral de yenilirse gruptan çıkamıyoruz ki şu gruptan çıkamamak Spahija açısından özürle geçiştirlemeyecek derecede bir skandal olur. Tabii sadece Spahija için değil hedefimiz F4 deyip böyle tuhaf bir kadro kuran, sezon planlarını sakat oyuncuların dönmesi üzerine yapanların da cümleten bir şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerekir. Cantu'nun gruptan çıkmayı garantilemesi ve liderlik şansının olmaması biraz bizim avantajımıza tabi ama İstanbul'da bu takımı ancak uzatmada yenebildiğimizi ve aklını her daim kaybetme tehlikesi taşıyan gurdlara sahip olduğumuzu düşünürsek maç için diken üstünde bir hafta geçireceğiz demektir. Zaten Fenerlinin hayatı stres, haftaya yine ömrümüzden ömür gidecek anlaşılan.
İki sene önce Top 16'nın son maçında içerde Zalgiris'e Marcus Brown'un son saniye üçlüğüyle 6 sayıyla yenilip ikili averajı da kaybederek turu vermiştik bu sene de bu şutların adamı Basile'den bir son saniye basketi yiyerek elenmek Fenerbahçe'nin alamet-i farikası olan "mağlubiyeti olabildiğince trajikleştirme" geleneğine uygun olur. Bekleyip göreceğiz.
Devamı ...
13 Aralık 2011
İddianameden Bir Parodi: Ankaragücü Şikesi
Sanat eseri soruşturmamızın en güzel yerlerinden biri Ankaragücü maçı için yapılan şikenin muhteşem bir takip, olağanüstü bir koordinasyon ve dehşet bir zeka kullanılarak ortaya çıkarılması. Önce iddianamedeki şu bölümü bir okuyalım.
Bir yandan İlhan Yüksel Ekşioğlu ve Cemil Turhan’ın; Yavuz Ağırgöl ve Mehmet Yenice üzerinden faaliyet yürüttükleri, bu kapsamda Mehmet Yenice’nin önce Kasımpaşa Spor kalecisi Murat Şahin aracılığıyla Ankaragücü’nde oynayan bir futbolcuyla irtibat kurmaya çalıştığı, Murat Şahin’in şike için aracılık yapma teklifini kabul etmediği, bunun üzerine Mehmet Yenice’nin Yadigar Boğa üzerinden bazı Ankaragücü’lü futbolcularla görüşerek şike amaçlı anlaştığı, (bu futbolcular belirlenemiştir), şahsın şikeye aracılık yapma karşılığında İlhan Yüksel Ekşioğlu’ndan aldığı 400.000 dolar paranın bir kısmını Ankara’da irtibat kurduğu şahıslara verdiği, 100.000 doları iade etmek için geri getirdiği esnada yapılan asayiş uygulamasında paranın araçta bulunduğu ( durum yapılan iletişim dinlemeleri ile tespit edilmiş, operasyonun deşifre olmaması açısından olay tarihinde şahsın aracı asayiş uygulaması yapılarak aranmış, şikeye konu paranın araçta bulunduğu belirlenmiştir.
Şimdi önce Kaybedenler Kulübü'nün meşhur "kim lan bu Erol Egemen" sorusundan mülhem, "kim lan bu Yadigar Boğa" diye sormamız lazım. 5 Aralık nüshalı Radikal'de Erol Ata imzalı haberi okuyalım
Yasaklı İsimler arasında bulunan bu personelin hangi birimde çalıştığı henüz Kulüpten kimseye doğrulatılamadı. Kulüp başkanı ve uzun yıllardır Ankaragücü'nde personellik yapan isimler dahi Yadigar Boga'yı hatırlamıyor. Ankaragücü'nde eski yönetimler dahi bu ismi hatırlamıyor. Son 12 Yıldır Ankaragücü'nde Başkanlık yapan, Cemal Aydın, Serdar Özersin, Cengiz Topel Yıldırım, Ahmet Gökçek, Cengiz Topel Yıldırım ve Sami Altınyuva Yönetimleri Yadigar Boğa diye bir personelle çalışmadıklarını belirttiler. Cemal Aydın, DHA'ya yaptığı açıklamada "Toplam 12 yıl görev aldığımı Ankaragücü'nde böyle bir personel ile çalışmadım" dedi
Yukarıdaki haberde de gördüğümüz gibi Yadigar Boğa savcılığa göre Ankaragücü'nde görevli ya da bağı olan biri ama Ankaragücü'nde görev yapan kimse adamn adını sanını bilmiyor, unutulacak da bir isim değil ama neyse geçelim , şüphesiz ki her şeyin en iyisini ve en doğrusunu, beş maç öncesinden maç sonuçlarını, hayrı ve şerri ve gaybubatı bilen savcımız dediğine göre Ankaragücü'yle ilişikli bir arkadaştır diye kabul edelim. Savcıya göre İstanbul'dan Ankara'ya 400.000 dolarla yola çıkan Mehmet Yenice önce Yadigar Boğa aracılığıyla kimliği belirlenemeyen bazı Ankaragüclü futbolculara para vermiş, evet yanlış duymadınız sanat eseri soruşturmanın en önemli malzemesi olan futbolcunun kimliğini onca fiziki takibe, muhteşem koordinasyon ve operasyonlara rağmen belirleyememiş yüce Türk polisi.
Şimdi 400.000 TL ile İstanbul'dan Ankara'ya yola çıkan Mehmet Yenice parasının 3/4 üyle şike yapmış, parasının geri kalan 1/4 üyle gofret fındık fıstık alacağına İlhan Ekşioğlu'nun ofisine geri götürmüş bu parayı. Bizim muhteşem polis de bu parayı arabada görmüş, asayis araması sırasında. Ancak şike trafiğinden emin olmalarına, şike parasını yani şike operasyonu için en somut kanıtı arabada bulmalarına ve bu araba sahibi ile Fenerbahçe yöneticisi İlhan Ekşioğlu arasındaki bağ konusunda emin olmalarına rağmen deşifre olmamak için suç üstü yapılmamış. Söz konusu paraya suç konusu olduğu gerekçesiyle el konulmamış. Aman Tanrım ne muhteşem bir plan! Ligin bitimine bir hafta kalmış, ama sen illa son haftayı da bekliyorsun. Çünkü Fenerbahçe Sivas'da şampiyon olamazsa operasyon falan olmayacak, gerçi zaten savcı bunu bizzat söylediği için burdan çıkarım yapmamıza da gerek yok. Görüldüğü gibi şike yapıldığından emin olan savcılık şikenin kimle yapıldığından emin değil, şike yapılanları tespit edememiş ama şike yapıldığından emin. Bu ne yaman çelişki diye soralım ve Ankaragücü maçı ile ilgili sorulması gereken şu soruyu da soralım
Her tür telefon görüşmesinden şike sonucu çıkaran, Aziz Yıldırım'ın "Nasıl gidiyor" sorusundan şike operasyonları hakkında bilgi almak için böyle diyor diye yorum yapan savcımız tapelerde geçen "Melih Gökçek dinletiyormuş her yeri,dinleme yaptığı araç varmış adamın anlamına gelen kayıtları neden ifadesine başvurduğu Melih Gökçek'e ya da bu konuşmaların muhataplarına sorma ihtiyacı hissetmiyor. Zeki Mazlum'un tapelerinde geçen "AKP il teşkilatı Trabzon'un şampiyon olması için her şeyi yapar" ifadesi iddianamede nasıl buharlaşmışsa hukuk devletinde ortalığı kaldıracak birisinin telefon dinlettiği iddiası da beklenildiği gibi iddianamede sorguya değer bulunmuyor.
