23 Ağustos 2011
Fanatikler ve Objektifler

Uzun süredir aynı terane dönüp dolaşıyor, genel olarak fanatik Galatasaraylılar, bu blogu ve çevredeki herhangi bir "Fenerbahçeli"yi "fanatik, holigan" filan olmakla itham ediyorlar. Onlara göre fanatik Galatasaraylıların fikirlerine katılmayan, aynı görüşte olmayan hatta karşı çıkanlar birer "fanatik", bu görüşlere biat edenler veya en azından açıkça karşı çıkmayanlar da objektif.
Bunu da şuradan anlıyorum, örneğin bir satır önce "adnan öztürk senin sülalenini satın alır" diyen arkadaş bir satır sonra tam olarak şunu söylüyor "tüpçüye tek sözüm: parasını ödersen alayım bi decoder." Dolayısıyla Adnan Öztürk'ün ne kadar necip bir şahsiyet olduğunu maddi durumu ile ifade ederken, bir yandan da herhalde Adnan Öztürk'ten çok daha zengin Yıldırım Demirören ile tüpçü diye dalga geçmekte bir beis görmüyor. Benim derdim değil, Adnan Öztürk ile de Yıldırım Demirören ile de dalga geçilebilir, Aziz Yıldırım da bundan münezzeh değil, ancak hemen hemen aynı durumda iki farklı tepki / ahlak kodunun seçilmesi, kişisel ahlağı gösteren bir durum.
Geçenlerde, Ntvspor'da editör olan bir şahıs bizim "fenerbahçe haberinden çok galatasaray haberi paylaşan bir ezik" olduğumuzu yazdı, bu mümtaz dilli arkadaş -tabi Galatasaraylı- sitede son 50 günde yazılan 106 yazıdan sadece 2 tanesinin Galatasaray ile ilgili, onun da bir tanesinin Habertürk'de yer alan Fenerbahçe Galatasaray'a teşvik girişiminde bulundu manşetli haberle alakalı olması gerçeğiyle filan da ilgilenmiyordu. Daha komik şeyler de var, Nihal Atsız avatarlı, AKP'nin türkiye üzerinde batılı ajanlarla derin bir komplo kurduğunu bir kaç yazı önce beyan eden bir -yine Galatasaraylı- bizi "fanatik" buldu. Daha da bir çok örnek verebilirim, tek tek izaha gerek yok, fanatik Galatasaraylılar bu blogda yer alan yazılardan hoşlanmıyorlar. İçeriklerine dair bir eleştiri de yapamıyorlar, bu da onları biçare hakarete itiyor. Twitterda 140 karaktere zihni iklimini sığdırmış olanlar için referanslı, argümanlı hatta hukuki metin alıntılı metinlere cevap vermek çok zor.
Yani şunu kabul etmek lazım saldırgan, mütecaviz bir dili kendi dili olarak kabul eden çok fazla fanatik Galatasaraylı var, bunlar Galatasaraylıların tamamını temsil etmese de, en nihayetinde muhatap olduğumuz / olmak zorunda kaldığımız bir kitle.
Bir de "objektif blog yazarları" var. Mesela bundan bir süre önce sahada alenen Roberto Carlos'a yumruk atanı "Galatasaray için yumruk atan da yiyen de şereflidir" diye selamlayan, geçenlerde de Aykut Kocaman'a "Şampiyon 9 eylül de sezonu açacak" dediği için "yüzsüz" ilan edenler gibi "objektifler." Örneğin, 1955 yılında gerçekleşen bir vakayı belirterek "tarihi şerefsizlerin yazdığını" ifade eden, şerefsizi de hiç kimsenin kuşkuya düşemeyeceği bir şekilde parmağıyla gösteren, bu sayede Fenerbahçe'nin ontolojik şerefsizliğini fas edenler, bir tane bilet bulup, bilette Galatasaray logosu olmaması üzerine Fenerbahçe'nin ezik olduğunu iddia edip, işin aslı -Galatasaray - Beşiktaş maçında da sadece Galatasaray logosunun olması gibi sabit bir delille ortaya çıkınca Galatasaraylıların sözlüğünde "holigan entel" olduğumuzu yazanlar, Galatasaray Florya tesislerinin arandığı haberini yaptığı için "Şerefsiz NTVSPOR" manşeti atıp, "Aziz Yıldırım içeri tıkıldı. Fenerbahçe küme düşürülmedi. Muhtemelen "elimizdeki belgeler yeterli değil" deyip işin içinden çıkan Mehmet Ali Aydınlar Fenerbahçe Başkanı yapılacak. Gidişat bunu gösteriyor. Yani ne olacak? Başbakan, taraftarı olduğu takımın başkanını aşağı indirdi. Şimdi sıra kendi seçeceği bir adamı Fenerbahçe'ye başkan yapmakta. Olayın özeti budur." gibi komplo teorilerini fas edip, sonra bizi fanatik olmakla suçlayanlar, bir derya "objektif" blogger.
Elbette tek tek örnekleri bitiremeyiz ancak genel görüntüyü ifade edebiliriz. Türkiye'deki insanların zihni değerlendirme refleksleri öteki kabul ettiklerinin söylediklerinin haklı mı haksız mı olduğunu denetleyecek kritik alışkanlığına sahip değil. Bu siyasette de böyle, futbolda da böyle, konu deprem olduğunda da böyle. Örneğin bir CHP'li herhangi bir AK Partilinin söylediği sözü değil, daha çok niyetlerini değerlendiriyor, bu sözden kimin fayda sağlayıp sağlamayacağını düşünüyor ve sloganlar üzerinden kendisine cevap veriyor. AK Partililer de farklı değil, herhangi bir hükümet eleştirisinin otomatik sonucu darbeci, ergenekoncu, vesayetçi filan olmakla itham edilmek. Bu geniş medyada da gördüğümüz bir refleks. Bir sene kadar evvel emniyet genel müdürlüğü makamına önerilen Hanefi Avcı bir anda işkenceci polisin ikonik simgesi olarak sunulabiliyor. Ergenekon soruşturması hakkında kitap yazıp, Ergenekon örgütünü anlatan solcu, özgürlükçü Ahmet Şık, Ergenekon terör örgütü üyesi olmakla yargılanıyor, "gazeteciler dokunulmaz mı" diyerek de bu absürd iddia savunuluyor!
NTV'nin cep telefonlarını arayarak Yazıcıoğlu'nun helikopterini düşürdüğünü iddia eden ve haberi alenen yalan çıkan şahıs, bu iddiaları canhıraş sahiplenip, Ahmet Şık'ın kesin Ergenekon Terör Örgütü üyesi olduğunu çünkü medyada bir ergenekoncu yapılanma olduğunu ifade ediyor. Bu mantıkla Ahmet Altan da Ergenekon üyesi olabilir, neticede medyada bir yapılanma varmış, o halde Ergenekoncu olduğunu ispatlamayan her gazeteci Ergenekoncudur diyesiye olsanız, bu koro içerisinde sesinizin duyulması mümkün değil.
