9 Haziran 2011
2010-11 Sezonunda Mehmet Topuz
Mehmet Topuz bu sezon ligdeki 34 maçın 34'üne de ilk 11'de başladı. Bizim istatistiklere göre toplam 2980 dakika forma giydi. Maç başına ortalama 87.6 dakika ediyor. Yine bizim istatistiklere göre geçen sezonu ligde 2 asist 1 gol ile tamamlamışken bu sezonu 9 asist 1 gol ile tamamlamış. İstatistikleriyle ilgili birkaç ilginç nokta var:
turkfutbolu.net'e bakınca ligde en son 34 maçın tümüne ilk 11'de başlayan oyuncu 2005-06 sezonunda Ümit Özat olmuş. Toplam 3060 dakika yani maçların tümünde 90 dakika forma giymiş, gol atamamış, 6 asist yapmış, 2 kez sarı kart görmüş. Ümit Özat'ınki inanılmaz bir istatistik fakat Mehmet Topuz'un istikrarını da görmezden gelmemek gerek. Bu sezon 6 maçta oyundan alınmış fakat sadece 80 dakika kaçırmış, gördüğü kart sayısı da 3. transfermarkt'taki verilere göre bu sezon ligde en fazla forma giyen oyuncu. Fenerbahçe'de de 5 sezon aradan sonra tüm lig maçlarına 11'de başlayan ilk oyuncu.
Oyundan alındığı 6 maçtan 5 tanesi sezonun ilk 5 maçı. Sezona en iyi durumda başlayamasa da tek golünü bu periyotta attığını not etmek gerek. Sonraki haftalarda ise takımın en istikrarlı oyuncularından oldu. Çoğu maçta 4-2-3-1 sağ kanadı olarak kullanılsa da bazı maçlarda orta saha üçlü kurulunca sağ iç, bazı maçlarda Emre'nin yanındaki orta saha oyuncusu rolüyle de oynadı. Geçen sezonun çoğunu verimsiz geçirip son beş, altı haftada açılmıştı. Yükselişini bu sezona taşıdı. Bunu asist sayısından anlamak da mümkün. Rehavet'in de söylediği gibi biraz eski günlerini anımsasa, biraz şut çekse, biraz kaleci avlasa daha da faydalı olacak, takımı direkt bir üst seviyeye çıkaracak ama bu çıkışından memnun değiliz desek yalan olur.
Devamı ...
8 Haziran 2011
Bir Zamanlar Çubuklu Forma
Forma mı? Forma. Çubuklu mu? Çubuklu. İçinde Fenerbahçe'nin iki efsane futbolcusu... Soldan sağa, futbolcu - atlet çifte branşlı şampiyon Melih Kotanca ve "saçlarım bozulmasın" diye topa kafa vurmayı tercih etmediği halde, çıktığı her sahayı oynadığı topla yakıp yıkan Fikret Kırcan, nam-ı diğer Küçük Fikret... Biz bu başlığı "Dünden Bugüne" diye seri haline mi getirsek acaba?
Yardımsever Rekabet, Hayırsever Aracılık ve Takas
Fenerbahçe son senelerde diğer kulüplere göre transferde biraz daha dengeli davranmaya başladı gibi fakat yine bir ton gariplik her transfer döneminde karşımızda. Bu gariplikleri transfer sezonunda Fenerbahçe'yle alakalı haberlerde adı öyle ya da böyle geçen oyuncularla anlatmak gerek. Gökhan İnler, Selçuk İnan, Abdülkadir, Gökhan Ünal. Hepsi hikayenin ayrı bir parçasını tamamlıyor.
Önce bonservisine 20 milyon euro gibi rakamlar telaffuz edilen Gökhan İnler'e bakalım. Resmi sitenin "ilgilenmiyoruz" açıklaması yapmasının ardından oyuncunun kendi sitesinden "Fenerbahçe manajerimle görüşüyor" açıklaması yapması değil gariplik, artık bu saçmalıklara alıştık. Hâlâ "Daum beğenmedi alınmadı" denilen Gökhan vaktinde yine kendi sitesinde açık açık yazmıştı
Beni Daum degil, Fenerbahcenin yönetimi istemedi. Onlar daha iyi bilir niye beni istemediler.Şimdi 20 milyon euro bonservis vermeye hazırlandığınız oyuncuyu 250.000 euro verip neden almadınız? Üstelik takımın hocası da onaylamışken? Var mı bir açıklaması?
İş bilmezlik diyip geçebiliriz, izlenir beğenilmez, belki oyuncu sonradan açılmıştır deriz bir bahane buluruz. Gerçi senelerdir, bıkmadan usanmadan yazdığımız futbol şubesinin profesyonelleştirilmemesinin sonucu bu ama haydi geçiştirelim bunu masum bir hata olarak. Hikaye böyle bir hatayla bitse yine güzel. Senelerdir edindiğimiz garip huylar var.
Birincisi "ezeli" rakiplerle transfer döneminde didişmemek. Fiyatların sunî yükselmesini engellemek için akıllıca bir hamle denilebilir ama rakip aynı şeyi yapmayınca ortada sadece tek taraflı bir iyi niyet ve yenilen tonla kazık kalıyor. En güzel hikaye Selçuk İnan'ın Trabzonspor'a 2 milyon euro bonservisle transferi. Vaktinde şöyle bir haber var konuyla ilgili
Şener'in Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ı arayarak Selçuk'u Teknik Direktörleri Ersun Yanal'ın çok istediğini belirttiği ve bu transferden çekilmeleri için sarı lacivertli kulübe ricada bulunduğu ileri sürüldü.Yani biz Manisa'dan iki oyuncuya talip oluyoruz, Trabzonspor gelip ikisini de almaya çalışıyor, fiyatları artıyor diye aramızda pay ediyoruz. Neden Selçuk değil Burak'ın alındığı yine bir soru ama onu da geçelim şimdilik. Bu rakiplerle bir antlaşma, sözleşme, işbirliği yapılmaması gerektiği bu sezonun sonunda daha net anlaşılmıştır sanırım? Anlaşılmış mıdır? Emin olamıyoruz ama rakipler transferde zorluk çıkarmaya başlayınca "tamam vazgeçtik" yerine en azından fiyatı arttırılıp pahalıya gitmesi sağlanabilir. Bu "rica" işleriyle sadece rakiplere yardım ediyoruz.
Daha bitmedi. Bir de aracılık huyumuz çıktı son zamanlarda. Kısacası şunu yapıyoruz; bir Anadolu takımına 2-3 milyon ne lazımsa para verip lüzümsuz bir oyuncuyu alıyor, bir sene sonra başka bir kulübe oyuncuyu bedava veriyoruz. Genelde takas yoluyla yaptığımız bu bedava vermecilik en son Gökhan Ünal transferiyle yaşandı. Elimizde Güiza çilesi varken neden alındığını anlamadığımız yerli Güiza'ya tam 3.5 milyon euro vermişiz. Bedavaya gönderiyoruz. Geçen sezonlarda Yasin Çakmak, İlhan Parlak gibi oyuncuları da aynı şekilde başka kulübe transfer ettik. Haydi oynar diye aldık oynamadılar diyelim bunları da geçelim. Yalnız aklımın almadığı bir transfer dedikodusu var. Sezer Öztürk için Abdülkadir'i Eskişehirspor'a vereceklermiş.