Sahi şikeyi kim yapıyor Allah aşkına?
Yargılananlar mı yargılayanlar mı?
Devamı ...
Çarşı: Kara Vicdanlar Beyaz Yalanlar
Soruşturmanın üzerinden neredeyse 6 ay geçti bugün ulusal şeytan, ahir zaman deccalı "Aziz Yıldırım yasası" olarak gözümüze sokulan ama ne hikmetse Aziz Yıldırım'a faydası olmayan yasa nedeniyle Metris'te tutuklu 8 kişi özgürlüklerine kavuştu. Beşiktaş cephesinden 3 kişi de bugün itibariyle serbest kaldılar. Kendilerine bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletelim. Tabii derin bir parantez açmamız gereken Beşiktaşlı duruşuna değinmeden geçmemek lazım. Soruşturmanın ilk bir haftası Fenerbahçe'yi linç eden güruhun başında gelen, Trabzon'un emeğiyle kazandığı şampiyonluğu intro yapan ama soruşturmaya kendileri ve Trabzon dahil olunca apar topar geri çeken, insanlar hakkında suçlamanın vasfı, niteliği bile belli değilken sırf Fenerbahçe ile aynı safta yer almayalım diye aklanın da gelin diye utanmadan yazı yazabilip bunu Beşiktaşlı duruşu diye millete yutturan insanlar bugün Metris'e gidip Tayfur Havutçu'yu hangi yüzle karşıladı acaba ? Metris'ten çıkanları beklerken bile Aziz Yıldırım'a küfredebilecek derecede gözünü neftret bürümüş, tüm Fenerbahçeliler koluna sarı yıldız taksa bu nedir diye sesini yükseltmeyecek adamlar bu memleket tribünlerine 20 senedir vicdan taklidi yapıyor.
Bu adamlar nefretin öznesi Fenerbahçe'yse bütün muhakeme yeteneklerini, akıllarını, fikirlerini bir yere bırakıyorlar, Biz Serdal Adalı ya da Tayfur Havutçu'ya da haksızlık yapılırken bize ne demeyip destek vermeye çalıştık. Derdimiz insanların medyada yargılanmasının, soruşturmanın güdümlü medya eliyle görülüp infazın medya eliyle yapılmasının yanlış olduğunu anlatabilmekti. Bir Allahın kulu Fenerbahçe ceza almasın, şike yaptıysa da ne olmuş yani küme düşmesin demedi. 3 Temmuz öğleden sonra bu takımı küme düşürün kampanyasıyla linç etmeye başlayanlara Fenerbahçeliler dışında "neden" sorusu soran çıkmadı. Kendine muhalif diyen bununla övünen bir grup bir tane medya haberine acaba mı diye sormadı polis soruştumasını hadis iddianameyi ayet olarak gördü. Fenerbahçe'ye yapılan bütün haksızlıklar öznesi Fenerbahçe olduğu müddetçe mübahtı.
Beşiktaş taraftarının şu oksimoron tavırlar sergileyen ruh halinden artık gına geldi. Bir gün milliyetçi ertesi gün solcu, bir gün komünist ertesi gün liberal her yola gelen, o an popüler olan neyse ona yamanan bir gürüh olmayı tribün vicdanı falan gibi afilli kelimelerle ortaya koymayı kimse yemiyor artık. Biz Beşiktaş taraftarı iki sene önce biber gazı yediğinde de Galatasaray taraftarının Fenerbahçe aleyhine olan bir pankartına polis müdahale ettiğinde de ses çıkardık. Blogun arşivinde bunları görebilirsiniz.
Tuttuğumuz renkleri öne koyup diğerleri bizim rakibimiz diye "dilsiz şeytan" olmadık Bunların derdi Serdal Adalı, Tayfur değil falan diye ahkam kesenler gitsinler önce o yazıları oksunlar. Kendileri ne yaptılar? Fenerbahçe taraftarı kadın çocuk demeden 10 Temmuzda polisten biber gazı yediğinde, emniyet telsizinden "gerekirse kurşun kullanın" anonsları duyduğunda bir Allahın kulu ses çıkarmadı bu gruptan. Yapılan linci görmezlikten gelip şikecilerin arkasından yürüyorlar diye bıyık altından gülündü sadece.
Hakkında soruşturma olan Fenerbahçe Avrupa Kupalarından men edildiğinde yine bu insanlar biz hakkımızda soruşturma sürerken kupayı iade ettiysek niye Avrupa'da oynuyoruz diye de sormadılar. En iyi taraftar onlardı, en çok onlar sevdi, en muhalifi onlardı, onlar forumlarında varoluşculuk, 19. yüzyıl kolonyel edebiyatta yapısalcılık falan tartıştıkları için Fenerbahçe forumlarını asağılayarak mastürbasyonlarına devam ettiler. Şimdi 5 ayın sonunda çıkmışlar ,zulme uğrarken bir taş da kendilerinin attığı adamlara Beşiktaş'ın çocuğu diye tekrar tezahürat yapıyorlar.
Utanmakla utanmamak arasındaki fark siyahla beyaz arasındaki fark kadar bu ülkede. Tribün vicdanını Çarşı temsil ediyorsa "batsın bu dünya".
Devamı ...
12 Aralık 2011
İddianameden Seçmeler
Gerçekten müthiş bir iddianame ile karşı karşıyayız. Sanat eseri dedikleri kadar var. Zira Ahmet Dursun'a ait tapu senedi ile "1500 TL alındı. Selim aldı anneme verdi" yazılı bir kağıdın, "yapılan aramalarda ele geçirilen malzeme" gibi C-4 plastik patlayıcıdan bahseder ciddiyetle bahsedilmesi insanı etkiliyor. Ama hemen göze çarpan bir kaç noktayı burada ele alayım.
1- Örgüt Şüphesinin Doğuşu!
Savcıya göre Aziz Yıldırım Mahmut Özgener ile yakın ilişki içerisindeymiş. Yıldırım Özgener'den bazı şeyleri istiyor, Özgener de bunları yapıyormuş. Bu sebeple "Aziz Yıldırım hakkında da örgütsel ilişkilerinin tespiti ve ortaya çıkartılması için" adli çalışma başlatılmış.
İyi de Mahmut Özgener bugün serbest? Şayet Özgener ile Aziz Yıldırım arasında bir örgüt bağlantısı olduğundan şüphelenildiyse ve Özgener Yıldırım'ın her dediğini yapıyorsa neden serbest? Yok aralarında bir örgütsel bağ yoksa ortada daha büyük bir saçmalık var. Varolduğu iddia edilen Aziz Yıldırım örgütünün Fenerbahçe yönetimi dışında bir mensubu yok? Zira savcıya göre Ali Kıratlı, İbrahim İşçen ve sair insanlar zaten "Peker Grubu" ile bağlantılı ve Aziz Yıldırım o örgüte "dahil" değil.
Yani Aziz Yıldırım öyle bir örgüt kuruyor ki, Fenerbahçeliler dışında mensubu yok. Örgüt mensupları da yasal derneğin faaliyetleri çerçevesinde kongre ile seçiliyor. Yasal bir derneğin, kanunen zorunlu tutulan faaliyetleri çerçevesinde seçilip, hiyerarşik bir şekilde yönetim kurulunu oluşturan insanlara da örgüt üyesi diyorlar. Evet bir örgüt gerçekten var, kuruluş tarihi 1907, adı Fenerbahçe!
Yine savcıya göre örgüt olduğunun delili şu, insanlar çok korkuyor, çok saygı gösteriyor, emirlerini harfiyen yerine getiriyor, ödül ceza sistemi var.