İçinde yaşadığımız ülkenin zihni iklimi maalesef bu. Öteki, mutlak kötü, mutlak düşman ve her türlü kötü sıfata layik. Bizimki ise ne yaparsa yapsın her zaman doğru, dürüst, ahlaklı, tertemiz. Kovboy filmi gibi bir algının ortasında kalmış durumdayız.
Hazır dertleşiyoruz, beni bu yargılama boyunca en çok şaşırtan şey normal şartlar altında Türkiye'deki adli düzen, siyasal iktidarın yargılamalara etkisi, siyasal amaç ve hedeflerin yargı üstündeki görünümleri gibi konularda şüpheleri olan insanların tutumları oldu. Örneğin farklı yargılama süreçlerinde, (ister KCK davası olsun, ister Devrimci Karargah veya Ergenekon) son derece septik bir tutum sergileyen, polisin kötü uygulamalarından haberdar, tutuklu yargılanma kararının suç işlendiği manasına gelmeyeceğini bilen, Türkiye'de nasıl bir delil üretimi / sunumu süreci yaşandığını, bu delillerin medya tarafından nasıl sızdırıldığını bizzatihi yaşayan insanlar bir anda İstanbul Emniyeti'nin yürüttüğü soruşturmayı "sanat eseri" ilan edenler korosuna katılıp, Rasim Ozan, Baransu, Erman, Serhat Ulueren gibi -esasında hiç de sevmedikleri- şahısların iddialarını ayniyle doğru kabul edip, medyaya yansıyan manşetlerin alt tarafını bile okumaktan imtina edip kendilerini geniş yapıya angaje ettiler. Halbuki örneğin Devrimci Karargah ile ilgili soruşturmayı yürüten de İstanbul Emniyeti, bu soruşturmayı da aynı emniyet yürütüyor. Birinde özel yetkili hakimlerin, savcıların ve emniyet mensuplarının %100 haksız uygulamalar içerisinde olduğuna inanıp, diğerlerinde bu aynı insanların "sanat eseri" bir soruşturma yürüttüklerine inanmak da mümkün değil. Orada hata yapabilen burada da hata yapabilir. Orada bulguları, teknik takip dökümlerini absürd bir şekilde yorumlayanlar da burada bir günde CSI New York olacak değiller.
Yani temelde o an "solcu" formasıyla bir soruşturma hakkında, insan hakları ihlalleri anlamında çok derin sorgulamalara girenler, haklı gerekçeler öne sürenler bu soruşturmada "Galatasaraylı / Trabzonsporlu vs" formalarıyla mükkkkemmel soruşturmanın banileri haline dönüştüler. Bu şaşırtıcı ama işte ilkelerimizi sevmediğimiz insanlar için de talep edebilecek olgunluğa erişip erişmediğimizin de ayracı.
Lafı uzattım biliyorum ama, son bir şey daha var, bu blogda soruşturma sürecinde bir çok yazı yayınlandı. Hepsinde kaynak göstermeye, referans vermeye, temel hukuk metinlerine ve varsa başka bulgulara işaret etmeye gayret ettik. Bu dönemde yayınlanan herhangi bir yazı hakkındaki her eleştiriye de açığız. Herhangi biri, şu yazı şu şu şu sebeplerle doğru değil, şu yazının şurası yanlış, şuradaki iddia gerçek dışı, şu hukuki metin gereği şöyle yapılması icap eder filan derse de başımız gözümüz üstüne. Ancak bunun yapılamadığını da görüyoruz. Bu biçareliği hakaret ederek kapatmak mümkün değil, bu yazılar "biz" yazdığımız için bu kadar değer bulmuyor, içerikleri "doğru" olduğu için bu kadar değer buluyor. Böyle bir şeyi de saçma sapan hakaret tümceleri ile kapatmak kimsenin başarabileceği bir netice değil. Ancak sahibi bulundukları zihni göstermesi bakımından emsalsiz. Fanatik Galatasaraylılar ve diğer takım taraftarları için, zor hazmedilen yemekler hazırlıyoruz, sodalarını da diğer bloglarda ve yazılı medyada bulabilirler, gazlı, bol fasaryalı bir ton yazı var. Şimdiden afiyet olsun.
Devamı ...
18 Haziran 2011
Şampiyonluk Kutlu Olsun

O sıralar hâlâ kendisinden usanmadığım facebook hesabımda, yurttan ayrılmamın üzerinden 8 ay geçmesine rağmen yeni dünyamdaki yeni şeyleri yazıp çiziyordum. Maksat arkadaşlara dert yanayım. Yeni dünyamdaki yeniliklerden birisi de Fenerbahçe maçlarını sabahın köründe kalkıp kahvaltı eşliğinde izlemekti. O sene Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk maçımızda, Alex'in bel kırdığı İnter maçında, internette bulduğum yavurca link yüzünden istemsiz bir totemim olmuştu. Şampiyonlar Ligi maçlarını izlerken Türk spiker bulsam da kapatıp yavurca maç anlatılan link arıyordum. Sonuna kadar işe yaradı. Sevilla maçında son penaltının ardından hayatımda ilk kez sevinçten ağlamıştım. Evimizdeki Chelsea galibiyetinden sonra da ne yapacağımı bilemedim.
Bizde daha öğlen saatleriydi. Dün gibi hatırlıyorum, hava açıktı. Sokağa attım kendimi, muhtemelen suratımda anlamsız bir sırıtmayla her gördüğüm insana sarılasım var. Öyle aptal bir sırıtışla okula gittim. Her önüme gelene penaltı atışlarını izletiyordum. Çoğu ne yaptığımı anlamasa da kibarlıktan çok ilginç bir şey görmüş gibi kafa sallıyorlardı. Türkiye'de vakit geç olmuş, insanlar yatmıştı da benim günüm de sevincim de devam ediyordu. Sonunda futboldan anlamayanlara penaltı izletmekten usandım, 12 saatlik şenliğimi arkadaşlar okusun diye yazayım dedim. Arkadaşlar da okuyordu zaten yazdıklarımı.
aethewulf bir gün sonra dedi ki "abi bunlar burada kalmasın, bir blog yapalım, Fatih'le, Onur'la, Olgu'yla birlikte yazarız, muhabbetimize bahane olur." aethewulf zaten genelde güzel fikirlerle gelen bir adamdır. Benim kafama yattı, olur yahu yazalım dedim. Blogun ismi için öneri de Fatih'ten geldi. Öylece başladık Papazın Çayırı'na yazmaya. Derdimiz kendimizi kendimize anlatmaktı yani biraz. Chelsea galibiyetinin, çeyrek finalin hemen ardından başladığımız için ben o dönemi, şahitlik ettiğim Fenerbahçe tarihinin zirve noktası olarak görüyorum hâlâ.