Abdülkadir sadece 1 lig maçına çıkmış bir oyuncuyken 18 yaşında 1 milyon euro bonservis ücreti verilerek transfer ediliyor. Belli ki bu oyuncuyu ilk 11'e koyup ligin tozunu attırması için değil potansiyeli olduğu için almışsınız. Yoksa ligde 90 dakika bile oynamamış bir oyuncuya neden 1 milyon euro verilir? Bu transferin üzerinden 1.5 yıl geçmiş, oyuncu sakatlanmış, düzelmiş, kiraya verilmiş, geri dönmüş, ortada potansiyelini yitirdiğine dair nasıl bir işaret olabilir? Bu adamı takasta kullanacaksan neden en başta transfer edersin? Potansiyeli var diye transfer ediyorsan daha 20 yaşına yeni girmiş oyuncuya birkaç sene daha sabretmek çok mu? 20 yaşında çocuğun senede 2 milyon euro maaş istemeyeceği de belli, kulübü batıracak mı kalırsa? Üstelik Özgür Çek'i verdiniz ve birkaç sene sonra milyonlarca euro edecek bir oyuncu olduğunu anladınız. Bu da mı aklınızı başınıza getirmedi?
Abdülkadir'in potansiyelinin ortaya çıkmaması hiç önemli değil artık, çıkmayabilir de. Bu oyuncu takas veya başka bir şekilde, bedava bir takıma veriliyorsa bu transferi en baştan yapmanın mantığını çözemiyorum ben. İş yine çıkıp branşın profesyonelce yönetilmesine geliyor galiba. Sadece 6 aylık planlar yapınca potansiyel görülen oyuncular için duyulan heyecan da 6 ay sürüyor. Oyuncuyu aldığımız kulübü birkaç sene ekonomik sıkıntıdan kurtarıp bedava verdiğimiz kulübe beş kuruş harcatmadan oyuncu hediye etmiş oluyoruz. Yine, yeniden Türk futbolunu kurtarıyoruz, alıp verip ekonomiye can veriyoruz.
Devamı ...
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (3) - Orta Saha
- Gitme lan, onlar seni sevmiyo ki...
- Olsun abi, ben, "herkes benden nefret ettiği halde yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutlu olan adam"ım
Sezon devam ederken başladığım bireysel sezon değerlendirmesine orta saha oyuncularıyla devam ederken Türk futbolunun en nüktedan başkanıyla, en bilge teknik direktörünün yönetiminde müthiş bir şampiyonluk yarışı veren Trabzonspor'u gönüllerin şampiyonu ilan ediyor, saha dışı vasıtaların yardımıyla kazandığımız bu şampiyonluğun beni hiç mutlu etmediğini de itiraf etmek istiyorum. Keşke daha net gollerle şampiyon olsaydık.- Olsun abi, ben, "herkes benden nefret ettiği halde yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutlu olan adam"ım
Ahaha. Şaka lan şaka. "Fıkralarla Türkiye" ayarında bir rakiple şampiyonluk mücadelesi vermek ne zormuş arkadaş. Dünyadan soğuttunuz be insanı...
Mehmet Topuz:
Ligin 32 ya da 33. haftasıydı, bir gazetede Mehmet Topuz'un o ana kadarki tüm maçlarda doksan dakika oynamış olduğunu okuyunca rüyasında Rapaiç görmüş Mondragon gibi dehşete kapıldım, Daum'a atfedilen "Topuz futbolu bilmiyor" beyanatını hararetle savunduğum rakı sofraları geldi aklıma, sağda Stoch, solda Dia, yedek kulübesinde Mehmet Topuz'la rakip savunmaları allak bullak edeceğimize dair sezon başı hayallerimi düşünüp ürperdim. Mehmet Topuz'un saygı duyulması gereken sezon performansını elbette alkışlayacak, birkaç sezon önce Kayserispor'un her türlü hücum etkinliğinde baş rol oynamaya alışmış olan bir adamın, Aykut Kocaman yönetiminde Ömer Üründül'e bile parmak ısırtacak bir görev adamına dönüşmüş olmasını takdir edeceğiz. Şimdi, "ama Mehmet Topuz futbolu hâlâ bilmiyor" desem, "sen sanki çok mu biliyon" diye şarlarsınız haklı olarak; o zaman şöyle ifade edeyim. Mehmet Topuz çok çalışarak, çok koşarak, canını dişine takarak bu sezonun en istikrarlı oyuncusu ve şampiyonlukta pay sahibi olan bir futbolcu olmayı başarmış olabilir; ama hâlâ şut atmaktan imtina ediyor, hâlâ gereksiz top kayıpları yapıyor, hâlâ akıl almaz pas tercihlerinde bulunduğu oluyor ve pek de sevimli olmayan transfer hikâyesi hafızamın bir köşesinde Müjdat Yetkiner cüssesinde bir leke olarak nefasetini hâlâ muhafaza ediyor. Hasılı, Mourinho gibi adamsın Mehmet Topuz. Sevmesek bile kayıtsız kalamıyoruz.
Cristian Baroni:
Fenerbahçe orta sahasında varolan dertsiz-gamsız-nemelazımcı Latin sıkıntısını ilk fark eden Zico oldu ve bu boşluğu Maldonado'yla doldurarak gönlümüze su serpti. Tam da Maldonado-Josico ekseninde serpilen gelenek devam etmeyecek mi derken transfer edilen Cristian Baroni ise adeta bir güneş gibi doğdu Saracoğlu'na. Sezonun ilk yarısında soyadıyla müsemma bir performans sergileyen Cristian, arazilerinin yönetimini hınk deyicilerine bırakıp balolarla, şenliklerle, av partileriyle gününü gün eden bir baron gibiydi hakikaten. Ama ikinci yarıda bütün takımı etkisi altına alan 88-89 ruhu ona da sirayet etti. Oyunun iki yönünü de oynayan, çağdaş orta saha profili falan diye lafa girsem, işin içinden çıkamayacağız, o yüzden Baroni'nin elinden geldiğini yaptığını ama ŞL'de iş yapacak takım istiyorsak, ona ancak Genç Semih'in yanıbaşında bir yer bulabileceğimizi belirterek bitireyim.
Emre Belözoğlu:
Bu sezon iyi bir performans gösterdi, şampiyonluk koşusunda kilit oyunculardan biriydi. Görünen o ki, ondan daha iyi orta saha oyuncuları transfer edilmedikçe kendisini çubukluyla görmeye, tolozyon başında ya da Saracoğlu tribününde "jeykıl mı olsam, hayd mı olsam" oyununu oynamaya devam edeceğiz. Kötücül olan hangisiydi lan, ben oyum işte.
Issiar Dia:
Kısa boylu, kıvrak, genç zenci; yıllardır seni bekliyormuşuz da haberimiz yokmuş be oğlum. Savunman zayıf olduğu için sezon boyu sana ısınamayan, hakkında ileri geri konuşan Medgallis ve onun gibileri boşver Issiar kardeşim. Bu kulaklar, söz konusu tatminsiz şaşkınların, sıcak yaz gecelerinde, Messi hakkında "topçu değil", David Villa hakkında "Barcelona'nın zayıf halkası", Müjdat Yetkiner hakkında da "topu oyuna sokmakta zayıf" dediğini de işitti. (Gerçi son dediklerinde haklılardı lan herhalde.) Messi demişken Issiarım, hani sen tivitır şeysinde Messi için, "bir Alex değil" yazdın ya, ondan sonra daha iyi anladık hepimiz seni ne kadar özlediğimizi. Tamam savruksun, istikrarın yok, savunman zayıf; ama o deplasmandaki Beşiktaş maçında sol kanattan yılan gibi aktın, siyah-beyazlılara feleğini şaşırttın ya, o gün yazdık adını gönlümüzün şeref defterlerine; daha da unutmadık. Bir bütün olarak bakıldığında bölük pörçüktü performansın, sürekli onbirde oynayarak bir tam sezonu kaldırıp kaldıramayacağından hâlâ şüpheliyiz. "Ama yaşım genç, olgunlaşıyorum," diyeceksin, haklısın. Süratin var, kıvraklığın var, tahmin edilemezliğin var. Bir de şu şutunu geliştirsen Dia, oyun görüşünü geliştirsen, Messi'yle kıyasladığın kaptanın kapısında yatıp "basit ve ekonomik" oynamayı öğrensen; bir beş yıl daha alkışlarız seni avuçlarımız patlayana kadar, sonra da davulla zurnayla Real Madrid'e uğurlarız, olmaz mı Issiar?