Şimdi bakıyoruz. Tayyip Erdoğan'dan AKP teşkilatı çok korkuyor, çok saygı duyuyor. Tayyip Erdoğan işleri yapamayanlarla çalışmıyor (bkz: Nimet Çubukçu) veya işlerini iyi yaptığını düşündükleri ile de çalışmaya devam ediyor (Bkz: Ali Babacan) Demek ki Tayyip Erdoğan da mazallah bir örgüt lideri olabilir? Hiyerarşi var mı? Var. Ödül ceza sistemi var mı? Var. Aşırı saygı var mı? Var. Tayyip Erdoğan'ın emirleri harfiyen yerine getiriliyor mu? Yasa bile çıkartılıyor! Yani Tayyip Erdoğan 'ın parti çalışmaları kapsamında yaptığı işler savcıya göre örgütsel faaliyet olabilir. Dahice!
Savcının, büyük ekonomiler, büyük kurumlar yönetimi konusunda bilgi eksikliği var. Bu kadar büyük kurumların başkanları hiyarşik bir düzende çalışırlar, talepleri zaten ast üst ilişkisi içerisinde oluşur ve emirdir. İnsanlar da bu kurumda çalışmaya devam etmek istedikleri için bu emirleri yerine getirirler. Bu davranışlar, dernekler, siyasi partiler veya her türden kurum için normal faaliyetlerdir, istisna değil. Yasal olarak işleyen bir dernek zaten böyle işler. Doğal hayatın akışı budur. Aksi zaten komedi olur, rezillik olur, pespayelik olur.
2- Üç yıl üstüste şampiyon olacağız
İddianameye göre bu söz 2010 - 2011 sezonundan önce verilmiş. Savcıya göre Fenerbahçe gibi büyük takımların şampiyon olamaması yönetimin başarısızlığı olarak kabul ediliyor (doğru), son yıllarda yaşanan sezon sonunda şampiyonluk kaçırılması camiada şok etkisi yaratmış (doğru), bu nedenle Aziz Yıldırım 2010-2011 yılı başında 3 yıl üstüste şampiyonluk sözü vermiş, ancak sezon içinde bu iş zora girince "örgütsel faaliyete başlamışlar"
YANLIŞ
Çünkü Aziz Yıldırım 3 yıl üstüste şampiyonluk sözünü 2010-2011 sezonu öncesinde değil, 2009 Mayısında verdi. (bkz 16 Mayıs 2009 tarihli Yeni Şafak Gazetesi) Yani ne zaman verdi? 2008-2009 sezonu sonunda. Yani ne zaman için geçerli? 2009-2010 sezonunda. Peki o sezon ne oldu? Fenerbahçe son maçta şampiyonluğu kaçırdı!
Bir iddianamede her iddianın gerçeklerle bağlantılı olması ve çok ciddi araştırılması gerekir. İddianameler makale değildir, hata kaldırmaz. Gerçek delillere veya somut hayatın gereklerine uymayan her şey, iddianemeyi çürütür. Savcının görevi, "delil yaratmak" değil gerçekler ışığında somut olguyu ortaya koymaktır.
E iyi de henüz daha zamanlama bile doğru değil. Savcının hipotezi şu, Aziz Yıldırım şampiyonluk kaçtığı için 2010-2011 sezonu başında büyük bir söz verdi, bu sözü yerine getirmek için de belirli suçları işledi.
İyide adam bu sözü 2009 yılında verdi. O sezon şampiyonluk kaçtı. O sezona dair bir iddia da yok. Yani adam demek ki, şampiyonluk kaçıyor diye suça bulaşmıyor? Öyle bir motivasyonu yok?
Bütün iddianame Aziz Yıldırım'ın motivasyonunu bu "sözü yerine getirme" konseptine bağlıyor ama adamın öyle bir motivasyonu olmadığı buz gibi ortada.
Peki bunun önemi ne? Bunun önemi şu. Savcı bütün olayları bu motivasyon gözüyle yeniden değerlendirip yorumluyor. Böyle bir niyet var ve bu niyete ulaşmak isteyen bir örgüt var diyerek eylemleri okuyor. Halbuki böyle bir motivasyon yoksa bütün eylemler başka türlü yorumlanabilir.
Yani iddianamenin temeli bir "yanlış anlama"ya dayanıyor. Sanat eserine bak.
3- Örgütten ödül: Kıbrıs Seyahati
İddianameye göre örgütün ödül ceza mekanizması var. Başarılı olanlara ödül veriyorlar.
Başarı ne? Şike operasyonunu gerçekleştirmek. Yani düşünün onlarca maç takibatı, yüzbinlerce doların transferi, bu görüşmelerin yapılması. İnanılmaz bir operasyon.
Peki bunun ödülü ne?
Savcıya göre ödül şu, Aziz Yıldırım bu kadar büyük operasyon yöneten Ali Kıratlı'yı ödül olarak Kıbrıs'a tatile gönderiyor.
Kıbrıs'a..
Paris, Londra, Bangkok bile değil.
Kıbrıs..
Uçak bileti almış başkan. Milyonlarca dolar operasyon, gelen şampiyonluk.. Ödül bu.
Bence savcının da bir tatile ihtiyacı var.
Devamı ...
Ateş Seni Çağırıyor
Adını şike kanunu yaptılar. Değil. 6222 sayılı kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun. Yani sporda şiddet ve düzensizlikle mücadeleyi belirleyen kanunda değişiklik yapılıyor, öyle bir hale getirdiler ki sanki kanun kanun değil, şike yapma ve kullanma klavuzu.
Bu kanun gündeme geldi, grup başkanvekillerinin imzasıyla ilgili komisyona gönderildi, hızla geçti, TBMM Genel Kurulu'nda görüşüldü kabul edildi.
Sonra ilginç şeyler olmaya başladı. AKP'li bazı vekiller, cemaate yakın televizyon kanalları, gazeteler kanunu topa tutmaya başladılar.
Abdullah Gül'ün yasayı veto ettiği gün iddianame açıklandı.
Sanki şöyle diyordu biri "yahu böyle bir iddianame var, bu yasayı niye geçiriyorsunuz" çözümü de Abdullah Gül sunuyordu, "hadi veto ettim, bir daha karşıma getirmeyin"
Neden? Çünkü TBMM Genel Kurulu'nda da yasa "çok eleştirilmiş" nedense bunca adaletsizliğe, haksızlığa neden olan yasa Bakara suresi gibi mukaddes kabul edilmişti. Oysa kanun hangi sonucu yaratıyordu? Diyelim savcı Aziz Yıldırım için 132 yıl hapis cezası istiyor, oysa siz başka devlet aleyhine asker toplarsanız, yani başka bir devlete savaş açmak için, gidip Türkiye'den asker toplarsanız en fazla 12 yıl yatıyorsunuz. İnsan ticareti yaparsanız? Gene 12 yıl yatıyorsunuz. Yani diyelim insan kaçakçılığı yaptınız, zorla çalıştırmak, hizmet ettirmek, esaret altında tutmak için bir insanı kaçırdınız 12 yıl, şike yaptınız 132 yıl.
Mehmet Ağar bu ülkede 5 yıl ceza aldı, bir kızcağızı kör testere ile kesip parçalarını etrafa dağıtan 24 yıl, Hrant'ı sokak ortasında vuran Ogün Samast 22 yıl 10 ay ceza aldı, Abdi İpekçi'yi vuran, Papa'ya suikast düzenleyen Mehmet Ali Ağca 30 yıl yattı. Şike yapan? 132 yıl.