Biz öyle kendi halimizde blogun orasını burasını düzeltip blogculuğa alışırken lig de devam ediyordu. "Ligde maç seçiyorlar ağa" geyikleri dönse de ligi kazanacağımıza % 100 emindik. Çok bir zaman geçmedi aradan, şampiyonluğu kaybettik. Neyse zararı yok, bu sene yaşadıklarımız bize yeterdi. Bize yeterdi ama birilerine yetmemiş olacak ki Zico'yu kovup Aragones'i getirdiler. Neyse, hoca hocadır, işimize bakalım dedik. Dedik demesine de Lorant zamanından beri hep kafaya oynuyorken aradaki tek berbat sezonumuzu yaşadık. Aragones gitti, Daum yine geldi, yine son hafta faciası yaşadık.
Fenerbahçe zirvedeyken başladığımız blog şampiyonluk göremiyordu. Kadercilik de taraftarın kaderinde var. En aklı başında adama sorsan ya bir uğuru vardır, ya bir uğursuzluğa inanıyordur. Ciddi ciddi düşünmeye başladım bizim yüzümüzden mi diye. Bu sene lig son haftaya kalınca iyice sıkıntı bastı beni. Ligi yine son hafta verirsek belli artık, resmen bizim yüzümüzden. Ee bu kadar yazan uğraşan arkadaşıma, her gün uğrayan insanlara "bizim yüzümüzden oluyor hep, ben kapatıyorum" mu diyeyim? "Birader sen aklını mı kaçırdın" demezler mi?
Bu beşte beş onun için çok özel arkadaş. Başarısızlığın sorumluluğunu alıyorsam başarıdan da pay çıkarıyorum. Zaten genelde pay çıkarıcı bir insanım. Mesela ben İstanbul'a taşınmadan önceki 11 sezonda tek şampiyonluğu olan Fenerbahçe, İstanbul'da yaşadığım 7 senede 4 kere şampiyon oldu. Ben pay çıkarmayacağım da siz mi çıkaracaksınız? (Aslında blogu kapatmak yerine tekrar İstanbul'a da taşınabilirmişim bak, şimdi fark ettim.)
Şimdi "vay arkadaş beş beş diyip duruyorsunuz da sırf iş olsun diye, amatörler kıymete mi bindi" diyenleriniz varsa ilk Fatih döver. Adam amatör branşlarla yatıp kalkıyor. Ben zaten İbo sayesinde sağlam Fenerli olmuş bir adamım, İstanbul'daki son 3 senemde gittiğim kadın ve erkek basketbol maçı sayısı futbol maçından fazlaydı. Bloga yeni katılan Canarino abilerin sayesinde şampiyon olamayacağımızı bildiğimiz senede bile futbol maçıyla aynı saatte oynanan voleybol maçına gidiyorduk. Tozlu Parkeler de zaten her hafta 3-5 kere parkede, tozlu dediğine bakmayın, alıyor her hafta tozlarını. Bu kadar amatör branş tribüncüsü olan bloga, komple amatör branş takipçisi adamlara bunu sormaz herhalde kimse. İnkar edecek değilim tabii, futbol şampiyonluğu hepsinden ayrı, hepsini daha anlamlı kılıyor da beşine de ayrı ayrı sevinip sağda solda sarılacak kimseyi bulamayınca duvarları tekmeledim. Beşinin aynı anda gelmesi, bir de uğursuz mu lan acaba dediğimiz Papazın Çayırı'na denk gelmesi beş kat fazla sevindirdi beni. Uğursuz falan değilmişiz, Fenerbahçe tarihine altın kupalarla kazınacak bir yılı yaşadık, yazdık.
Ben de kendi derdine yanan, yanmakla kalmayıp yakılan şehirde kimsenin ne olduğunu bilmediği bir bayrağı penceremden sallayıp vazifemi yapıyorum. İster 10.000 km uzakta, ister kutuplarda, ister çölde ol, şampiyon takım bayrakla selamlanır.
Devamı ...
2 Mart 2011
Babadan Oğula Sansürcü Bunlar

Daha 3. senemiz dolmadı ve "yazacağımız başka şeyler vardı fakat birçok insan okuyamadığı için sansür konusunda yazıyoruz" ana fikirli ikinci yazı oldu bu. Cumhuriyet tarihi sansüre, yasaklamaya, insanları mağdur etmeye alışık. Biz de mağdur olmaya alışığız. Yakın tarihimizde basın emekçilerine yapılan zulümlere bakınca bu mağduriyetimiz onlarınkinin yanında sözünü etmeye değmeyecek kadar ufak kalıyor. Yine de insan, tamamen haksız yere cezalandırılınca büyük öfke duyuyor. Bu karar, bu mağduriyet durup dururken ortaya çıkmış değil elbette. MEB, kendi sitesine koyduğu bir belgeyle Türkiye'de basın sansürünün tarihini özetlemiş. Bugün gelinen nokta bir kültürün sonucu, o kültürün de her dönem aşağıdaki örneklerde olduğu gibi mağdurları oldu.
1946: Derginin (Marko Paşa) siyasal düzlemlere uzanan eleştirel içeriği ve 60.000'lere ulaşan tirajı, siyasi iktidarların baskılarına neden olur. Sürekli kapatılan dergi, birinci sayfasından “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar, çıktığı gün saat 8 ile 9 arası satılır, 9'da toplamaya başlarlar.” şeklindeki açıklama yazılarıyla dikkati çeker. Dergi daha sonra sırasıyla Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba, Medet gibi adlarla yayınına devam eder. Derginin Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'den sonra en önemli yazarı Rıfat Ilgaz'dır. Üç yazar toplam 8 yıl, 2 ay, 15 gün hapse mahkûm oldular ve cezaevinde yattılar.
1954–1960 yılları Türk basın tarihinde sonu gelmeyen davalarla dolu bir dönemdir. Yalnız dört yıllık süre içinde 1161 gazeteci hakkında kovuşturma yapılır, bunlardan 238’inin mahkûmiyetine karar verilir. 1959–1960 yıllarının gazetelerini duruşma haberleri ve tutuklanan gazetecilerin resimleri kaplar. Yeni Sabah ve Milliyet gazeteleri kapatılır.
60 darbesinin ardından tutuklanan ilk gazeteciler Aziz Nesin ve İhsan Ada olur. 18 Mayıs 1961 tarihinde Birinci Şube’nin iki memuru gazeteye gelerek Aziz Nesin ile İhsan Ada’yı gözaltına aldı.
12 Mart 1971’de komutanların muhtırasıyla Adalet Partisi’nin iktidardan uzaklaştırılmasına yol açan bunalımla Türkiye sıkıntılı bir ortamda girer. Yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Nihat Erim’in güvenoyu almasının üzerinden üç hafta bile geçmeden 11 ilde sıkıyönetim ilan edilir. Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatılır. Ardından da Ant dergisi ile Bugün ve Yeni Sabah gazetelerinin süresiz olarak kapatıldığı ilan edilir.
1981, 1982 ve 1983 yıllarında çok sayıda gazeteci hakkında dava açıldı, tutuklama kararı verildi. Gazeteciler hakkında açılan soruşturma ve dava sayılarının gazetelere göre dağılımı şöyledir: Cumhuriyet 28, Tercüman 27, Hürriyet 14, Milliyet 14, Milli Gazete 4, Dünya 4, Akşam 3, Son Havadis 3, Hergün 2, Arayış 2, Hayat 2, Nokta 2, Yankı 1, Demokrat 1, Politika 1, Adalet 1, öteki yayın organları 75.