Miroslav Stoch:
Miroslav Stoch'un en çok sabrını ve küsmeyişini sevdim. Kolay değil, Chelsea kadrosunda mesai eskitmiş, yeteneği gani, istikbali Lazetic'in kafası gibi parlak bir futbolcusunuz ve Caner Erkin'in yedeği oluyorsunuz. Bu ızdıraba yürek dayanır mı, ne farkı var bunun katmerli bir Küçük Emrah filmi senaryosundan? Taş olsa çatlar, arabeskin Türkçe-Slovakça sözlükteki tarifi olarak dilbilimi literatürüne girer. Ama Stoch ne çatladı, ne patladı. Efendi gibi sırasını bekledi, sırası gelince de çiçek gibi performans sergiledi. Tam da Aykut Kocaman'ın aradığı kanat oyuncusuydu zaten. Ayağa pasa yatkın, Dia gibi topu aldığında başını öne eğip Afgan tazısı gibi seyirtenlerden familyasından değil; etrafına bakan, tarayan, seçenekleri değerlendiren ve en doğrusunu yapmaya çalışan, yeri geldiğinde içeriye kat ederek arkasındaki beke kulvar sağlayan, onu besleyen, dinamik bir takım oyuncusu. Biz Medgallis'le tolozyon başında "şut atın lan şut" diye nara atarken, feryadımızı bir o duydu. Orgamzik lezzet bakımından şampiyonluk maçını bile solda sıfır bırakan Gaziantepspor maçının kahramanı o oldu. Yakın tarihin tılsımlı Uche-Rapaiç-Van Hooijdonk-Alex zincirinde yeni halka olacağına dair umut verdi.
Selçuk Şahin:
İsmet İnönü'nün dediği gibi, yeni bir dünya kurulsa ve Türkiye o dünyanın içinde yerini alsa bile; bazı şeyler değişmeyecek. Yılmaz Vural, tam da "kariyeri bitti" dendiği anda Süper Lig'te bir takımın başına geçecek, Galatasaray yönetimi bir kriz anında Fatih Terim'i otuz üçüncü kere göreve çağıracak, ntv'de seslendirme yapan ağabeyimiz, "Fuat Akdağ'la" değil "Fuat Akdağı'yla" demeye devam edecek, Hıncal Uluç 127. kez daha sezon ortasında Fenerbahçe'nin şampiyon olacağını açıklayacak, Rıza Çalımbay 2-1 kaybettikleri bir maçın ardından yedikleri şanssız gollerden yakınacak ve Selçuk Şahin, modern bir Müjdat Yetkiner reenkarnasyonu olarak Fenerbahçe orta sahasında forma bulmaya devam edecek. Selçuk'tan nefret eden, maç boyu onu ıslıklamak için fırsat kollayan, "ben-bu-kombineye-kaç-para-saydım-sen biliyon mu"cu Fenerbahçe taraftarı ağzıyla konuştuğuma bakmayın, ben Selçuk Şahin'i severim aslında. Bu sezon da, aptalca yabancı kısıtlaması yüzünden kadro kurmanın güçleştiği maçlarda yetenekleri ölçüsünde üzerine düşeni yaptığı gibi, geçen sezon Galatasaray'a attığından bir tane de Sivasspor'a atarak nüktedan başkanla kafası güzel uşaklarına oyalanacak malzeme verdi, misyonunu yerine getirdi. Öte yandan, yeni bir dünya kurulunca, Xavi gelecek Fener'e, Gerrard gelecek, Essien ve Mascherano'nun transferleri tamamlanacak ve bu yiğidoların hepsi hücum ve savunmada oynayan yabancılara yer açmak için yedek kulübesine mahkûm olurken, Selçuk Şahin, yüzündeki o "hepiniz benden nefret ettiğiniz halde ben yeni doğmuş bir bebek gibi masum ve mutluyum" sırıtışıyla Fenerbahçe orta sahasında arz-ı endam etmeye devam edecek. Çok yaşa Selçuk.
Özer Hurmacı:
Fener'e özgü bu ızdırap diyeceğim; diğer takımların taraftarları da çok bekledi Anadolu'dan taze gelen genconun birdenbire kabak çiçeği gibi açılmasını, takımın gediklisi olan Brezilyalı'yı bile kesecek denli etkileyici bir performans sergilemesini, her maç öncesi teknik direktöre "tatlı bir sıkıntı" yaşatmasını. Bizim takımın söz konusu kontenjanı hep doludur zaten, umut Fenerli'nin ekmeğidir, denizden çıkıp hayatımızı değiştirecek bir kadın gibi görürüz Anadolu takımından gelen parlak genci. Özer Hurmacı'da da öyle oldu, ama bu sezon itibarıyla benim sabrım taştı. Bağrıma taş basarak da olsa Özer'in künyesini dolabımda duran Tarık Daşgün klasörüne yerleştirip, Alex'in tahtını devralacak yeni çocuğu beklemeye başladım. Evet Özer şanssızdı, iyi oynadığı bir dönemde ayak bacak kırmak için maça çıkan Konyasporlu yiğidolardan birinin zalim tekmesine hedef olarak uzun bir sakatlık yaşadı. Ama ne sakatlık öncesi, ne de sonrasında; o "yetenekli ama ne yapacağını bilmeyen şaşkın orta saha oyuncusu" kimliğinden sıyrılamadı. Hep telaşlıydı, hep kararsızdı, hep mucizevi pasların peşinden koştu ve neticeye hiçbir zaman varamadı.
Gökay İravul:
Okan Alkan'ı Manisa karşısında seyredince Kaptan bile heyecanlandı, "kaç senedir şu takımdayım, ilk kez altyapıdan gelen bir çocuk forma giydi" diye mesajlar döşedi tivitır şeysinde. Okan sonra devamını getiremedi ama Aykut Kocaman sezon içinde ikinci bir sürpriz yaparak, bu kızıl saçlı çocukla tanıştırdı bizi. Görünüş itibarıyla bir Guy Ritchie filminden fırlamış ya da İngilitere ikinci liginden taze transfer edilmiş gibi duran İngiliz Gökay, top rakipteyken sakindi, soğukkanlıydı, durduğu yerin farkındaydı. Ama top bize geçtiğinde, ürkekleşiyor, inisiyatif almaktan kaçıyordu. Yine de işlerin kötü gittiği, personel sıkıntısının had safhaya çıktığı bir dönemde ortaya çıkıp, aslanlar gibi oynadı, Emre'yi yerinden edecek kahramanı bekleyen benim gibi deve kinlilere umut aşıladı.
Uğur Boral:
Ahımız tuttu herhalde, çocuk bu sene sırtını yerden kaldıramadı. Caner'le Santos'un "kim daha kötü batıracak" oynadığı ilk yarı öyle kederliydi ki, onu bile özlediğimizi hissettik. Sezonu resmî maçlarda toplam 28 dakika süre alarak tamamladı.