Bunu da vicdanına sindirebilen bir takım yaratıklar çıktı. Bunların arasında Baransu, ROK, Tayyar'ın olması da kimseyi şaşırtmadı.
Neden vicdanlarına sindirdiklerini de herkes biliyor. Çünkü eğer şikenin cezası azalırsa ve örgütlü suç kapsamından çıkarsa, bu davaya özel yetkili mahkemeler bakamayacak. Bavullar, poyrazlar, servis edilen deliller, operasyon diye bir şey kalmayacak.
Veto'dan sonra, özellikle cemaate yakın kaynaklar bir yaylım ateşi başlattılar. Fethullah Gülen "başka gömlek giyeriz" diye çizgiyi belirtirken, Hüseyin Gülerce "AKP onlarla mı yola devam edecek" diye üst perdeden konuşmaya başladı, Fehmi Koru'nun bir yazısı üzerine "sevsinler seni" diyen, Doğan medyasından bir eleştiri geldiğinde "patronlar çalışanlarının yazdıklarından sorumludur" diye çizgiler çeken sayın Başbakan da -belki hasta olduğundan- kata cevap vermeden işi yürütmeye çalıştı. AKP Grup Başkanvekiline göre imza "genel başkanın imzası"ydı ve herkes konumunu ona göre ayarlamalıydı.
Yasa Meclis'e geldi. Ne oldu?
Şamil Tayyar, herhalde korktuğundan olacak, gereken mesajı aldı. Tek realite Erdoğan diye başladı, oylamada red oyu kullanmayacağını da beyan etti. Toplumsal görevini yapmış!
Bülent Arınç efendi oy kullanmaya gitmedi. Biat etmiyordu ama alenen karşısına alacak kadar da aptal olduğunu kimse zaten düşünmüyordu.
Yasa geçerken, mahkeme son kozunu oylayıp iddianameyi kabul etti. Yani TBMM'ye mesajı çaktı "benim ciddiye alıp, değiştirmeden kabul edebileceğim yeterlilikte bir iddianame" heyhat tutmadı. Yasa kabul edildi.
AKP tarihinde böyle bir tartışma görmemişti, bunu da gördü. İran'a karşı ABD füzeleri Türkiye'ye yerleştirilirken , Irak savaşı esnasında, bedelli askerlik konusunda veya Hopa davası sebebiyle 20nin üstünde gencecik çocuk hapishanelere tıkılırken susan vicdanların tamamı şike konusunda birden hareket kazandı. Büyük itirazlar, kocaman kavgalar.
Neden?
Çok sebebi olabilir. Eklektik bir söylemle, bir rol dağılımıyla bu konuda hassasiyeti olanların da hassasiyetini tutmak, onları alenen karşıya oturtmamak için olabilir, samanyolu gazetesinde veya Zaman'da çeşitli yazarların yazdığı gibi bu davanın Balyoz, Ergenekon, Oda TV gibi davalarda birer emsal olup, orada tutuklu bulunanların salıverilmesinden korkulduğu için olabilir, içişleri bakanlığındaki erdoğancı - gülenci çatışmasının yansımaları olabilir,
bilemiyoruz, spekülasyon.
Ama şu soruyu sormak hakkımız, neden?
Neden yasa çıktıktan hemen sonra 8 kişi tahliye edildi? Bu insanların bu zamana kadar tutuklu kalmasına gerek var mıydı? Bu insanların çalınan özgürlüğünün bedelini kim ödeyecek?
Bu zamana kadar bu insanları peşinen suçlu olarak yansıtan insanlar şimdi ne yapacak?
Sanat eseri soruşturma sonucunda, iddianame kabul edilir edilmez, şike yaptığı iddia edilen, para aldığı ifade edilen insanlar tahliye ediliyorsa bu soruşturmanın bir ciddiyeti kalacak mı? Kaldı mı? Hiç var mıydı?
İçeride olanlar neden içeride? 3 Temmuz'dan beri her tarafında hata olduğunu gördüğünüz, her iddiası yalan çıkan bir soruşturma sürecine neden güvenelim? Siyasetin, cemaatin bu kadar içine ve hatta birbirine girdiği bir süreci yaşadıktan sonra bu sürecin her tür siyasal kaygıdan uzak, ekonomik açıklamalardan münezzeh, safiyane bir soruşturma sürecine olduğuna inanacak kadar salak birileri bu coğrafyada var mı?
Bütün soruların cevaplarını biliyorsunuz.
Biz iddianameyi okumaya daha yeni başlıyoruz.
Mücadele de yeni başlıyor.
Artık herkesin konumu belli, herkes söyleyeceğini söyledi, karşımızda kim var kim yok hepsini biliyoruz.
Onlara da sadece şunu söylüyoruz
Ateş seni çağırıyor, çünkü her şey daha yeni başlıyor.
Devamı ...
Hoşgeldiniz
Şöyle diyorduk, adam kaçırma, tehdit, şantaj, adam öldürme, adam öldürmeye tam teşebbüs gibi suçlar için örgüt kuran ve yöneticiliğini yapan Mehmet Ağar bir Allah günü tutuklu değilken, Tayfur'un, Serdal Adalı'nın, Korcan'ın tutuklu kalması hak mı?
Her ne olursa olsun bazı şeyler bitiyor, hak da yerini buluyor. Bugün Tayfur'un, Korcan'ın ve diğerlerinin serbest bırakılmasından daha mutlu edici bir şey olamaz.
Bu insanların herhangi bir suç işlemediği kabak gibi ortadaydı. İşledikleri iddia edilen suç ile delilleri yanyana görünce insanın içinde isyan duygusundan başka bir şey doğmuyor.
Bu dava hala devam ediyor. İnanıyoruz beraat edecekler. Ancak yargılama safhasında tutuklanmalarını gerektirecek hiçbir ciddi sebep yoktu, yani tutuklu kalmayı asla hak etmediler, tutukluluk, özgürlüklerine yapılmış bir tecavüzdü, bugün bu tecavüz sona erdi. Ancak hayatlarından bunca ay çalındı. Bunun hesabı elbette sorulacak ve sorulmalı.
Bu tecavüzün diğer yönü, medya eliyle yapılmış olan haksızlıklar panoramasıydı. Medya, kendisine servis edilen delillerle, o delillerin sıhhatini bile araştırmadan, ciddi bir sorgulamaya tabi tutmadan bir Pravda gazeteciliği seçerek bu insanların manevi itibarlarına tecavüz etti. Ümit Karan, Tayfur, Serdal Adalı şikeci olarak kamuoyuna lanse edildi, bu insanların ailelerine, sevenlerine büyük acılar çektirildi. Bu tecavüz henüz son bulmuş değil, medyadaki bir tane adamın da çıkıp "biz bunu yaptık ve özür dileriz" diyebilecek onura, ahlaka sahip olup olmadığını da birlikte göreceğiz.
Üçüncü tecavüz taraftar eliyle oldu. Kimse kimseye yalan söylemesin. İnsan sevdiğine birisi tecavüz ederken susuyorsa, tecavüze ortak oluyordur. Sevdikleri kadına orospu diye bağırıldığında, "aklan da gel" diyebilecek bir 'mantık' ile bu süreci uzaktan pin pon maçı izler gibi büyük bir kayıtsızlıkla izleyen herkes de bu tecavüze el verdi, destek oldu, sırtını sıvazladı. Adamlara alenen büyük bir suç isnad ettiler, bunun saçma sapan delillerini de sanki dünyanın en tartışılmaz olayıymış gibi medya eliyle lanse ettiler, bu insanları ve ailelerini üzdüler, birileri de "ben bilemem, kefil olamam, Tayfur da olsa şey olmaz, aklansın" diyerek kendini bu işten sıyırmaya çalıştı. Bunun adı duruş değil karaktersizliktir ve sonsuza kadar da öyle anılacak.