Bu dönem içinde gazeteci, yazar, çevirmen ve sanatçılara verilen mahkûmiyet kararının toplamı da 316 yıl, 4 ay 20 gün hapistir.
Gazeteciler Cemiyeti’nin raporlarına göre 1991 yılının ilk 11 aylık döneminde gazeteler ve gazeteciler için 73 dava açıldı. 1991 yılında 77 gazete ve dergi toplatıldı. Toplatılma gerekçesi genellikle, “bölücülük ve sınıf farkı yaratma” oldu. Basın Konseyi’nin aynı yıl için hazırladığı raporda ise 21 olayda 44 gazetecinin saldırıya uğradığı belirlendi. 1992–1993 yıllarında öldürülen gazeteci sayısı 19’a ulaştı.
14 Subat 2011: TİB bünyesinde 2007’de kurulan İnternet Daire Başkanlığı’na yılda ortalama 90 bin dolayında ihbar geliyor. Daire, bugüne kadar resen (idari) ya da yargı kararıyla 7 bin dolayında internet sitesini kapattı.
Devamı ...
9 Eylül 2010
Bloglarda Taktik Analizi

Football Further ve Zonal Marking oyunun taktiksel yönü hakkında yazılar yazan ve -nispeten- ünlenmiş futbol blogları. Dün Football Further'ın yazarı Tom Williams, Zonal Marking yazarı Michael Cox ile yaptığı röportajı yayınladı. Blog yazarlığı, taktiksel analiz ve son dönemde futboldaki gelişmeler hakkında iyi bir röportaj olduğunu düşündüğüm için -röportajın sahibinden de e-mailla onay alarak- buraya aktarmaya karar verdim. İngilizce orijinalini okumak isteyenler için link burada. Aşağıya da Türkçe çevirisini ekliyorum. Çok vaktim olmadığından hızlıca çevirmek durumunda kaldım, her halinden çeviri cümlesi olduğu belli olan cümleler için kusura bakmayın.
FF: Football Further, MC: Michael Cox, ZM: Zonal Marking
FF: Basit bir soruyla başlıyorum. Neden taktikler hakkında yazıyorsunuz?
MC: Manevi bir boyutu var, taktikler hep ilgimi çekiyordu. Bütün maçlarda bu ilgi çekici tarafı görmek mümkün, oyun içindeki kalıplar, uzun vadeli gelişen eğilimler sihirli anlardan daha önemli hatta daha heyecan verici de diyebilirim. Bu kadar süslü ifade edilemeyecek bir tarafı da var: Başarılı bir blog yaratmak için iyi bildiğiniz bir temanız olmalı, iyi olduğunuz bir alan. Bu alanda bir eksiklik var gibiydi. Tematik bloglar içinde favorilerim: Yurt dışında oynayan İngiliz futbolcular hakkında yazan Les Rosbifs ve deplasman ziyaretleri hakkındaki European Football Weekends. Bu blogların ne hakkında yazacağı, konu hakkında kapsamlı bir kaynak olacakları, yazdıkları hakkında iyi bir araştırma yapacaklarını ve iyi bir yazı okuyacağınızı bilirsiniz. Daha fazla tematik bloga ihtiyacımız var. Taktiksel analizi seviyorum fakat ZM gibi bir blog halihazırda olsaydı başka bir konu hakkında yazardım.
FF: Maç analizleriniz genelde maç bitiminden çok kısa süre sonra yayınlanmasına rağmen çok detaylı oluyor. Maç analiz etme yönteminiz nedir? Önemli bir olayı kaçırmadığınıza nasıl emin oluyorsunuz?
MC: Takımların kadrolarını numaralarıyla birlikte yazıyorum. Mıknatıslı bir tahtam ve magnetlerim var, kalemle yazıp silmekten daha pratik oluyor. Sonrası not alınabilen her şeyi not almak ve oyunda tekrarlanan kalıpları ortaya çıkarmak. İnsanlar bazen sitenin ukalâ bir tavrı olduğunu düşünüyor fakat "sol bek topa çok fazla gidiyor" diye bir not alıp hemen 10 dakika sonra sol bekin arkasındaki boşluktan faydalanılarak gol olması gibi durumlarla sıkça karşılaşıyorum. Önemli şeyleri kaçırmamak meselesine gelirsek; Sky+ faydalı oluyor. Maçı tekrar izleyip istediğiniz noktada durdurma, kamera açısını değiştirme şansınız var. Böylece tüm sahayı, yayılışı ve ne olup bittiğini görme şansınız oluyor.
FF: İngiltere'de taktiksel analize olan ilgi Jonathan Wilson'ın 2008 Mayısında çıkan Inverting the Pyramid kitabıyla arttı. Neden İngiliz taraftarların ve gazetecilerin bu konuya ilgisi bu kadar gecikti?
MC: Sanırım kimse Inverting the Pyramid'ın yaptığını bugüne kadar bu kadar iyi yapamadığı için. Jonathan Wilson'ın kitabı teknik adamlar için hazırlanmış eğitim kılavuzun gibi değil, ilgi çekici ve ayrıntılı olduğu gibi okuması eğlenceli ve sürükleyici. Bir hikaye kitabı gibi. Nasıl underground bir müzik tarzını yaygınlaştıran iyi bir grup oluyorsa taktiksel analizi popüler kılan da Jonathan Wilson gibi iyi bir yazar oldu. Kitap büyük bir araştırmanın ürünü, birçoğu yeni ortaya çıkarılmış, orijinal bilgiden oluşuyor. Bu da her yenilik gibi... Ortaya çıktıktan sonra neden bu kadar ortada olan bir fikrin daha önce kimsenin aklına gelmediği soruluyor.
FF: İngiltere'de taktiklerin öneminin çok abartıldığını düşünen; oyunu mücadele, sıkı çalışma ve şans gibi faktörlerin şekillendirdiğini söyleyen çokça insan var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
MC: Saydıklarınız da kesinlikle oyunu şekillendiren faktörler. Sadece ZM okuyorsanız çok fazla etkili olmadıklarını düşünebilirsiniz fakat ZM bir taktik analizi blogu. Blogda da yorumlarla sıkça karşımıza çıkan bir eleştiri var: Ciddi bir hakem hatasıyla veya şansla gelen bir gole rağmen oyunun taktiksel tarafını değerlendirdiğimiz söyleniyor. Anlaşılabilir bir durum, taktik tek belirleyici faktör değil, hatta belki en önemlisi bile değil. Yalnız bu bir taktiksel değerlendirme blogu. Bu tarzda eleştiriler bir baterist blogunda herhangi bir Beatles şarkısındaki davulun övülmesi ve insanların buna "fakat vokal ve gitarı nasıl görmezsin" demesine benziyor. Taktik kesinlikle oyunu etkileyen bir faktör, bunu oyunun akışını değiştiren bir değişiklikten sonra ve uzun yıllar boyunca süren futbol akımlarından anlamak mümkün. Eğer oyunun taktiksel bir tarafı olmasaydı piramitin tersine çevrilme sebebi nedir ki? (Burada Inverting the Pyramid kitabına referans veriyor, pimaritin tersine çevrilmesi de futbolun ilk yıllarında 2-3-5 gibi kalabalık forvetli sistemlerle oynanırken, gelişimi esnasında defansların kalabalıklaşıp forvet sayısının azalmasından geliyor.)