Kazım Kazım:
Adıyla soyadı aynı olan insanı sevemedim kara gözlüm, bu doğrultuda seni de hiçbir zaman sevemedim zaten Kazımım. Devre arasında sepetlenene kadar herhangi bir icraâtını görmedik. Meğer sen icraâtlarını Ali Sami Yen Spor Kompleksi Kodak Tiyatrosu Meysu Düğün Salonu Türk Telekom Arena'ya saklıyormuşsun, bilemedik. Sevgili hocana da kavuştun artık, enginlere sığmayıp taşarsınız beraberce. Bir de, sana zahmet Google'da, "el", "lavabo" ve "İslam Çupi" sözcüklerini birlikte aratır mısın?
Serinin diğer yazıları:
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (1) - Kaleciler
Fenerbahçe'nin haybeye karnesi (2) - Savunma Devamı ...
7 Haziran 2011
Galatasaray Taraftarına Ales Sorusu
Malum iki gün sonra Abdi İpekçi'ye çıkacağız Galatasaray seyircisi önüne. Bu maç öncesi rakip seyirci psikolojisinin daha kolay anlaşılabilmesi için Abdi İpekçi'yi en son ziyaret ettiğimiz kadın basketbol maçı sırasındaki taraftar tezahüratı üzerine bir soru hazırladık.
Soru: Galatasaray taraftarı Galatasaray "Medical Park" ile Fenerbahçe arasında oynanan maç sırasında şu tezahüratı yapmıştır.
Bu sene baskette tarih yazalımBu tezahürata göre aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
Kupaları şirketlere bırakmayalım.
a) Medical Park şirket değil hayır kurumudur.
b) Fenerbahçe basketbol takımı değil şirkettir.
c) Galatasaray taraftarı şirketlere bırakmayalım derken Botaş'ı kastetmiştir.
d) Galatasaray taraftarı aslında Fenerbahçe'yi desteklemektedir.
e) 40 yapar.
Süreniz başladı, iyi şanslar.
Devamı ...
Alex de Souza Fenerbahçe İstatistikleri - 3) Oyuna Etki İstatistikleri
Aşağıdaki tabloların ilk ikisinde Alex'in en az bir gol attığı maçlarda takımın performansı var. İlk tabloda ligdeki durum, ikincisinde tüm maçlardaki durum veriliyor. Örneğin 2010-11 sezonunda ligde Alex'in gol attığı 18 maçta 17 galibiyet 1 mağlubiyet var. Alex'in gol atmadığı (hiç süre almadığı maçlar da dahil) 16 maçta ise 9 galibiyet, 4 beraberlik, 3 mağlubiyet var. Sondaki sütunda galibiyet oranı var.
Sondaki iki tabloda ise Alex'in 70 dakika üzerinde süre aldığı maçlar ve 70 dakikadan az süre aldığı (hiç oynamadıkları da dahil) maçlardaki performanslar veriliyor. Üçüncü tabloda ligdeki durum, dördüncü tabloda tüm resmi maçlardaki durum gösteriliyor.
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda ligde gol attığı ve gol atmadığı maçlarda takımın performansı
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda tüm resmi maçlarda gol attığı ve gol atmadığı maçlarda takımın performansı
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda ligde 70 dakikadan fazla süre bulduğu maçlarda takımın performansı
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda tüm resmi maçlarda 70 dakikadan az süre bulduğu maçlarda takımın performansı
Son Güncelleme: 7 Haziran 2011
G: Galibiyet.Devamı ...
B: Beraberlik.
M: Mağlubiyet.
6 Haziran 2011
Balkanlardan Gelen Ukiç Tomas Havası: 95-74
İlk maçtaki Göksenin hamlesinin tutmaması üzerine Galatasaray normal beşiyle başladı maça. Ukiç'in penetresiyle perdeyi açıp Oğuz ve Lavrinoviç ile kolay sayılar bulduk. Galatasaray hücuma hızlı gelip, gelemiyorsa da yerleşik hücumda top çevirme hızını arttırarak hücumdaki ilk maç kısırlığına çare bulmak istiyordu. Schumpert ile istedikleri pozisyonları da buldular ancak her zaman soktuğu şutları sokamadı Schumpert. Fenerbahçe savunmadaki konsantrasyonsuzluğun ve yumuşaklığın tersine hücumda son derece ritmini bulmuş ve yüzdeli hücum etti bu bölümde. Kolay ikili oyunlarla Lavrinoviç ve Kaya üzerinden bulunan sayılara son saniyede Saras'ın üçlüğü eklenince 26-20 önde kapattık ilk periyodu.
İkinci periyot Saras'ın transition sonrası boş üçlüğüyle farkı biraz daha açsak da savunmada dirençsizlik Galatasaray'ı maçta tuttu. Saras'ın savunmadaki ağır ayaklarını Jerry Johnson her pozisyon penetre ederek cezalandırmak istedi. Dört kısaya dönen Galatasaray bu bölümde Kaya'nın match-up problemini değerlendirip Haluk ve Caner'le sayılar bulup farkı indirdi. Son bölümde önce Lavrinoviç sonra Emir'le boş turnikeleri kaçıran Fenerbahçe'ye karşı Schumpert'in basketiyle eşitliği yakaladılar ve Andriç'in pota dibinden bitirdiği sayıyla maçta ilk kez öne geçtiler. Devre sonunda gelen Ukiç'in atışı önce basket olarak sayıldı, ancak ikinci yarının başında sayı geri alınıp ilk yarı skoru revize edildi. 44-46.
Devrenin sonunda Oğuz'a çalınmayan faul ve ardından Ukiç'in atışının geçersiz sayılması sonrası Fenerbahçe benchinin itirazı maçı rehavet halinde izleyen seyirciyi uyandırdı. İkinci yarı Tomas ve Kaya'lı bir beşle savunma niyetiyle parkeye dönen Fenerbahçe'ye karşı önce Ermal sonra Tutku'dan bulduğu dış atışlarla yanıt verdi Galatasaray. İkinci yarının üçüncü dakikasından itibaren Balkanlardan nihayet sıcak hava uğradı salona. Ukiç'in arka arkaya bulduğu üç üçlükle skoru 57'de eşitleyip bir diğer Hırvat Tomas'ın üçlüğüyle öne geçtik. Ömer'in hızlı hücum sayısının ardından Tomas'ın bir diğer üçlüğüyle fark bir anda çift haneleri buldu. Hücumdaki bombardımanın yanı sıra bu bölümde içerideki savunmayı sertleştiren Lavrinoviç ve Kaya'nın da momentumu çevirme konusunda katkısını belirtelim. 29-17'lik periyot skoruyla maça geri dönen Fenerbahçe son çeyreğe 73-63 önde girdi.
Son periyotta Andriç ve Ermal'in devre dışı kalması ve Johnson dışında skor üretebilen bir kısa olmamasıyla Galatasaray'ın hücumu düzenden çıktı, savunmada da dirençlerini kaybettiler, fark önce Sean May'in basketleriyle 15'e daha sonra Emir'in sazı eline almasıyla 20'ye kadar çıktı. Son dört beş dakikanın yine formaliteye döndüğü maçı 95-74 kazanıp seride durumu 2-0'a getirdik.