Tayfur, Serdal Adalı, Korcan ve diğerleri,
Başka takımların sembolleri, çalışanı, sevdalısı olabilirsiniz. Bizim boğazımızı yırtarak bağırdığımız adalet isteği o küçücük hücrede gümbür gümbür çarpan kalbinizin adalet isteği kadardır. Sizin haksızlık çığrışınız bizim en güzel tezahüratımız, sizin acınız da isyanımızın somut sebebidir. Üstünüzde hangi renk forma olursa olsun, adaletin tertemiz beyazında, isyanın da en kan kırmızısı tonunda aynı formayı giyiyoruz. Sizin haklarınız, bizim haklarımızdır, sizin maruz kaldığınız tecavüz hepimizin haklarına yapılmış bir tecavüzdür ve size bu zulmü reva gören zalimler hepimiz için zalimdir.
Sizin yanınızdayız, sizinle birlikteyiz ve size zulmeden herkesin de karşısındayız.
Hak ettiğiniz yere, ailelerinize, sevdiklerinize, çocuklarınıza iyi ki kavuştunuz.
Hesap sorma mücadelenizde de biz hep yanındayız.
Şükürler olsun.
Devamı ...
10 Aralık 2011
İddianame ve Sorular
Daha sonraki olayları, yasada değişiklik öngören düzenlemeye bugüne kadar spor anlayışı masa tenisinden ibaret olan cemaatin hükümetle kanlı bıçaklı olabilecek kadar karşı çıkmasını , Cumhubaşkanı'nın görev süresi boyunca ilk kez bir yasayı veto etmesini bu şike meselesinin sadece bir şike meselesi olmadığını bize gösteren nişaneler olarak sayabiliriz. Yeri gelmişken yeni yasa düzenlemesinden "ulusal şeytan" ilan edilen "nefret paratoneri" haline getirilen Aziz Yıldırım'ın yararlanmayacağını ve tutuklu kalmaya devam edeceğini düşünüyorum.
İddianamenin lafzı da ruhu da zaten ilginç bir şekilde Aziz Yıldırım'ı mümkünse hayatı boyu hapiste tutmak için özenle hazırlanmış. İddianamede örgüt lideri olarak bahsedilen iki kişi var birisi Olgun Peker, diğeri Aziz Yıldırım. İddianamenin ilk bölümünü oluşturan Olgun Peker'in eylemlerinin anlatıldığı bölüm daha nesnel gözlemlerle kişisel kanaatler arka planda tutularak anlatılmışken, Aziz Yıldırım'ın eylemlerinin anlatıldığı bölümde iddianamenin üslubu değişiyor. Savcı daha kişisel değerlendirmeleri ve subjektif görüşleri bu bölümde daha yoğunlukla kullanıyor.
Mesela Aziz Yıldırım'la örgüt üyesi oldukları iddia edilen Fenerbahçe yöneticileri arasındaki ilişkinin başkan-yönetici ilişkisinin ötesinde olduğunu iddia ediyor. Sanki Türkiye'de aralarında ast-üst ilişkisi bulunan bütün birimler arasındaki ilişkiler demokratik nosyondaymış gibi bunu garip bulmuş. Savcı Aziz Yıldırım'ın özellikle İlhan Ekşioğlu'yla ilgili görüşmelerinde bütün "nasıl gidiyor" sorularının şikeyle ilgili rapor alma amaçlı olduğunu iddia ediyor.Şu tapeleri okuduktan sonra telefonda birine "nasıl gidiyor" diye sormaya çekinir insan.
Sedat Peker ile Aziz Yıldırım arasında kurulmaya çalışılan bağ da son derece zorlama. Savcı Ergenekon'un gizli tanığıınn beyanına dayanarak 2004 deki Beşiktaş- Fenerbahçe maçında Tümer'in Sedat Peker'den talimatla bilerek kırmızı kart gördüğünü iddia etmiş ki o maçta Tümer'in kart falan görmediğini ufak bir araştırmayla ortaya çıkarabilirdi. Sedat Peker'in buna istinaden Aziz Yıldırım'dan para istediğini de belirtmiş. İddia edildiği gibi bu ikili arasında bir menfaat anlaşması varsa beklenen şey Aziz Yıldırım'ın Sedat Peker'e bu parayı vermesidir ancak savcı aynı metinde Aziz Yıldırım'ın Sedat Peker'in bu para isteğinden rahatsız olduğunu ve istifayı düşündüğünü de belirtiyor. Yani gönül rızasıyla aralarında bir menfaat ilişkisi varsa Aziz Yıldırım niye bu istek karşısında bunalıp istifa etmeği gereği duyuyor orası açıklanmaya muhtaç.
Aziz Yıldırım hakkındaki en somut suçlama Manisa-Trabzon maçıyla ilgili Manisaspor Başkan Yrd.'a maç öncesi gönderilen 500.000 doların ne amaçla gönderildiği de açıklanmaya muhtaç. Aziz Yıldırım ifadesinde kişisel bir iş için bu kişiye borç verdiğini ve daha sonra dört çek olarak banka kanalıyla bu paraların geri ödendiğini belirtmiş, bu paranın Manisasporlu oyunculara dağıtıldığı yönünde de gerek iddianameye yansıyan gerekse medyada yer alan hiç bir şey olmadığını ve herhangi bir Manisasporlu oyuncunun tanık olarak bile ifadeye çağrılmadığını belirtelim. Savcı bu paranın teşvik parası olduğunu düşünüyor ancak iki yönetici arasındaki para transferinin saha içine nasıl yansıdığını, nasıl bir menfaat temininin söz konusu olduğunu belirtmiyor.
Şike soruşturmasının Fenerbahçe tarafındaki en önemli ismi şüphesiz İlhan Ekşioğlu. İddianame de İlhan Ekşioğlu'na muhasebeden verilen bütün paraların neredeyse şike amaçlı olduğu iddia edilmiş, İlhan Ekşioğlu'na muhasebeden yapılan ödemelerin, şike yapıldığı iddia edilen maçların öncesi ve sonrasıyla tamamen uyuşmadığını bizzat savcının kendisi de iddianamede belirtmiş ancak savcı bunun şike faaliyetini örtbas etmek için bazı muhasebe kayıtlarının daha geç yapıldığına yormuş.
İddianamenin neredeyse tamamı telefon dinleme tutanaklarından oluşuyor, şunu da belirtelim Aziz Yıldırım ve diğer yöneticiler hakkındaki takip teşvik ve şikenin suç olmadığı dönemde alınmış. Aziz Yıldırım hakkında dinleme kararı 17.02.2011 tarihinde başlamış. Şike ve teşvik primini suç olarak gören yasa çıkmadan iki ay önce şike ve teşvik primi ile ilgili takip yapılmaya başlaması da son derece manidar.
Savcıya göre örgüt şike faaliyetinde başarısız olana bir daha görev vermiyormuş, bu bağlamda buna örnek verdiği konuşma kaydı da çok acayip mesela daha önce şike işinde başarısız olduğu iddia edilen Doğan Ercan'ın konuşmasına yüklenen anlam ilginç
18.03.2011 günü Doğan Ercan’ın Alaeddin Yıldırım’a gönderdiği mesajlarda(tape:2107-2108-2109);
“İyi günler ali abi ben geldim ankaraya gidecemi gencler tırabozon macına başkan birşeyler söylemişti banan.haber verirsen ona göre porgram yapacam abi iyi günler.akşam macdayım cok iyi hazırlanıyolar d” yazdığı,(Gençlerbirliği-Trabzon maçnda teşvik görüşmeleri yapmak için görev istemektedir)
Savcının şu konuşmadan nasıl bu yorumu çıkardığını ben anlamadım açıkcası.