FF: ZM'deki genel bir kanı, örneğin 4-3-3 oynayan bir takımın 4-4-2 oynayan bir takıma orta sahadaki oyuncu fazlalığı nedeniyle üstünlük sağlayacağı. Eğer böyleyse neden hâlâ önemli teknik adamlar bu zayıflığı yaratacak taktikleri kullanmakta ısrar ediyor? Oyunun şekillendiren faktör gerçekten bu kadar basitçe açıklanabilir mi?
MC: Bazı kalıplar var fakat bu x>y şeklinde formüle edilecek kadar basit değil. 4-3-3, 4-4-2'ye orta sahada bir üstünlük sağlıyor ve bu günümüz futbolunda 20 sene öncekine göre daha önemli, çünkü topa hakimiyet çok daha önem kazanmış durumda. 4-4-2 daha doğrudan bir sistem, fakat hâlâ bazı durumlarda belirli seviyede başarı getirebilir. Bazı teknik adamlar alışkanlıklarıdan dolayı eski sistemlerinde ısrar ediyor, bazıları değişimi veya oyunun nasıl geliştiğini anlayacak kadar iyi olmuyor. Yeni bir sistem denemek teknik adamlara ne kadar az süre verildiğine bakılınca bugünlerde çok cesurca bir hamle, genelde ellerine verilen bir grup oyuncuyu farklı oynatmaya çalışmaları bir kumar.
FF: ZM'nin başarısı bloglarda taktiksel analiz yapan insanların sayısını da arttırdı. Sizce ana akım futbol medyasında da taktiksel analize -belki de klasik maç sunumlarını tamamlayıcı şekilde- yer var mı? Yoksa taktiksel analizin bir grup blogla sınırlı kalacağını mı düşünüyorsunuz?
MC: Medyada buna kesin olarak yer olduğunu düşünüyorum. Öncelikle genel olarak geleneksel gazeteciliğin düşüşte olduğunu ve internet gazeteciliğinin büyük hızla geliştiği tespitini yapmamız gerek. Futbol gazeteciliği ise değişmek durumunda çünkü son 15 senede futbol izleme alışkanlıkları çok değişti fakat gazeteler bu değişimi tam olarak yakalayamadı. 15 yıl önce haftada iki lig maçı izleyip diğerlerine toplam 5-10 dakika ayrılan özetleri izlemek durumundaydık. Oyun hakkında daha fazlası için ya maça gitmeniz ya da gazetelerden okumanız gerekiyordu. Şimdi televizyonlar hafta sonunda 4 maç gösteriyor (Premier Lig'den bahsediyor), SKY 45 dakikalık maç özetleri gösteriyor ve internette hemen hemen her maçı izlemek mümkün. Çok fazla insan maçı izlediğinden maçın hangi dakikasında ne olduğunu anlatan maç raporlarına ihtiyaç azaldı. Daha fazla analiz, görüş okumak istiyorsunuz. Bazen maç raporunu okumaya çalışırken "maçı izledim, neden tekrar okuyayım ki" diyerek bırakıyorum. Biraz abartı oldu fakat doğruluk payı yok değil.
Taktiksel yöne olan ilginin artması çok güzel fakat benim taktiksel analiz yapan favori bloglarım sizinki (FF) ve Arsenal Column ki bunlar ZM'den önce açılmış bloglar. (Tim Hill'in blogunu da takip ediyorum fakat ne zaman açıldığından emin değilim.) Şu sanırım daha iyi açıklar: taktiksel analiz yazmak özel olarak ilgisini çeken ufak bir grubun işi. Bana ZM'den etkilenerek blog açtığını söyleyenler oldu, bunu duymak çok güzel fakat gerçekten bu işin ilginizi çekiyor olması lazım. Daha önce söylediğim gibi, ZM'in başarısı (bunu ben söylemiyorum!) sadece içerikten değil, aynı zamanda farklı bir şeyden, özel bir alandan bahsettiği için. Blogların futbol dünyasında önemli bir yere gelmenin eşiğinde olduğunu düşünüyorum, tıpkı politika blogları gibi. Birçok iyi yazar var hatta profesyonel yazarlardan da düzenli olarak bloglarda yazmaya başlayanlar oldu.

FF: Klasik oyun kurucunun modern futbolda yeri olmadığı sıkça tekrarlanır oldu. Dünya Kupasında ise Xavi, Wesley Sneijder ve Mesut Özil gibi forvet arkasında, orta sahanın önünde oynayan yaratıcı oyun kurucular gördük. Ne değişti?
MC: Bu isimleri klasik oyun kurucular olarak gördüğümü söyleyemem. Saydığınız isimler Valerón, Rui Costa, and Riquelme tarzında oyuncular değiller. Sneijder ve Mesut Özil forvete çok yakın oynuyorlar, bu sizin daha önce tarif ettiğiniz yeni bir rolle açıklanabilir. Sneijder'ın da çok fazla oyun kuruculuk yaptığını söyleyemeyiz sanırım? Sahada golcü olarak bulunuyordu. Mesut müthişti fakat sadece boş alan bulduğundan etkili olabildi. Avustralya önde baskı yaptı ve onu boş bıraktı. Gana, orta sahasının arkasında gezinmesine izin verdi. İngiltere'nin defansif işleri yapacak bir orta sahası yoktu. Xavi ilginç bir durum yaratıyor. Bence en verimli pozisyonunda değildi fakat yine de mükemmel oynadı çünkü kendisi Xavi. İspanya'nın topa hükmetmeye dayalı futbolu o kadar baskın ki, klasik bir orta sahayı 10 numara pozisyonunda oynatabiliyorlar. Ben 10 numara pozisyonunun oyundan silinmeye başladığını düşünüyorum ve yakın zamanda durumda bir değişiklik yok, oysa bazıları en baştan böyle bir durumun olmadığını düşünüyor. Bence oyun kurucular 10 sene öncesine göre daha önde veya arkada konumlanıyor ve daha çok yönlü oyuncular olarak sahada yer alıyorlar.
FF: Bekler son yıllarda çok önemli hücum silahları oldular ve rakip yarı alanda daha fazla vakit geçiriyorlar. Öyleyse neden takımlardan bahsederken geri dörtlüden bahsediyoruz? 4-3-3 yerine 2-5-3, 4-2-3-1 yerine 2-4-3-1 yazmak dizilişleri daha iyi yansıtmaz mıydı?