Hücum açısından alıştığımız bir paylaşım söz konusu. Lavrinoviç 18 sayı, 6 ribauntla yine normal sezonun üzerindeki oyununu sürdürdü. Maçın ritmini çeviren iki oyuncu Tomas'ın 18, Ukiç'in 15 sayı, 6 asist, 3 ribauntu vardı. Saras da 11 sayıyla çift hanelere ulaşan dördüncü oyuncu oldu. Emir oyunun son bölümünde etkinliğini gösterip 8 sayı, 7 ribaunt, 5 asistle yine istatistik kağıdının her yerini doldurdu. Galatasaray'da Johnson'ın, 21 Schumpert'ın 16 sayısı var. 1/6 üçlük attığını da belirtelim Schumpert'ın. Andriç 6 sayıda kalarak skor olarak en kötü Fenerbahçe maçını oynadı bu sene. Haluk'un kenardan gelip bulduğu 10 sayı da Galatasaray'a yetmedi.
İlk maçta üstünlük sağladığımız hücum ribauntlarında bugün o üstünlüğü kaybettik, asist sayılarında yine bariz bir üstünlüğümüz var, bu hücumda topu ne kadar iyi paylaştığımızın ve organize olduğumuzun bir göstergesi. Üçlük yüzdemiz yine muazzam ki maçı bize çeviren en önemli parametreydi. Galatasaray'ın %29 una karşı %59'la üçlük attık. Sezon boyunca başımızın belası olan serbest atışlarda da 17/18 attık. Böyle yüzdelerle atınca savunmada ilk yarı boyunca uyusak da 20 dakikalık bir savunma gayreti 20 sayılık farkı getirebiliyor. İki takım arasında bir kalite farkı olduğu malum ama savunmayı bırakıp bir siz atın bir biz havasına girince maçı koparamıyorsunuz. Fenerbahçe, Galatasaray'dan bir devrede 46 sayı yiyecek bir takım değil, ilk devredeki ciddiyetsizliğin Abdi İpekçi'deki maçlara asla sirayet etmemesi lazım. Maçın bir bölümünde uyuyup skor olarak 8-10 sayı geriye düşmeyi o atmosferde kaldıramayabiliriz.
Galatasaray kendi sahasındaki maçlarda muhtemelen çok daha agresif olacak, dolayısıyla bu iki maçtaki skorları bulmamız kolay gözükmüyor. Özellikle oyun kurucularımızın kesinlikle sakin kalması lazım, maçın en kilit noktası bu. Mahmuti'den tekrar bir Göksenin hamlesi gelecektir Ukiç ya da Saras üstüne. Bu iki maçta pek görmediğimiz tam saha baskıyı da deneyeceklerdir ki Efes serisinde tam saha baskıya karşı nasıl saçmaladığımızı düşünürsek Mahmuti'nin bunu kendi sahasında seyirci baskısıyla birlikte kullanmayacağını düşünmek saflık olur. Tabii en önemli nokta hakemlerin de Galatasaray'ın savunmada kafa göz yarma seviyesinde sertlik yapmasına ne derece izin vereceği. Sezonun ilk yarısındaki maçtaki gibi rezil bir hakem performansına tanık olmayız umarım.
Son sözlerden biri Spormax'deki efsane kadın röpörtajcıya. Maç sonunda Ömer Onan'a "biz Galatasaray'ın daha da hırslanıp önümüzdeki iki maçı kazanacağını düşünüyoruz, siz ne dersiniz?" diye bir soru sordu. Yarı finalde de Ufuk Sarıca'ya "şimdi seyirci avantajı size geçti Efes Pilsen seyircisine ne söyleyeceksiniz" falan gibi bir şeyler söylemiş, Ufuk Sarıca'dan ayarı yemişti. Basketbol topunu görse bomba zannedecek insanlara saha içi röpörtaj yaptırırsan olacağı bu tabii.
Bir son söz de Galatasaraylı taraftarlara. Kendilerini yenilmez armada diye lanse edip Ülker'le birleşmeden önce siz neredeydiz diye soran aklıevveller var. Siz 90'larda "abi basketbolda Efes Pilsen'i tutuyorum Naumoski çok iyi ya" diye kısa pantolonla gezinirken biz İbolu Turnerlı Comegysli kendi takımızı tutuyorduk. Sizin ön eleme oynamak için mail kampanyası yaptığınız Euroleague'de sponsorsuzken de oynuyor, yarı final serisinde Koraç şampiyonu Efes'i 2-0 geriden gelip 3-2 yenebiliyorduk
İlgililere duyurulur. Devamı ...
Alex de Souza Fenerbahçe İstatistikleri - 2) Turnuva İstatistikleri
Aşağıdaki tabloların ilkinde farklı turnuvalardaki toplam istatistikleri, ikincisinde eleme maçları hariç UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi'ndeki sezon istatistikleri var. Resimlerin üzerine tıklayarak daha net görebilirsiniz.
Not: Sezon içinde bazı gazeteler Alex istatistiklerini verirken Türkiye Kupası'nda 15 golü olduğunu yazmıştı. Bu istatistiğe 2004-05 sezonunda Denizlispor'la oynanan kupa maçındaki seri penaltılarda attığı golü de dahil ettikleri için bir fazla gol yazıyorlar. Alex'in Türkiye Kupası'nda aslında 14 golü var.
Lig: Türkiye Ligi.
TR Kupası: Türkiye Kupası.
Süper K.: Süper Kupa.
Av. K. El.: Avrupa Kupaları Eleme maçları.
UEFA K.: UEFA Kupası (Avrupa Ligi) maçları.
Şamp L.: Şampiyonlar Ligi maçları.
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda turnuva istatistikleri
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda eleme maçları hariç UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi sezon istatistikleri
Son Güncelleme: 6 Haziran 2011
As: As başladığı maç sayısı.Devamı ...
Yedek: Sonradan girdiği maç sayısı.
Oynamadığı: Hiç süre almadığı maç sayısı.
Süre: Dakika cinsinden forma giydiği toplam süre.
Asist: Asist sayısı.
Toplam Gol: Gol sayısı.
Penaltı: Penaltıdan attığı gol sayısı.
Gol (Kafa): Kafa golü sayısı.
Sarı Kart: Gördüğü sarı kart sayısı.
Kırmızı Kart: Gördüğü kırmızı kart sayısı.
Geri döndüler
Efes serisinde ''geri dönün'' başlığıyla yazmıştık; takımın final öncesi görüntüsünde sezon boyunca yaşanan sakatlıklarında etkisiyle fiziksel bir yıpranma, düşüş hatta dağınık ve rahat oyunlarla sonuca gitme hali sezilmiyor değildi. Ama önceki yıllarda olduğu gibi yine final serisinde vitesi birden yükseltecek bir takım yine agresifliği ve kazanma arzusuyla rakibi boğacak bir mücadele bekliyorduk. Yanılmadık. Son 5 sezonda ligde final oynayan takım yine aç yine saldırgan yine gözlerinden ateş çıkarcasına oynuyordu. Geri dönmüşlerdi.
Seri öncesinde kaygılarımız yok değildi; her ne kadar Galatasaray'a oranla çok daha kaliteli ve daha da önemlisi üst düzey maç oynama becerisi yüksek oyunculardan kurulu bir takım olsak da, sezon boyunca yaşanan sakatlıklar takımın dengesini, koçun kafasındaki planları defalarca bozmuştu. Son olarak Kinsey'in haddinden fazla uzayan sakatlığı ve nihayetinde sezonu kapatması zaten sezon boyunca yaşına göre fazlaca yük çeken, efor sarfeden ve hayli fazla yıpranan Ömer Onan'ı alternatifsiz bırakıyordu. Sezon boyunca beklentilerin üzerinde bir hücum performansıyla muhteşem ekstra performanslar ortaya koyan kaptanın savunma yükünü azaltabilecek Kinsey'den yoksunluk bireysel performansını üzerinde baskı yokken ve tam sahada tempolu ve özgürce oynayabiliyorken arttırabilecek J.Johnson'u kamçılayabilirdi. Ayrıca Tutku'nun sahada olduğu sürece top aldırılmadan savunulması neredeyse Galatasaray'ın tüm hücum verimliliğini baltalamak anlamına gelirken bu yükü tamamen Ömer Onan'a yüklemek düşündürücüydü.