Fenerbahçe'nin şike yapmakla suçlandığı Büyükşehir Belediye ve Eskişehir maçlarında da tuhaf şeyler var. Mesela savcıya göre Fenerbahçe yönetimi maçtan bir gün önce Büyükşehir'in kalesinde Oğuzhan'ın değil Fırat'ın oynayacağını öğreniyor ama kadroda bile olmayan Murat Şahin'le şike yapıyor, ya da Eskişehir maçı için Bülent Uygun ve Ümit Karan'la şike anlaşması yapıyor ama ne hikmetse şike anlaşması yapılan antrenör, şike için anlaşılan oyuncuyu onbirde oynatmıyor, yine daha önce de belirttiğim gibi bu adamlara verilen paranın akışının da bizim gördüğümüz kadarıyla net kanıtları yok. İddianamede neredeyse bütün poşetlerin içindeki şeyin para olduğu değerlendirmesi var, resimleri falan da var poşetlerin ama "abi bu poşetin içinde kesin para vardır" kanaatine nerden varılmış onu da anlamış değilim.
İbrahim Akın'la ilgili bölüm soruşturmanın başından bu yana en ilginç bölüm bana göre. İbrahim Akın'ın iddianamede belirtilen ifadesinin baskı altında alındığını ve savcının kendisini yanılttığını belirten ifadesini de gözönünde bulundurarak konuşma kaydını ele alalım. Şimdi İbrahim Akın'ın şike parası için caiz midir değil midir diye sağa sola sorması zaten başlı başına garip, aşağıdaki konuşmaya bir bakalım.
İbrahim: “Hocam bir şey sormam lazım sana ya şimdi bizim hafta sonu Fener’le maçımız var ya, demişler ki İbo gol atmasın, yüz bin dolar para verelim ona diye”, X Şahıs: “ İyi ne yapacaksın”, İbrahim: “Ben de sana soruyorum dedim hocam bu adamlarına sor diye yani ne yapmamız lazım diye”, X Şahıs: “Sizin takımın kaptanı hocası ne diyor”, İbrahim: “Onlar bir şey diyemiyor hocam Fenerbahçeli oldukları için onlarda bana kalkıp oynama veya gol atma diyemiyorlar başkası tarafından söyleniyor bu.. yani bana gol atma diyorlar yani”, X Şahıs: “İyi tamam yani böyle şeyler günümüzde futbol camiasında var değil mi böyle şeyler”, İbrahim: “Var var ama hocam işte ben de sana soruyorum yani kötü olur mu diye…yani para var yani işin ucunda, ama sonucunda diyorlar ki işte şu şunu yapma”, X Şahıs: “Efendim yani onda bir şey yokki ya bu gönül rıza olan bir şey yani sen gol atmayacaksIn yerine para verecekler…tabi ya onda bir şey yok yani bunda bir sakınca yok canım niye olsun yani baya başkaları duymasın önemli değil…bizim burada benim köyde baba türbesi var ya Köy babada…orda var çok fakirler var yaparsın bu kurban keseriz orda yedirirsin”, İbrahim: “Doğru hocam tamam”. (tape:3568)
Şimdi imamın şike teklifi yapıldı sözünden sonra hemen takım kaptanı ve antrenör ne diyor sorusu garip değil mi, ikincisi İbrahim Akın takım kaptanı ve hocasının Fenerli olduğunu söylüyor ki Abdullah Avcı'nın Fenerli değil Galatasaraylı olduğunu dünya alem bilir, şimdi bu sürreal imam- futbolcu diyalogu hakikaten bu konuşmayı gördüğümden beri bana garip geliyor. Zaten tapelerin -Alo ile başlayıp -Görüşürüz le bitmemesi ve konuşmanın bazı yerlerinin alınıp seçilmesinin yanlış olduğunu Yunanistan'daki soruşturma gibi bu konuşmaların hepsinin yayınlanması gerektiğini daha önce de söylemiştik. Bunun ne kadar doğru bir uygulama olacağı Can Arat'ın ifadesinde de görülüyor.
Maçtan önce yine Ali Kıratlı ile bir görüşme yaptım. Bu görüşmede Cemil abinin beni aradığını söyledim. Kendisine duygusal olamayacağımı, aslanlar gibi topumu oynayacağımı söyledim. O da tabi aslanım çıkıp sen oyunununa bak Allah yardımcın olsun dedi, fakat bu görüşme bana okunan tapelerde yoktu.
Şimdi mesela Ali Kıratlı'nın bir sürü lüzumsuz görüşmesi iddianamede yer alırken sanıgın lehine olabilecek bu tape ne iddianamede ne polis sorgusunda var. Oysa biliyoruz ki savcının görevi sadece sanıkların aleyhine olan delilleri değil lehine olan delilleri de toplamak. 50 tane görüşmenin işine gelen 20 tanesinin bazı bölümlerini alıp alt alta yazarak iddianame hazırlanacaksa bunun için savcı olmaya gerek yok Turkcell deki call center larda bunu yapabilir.
Savcıların hukuki bir meseleyi iddia makamında bulunuyorum diye kişiselleştirmesi hukuk adına en büyük tehlikelerden biri. Bazı yerlerde savcı şüphelilere ulaşılamadığını vurgulasa da bunu bile şüphelileri suçlayan bir ifadeyle yapmış, şu vurguya dikkat
"özellikle iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması çalışmalarına karşı kendilerince geliştirdikleri tedbirleri yoğun olarak uyguladıkları, bu tedbirlerin örgüt liderinden en alttaki örgüt üyesine kadar herhangi bir değişim göstermeden tüm örgüt üyeleri tarafından sıkı bir disiplin içerisinde uygulandığı, örgüt üyelerinin bu tedbirlerinin bazı şüphelilerin tespit edilememesine sebep olduğu belirlenmiştir."
Karabük maçı öncesi şüphelilere ulaşamadığını çünkü örgüt üyelerinin çok iyi disiplin içerisinde şifreli bir şekilde konuştuğunu beyan eden savcı bir hafta sonraki Ankaragücü maçında örgüt üyelerinin ilk kez bu kadar açık seçik konuştuğunu belirtiyor. Bir hafta içinde ne olduysa artık. Herhalde bu açık seçik konuşmalardan yola çıkarak Mehmet Yenice adlı şahsın arabayla Ankara'ya 400.000 dolar götürdüğünü belirtiyor ama belkide başından bu yana bu soruşturmanın en zayıf yönünü burda kendisi itiraf ediyor. Operasyonun deşifre olmaması için bu para belirtilen şahısdayken suç üstü yapılmadığını söylüyor. Ligin bitimine bir hafta kala neyin deşifresi Allah aşkına. İlla son maçın son dakikası mı beklenmesi gerek bir suça tanık olunmuşsa. Burada savcının Sivas maçı berabere bitse operasyon olmayacaktı sözüne vurgu yapalım, bu memlekette bir savcı açık açık bunu söyleyip onun yazdığı iddianameden biz hala bir hukuk metni bekliyorsak zaten ölmüşüz demektir.
Bir de şunu sorayım şüpheli durumda bulunan Trabzonsporla ilgili Zeki Mazlum'un polis sorgusunda "Trabzon'un şampiyon olması için AKP Trabzon teşiklatı her şeyi yapar" sözünün iddianamede yer almaması sizi şaşırttı mı. ?