MC: Bu tespitte haklılık payı yok değil, ben ise bu konuda biraz gelenekçiyim. ZM'de çizdiğimiz grafiklerde takımların beklerinin de savunma yaptığı defansif dizilişlerini gösteriyoruz. İstisnalar bir takım sürekli baskılı oynadığında ortaya çıkıyor. Bu durumda defans yaparken bile sahada öne yerleşiyorlar. Şili'nin dizilişi ZM'de 4-2-1-3 olarak yer alıyordu fakat muhtemelen 2-4-1-3'e daha yakındı. Yine de bunu yapmayı çok sevmiyorum, tıpkı 4-1-3-1-1 tarzında beşli diziliş tariflerini sevmediğim gibi, anlatılanı olduğundan daha karışık göstermeye sebep oluyor. 4-3-3 tam olarak sahadaki şablonu tarif edemese bile insanlar ne anlama geldiğini biliyorlar ve önemli olan da bu.
FF: İngiltere'nin Dünya Kupası başarısızlığı yorgunluk, ruhsuzluk, teknik yetersizlik, taktiksel esneklik olmaması ve hıza dayalı İngiliz futbolundan başka bir şey oynanamamasına bağlandı. Sizce sebepler neydi?
MC: Bence taktik önemli bir faktördü, Almanya maçının ardından yazdıklarımın arkasındayım çünkü o zamandan beri bir şey değişmiş değil. Capello birçok hata yaptı. En temel hatası elindeki hiçbir hücumcuyu doğal pozisyonlarında oynatmamak oldu, bu yüzden maçlarda hayalet gibi gezinmelerine şaşırmamak gerek. Taktiksel olarak da sahada tam bir felaket vardı. Buna rağmen Capello'nun çok ağır eleştirildiğini düşünüyorum. Hataları vardı fakat bu kadar tecrübeli ve başarılı bir teknik adamın hatalardan ders alacağına güvenmek gerek.
FF: Taktik yönüne bu kadar ağırlık vermenizin seyirci olarak futbol tutkunuzu öldürmediğini farz edip soruyorum, hangi takımları izlemekten keyif alıyorsunuz?
MC: Hayır, tam tersi! İnsanlar bunun futbolu daha keyifsiz yapıp yapmadığını soruyor fakat kesinlikle öyle değil. Bazı insanların sıkıldıkları maçları ben eğlenceli buluyorum, futbol hakkında daha fazla öğrendikçe izlemekten de daha fazla keyif alıyorsunuz. Buna eminim. Geçen sene iki takımı izlemeyi seviyordum; Roma - şık, benzersiz bir diziliş iyi işliyordu ve akıcı bir futbol oynuyorlardı. Benfica da müthiş bir takımdı, Cardozo, Saviola, Aimar, Ángel di María ve Ramires aynı takımda, beklerde de Pereira ve Coentrão. Müthiş. Şu anda Zenit ve Palermo'yu izlemekten keyif alıyorum.
FF: Zenit ve Palermo neden ilgi çekici geliyor?
MC: Zenit sisteminden dolayı ilginç bir takım: sürekli kanatlara hareketlenen ve orta saha oyuncularına alan açan bir forvetleri var. Danny de izlemesi keyif veren bir oyuncu; rahatsız edici ve çok etkileyici değil fakat çok çok yetenekli. Palermo da Miccoli ve Pastore yüzünden izlemeye değer, şu anda en beğendiğim oyuncular bunlar.
FF: Oyunun taktiksel tarafını daha iyi anlamak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?
ZM okusunlar! Şaka tabii. Sanırım yapılacak iki şey var: 1. Bolca futbol maçı izlemek, 2. Futbol hakkında bolca okumak. Tabii birinci maddeye vurgu yapmam gerek.
Devamı ...
19 Aralık 2009
Bir Takım İnternet Faaliyetleri

Biraz aksattık işleri, herkesin yoğun dönemi aynı zamana denk gelince böyle oldu. Aslında halka hizmet hakka hizmettir prensibiyle gece gündüz değerli halkımız için çalışıyoruz. Örneğin internette ne kadar sosyal iletişim aracı varsa hepsini etkili biçimde kullanıyoruz. Sağ tarafta twitter ve friendfeed linklerimiz var. twitter'ı uzun zamandır kullanıyorduk zaten, blog yazılarını listelemek ve bloga yazı olmayan diğer kısa mesajları da araya eklemek için kullanışlı oluyordu. friendfeed de henüz twitter kadar popüler olmasa da daha interaktif bir iletişim imkanı sağlıyor, onda bir topluluk ruhu var.
Geçtiğimiz aylarda da tumblr adında bir servis keşfetmiştik ve sadeliğiyle gönlümüzü çelmişti. tumblr adresimiz de http://papazincayiri.tumblr.com oldu. Burayı da yazısız fotoğrafları arşivlemek için, yazı olamayacak kadar kısa mesajları göndermek için kullanacağız. İlk yazımızı yazarak onun da açılışını yaptık. Buraya gönderdiğimiz postlar da sağ üstteki twitter kutumuzda görünecek, yani blog içinden orayı da takip edebilirsiniz. Servislere bu şekilde görev dağılımı yapmamız iyi mi oldu emin değilim. Her servisi kendi amacına uygun kullanıyoruz, böylece örneğin blogda içeriği olmayan bir fotoğraf görünmüyor, onun yerine tarifi daha net, açıklayıcı, fotoğraflı, uzun yazılar blogda oluyor, kalan kısa yazılar, fotoğraflar başka servislerde sunuluyor. Dezavantajı da gönderdiklerimizin dağılmış olması ve takibinin biraz daha zorlaşması. Gerçi her gönderdiğimizi twitter'dan takip edebiliyorsunuz, o açıdan bir sorun yok.
Bizim dışımızda da gelişmeler var internette. Birkaç ay önce Fenerbahçeli bir voleybolsever tarafından attack line adında bir voleybol blogu açıldı. Sadece Fenerbahçe Acıbadem değil bütün takımlarla ilgili haberler var. Fenerbasket birkaç aydır aktif biliyorsunuz. Attackline blogunun yazarı alde aynı zamanda fenerbasket'in voleybol kısmına da önemli katkılar vermeye başladı. Özellikle Fenerbahçe Acıbadem'in ayrıntılı istatistiklerini merak edenler oradan takip edebilirler. Voleybolla ilgili genel bilgilerin ve istatistiklerin ayrıntılı açıklamalarının bulunduğu bir bölümde var. Voleybolu takip edenler veya etmek isteyenler için attackline ve fenerbasket resmi siteden çok daha başarılı. Fenerbaskette ayrıca eğlenceli bir tahmin ligi var. Senede birkaç adet lig düzenlenecek ve ilk ligin sonlarına gelindi. Her ligin sonunda Fenerbahçe forması, basketbolla alakalı kitaplar gibi hediyeler verilecek. Daha önce haberiniz olmadıysa siz de ikinci lig başladığında ona katılabilirsiniz.
Bir de artık Tanjeviç'e tahammülü kalmayan basketbolseverler bir blog açmışlar http://tanjevicistifa.blogspot.com Girip Tanjeviç'e sayıp sövün, yol verdim.
Devamı ...
23 Kasım 2009
Merhaba Cemaat

Merhabalar.
Ekibe ben de dahil oldum. İşin esası bu kadar. Yine de okuyuculara bir kaç detay bildirmek isterim.