Ama ilk maçta Ömer işin o tarafını hiç düşünmeyin der gibi oynadı. 30 dk'ya yakın bir süre sahada kalıp, sezon asist ortalaması 4'ün üzerinde olan rakibin hücumdaki en kilit oyuncusu olan Tutku'ya top kullandırtmayı bırakın neredeyse top aldırmadan savunma yapıp sadece 2 asist yapabilmesine olanak veren Ömer bu savunma performansının üzerine bir de maçın en fazla sayı atan adamı oldu. Tutku'nun eline top değmeden edilen her hücum Galatasaray adına sezon boyunca oynanan basit ama disiplinli oyunun bu düzey için yeterli olmadığının kanıtı gibiydi.
Seri öncesi Galatasaray savunması, Mahmudi'nin sınırlı yetenekteki oyunculardan maksimum verim alan oyun planları, disiplini çok kez övüldü. Ama unutmamak gerekir, basketbol asla sadece bir savunma oyunu değil. Avrupa basketbolunda savunmaların sertliği arttıkça, sert ve kolay kolay açık vermeyen savunmalara karşı çabuk karar verip etkili hücumlar kullanabilen takımlar bir adım öne çıkıyor. Tomas'ın sertliğe karşı korakor hücum edişi, Emir'in muazzam saha görüşü, Ömer'in perdeden kurtulduğu anda potaya cesurca bakabiliyor oluşu, Saras'ın, Ukiç'in topla koşarken ve oyun kurarken bile rakipten hızlı oluşları, sadece toplamda 5 blok yaparak ve rakibe 8 ribaundluk bir üstünlük kurarak değil bu agresif savunma sonrasında her hücümu verimli kullanarakta rakibine üstünlük kuran Fenerbahçe'nin Euroleague takımı oluşunun farkını maç boyunca gördük.
Galatasaray bu sezon önemli işler yaptı, yadsımamak gerek. Ama iki takım arasında hakikaten ciddi bir kalite farkı var. Sadece savunma yapabiliyor olmak Fenerbahçe'nin bulunduğu düzeyde yeterli bir kalite değil. Kaldı ki, Fenerbahçe gibi hücum çeşitliliği müthiş bir takımı durdurabilmek henüz Galatasaray'ın becerebileceği bir iş de değil.
Devamı ...
5 Haziran 2011
Alex de Souza Fenerbahçe İstatistikleri - 1) Sezon İstatistikleri
Sezonun son maçlarında twitter hesabımızdan Alex'in istatistiklerini paylaşıyorduk. Alex'in Fenerbahçe'deki 7 sezonuna ait istatistikleri çıkarttık ve elimizdekileri bölüm bölüm paylaşacağız. Asist istatistiği çıkarmanın kesin bir yöntemi yok, şuradaki linkte nasıl hesapladığımız anlatılıyor. Elimizden geldiğince tutarlı olmaya çalıştık asist konusunda. Lig TV'nin, turkfutbolu.net'in, transfermarkt'ın ve Alex'in kendi sitesinin de asist istatistikleri de birbirini tutmuyor ama üç aşağı beş yukarı aynı sayıdalar, bizim sayılar da uyumlu. Zaten genel bir fikir vermesi açısından rakamlara bakıyoruz. İlk istatistikler sezonluk lig ve toplam istatistikleri.
Aşağıdaki tabloların ilkinde lig istatistikleri, ikincisinde tüm maçlardaki istatistikleri var. Resimlerin üzerine tıklayarak daha net görebilirsiniz.
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda ligdeki sezon istatistikleri
Alex'in 2010-11 sezonu sonunda tüm resmi maçlardaki sezon istatistikleri (Lig, Türkiye Kupası, Süper Kupa, Avrupa Kupaları maçları)
Son Güncelleme: 5 Haziran 2011
As: As başladığı maç sayısı.Devamı ...
Yedek: Sonradan girdiği maç sayısı.
Oynamadığı: Hiç süre almadığı maç sayısı.
Süre: Dakika cinsinden forma giydiği toplam süre.
Asist: Asist sayısı.
Toplam Gol: Gol sayısı.
Penaltı: Penaltıdan attığı gol sayısı.
Gol (Kafa): Kafa golü sayısı.
Sarı Kart: Gördüğü sarı kart sayısı.
Kırmızı Kart: Gördüğü kırmızı kart sayısı.
4 Haziran 2011
Yenilmez Armada mı Demiştiniz? 81-59
Maç başladığında Ermal'in savunma zaafiyetini de düşünürsek en önemli hücum silahı olabilecek Oğuz'un 2 dakika geçmeden 3 faule ulaşmasıyla maça dair senaryo erken bir değişikliğe uğradı. Ukiç'in iki, Ömer'in bir üçlüğüyle hücumda üretimi sağlayan Fenerbahçe'nin savunma direnci üst seviyede olunca ilk periyotta kontrolü ele geçirdik. Göksenin ile Ukiç üzerinde baskı kurma denemesi Fenerbahçe hücumunun akışkanlığını tehdit edemedi ve hücumda iyi top çevirip savunmayı delerek kolay atışlar bulduk. Fenerbahçe maçlarında her zaman iyi oynayan Andriç dışında Galatasaray hücumu işlemiyordu. Hücumdaki en önemli dış skor opsiyonu Schumpert'in de gününde olmaması, Tutku'nun işlettiği pick and rollere karşı Ömer'in Tutku'yu top aldırmadan savunması Fenerbahçe savunması adına maça etki eden parametrelerdendi.
İlk periyotu 21-16 önde geçtikten sonra ikinci periyot Emir'in hücumda tüm sahayı gören müthiş oyunuyla farkı biraz daha açtık. Galatasaray bu bölümde faul çizgisi dışında kolay sayı bulamadı. Emir'in Sean May'e ve Lavrinoviç'e neredeyse zorla attırdığı sayılarla fark çift haneleri buldu. Devre bittiğinde skorbordda 44-33 yazıyordu. Üçüncü çeyreğin ilk bölümünde Galatasaray hücumlarında arka arkaya gelen bloklarla bulunan kolay sayılar ve Emir'in kaldığı yerden yaptığı asistlerle fark giderek açıldı. Ukiç'in sağ köşeden üçlüğüne Ömer'in tepeden gönderdiği üçlük eklenince fark 20'yi gördü ve üçüncü çeyrek 67-49 bitti.
Son çeyrek biraz saçmalasak da Galatasaray'ın geri gelecek enerjisinin de pek olmaması nedeniyle antrenman havasında geçti. Formalite niyetine oynanan son 5 dakika sonunda 81-59'la maçı kazanıp seride 1-0 öne geçtik. Sene boyunca takımın en zayıf halkalarından olan May ve Lavrinoviç'in katkıları maçı kolaylaştıran en önemli etken. Bizde beş oyuncu 10 sayının üstünde skor üretirken Galatasaray'da Andriç dışında 10 sayının üstüne çıkan oyuncu yok. Lavrinoviç Türkiye kariyerindeki en iyi maçını Türkiye Kupası yarı finalinde Galatasaray'a karşı oynamıştı, bugün hücum olarak o maçtaki kadar etkin olmasa da savunmada muazzam bir gayret gösterdi. 11 sayı, 7 ribaunt, 5 asistle çok ciddi katkı verdi. May de Emir'in müthiş servisleri sayesinde 11 sayıyı buldu. Hücumda iki guardın da çok iyi gününde olmadığı bir maçta Emir'in direksiyonu eline alıp müthiş doğru tercihlerle resital verdiği bölümde kopardık maçı. 5 sayı, 7 ribaunt, 8 asist (en az 4 asistini yedi çok kolay pozisyonlarda uzunlar) ile bir kez daha all-around oyuncunun bu topraklardaki temsilcisi olduğunu gösterdi. Ömer'in Tutku'yu pasifize etmesinin yanında takımın en skoreri olduğunu da ekleyelim 15 sayıyla. Büyük maçların büyük oyuncusu olduğunu bir kez daha gösterdi kaptan.