Türkiye öyle bir ülke ki hakkınızda iddia edilen şeyi iddia eden kişinin ispat etmesine gerek yok, sizi kişisel olarak sevmeyen birileri zaten hakkınızdaki iddialarla sizi asmak için hazır bekliyor. Fenerbahçe özelinde Fenerbahçe yöneticileri bu işleri yapmışlar mıdır, kendilerine isnat edilen suçları işlemişler midir bunu bilemem, ama şunu belirteyim bu davanın salt hukuki nedenlerle açıldığına, 3 Temmuz'dan bu yana yapılan lincin, iddianame zamanlamasının, veto zamanlamasının, iddianamenin bizzat kendisinin masum olduğuna beni kimse inandıramaz. Futbolun kirli olduğunu bu insanların zaten her şeyi yapabilecek insanlar olduğunu söyleyip kenara çekilip romantik futbol düşleri kuran adamların samimiyetine de zerre kadar inanmıyorum. KCK'daki rezillikleri de Hopa Davasındaki rezillikleri de Balyoz ve Ergenekon'daki rezillikleri de üreten bu ülkedeki yargı sisteminin söz konusu futbol olduğunda pür-ü pak olduğuna mı inanacağız. Bütün davalardaki saçmalıklara itiraz etmek mi daha ahlaki bir durum yoksa "ya futbol dünyası kirli zaten" deyip bu davadaki haksızlıkları umursamamak mı ? Şu davadaki onca acayipliğe tek laf etmeyip, romantik solcu ayaklarına bürünüp bu ligi seyretmeyeceğini açıklayıp üç gün önce Galatasaray Fener'i yendi diye sevinçten deliren insanların ahlakından bir hayır gelmez. Ahlaki pozisyon öznenin ismine göre değil eylemin kendisine göre alınır. Özne Fenerbahçe olunca bütün felsefi birikimlerini, duruşunu ideolojisini çöpe atıp diğer davalara gelince bunları hatırlayanlar da, sadece Fenerbahçe'ye haksızlık yapılıyor diyip KCK'daki tutuklananlara "gebersin teröristler" diyen de aynı bakış açısından muzdariptir. Adalet gelecekse her yere gelecek bir yere gelen bir yere uğramayan adalet adalet değildir.Umalım ki şu zamana kadar işlemeyen hakkaniyetli bir yargılama prosedürü duruşmalar sırasında gerçekleşsin ve neyin doğru neyin yanlış olduğu ortaya çıksın. Fenerbahçe hakkında federasyonun ne karar vereceği zerre umurumda değil Fenerbahçe'nin bu ligde oynamasını bırakın artık bu ülkede faaliyet gösteriyor olmasını bile içime sindiremiyorum ben. Ülkede "Aziz Yıldırım asılsın mı ? diye referandum yapılsa evet çıkacak bir ortam oluşturulmuşsa ve bu Fenerbahçe nefreti bu boyuta getirilmişse ne söylesek boş artık.
Devamı ...
4 Aralık 2011
Hal ve Gidişat - Bölüm 2

Asrizamanlar ile hal ve gidişat'ı tartışıyoruz, bu ikinci bölüm. Bazen yazacak vakit olmuyor ama itiraz edecek vakit her zaman var.
Devamı ...
3 Aralık 2011
Torpil İstemiyoruz, Bu düzeni torpillemek istiyoruz.
Emenike ve Sezer'in para sayan görüntüleri vardı. Yalan çıktı. Fenerbahçe Ümit Karan'a bir araçla çanta içerisinde para yollamıştı. Çantaya paranın sığmayacağı ortaya çıktı. Korcan'ın ablasına araba alınmıştı? Önce Korcan'ın ablasının olmadığı ortaya çıktı, sonra araba gerçek sahibine iade edildi. Aziz Yıldırım Eskişehirspor'a "şike taktiği" vermişti, haberin altında adamın espri yaptığı ortaya çıktı. İbrahim Akın şikeyi itiraf etmişti, üstünde psikolojik baskı kurulduğu anlaşıldı. Savcı son 5 maçın sonucunu biliyordu, bizzat kendi yalanladı. Fenerbahçe'yi UEFA Şampiyonlar Ligi'nden men etmişti, onu da UEFA yalanladı, sonra UEFA'yı TFF yalanladı, yetmedi UEFA bir kere daha TFF'yi yalanladı.
Erman Toroğlu, Serhat Ulueren, Kaya Çilingiroğlu, Mehmet Baransu, Rasim Ozan Kütahyalı, İbrahim Seten yepyeni bir dönemi müjdelediler. Bu parlak dönemde şikecilerle adalet mücadele edecek, cennet gibi tertemiz bir ligimiz olacaktı.
Kaya Çilingiroğlu "adam öldürmek bir anlık cinnet işi, kendime engel olamayabilirim ama şike yapmasam da olur elbette cezası daha ağır olacak" diye hukuk doktrininde yepyeni bir sayfa açtı,
Mehmet Baransu özgürlükçü / demokrat çizgisini bir adım ileri götürüp ekşi sözlüğün de acilen kapatılması gerektiğini hararetle yazdı,
Erman Toroğlu da canlı yayında ruh çağırma seansı yaptı.
Cumhurbaşkanı uzun tutukluluk sürelerine karşı olduğunu söyledi. Başbakan Avrupa Komisyonu üyesine tutukluluk süreleri ile ilgili düzenleme yapacağına söz verdi. Adalet Bakanı ve AB Bakanı tutukluluk süreleriyle ilgili düzenlemenin şart olduğunu beyan etti. Cemil Çiçek tutukluluk halinin bir insan hakkı ihlali olduğunu kamuoyuna bildirdi.
Bu konuda gelen tüm tasarıları AKP reddetti.
Hükümet önce, şike yasasında maç sürerken değişiklik yapılmaz dedi, sonra yeni kanun teklifi verdi, TBMM onayladı, sonra eski AKP'li Cumhurbaşkanı kanunu veto etti.
Ruh sağlığınız hala yerinde mi?
Bu orta oyunundan, bu piyesten, bu rezaletler kumpanyasından adalet mi bekliyorsunuz?
Van'da depremzedeleri, Güvenpark'ta Tekel işçilerini, Dolmabahçe'de öğrencileri coplayıp sonra Sultanahmetin ortasında tam teçhizat yürüyen bir adama "nereye hemşehrim" diye sormayan emniyetten adil soruşturma,
Denizfeneri davasında savcıyı görevden alıp 3 ay 10 gün sonra Zahid Akman'a kapıları açan, küçücük bir kız çocuğunu da "parasız eğitim istiyoruz" pankartı açtığı için terör örgütü üyesi diye suçlayıp tam 19 ay tutuklu tutan bu yargıdan adalet mi bekliyorsunuz?
Kendi getirdiği kanun teklifini yine kendi kabul edip sonra da Cumhurbaşkanı vetolasın diye mektuplar yazan bir siyaset erkinin tüm bu süreçler dışında olduğunu sanacak kadar naif olan hala var mı?
Bu kadar kirli, karanlık, yalancı, haksız, adaletsiz bir sistemin tam ortasından adil bir sonucun çıkmasını beklemek bir tek şeyle açıklanır:
Aptallık. Sınırsız, sonsuz, hudutsuz bir aptallık.
Fenerbahçe taraftarı dün nasıl direndiyse, bugün de öyle direnecek.
Alın kanununuzu resmi gazetenize sokun.
Kimseden şefaat beklemiyoruz. Kimsenin hulusuna mahkum değiliz.
Adalet istiyoruz.