3 Puan blogunda yaklaşık 2 yıldır yazıyorum. Futbloglar dünyasındaki bazı projelerde de aktif olarak yer aldım. En azından birçoğunda emeğim olduğunu rahat rahat söyleyebilirim. Peki bunları neden paylaşıyorum diyorsanız, gerek blog tutma hadisesinde, gerekse futbloglar konusunda ahkam kesecek kadar bilgi ve birikime sahibim.
3 Puan'a yeterli zaman ayıramadığımdan mütevellit, kişisel blog yerine ekip halinde tutulan bloglarda yazmayı düşünüyordum. Bu hem okuyana, hem de yazana çift yönlü olumlu etki sağlıyor.
Esasında daha önce kaleme aldıklarımı bir kez de burada paylaşmak istiyorum. İyi bir blog yazarı, iyi bir futblog nasıl olmalı derken Thomas Friedman'ı referans alıp aktarmak istiyorum;
1 - Vay be bunu bilmiyordum dedirtmek gerek.
2 - Biliyor musun bu meseleye ben bugüne kadar hiç böyle bakmamıştım demeli okuyucu.
3 - Budur abi. Ben kendimi nasıl ifade edeceğimi bilmezken, tam da benim duygularıma tercüman olmuş diye düşünmeli.
4 - Senden de, yazdıklarından da bakış açından da nefret ediyorum demeli.
Yuvarlamadan, agresif, keskin ve somut yazılarla karşınızda olmak istiyorum. Fenerbahçe'nin hakkını, Fenerbahçe'nin gündemini ve Fenerbahçe'nin görülmeyenleri olmalı...
İçi boş ''Fenerbahçe'li taraftarların buluşma noktası'' yerine içi dolu ''Fenerbahçe gündemi'' sloganlı olmalı...
Papazın Çayırı da açıldığı günden beri keyifle takip ettiğim ender bloglardandı. Evvela Aethewulf'a, ardına da ekibe merhaba demek istiyorum. Okuyuculara da sevgi ve selamlarımı iletiyorum.
Bol bol karşılaşmak ve tartışmak üzere...
Devamı ...
29 Temmuz 2009
İnsaf Yahu!

Üniversitede bir gün arkadaşlarla futbol üzerine konuşuyorduk. Bir şekilde konu "neden biz takım tutuyoruz"a geldi, herkes yapmıştır zaten bunun üzerine münazara. O gün bir arkadaş "ben başka takımları tutan arkadaşlarla dalga geçmek için takım tutuyorum" demişti. O arkadaş benimle aynı takımı tutmadığı ve hayata da futbola baktığı gözle baktığı için sonra yavaş yavaş mesafe girdi aramıza, dört senedir de görmüyorum. Şimdi bu ne kadar absürt görünse de ve bunu itiraf etmek bize ne kadar garip gelse de böyle birçok insan var. Takım tutmayanların bile beni görünce sürekli gerzek Fenerbahçe şakaları yapmalarına alıştım.
Dün ve bugün okuduklarım da benzer zihniyetin bir ürünü bence. Bloglarda, forumlarda, sözlüklerde futbol üzerine konuşmak hoşumuza gidiyor çünkü futbolu seviyoruz, hayatımızda önemli bir yer kaplıyor. Bir insan dinlediği müzik, izlediği film, okuduğu kitap üzerine nasıl ki insanlarla konuşup tartışmak istiyorsa, izlediği oyun için de fikirlerini aktarıyor ve başkalarının fikirlerini önemsiyor. Yalnız bloglara, forumlara, internete yazmak düzenli bir hâl aldıktan sonra bazen doz kaçıyor. Kimseyi eleştirmek için söylemiyorum, sadece dün gece ve bugün oluşan genel havanın bana verdiği rahatsızlıktan bahsediyorum. Hani bunu ben de yapıyorumdur arada, ben bambaşkayım demek değil derdim.
Uzun zamandır futbol yok ortada, Galatasaray geçen haftalar bir Kazak takımıyla eleme turu oynadı da Kazak takımı işte, kim ne kadar ciddiye aldı maçı? Dün Sivas'ın maçı vardı. Uzun süre sonra resmi bir maç olunca ana malzeme olarak o görülüyor sanırım. Her gün bir şey üretmem lazım, hatta iki, üç şey üretmem lazım baskısının mı yoksa her maç izlenirken duyulan taraf tutma ihtiyacının mı sonucu bilmiyorum ama bu maç insanlara dert oluyor. Forumlarda, sözlüklerde sayfalarca, bloglarda akın akın aynı minvalde yazılar...
Bir röportaj varmış biz 5 yeriz 6 yemeyiz diye, en az 30 farklı kişi farklı yerlerde onu kopyalamış, Bülent fotoğrafı koyup altına "ah işte böyle alırsın" yazan bir düzine, bizi rezil ettiler diyen sayısız. Ne oluyor yahu, cidden anlamıyorum. Neden herkes her şeyden bir vazife, bir mesaj çıkarmak zorunda? Küçükken her gün izlediğimiz He-man'deki Orko psikolojimizi bozdu da her olaydan, her maçtan, her sözden mesaj mı çıkarmaya çalışıyoruz. Maç Şampiyonlar Ligi öneleme maçı, Türk takımı oynuyor, TRT yayımlıyor, oturup Salı günü maçımızı izleriz, pek güzel. İzlediğimiz maç üzerine de konuşuruz, Sivas futbol adına her şeyi yanlış yaptı, Anderlecht'in hızlı pas trafiği, orta sahada adı daha önce Fenerbahçe ile anılan ikilisi üzerine bolca yazılar yazılır, konuşulur. Futbol sonuçta bu, izleyip üzerine konuşuyoruz, blog tutuyorsak bu işten keyif aldığımızdan.
Yok efendim, maça dair tek kelime yok, Sivas'ın rezilliği, Bülent'in kepazeliği havada uçuşuyor. Yahu kendi takımınız lig dördüncüsü, beşincisi olmuş, adamlar hayatlarında ilk kez Şampiyonlar Ligi elemesi oynuyor, bununla mı dalga geçiyorsunuz? Topu topu ederi 10 belki 15 milyon dolar olan takım, senin 100 milyon dolarlık takımını geçmiş, tek geliri tv geliri, 300 bine aldığı adamı 3 milyona tabii satacak, senin gibi Josicolara, Zapolara, Carruscalara milyonlar verip parayı çöpe de atmamış, Metalistlere, Kievlere, Tromsolere elenen senin takımın ama nasıl bir vazife çıkarma aşkıysa bu Sivas'ı izlerken utancından yerin dibine giriyorsun. Antu'da "bir daha Sivas Avrupa'ya gitmesin" diyen bir ton adam var, yahu insan hiç mi düşünmez yazarken?