Galatasaray iyi bir savunma takımı, bu aslında doğru ama Fenerbahçe'nin hücum silahları doğru kullanıldığında savunmanın direncini düşürebilecek kapasitedeler. Yarı final serisinde Banvit'in bazı bölümlerde potayı görememesinin nedeni topa baskı yapan savunma karşısında delici oyuncu sayısının azlığıydı. Fenerbahçe'de ise neredeyse bütün kısalar ortalamanın üstünde penetreyle delme yeteneğine sahipler. Penetre edip doğru pası yapınca da savunmanın kendine gelmesi kolay olmuyor. Oğuz'un erken faul problemine girmesi aslında bizim aleyhimize gibi gözükse de dört kısalı oynadığımız bölümde ciddi bir üstünlük sağladık Galatasaray'a. Emir dört numara oynadığında Saras-Ukiç de sahadaydı ve oyun aklı üst düzey olan üç oyuncunun sahada olması hücumda akışkanlığı kolaylaştırdı.
Galatasaray hücum kapasitesi olarak Fenerbahçe'nin altında, eğer kolay basket imkanı vermezsek sete sette bize üstünlük sağlamaları çok mümkün değil. Bugün net savunma ribauntu almalarına müsaade etmeyince ve saçma top kayıpları da yapmayınca erken gelip kolay sayı bulmalarını engelledik. Sete sette Tutku'ya da top aldırmayınca hücum olarak bitti Galatasaray. Maç değil seri oynadığımızı unutmadan ikinci maça da aynı ciddiyetle başlamamız lazım. Bu maçı 20 sayıyla kazanmış olabiliriz ama ikinci maç yine 0-0 başlayacak. 2-0'ı yakaladıktan sonra Abdi İpekçi'de ne yapacağımızı ayrıca konuşuruz ama önce 2-0'ı yakalamak şart. Deplasmandaki maçlar öncesinde Ukiç ve Saras'ın çok kolay raydan çıkabilir havası vermesi biraz endişe verici ama Emir böyle oynadığı müddetçe bizi yenmeleri zor olur. Devamı ...
1 Haziran 2011
Fenerbahçe Şampiyon. Merve Bodur İçin.
Sakarya'ya gittik, şampiyonluk gördük, döndük. Yolda bol bol makara yaptık. Şehri gezerken çok eğlendik. Maçta "rahat rahat kazanarak şampiyon olmanın" tadını çıkardık. Maçın sonunda kızlar Merve Bodur diye bağırırken duygulandık. İşbu yazı, Fenerbahçe Yıldız Kız Basketbol Takımı'nın 2011 Türkiye Şampiyonluğu'nu yerinde görmek için, bir pazar sabahı İstanbul'dan Sakarya'ya giden yedi kişinin hikayesidir.
Yıllar içinde amatör branşların A takımları kadar altyapılarını da izlemiş bir arkadaş grubumuz var. Aslında bu topluluğa aile demek daha doğru olur.
Sapanca'ya yapılan kürek çıkartması, Erdemir'e, Akyazı'ya ve Diyarbakır'a kadın basketbol deplasmanlarına giden bir minibüs insan, yine bir hafta içi Ankara'ya kadın voleybol play-off macerası, 2010'da Ziraat'ten alınan erkek voleybol şampiyonluğu ve nihayetinde küçük çaplı bir Sakarya seferi.
08:32 Bostancı hareketli Adapazarı Ekpresi, istasyona gelmeden otuz saniye önce, Haydarpaşa'dan binenler en arka vagonda olduklarını söylemek için aradılar. İçeri girdiğimizde vagonun köşesindeki masalarda yirmi tane gazete ve dergiden oluşan balyaya gömüldük. Kısa süre sonra matbuat alemi bir kenara bırakılıp, muhabbet başladığında vagonun diğer yolcuları olan, her yaştan bisiklet sporcuları da şamataya başlamıştı.
Bisikletçilerden bir tanesi olan 50'li yaşlardaki bey amcanın, simitçinin vagon rafına bıraktığı bir koli simitten bir kaç tanesini arkadaşlarına sattığı ve az sonra topluca Sapanca'da indikleri yolculuk, iki buçuk saate yakın sürdü ve Adapazarı son durakta inip, çay içecek bir yer aramaya başladık.
Aşırı dozda polene maruz kalan bünyeler, alerjik tepkimelerden dolayı telef olma noktasına gelince, Mado'nun bol ağaçlı bahçesine oturmamızla, çayları içip kalkmamız bir oldu. Pazar altılısını oynayacak ekip ile iddaa kuponu yapacak ekip için birer bayii aramak ve işlerimiz bittikten sonra kayıntı taam etmek için yola düştük.
Yukarıda, bayii arayışları sırasında önünden geçtiğimiz ve sevimli binası yüzünden durup, mahalle sakinlerinin "Napıyo lan bunlar?" bakışlarına maruz kalarak fotoğraf çektirdiğimiz Tığcılar Mahallesi Muhtarlığını görüyorsunuz. Bu fotoğrafı bastırıp, çerçeveletip, muhtara göndereceğiz.
Kuponları yatırdıktan sonra, "Sakarya'ya gelmişken ıslama köfte yemeden gitmek olmaz" fikrinden hareketle Meşhur Mustafa'ya gitmeye karar verdik. Hayli ilginç ara sokaklardan geçerek ana caddeye çıktıktan sonra, bir iki yere sorup mekanı bulduk. İnadına sanayileşmemiş, küçük kalmış ve bu yüzden de içtenliğinden ve kalitesinden hiç kaybetmemiş bir "Since 1912" bu lokanta.
Şıradan karabibere kadar her malzemeye nasıl özen gösterdiklerini uzun uzun anlatan emektar Yılmaz abi'nin yakın ilgisi ve tatlı sohbeti eşliğinde mükemmel bir yemek yerken, günün sürprizi çıktı karşımıza. Sabık İçişleri Bakanı ve "Galatasaray'ı sevmeyen ölsün" vecizesinin (!) sahibi Ali Tanrıyar, yanındakiler ile beraber karşı masaya kuruluverdi. Kendisi de artık Galatasaray'ı çok severmiş gibi durmuyordu açıkçası.
Havanın boğucu sıcaklığından ve son anda Yılmaz abi'nin ısrarına dayanamayarak yediğimiz tatlının etkisinden mütevellit "Reservoir Dogs" gibi karizmatik olmayan bir tempoda, elde kızlara şampiyonluk sonrası verilecek olan taç, t-shirt gibi malzemelerle salona yürümeye başladık.
Yarım saatlik sıkı bir yürüyüş sonrası, içeri girdiğimizde Beşiktaş - Botaş maçı oynanıyordu.