Erman Toroğlulardan, Uluerenlerden, Baransulardan gelmeyecek olan adaleti, elleri kolları bağlanmış bir köle durumundaki medyanın yazamayacağı adaleti, ciğerine kadar iradesi sakatlanmış siyasetin yaratamayacağı adaleti, hukuku bir kör döğüşüne çeviren "eşşeği aday gösterseler ona oy veririm" diyen hakimlerden beklenmeyecek adaleti, hamile bir kadına tekme atmaktan çekinmeyecek emniyetin sağlayamayacağı adaleti.
Yani Ahmet Şık'ın, Berna ile Ferhat'ın, telefonuna sehven yüklenen kayıtlarla 32 ay özgürlüğü çalınan Mehmet Ali'nin, bir konferans verdi diye hapse tıkılan Büşra Ersanlı'nın,
Yani hepimizin hak ettiği adaleti.
Bu düzen, adil olmadığını ispatladı.
O yüzden biz de kimseden torpil istemiyoruz.
Ancak fena halde bu düzeni torpillemek istiyoruz.
Tam dibinden. Tam dibinden. Tam dibinden.
Devamı ...
30 Kasım 2011
Yasa Değişikliği: Şikeye Af mı Nefrete Kamuflaj mı ??
Günlerdir 6222 sayılı yasada yapılan değişiklikle ilgili polemik sürüyor. Bugüne kadar Meclis'ten geçen bir yasayı veto etmemiş Cumhurbaşkanı 6 ay önce geçen bu yasanın daha iyi çıkması gerektiğini değişikliğin içine sinmediğini söylüyor, yasa görüşülüken Meclis'de lehte ya da aleyhte söz almamış Şamil Tayyar gazeteci meslektaşları için göstermediği duyarlılığı bu yasadaki değişiklik için göstererek gözlerimizi yaşartıyor.
6222 sayılı yasada şike suçuna verilen cezaların akıl mantık sınırlarının üzerinde olduğu, dünyadaki örnek uygulamalarla bir alakasının olmadığını herkes kabul etmişken bu yasa değişikliğinden Aziz Yıldırım'ın yararlanma ihtimali yüzünden bu yasaya muhalefet etmek demokratlığın falan değil gözü kara bir nefretin göstergesidir.
Yasa değişikliği şikeyi suç olarak görmekten çıkarmamış, ceza ertelemesi gibi bir kararın verilmeyeceğini hükme bağlamışken, bu cezaların para cezasına dönüştürülmeyeceğini belirtmişken 12 sene gibi abuk bir ceza limitini düşürdü diye "şikeciler aklanıyor kalkın ey ehl-i namus" propagandası yapmak hangi kör vicdanın ürünü insan anlamakta zorluk çekiyor
Cumhurbaşkanı'nın kendisi Meclis açılış konuşmasında uzun tutukluluk sürelerinin cezaya dönüşmesinden şikayet ederken insanların yargılamalarının tutuksuz devam edecek olmasından niye rahatsızlık duyuyor. Aziz Yıldırım ya da herhangi birinin suçu affedilsin, yargılanmasın diyen yok, suçlu bulunursa cezasını çekmesin diyen de yok. Israrla bu değişikliğin sanki şikeyi suç olmaktan çıkaracak bir şey olduğu yönünde neden bir algı yaratılmaya çalışılıyor?
Davaların %54 ünün beraatle sonuçlandığı bir ülkede adı adresi belli, kaçma ihtimalleri bulunmayan insanların haklarında iddianame düzenlenmeden demir parmaklar arasında beklemesinden bunların içinde Fenerbahçe başkanı var diye haz almak en basit insanlık sınavından ikmale kalmak demektir.
Bu Aziz Yıldırım'ın şahsında cisimleşmiş Fenerbahçe nefreti öyle güçlü bir hal ki Ergenekon'da Balyoz'da tutukluluk sürelerinden rahatsız olan, bunun üzerinden ulusalcılık güzellemesi yapan diğer takım taratarları konu bu davaya gelince neredeyse hakkında mahkeme kararı olmadan Aziz Yıldırım ömür boyu hapiste kalsa ses çıkarmayacaklar. Adalet kendi canını yakınca ses verip başkalarının canı yandığında bananecilik oynamak kadar aşağılık bir insanlık durumu yok. Bugün Türkiye'de siyasi görüşleri ne olursa olsun politik olarak yan yana durmadığımız kişilerin hukuki hakları gasp edilirken başımızı diğer yana çevirme lüksümüz yok.
İşin bir de diğer yönü var 6222 sayılı yasa yüzünden tutuklu olanların mağduriyetlerine inanan ama Balyoz ya da Ergenekon ya da KCK davalarındaki hak ihlallerine gözünü yuman, kafasını çeviren, poşu taktığı için terör örgütü üyesi sayılan Galatasaray Ünv öğrenicisinin sesini umursamayan, pankart açtıkları için 500 gün tutuklu kalan Berna'ya "bir şey olmasa polis almazdı " diye tepki koyabilen Fenerbahçeliler de var. Herkesin kendi tribünündeki mağdurun sesini duyup öteki tribünün sesini ıslıklamasıyla bu ülkeye adalet falan gelmez
Dün Ergenekon davasını yazıyor diye küfredilen Baransu'ya bugün Fenerbahçe'yi kötülüyor diye övgüler düzüyor haline gelmişsen senin ideolojini görüşlerin değil nefretin şekillendiriyor demektir. Aziz Yıldırım'ın evinde silah çıktı diye kurgu kaset hazırlayan Emniyet'e tepki gösterip, Kandil'de silahla resim çektirdi diye basına resmi sızdırılan ama o resmin Kandil'de çekilmediği anlaşılan avukatın resmini dağıtan Emniyet'i alkışlarsan kimseye samimiyetini anlatamazsın.
6222 sayılı yasadaki değişikliğe onlarca kişi tutukluyken, milyonlarca insanın sabah akşam konuştuğu, ilgilendiği, tepki gösterdiği bir meseleyken, kişiye özel düzenleme diye karşı çıkanlar bu yasanın kapsamında Aziz Yıldırım olmasa bu yasa hakkında tek kelam etmeyeceklerdi. Kişiye özel düzenleme olmasın derken kişiye özel bir nefretten bunu beslemek de Türkiye'deki iki yüzlü adalet isteğinin bir göstergesi.
Fenerbahçe'den nefret edebilirsin tribünde küfredersin forumlarda ona buna laf edersin ama sırf senin nefret hücrelerin orgazm olsun diye birileri hakkında kesin hüküm yokken demir parmaklıklar arkasında bir gün daha fazla kalsın diye isyan edersen, bunun için kampanyalar düzenlersen taraftarlık hayatın bir rengi değil insanlıktan çıkışın bir nişanesi demektir artık.
Allahtan Avrupa Birliği'ne gireceğiz diye idamı kaldırıp işkenceye sıfır tolerans falan göstermeyi 10 sene önce yapmışız şu ara olsa "Kopenhag Kriterleri bahane, Aziz Yıldırım için kalktı idam cezası" diyebilecek kadar gözü dönmüş gerizekalı var memlekette. Son olarak Oğuz Tongsir'in Aziz Yıldırım'la Metris'deki görüşmesinden aktardığı ve yasanın çıkıp çıkmamasının Aziz Yıldırım'ın umrunda olmadığı beyanını da belirtelim. Aziz Yıldırım kendi özgürlük isteğini dışarıdakilerin nefreti kadar yoğun yaşayamıyor demek ki Dünyaya meteor çarpsa bunlar Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe yüzünden diyecek adamların ağzına adalet kelimesini almaları kadar da absürt bir durum olamaz herhalde.
Devamı ...