Bahane de mükemmel. Sabah akşam şuursuz ve komik açıklamalar yapan Bülent çok antipatikmiş (gerçekten yapıyor ve gerçekten antipatik ama bu sadece bahane) o yüzden dalga geçilip aşağılanıyormuş Sivasspor. Ben ders almam veririm diyenlerin yönettiği takım yenilsin diye dualar edin, maç kaybettikten sonra dalga geçin o zaman bakalım. 5 sene önce ikinci ligde oynayan takım her sene ligdeki derecesi artmış, sonunda senin takımından 30 kat az bütçeyle seni geçmiş, senin oynayamadığın seviyede eleme maçına çıkıyor ve İntertoto hariç çıktıkları ilk Avrupa maçında yenildiler diye mükemmel espriler üretip dalga geçiyorsun. İki sebebi var bunun; 1. Sivassporun başarısının geçen sene verdiği ciddi sıkıntı ve rahatsızlık duygusu, 2. Objektiflik adına asıl rakiplere karşı içinde tutulan kin ve nefretin ortalıkta Sivasspor adına konuşacak, tepki gösterecek birisi olmadığı için Sivasspor'a boşalması.
Her maçtan, her izlenilenden, her okunandan mesaj çıkarmak, malzeme üretmek, ders almak gerekmiyor. Gerektiğini düşünüp zorlayınca böyle oluyor. Dün izlediğiniz futbolu konuşun, Bülent'in taktiğini hatta ettiği lafların anlamsızlığını, Sivas'ın çekingenliğini eleştirin sonra isterseniz aslında bu sonuca şahsen sevindim diyip bitirin yazınızı. Birbirinizle derbiler öncesi didişin, ezeli rakiplerin Avrupa maçlarından sonra birbirinize takılın da bu yapılanlar ne yahu? Şu Sivas'ın 3 senede yaptıklarını yapan takım İtalya liginde olsa fan clubları türerdi memlekette. Sivas dün kazansa aşağılayanların %80'i "Hiç hazzetmem türbülentten ama helal olsun lan" yazıları döşerdi bugün. Biraz insaf yahu...
Devamı ...
6 Mayıs 2009
En İyisi Futbloglar - Resimleri İçin Tıklayınız

Futbloglar kanımca en iyi futbol blogları takip aracı. Üstelik papazınçayırı’nın da içinde bulunmasından en çok memnuniyet duyduğum yapılardan biri. Önce şunu söylemek lazım, bu “çok fazla futbol blogu var” geyiğini anlamlı bulmuyorum. Bir şeyin çokluğuna ancak ihtiyacın üstünde olması ile karar verilebilir. Üstelik bloglar ne yapıyor? Okuyucuya en geniş manasıyla bir veri sunuyor. Yani blog yazarları bu bloglar aracılığıyla başka insanlarla iletişim kuruyor. O halde bloglar nasıl çok olabilir ki? İnternette byte mı bitti abi? Sınırlı sayıdaki binary sayıları israf mı ediyoruz? Veya bloglar zorla birilerinin bilgisayarını açıp kendilerine maruz mu bırakıyor? Okuyucu istediği kadar blogu okuyabilir, istediği kadar blog arasında hangilerini okuyacağını seçebilir.
Bizim blog açıldığından beri bir çok blog okudum ve bunlar arasında bir kere baktıktan sonra bir daha bakmadıklarım da var. Aynı dinlemediğim radyolar, okumadığım gazeteler, izlemediğim TV programları ve takip etmemeyi seçtiğim internet siteleri gibi. Bütün internet dünyası benden soruluyormuş veya herkes benim evdeki bilgisayarın harddiskini kullanıyormuş gibi “olm çok fazla site var lan” demeyi anlamlı bulmuyorum. Var da ne oluyor yani abi? İnternette çok fazla site var, akıl almaz derecede çok var ve hiç birimiz “lan artık çok fazla site oldu anasını satayım” diye huysuzlanmıyoruz. Aynı şey. Blog var, futbol blogları da var, insanlar da açıyorlar. Demek ki bu konu üzerinden iletişim kurmayı isteyecek çok fazla insan var. Hepsi bunu ne kadar kaliteli yapıyor tartışılır, ama bu da “kalite” kelimesinin subjektif bir beğeni ölçütünü imlemesinden kaynaklanıyor. Aynı herkesin aynı müziği dinlememesi ve bazı müzikleri “kalitesiz” bulması gibi. Heyhat bugün birinin mutlak olarak kalitesiz bulduğu şeyleri deli gibi dinleyecek kadar çok insan var dünyada.
Yalnız bu blogları takip etmek isterseniz, bir aracıya ihtiyacınız var. Bütün beğendiğiniz blogları, güncel ve düzgün bir şekilde takip edebilme, bloglar arasındaki ilişkileri ve atışmaları izleyebilme, üstelik de “şukela” diyebilme şansınız bilindik RSS okuyucular ile filan pek mümkün değil. Futbloglar çok akıllıca bir çözüm olarak bunu bizler için yapıyor. Açıyorum Futblogları kim ne demiş, son olaylar hakkında birbirinin aynı kaç yazı yazılmış, yeni, değişik ve düşünülmemiş ne söylenmiş takip edebiliyorum. Başka konulardaki bloglar için de bu yöntemi tavsiye ederim. Madem blog ödülleri karı blogları diye bir kategori yarattı mesala onların da “karıblogları.com”u olsun, yemek blogları var “tarifblogları.com” yapılsın. Futbloglar iyi model.
Futbloglar’ı sırf bu sebeple de seviyor değilim. Muadilleri arasında ikametgah ilmuhaberi, noter onaylı nüfus kağıdı sureti ve savcılıktan sicil kaydı istemeyen bir o var. Aynı tornadan çıkmış, aynı şekil şemalde ve rahle-i tedrisatta blogları pazarlamak gibi bir amacı da yok. Olanı sunuyor işte. Olan bu. Fanatik yazarların blogları da var, subjektif yazarların blogları da var, Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar ve tabi Millwall’lular var. Bu Millwall da nasıl şeymiş anlamadım. Ömrü hayatımda bir tane Millwall’u görmüş değilim, blog dünyasında hiç olmazsa 40 tane gördüm. Dünyada İngiltere’den sonra en çok Millwall taraftarı Türkiye’de lan herhalde.

Futblogların bu yapısı, yani belirlenmiş sınırlar içerisinde belirlenmiş bir konu çizgisini “hoşa gider” bir üslupla sunanları yayınlamaya yönelik tek kimlikli zihniyeti olmaması, daha farklı mecralardan daha farklı fikirlerin de duyulmasına imkan tanıyor. Evet hep beraber curva nord, curva sud geyikleri yapabilir, Barcelona’nın 1963 kadrosunun 2009 kadrosuyla karşılaştırmasını keyifle irdeleyebilir, hazırladığımız analizleri maçı izledikten sonra Galatasaray – Fenerbahçe maçı heyecanıyla gene sunabiliriz ama futbloglar illa ki böyle yapan blogları sunacağım gibi bir dayatma yapmıyor.
Dolayısıyla futbloglar’ı futbol bloglarını takip etmek için tek geçiyorum. Bir de şu widgetı düzgün bir hale getirseler, siteye koyucam direkt, o da son söz eleştirisi olsun. George Best yaşasaydı, yeminlen bak, futbloglar okurdu. O kesin.
Devamı ...