Sakarya'daki salon yapı olarak Caferağa'dan daha güzel. Hemen hiçbir büyük falso görülmüyor. Gerçi basketbol oynanan kısımla alakası yok ama söylemeden de geçmeyelim; erkekler tuvaletinin hali bir tuhaf. Tuvalet kabinlerinin pencerelerinden gökyüzü gözüküyor. Tuhaf olan bu değil tabii ki. Dışarıdan da içerisi gözüküyor. Orasını ne olarak düşündüler de sonradan tuvalet oldu, onu bilemedik.
Beşiktaş - Botaş maçında tribünlerde yer alanlar ekseriyetle çocuklar ve ailelerdi.
Durumu tek bir cümleyle özetlemeye çalışacağım:
"Eğer federasyonlar, sporcuların ruh sağlığını korumak istiyorsa, altyapı maçlarına velilerin girişini yasaklasınlar."
Yıllardır izlediğimiz maçlarda, her geçen gün daha net olarak anladığım en büyük gerçek bu.
Sahada 12 - 17 yaş arasında bir oyuncu. Şut kaçırıyor, ribaunt alamıyor, yanlış pas atıyor, steps yapıyor. Hasılı gelişme çağındaki her sporcuda olduğu ve olacağı gibi "sadece" hata yapıyor. Buna karşılık, "sporcu velisi" denen ekseriyetle orta yaşlı ve spordan nasibini almamış olduğu her yerinden belli olan insanların demediği kalmıyor. Şunu yap, bunu et, salak, aptal mısın sen, vs. vs. "Çok biliyorsan in de sen oyna, bakalım kaç dakika tıkanmadan sahada durabileceksin?" demek istiyorsun, olmuyor. Çıngar çıkar, biliyorsun. Tek çare, "Ya sabır".
Gerçi, molalardan bir tanesinde, Sshada kimse yokken ayağa kalkıp etrafa bakan koskorcuk abi'ye "Oturur musun? Göremiyorum" diyen bir veli, "Saha boş kardeşim. Çıksınlar otururuz. Devamlı görmek istiyorsan, çık yukarıya otur" cevabından sonra biraz daha uzatsaydı, sabır taşı az kalsın çatlıyordu.
Botaş'ın maçı kazanmasının ardından, bizim maçın başlamasına yakın, tribünler dolmaya başladı. Sakarya Üniversitesi'nden gelen az sayıda ama gayretli kardeşimize teşekkür ederiz. Yüksek çaba göstererek salonu hareketlendirdiler, atmosfere büyük katkıları oldu. Bizler de elimizden geldiğince, karşı tribünden kendilerine eşlik ettik.
Yine bizim bulunduğumuz yerde, en ön sırada oturan ve maç boyunca her fırsatta tezahürat eden küçük Zekican ve arkadaşlarına da buradan teşekkürü borç biliyorum. Maçtan önce açmaya çalıştıkları Fenerbahçe bayrağını tutmaktan yorulup, su şişeleriyle duvara sabitlediklerini görünce, bir koşu bakkala gidip, koli bandı aldık, bayrağı tribün demirlerine astık. Gerçi öğretmenleri, kupa törenini beklemeden hepsini alıp, götürdüğü için kutlamaya katılamadılar ama şampiyonlukta o çocukların da payı var.
1. Çeyrek Sonucu : 29 - 7
2. Çeyrek Sonucu : 49 - 29
3. Çeyrek Sonucu : 67 - 41
4. Çeyrek Sonucu : 78 - 52
Sonuçlardan da anlaşılacağı üzere, maça dair fazlaca bir şey yazmaya gerek yok.
Fenerbahçe kadın basketbol organizasyonu, senelerden beri mükemmel bir altyapı üretim merkezi halinde. Tabii bu üretimin A takıma yansıması noktasında "Sıfıra sıfır, elde var sıfır" konumunda olmamızın muhtelif sebepleri var.
Nihayet bu sene Fenerbahçe Koleji adı altında Türkiye Kadınlar Basketbol İkinci Ligi'nde oynayacak olan genç oyuncularımızla başlamasını beklediğimiz süreç, doğru yönetildiği takdirde, inanılmaz faydalı olacak.
Kerameti kendinden menkul, basketbol üstadı, büyük feylesof Mahmut Uslu'nun "Ne lan o öyle, okul mu burası?" diye küçümsediği ve uygulanmasını reddettiği "Bir koç, küçük takımda aldığı oyuncuları genç takıma kadar götürsün. Hem böylelikle oyuncuların her yaş grubundaki hocaya uyum sorunu ortadan kalkar, hem de antrenörün Fenerbahçe'de çalışacak kapasitede olup olmadığı anlaşılır" modeli, bir senedir denemede. Erkan Hoca'nın yıldız takımda başardığı da bu sürecin bir parçası.
Neyse, Sakarya'ya dönelim.
Maç bitip de oyuncularımız formalarının üzerine t-shirtlerini giydiğinde salona adeta duygu yağdı. Hastalandığı için arkadaşlarının arasında olamayan Merve Bodur'un resmiyle yaptılar sevinç gösterilerini. Tribüne de böyle gittiler. "Merve Bodur... Merve Bodur..." sesleri, şampiyonluğun manevi sahibine uzandı. İyi ki de böyle oldu. Kızlar, rahmetli Halit Çapın'ın "Biz Fenerbahçeliyiz. Bizden çok adam çıkar" cümlesini 2011'in Mayıs ayı sonunda bir kez daha kanıtladılar.
Ödül töreninde iki ödül birden alıp, en değerli oyuncu seçilen Hülya kupa tesliminden önce bir gurur peşrevi oldu Fenerbahçe için.
Basketbol oynamak, Fenerbahçe'de kalıcı olmak, hatta bayrak sporcular olmak için çok çalışmaları gerektiğini asla unutmamalarını temenni ederek izledik bu töreni de.
Ve bir kupa daha, bir kez daha, Fenerbahçeli sporcuların ellerinde havaya kalktı. Paşalı Birol'un "Şampiyonluk güzel şey be arkadaş" pankartında bihakkın anlattığı hislerle dolduk.
Sakat olduğu için koltuk değnekleriyle maçı izleyen oyuncumuz Fahriye'nin de katıldığı kutlamaların sonunda yapılan toplu fotoğraf çekimleri şampiyonluğun Merve'ye hediye edildiği anların zirvesi oldu.
Sahada oyuncular, tribünde bizler, kupa ve yaşanan güzellikler sayesinde mutlu mesut bir pazar gününü Sakarya'daki tribünlerde bitirmiş olduk.
18:55 Haydarpaşa Ekspresine binmek için dışarı çıktığımızda Sakarya'da yağmur atıştırmaya başlamıştı. Salonun karşısındaki bir yerde, harareti alması için birer çay içtikten sonra, yürüyerek istasyona geldik. Nevaleyi alıp, masaları müsait bir vagon aramaya başladık. Neşe-i muhabbet ve pazar dönüşü muazzam bir vagon kalabalığı eşliğinde Bostancı'ya geldiğimizde saat 21:15'di. Şampiyonluk bizim, kupa bizimdi.
Şimdi gelelim asıl en önemli mevzuya...
Bu şampiyonluğun manevi sahibi Merve Bodur'un bir maçı daha var. Kazanırsa alacağı kupa, onun sağlığı.
Yukarıda "Biz Fenerbahçeliyiz. Bizden çok adam çıkar" sözünün doğruluğundan bahsetmiştik. Şimdi bunu kanıtlama sırası bizlerde. Fenerbahçe'nin ve Fenerbahçeliliğin ne kadar sağlam bağlar oluşturduğunu hatırlayalım ve hatırlatalım.
Bu genç kardeşimizi savaşında yalnız bırakmayalım. Bu maçı birlikte alacağız, Merve. Başka yolu yok! Devamı ...